BÜTÜN PARKLARI CAMİ YAPTIRALIM, HURİLERİ KILMANLARI FAZLA BEKLETMEYELİM

Bir ülkeyi hak etmeyenler yönetince; toplumun gerçekleri görmesini asla istemiyorlar, onların cahil kalmasından medet umuyorlar. Bundan dolayı eğitime verilmesi gereken değeri bile bile vermiyorlar, eğitimi yozlaştırıp bunun yerine kitleleri uyutmak için dine önem veriyor görünüp, bol bol cami, bol bol imam hatip okulu, bol bol Kur’an kursu açıp, dini uyutma ve afyonlama aracı olarak kullanıyorlar.

Yeşil alanlara ve parklara cami yaptırmalarının altındaki sevda bu afyonlama ve uyutma amacına yöneliktir. Formül gayet basittir: Afyonla, uyut, parçala, yönet, yürüt!..

***

Hem de Müslümanlar bu yalancı dünyada insan gibi yaşamasalar ne zararları var ki canım?

Bu dünya nasıl olsa öbür dünyaya yolcu taşıyan istasyonlardır. O istasyonları yapmayıp da ne yapacaklar? Önemli olan sonsuz nimetlerin beleş sunulduğu öbür dünyadır. Gerçek yaşam da o dünyada yaşanacaktır.

Orada her müminin yolunu 40 huri ile 40 kılman dört gözle beklemektedir. Onları daha fazla bekletip günaha girmeyin. Yakında gök kubbenin altını gökdelenlerle donatıp onların üzerine bir çelik miğfer geçirdiklerinde nasıl olsa her yer cami olacaktır. Bağırmanın çağırmanın, büyüklerin hoşgörü ve iyi niyetlerini kötüye kullanıp azıtmanın, onları kızdırmanın bir anlamı mı var?  Oturun oturduğunuz yerde bire melunlar!.. Rahat mı battı size?!.

 

24.10.2014

Turaç Özgür

 

 

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞKASININ GÖREV ALANINA BURNUNU SOKMAK, HADDİNİ BİLMEMEKTİR; BİLDİRMEK GEREKİR

527b67f4992df10f28630d18Yıl 1965, Elbistan Ortaokulu’nda 3/A sınıfında okuyorum. Sınıfın en başarılı ve haşarı öğrencilerinden biriyim. Aynı zamanda okulun da efesiyim.

Gerçek efeliğe soyunan; her fırsatta bir şeyler bulur, bulamazsa da yaratır; kendinden zayıflara iyi davranıp kendini sevdirerek, kendinden güçlüleri de korkutarak sürekli kendisinden söz ettirir. Sahte efeler de bunun tam tersini yaparlar.

Ben gerçek bir efe olmaya çalışıyor ve kendime şöyle bir gelecek planlıyordum: Mademki saygın bir efeliğe soyundum gereğini yapmam gerekir. Neye mal olursa olsun, dik durmasını, kimseden korkmamasını, çekinmemesini, doğru bildiğim yolda dosdoğru gitmesini, geçmişten ders alıp daima ileri gitmesini bilmeliyim. Okulumuzda ve çevrede fos kabadayılık yapanların,  öğretmenler de dâhil, herkesi rahatsız edenlerin, korkutanların karşısına çıkmalıyım, onları alt etmeliyim. Benden yardım bekleyenlerin, darda kalanların yardımına koşmalıyım. Gerek okulda, gerekse okul dışında iyi insanların hakkımda güzel sözler söylemesini, beni saymasını; kötü insanların da benden çekinmesini, korkmasını sağlamalıyım. Bütün bunları yaparken de derslerimden, eğitimimden geri kalmamalıyım. Başarılarımla, bilgimle, kültürümle, görgümle, hoşgörümle, alçakgönüllülüğümle de kendimi kabul ettirmeliyim. Yaşım ve konumum büyüdükçe, çevrem genişledikçe bunu devam ettirmeliyim. Yalnız ülkemde değil, dünyada da saygın bir insan olmalıyım, kendimi bilimin, insanlığın yoluna adamalıyım. En çok sevdiğim fizik alanında çalışıp bir bilim adamı olmalıyım, tüm insanlığa hizmet etmeliyim. Aksi halde kimse beni adam yerine koymaz.

Gözümde para, pul, çul yoktu. Benim için varsa yoksa iyi bir bilim adamı olmak vardı. Matematik ve fizikte okulda verilenleri yetersiz bulduğum için bu konularda sınıfımın çok üzerinde araştırmalar yapar, sürekli kendimi bu konulara verir, bir şeyler keşfetmeye çalışırdım. Dünyaca tanınmış, tüm insanlığa hizmet etme aşkıyla yanan bir bilim adamı olmayı kafama koymuştum.

Matematik ve fizikte okulun en başarılı öğrencisiydim. Bu derslerde verilip de çözemedikleri ev ödevlerini arkadaşlarımın ısrarı üzerine kara tahtada çözer, anlamayanlara yardımcı olur, bıkmadan usanmadan anlatırdım. Bu derslerin öğretmenlerinin tek bir yöntemle çözmekte zorluk çektikleri problemleri birkaç farklı yoldan çözerdim.  Problem çözmekte aciz kalıp öğrencilerin gözünden küçük düşen öğretmenleri sık sık kızdırır, şimşekleri üzerime çeker, “ukala” damgasını yerdim.

Ders yapılırken dersin akışını kesen öğrenci olursa, öğretmenlerimin moralini bozmamak için susar, teneffüslerde o öğrencilerin karşısına çıkar, “Sen neden öğretmenin ders yapmasına, bizim de dinlememize, bilgilenmemize engel oluyorsun, dersin akışını kesiyorsun ulan dangalak!..” diye onu pataklardım. Bundan dolayı derslerimize giren bütün öğretmenler huzur içinde derslerini işlerlerdi, bu huzur ortamını kimin sağladığından birçok öğretmenin haberi bile olmazdı, diğer sınıflarda da bizi örnek gösterirlerdi. Sınıfımız okulun en başarılı sınıfıydı.

Bütün iyi yönlerime karşın biraz ileri gitmekten ve haddimi aşmaktan yana yanlışlarım da yok değildi elbet. Bunlardan birini anlatmam gerekirse; bir gün sınıf kargaşa ve gürültüden adeta yıkılıyordu. Tam bu sırada Elbistan Askerlik Şubesi’nden ücretli öğretmen olarak Ticaret dersimize giren Binbaşı Ferhat Gümü kapıda göründü. Gürültü ve kargaşa hâlâ devam ediyordu:

-“Susun, ayağa kalkın!” diye bağırdım. Herkes sustu ve ayağa kalktı.

Hocamız kara tahtanın önünde asker duruşuyla:

-“Günaydın çocuklar!”

Hep bir ağızdan:

-“Günaydın!”  dedikten sonra da:

-“Oturun!” dedi. Oturduk.

Hocamız elindeki çantasını masaya bıraktıktan sonra:

-“Ben sınıfa girerken ‘Susun, ayağa kalkın!’ diye bağıran kim ise ayağa kalksın!..”  dedi.

Ayağa kalkıp:

-“Bendim hocam” dedim.  “Niye yaptın oğlum?” diye sormaya bile gerek görmeden askeri üniforması içindeki hocamız askerî adımlarla yanıma dek geldi, sağ eliyle sol yanağıma, sol eliyle de sağ yanağıma şaplamaları bir yapıştırdı ki, feleğimi şaşırttı, sesi bir kilometre uzakta duyulurdu vallahi. Ardından da: -“Benim olduğum yerde sınıfı susturmak benim görevimdir, sana düşmez!.. Otur, terbiyesiz herif!.. Sen kendini ne zannediyorsun?!.” dedi.

Bunu hocama saygısızlık olsun diye yapmamıştım. Aslında ben iyi bir şey yaptığımı, hocamdan takdir bile alacağımı zannediyordum. Ama bırak takdir etmeyi, bir de herkesin önünde beni madara etmez mi?

Sesimi hiç çıkarmasam beni çekemeyenler bunu her tarafa yayarlar, bütün emeklerim boşa gider, efeliğim de uçar gider, bundan sonra da beni kimse kaale almazdı. Bunu sindirmem olanaksızdı. Sesimi yükselterek:

-“Sen bana öyle vuramazsın!.. Karşındaki kıro asker değildir!..” diye bağırdım.

Hocam da hem canımı fena halde yakmış, hem de haddimi bildirmiş olduğunu düşünmüş olmalı ki, Allah’tan daha fazla üzerime gelmedi. Ben de keyfi kaçmış ama asla ödün vermemiş bir adam edasıyla oturdum. Öğrenci olmam dolayısıyla bu kadarını da herkes anlayışla karşıladı.

Ders çıkışında hocamız hakkımda öğrendiği iyi şeyleri de göz önüne alarak bir hafta sonraki dersinde gönlümü almak için sınıfta sık sık yanımda geziniyor ve bana bakıyordu. Ben de adeta dersini protesto etmiş gibi Türkçe ders kitabında Tevfik Fikret’in “Haluk’un Vedaı”ndan şiirini açmış, onu okuyormuşum gibi yapıyordum. Bana: “Tevfik Fikret kimdir? Bu şiiri niçin yazmıştır?” gibi yumuşak bir ses tonuyla sordu. Ben de bildiğim kadarıyla anlatmaya çalıştım. Sonra “Daha fazla bilgi verebilecek var mı?” diye sınıfa sordu. Derken yanıtlarımızı yetersiz bulmuş olmalı ki, asıl dersini bırakıp bir ders saati boyunca Tevfik Fikret uzmanı bir Türkçe öğretmeni gibi Tevfik Fikret’i, oğlu Haluk’un neden papaz olduğunu, bu şiiri niçin yazdığını öyle güzel açıklayıp hepimize güzel bir Tevfik Fikret tanıtımı yatı ve bize sevdirdi ki, unutmam olanaksız. Dolayısı ile de gönlümü almış oldu. Ondan sonra da beni gördükçe hal ve hatırımı sorar, ilgilenirdi.

Ortaokulu başarı ile bitirdim. O yıl Mükremin Halil Lisesi’ne girmek için sınav yapılmıştı. Yapılan sınavı yüksek puanla kazanıp liseye adımımı atmıştım. Efeliğimin yanı sıra başarılı öğrenciliğim de devam ediyordu. Yarbaylığa yükselmiş olan Ferhat Hocam beni gördükçe “Çabuk liseyi bitir, seni istediğin bir harp okuluna yerleştireceğim. Senden iyi asker olur. Ben buradan ayrılsam da seni takip edeceğim, sen de beni bul, ara” der, bana iltifat ederdi.

Lise 2’de efeliğe leke sürdürmemek için Malatya Lisesi’nden bir boksör öğrenci getirdik, arkadaş grubumla özellikle cumartesi, Pazar günleri ve geceleri boks çalışmaya da başladık. İşte her ne olduysa oldu, ondan sonra antrenörümüzü başka bir il’e sürdüler, bana da kafayı taktılar. Okul idaresi benimle uğraştıkça uğraştı. Sonunda Edebiyat öğretmenini dövdüm, müdür de beni Elazığ’a akıl hastanesine göndermeye kalktı, ona da saldırdım, kaçıp odasına girdi, kapısını kilitleyip canını zor kurtardı. İntikam uğruna beni 9 dersten sınıfta bıraktılar.

1967 yılının Haziran ayında Elbistan’da Alevi-Sünni Olayları da patlak verince, arkadaşlarımı da alıp Gaziantep Lisesi’ne gittik. Lise 2’yi orada tekrarlamak zorunda kaldım. Efelik devam ediyordu ama ders çalışmayı tamamen bırakmış, hayallerimden de vazgeçmiştim.

Gaziantep’te daha fazla dikiş tutturamayınca, Lise 3’ü Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi’nde okumak zorunda kaldım. Orada da efeliğimin yanı sıra atletizme kendimi verdim. Sonunda sıradan bir öğrenci olarak üniversite sınavlarına girdim. Fen puanları haricinde diğer puanlarımla Ankara ve İstanbul hukuk fakülteleri gibi yerleri kazanmama karşın şeytanın avukatlığını mı yapacağım diye Ankara Üniversitesi Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı’na 1969’da kaydımı yaptırdım. Tüm öğretim yılı neredeyse öğrenci olayları ve boykotları ile geçti ve neredeyse o yıl toptan sınıfta kaldık.

1970’in güz aylarıydı galiba, Ankara Zafer Pasajı’nın merdivenlerinden çıkıyordum, albay rütbeli hocamı eşiyle merdivenlerden aşağı inerken gördüm, eline sarıldım. Hal ve hatırdan sonra beni eşine tanıttı sonra:

-“Oğlum, beni neden aramadın?  İzini kaybetmiştim. Seni Harp okuluna gönderecektim. Şimdi ne yapıyorsun, nerede okuyorsun? Eğer okulundan memnun değilsen, yine de seni Harp Okulu’na aldırmak için elimden geleni yaparım” dedi.

-“Sağ ol, hocam… Bundan sonra olmaz. Hem yaşım da ilerledi, hiçbir harp okulu beni kabul etmez” dedim.

Milli Savunma Bakanlığı’nda Asker Alma Daire Başkanlığı’nda müfettiş olarak görev yaptığını, ne zaman istersem beni göreceğini söyledi. Tekrar görüşmek dileğiyle ayrıldık.

1977’de Genel Kurmay İstihbarat Başkanlığı, İstihbarat Dairesi, Batı Şubesi’nde yedek subay olarak askerlik görevimi yapıyordum. Bir gün kantine bir şeyler yemeye içmeye inmiştim. Kantin ağzına kadar tıklım tıklım doluydu. Bir kenarda ayaküstü kahve içmekte olan bir albay bana dikkatle bakıyordu. Göz göze gelip bir süre baktıktan sonra elimdeki bardağı bir masaya bırakıp yanına gittim:

-“Hocam, pardon komutanım, ben Turaç, beni hatırladınız mı?” dedim.

-“Ben de bu bizim Turaç mı acaba? diye bakıyordum” dedi. Hocam bana sarıldı, öptü.

-“Nasılsın, burada nerede görev yapıyorsun, rahatın, huzurun nasıl?”

-“İstihbarat Başkanlığı, İstihbarat Dairesi, Batı Şubesi’nde çalışıyorum. Sağ ol komutanım, iyiyim, siz nasılsınız? Aylardır burada görev yapmaktayım, ilk defa sizi görüyorum. Ben de merak ediyordum, şimdi Hocam nerelerde diye…” dedim.

-“Bitişikteki Milli Savunma Bakanlığı Asker Alma Daire Başkanlığı’nda müfettiş olarak görev yapıyorum. Oraya nasıl geleceğini biliyor musun? Burada olduğumda her zaman beklerim. Telefonumu yaz, bir sıkıntın olduğunda beni ara, seninkini de yaz bana ver, seni arar sorarım, uygun zamanlarda çağırırım, sohbet ederiz, çevremle tanıştırırım” dedi.

-“Sağ ol komutanım. Buradan Milli Savunma Bakanlığı’na geçitler vardır. Burayı en iyi ben bilirim.  Asker Alma Daire Başkanı’nın emir subayı Asteğmen Seyfi Çolak de benim hemşerim ve arkadaşımdır. Sık sık onu ziyarete gidiyordum, sizinle orda karşılaşmamız nasip olmamış…” dedim.

-“Sık sık dışarıya teftişe çıkıyorum. Ondan dolayı karşılaşmamışız” dedi.

Teskere alıncaya dek gerek telefonla beni arayıp sordu, gerekse yerine çağırdı, sohbet ettik. Çevresine beni överek tanıtırdı. Beni bir harp okula gönderememesi içine dert olmuş. Teskere bırakıp burada kalmak istersem, elinden geleni yapacağını söyledi. Ben de teşekkür edip İstihbarat Daire Başkanımız İlhan Hakman Paşa’nın da teskere bırakmamı istediğini söyledim, bundan dolayı sevindi.

***

Yıllar sonra bir gün Tuzla Şifa Mahallesi’nde Yunus Emre İlköğretim Okulu’nda Türkçe derslerine girdiğim bir sınıfta ders yaparken öğrencinin biri çocuklara “Susun ulan!..” diye narasını patlattı. Benim susturmakta güçlük çektim sınıfta herkes sustu, çıt yok. Yıllar önce benim yaptığım ve Ferhat hocamın da bana yapıştırdığı şaplamalar aklıma geldi. Anladım ki, her sınıfta bu öğrenci gibi birkaç serseri sınıfı yönetiyor. Bu sınıfta benim susturamadığım öğrencileri susturan o öğrenci ve onun gibilerilerin talimatlarıyla hareket eden öğrenciler gürültü yapıyorlar.

Ferhat Hoca gibi şaplamaları yapıştırmasını ben de bilirdim ama Milli Eğitim Bakanlığı nazarında bir öğrenciye vurmak, itelemek, kakalamak, sınıfta atmak suçtur. Eeee… Bu durumda ne yapabilirdim? Vursam suç, sınıftan atsam suç!.. Hani adamın biri yabancı bir köye gidince köpeklerin saldırısına uğramış. Yerden alıp atmak istediği taşları sökemeyince “Amma garip köy, köpekleri salıvermişler, taşları da bağlayıvermişler!..” demiş. Ben de o köpek saldırısına düşen adamın durumuna düşüp o kendini bilmez öğrencinin maskarası olmamak için:

-“Çocuklar, bugün ders yapmayacağım. Herkes rahatça bağırıp çağırabilir, istediği her hareketi yapabilir. Kim sessizce oturursa, elimden çekeceği var. Beni yok sayın” dedim. Ders saati sonuna dek sınıfta bir gürültü, bir şangırtı, bir bağırıp çağırmalar ki… Aman Allah’ım ortalık savaş alanına döndü. Diğer sınıflarda bile ders yapamayanlar gelip bakıp bakıp gittiler. İdareden gelenler kapıyı açıp baktılar ki, ben masamda oturmuş seyrediyorum. Müdahale de edemeden çekip gittiler.

Sonunda teneffüs zili çaldı. Sınıfı susturup o çocuğa “Bu sınıfı sen değil, ben sustururum. Bundan sonra bu sınıfta bir çıt çıkarsa, seni elimden kimse alamaz, Allah yarattı, demem. Şimdi anladın mı oğlum?” dedim. Gözüme aptal aptal baktı. “Anladım Hocam” dedi. Ondan sonra almaları gereken mesajı aldılar. Bir daha da öyle bir densizlik yapan çıkmadı.

İdareye de durumu anlattım. Onlar da “Yahu biz de zannettik ki, sınıfta öğretmen yok, öğrenciler kavga ediyorlar, ortalığı yıkıyorlar. Ne bilirdik ki, öğrencilere uygulamalı ders veriyorsun…” dediler.

***

Hayatın her alanında haddini bilmeyenlere haddini bildirmenin, onların burunlarını sürtüp rezil etmenin sınırsız yolları vardır. Hani ne demiş atalarımız: “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.”

***

Ferhat Hocamdan haddini bilmeyi öğrendim. Bu da bütün bildiklerimin tamamına bedeldir. Eğer yaşıyorsa sağlıklı uzun ömürler; dünyasını değiştirdi ise, ışıklar içinde yatsın…

23.10.2014

Turaç Özgür

 

 

 

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖZGÜR YURTTAŞ MANİFESTOSUDUR!..

Bugün Başbakan’ın açıklamalarından devleti ele geçirenlerin beyaz adam (sahip), yandaşların da gri adam (kâhyalar), içinde ben de dahil geri kalan herkesin de zenci (köle) olduğunu öğrenmiş bulunuyorum.

Her şeyin bir bedeli vardır: Türk Ulusu özgürlüğünü ne yolda buldu, ne de kendini bir şeyler zannedenlerden hediye aldı. Özgürlüğümüzü “İleri Demokrasi” palavralarıyla elimizden almaya kalkan ve haddini aşan her kim olursa olsun, günü ve zamanı gelince Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi kulağından tuttuğumuz gibi layık olduğu çukurda son soluğunu aldırmasını da biliriz!..

Türkiye Cumhuriyeti ilkel şeyhler ve kabileler devleti değil; Atatürk ilke ve devrimlerine sıkı sıkıya bağlı, üniter, çağdaş, sosyal bir hukuk devletidir. Bu devletin özgür yurttaşları olarak özgürlüğümüz uğruna gözümüzü kırpmadan ölmesini de, gerekirse bizi köle etmeye çalışanların haddini bildirmesini de biliriz. “Yumuşak atın çiftesi pek olur” atasözü atalarımızdan yadigâr kaldı. Kardeşkanı dökülmesin diye şimdiye kadar sabırla beklediysek, bundan sonra da bekleyeceğiz, her densizliğe katlanacağız demek değildir.

Devletin nasıl soyulduğunu, rüşvetin ve irtikâbın başını alıp nerelere vardığını, ulusun yarısının kimler tarafından nasıl dışlanıp yok sayıldığını, hukukun ayaklar altına alınıp güdümlü hale geldiğini, ulusun tüm varlıklarının kimler tarafından ele geçirilmeye çalışıldığını görmemek için kör olmak, anlamamak için de beyinsiz olmak gerekir.

Biz bu ülkenin özgür yurttaşları olarak kimsenin kölesi ve misafiri olmadığımıza göre; Başbakan, çağdaş bir hukuk devletine yakışan bir başbakan olduğunu kanıtlamak istiyorsa, öncelikle gölge başbakanlıktan kurtulmanın veya çağdaş hukuk devletlerinde olduğu gibi devleti yönetmenin yolunu bulsun, bunu da yapamıyorsa istifa etmenin yoluna baksın!..

Bunlardan birini yapmak, AKP’nin dışında kalan yurttaşlara meydan okumaktan, gözdağı vermekten vazgeçmek hem ülkemizin, hem de her yurttaşın olduğu kadar, gücü eline geçirenlerin de yararınadır!..

21.10.2014
Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“31.03.2002 PAZAR” GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN

Bu gece yaz saatine geçtiğimiz için saatleri 1 saat ileri aldık. Aynı zamanda dünya ile de uyuma geçmiş olduk.

Allah Allah!.. Yahu ne kadar da kolaymış dünya ile uyuma geçmek: Saatleri ileri alıyorsun, dünya ile uyuma geçiyorsun. Şimdiye kadar neyi bekliyorduk?

Oh ne güzelmiş, ne kolaymış… Saatleri bir saat ileri alıyor, dünya ile uyuma geçiyorsun… Umarım bu uyum geri kalmış Arap ülkeleriyle olmaz!..

Madem bu kadar basitmiş, biz de bundan sonra saatleri sürekli olarak ileri alır, dünyanın en ileri ülkelerinin bile önüne geçeriz. Şimdiye kadar bizimkiler neden bunu akıl etmediler, bir türlü anlamış değilim…

ATV’de Ceviz Kabuğu’nu yeni saate göre 05.30’a dek izledim. Beynimde incir çekirdeği kadar bir boşluğu da onunla doldurup huzur içinde yattım. Saat 12.30’da kalkıp tıraş ve banyodan sonra dışarı çıktım.

Çarşıya giderken yolumun üzerindeki bir kebapçının tabelasına gözüm takıldı. Yazı kibrit çöpleri gibi kırık kırık harflerle “DURUMS” diye yazılmıştı. İçeri girip:

-“Durum’un dürüm olduğunu anladım da, ardındaki S’nin neye yaradığını anlayamadım, merak ettim.”

-“Abe, S dürümü çoğul yapıyor. Yabancı dillerde çoğul ekidir” dedi. Bunun üzerine ben:

-“Kardeşim, ben Fransızca-Türkçe öğretmeniyim. Dilimizin içine işte böyle böyle ediliyor. Neden ‘-ler’ çoğul ekini kullanmıyorsun da ‘S’ kullanıyorsun?”

-“Böyle fiyakalı oluyor, abe” dedi.

-“Bu fiyakaların yüzünden Türkçe  iyice yozlaştı gülünç duruma düştü, gelişemediği gibi anlaşılmaz hale de geldi. Dilimizi yabancı dillerin etkisinden korumak, yozlaşmaları ve anlaşılmaz hale gelmesini engellemek için bir dil muhafızlığı da yoktur. Dilimizi korumak, biz Türklere, bu dili kullanan 70 milyon insana düşer. Ama madem fiyakalı oluyor… Siz bilirsiniz, ‘durums’unuz hayırlı olsun!..  Ben bir Türk yurttaşı olarak dayanamadım. Kusura bakmayın, ben şahsen bu durumu düzeltmediğiniz sürece acımdan ölsem sizden dürüm mürüm yemem!..” deyip oradan uzaklaştım.

“Bu, ilkel manyak da kim oluyor yahu?” der gibi arkamdan bakakaldı.

Bu yabancı dil özentisi, bir gün gelir Türkçeyi tarzancaya dönüştürür. Türkçe zaman içinde gelişmek bir yana, tam tersine Sümerce, Hititçe, Akadca, hatta Latince gibi ölü diller arasına girer. Yazık!..

Yapabileceğim bir şey olmadığından kendi kendime sokranıp yoluma devam ettim.

“Türk’üm, doğruyum, çalışkanım; zamlara, zulümlere alışkanım!..” diye kıçımızı yırtmakla bir yere varılsaydı, bugün Türkiye tüm sorunlarını halletmiş, en başta dili olmak üzere dünyanın en süper ülkesi olurdu.

Gerçekleri çarpıtarak bu ulusu aptal yerine koyanların, uyutanların ve hâlâ uyanmak istemeyenlerin Tanrı belasını versin!..

 

17.10.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HOŞGELDİN ADI KONMAMIŞ FAŞİZM!..

Bir zamanlar sıkışınca adaletin ilk kapısı dedikleri karakollara, karakolların boyutlarını aşanlar için de cumhuriyet savcılıklarına başvururdum. Karakolların ve savcılıkların altından kalkamayacağı davalarım için de hukuk veya ceza mahkemelerine başvururdum. Eğer konu idareyi ilgilendiriyorsa bölge idare mahkemelerine ya da doğrudan Danıştay’a başvururdum.

Yılların tecrübesiyle haklı olmamın yetmediğini, aynı zamanda ekonomik olarak da çok güçlü olmamın gerektiğine, aksi halde bütün bu kapılarda ağzımın payını alacağımı öğrendim.

Açtığım her dava beni adalet önünde oyalanmamın gereksizliğine inandırdı. 12 senedir de hakkımı aramak için dağa çıkmak da dâhil, ihkakıhakka mı başvurayım yoksa daha fazla batmamak için dilimi tutup, dizimi kırıp oturayım mı diye kara kara düşünmekteydim.

Nihayet, dünkü Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) üye seçimlerinden sonra tamamen şunu anladım: İktidarını ayakta tutmak istiyorsan fakir fukaraya kömür ve makarna dağıtacaksın; hakim ve savcıları çıkarların için istediğin gibi kullanmak için de alt sınırı aylık 1.150- TL vereceksin.

Sonra da bu “Bu ülkede adalet var” diyenin de, bu hâkim ve savcılarla Türkiye’de adaletin sağlanacağına inananların da, “Hakkını aramak istiyorsan işte mahkemenin yolu” diyenin de, bu ülkede adalet önünde hak arayanın da anasını belleyeceksin!..

13.10.2014

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FAŞİZM Mİ, İLERİ DEMOKRASİ Mİ?

alkol-yasaksa-türban-da-yasak-olsun_101627Çok sevdiğim Tuncelili ve Alevi bir arkadaşımı 2 ay önce ziyarete gitmiştim.

Bu arada “Baba, biz İzmir’e tatile gidiyoruz. Allahaısmarladık” diye gelini geldi.

İlk defa olarak türban taktığını görünce: “Ne o, eriştin mi?” dedim. Gülerek kayboldu, gitti.

Gelin gittikten sonra arkadaşıma:

-“Helal olsun, IŞİD’e karşı kendinizi garantiye almışsınız. Bundan sonra IŞİD kapınıza dayanırsa, gelininiz size kol kanat olup:

– ‘Duruuuunnn!.. Duruuuunnn!.. Onlar imana geldiler!.. Vuracak kelle arıyorsanız, oraya gidin!.. diye bizi gösterir, sizi de korur. Sizin kellenizi alamayanlar da bize yönelirler” dedim. Gülde:

-“Ne yapalım? Bizim geline sığınmaktan başka çaremiz var mı?” dedi.

-“Evet, sizin geline sığınmaktan başka çareniz yoktur. Nasıl olsa, başka keller de var…” dedim.

***

Dün 2 ay aradan sonra yine aynı arkadaşımı ziyarete gidiyordum, merdiven başında 11 yaşındaki torunuyla karşılaşınca aramızda şu konuşma geçti:

-“Kızım, deden evde mi?”

-“Evet…”

-“Okula gidiyor musun?”

-“Evet…”

-“Hangi okula?..”

Eliyle işaret ederek:

-”Oradaki imam hatibe…” dedi.

-“Kızım, başka okul bulamadın mı da oraya gidiyorsun?”

-“Ne yapayım, başka okul mu var ki?”

Bu sefer ben, elimle namazda selâm vermiş gibi yaparak:

-“Kızım, baban direneceğine, erişip de böyle yaparsa… Senin de gideceğin imam hatipten başka okul kalmaz” dedim.

***

Faşist uygulamaları halkına dayatıp da sonra da “İleri demokrasiye geçtik” diye övünenler!.. Alın o ileri demokrasinizi başınıza çalın, emi!..

12.10.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSKİ’NİN BAL ŞERBETİ

100_1872

Doğadan manzaralar, GÖRSELLER, Resimler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BABAMIN BAYRAMI İLE BENİM BAYRAMIM VE BAYRAM KUTLAMA

HERGİNBabam, her bayramda zorunlu işlerin yapılmasından sonra bayramlaşma merasiminde şimdikilerin “şark odası” dedikleri odasındaki köşesinde her zaman olduğu gibi bağdaş kurup otururdu. Genellikle büyük anam (analığım) da gelir babamdan birkaç metre aşağıda yerini alırdı.

Ali, Cuma, Mustafa ve ben… Biz dört erkek kardeş sıraya girer önce babamın, huzurda ise sonra da büyük anamın elini öperdik. Babam ve büyük anam da oturdukları yerden bizim yüzümüzü öperlerdi.

Sonra biz dört kardeş birbirimizle bayramlaşırdık.  Ben Ali ile Cuma’nın elini, Cuma ile aynı yaşta olmasına karşın Mustafa’nın yüzünü öperdim. Mustafa Ali’nin elini, Cuma’nın yüzünü öperdi. Ali ile Cuma da birbirlerinin yüzünü öperlerdi.

Yengelerim ve bekâr kız kardeşlerim de gelir aşağı yukarı aynı şekilde bayramlaşırdık.

Babam yaş ve konumu itibariyle kabilemizin büyüğü olduğu için amcalarımın oğulları, köyümüzde çiftçilik, çobanlık ve hizmetkârlık yapan ailelerin ileri gelen erkekleri gelirdi; herkes birbirleriyle yaş ve konumlarına göre bayramlaşırlar, protokole göre de odadaki yerlerini alırlardı. Yapılan ikramlardan sonra amcaoğulları hariç, diğerleri ziyaretlerini kısa keserlerdi.

Eğer birbirlerine küskün, dargın ve kırgın kişiler varsa bayram dolayısıyla ya kendileri gelir ya da uygun kişiler gidip onları getirip birbirleriyle bayramlaştırır, kucaklaştırırlardı. Genellikle birkaç yaş küçükler, kendilerinden büyüklerin ellerini öperler, büyükler de küçüklerin gözlerinden, yüzlerinden öperlerdi. O zamanki anlayışıma göre; küskünlükler, dargınlıklar ve kırgınlıklar da böylece ortadan kaldırılır, adına ve anlamına uygun olarak bayram yapılırdı.

Bayramlaşmaya gelenlerin ellerine kolonya dökülür, konumuna göre çay veya kahve ikram edilir, güngörmüş büyükler günün anlam ve önemine uygun birleştirici, kaynaştırıcı sohbet eder, anılarını anlatırlar, küçükler de saygı ve sessizlik içinde anlatılanları can kulağıyla dinler, verilmek istenilen derslerini alırlardı.

Sonra bir gün önceden hazırlanmış olan üzeri bol et haşlamalı veya et kavurmalı pilav, içli köfteler, kömbeler, tatlılar vs. yenilir, yanında verilenler içilirdi. Yemekten sonra bayram hazırlığı yapan diğer evler teker teker topluca ziyaret edilirdi.

***

Bizim evdeki merasim bittikten sonra, babam hariç, geri kalanlar protokole göre amcaoğullarının evlerine gider, onlarda da bayram için hazırlanan genellikle kömbeler, köfteler, tatlılar yenilir, yanında verilenlerden içilird.

Evin hanımları genellikle bayramdan önce birbirleriyle haberleşirler, bir evde etli pilav yapılmışsa, diğerinde kömbe, bir başkasında içli köfte hazırlanırdı. Tatlılardan da birisi kadayıf hazırlamışsa, diğerinde baklava hazırlanırdı.

Her gittiğimiz evde farklı yemek yiyeceğimizi bildiğimizden ona göre tedbirli olur, ona göre yer, ona göre içerdik. Acemi olup da tedbirsiz davranıp evin birinde tıka basa yiyip içenler haliyle diğer yerlerde yiyip içemezler ve o evin sahibine, özellikle hanımına karşı ayıp etmiş olurlardı.

Bayram kaç gün olursa olsun, köyümüz küçük ve herkesin de işi gücü olduğu için genellikle bu merasim, bayramın ilk günü akşamına dek tamamlanır, ondan sonraki günlerin bayram olup olmadığı kimsenin umurunda olmazdı.

***

Yaşım, kültürüm ve birikimlerim arttıkça bu tür bayramların ve bayramlaşmaların istismar edildiğini algılamaya başladım: Bu küskünlüklerin, kırgınlıkların, dargınlıkların ortadan kaldırılması, supabın açılıp da aşırı basıncın alınması çok iyi güzel olduğundan buna hiçbir itirazım yoktu. Ama supap açılıp aşırı basıncın ortadan kaldırılmasından önce buna sebep olanların mağdur etmiş olduklarına vermiş oldukları zarar ve ziyanları da karşılamaları, bir daha yapmayacaklarına dair herkesin içinde söz verip, özür dilemeleri de gerekmez miydi?

Bazı gözü açıkların bayramlardan önce “Nasıl olsa önümüzde bayram var, bu bayramda olmazsa diğerinde bayramlaşır, yaptıklarımın üzerine çizgi çektiririm, yaptıklarım da yanıma kâr kalır” düşüncesiyle bilinçli olarak yaptıkları kötülüklerinin yanlarına kâr kalması, kötülük yaptığının kendisine zarar vermemesi, intikamını almaması için bayramları dört gözle beklediklerini gördüm.

Genellikle birilerine zarar verenlerin ya da kötülük yapanların bu zarar ve ziyanlarını yerine getirmeden, usulüne uygun olarak özür dilemeden bayram dolayısıyla barıştırılmaları; hele de sırf yaşı küçük olduğu için asıl haksızın, uğursuzun ayağına götürülmesi, haksızlık yapanların kârlı, diğerlerinin de zararlı duruma getirilmeleri sinirime dokunmaya başladı.

Derken bayramları sorgulamaya başladım: İnsan gibi insanları kaynaştırmaya yarayan bayramları seviyorum. Bazılarının, ahlaksızların işine gelen bayramlardan nefret ediyorum. Kendi kendimle savaş halindeyim: Ne toptan sevebiliyorum, ne de toptan nefret edebiliyorum. Ama haksızların, hırsızların, soyguncuların, vurguncuların, yalancıların, ahlaksızların işine gelen bayramlaşmalardan bucak bucak kaçıyorum, sadece üçkâğıtçılara hizmet eden bayramlardan nefret ediyorum.

***

Eğer hâlâ adına, anlamına, şanına uygun olarak bayram yapabilenler varsa, ne mutlu onlara!.. Öylelerinin bayramlarını bütün kalbimle kutlar; büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpüp, “Bayramınız kutlu olsun!”, diğerlerine de “Ne Şam’ın şekeri, ne de Arap’ın yüzü!” diyorum.

03.10.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KOÇLAR NOHUTUN KURTLARINDAN ÇİĞRİDİĞİ İÇİN YEMİYORLAR

namaz-ne-demekÇok sevdiğim ve her gün onunla oynamaktan büyük zevk aldığım Kara Memmet’i babası Hasso Koca, amcamın oğullarının koçlarını gütmeye çoban olarak verince, babam da beni bizim koçların ve emlik kuzuların çobanı olarak görevlendirmişti. Her ikimiz de 10–12 yaşlarında ya var ya yok, oyun çocuklarıydık.

Kara Memmet’le her gün daha önceden kararlaştırdığımız muhitlerde buluşur koçları ya bir arada yayar ya da yakın olur, hem çobanlık görevlerimizi yapar, hem de doya doya güler oynar, günün tadını çıkarırdık. Sıcaklar bastırıp da dayanılmaz hale gelince, koçları ve kendimizi sıcaklardan korumak için söğütlerin altlarına götürdüğümüz zaman onların üzerlerine çıkar bol yapraklı ve taze söğüt dallarını kırıp aşağıya, koç ve kuzuların önlerine atardık.

Koçlar ve kuzular taze söğüt dallarına ve yapraklarına adeta bayılırlardı. Hele bir “gumurt gumurt” sesleri çıkararak taze söğüt şıvgalarını ve yapraklarını bir yiyişleri vardı ki, o güne kadar yazılmış hiçbir senfonik orkestranın sesler o seslerin, hiçbir sahne oyunları o doyumsuz manzaranın eline su dökemezdi.

Yeterince karınları doyup da söğüt gölgelerinde yatıp geviş getirmeleri yok mu?.. Onlar keyifli keyifli ve “gumurt gumurt” sesler çıkararak geviş getirirken biz de radyolarda duyduğumuz Arapların konuşmalarını taklit ederek ağzımızı eveleye geveleye birtakım acayip sesler çıkarır, güya Arapça konuşurduk. Yanımıza birileri geldiğinde de sesimizi daha da yükseltir herkesin dikkatini çekmeye, onları güldürmeye çalışır, bu hareketlerimizden doyumsuz hazlar alırdık.

***

Değirmen önündeki tarlamızın üst kısmına kara nohut ekilmiş, biraz da bakımsız kaldığından kurtlanmıştı. Babam o nohutu gözden çıkardığından bir gün bana: “ Oğlum, bizim koçları, kuzuları değirmenin önündeki kara nohuta götür, nohutları yesinler yeter; başka yere de götürme, götürmene de gerek yok” demişti.

Eyvah ki ne eyvah!.. Kara nohutlara koçları ve kuzuları götürmek, orada yaymak iyi güzeldi; hem koçlar doya doya nohut yerlerdi, hem de ben tazelerinden taze taze ya da olgunlarından firik yapar bıkıncaya dek yerdim. Ama babam bizim nohutlara Kara Memmet’inkileri yaklaştırmayacağına göre; bu, Kara Memmet’ten de uzak olmam, onunla oynayamamam ve Arapça konuşamamam demekti.

***

Birkaç gün Kara Memmet’ten ayrı düşmeye katlandım. Nohutun da öyle birkaç günde, haftada, hatta ayda biteceği de yok ki, biraz daha sabredeyim. Bizim koçlar, kuzular bir yıl yeseler bitiremezler. Ben de Kara Memmet’ime bu arada hasret kalacağım. Bu kadarı da olmaz ki!.. Bu, düpedüz hem bana, hem de Kara Memmet’e yapılacak en büyük kötülüktür, zulümdür!.. Bir an önce bir yolunu bulup Kara Memmet’le bir araya gelmeliyim. Yoksa bu hayat çekilmez vallahi!..

Uzaktan uzağa Kara Memmet’le birbirimize sesleniyor, ıslık çalıyor, el kol hareketi yapıyorduk ama aradaki uzaklık da hiç çekilir gibi değildi. Ne Kara Memmet yanıma gelebiliyor, ne de ben onun yanına gidebiliyordum. Bu ayrılık ikimizin de canına bağrına tak etmişti.

***

Bir akşam bir araya geldiğimizde bu ayrılığa bir son vermeyi düşündük taşındık, nihayet ben babamı kandırmanın bir yolunu buldum.

***

-“Ağa, bundan sonra koçları, kuzuları kara nohutlara götürmeyeceğim, yemiyorlar, zayıflamaya başladılar.”

-“Niye yemesinler oğlum? Yerler,  yerler!.. Sen dediğimi yap, her gün oraya götür, başka yere götürdüğünü de görmeyeyim!.. Hem de koçların, kuzuların benzine kan geldi baksana!..”

-“Ağa, vallahi yemiyorlar, nohuttan çiğriyorlar.”

-“Oğlum, niye yemesinler, niye çiğrisinler?”

-“Nohutların içinde kurtlar var, onlardan çiğriyorlar.”

Bu arada benden birkaç yaş büyük Cuma ağabeyim sesimizi duyup yanımıza gelmez mi?..

-“Ağa, ben bunun yanına ne zaman gittiysem, koçların nohutları homurt humurt yediklerini gördüm. Koçlar nohuta bayılıyorlar, iştahla yiyorlar.” Beni işaret ederek “Bu, Kara Memmet’ten ayrı düşünce ona dayanamadı. Şimdi de koçları bahane ediyor, yalan söylüyor valla!..”

Bunun üzerine babam beni azarlayıp:

-“Sen dediğimi yap, her gün koçları, kuzuları oraya götür, o kara nohutlar bitinceye kadar orada yay!.. Yalnız arada sırada suya götürmeyi ihmal etme!.. Nohutlar tuzludur, sonra tuz dokunur, çatlar, ölürler. Başka bir yere götürdüğünü görmeyeyim. Koyunlardan da uzak tut, koyunlara yuğurmalarına da fırsat verme. Tamam mı?” dedi.

Babamın korkusundan “Tamam” dedim amma, içimden de “Ölürlerse ölsünler. Ben de kurtulurum, Kara Memmet’le bol bol oynar, Arapça konuşuruk…” dedim.

***

Çocukluk arkadaşım Kara Memmet’ler birkaç yıl sonra köyümüzden Elbistan’ın Kışla köyüne göçtüler. Ondan sonra yüzünü bile göremedim. Duyumlarıma göre namazında niyazında dindar ve milliyetçi olmuş…

Hiç sevmediğim ve gıcık kaptığım üvey ağabeyi Kırca Yusuf da hem dinden uzaklaşmış, hem de solcu olmuş. Her ikisinin babaları Hasso Koca namazında niyazında dindar bir Sünni idi. Anası Sünni olan Kırca Yusuf namazında niyazında dindar milliyetçi olsa hiç hayret etmezdim.  Anası Alevi olan Kara Memmet’in namazında niyazında ve milliyetçi olmasını bir türlü anlayamadım. Tam tersi olsa hem anlar, hem de hayret etmezdim.

***

Yorumumun doğruluğunu iddia etmiyorum ama “Sonradan dönmelerden korkacaksın” diye bir söz vardır. Buna göre yorumum: Kırca Yusuf’un Sünni bir köyde rahat yaşaması için herhangi bir gayret göstermesine gerek olmadığından o, dine sığınıp milliyetçi görünmeye gerek duymamıştır. Ama her ne kadar babası Sünni olsa da anası Alevi olan Kara Memmet, Sünni bir köyde rahat yaşayabilmek, o topluma kendisini kabul ettirebilmek ve saygı göstermelerini sağlamak için –öyle olmasa bile-namazında niyazında ve milliyetçi görünmeyi seçmiştir.

***

Son söz: Olduğu gibi görünen karakterli nesiller yetiştirmek için laik eğitime önem verip, dinsel eğitimlerden uzak durmak gerektiğine inanıyorum. Aksi halde, içinde bulunduğu topluma kendisini kabul ettirebilmek için ikiyüzlü davranışlara girer. Bu da hem o kişinin, hem de içinde yaşadığı toplumun genel karakterini oluşturur, kimse de ne o toplumu, ne de o toplumun dinini kaale almaz, öylelerini kimse adam yerine koymaz. Benden uyarması!..

01.10.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ESKİ KÖYLÜLÜK İLE ŞİMDİKİ KÖYLÜLÜK BİRBİRLERİNE HİÇ DE BENZEMİYOR

Eskiden köylerde her aile kendi toplumsal konumlarına, ekonomik durumlarına, yaş ve cinsiyetlerine göre çocuklarını birtakım işlerde görevlendirirlerdi. Kız çocukları genellikle annelerinin, erkek çocukları da babalarının işlerine yardım ederlerdi. Her yöre bir üniversite, yakın çevre bir fakülte, her köy bir okul, her aile de bir sınıf gibiydi. Daha uzak yöreler ve iller görmüş, farklı kültürlerle karşılaşmış olanlar doktora yapmış gibi görünür, saygı duyulur, onlara özenilirdi. Bu devran böyle devam ederdi.

Çocukların yaşamak ve kendi ayakları üzerinde durabilmek için almaları gereken tüm dersleri yaşayarak aile içinde ve çevrelerinde almaları gerekirdi. Köylüler üretime katkıda bulunmayan kendi çocuklarına bile kolay kolay ekmek vermezlerdi. Miskin miskin yatanlara, daldan dala gezip tozanlara, herkesin takdir ettiği maharetleri olmayanlara, kim olursa olsun değer vermezlerdi. Elini sıcaktan soğuğa sokmayan, elinde cımbız ayna karşısında ayrılmayan, süslenip püslenmekten başka mahareti olmayan, inek ve koyun sağmasını bile beceremeyen, halı ve kilim dokumasını bilmeyen kızları kimse oğluna almak; aylak aylak gezen,  ense büyütüp göbek şişiren, korkak ve sünepe erkeklere de kimse kızlarını vermek istemezlerdi.  Çalışkan olmak, tuttuğunu koparmak, birçok mahareti olmak, küçüklere karşı şefkatli, büyüklere karşı saygılı olmak üstün vasıflardı. Onlar herkes tarafından övülür, örnek gösterilir, insan yerine konurdu.

Bir kız çocuğu 5 yaşlarında kendisinden küçük kardeşlerine dadılık yapmakla ya da yumurtadan yeni çıkmış tavuk civcivlerini kuşlara, kedilere karşı beklemekle, gözetlemekle işe başlardı. Yaşı büyüdükçe yatma zamanı geldiğinde akşamları yer yataklarını sererek, sabahları da onları düzgün bir şekilde yüklüğe yerleştirerek, etrafı derleyip toplayarak,  ortalığı süpürüp temizleyerek, sökükleri tamir ederek,  yemek yaparak,  kabı kacağı ya da çamaşırları yıkayarak, inekleri ya da koyunları sağarak, bağda, bahçede, bostanda çapa işlerinde annesine yardımcı olarak devam ettirirdi. Eğer fakir ve bir ağanın emrinde çalışan uşağın, hizmetkârın, marabanın, çobanın, sığırtmacın kızı ise evlerinde annesine, evin dışında da bunları ağanın hanımının tayin ve tespit ettiği şekilde ya karın tokluğuna ya da küçük bir ücret karşılığı yapardı.

Bütün bunların yanı sıra “Kız beşikte, çeyiz sandıkta” atasözüne uyarak fırsat buldukça çeyizini hazırlardı. Bu arada evliliği garantiye almak için öncelikle dayısının, amcasının, halasının, teyzesinin, sonra yakın ve varlıklı komşularının yaşına uygun yakışıklı, sağlıklı, yürekli, bilekli, becerikli,  bekâr bir oğlu varsa, başkalarının kapmasına fırsat vermeden içlerinden birini gözüne kestirir, ona âşık olur, yaşı ilerleyip evden kalmamak için fırsatlar yaratıp süzgün süzgün bakar, onun gönlünü çelmeye, onu kendisine âşık etmeye çalışır, evliliğe hazırlanırdı. Varlıklı bir aileden talep gelmediğinde de “Erim er olsun da evim çalı dibi olsun” atasözüne sığınır, evden kalmaktansa, kendisine talep olan son şansına razı olur, kaderine sığınırdı.

Bir erkek çocuğu da 5 yaşlarında bostanı, bağı, bahçeyi beklemekle, babasının ya da çalışanların azığını, suyunu götürmekle işe başlardı. Yaşı büyüdükçe kötürüm kuzu ve danaları, koçları yayar, bahçedeki bostanı veya ağaçları sulardı. Sonra varsa kuzuları, koyunları, inekleri, camızları, atları, katırları yayardı. Tarım işlerinde kazmayı, küreği, beli, çapayı, dirgeni, yabayı, anadutu, tırmığı, kalıcı, orağı, tırpanı, keseri, nacağı, baltayı kullanmayı, kağnı ya da traktör kullanmayı, çift sürmeyi öğrenirdi. Bu işlerde çalışır, üretir, aileye katkıda bulunurdu. Eğer fakir ve bir ağanın emrinde çalışan uşağın, hizmetkârın, marabanın, yanaşmanın, çobanın, sığırtmacın oğlu ise bunları ağanın tayin ve tespit ettiği şekilde ya karın tokluğuna ya da küçük bir ücret karşılığı yapardı. Ailenin malının, mülkünün, namus ve onurunun koruyucu meleği, pehlivanı olur, gözünü daldan budaktan esirgememeyi, yiğitçe dövüşmeyi, hasımlarını bertaraf etmeyi,  yürekli, bilekli, korkusuz bir delikanlı olmayı öğrenirdi.

Bu arada öncelikle dayısının, amcasının, halasının, teyzesinin, olmazsa yakın veya uzak, dost veya düşman, maharetli, sağlıklı, akıllı, albenili, güzel bir kızı varsa başkaları kapmadan içlerinden birini gözüne kestirir, âşık olur, onu diğer delikanlılara kaptırmamak için ona aşkını ilan eder,  herkesin duymasını sağlar, onu elde etmek için gereken her türlü fedakârlığı yapar, onun gönlünü çelmeye, onu kendisine âşık etmeye çalışır, evliliğe hazırlanırdı.

Evlilik konusunda herkes sınıfını, sınırını, haddini bilmek zorundaydı: Varlıklı aileler üstün vasıflı ve asil sayılır, birbirlerinden kız alıp verirlerdi. Hiçbir şeyi kalmasa da eskiden varlıklı olanlar da asil sayılırdı. Bunlardan kız almak gayet normal sayıldığı halde, zorunlu durumlarda ikinci tercih olarak kız vermek de ayıplanmaz, kınanmazdı. Asil olmayan fakirlerin varlıklılardan kız istemesi kesinlikle kabul edilemez ve haddini bilmezlik sayılırdı. Çok zorunlu durumlarda varlıklı ailenin kızları evden kaldığında ya da üstü örtülmüş tecavüz gibi utanç verici durumlara uğradıklarında çobanın, marabanın oğluna koşullu olarak verilebilirdi. Öyle de olsa, varlıklı aileler için fakirlere kız vermek bir utanç kaynağı olduğu gibi, fakir aileler için de büyük bir onur sayılırdı.

Ne kadar becerikli, namuslu ve güzel olursa olsun fakirlerden kız alan varlıklılar kınanır ve ayıplanır, asaletine zarar geldiğine inanılırdı. Varlıklı aileler fakir kıza âşık olan oğullarını her türlü baskıya karşın vazgeçiremediklerinde kendilerini küçük düşmüş olarak görür ve istemeyerek o ailen kız alırlardı. Buna rağmen kız tarafı ağanın oğluna kız vermekten dolayı büyük sevinç ve onur duyarlar, diğerlerinin de övgülerine mazhar olurlardı.

İşte eskiden köylerimiz ve köylülerimiz böyleydi. Ben bu köylülükten çok çektim. Bu zihniyetle savaştım. Her savaşımda ya yenildim ya da büyük yaralar alma pahasına çok az değişimler sağlayabildim.

Benim yıllarca başaramadıklarımı teknoloji o kadar hızlı başarıyor ki, gel de o teknolojiyi üretenlere, pazarlayanlara, kullanmasını bilenlere saygı duyma!..

Köylerde her eve önce transistörlü radyonun girmesi köylünün uyuyan beynini kısmen uyandırdı, kullanamadığı beyin katmalarını harekete geçirdi. Sonra elektriğin girmesi… Dolayısı ile televizyonun, buzdolabının, çamaşır ve bulaşık makinalarının, ev ve cep telefonlarının,  bilgisayar ve internetin girmesi köylünün yüzyıllarca afyonlanmış beynini harekete geçirdi.

Şimdi bu harekete geçmiş beyinleri yeniden kabına sokmak için onu şaha kaldıran teknoloji kullanılmaya çalışılıyorlar. Şimdilik bunda da istedikleri başarıyı elde ediyorlar. Ülkenin ekonomisine hükmedenler boyalı basını ve satılmış medyayı kullanarak din iman, türban, tuman nutuklarıyla uyutamadıklarını, beyin yıkayan dizi ve filmlerle, ruhsuz eğlence ve yarış programlarıyla, futbolla kabına sokmaya çalışıyorlar.

Devlet denen gücü ele geçirenler; Ortaçağın Engizisyon Mahkemeleri’ni andıran özel mahkemeleriyle kutsal kitaplarına ters düşen bir kısım insanları korkutarak, dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü söyleyen Galileo Galilei’lere baskı kurarak “Görmedim, duymadım ve bilmiyorum” dedirtebilirler. Ama eninde sonunda o teknolojiyi kullanan köylüler her geçen gün uyanacak ve korku imparatorluğunu yerle bir edeceklerdir. Buna sonsuz inancım vardır.

Abraham Lincoln “Bazı insanları her zaman, bütün insanları da bazen kandırabilirsiniz; ama bütün insanları her zaman kandıramazsınız” diyor. Ben de aynen katılıyorum. Tek üzüntüm: Ülkemize vemasum insanlarımıza yazık oluyor.

30.09.2014

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Makaleler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALLAH’IM BENİ YA BİR KUŞ, YA DA TAŞ ET!..

Henüz arkadaşlarıyla koşup oynaması gereken torun, evin kuzularının çobanı olarak görevlendirilir. Arkadaşları mışıl mışıl uyurlarken,  o, sabahın köründen sıcacık yatağından kaldırılır, önüne evin kuzuları katılır: “Bu kuzuları götür, kırlarda otlat, akşama doğru da al getir” derler.

Her gün aynı dram…  Arkadaşları sıcacık yataklarından mışıl mışıl uyurlarken, kendisi titreye titreye, gözlerini ovuştura ovuştura kuzuları kırlara götürür. Arkadaşları keyiflerince çayırlarda çimenlerde, diledikleri yerlerde oynarlarken; o, sıcaklarda, soğuklarda, yağmurlarda, karda, kışta kuzularına aç susuz çobanlık yapar.

Allah’ın her günü böyle geçen torun özgürce öten, uçan kuşları hayran hayran seyrederken; yine gözünün önüne arkadaşları gelir. “Onlarla birlikte koşmak, güreşmek, oynamak, gülmek, bağırıp çağırıp dolaşmak, türküler söylemek varken, bu kuzu çobanlığı da ne oluyor?” diye kendi kendine sokranır…

Artık tek başına olmak, kuzulara çobanlık etmek canına bağrına tak etmiş, bu yaşam onun için çekilmez çile haline gelmiş, canından bıkmış, kuşlar gibi özgür olmayı ya da varlığından bile haberi olmayan bir taş olmayı diler hale gelmiş…

Bulunduğu yerden yüksekçe bir kayanın tepesine çıkıp bir süre orada dikilip etrafını seyretmiş. Sonra “Allah’ım ya beni bir kuş, ya da bir taş et!..” diye bağırmış… Sesi karşıki dağdan yankılanarak kendisine gelince hoşuna gitmiş…  Tekrar tekrar “Allah’ım ya beni bir kuş, ya da bir taş et!..” dedikçe sesi karşıki dağın yamacına çarpıp yankılanarak kendisine geliyormuş… Hoşuna giden bu yangıyı duydukça kendisi de sesini yükselttikçe yükseltiyormuş…

Dedesi zaman zaman gizlice kendisini izler, kuzuları nasıl güttüğünü görmek için saklanır, sonra da ya görünmeden gider, ya da çaktırmadan ortaya çıkarmış… “Allah’ım ya beni  bir kuş, ya da bir taş et!..” diye durup durup bağırıyor, yankıları yeri göğü inletiyormuş…  Tam bu sırada aksi gibi dedesi yine kayanın altına gizlenmiş, kendisini dinliyormuş…

İnançlı ve yaşlı dede kendi kendine: “Ya Allah bizim torunun dileğini yerine getirir de kuş ya da taş ederse, bizim kuzuları kim yayacak?” diye düşünmüş. Dileğinin yerine gelmesine fırsat vermeden ortaya çıkmış:

-“Öyle mi töremeden gidesice!.. Allah seni kuş ya da taş ederse, kuzuları kim yayacak?  İn oradan aşağı, eşek sıpası!..?” demiş…

Zavallı torun dedesinin azarlaması üzerine kayanın üzerinden inip dedesinin karşısında dikilmiş:

-“Dede yav, sen kuzuları mı daha çok seviyorsun, beni mi?” diye sormuş…

-“Elbette seni çok seviyorum oğlum. O nasıl suval yavrum?” demiş…

-“Yok dede, yok!..  Ben senin umurunda bile değilim; senin için önemli olan kuzularındır. “Sen kuş ya da taş olursan, kuzuları kim yayacak?” demenden belli beni ne kadar sevdiğin…”

29.09.2014

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Öyküler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DOĞUM HAZIRLIĞI:  TÜRBAN, KARA ÇARŞAF, PEÇE, KÜLAH, TAKKE, ASA…

Dini bütün ama paraya aşırı düşkün olan kadın doğum uzmanı ve tesettürlü Dr. Ayşe Hanım hem bir devlet hastanesinde, hem de özel muayenesinde çalışmakta, ayrıca “Türkiye’de Sağlık Sorunlarının Köklü Çözümü” konusundaki eseriyle ünlüdür.

Eşi Ömer Bey ise; öğrencilik yıllarında türban ve tesettür eylemlerinin başını çekmiş, Yüksek İslâm Enstitüsü mezunu, dini bütün bir din ve ahlak dersi öğretmeni olarak yıllarca Ortaöğretimde çalışmış ve bu iktidarla birlikte Milli Eğitim’de yüksek bir bürokrat olarak görev yapmaktadır. Şu anda yılların birikimi olan “Türkiye’de Ana Okulları’nda Türban ve Tesettür” konulu üzerinde titizlikle çalıştığı eserini yayına hazırlamaktadır.

Dr. Ayşe Hanım muayene ve tahlil ücretinden olmamak için kendisine başvuranların çocuklarının cinsiyetinin belirlenmesinde bir sakınca görmez, hatta en büyük gelir kaynağı olduğu için teşvik bile eder.  Ultrasonla 2 aylık hamile hastalarının cenin halindeki bebelerinin bile cinsiyetini belirler; bilgisayar ve yazıcı marifetiyle onların renkli resimlerinden çıktılar alıp hastalarına hediye eder.

Dr. Ayşe Hanım ve eşi Ömer Bey kendi çocuklarının cinsiyetini “Ana rahmindeki çocuğunun cinsiyetini öğrenen, Allah’ın işine karışan cehennem azabından kurtulamazlar” diye inandıkları için kendi çocuklarının cinsiyetini öğrenmek istememişlerdir.

Ancak, çocuklarının cinsiyetlerini belirlemek isteyen hastaları söz konusu olunca bunu onlara hatırlatmadıkları gibi kazançlarından olmamak için de onların cehennem narında yanmaları umurlarında olmamıştır.

İşte dini bütün Kadın Doğum Uzmanı Dr. Ayşe Hanımla Ahlak ve Din Bilgisi öğretmeni, Yüksek Bürokrat Ömer Bey’in din anlayışı… Bilmem ki, ne söylemeli?

Her neyse, inançları gereği bir ay sonra dünyaya gelecek çocuklarının cinsiyeti hakkında en ufak bir bilgileri olmayan Dr. Ayşe Hanım’la eşi Yüksek Bürokrat Ömer Bey hem ne yapıp yapmayacakları konusunda araştırırlar, hem de modaya uygun olarak hazırlıklarını yapmak isterler.

Allah’a şükürler olsun ki, ekonomik durumları da iyi olduğundan her ne alırlarsa kız için pembe,  erkek için de mavi almaları gerektiğini öğrenirler. Bunun için birisi mavi, birisi de pembe olan iki liste hazırlarlar.

Pembe listede olmayıp da mavi listede olanlar: Takke, fes, takunya, asa, pisuvar (işeklik), tıraş takımı, nargile, tömbeki,  hacı yağı, hançer, ustura, bağ bıçağı, boğma teli ve “Allahuekber” levhası …

Mavi listede olup da pembe listede olmayanlar: Türban, kara çarşaf, peçe, makyaj takımı, gözyaşı kabı, kefen bezi, “Kaderim buymuş” levhası, “Bu hayat Canıma Tak Dedi” yağlı sicimi…

Eldeki listeleriyle “Erkek ve Kız Bebe Tesettürde Her Ne Ararsan Bulunur Mısmıl Mağazası”na giderler. Listedekiler alınıp paketlenir, Mısmıl Mağazası’nın aracıyla evlerine getirirler. Kapalı paketler  “Bebe Odası’na konur. Bebeğin cinsiyeti henüz bilinmediğinden beklenen gün gelinceye dek paketler açılıp kontrol bile edilmez.

***

Nihayet beklenen gün gelip çatmıştır. Ama aksi gibi Yüksek Bürokrat Ömer Bey’in de eserinin basılmakta olduğu basımevinde bulunması kesinlikle gerekmektedir. Ne yazık ki, ailesinden de kimse yoktur. Olsun…  Nihayet bütün müminler ve mümineler din kardeşi değil mi canım? Kan bağı akrabalığı şart mı?

Daha önceden hazırlanmış olan evin özel doğum odasında kadın doğum uzmanı ve ailenin can yoldaşı, sırdaşı, mümine Dr. Aybüke Hanım ve yardımcıları yerlerini alırlar. Tüm hazırlıklar yapılır. Bu arada Bebe Odası’ndaki yardımcı kendisine gelen emirleri beklemektedir.

***

İşte beklenen o kutsal an:

-“ıngaaa!… Ingaaa!… Ingaaa!…”

Dr Aybüke Hanım, narkozdaki Ayşe Hanım sanki duyuyormuş gibi yüksek sesle Konuşur:

-“ Allah analı babalı büyütsün, Ayşe Hanım!.. Nur yüzlü, altıntopu gibi bir kız evladınız oldu.”

Sonra etrafındaki yardımcılarına dönerek devam eder:

-“ Çabuk olun, türbanını, tesettürünü yetiştirin!.. 5 dakikayı geçerse büyük günahı vardır. Ömür boyu o günahın altından ezilmesin zavallı!..”

Bebe Odası’ndaki görevli hemen ilk giysilerin olduğu pembe kutuyu açar ve hayretle:

-“Aman Allah’ım bu da ne?!..  Bunların içinde takke ve erkek bebe cüppesi çıktı” der ve bu sefer de başka bir pembe kutuyu açar.  “Eyvah!.. Bunlar da hançer, boğma teli ve bağ bıçağı!..”

Dr Aybüke Hanım feryat eder:

-“Çabuk olun, bir dakikası kaldı!.. Yalnız zavallı bu bebe değil, onun türbansız kalmasına sebep olan herkes cehennem narında yanar!..”

Bir dakika bitmeden türban ve tesettürü bulmak için Dr. Aybüke Hanım dâhil, herkes doğum yapan zavallı anneyi ve bebeği orta yerde bırakıp Bebe Odası’na dalarlar.  Bütün paketleri açarlar… Sonunda aranılan bulunur ama aradan 10 dakika geçer. Herkes büyük günaha batmış olduğundan ağlamaya, sızlamaya, feryat etmeye başladığından zavallı bebenin öldüğünün bile farkına varmazlar.

İş işten geçmesine rağmen bebeği tesettüre büründürürler. Ağlayıp sızlayanlar, feryat edenler sesini kestikten sonra Dr. Aybüke Hanım bebenin öldüğünün farkına varır. Bu sefer de:

-“Bu bebek doğduğunda ölü müydü, diri miydi?” diye sorar. Kimseden ses çıkmayınca, Bebe Odası’ndaki görevli hanımın sesi duyulur:

-“Bebeğin sesi ta buraya kadar ‘Ingaaa!.. Ingaaa!..’ diye  geliyordu. Ben duydum” der.

Dr. Aybüke Hanım başına gelecekleri bildiğinden herkesi yanına çağırır:

-“Beni dikkatle dinleyin hanımlar!.. Günaha battığımız yetmiyormuş gibi bir de eğer gerçeği söylersek, hepimiz ipi boylarız. Sakın kimse bu olan bitenleri söylemesin. Ben ölü doğduğuna dair bir rapor hazırlayacağım. Burada bulunup da okuryazarlığı bulunanlar şahit olarak bu raporun altına imza atacak, diğerleri de parmak basacak. Aksi halde başınıza gelecekleri düşünün.  Tamam mı?” der. Orada bulunup da korkusundan suç ortaklığını kabul etmiş olan herkes koro halinde:

-“Tamam!..” derler. Okuryazarlar imza atarlar, diğerleri de parmak basarlar. Bu olayda sorumluluğu olan herkes suç ortağı olur ve işin içinden böyle sıyrılırlar.

***

Anne narkoz altında olduğu için olup bitenlerden haberi yoktur.  Sıra anneyi uyandırmaya gelmiştir. Duvarda ses var, annede ses yok. Dr. Aybüke Hanım,  annenin nabzını yoklar, nabız yok; stetoskopla kalbini dinler, ondan da tık yok…  Anlar ki, o da kan kaybından gitmiş… Bunun üzerine soğukkanlılığını koruyarak:

-“Burada bulunan bütün hanımlar beni dinleyin!.. Anne de sizlere ömür!.. Allah’tan gelene bizim yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur. Mukadderatı böyleymiş, mümine bir hanımdı, doğduğu günden beri zorunlu haller dışında tesettürlü gezerdi. Allah mekânını cennet etsin. O şimdi bebeğiyle birlikte cennettedir. Bunun için de uygun bir rapor yazacağım. Herkes yine imzalayacak ve imzası olmayanlar da parmak basacaklar. Eğer ağzınızdan rapordakinin dışında bir şey kaçırırsanız, sizi hiç kimse darağacından kurtaramaz. Tamam mı?” Yine hep bir ağızdan koro halinde:

-“Tamam!..” derler ve okuma yazma bilenler raporda adlarının altına imzalarını atarlar; okuma yazması olmayanlar da parmaklarını basarlar.

***

Şimdi Ahlak ve Edep Basımevi’nde son eseri “Türkiye’de Ana Okulları’nda Türban ve Tesettür”ün basımında bulunan Yüksek Bürokrat Ömer Bey’e durumu münasip bir dille anlatmaya sıra geldi. Güngörmüş, feleğin çemberinden geçmiş Dr. Aybüke Hanım söze başlar:

-“Değerli mümine arkadaşlar!.. Kardeşlerim!.. Beni can kulağıyla dinleyin: Kendinizin, çoluk çocuğunuzun ve ailenizin istikbalini, huzurunu istiyorsanız, başınıza gelecekleri düşünüyorsanız ağız birliği halinde hareket etmemiz gerektiğini bilmenizde sonsuz faydalar vardır. Allah’tan ki, ev halkından hiç kimse yoktu. Türbanı ve tesettürü zamanında bulup merhume bebeği tesettürleyemediğimiz için öbür dünyada cehennem narında zaten cayır cayır yanacağız. Hiç olmazsa, bu dünyada yanmayalım. Tamam mı, söz mü?”

Yine hep bir ağızdan:

-“Tamam!. Söz, söz!..” derler.

-“O halde söyleyeceklerimi tekrar edin ve ezberleyin. Size sorulduğunda sakın farklı şey söylemeyin! Tamam mı, söz mü?”

-“Tamam, söz, söz!..”

Dr. AybükeHanım söyler, diğerleri aynen tekrar ederler.

***

Yüksek Bürokrat Ömer Bey Helal  Matbaa’da işini halletmiş olmanın mutluluğu içinde akşam evine döner. Kapıyı Dr. Aybüke Hanım açar. Diğerleri kapının eşiğinde Ömer Bey’in sesini duyar duymaz kendilerine öğretildiği gibi gözlerine tükürükler çalıp ovalayarak feryadı figan içinde ağlamaya başlarlar. Ömer Bey birden irkilerek ve korkarak Dr. Aybüke Hanım’ın gözüne bakar ve:

-“Yoksa, yoksa, yoksa…” Yutkunur ve devamla: “ Yoksa, bebemize bir şey mi oldu?”

Dr. Aybüke Hanım; mesleğinin ve yılların kazandırmış olduğu tecrübesine dayanarak soğukkanlılıkla ve hüzünle:

-“Maalesef…  Mukadderatın önüne geçilmiyor. Bütün mesleki bilgilerime, tecrübelerime ve gayretlerime rağmen merhume bebenizi küvez olmadığı için kurtaramadık… Başınız sağ olsun… Allah mekânını cennet etsin…”

Yüksek Bürokrat Ömer Bey, hıçkırarak gözyaşlarını akıtır ve:

-“Ya annesi?” der.

Dr. Aybüke Hanım, derin bir iç çekişten sonra:

-“Maalesef, onu da kan kaybından kaybettik. Keşke çalışmış olduğu hastanenin doğum kliniğine yatırıp tedbirlerimizi alsaydık. Şimdi her ikisi de hayatta olacaktı. Ben size söyledim ama siz ‘Allah onları korur’ diye önemsemediniz… Ne kadar ağlasanız onları geri getiremezsiniz. Mukadderatları böyleymiş… İnsanların alınlarına yazılanlar, günü ve saati gelince yerine geliyor. Allah’tan başka kimse onun önüne geçemiyor. Siz bir din âlimi olarak bunu en iyi siz bilirsiniz Ömer Bey… Allah merhumelerin mekanını cennet etsin, size de sabırlar versin, başınız sağ olsun…”

Ömer Bey hıçkıra hıçkıra ağlamaktan bir şey diyemez ama kendine geldikten sonra:

-“Aybüke Hanım; siz bana ne zaman  ‘Çalışmış olduğu hastanenin doğum kliniğine yatırıp tedbirlerimizi alalım’ dediniz de ben kabul etmedim? Ben tevekküle inanan bir müminim. Ben size böyle bir şey söylediğimi kesinlikle hatırlamıyorum. Siz bana böyle bir şey demiş olsaydınız, ben kesinlikle size itiraz etmezdim. Tam tersine, bu konuda ne yapılıp yapılmayacağını ben size bıraktım. Bu konuda kararı veren ve eşimi ikna eden de sizsiniz…”

Dr. Aybüke Hanım sinirlenir ama soğukkanlılığını koruyarak:

-“Ömer Bey, acınızı anlıyorum ve acınızdan ne söylediğinizi bilmiyorsunuz. Eğer bana inanmıyorsanız o zaman yanımda burada bulunan hanımlar da vardı, onlara sorun. Onlar benim size ne söylediğimi, sizin bana ne söylediğinizi söylesinler…”

Doğum nedeniyle görevli bütün hanımlar da Ömer Bey’le Dr. Aybüke Hanımı dinliyorlardı. Ömer Bey hanımların gözlerine bakınca neredeyse koro halinde:

-“Dr. Aybüke Hanım doğru söylüyor, hastanenin doğum kliniği yerine her şeye rağmen evi tercih eden sizsiniz. Bu konuda Doktor Hanım doğru söylüyor. Biz de şahitik…” dediler.

Yüksek Bürokrat Ömer Bey, bir yandan merhume bebesinin ve eşinin başında dua ederken bir yandan da derin derin düşünerek: “Belli ki, bunlar ağızbirliği yapmışlar. Şimdi ben bunların üzerine gitsem, bunlar beni suçlu diye ilan ederler, ben yakamı adaletin elinden kurtaramam. İyisi mi dilimi tutayım da konu savcılık olmasın, eş ve evlat acısı yaşamak yetmiyormuş gibi bir de katil damgası yiyip içerde sürünmeyeyim…”

***

Mesleğinin gereğini yapmak yerine “Ne kadar da dindar kadın” desinler diye kadın ve doğum uzmanı Dr. Ayşe Hanım, gerçekten dindar olmadığı halde dindar görüntüsü verip aşırı para hırsı uğruna hem günahsız yavrusunu kaybetti, hem de canından oldu.

Bilime sırtını dönen, batıl inançlarının esiri olan, günaha batmamak ve cehennem narından yanmamak uğruna, ayrıca çevresine de “dini bütün” görüntüsü verip hak etmediği makamı işgal eden, daha da yukarılara gözünü diken Ömer Bey’in gülünç ve acıklı aile dramı böyle sonuçlandı. Yazık!..

***

Bu Ömer beyler ve Ayşe hanımlar ya da onların izinden gidenler, onlara karşı korkularından durmaktan kaçınanlar ne zaman akıllarını başlarına alıp ülkelerinin içine etmeye çalışmaktan vazgeçecekler ?

—————————————

NOT: Yukarıdaki yaşam öyküsü, günümüzde olup bitenlerden esinlenerek yaratılmış bir hayal ürünüdür. Kendini bilmezlere ders vermek için ele aldım.

28.09.2014

Turaç Özgür

 

 

 

 

DÜŞÜNSEL, Masallar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KANALI BOZUKLARLA YAŞAMAK ZORUNDA MIYIZ?

Terbiyesiz, saygısız, görgüsüz öğrencileri sık sık “kanalı bozuk!”, “kanalı bozuklar!..” diye azarlamak zorunda kalır, kızardım.

Bir gün bir öğrencim: “Hocam, ‘kanalı bozuk’, ‘kanalı bozuklar’ ne demektir?” diye sordu. Bunu fırsat bilip bir saat “kanalı bozuk”luğun ne demek olduğu üzerine televizyon kanallarındaki yayınlardan bol örneklerle aşağı yukarı şöyle anlattım:

“Çocuklar; ‘Çocuk ailenin aynasıdır’ diye bir söz vardır. Eskiden bir çocuğa baktığım zaman onun ailesini görür gibi olurdum. Çoğu zaman da haklı olduğumu anlardım. Ama şimdi çocuğa bakıp ailesi hakkında tam bir karar veremiyorum.

Konumuzla ilgili olan kısmı üzerinde ne demek istediğimi açıklayayım da kimleri ‘kanalı bozuk’ veya ‘kanalı bozuklar’ diye kastettiğimi iyi anlayın.

Burası bir okulun bağımsız ders işlenen bir bölümü, bir sınıftır. Burada ders veren öğretmenin dersini gereği gibi huzur içinde işleyebilmesi, öğrencilerin de verilenleri yeterince alabilmesi için uyulması zorunlu olan asgari kurallar vardır. Kimse kendiliğinden, kural dışı hareket edip burasını bir çilehaneye döndüremez, döndürme lüksü olmadığı gibi başkalarına zarar verme hakkı da yoktur.

Kurallara uyanlar üzerlerine alınmasınlar; kurallara uymayanlara, uyarıdan anlamayanlara, beni çileden çıkaranlara işte bu nedenle‘kanalı bozuklar’ diyorum. Daha iyi anlamanız için biraz örneklendirmek gerekirse:

Televizyon evlerimize girmeden önce, ailesi görgülü, asil ruhluysa, çocuk da öyle olur, eksikleri varsa iyi bir eğitimle tamamlardı. Tam tersine ailesi görgüsüz ve uygarlıktan nasibini almamışsa, ne kadar iyi eğitim alırsa alsın aile içinde almış olduklarını ister istemez etrafına yansıtır, karakterini ortaya koyar, çevresini rahatsız ederdi.

Şimdi yüzlerce televizyon kanalları yaptıkları yayınlarla evlerimizin içine kadar girip başköşeye kuruldular. Çoğu aileler, çoluk çocuk demeden televizyonun karşısında boş zamanlarını geçirir oldular. Ailenin, yakın çevrenin ve okulun eğitiminin yanına bir de bu yayınlar eklendi. Hatta ailenin, çevrenin ve okulun etkisinin üzerinde daha güçlü bir etki yapmaya başladılar.

Bunların içinde her yaş grubunun seyredilebilecekleri yayınlar vardır.  Bazı yaş gruplarının özellikle eğitim çağındaki çocukların asla seyredemeyecekleri, seyretmemeleri gereken yayınlar vardır. Eğitim çağındaki çocuklar; kesinlikle seyredilmemeleri gereken kanalları ve yayınları izleyip ister istemez etkileniyorlar. Kendilerini sanatçı veya sunucu zanneden birilerine, hele de yüksek reytingi dolayısı ile fazla kazananlara özenip onları taklit ediyorlar, onlar gibi olmaya çalışıyorlar, tamamen bozuluyorlar, karakterleri ona göre şekilleniyor.

Kendisinin ve çocuğunun iyiliğini, geleceğini düşünen aklı başında hiçbir aile başkalarını bırak, bilerek böylesine bozulmuş, karakter yoksunu çocuk yetiştirmez, yetiştirmek de istemez.

Akşam sabah tüm zamanlarını o kanalları izleyip çığırdan çıkıp benim terbiye ve nezaket sigortalarımı attırana ‘kanalı bozuk’, birden fazlaysa onları kastedip ‘kanalı bozuklar” diyorum. Şimdi anladınız mı?” dedim.

Öğrenciler de adeta koro halinde: “Çok iyi anladık Hocam!..” dediler. Ben de “kanalı bozuk”luğun ne demek olduğunu anlatmış oldum.

Ondan sonra bir çocuğa kızdığım zaman öğrenciler, “Hocam, onun kanalı bozuktur” derlerdi.

Yahu bu memleket neredeyse “kanalı bozuklar”ın istilası altına girmiş. Her nere baksam “kanalı bozuklar”ı görüyorum. Her ne dinlesem “kanalı bozuklar”ın sesi… Her nere gitsem, karşımda “kanalı bozuklar”… Hangi kanalı açsam karşımda “kanalı bozuklar”… “Kanalı bozuklar” her şeye ve her yere egemen oldular; herkese kendi doğrularını dayatmaya başladılar.  Bunu da “ileri demokrasi”, “milli irade” diye yutturmaya çalışıyorlar.

Böylelerine göre 100 kişinin 51’i “milli irade”, geriye kalan 49’u da bu duruma göre “zilli irade” veya şamar oğlanı oluyor. Ben de diyorum ki, “Ya aklını başına al, beni yok saymaktan vazgeç ya da al o milli iradeni başına çal!.. Sen haddini bilmezsen, ben bildirmesini, seni oradan indirmesini bilirim!..”

Bu “milli irade” ve “ileri demokrasi” mavalları henüz kanalı bozulmayanların tüm sigortalarını attırdı, yakında her yerde yangınlar çıkarsa hiç şaşmam.

Ülkemde “kanalı bozuklar”dan geçilmez oldu. Kanalı bozulmamış bir yer var mı acaba? Kanalım henüz tamamen bozulmadan ve arkama da bakmadan başımı alıp oraya gitmek istiyorum.

26.09.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

17 AĞUSTOS 1999 BÜYÜK DEPREMİ

1- 16.08.1999 Pazartesi: Özder birlikte çalıştığı arkadaşı Derya ile odasında sohbet edip bir şeyler yediler içtiler. Yattılar. Önder de kendi odasında televizyon izliyordu. Fadime ile ben de salonda hem televizyon izledik, hem de viski içtik.

Televizyonda ev sahipleri ile kiracı ilişkilerinden ve kiraların çok yüksek olduğundan bahsediyordu. 29 Mayıs Cumartesi günü evimize taşınmıştık. Bu duruma göre 80 gündür kendi evimizde oturuyorduk ve kiradan da kurtulmuştuk. Bundan dolayı “Allah’a şükürler olsun ki, kiradan kurtulduk ve Hüsamettin Özder gibi bir ev sahibimiz artık yoktur. Aksi halde bu koşullarda işimiz çok zordu” diye divanda uzandığım yerde dile getirmiştim.

Nerden bilirdim ki, birkaç saat sonra 7,4 şiddetinde deprem olacak, biz de beterin beteri duruma düşüp sokakta kalacak, sakat kalmadığımıza, ölmediğimize şükredecektik.

2- 17.08.1999 Salı: Deprem anında çocuklar uyuyorlar, Fadime ile ben de yarı uykulu durumda yatak odasında yatıyorduk. Saat 03.02’de korkunç bir patlama ve kulakları sağır eden bir uğuldama oldu. Sanki dağ gibi bir canavar durmadan kükrüyordu. Ömrüm boyunca öyle korkunç ve uzun süren bir kükreme duymamıştım. Perdeler kapalı olmasına rağmen pırıl pırıl bir ışık içeriyi aydınlattı.

Ben bir anlam veremedim. Fadime bomba patladığını zannetti. Ama korkunç gürültünün ve kuvvetli ışığın sebebini anlamak için perdeyi açıp dışarı baktığımda ortalık şimşek çakmış gibi aydınlıktı. Önce hafif bir sarsıntı ve bir kasırga sesi… Korkunç bir fırtına diye düşünürken, ardından bitmek tükenmek bilmeyen bir sarsıntı, sonra gerek evin içinden, gerekse alt ve üst katlardan kırılma, çatırtı, patırtı sesleri birbirini izledi. Biraz uzaklarda “Harrr! Harrr!” sesleri gelmeye başladı. Bu sesler bizim blokların arkasındaki binaların çökmesinin sesleri olduğunu sonradan anladım.

Sanki genç bir elma ağacının dallarındaki bütün elmaları dökmeye ahdetmiş deli bir boğa ağacı sürekli boynuzluyordu. O anda deprem olduğunu anladım. “Köşelere kaçın!” diye bağırdım. Arkasından yatağın kenarlarından iki elimle güçlüce tutunup ayaklarım yerde olduğu halde dışarıya fırlamamak için oturdum, pencerenin arkasına sindim. Üst tarafımda asılı olan Hz. Ali ve çocuklarının camiye giderken kazlarla önü kesilen posteri ayaklarıma düşüp dağıldı. Bir asır kadar uzun hissettiğimiz 45 saniyelik deprem duruncaya kadar hiç ara vermeden “Allah, Allah, Allah!..” diye ölümümüzü bekledim.

Ben yaşamımızın noktalandığı kanaatindeydim. Korkunç ölüm tünelinde bina ile birlikte bilinmeyene doğru hızla savrulup gidiyormuşuz gibi hissettim. Bu tünelde nereye ve ne zaman toslayacağımızı düşünüyordum. Bu arada kendim ve Fadime için değil de genç yaşta çocuklarımızın yaşamlarını bu şekilde noktalamalarını düşünmek beni çok rahatsız ediyor, onlara bir şey olmaması ya da acı çekmemeleri için dualar ediyordum.

Özder depremden biraz önce tuvalete kalktığı için uyanıkmış. Odasındaki kitaplığı üzerine doğru düşünce çok korkmuş. Öleceği korkusuyla durmadan yürek paralayıcı çığlıklar atıyordu. Aynı odayı paylaştığı kız arkadaşı Derya’da ses seda yoktu. O, derin uykusundan Özder’in çığlıkları ve bağırtılarıyla son anda uyanmış.

Önder üzerine düşen sıva kırıntılarıyla uyanıp ne olduğunu anlamaya çalışmış, deprem olduğunu anladığında da yastığı başının üzerine koyup yumulmuş.

Fadime bir yandan “Evimiz başımıza yıkılıyor!” diye feryat ediyor, bir yandan da “Çocuklar, buraya gelin!” diye bağırıyordu.

Bağırıp çağırmalara Önder de “Ne bağırıyorsunuz?!.” diye bağırıyordu. Derken, nihayet korkunç sarsıntı ve sesler kesildi. Binamız yerli yerinde duruyor ve biz de ölmemiştik.

Ben “Haydin dışarı çıkalım, çabuk olun!” diye seslendim gömleğimi ve eşofmanımın altını çabucak giydim. Biz merdivenden inerken karanlıkta 16 numarada oturanın kızı bir delikanlıyla çabucak merdivenlerden inip siteyi terk etti. Sonradan öğrendiğime göre başından türbanını eksik etmeyen ama sık sık sevgili değiştiren bir kızmış.

Sağ selamet dışarı fırladık. Her taraf karanlık ve toz bulutu içindeydi. Arabanın üzerine düşen sıva kırıntıları nedeniyle alarm sürekli çalıyordu.

Bizim ardımızdan bizim üst komşumuz İrfan Bey, eşi ve iki çocuğu; Hanifi Çüçen, eşi ve iki çocuğu binanın ana kapısından çıktılar.

Alan evlerini terk edenlerle doldu. Dışarı çıkanlara “Durmayın, meydanlara kaçın!” diye bağırdım ve arabaya yöneldik.

Gece Bekçisi Halil Efendi: “Bloklar gelip gelip gidiyordu, neredeyse teperi birbirlerine çarpacaklardı. Çok korktum, kaçtım. Arkadaki binalar yerle bir oldu” diye söyleniyordu.

Eyvah!.. Arabanın anahtarını almayı unutmuşum. Önder arabanın anahtarını almak için fırladı. Annesiyle birlikte onu güçlükle durdurduk. “Sen daha gençsin, ne olur ne olmaz. Sen dur, ben çıkarım” deyip 3. Kattaki evimize tekrar koşarak çıktım. Arabanın anahtarını aldım. Battaniye türü bir şeyler ararken bu arada karanlıkta hızla evi gözden geçirdim: Salondaki Grundik televizyon düşüp parçalamış, çiçeklik ve müzik setinin bir kolonu devrilmiş. Özder’in odasında: Kitaplık Özder’in karyolasının üzerine devrilmiş, kitaplar yerlere saçılmış. Özder’in televizyonunu sehpasından yere indirdim. Mutfakta dolaplar açılmış, kap kacak yerlerde saçılmış, kırılmış, savaş alanı gibiydi.

Yazlık iki yorganı koltuğumun altına kıstırıp hızla aşağı indim. Bizimkiler arabanın yanında beni bekliyorlardı. Doğru arabaya koştum. Önder, yıkıldığı söylenen evlere uzaktan bakıp gelmiş. Yerle bir olan 3 bloku görmemiş olacak ki, ayakta durana bakıp “yıkılan bir şey yok” diyordu.

Arabayı çalıştırıp bizimkileri ve Hanifi’nin çocuklarını bindirip bizim blokların arkasındaki boş alana gittik. Bizim bloklardakiler ve etraftakiler de daha güvenli olduğu için orada toplandılar.

Biraz sonra Önder yıkılan blokların yanına gidip gelmiş: “Baba, şu apartmanlar yerle bir olmuş. Karanlıkta ağlaşıyorlar, bağırıp çağırıyorlar. Işık arıyorlar” dedi.

Arabadakilere “Çabuk inin!” dedim. İçindekileri indirdikten sonra arabayı yıkılan binaların oraya götürüp incir ağacının altına arkasını getirip uzunları yaktım. Ortada evlerin harabeleri tepecikler görünüyordu. Üzerinde de onlarca yardıma gelmiş insanlar vardı. Kendimi tutamayıp “Eyvah! Benim zavallı insanlarım!” diye feryat edip el frenini çekip, arabayı stop etmeyi unutarak dışarı fırladım. Araba sarsılarak kendiliğinden stop etti.

Önder, “Ne oluyor baba, dikkat etsene!” diye beni uyardı.

İner inmez arabanın farlarının aydınlattığı tepeye fırladım. Onlarca insan sağa sola bir şeyler atıyor, canlı-cansız insan arıyorlardı. Ben de şuursuzca acıklı feryatlar edip bir yandan kırıntıları uzaklara atıyordum.

Baktım ki, bu şekilde bir sonuca varamayacağız: “Arkadaşlar hep bir yerde durmayın! Ölmeyenlere zarar vermeyin! Kurtulacakları da öldürmeyin! Ölenler ölmüştür, sağları kurtaralım! Bağırıp çağırmayalım, ses dinleyelim, yaşayanları tespit edelim, ona göre hareket edelim!” deyince, beni dinleyenler öyle yaptılar.

Bu arada birkaç yaralı kurtuldu. Seyircilerden alkış koptu. Bu alkışlara bir anlam veremedim.

“Yaşayan var mı? Yaşıyorsanız ses verin! Sizi kurtarmaya geldik. Korkmayın, bize güvenin!” diye bağırmaya başladım.

Derinlerden bir kadın sesi geldi. Birkaç kişi sesin geldiği yere yöneldik. Bir el feneri getirtip sesin geldiği yarıklardan aşağılara doğru baktık. 4–5 metre aşağılarda olduğu belliydi. Yarıklar aşağıda kapanmıştı. Birkaç adım aşağıya inip aramaya başladım. Bulamayınca çaresizlik içinde: “Yenge nasılsın? Yerin iyi mi?” diye bağırdım. O da “Nefes alamıyorum” diye seslendi. “Korkma, bir yere ayrılma, üzerin sağlamdır, seni kurtaracağız!” diye bağırdım. Sonra da “Zavallı nereye ayrılacak?” diye kendi kendime söylendim.

Bu arada yukarıdan kayan bir beton blok sol ayağıma çarptı. Az kalsın ayağım altında kalıyor ve kırılıyordu. Bunun üzerine yukarıda iş yapamaz duruma geldim. Önder’le bir adam yanıma gelip çekici kanca ve makas getirmek için arabayı istediler. Zaten bundan sonra fazla bir işe yaramazdım. Topallıya topallıya aşağıya inip iki adamla arabaya binip 500 yataklı Devlet Hastanesi (Darıca Farabi Devlet Hastanesi) inşaatlarının oraya gittik. Orada arabanın ışığında işe yarar bir şey arayıp durduk. Sonuçta bir demir makas alıp tekrar aynı yere geldik.

Biz geldiğimizde etraf vinçle, araçlar ve insanlarla dolmuştu. Arabanın orada durmasının da gereği kalmamıştı.

Bizim çocukların yanına gittim. Ağlaşıp sızlaşıyorlardı. Özder’i zaten başından beri susturamıyorduk: “Baba bu eve bir daha girmem. Buradan gidek” diyordu.

Fadime, Özder ve Derya’nın başları bağlıydı, benim getirdiğim yazlık yorganlara sarınmış ayakta duruyorlardı. Onları arabaya aldım. Arabadan ben de inip C/3’te oturmakta olan Foto Mehmet Özdemir’in hanımı Süheyla hanımı da arabaya bindirdim.

Az sonra Fadime “Başımızı yıkayacak bir yer var mı?” diye sordu. Ben kendi kendime “Vah vah!.. Zavallılar kafayı da üşüttüler” diye düşündüm.

Sonra gidip bir yerde kafalarını yıkayıp geldiler. Bu arada biz de daha güvenli alana yerleşmeye başladık.

Fadime, Özder ve Derya geldiklerinde “Neredeydiniz?” diye sordum. Onlar da “Başımızın kınasını yıkadık” deyince, o zaman kafalarını üşütmediklerini anlayıp sevindim.

Derya’nın anası ile babası gelip onu Gebze’ye evlerine götürmüşler. Bulunduğumuz yerde gezindik, yerlerde oturduk, ortalık aydınlanmaya başladı.

Arabanın radyosunda sürekli olarak deprem haberleri veriliyordu. Hükümet yetkilileri tüm Kocaeli, Adapazarı, Yalova, Gölcük, Avcılar’ın yerle bir olduğunu, binlerce binanın kadayıf gibi çöktüğünü, binlerce ölü ve yaralı olduğunu, devletin bütün imkânlarını seferber ettiğini, kimsenin paniğe kapılmamasını, depremzedelerin yaralarının sarılacağını söylüyordu.

Haberlere bakılırsa biz yine de iyiydik. Bir ara Erzincan Depremi’ni de yaşamış olan Foto Mehmet Özdemir’e “Mehmet Abi, biz de mi depremzede oluyoruz?” dedim.

O da “Hocam, biz depremzede olmuyorsak, kim olacak? Elbette biz de depremzedeyiz” dedi. O zaman anladım ki, biz de depremzede oluyormuşuz.

Nihayet güneş doğdu. Etrafımız araç ve insanlarla dolmaya başladı, sanki panayır yeri gibiydi. Tuvalet ihtiyacı olanlar 200 metre kadar uzakta olan camiye gidip geliyorlardı.

Biz de yerleşim alanımızın yanındaki 3 katlı binanın gölgesinde öğleye kadar oyalandık. Ellerimiz bağlı, yıkıntıdan çıkanları merak ediyor ve kurtarma rezaletini seyrediyorduk.

Ben Önder’le birlikte eve gittim. Evin içi savaş alanına dönmüştü. Dönüşte fotoğraf makinemi ve küçük teyplerimi, birkaç da eşya alıp getirdik.

Zaman zaman eve gidip bez, kap kacak, minder türü şeyler getiriyor, yatak yorgan çarşaflarından, battaniyelerden geçici barınaklar yapıyorduk. Mehmet ağabeylerle biz bir küme oluşturmuştuk. Fadime ile Mehmet Abi’nin karısı ve kızları bir şeyler hazırladılar, karnımızı doyurduk.

Foto Mehmet Abi ile Darıca’ya dükkânına gidip çadır kurmak için biraz bir şeyler getirdik. Biraz ağaç, tahta türü şeyler de bizim S.S. Yeşil Darıca Kooperatif Evleri’nde getirdik. Faruk Uygur’la Mehmet Yel tüm tahta ve ağaç türü şeyleri götürdükleri için doğru dürüst bir şey bulamadık. Demir ve plastik borular, kazma, kürek aldık. Hepsi o kadar… Elimizde bulunan imkânlarla, çarşaf, bezlerle piknik barınakları kurduk. Arabanın koltuğunda, barınaklarımızda, çarşaf ve battaniyelere sarınarak geceledik.

3- 18.08.1999 Çarşamba: Foto Mehmet Abi ile kahvaltıdan sonra çevremizin ve inşaatlarımızın görüntülerini fotoğraf ve video kamerayla tespit ettik. Bu arada ben evimin içini hem görüntüledim, hem de olup bitenleri küçük ses kayıt cihazımla bir mikro kasete kendi sesimle kaydettim.

Meraklılar etrafımıza toplandılar. Kamerada onlar da görünmek istiyorlardı.“Hangi kanaldasınız Abi?” diye bana soranlara, ben de iş olsun diye “Kanal D’deyiz” dedim. Bunun üzerine biz nereye gittikse, arkamızda 150–200 kişilik bir güruh da dolaştı. “Ne zaman yayınlanacak Abi?” dediler. “Akşama” dedim. Hani bir söz vardır: “Koyun can derdinde, kasap et” diye. İşte bu da onun gibi bir şey.

Attığım nutuklar ve tanıtım seslendirmeleri karşısında etrafımızdaki kalabalıklar bizi tasdikliyorlar ve yer yer alkışlarıyla destek veriyorlardı. Kameramanım başının ağrımaması ve hükümetle ters düşmemek için işine gelmeyen yerlerde kayıtları durdurmuştu. Sonradan teypteki sesimle karşılaştırınca kuşa çevirdiğini anladım.

Nihayet, kameramanım korkusundan benden ayrıldı. Tek başıma röportajlarıma ses kayıt cihazıyla devam ettim. 4 bloktan 3’ü yıkılan 5 katlı Petkim Evleri’nin etrafındaki meraklılara ve seyircilere depremle ilgili görüşlerini almak için teybimi uzattım. Zaman zaman yorumlar yaptım. Kimileri de siyaset yapıyorsun diye bana sataştı. Aldırış etmedim, yapmam gerekenleri yaptım.

Kameramanıma “Neden tamamını çekmedin, sansürledin?” deyince de “Sen devlete, hükümete atıp tutuyordun, o zaman kaydetmiyordum” dedi. “Yahu ne atıp tutması, sadece eleştiriyordum. Eleştirmek suç mu?” dedim. O da “Neme lazım, tedbirli olmak lazım” dedi. Hay senin tedbirini!.. MHP’li, ülkücü, koca bozkurtun milliyetçilik damarları kabarmış olmalı ki, eski bir komünistin eleştirilerine dayanamamıştır.

Ayrıca, Mehmet Abi’nin oğlu Samet’le birlikte bizim blokların ve arkamızda yıkılan blokların görüntülerini aldık. Aynı zamanda ben seslendiriyordum. Elimdeki mikro teybe de sesimi kaydediyordum.

Meraklı ve seyircilerle yaptığım röportajlara örnek:

-Beyefendi burada ne oldu?

-Abi, depremde burada 5 katlı 3 apartman yıkıldı.

-Yakınlarınızı mı arıyorsunuz?

-Hayır, Abi.

-Peki, seyrediyor musunuz?

 -Evet, Abi.

-Meraklı mısınız? Evet, Abi.

-Peki, bu 25 tonluk kepçeliler, bekolar ne yapıyorlar bu yıkıntıların üzerinde?

-İnsanları kurtarmaya çalışıyorlar.

-Ölüleri mi, dirileri mi?

-Hem ölüleri, hem de dirileri.

-Bu nasıl kurtarmak, başlarında bir uzman var mı?

-Hayır, Abi.

-Ölüleri kurtarmaya çalışıyorlarsa, zaten onların evleri kendilerine mezar olmuş, bıraksınlar, onlar orada biraz daha yatsınlar. Yok, eğer dirileri kurtarmaya çalışıyorlarsa bu nasıl kurtarma? O araçların paletlerinin, kepçelerinin altında karıncaların bile saklanamayacağı kadar boşluk kalmaz.

-Abi, bunlar dirileri de öldürmeye çalışıyorlar.

 ***

-Merhaba, kardeş! Siz kimsiniz, meraklı mısınız?

-Evet, Abi, meraklıyım.

-Bu araçlar belediyenindir, değil mi?

-Bilmiyorum Abi.

-Özel bir şirketindir, diyorlar, doğru mu?

-Başka bir şahıs söze giriyor:

-Bunlar Unsur İnşaat’ın araçlarıdır. Adamlar hiçbir karşılık beklemeden kurtarmayı yapıyorlar.

Başka birisi:

-Allah razı olsun onlardan abi. Böyle insanlar da var.

-Evet, Allah razı olsun, iyilik mi ediyorlar, kötülük mü ediyorlar bilemiyorum.

Başka bir grubun yanına yaklaşıyorum. Şov ve siyaset yapıyorsun diye bana saldıracaklar neredeyse. Oradan uzaklaşıyorum.

Öğleden sonra yıkılan binaların civarında kalabalıklar toplanmış, ayaküstü konuşuyorlardı. “Milletvekili gelmiş” dediler. Küçük teybimi gömleğimin cebine koyup yanlarına gittim.

Fazilet Partisi Kocaeli Milletvekili ve Meclis Başkan Vekili Vecdi Gönül, Gebze Kaymakamı, Gebze Belediye Başkanı Ahmet Pembegüllü, Gebze Emniyet Müdürü çevreyi gezip bilgi almak için koruma polisleriyle gelmişler.

Milletvekiliyle dinliyor, orta yaşlı bir beyefendi de sürekli dilek ve şikâyetlerini sıralıyordu. Bir türlü sözlerini bitirmiyordu. Dayanamayıp araya girdim. Adam bozuldu: “Ben daha sözlerimi bitirmedim” dedi.

Ben de “Senin sözlerinin biteceği yoktur. Bizim de söyleyeceklerimiz var, bitir de biz de söyleyeceklerimizi sayın milletvekilimize söyleyelim” dedim. Baktım sözlerini bitirmiyor. Araya girdim. Kendimi tanıttım. Deprem anından başlayarak durumu özetledim. Seslerini de aldığımı söyleyip teybimi cebimden çıkardım.

“Sayın milletvekilimi burada görmekten memnun olduk. Keşke diğer partilerden de milletvekilleri gelselerdi de depremzedelerin durumlarını yakından görselerdi. Ona göre önlemler alınması için girişimlerde bulunsalardı. Darıca Belediye Başkanı’nın burada bulunmaması büyük bir eksikliktir. Özellikle onu görmek isterdik. İnsanlar nerede barınıyorlar, ne yiyorlar, ne içiyorlar, ihtiyaçlarını nasıl gideriyorlar? Ne yapmak gerekir, hangi önlemleri almak gerekir, enkaz altında kalanların kurtarılması için kılavuzlar var mıdır, yok mudur, şu 25 tonluk kepçeliler, Bekolar kimlerin emriyle kimleri kurtarmaya çalıyorlar, birtakım izleri mi kaybetmeye çalışıyorlar yoksa insanları mı kurtarmaya çalışıyorlar? bilmiyoruz.

Böyle kurtarma olmaz. Ben bir deprem uzmanı değilim ama bu yapılanların yanlış olduğunu görüyorum. Bu kepçelerin, bu paletlerin altında değil insan, karınca bile kurtulmaz. Bu şekilde kurtulmayı bekleyen bir canlı olmaktansa, ölmüş olmayı tercih ederim.

Yaptığım bir röportajda gencin biri: ‘Beton bir blok kaldırılınca altından 13 yaşlarında bir kız çocuğu çıktı. Elinden tutup tam çekmek üzereydim ki, blok çocuğun üzerine düştü, canımı zor kurtardım,  çocuk ezilerek öldü’ diyor.

Böyle kurtarma olmaz. Bir sorumlu yoktur. Ölenler zaten ölmüştür. Hiç olmazsa, itina ile yaralılar ve sağ kalanlar kurtarılabilir. Ama bu şekilde insanlar diri diri parçalanıp çıkarılıyor. Böyle olmaz!” dedim.

Pembegüllü alındı, bana sataştı. Pembegüllü’ye Milletvekili kızdı: “Bırakın arkadaş konuşsun, dinleyelim” dedi. Pembegüllü sustu. Pembegüllü’ye ‘Sayın Pembegüllü iki gündür size teşekkürler edip, duruyorum. Darıca Belediyesi bizimle ilgilenmedi ama Gebze Belediyesi bize tankerlerle su gönderdi, yiyecekler dağıttı diye. Aha bu teypte kayıtlıdır. Sözüm size değildir. Sözüm Darıca Belediye Başkanı İbrahim Pehlivan’a ve diğer yetkilileredir” dedim.

Ardından Kaymakam alınıp teybimi istedi. Ben teybimi yere çarpacak zannedip yumruğu atmaya hazırlanıyordum ki, kendisini aklayan bir konuşma yaptıktan sonra teybimi verdi.

Konuşmaya devam ettim. “Sayın Milletvekilim, böyle afetlerde devlet ne yapacağını bilemiyor. Milletin örgütlenmesine de fırsat verilmedi. Örgütsüz milletin de başına bunlar gelince olan oluyor. Bu devlet konuşanı, düşüneni sevmiyor, örgütlenmeyi engelliyor. Her şey el yordamıyla yapılıyor. Ben hak ve hukukumu aradığım için il il, okul okul süründürüldüm. Şimdi de Yalova’da sürgün hayatı yaşıyorum. Sizden de yardım isteyip tekrar buraya gelmek istiyorum. Aha şurada kendi imkânlarımızla yatak yorgan yüzleriyle yapmış olduğumuz barınaklarımızda kalıyoruz,  yaşam savaşı veriyoruz. Devleti yanımızda göremiyoruz” dedim.

Kaymakam, gülerek sözümü kesti, “Biraz daha konuşursan, beni de sürgün kaymakam edeceksin” dedi.

“Bütün hırsızlar, talancılar kol geziyorlar. Bunlar için tedbirler alınmalıdır. Toplu çadır kentler kurulmalı, her türlü hizmetler gitmelidir. Benim gibi kendi imkânlarıyla evlerine yakın yerlerde yaşamak isteyenlere de yardımcı olunmalı, elektrik, su ve telefon verilmeli, seyyar tuvalet ve banyolar kurulmalıdır” dedim.

Kaymakam “Onlar için çalışmalarımız vardır. Kimse mağdur edilmeyecek” dedi.

“Bugün şöyle bir duyum aldım: Körfez’deki TÜPRAŞ infilak etmek üzereymiş. Eğer patlarsa, bilmem kaç atom bombasına eşdeğerde bir felaket olacakmış. Patlama sonucu çıkacak duman ve gazdan kimse kurtulamazmış. Dağlara kaçmak gerekiyormuş. İyi güzel de hangi dağa, hangi yollardan kaçacağız? Bunun altyapısı yapıldı mı? Burada öyle bir dağ mı var? Gaz ve duman dağ mağ dinlemez. Doğru dürüst bir ilkokul bitirmiş bir çocuk bile bilir ki, gazdan kaçarak korunulmaz. Gazdan korunmak için kapalı yerlere girilir, kapı ve pencereler gaz sızdırmaz hale getirilir, tehlike geçinceye kadar beklenir. Böyle bir şey varsa, yanlıştır. Yoksa, derhal basın yayın yoluyla yalanlansın. Çıkacak panikte insanlar birbirlerini yerler, hırsızlara da gün doğar” dedim.

Kaymakam “Kim çıkarıyor böyle dedikoduları?” diye kızdı.

Ben de “Bugün herkesin dilindedir. Aynı alanda yaşadığımız arkadaşları güçlükle ikna ettim. Yoksa burayı terk etmek istiyorlardı” dedim.

Milletvekili “TÜPRAŞ’ın 60 metrelik bir bacasının sarsıntılardan çöktüğünü, meydana gelen yangının da ondan oluştuğunu, petrolün denizde yayılıp tersaneyi yok etmemesi için 2 kilometrelik bariyerin çekildiğini, İsrail’den gelen köpükle yangının söndürüldüğünü, bu konuda en ufak bir endişe duyulmamasını dile getirdi.

Ben de “Söylenenler doğrudur demiyorum. Yalanlansın ve önlem alınsın diyorum” dedim.

Milletvekili “Hocam, çok doğru söylüyorsun. Sözler uçucudur. Bunları yaz, belgele, kitap haline getir, unutulmasın. Ben Erzincan Valisiyken depremde 25 akrabamı kaybettim” dedi.

Ben de “Yazıyorum efendim, resimlerini de çekiyorum. Röportajlar da yapıyorum” dedim.

Sonra içlerinde ben de olmak üzere birlikte 7 kişilik bir grup yıkılan binaları gezdik. Yıkıntılara kimse yanaşmasın diye kırmızı şerit çekilmişti. Şeritlerin içindeydik. Milletvekili ile yan yana yürürken:

—Sayın Milletvekilim, Ankara’ya geleyim de bana torpil ol, buraya geleyim.

—Kocaeli DSP Milletvekiline derdini anlatsan daha iyi olmaz mı?

—Beni sürenler zaten onlardır.

—Yaa!.. Tamam, gelirsin, yardım ederim.

—Beni hatırlar mısın?

—Seni unutmak mümkün mü? diye güldü.

—Tamam, efendim, en kısa sürede Ankara’da sizi ziyaret edeceğim.

—Bekliyorum, dedikten sonra tokalaşıp ayrıldık.

Baktım ki, Hasan Aydın ve kardeşleri bize doğru geliyorlar. “Sayın Milletvekilim, şu gelenler şimdi size çatarlar. İki gündür insanlar çatacak adam arıyorlar. Milletvekilliğinize, polislere güvenmeyin. Onlarla muhatap olmadan burayı derhal terk edin” dedim. Tokalaştık, ilgime ve uyarılarıma teşekkür etti.

Grup burnumuzun dibine kadar gelip: “Tuuu!.. Sizden hiç utanma yok mu, sizden hiç arlanma yok mu, siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz? Bu insanları bu araçların altında bile bile öldürüyorlar. Sorumlular nerede? Şerefsiz herifler!” diye sataştılar.

Onlar kendilerini savunmaya çalıştılar. Baktılar ki iş daha da kötüye gidiyor, kaçmaktan başka çare bulamadılar. Bizimkiler derhal arabalarına binip adeta kaçtılar.

Onlar uzaklaştıktan sonra bana “Senin o şerefsizlerin arasında ne işin var?!.” diye sataştılar.

Ben de “Size ne, size mi danışacağım?! Ne işim varsa, vardır!” dedim. Beni kendilerinden saydıkları için daha fazla üzerime gelmediler.

Yeğenim Haşmet Kale telefonla aradı: “Mustafa Dayım da oraya geliyor” dedi. Fadime’ye durumu anlattıktan sonra “Sevgili Ağabeyciğim geldiğinde nerede yatıracağız?” dedim. Sonra gülerek “Onu da evde ağırlayalım” diye ekledim.

4- 19.08.1999 Perşembe: Cafer Başak çadırımıza gelip bizi ziyaret etti.

Hasan Aydın, çadırımıza gelip bizi ziyaret etti. “Kaymakam kendisine hakaret ettiğimi ileri sürerek beni savcılığa şikâyet etmiş” dedi. Ben de “İyi ya! Mahkemede biraz daha söversin” dedim. Gülüştük.

Onlar ayrıldıktan sonra biz bez ve çarşaflardan kurduğumuz geçici çadır inşaatlarına devam ettik. Ben her fırsatta etrafımı temizliyor ve suluyordum. En küçük bir cam kırığı ve yabancı bir şey görsem topluyor, çöplüğe atıyordum. Toprak elektriğimi aldığı için çoğu zaman yalınayak geziyordum. Mehmet Abi’yi yaşından dolayı “Oba Başkanı”, kendimi de “Belediye Başkanı” olarak adlandırdım. Burada daha uzun zaman kalacağımız hesabıyla yağmur yağdığında bulunduğumuz yerin suyla dolacağının hesabını yaparak, önümüzdeki sokakla bulunduğumuz yer arasında 4-5 metrelik yer çadır kurmaya daha uygundu ama böğürtlenlerle kaplıydı. Değil çadır kurmak, yanından bile geçilmiyordu. İleride perişan olup ikinci bir felaketi yaşamamak için orayı temizlemekten başka çare yoktu. Mehmet ağabeylerle ortak çadırımızı oraya kurmayı kararlaştırmıştım ama benden başka da çalışacak kimse yoktu. Herkes işine gidiyordu. Ben yalnız başıma kazma, kürek, bel, balta ne buldumsa onlarla orayı ikinci günden başlayıp günlerce temizledim.

Benim bu gayretimi görenler benimle dalgalarını geçiyorlardı. Hele bir bayan öğretmen vardı ki, kendini öğretmen değil de Yeşil Çam’ın süper starı zannediyordu. En çok da o benimle dalgasını geçiyordu. “Hocam, canın sıkıldıkça etrafı temizliyorsun. Herhalde buraya yerleşeceksin. Bizim elimiz değmiyor, biraz da bizim çadırın önünü temizleseniz” diyordu. İştah açıcı bir bayan olduğu için gülüp geçiyor, “Olur, Hoca Hanım” diyordum. İçimden de “Yakında yağmurlar yağdığında görüşür” diyordum. Söylenenler hiç umurumda değildi.

Komşumuz Nurettin Abi, benim bu titizliğimi seyreder ve beni takdir edermiş. Bir ara bana “Hocam, siz Avrupa’da mı yaşadınız?” dedi.

“Hayır, hiç Avrupa’ya gitmedim” dedim.

“Hocam, öbürleri tembel tembel yatarken, dedikodu yaparken, her şeyi devletten milletten beklerken, siz durmadan, bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz. Pislik içinde yüzen yeri tertemiz ettiniz, etrafı yaşanılır hale getirdiniz. Tam bir Avrupalı gibi hareket ediyorsunuz. Sizi günlerdir seyrediyor ve takdir ediyorum.

Hocam, ben Erzincanlıyım, biz de Erzincan’da ve burada deprem geçirdik. Depremzedeleri en iyi ben anlarım. Adım Nurettin’dir, bu bina benimdir. Ben Avusturya’da çalıştım, emekli oldum. Aynı zamanda inşaat ustasıyım. Bodrum katta bir kamyondan fazla inşaat malzemesi ve diğer araç-gereçler vardır. Başkasına olsa bir çöpümü vermezdim ama sizin için oranın kapısını açıyorum. İsterseniz hepsini dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Sonunda da giderken bana teslim edersiniz. Zemin kattaki dükkânın tuvaletini de kullanabilirsiniz” dedi.

Foto Mehmet Abi’ye Nurettin Abi’nin malzemelerini kullanabileceğimizi söyleyince, “Nurettin Abi, beni çok sever, benim için yapmayacağı şey yoktur” diye övündü. Ben de bozulmasın diye geçeği söylemedim. İleride bunu Nurettin Abi’ye söylediğimde güldü: “Onun için bir çöpümü vermezdim” dedi.

Neyse, bu kötü günlerde Nurettin Abi’nin bu iyiliğini ömrüm boyunca unutmam olanaksızdır. Zaten 82,5 m2’lik çadırı da Nurettin Abi’nin o sözünden sonra yaptırdık. Aksi halde halimiz kötüydü.

Kazım Özcan arayıp hatırımızı sordu.

5- 20.08.1999 Cuma: Bugün yeğenim Cahit, annesi, Mehmet Erdoğan, Mustafa Bakır,  Elbistan’dan; Ali Kepez de İstanbul’dan aradı.

Mehmet Abi ile birlikte Gebze Küçük Sanayi Sitesi’ne gidip depremzedelerin isteklerine göre çadır diken dükkâna gidip beyaz naylon brandadan 7,5 metre x 11 metre ebadında ortak kullanacağımız çadırın siparişini verip, 30 milyon ödedik.

6- 21.08.1999 Cumartesi: Mamo Emminin oğlu Hacı Kale Elbistan’dan telefonla arayıp hatırımızı sordu.

Mehmet Abi ile Küçük Sanayi Sitesi’ne gidip çadırımızı arabanın bagajına koyup getirdik.

Mehmet Abi’nin daha önce geçirmiş olduğu Erzincan depremindeki tecrübesinden yararlanarak yeni çadır alanımıza çadırımızı nasıl kuracağımızı planladık. Planımıza göre: Aşağı yukarı 2’şer metre aralıklı ve birbirine paralel üç doğru üzerinde birbirlerine eşit uzaklıkta kazık yerleri tespit ettik.

7- 22.08.1999 Pazar: Kazık yerlerini hazırlayıp kazıkları yerleştirmeye başladım. Bu iş için birkaç gün çalışmam, bir kazığı yerleştirmek için de kazma, kürek, manila kullanarak en az 50 cm derinliğinde çukur açmam gerekiyordu. Bu hem çok yorucu, hem de çok zaman alıyordu.

Çukuru açtıktan sonra çevrede taşlar topluyor, kazıkların oynamaması için etrafına çaka çaka dolduruyordum. Kazıkları birbirlerine aşağı yukarı 2’şer metre aralıklarla dikmeye başladım. Orta sıradaki kazıklar en az 3’er, kenardakiler de 2’şer metre dış yüksekliği olacak şekilde ayarlıyordum.

8- 23.08.1999 Pazartesi: Faruk Uygur tatilinden dönüp Darıca’ya gelmiş. Bize görünmeden kooperatif evlerine uğrayıp ilk keşfini yapmış.

Ben kazık dikmeye devam ettim.

Mehmet Abi’nin yardımıyla kazıkların üzerine uzunluğuna kalasları çiviledik. Sonra yanlamasına da aynı şekilde aşağı yukarı yarımşar metre aralıklarla aynı şeyleri yaptık. Bu şekilde çadırın çatısını sabitleştirdik.

Önder çalıştığı fabrikadan Mehmet Abi’nin bir yakınının kamyonetiyle günlerce ambalaj mukavvası ve palet getirmişti.

Çadırın iskelet malzemelerinin neredeyse tamamı Nurettin Abi’ye aittir.

Bizim kooperatif evlerinden de biraz tahta gibi şeyler aradık, bulamayınca 5–6 tane mastar aldık. Bunun üzerine Bekçi Fahri Efendi 7450643’e telefon edip beni Faruk’a şikâyet ettikten sonra anahtarları ortaya atıp evine gitti.

Aradan zaman geçmeden Kahraman Eser geldi. Bekçilerle muhatap olmamamı söyledi. Kiminle muhatap olacağımı sorunca, yanıt veremedi.

Mehmet Abi’nin yakını, kamyonetin sahibi delikanlı mukavvaları çatının üzerine çivileyerek tamamen kapattı. Tahta paletleri de çadırın tabanına döşedik. Onların da üzerini mukavvalarla döşedik.

Sıra geldi çadırı çatının üzerine yerleştirmeye. Onu da hep birlikte yerleştirdik. Bulabildiğimiz ince demir kazıklarla çadırın bağlantı yerlerini yere çaktık ama bunlara güvenilmez. İlk fırsatta çadırı fırtınalara karşı güven altına almak gerekiyor.

Daha sonra çadırı uzunluğuna ikiye bölerek doğu tarafını biz, batı tarafını da Mehmet Ağabeylere ayırdık.

Kurduğumuz çadır altında ilk geceyi geçirirken sabaha kadar yağmur yağdı. Çadırın çukur yerlerinden sular akmaya başladı. Sabaha dek suyla mücadele edip durduk.

9- 24.08.1999 Salı: Darıca Belediyesi’nden Mimar Nurdoğan Yılmaz, Gebze Belediyesi’nden İnşaat Mühendisi Erkan Çelenk ve Bayındırlık ve İskân Müdürlüğü’nden İnşaat Mühendisi Hicran Uzun’la ekibini alıp bize haber vermeden, yangından mal kaçırır gibi ilk kontrolü yaptırmakta idi.

Mustafa Demiral mi, Hanifi Çüçen mi bilemiyorum. Birisi bana durumu bildirdi. Mehmet Abi ile çatı işini yapıyorduk. İşimizi bırakıp yanlarına gittik.

A ve D bloklar kontrol edilmiş, B Blok’una gelmişlerdi. Biz B Blok’ta oturuyorduk. Daha önceden tespit ettiğim yerleri kontrol ettirip not etmek istiyordum.

Hicran Uzun’a “Şuraya da bakınız, buraya da bakınız” deyince, bozuldu:

“Bizim işimizi bize öğretmeyin” dedi. B Blok’un altının üçte birisini kaplayan deponun anahtarı olmadığı için orayı kontrol etmediler. “Burada bir şey yoktur” dedikleri kolonun üzerindeki sıvayı ben kırarak açtığımda kolon kırık çıktı.

“Şuraya da bakılsın” deyince, Erkan Çelenk, “Bize görevimizi öğretme! Biz burada at mı oynatıyoruz?” diye efelendi.

Ben de “At mı oynatıyorsunuz, it mi oynatıyorsunuz bilemem, kontrol edecekseniz doğru dürüst kontrol ediniz, yoksa kontrol etmeyi bırakınız!” diye çıkıştım. Daha sonra “Kardeşim ben burada oturuyorum. Ölümden döndük. Bundan sonra da burada oturmaktan başka çaremiz yoktur. Kimsenin açığını aramıyoruz. Eğer bina sağlam çıkarsa, en çok biz sevineceğiz, kurban keseceğiz” dedim.

Bunun üzerine Hicran Uzun “Biz size oturmayın diyoruz. Ama oturursanız siz bilirsiniz” deyip C Blok’a gittiler.

Rapora göre D’ye girip çıkılmaması, diğerlerinde de oturulmaması konusunda görüş belirttiler.

Bizim B Blok’ta “Kirişlerde kesik mevcut, 6 kolonda kesik, ağır hasar mevcut. Kirişler-döşemede çatlak var, hasarlı, oturulmaz” raporu verildi.

D Blok’un etrafına tehlikeli olduğu için kırmızı şerit çekildi.

Faruk Uygur bana dalaştı. Muhatap olmak istemedim. Başından kaza geçtiğini, ondan dolayı gelemediğini söyledi. Ben de “Biz de ölümden döndük, yaralıyız. Nezaket gösterip bir geçmiş olsun demedin” dedim. Nerede olduğumuzdan haberinin olmadığını söyledi.

Görevini yapmadığını, bizi bekçilerle yönettiğini söyleyip arkasından “Arkadaş sana karşı bir nezaketsizlik, bir kabalık ettik mi?” dedim. O da “Yok” diye yanıt verdi. Ben bunun üzerine: “Depremi Faruk Uygur yaptı demiyoruz. Depremden gelen felâketlerle, inşaat ve mühendislik hatalarından gelen felâket ayrıdır. İnşaat ve mühendislik hatalarının cezasını, varsa, çekersin. Bunu hukuk yollarından ararız” deyip oradan ayrıldık.

Hava bulutlu ve serindi. Polis Selim Özgüleç’le blokları gezdik, blokların ve çevrenin fotoğraflarını çektik.

Aramıza ajan olarak katılan ve birkaç gün ancak oturabilen üst komşum, Denetim Kurulu Üyesi, Faruk Uygur’un kuklası İrfan Yılmaz (tatlı su balığı) çadırını toplayıp Darıca’ya gitti.

Mehmet Abi’nin baldızını da oğlu Samet garajlara götürdü.

Felaket denecek bir rüzgâr esiyordu. Tek başıma sağlamlaştırmaya çalıştığım çadıra hâkim olamadım ve rüzgâr bir yelken gibi çadırı şişirip fırlatıp attı.

Eyvah!.. Bütün emekler boşa gitmişti. Fadime, ben, Ali Bey’in eşi Gülten ve Mehmet Abi’nin kızı Sonay çadırı yeniden kurmaya çalıştık. Ama başaramadık.

Komşumuz Erzurumlu Mustafa Demiral ve misafirleri perişan halimizi utanmadan sıkılmadan seyrettiler.

Nihayet 3 genç yolda geçerken yardımımıza geldiler. Onlarla çadırı kurduk. Yağmur hızlanmaya başladı. Gençler ilerideki çadırlarda kalıyorlarmış, pazarcılık yapıyorlarmış. Bundan dolayı çadır kurmada becerikliydiler.

Oh!.. Nihayet kurtulmuştuk. Fadime battaniyenin altına girmiş ağlıyordu. Geçler “Ağlama Teyze” diye teselli etmeye çalıştılar. Sonra da “Yapacağımız başka bir şey var mı?” dediler. Teşekkürler ettik, gittiler.

Çadırımız kurulduktan sonra o kadar güçlü sağanak yağmur yağdı ki, çukurlardaki çadırlar sular altında kaldılar. Baktım ki, bizi seyredenler perişan vaziyette çadırlarının önünde bekliyorlar. Onlara “Orada yağmur altında ne bekliyorsunuz? Buraya gelin, bizim çadırımız da, gönlümüz de geniştir” dedim. Utana sıkıla geldiler. Kendilerinin yaptıklarına karşı benden özür dilediler. Ben de “olur öyle şeyler” dedim.

Tatlı su balıkları, Mehmet Abi’nin eşi, kızı ve oğlu Bayramoğlu’nda kalıyorlar. Mehmet Abi akşamları çadıra geliyor. Onun da dırdır vırvırlarından usandım. Dengesiz hareketler yapmaktan kurtulması mümkün değil. Sürekli olarak bir şeyleri eleştiriyor, özellikle karısından şikâyetçi… Güya biz de kendisini, yaşından dolayı, S.S. Yeşil Darıca Çadır Kentimizin Başkanı olarak sayıyoruz. Faruk’tan farkı yok. Eş ve çocukları kendisini dinlemiyor, karısına söz geçiremiyor. Bizim derdimiz bize yetmiyormuş gibi hıncını bizden çıkarmaya çalışıyor. Damadı Murat’la kızı Sumru kendi çadırlarında yatıyorlar. Gebze İş Bankası’nda memur, Diyarbakırlı Ali Bey ve karısı Gülten bizim çadıra taşındılar.

Çadırı 3’e böldük. Doğu tarafında biz yatıyoruz. Diğer tarafta da Ali Beyler yatıyor. Çadırın içinde doğudan batıya doğru sağ tarafta uzunca bir koridor, sol tarafta da oturma ve yatak odaları, ayrıca her iki başında da giriş kapıları bıraktım. Koridor ve batı taraf mutfak olarak kullanılıyor.

10- 25.08.1999 Çarşamba: Sabah olunca çocuklar işlerine gittiler. Özder daha önceden ablasının yanına gitmişti.

Faruk Uygur bir gün önce D Blok’un etrafına çekilen kırmızı şeridi çıkarmış.

Mehmet Abi’nin kızlarının bankacı müdürleri geldi. Büyük kızının müdürü bir piknik çadırı getirip kendi eliyle kurdu. Küçük kızı Sonay’ın entel sakallı müdürü gelip onları Bayramoğlu’na Yapı Kredi Bankası’nın yazlıklarına götürdü.

Bizim evden durmadan gerekli malzemeleri çadıra taşıyoruz. Önder’in çalıştığı fabrikadan tahta paletler ve ambalaj mukavvaları getirttik. Altlarımız paletlerle, çatının, paletlerin ve boş yerlerin üzeri mukavvalarla kaplı…

Çekirgeler, salyangozlar, karıncalar, kelebekler ve adını bilmediğimiz nice böcekler aile fertlerimiz oldular. Geceleri çekirge ötmeleri neşemizi arttırıyor.

Küçük televizyonda sürekli kanalları tarayıp devlet büyüklerimizden bol bol palavralar dinliyor, depremzedelerin korkunç ve acıklı görüntülerini, çaresizliklerini izliyoruz.

Bir devlet bakanımız yurtdışı yardımları reddetti, basın-yayın da ağzının payını verdi. Adamın tuzu kuru, hali vakti iyi… Utanmadan sıkılmadan efelenip kuyruk tutuyor. Hani hem Türk’üz, hem de Müslüman’ız ya!.. Biz elin küffarından yardım alacak kadar küçülmedik.

Bizim durumumuza gelince, birkaç ekmek, birkaç domatesten sonra yüzümüze bile bakan olmadı. Başkanımız Faruk Uygur depremden önce Antalya’ya tatile gitmişti. Depremi duyar duymaz üçüncü gün güya hızla gelirken yolda kaza geçirmiş. Aslında kaza maza geçirmedi. Çürük çarık yaptığı S.S. Yeşil Darıca Konut Yapı Kooperatif Evleri’nin 14 yıllık hem sorumlusu, hem yönetim kurulu başkanlığını, hem kontrol mühendisliğini yaptığı için pisliklerini örtbas etmek için Ankara’larda bürokrat arayıp durmuştur.

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

 İNEK SAĞANLAR BİLİRLER

İneklerin memesinin altına bir kova yerleştirir, memelerini sıkarak sütünü kovanın içine sağarlar. İnsafa, vicdana aykırı zam demek, daha büyük kova demektir. Sağılacak ineğin kapasitesini aşıp kovayı dolduruncaya kadar sağmak ahmaktır, zulümdür. İneklerin memelerinden kan gelmeye başlamışsa, kovayı büyütmenin yararı nedir? Süt yerine kan veren inek ölürse, sağacak olanlar neyi sağar?

 

02.01.2012

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“İTİ ÖLDÜRENE SÜRÜTÜRLER”

Adamın biri büyük abdestini yaptıktan sonra yerden aldığı bir taşla kıçını silerken eline dışkısı bulaşmış. Tiksinerek bir “Tuuu!..” çektikten sonra kendinden geçip elini olanca gücüyle önündeki kayaya vurmuş. Canı fena halde yanınca da acısını dindirmek için kirlenmiş elini ağzına sokup “Offf!.. Offf!.. Offfff!..” diye çırpınmaya başlamış.

Özal; “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar bütün Türklerin hamisi, ağabeyi olacağız” dedi, beleş petrollerden nasiplenmek istedi. “Siz kim oluyorsunuz da bizim ağabeyimiz oluyorsunuz!” dediler, çoğu kıçını döndü.

AKP komşularımızla sorunlarımızı sıfırlamaya ve BOP Eşbaşkanlığında Ortadoğu’ya yeni düzen getirmeye çalıştı; akla hayale gelmedik sorunların üreticisi ve sorumlusu oldu.

Bir atasözümüz: “İti öldürene sürütürler” der. Şimdi IŞİD itini bize sürütecekler. Aman burnumuza dikkat edelim.

Kardeş “Esat”, düşman “Eset” oldu. Düşman “Eset”i ortadan kaldırmak için kelleci, ciğerci, namus ve haysiyet celladı IŞİD’i bağırlarına basıp koruyan, kollayan, yallayıp büyüten, silahlandırıp eğitenler, hem dünyanın, hem de bizim başımıza bela ettiler. Sonra kirlenen nazik ellerini  ABD öncülüğündeki güçlü devletler tutup “Tuuu!..” diye BM Genel Kurulu’nda kayaya vurdular. Bakalım acıyan bu eller kimin ağzına gidecek?

25.092014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Olaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RÜYADA GÖRDÜĞÜM TÜRBAN KÂBUSU

Türbanlı bir kadın, sabah erkenden evinden çıkıp boş bir alanda kestirmeden otobüs durağına doğru yürümeye başladı. Evinden birkaç yüz metre uzaklaşmıştı ki, aniden bir fırtına çıktı, başındaki türbanı alıp götürdü. Geri dönse otobüsü kaçırıp işine geç kalabilir, amirinden fırça yiyebilirdi. Üşümemek için sırtına giydiği hırkasını çıkarıp saçlarının ve boynunun görünmemesi için türban yerine onu kullanıp yoluna devam.

Biraz ilerlemişti ki, durmuş olan fırtına yeniden patlayıp başındaki hırkasını da alıp gitti. Bunun üzerine, üzerindeki entarisini çıkarıp başına türban yerine doladı, yoluna yine devam etti.

Zaman zaman duran ama fırsat kollar gibi aniden patlayan fırtına bu sefer de kadının başındaki entarisini kaptığı gibi götürdü. Kadıncağız ne yapacağını şaşırdı ama inançları gereği saçlarını ve boynunu da sıkı sıkı kapaması gerekiyordu. Kendisine yardım edebilecek etrafta kimse de olmadığından bu sefer de iç çamaşırını çıkarıp başına türban niyetine dolayıp yoluna devam etti.

Kadıncağızla inatlaşmış gibi bu sefer de başındaki iç çamaşırını kaptı, götürdü.  Eyvah ki ne eyvah!.. Evinden bir hayli uzaklaştığı için tekrar geriye dönemiyor, otobüs durağına da az bir mesafe kaldı. Ama saçının tellerini ve boynunu da kem gözlerden koruması gerekiyordu. Aksi halde cehennem narında yanma korkusu vardı. O kadar narin ve nazikti ki, bunu göze alamazdı. İnsaflı ve halden anlayan bir mümin çıkar, yardımcı olur diye üzerindeki son giysisini de çıkarıp başına türban yerine geçirip yoluna devam etti.

Ulan şerefsiz rüzgâr, bu zavallı kadıncağızdan ne istersin? Soğuktan titreye titreye yoluna devam ederken, daha güçlü bir fırtına başına geçirdiği son şeyi de birden kapmaz mı? Kadıncağız kendini bileli bir günah işlediğini anımsamıyor ama melekler bir yakını ile karıştırıp yanlış rapor vermiş olabilirler. Kim bilir hangi kiminle karıştırdılar da zavallı kadını cezalandırıyorlar. İşlenmiş hiçbir günahı yokken böyle anadan doğma çırılçıplak hale getirdiler.

Bu arada otobüs de durağa yaklaşmaktaydı. Onu kaçırıp işinden gücünden olmamak için elleriyle, kollarıyla saçını, başını olabildiğince kapattı. Elinden olmayan nedenlerden dolayı içine düştüğü bu utanç verici durumu anlayıp kendisine yardım edecek mümin kardeşlerinin olduğunu düşünerek olanca hızıyla koşup otobüse kapağı atmayı düşündü.

Otobüse yetişti yetişmesine de bütün insafsız seyircilere de gün doğdu: Mümin kardeşleri kendilerine sığınan birine yardım edeceklerine ağızlarından salyalar akıtarak seyretmeye başladılar.

Eyvah!.. Eyvah!.. Eyvah!.. Aksi gibi ahlak zabıtası orada ne geziyor? Çöplükten ele geçirdikleri birkaç metre bez parçası ile zavallı kadını sarmalayıp tımarhaneye götürmeye çalışıyorlar. Kadıncağızın feryatlarına dayanamayarak:  “Yapmayın yahu!.. O inançlı, namuslu bir kadındır!.. Onun yeri evidir, onu evine götürün!..” diye yardımına koştum.

Ahlak zabıtası: “Bu inançlı, namuslu bir kadınsa, mutlaka sen de onun pezevengisin ulan!” diye çenemde bir yumruk patlatıp beni de arabaya sürüklemeye başladılar. Tam bu sırada kan ter içinde uyandım.

Oh be!.. Allah’tan ki rüya imiş… Kadıncağızı kurtarayım derken bir de pezevenklikten kodesi boylamak vardı.

24.09.2014

Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KIL PAYI KAÇIRILAN EVLİYALIK

Çocukluğumda köyümüzde yaşamını sığırtmaç olarak kazanan cüce denecek kadar kısa boylu, sevimli bir sığırtmaç vardı: Adı “Hüseyin” miydi neyse, tam olarak anımsayamıyorum. Zaten herkes ondan söz ederken, onunla konuşurken “Hömülü” diye hitap ederdi. Sabahın erken saatlerinde köyün sığırlarının toplandığı, akşamları da sahiplerine bırakıldığı köy meydanında genellikle Hömülü ile sığırlarını getirip götüren kadınların sesleri duyulurdu.

Köyün çocukları bir araya gelip, Hömülü’yü de gördüğümüzde: “Hömülüüüü!..  Hömülüüü!.. Küllüklere kömülüüüü!.. / Hömülüüü!.. Hömülüüüü!.. Küllüklere kömülüüü!.. / Hömülüüü!.. Hömülüüü!.. Küllüklere kömülüüüü!…” diye hep bir ağızdan yüksek sesle ve koro halinde bağırır, Hömülü’yü kızdırmaya çalışırdık. O da bize kızar, elindeki sopasını gösterir,  yanımıza yöremize taşlar atar, korkutmaya çalışırdı ama biz onun bir şey yapmayacağını bildiğimizden ondan korkmazdık.

Aradan yıllar geçtikçe eski korocular büyür, yenileri doğardı ama nakarat devam ederdi: “Hömülüüü!.. Hömülüüüü!.. Küllüklere kömülüüüü!..”

Hömülü sığırtmaçlığından bıkmış, usanmış,  hem de bu şekilde herkes tarafından küçümsenmiş olmaktan illallah etmiş olmalı ki, hem beleş yaşamanın yolunu bulmak, hem meşhur olmak, hem de acısını köylüden çıkartmak ister. Kendisinden önceki evliyalar gibi köyünden saygı ve itibar görmenin hesabını yapar.

Sonunda evliya olmayı kafasına koyar, planını yapar ve önüne gelene:

“Evde tek başıma sırtüstü yatıyordum emme daha uyumamıştım. Ayanımda arıstağdan sesler gelmee başladı. Ardından yaşıl cüppeli, sarığlı, ellerinde Kuran’nan 12 adam gelip garşımda durdular. İlk evvel gorğdum, sona ayağa gağmak istedim. ‘Bizden gorğmaa, ayağa gağmaa gerek yoğ. 12 İmam dedikleri bizik. Sen Allah’ın çok sevdii bir gulusun, Allah seni evliya etmee garar vermiş. İstediklerini yerine getirirseng sen evliya olacaan. Melekeler Allah’ın istediklerini yerine getirmeni saa tebliğ etmek uçun bizi saldı. Şimdik sen bütün hazırlıını yap, bizi bekle. Biz 12 gün sona saa gelip senin dilini alacaak. Gene sen her zamanğı gimi yiyecean, içecean emmee 12 gün boyunca hiç konuşamayacaan, herkesle yalnızca işmar ederek anlaşacaan. 12 gün sona da gelip dilii saa vereceak, dilin çözülecek, sen esgisi gimi gonuşacaan. Temam mı?’ deyp, gene arıstağdan gayıplara garışdılar” der.

Hömülü bu 12 günlük 1’inci evrede planını herkese yeterince anlatır, sesini duyurur, sonra evinde inzivaya çekilir. Hömülü’yü dinleyenler alay edip gülerler ama 12 gün bittikten sonra Hömülü’nün dilinin gerçekten alınıp alınmayacağını da merak edip gün saymaya başlarlar.

12 günlük 1’inci evre bitip, 12 günlük 2’nci evre başlar başlamaz Hömülü rol gereği asla konuşmaz, herkesle sadece işaret diliyle anlaşmaya, konuşmaya başlar. İlk günler yine kimse aldırış etmez, “Hömülü rol yapıyor” diye alay ederler. Ama günler ilerledikçe, köyün yaşlıları, ileri gelenleri, dini bütünleri “Yahu, bu Hömülü de Allah’ın kulu değil mi? Belki söyledikleri doğrudur. Evinde inzivaya çekilmiş, hiç dışarı çıkmıyormuş, kimseyle de işaret dilinin dışında konuşmuyormuş… Allah kime ne kısmet vereceğini kendisi bilir.Kim bilir belki Hızır aramızda Hömülü donunda dolaşıyor, Allah bizi sınıyor da haberimiz yoktur. Sonra Allah’ın zoruna gider, bizi cezalandırır. Tedbirli olmakta fayda vardır. Gidip şu Hömülü’yü ziyaret edelim, hatırını soralım” demişler.

Başlamışlar Hömülü’yü ziyaret etmeye, acaba numara mı yapıyor diye bir punduna getirip konuşturmaya çalışmışlar… Ne yapmışlarsa, Hömülü tek sözcük konuşmamış, sonunda zorunlu olarak işaret diliyle anlaşmışlar. Ama her geçen gün de Hömülü’yü ciddiye alıp, daha sık ziyaret etmeye başlamakla kalmamış, geleneklere uygun olarak yiyecek, içeceklerle elleri dolu dolu gidip, sabahtan akşama kadar da saygılı bir vaziyette başını beklemeye, Hömülü’yü yalnız bırakmamaya çalışmışlar.

Derken dilinin çözülmesine bir gün kala ziyaretçilerden ve köyün ileri gelenlerinden Şeğ Mustafa kendisine ikram edilen çayın şekerini atmayı unutunca, Hömülü tek sözcük bile konuşmaması gerektiğini unutup: “Ya şekeri!..” demez mi?..

Bunu duyan herkes çayını bile bitirmeden gülerek “Hömülü’nün dili çözüldü, şimdiye kadar rol yapıyormuş” diye aldatıldıklarını anlayıp Hömülü’nün evini terk etmişler.

Vay be!.. “Ya şekeri!..” demez olasıca!.. Bir gün daha sabredemez miydin, ya da planlarının kazasız belasız sonuçlanması için evini son günlerde ziyarete kapayamaz mıydın? Hem senin evliyalığın elinden böylece uçup gidiverdi, hem senin günlerce başını bekleyip evliyalığından nasiplenmek isteyen sahabelerinin hayalleri yıkıldı, hem koskocaman köyümüz Küçük Yapalak yeni bir evliyadan olduğu için beklenen yatırımlardan ve turizm gelirlerinden de oldu. Yazıklar olsun sana Hömülü!..

23.09.2014

Turaç Özgür

 

 

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GELECEĞİMİZLE OYNAYANLAR BEDELİNİ KAT BE KAT ÖDERLER

153264Askerlerimizin başına çuval geçirildiğinde; “Aman ABD ile aramız açılmasın” diye göz yumuldu.

“%12 nüfusa sahip Aleviler nasıl olur da % 88 Sünni nüfusa sahip Suriye’yi yönetir?” düşüncesiyle kendi halkına zulmedenler, güya Suriye halkını Esad zulmünden kurtarmaya soyunup Suriye’nin içini karıştırdılar: Binlerce masum insanın katledilmesine, milyonlarca insanın yerinden yurdundan olmasına sebep oldukları yetmiyormuş gibi 2 milyona yakın Suriyeliyle Türkiye’yi bitli yorgana çevirdiler. Yemedik yedirdik, içmedik içirdik; giymedik giydirdik… Biz de açlığa mahkûm olduk. Sorumlulara sesimizi çıkaramadık, sindik, sindirildik, korktuk, korkutulduk, sustuk, susturulduk…

“Allahuekber” diye kellesini kestiği savunmasız insanların kadınlarına, kızlarına tecavüz edip ya öldüren ya da cariye pazarlarında pazarlayan IŞİD’in Musul Konsolosluğumuzu işgal edip, 49 görevlimizi tutsak etmesine, “Aman IŞİD’i kızdırıp da rehinelerimize zarar vermeyelim” diye oynanan oyunların, insan yaşamına değer veriliyor görüntüsünün, kirli çamaşırların ortaya dökülmemesi için yayın yasağı kondu. Böylece Türk Ulusunun duyarlı insanlarının da üç maymunu oynaması sağlandı.

IŞİD’e karşı oluşturulan koalisyona “49 rehinemizin yaşamını tehlikeye atamayız” diye yan çizenler kahraman ilan edildi.

Aslında nedeni bilinip de gizlenmeye çalışılan birtakım pazarlıkların sonucu “49 rehinemizi sağ salim kurtardık” diye pazarlamacılar kurtarıcı ilan edildi, elleri öpüldü.

***

Diyelim ki, bütün bunlar o 49 rehinenin kurtarılması için alınan tedbirlerdi.  Sebebi her ne olursa olsun, sonuçta rehinelerimiz kurtarıldığına göre:

Eğer biraz ulusal onurumuz varsa: “Ulan kıçı kırık katiller sürüsü!..  Siz Türk Ulusunu sizin gibi çapulcu sürüsü mü zannediyorsunuz? Ha 49 insanımızı tutsak ettiniz, ha Türk Ulusunun tümünü, ha Musul Konsolosluğumu işgal ettiniz, ha Türkiye’yi!.. Ne farkı var?

Sizi dost bilip elinize düşmelerine sebep olduğumuz 49 masum insanımızın başına bir şey gelmesin diye her türlü şerefsizliklerinize şimdiye dek katlandık.

Sebebi her ne olursa olsun, kim olurlarsa olsunlar, savunmasız insanların din adına kesildiği, yerinden yurdundan edildiği bir dine kutsal bir din, Müslümanlık denir mi? Siz kirli emellerinize dinimizi de alet ediyorsunuz.

Türk Ulusu, sizin gibi katiller, caniler, şerefsizler, namussuzlar sürüsüne teslim olup oyuncağınız olmaktansa onuruyla yaşamak için gerekirse tümden ölmesini de bilir.

Ellerimizle kanlı ellerinize terk ettiğimiz rehinelerimizin yaşamlarını tehlikeye atmamak, onları sağ salim kurtarmak sorumluluğumuzun, onların vebalinin altında ezilmemek için 101 gün size tahammül etmek zorunda kaldık.

Şimdi bu sorumluluğumuz da sona erdiğine göre sizin ananızı bellemenin zamanı çoktan geldi!..” diye naralayıp, o çapulcular sürüsünü tarihin çöplüğüne gömüp tüm insanlığa sonsuz bir hizmette bulunmak yerine, bir de sadece onların güvenliğini sağlamak anlamına gelen “Tampon Bölge” kurulmaya çalışılıyor.

Koruyun, kollayın bakalım!.. Bu işin sonucu nereye varacak? Nereye varacağı belli: Sünni İslam devleti, daha doğrusu Sünni İslam İmparatorluğu, Halifeliği hayalleriyle en başta Anadolu’daki Alevilerin, çağdaş düşünceye sahip laik demokrat insanların kellelerine gözünüzü diktinizse, günü ve zamanı geldiğinde o kellelerin her birini bir atom bombası haline getirdiğinizde girecek delik bulamayacaksınız!.. Bunu din afyonuyla uyuşturulmuş, kirli paralarla ziftlenmiş küflü beyninizden asla çıkarmayın!..

Yeter artık bizim aklımızla, mantığımızla, sabrımızla, geleceğimizle alay ettiğiniz!..

22.09.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ŞEHİT ŞAHİN LİSESİ BENİM GURURUM VE ONURUMDUR

GAZİANTEP ŞEHİT ŞAHİN LİSESİ1978–81 Eğitim-Öğretim yıllarında Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nde Fransızca Öğretmeni olarak görev yaptım. Fransızca’nın dışında Ortaokul kısmında Türkçe derslerine; 2 Dindersi öğretmenin korkularından giremedikleri lisenin son sınıflarında dinderslerine girdim.

12 Eylül öncesi ve sonrası sıkıyönetimlerin baskısı altında unutulmaz anılarla doluyum. Şehit Şahin Lisesi “Tam bağımsız, gerçekten demokratik Türkiye” ülküsüne, “Atatürk İlke ve Devrimleri”ne tüm öğretmen, öğrenci ve personeliyle birlikte ödünsüz ve sıkı sıkıya bağlı, yurtsever, inançlı, yürekli,  devrimci solun kalesi, lokomotifi ve beyni olmasından dolayı “Moskova” ile en küçük bir gönül ve göbek bağı olmamasına karşın, adı “Küçük Moskova” idi. Bundan dolayı da sürekli olarak fincancı beygirlerini ürkütür ve onların şimşeklerini, yıldırımlarını üzerine çekerdi.

Bundan dolayı Şehit Şahin Lisesi’nde görev yapmak, öğrenci olmak; gurur verici olduğu kadar yürek de isterdi. Bu gururu yaşatanlara şükran borçlarım vardır, tümünü sımsıkı kucaklıyor ve gözlerinden hasretle öpüyorum.

Gaziantep ve Şehit Şahin Lisesi ile ilgili olarak “www.turacozgur.com” sitemde birçok anım vardır. İlgili anılarımı da zaman zaman yazmaya çalışacağım.

Sonra 1981–82 Eğitim-Öğretim Yılı’nda birilerinin de ayağına fazla basmış olmalıyım ki, Gaziantep Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emirleriyle Hoşgör Mahallesi’ndeki Gazi Ortaokulu’na sürüldüm ama Şehit Şahin Lisesi ile hiçbir zaman bağımı koparmadım.

11 Ekim 1982’de de istifamı verip Elbistan’da köyümde 4 yıllık inzivaya çekildim.

Sevgili Öğrencim Süleyman Yıldız’ı başarılı çalışmalarından dolayı özellikle kutluyor; kendisini ve tümünüzü gözlerinizden öpüyorum.

20.09.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KANSIZLIĞIMIN SEBEBİ YAVAŞ YAVAŞ ANLAŞILMAYA BAŞLADI

Marmara Üniversitesi Gastroenteroloji Enstitüsü’nde 18.09.2014 saat 11.30’da endoskopi ve kolonoskopi randevuma damadım ve küçük kızım ile gittim. Hasta kabul işlemleri yapıldı, kansızlığıma teşhis konması amacıyla tüm tahlil ve tedavilerime ait geçmişimle ilgili 5–6 yıllık dosyamın da incelenmesi için verdim.

Kızıma “Kızım, ne zaman çağıracakları belli olmaz, sen de kantine gidebilirsin” deyince, “Baba, ben elkızı değilim, beklerim” dedi. Ben de “Sağ ol, kızım” dedim. Beklemeye başladık.

Hazırlanmam için az sonra beni içeri aldılar, arkası pencereli tek giyimlik giysiyi veren erkek hastabakıcı “Alttakilerin hepsini çıkart, bunu giy, şu dolaba koy, ilerdeki sedyeye sırt üstü yat, bekle” dedi. Dediğini yapıp bir bayan hemşirenin yardımıyla 12.00’de tekerlekli sedyeye sırt üstü yattım.

Benimle ilgilenen yoktu. Saat 12.30’da ilk gördüğüm hemşireye “Beni unuttunuz galiba?” dedim. O da “Seni unutmadık hocalar yemeğe gittiler. Birazdan gelirler” dedi. Yapılacak işlemlerle ilgili soru sorunca, arkasından giren hanımı göstererek “Aha anestezi uzmanı hanım geldi, ne soracaksan ona sor” dedi. Bunun üzerine anestezi uzmanı hanıma “İkişer defa kolonoskopi ve endoskopi yaptırdım. Özellikle her endoskopi esnasında öğüre öğüre ölüyordum, midem sürekli kasılıyor ve aleti dışarı atmaya çalışıyordu. Sizden ricam; gerekirse tam uyutun, haberim olmasın. Bir de ince bağırsağıma da girecek misiniz?” dedim. O da gülerek “Sen kayıtsız ol, haberin bile olmayacak. İnce bağırsağının tamamına giremiyoruz, olanaklarımız kısıtlıdır, bir kısmına gireceğiz. Biraz sonra seni alacağız” dedi, kayboldu.

***

Kapılar açık olduğu için Hasta Kabul’de bayan Sekreter’le bir hasta arasında geçen konuşmaları rahatlıkla duyuyordum. Sekreter hanım alışılagelmiş bir takım sorular soruyor, hasta da genellikle olumlu yanıtlar veriyordu. Sekreter “Madem bir şeyin yoktur, o zaman neden gedin?” dedi. 74 yaşındaki erkek hasta endoskopi ve kolonoskopi yaptırmaya yalnız gelmiş. Sekreter hanım, “Amca, 74 yaşındaki bir adam kolonoskopi ve endoskopi yaptırmaya yalnız gelir mi? Aha başına bir şey gelse, ne olacak?” diye uyarınca, kızımın biraz önce: “Baba, ben elkızı mıyım?” dediğini anımsayarak ne kadar şanslı olduğumu düşündüm.

Biraz sonra bir hemşire gelip, benim üzerinde uzandığım sedyeyi sürükleyerek birkaç kapı ilerideki kolonoskopi odasına aldı. İçeride bilgisayarın başında bekleyen biri, birkaç hemşire, hastabakıcı ve doktor başıma üşüştüler. Sol kolumun üzerine yatmam ve kıvrılmam istendi. Dediklerini yaptım.

Karşımdaki duvarda bir monitör ve aletler gözüme ilişti. Bu arada bir hemşire sağ elimin üzerinde damar yolu açmak için birkaç damarı yokladı. Ceyhan ve Seyhan nehirleri gibi damarlarımdan damar arayınca, “Ne o, damar mı bulamıyorsun?” deyince alınıp: “Sen işime karışma” dedi. Kendi kendime: “İşine karışmayayım ama canı yanan da benim” diye düşündüm. Arkasından yanındakine ders verir gibi, “Aha böyle yerleştireceksin” diye iğneyi damarıma yerleştirdi, sabitledi. Sonra o damar yolundan damarıma ağrı kesici ve uyuşturucu gibi bir şeyler enjekte etti.

Biraz sonra operasyon başladı, 1,5 metrelik patlakgözlü (kameralı aydınlatma) hortum kolonumda ilerlemeye başladı. Ben duvardaki monitörden tünelde olup bitenleri yarı uyanık vaziyette görüyordum.

Bir ara uyumuşum ama “Aha bir tane polip”, ardından başka bir ses “Onu yakala”yı duydum. Arada sırada ön taraf yanı başımdaki bayana yarı uykulu ve anlaşılır anlaşılmaz bir şeyler soruyordum. O da “Sus konuşma” diyordu. Sustum ama sağ kolumu bilinçsizce başıma doğru kaldırınca, “Ne yapıyorsun? Kıpırdama” diye kolumu tuttular, eski yerine bıraktılar.

Kolonoskopi işlemi biter bitmez girdiğimiz yöne doğru sedyeyi sürükleyip endoskopi odasına götürdüler.

***

Ağzıma plastik bir huni koyup ısırmamı istediler. Dediklerini yaptım. Bu arada damar yolundan birkaç şey daha enjekte ettiler. Ondan sonra derin bir uykuya dalmışım.

***

Kolonoskopi ve endoskopi yapan Hoca’nın kapısını çalıp içeri girdim:

— “Selâmünaleyküm Hoca’m, izniniz olursa kansızlığımın sebebinin anlaşılıp anlaşılmadığını ve ayrıca kötü bir şeyler olup olmadığını öğrenmek istiyorum.”

Görkemli masasının arkasındaki beyaz önlüklü, 60 yaşlarında irikıyım Hoca döner koltuğuna yaslanıp hafifçe yana kaykılarak ve selâm verişimle alay edercesine davudi sesiyle:

—“Vah aleykümselâm, merhaba, hoş geldin, şöyle buyur, anlatayım!..” dedi. Gösterilen yere oturup:

—“Hoş bulduk Hocam,sizi dinliyorum” dedim.

—“Burası Mollahane değildir, resmi bir kurumda nasıl selamlaşırlar, emekli bir öğretmen olarak en iyi sizin bilmeniz gerekmez mi? Bunu size yakıştıramadım” dedi.

— “Uzun zamandır ‘İyi günler, günaydın, tünaydın, iyi akşamlar, iyi geceler’ gibi selamlaşmaları unuttuk. Bu tür selam verdiklerimiz hem selamımızı almıyor, hem de kişilik özelliklerimizi anlayıp ‘Bu münafık kesinlikle Müslüman değildir’ diye ilgilenmiyor, dolayısı ile işimiz de görülmüyor. Sizin gibi çağdaş insanlarla karşılaştığımız zaman da böyle mahcup oluyoruz. Özür dilerim, Sayın Hocam” dedim.

—“Sayın Hoca’m, siz doğru bildiğinizi yapın, her dayatılana da boyun eğmeyin. Üç kuruşluk çıkarları için kendisine dayatılanlara boyun eğenler, boyun eğdiklerinin kulu ve kölesi durumuna düşerler. İnsan karakterine yaraşır kişiliği korumanın faturaları vardır: Her türlü haksızlığa, dayatmalara karşı boyun eğenler ‘Ben özgürüm” diye boş yere şişinmesinler; onlar birinci sınıf kölelerdir. Bu kadar kolay teslimiyetçiliğin sonunda ülkemiz tamamen mollalaşır, insanca yaşamımız biter; bunu asla unutmamak ve her neye mal olursa olsun bizi köleleştirmeye çalışanlara karşı gerekli direnci gösterip, hadlerini bildirmemiz gerekir” dedi.

—“Anladım efendim, öyle davrandığım için de ayrıca özür dilerim. Bundan sonra dünyada tek başıma kalacağımı, başıma her türlü belanın geleceğini bilsem bile insan karakterine ve soyadıma uygun davranacağıma dair, size söz veriyorum” dedim.

—“Meydanı haddini bilmezlere bırakmamak gerektiği konusunda sizi uyardım. Unutmayın ki, siz de bana şeref sözü verdiniz. Her neyse, asıl konuya gelelim: Kolonda polip; polipektomi, internal ve eksternal hemoroidler görüldü. Bir polip alınarak patoloji laboratuvarında incelenecek ve sonucu bir ay sonra alabileceksiniz. Gerekirse, bir kolonoskopi daha yapılıp –varsa- diğer polipler de alınacaktır.

Endoskopiye gelince, antral gastrit görünümü, antrumda anjiodisplazi… Sizin anlayacağınız midenizde birtakım yaralar var, 20 Ekim’de geleceksiniz, onları yakacağız. Duodenum ve korpusta parçalar alındı; onlar da patoloji laboratuvarında incelenip raporu size verilecektir.

Ayrıca, şunu da bilmenizde yarar vardır: Devletimizi yönettiklerini zannedenlerin harcamalarından para kalmadığı için bu yakma işlemi için SGK para ödemiyor. Onun için 270- TL para vermeniz gerekiyor” dedi.

—“Teşekkür ederim, efendim, anlaşılmıştır. İyi günler…” deyip ayağa kalktım, elimi uzattım ama:

-“Lütfen oturun, sıra kansızlığın asıl sebebine açıklamaya geldi: Hani bir atasözümüz ‘Biri yer, biri bakar; kıyamet de orada kopar’ der ya…”

—“Evet, efendim…”

—“Ulusal gelirin %70-80’ini gücü ele geçirenler, yandaşlarıyla yer,  yağmalar ve yağmalatırken, geri kalanlara da %20–30 kalıyor. Bunun içinde dolaylı ve dolaysız vergileri de çıkardığında ülke nüfusunun en az %50’si senin gibi kansız ve cansız kalıyor. Her türlü hastalıklar da gelip bu kesimi buluyor. Sağlıklarını korumak için de gıdalarından kesip; yok ilaç farkı, yok tedavi farkı, yok ben bu ilacın, bu tedavinin parasını ödemem zırvalamaları…

Bir atasözümüz de ‘Ayranı yok içmeye, atla gider sıçmaya’ der ya…” diye sürdürdü.

—“Evet, efendim, sizi zevkle dinliyorum…” dedim. Devamla:

-“Kardeşim; bir ülkede yönetilenler hem fakirleşiyor, hem de açken ve perişan geziyorken, yönetenler hem zenginleşiyor, hem de semizleşiyor. Yönetilenler başlarını sokacak bir in bulamıyor, yönetenlerin bu saray sevdaları, bu uçak sevdaları, bu şatafatları, bu hovardalıkları nedir?

Hele hele de ulusun yarısının karnı gök gürültüsü gibi gürlerken, şimşekler çakarken sen devlet mi yönetiyorsun yoksa din ve mezhep savaşı mı veriyorsun?

Komşularında bir rahatsızlık olduğunda aracılık yapacağına, sınırlarında huzur sağlayacağına, kendi derdin kendine yetmiyormuş gibi, komşu ülkelerin iç işlerine burnunu sokmak da, ortalığı karıştırıp kendi yurttaşların aç ve susuzken 2 milyon Suriyeli’yi başına bela etmenin, onları besleyip büyütmenin, uygar dünya ile ipleri koparma pahasına IŞİD’e arka durmanın, ilkelliğin batağında yuvarlanmayı, kendi yurttaşlarını boğazlatmayı, ülkeni huzursuz etmeyi ülke yönetmek mi sanıyorsun?

Kısaca söylemek gerekirse, yönetenlerin zenginleştiği, yönetilenlerin fakirleştiği; ülke yurttaşlarının, çalışanların, üretenlerin gıdalarından kesilip ülkesine ihanet edenlerin beslendiği, insanlıktan nasibini almamış IŞİD gibi teröristlerin, canilerin, insanlık düşmanlarının her türlü ihtiyaçlarının karşılandığı bir ülkede senin gibilerinin payına da kansızlık, gıdasızlık, sürünmek düşüyor. Bu rezaletler direnmek yerine korkunuzdan demokrasicilik oyununu biraz daha devam ettirirseniz, asıl beterin beteri geride geliyor. Anladın mı?” diye noktaladı.

-“Çok iyi anladım Saygıdeğer Hocam, çok iyi anladım!.. Hoşça kalın efendim, izninizle iyi günler!..”

— “İyi günler!.. Haa… Bir dakika!.. Bizi kendilerine kul ve köle etmek isteyenler bu düzenlerini devam ettirmek için kutsalları, dini kullanıyorlar. Bu nedenle muazzam bir örgütlenmeleri var. O kadar ihtilaller, darbeler oldu, o kadar hükümetler geldi geçti. Din düşmanı damgasını yememek için hiçbiri korkusundan bu örgütlenmeye dokunamadı. Bizim de onlara karşı örgütlenmemiz kaçınılmazdır. Aksi halde, tek tek bir şey yapamayız!..”

— “Tamam, efendim, bunu kesinlikle sağlamalıyız. Aksi halde başarmamız olanaksızdır.”

***

Birden uyandım tek başıma sedyede yatıyordum; az sonra karşımda beni almaya gelen kızımı görüp doğruldum. Kızım:

-“Babacığım, sen kiminle konuşuyordun öyle?” dedi.

Ben de:

-“Hiç kimseyle konuşmuyordum. Narkoz verilmişti, uyuyordum, rüya görüyordum. Sen ne zaman geldin?” dedim.

-“Turaç Özgür’ün yakını yok mu diye seslendiler. Sonra da ‘Git al’ dediler. Ben de geldim. Giyeceklerin nerede?” dedi.

-“9 Nolu dolaptadır, git getir” dedim. Kızım gitti, giysilerimi getirdi, çıktı. Ben de giyindikten sonra orayı terk ettim.

Doktorla görüşmek istediğimi söyleyip bekledim. Doktor geldi. Sorularıma aşağı yukarı rüyamdaki gibi yanıt verdikten sonra “Sekreterden randevu günü alın, randevunuz geldiğinde gelin. Midedeki yaraları yakacağız. Gerekirse, bir kolonoskopi daha yapacağız” dedi. Teşekkür edip ayrıldık.

***

Sekreter’den 20 Ekim 2014, saat 09.45’e randevu aldık. Sekreter rüyamda gördüğüm gibi:

—“SGK yakma işlemlerinin parasını vermiyor. Bunu yaptırmak istiyorsanız, para ödemeniz gerekiyor” dedi. Sonra kızımla sekreter arasında şu diyalog devam etti:

Kızım: —“Ne kadar?”

Sekreter: —“270 –TL.”

Kızım: —“Tamam, öderiz” dedi.

Ardından ben dayanamayarak:

— “Bizi yönetenlerin hovardalıklarından bizim sağlığımıza para kalıyor mu? İlaçlarımızdan, tedavilerimizden kendilerine saraylar yaptırıyorlar, uçaklar alıyorlar, biz de sefilleri oynuyoruz. Niye ödesinler ki? Alay etmiş gibi, utanmadan sıkılmadan bir de ‘Sağlık sorununu hallettik’ demezler mi?” dedim.

Orada bulunanlar sessizce gözüme baktılar. Olumlu ya da olumsuz bir şey söylemediler. Bakışlarından bana hak verdikleri belliydi ama korku dağı sarmış… Yazıklar olsun!.. İyi günler dileyip ayrıldık.

***

Gidiş yolumuzla dönüş yolumuz farklıydı. Gidiş 20 km, dönüş 13 km. Çağdaş bir hukuk devletinde olsa bu yol parası bile devletin cebinden çıkar. Bizde ise… Adam sen de… Milletin kendisi olacağımıza ipleri eline geçirmiş vekil olmak varmış… Eğer vekil olsaydık, mutluluk çubuğumuzu bile devletin kesesinden Amerika’ya gider taktırırdık.

19.09.2014

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Masallar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YURTDIŞI VİZELERİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

27.02.2002 ÇARŞAMBA GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN:

Sevgili kızım İngiltere’ye dil kurslarına gitmek için tüm evraklarını tamamlayıp vize için başvurmuştu. İngiltere Konsolosluğu vize vermemiş. Annesi telefonla arayıp sorduğunda durumu anlatmış, vize alamamasına çok üzülüyormuş.

Birkaç gün önce amcası ve bir akrabanın kızının vize alamamasından söz edilirken, yeşil pasaportuna da güvenerek: “Onlar köylüler… Köylülerin turist pasaportuyla İngiltere’ye gezmeye gitmediklerini, gidince gelmeyeceklerini İngiltere Konsolosluğu bilmiyor mu? Bana kesinlikle vize verirler.”

Sevgili kızım, şunu bilmiyor: Batılılar, Osmanlıları ve onun küllerinden yeniden doğan Türkiye’yi uygar bir ülke olarak hiçbir dönemde görmediler. Biz de adeta onların gözünde barbar görünmek için tarih boyunca gayret ettik. Gittiğimiz her yeri haraca kesmek, vurup kırıp din aşılamaktan başka bir şey yapmadık. Evrensel kültüre, özellikle pozitif bilimlere doğru dürüst bir katkımız olmadı.

Hep almışız ya da almaya çalışmışız, hiçbir şey vermemişiz. Bundan sonra da ne kadar gayret gösterirsek gösterelim bilinçaltlarındaki olumsuz imajımızı silemiyoruz. Bunu başaramadığımız sürece de hakkımızda iyi şeyler düşünmezler.

Yurtdışına giden her Türk; Batılıların gözünde işlerine, aşlarına göz diken, kendilerine zarar vermekten başka bir şey düşünmeyen, kendileri için yararlı hiçbir şey yapmayan, din aşılamaya çalışan,  uyumsuz oldukları yetmiyormuş gibi uyum göstermeye de hiç niyetleri olmayan insanlar olarak tanınmaktadır.

Batılılar bizim gibi ülkeleri sömürdükleri oranda sever ve değer verirler ama aradaki mesafeyi asla kapatmazlar. Onların sevgileri ve verdikleri değerler; ağaların, patronların, asalakların hizmetçilerini sevmeleri ve onlara değer vermeleri gibi bir şeydir. Kontrol altına alamadıklarından da nefret ederler.

Şunu asla unutmamak gerekir ki hiçbir ağa, hiçbir patron hizmetçileriyle düşüp kalkmak, evlenmek, onlarla eşit olmak, aynı ortamı paylaşmak, aynı sofrada yemek, içmek, eğlenmek, yatmak istemezler; onların ayakaltında dolaşmalarına, gözlerinin manzarasını bozmalarına da asla izin vermezler.

Yeşil pasaportmuş, siyah pasaportmuş… Geç efendim geç!.. Her birine bir bahane bulup engellemelerinin altında yatan işte bu duygudur. Kusura bakılmasın ama biz de hak etmiyor değiliz: Ülkemizde yaşayan yurttaşlarımıza yaptıklarımız, yaşamlarını burunlarından getirdiklerimiz yetmiyormuş gibi, gittiğimiz her yerde de din aşılıyoruz.

***

Arkadaş, bu çağda bu aşı tutmaaaaazzzz!.. Sen tuttuğunu zannedersin ama tam tersine dinine düşman yaratmaktan başka bir şey yapamazsın. Hiç kimse senin dinine inanmak, onu ezberlemek, senin gibi ibadet etmek zorunda değildir. Aklını başına al, kutsallarına saygı gösterilmesini istiyorsan, başkalarının da kutsallarına saygılı ol, dilini tut, adam ol, kim neye inanırsa inanır, kim nasıl ibadet etmek istiyorsa eder, sana ne!..

Haddini bilirsen sen de rahat edersin, başkaları da rahat eder!.. Aksi halde, ummadığın taş o gereksiz kafanda öyle delikler açar ki, sebebini anlamaya fırsat bile bulamazsın!.. Bunu bir an olsun aklından sakın çıkarma!..

Son söz: Beni dinine ortak eden, malına neden ortak etmiyorsun?.. Bu dünyayı bana zindan eden gaddar, cennete neden yalnız gitmiyorsun?..

16.09.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KUVEYT BÜYÜKELÇİLİĞİ’NİN BADİGARTLARI VE 49 MUSUL TUTSAĞIMIZ

Musul Konsolosluğumuzda görevli, diplomatik statüye sahip 49 yurttaşımız Suriye ve Irak’ı mezbahaya ve geneleve döndüren “Irak Şam İslâm Devleti (IŞİD)” adlı canilerin 3 aydır tutsağıdır. Yayın yasağı nedeniyle ne bir haber var, ne de hesap veren hükümet var.

Kuveyt’in Ankara Büyükelçiliği’nde görevli diplomatik statüye sahip badigartları Hava Kuvvetleri Komutanımızın F–16 savaş pilotu kurmay yarbay damadını Ankara’da linç ediyorlar. Türk vatandaşı olduklarının bilincine varamamış ödlek zavallılar da buna seyirci oluyor. Hükümette gık yok. Niye? Bunların diplomatik dokunulmazlığı varmış. Kabak Türk şoförünün başına patlıyor.

Gel de sorma: Bu kıçı kırık Kuveytlilerin diplomatik dokunulmazlığı var da, bizim Musul Konsolosluğumuzda görevlilerin diplomatik dokunulmazlığı yok mu?

Bir an kendimi o 49 rehineden biri sayıyor ve şöyle diyorum: “Ey Türkiye Cumhuriyeti!.. Bu canilerin elinde tutsak olmadansa, Türk uçaklarının bombardımanıyla şehit olmayı tercih ederim!.. Eğer tüm dünyanın IŞİD canilerine karşı alacakları tavırları önceden görüp, onları koruyabilmenin bir bahanesi olarak derin stratejik planlarınızın bir malzemesi değilsek, yeryüzünde bir tek IŞİD canisi kalmayıncaya dek bombalamanızı sabırsızlıkla bekliyoruz. Aksi halde, sizin de IŞİD’in yoldaşları olduğunuzu haykırıyoruz!”

14.09.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AYAĞA KALKIP BAĞIRIYORUM!.. İSYAN EDİYORUM!..

Bir insan; hiçbir şeyi olmasa da onurunu, gururunu, namusunu, adalet duygusunu, sevecenliğini, haksızlıklar karşısında isyan etme cesaretini ve gelecekle ilgili ümitlerini kaybetmemelidir.

Ülkemin içine düşürüldüğü korkunç durumları düşününce, bu koşullar devam ettiği sürece, ufukta hiçbir ümit ışığı da göremiyorum.

Korkusunun tutsağı olmuş  bir ulus; haksıza “haksız”, hırsıza “hırsız”, gaspçıya “gaspçı”, din tacirine “din taciri”, alçağa “alçak”, rüşvetçiye “rüşvetçi”, satılmışa “satılmış”, haine “hain”, zalime “zalim” diye haykıramıyor, onlardan hesap sorma yürekliliğini kendinde göremediği gibi onları başına taç edip ayaklarına pabuç oluyor ve yalakalık ediyorsa, böyle yaşayacağına yok olsun daha iyi!..

Bir içinde bulunduğumuz koşulları değerlendirip üzerine ölü toprağı serpilmiş, ev faresi gibi yaşamı yaşam sanan, beş duyusunu kaybetmiş çevreme bakıyorum; bir de içinde fırtınalar, tayfunlar, boralar, kasırgalar kopan, kendini ıssız bir adada tek başına kalmış gibi gören kendime bakıyorum, utancımdan kıpkırmızı kesiliyorum!..

Demokratik düzen, hukukun üstünlüğü, insan hakları, adalet, eşitlik, kardeşlik, özgürlük buysa, yaşadıklarımızsa, yaşayacaklarımızsa…  İstemiyorum!..  İstemiyorum!.. İstemiyorum!.. Alın onları başınıza çalın!..

Gerçekleri görüp hayal bile kuramamak korkunç bir kâbustur. Bu kâbusu yaşamamak için ev faresi mi olmam gerekiyor? Asla ev faresi olmayacağım, hiçbir güç de beni ev faresi edemez!.. Kendini Tekir görenlere meydan okuyorum!.. Ben ve benim gibilerini yok edebilirsiniz ama asla köle edemezsiniz!.. Sonunda kaybeden siz, kazanan biz olacağız!.. Bunu asla unutmayın!..

13.09.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAL ŞERBETİ Mİ, SU MU İKRAM EDELİM?

100_1785

Doğadan manzaralar, GÖRSELLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HER TÜRLÜ KEYFİYET FAŞİZMİN TA KENDİSİDİR

04.02.2002 PAZARTESİ GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN:

07.45’te okula hareket ettim. İkinci dersten sonra programımda 2 ders saati boşluk vardı. Öğretmenler Odası’nda beklemek zorunda kaldım. Bu arada bir bayan öğretmen haftalık ders programından dert yanıp, programı yapan Sosyal Bilgiler Öğretmeni Ahmet Turgay Bey’e 2. Dönem Haftalık Ders Programı’nın düzeltilip düzeltilmeyeceğini sordu. O da bu konuda idareye en fazla itirazda bulun ben olduğum için  –bana bakarak- “İkinci Dönem Haftalık Ders Programını Turaç Bey yapsın” dedi.

Ben de kendisinin gözünün içine bakarak: “Evet, neden olmasın!..  Programı ben yaparsam, önce kendiminkini arka arkaya hiç boşluk bırakmadan haftanın 3 gününe yerleştiririm. Sonra da diğerlerini haftanın 5 günü hem sabah, hem de öğle devresine dilediğim gibi yayarım.  Önemli olan benim programımdır, diğerleri nasıl olursa olsun, ne önemi var!..” diye Ahmet Turgay’a laf vurdum ama adam pişkin, sadece pişkin pişkin sırıttı.

Bu kendini adaletli arkadaşımız her sene kendininkini ve arkadaşlarınınkini düzgün yapıp, diğerlerini de keyfine göre yapıyor. Kendisine sor: Hem sosyalist, hem de Diyarbakırlı olduğu için su katılmamış devrimcidir, asla adaletsizlik yapmaz.

Derslerime arka arkaya devam ettim. Bu arada Zorunlu Tasarruf  Listesi Öğretmenler Odası’na asıldı. Listeyi inceledim, benim ismim yoktu. Zorunlu Tasarruf ‘a maaşlarından kesinti yapılan eşitim arkadaşlar, aşağı yukarı bir maaş tutarında nema alıyorlardı. Benim alamamamın sebebi uzun hikâyedir, özetlemek gerekirse:

1994 Nisan’ında 6 yılı doldurunca baştan beri yararına inanmadığım, faşistçe bulduğum, biraz da tepki duyduğum için yasa gereği bir dilekçe verip Zorunlu Tasarruf’tan ayrılmıştım. Erken ve gönüllü ayrılanlardan prim kesilmeyecek, adlarına devlet tarafından katkı olmayacak ve devletin şimdiye kadar adlarına yatırmış oldukları % 3’ten vazgeçmiş olacaklardı. Buna karşılık sadece maaşımdan kesilen kesintiler toplamı olarak aşağı yukarı 6,5 milyon TL verilmesi gerekiyordu.

Görev yaptığım okullar, hatta iller sık sık değiştiği için maaşımdan yapılan kesintiler görülmesine karşın 3 aylık icmallerin bazıları sistemde görünmüyormuş. Bunun sorumlusu ben olmadığım halde sistemde görülen her ne ise ona razı olduğumu bildiren dilekçeler yazmama karşın vermemek için eksik olan 3 aylık icmalleri bahane ettiler. Çalışmış olduğum okullara dilekçeler yazıp Zorunlu Tasarruf dosyama koymak amacıyla tarafıma gönderilmesini istemiş, bir türlü getirtememiştim.

Bu eksik icmalleri bahane edenler, Zorunlu Tasarruf dosyamda 3 aylık icmallerin tamamını bir arada göremeyenler, var olanlar için bile almam gereken kesintileri vermediler. Dolayısı ile boynuz beklerken, kuyruktan kulaktan da oldum: Yıllarca herkes her yıl nemalarını alırken, ben devletin katkısı % 3’ten vazgeçtiğim gibi, maaşımdan kesilen % 2’yi ve nemalarını da alamadım.

Benden sonra Zorunlu Tasarruf’a maaşlarından  % 2, artı devlet katkısı % 3 kesinti kesilenler 5 yıl daha kesintilerin karşılığı olarak, her yıl aşağı yukarı bir maaşlarına denk gelen 350–400 milyon  TL nemayı alırlarken, bütün yasal yolları denememe karşın benim almam gereken nema kendini bilmez ama işini bilen birtakım bürokratların keyfi tutumuyla verilmedi.

Hakkımı alırım derken, bir de alacağımdan çok masraflara boğulduğumu fark edip sonunda pes edip vazgeçtim.

Yasa gereği tarafıma verilmesi gereken kesintiler toplamı verilmediğine göre nasıl oluyor da ilişkim kesilmiş kabul ediliyor ve dolayısıyla nema alamıyorum. Bunu anlamış değilim.

Bu devleti keyfince yönetenler, 6 yıl boyunca maaşımdan “Zorunlu Tasarruf” adıyla haraç anlamına gelebilecek kesintiler keserek her ay maaşımın % 2’sine el koyanlar yasaya aykırı olarak henüz ilişiği kesilmemiş olan benim Zorunlu Tasarruf”umun hesabını vermiyorlarsa, bunun suçlusu da ben oluyorsam, orada hukuk da yok, devlet de yok; keyfiyet var, devlet görünümlü örgütlü çete var, adı konmamış faşizm var demektir.

Bütün uğraşlarım sonucunda şunu iyi anladım:  Devleti faşist dangalak bürokratlardan temizlemeden hak aramak boşuna gayretten öte gitmiyor. Çünkü Türkiye’de hak aramak için çalınan kapılar ya açılmıyor, ya işlemiyor ya da her ne yaparsan yap boşuna… Adalet dağıtması gereken hakim ve savcılara adaleti yerine getirsinler diye boşu boşuna yüksek maaşlar ödeniyor. Onlara asgari ücret bile fazladır.

***

Bu günlüğümü yayınlamama sebep olan: Basından öğrendiğime göre, hâkim ve savcıların maaşları 1050- TL arttırılacakmış. Sınama deneme yoluyla ekonomik ve siyasi gücüm kadar haklı olduğumu anladığım için ne kadar haksızlığa uğrarsam uğrayayım, 12 yıldır adalet önünde hak aramayı terk ettim.

Bundan dolayı diyorum ki, hâkim ve savcıların maaşları, zaten diğer eşiti memurların maaşlarından kat kat fazladır. Maaşlarını arttırmak yerine, adaletin içine edenlerin veya edilmesine göz yumanların, hukukun siyasete alet edilmesine seyirci olanların maaşları asgari ücretin seviyesine çekilmelidir. Doğrusu budur. Herkes haddini bilmelidir. Ayrıca, hâkimler ve savcılarla ilgili seçimlerin yaklaştığı bugünlerde bu maaş artışının AKP iktidarı tarafından verilen bir rüşvet olduğuna inanıyor ve bunu protesto ediyorum.

10.09.2014

Turaç Özgür

 

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ASANSÖR FACİASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ VE BİR ANIM

03.02.2002 Pazar Günlü Günlüğümden:

Merkezi Afyon’un Sultandağ ilçesinde 6 şiddetinde deprem olmuş.

7,4 şiddetindeki depremi 17 Ağustos 1999’da yaşadığımız için bu depremler artık bize çocuk oyuncağı gibi geliyor. Üzülüyorum üzülmesine ama duygularımı mı kaybettim nedir, o kadar da duygulanamıyorum. Sanki gerçek bir olayı, bir trajediyi değil de televizyonda oynayan bir filmi izliyormuşum gibi oluyorum.

Bizim için varsa yoksa 17 Ağustos 1999 depremi var… Diğerlerinin bizim için neredeyse önemi yok. İnsan duygularını da yitirirse, sıradan bir hayvandan, bir bitkiden farkı da kalmıyor.

Hani varlıklı insanlar, yoksullara, fakirlere yalandan acıyarak tepeden bakarlar ya… Biz de 7,4 şiddetindeki depremi geçirenler, küçük deprem geçirenlere tepeden bakıyoruz: İçimizden “Sizinki de deprem mi?” diyoruz.

Depremi yaşamamış olanlar, acımasız koşullarda sürünmeyenler, benzeri sahneleri filmlerde izledikleri için hiç mi hiç etkilenmiyorlar; bundan eminim… 17 Ağustos 1999 depreminin acısını yaşamayanlar ne demek istediğimi anlayamazlar.

Geri kalmış bir ülkenin batandaşı olmak kolay mı? Bir gün deprem, bir gün sel, başka gün yel, bir başka gün toprak kayması derken, asıl sorumlular timsahın gözyaşlarını dökerken, bu felâketlerde ne götüreceklerini hesaplıyorlar; utanmadan, sıkılmadan durmadan ahkâm kesiyorlar.

Bu doğal felâketlerin hiç sorumlusu yok: Her şey Allah’ın takdiriyle oluyor. Vay şerefsizler vay!.. Sizin de, böyle takdir eden kendinize benzettiğiniz Allah’ınızın da!..

Zavallı aptallar da kendilerini sığır gibi güdenlerden farksızdırlar. Onlar da bu tür doğal afetleri Allah’ın kendilerini bir cezalandırması olarak görüyorlar. Sonra da kurtuluşu o felâketleri kendilerine layık gören Allah’larına dualar edip kendilerini kurtarmalarını bekliyorlar.

Eğer belaları veren, verirken de bundan büyük bir zevk alan Allah ise; bu belaları, gözyaşlarını, ölümleri, rezillikleri neden ortadan kaldırsın ki?

Gerçekten de bu doğal afetleri, felaketleri veren Allah ise; neden bu belaların hesabı ondan sorulmaz da “Allah’ım sen bize acı, bizi kurtar, bize yardım et!..” diye ona yakarırlar? Bunu bir türlü anlayamıyorum. Ne büyük bir çelişki…

Bu belalar Allah tarafından veriliyorsa, bu Allah kendine inanan, dualar eden, uğrunda tapınan fakir, zavallı, tembel, aptal Müslümanları hiç sevmiyor. Kendisine inanmadığı halde her konuda tedbirler alan kâfirleri çok seviyor olmalı ki, daha büyük depremlerde, doğa olaylarında genellikle onların burunları bile kanamıyor.

Sen miskin miskin yat, uzan, keyfine bak, çalışma, her konuda alınması gereken tedbirleri alma, başına gelecekleri düşünme… Sonra da iyi ve kötü her ne varsa Allah’tan bil; işi kadere, alınyazısına dök, bilime sırtını çevir, sorumluluk üstlenme, sorumlulardan hesap sorma… Bir felaketle karşılaşınca da “Allah verdi” de… Kurtuluşu da o belaları, gadaları verdiğine inandığın Allah’tan ara…

Şimdi ben böylelerine “Allah belanı versin!” demeyeyim de ne diyeyim?

Bilmem ki, bu dangalakların yüzünden her türlü ilkelliklerden ne zaman kurtulacağız? Bu ülkeye akıl, izan, sağduyu, bilim ne zaman gelecek?

Afyon’da saat 09.11’de olan 6 şiddetindeki depremi irili ufaklı birçok artçı depremler izledi. Prof. Dr. Ahmet Işıkara televizyonlarda yine baş gösterdi: “Sonraki depremlerin en büyüğü 5,5 olabilir” dedi. Biraz sonra da 5,3 şiddetinde bir artçı deprem oldu.

Bu Ahmet Işıkara’nın kulağına Allah fısıldamıyorsa, kesinlikle bilim fısıldıyor ama artık bilimsel konuşmalarını yaparken bile siyasilerin ağzının içine bakıyor. Onların hoşuna gitmeyecek şeyleri söyleyemiyor.

Bir bilim adamı bilimsel bir açıklama yaparken siyasilerin ağzının içine bakıyorsa, orada gerçek bilimden de, bilim adamından da söz etmek boşunadır. Yazıklar olsun!..

Yerbilimleri konusunda Türkiye’nin en büyüklerinden birisi olan Prof. Dr. Aykut Barka bugün toprağa veriliyor. Rahmetlinin zamanında yapmış olduğu uyarılar tek tek oluyormuş. Fincancı katırlarını zamanında çok ürkütmüş. Arkasından dostları diyorlar ki: “Bu deprem, Aykut Barka’yı uğurluyor ve sorumluları da bir kere daha uyarıyor…” Ben de diyorum ki: “Uyarıların yerine getirileceğini zannedenler, daha çok beklersiniz!.. Ayrıca, uyaranın bir yüzü, uyananın da iki yüzü kara olsun!..”

09.09.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DÜRÜSTLÜĞÜN BEDELİ KENDİNE VE AİLENE YAPACAĞIN EN BÜYÜK KÖTÜLÜKTÜR, AYRICA MEYDANI DÜRÜST OLMAYANLARA BIRAKMAKTIR

Dürüstlüğün rezillik olduğunu kimse bana söylemedi, rahmetli anam ve babam da uyarmadı. Ben de dürüst olduğum için iyi bir şeyler yaptığımı zannediyordum.

Dürüst olduğum ve dürüst olmayı bırakmadığım zaman er veya geç daha fazla saygı duyacağımı, herkesin beni takdir edeceğini, beni çocuklarına örnek göstereceklerini, itibarımın artacağını, ileride heykelimin dikileceğini zannediyordum.

Dürüst olmakla kendime, aileme ve yetiştirdiğim öğrencilerime ne kadar büyük ve affedilmez kötülükler yaptığımı, bu konuda çok yanıldığımı, tam tersi olduğumu, beceriksizin teki olarak nitelendiğimi geç de olsa anladım.

Artık huy değiştirmeye, çevreme vermiş olduğum zarar ve ziyanları gidermeye zamanım da kalmadı. Kimseye de benim gibi olmalarını ne yazık ki, öneremiyorum. “Kader utansın!” da diyemiyorum. Çünkü kaza ve kadere asla inanmam.

Bizim hırsızlar bizden götürdükleriyle, çalıp çırptıklarıyla, el koyduklarıyla serveti saman sahibi oldular. Dolayısıyla devletin ve ulusun tüm güçlerini ellerine geçirdiler. Haramzadeydiler, asılsızdılar; asilzade ve muhterem insan oldular. Herkes onların önünde ceketini düğmeliyor, çocukları en iyi okullarda okuyor, en iyi yerlerde onlar oturuyor, en iyi yaşamı onlar yaşıyor… Bir elleri balda, bir elleri yağda sırtımızda keneler, kırşaklar, bitler, pireler gibi yaşıyor, debeleniyorlar.

Ben ve benim gibiler, ailelerimiz ve çocuklarım da sürünüyoruz. Kendilerini bir halt zannedenler de artık yüzümüze bakmıyor, varlığımızdan bile rahatsız oluyorlar, dostluğumuz onlar için çekilmez oldu. Dün dost bildiklerimiz düşman oldular, ilgiyi kestiler, bizi artık tanımıyorlar. İtibarımız ayaklar altında… Herkes bizimle dalgasını geçiyor.

Yuh olsun bana da, dürüstlüğüme de!.. Benim gibi olanlar da!..

“Dürüstlüğün olmadığı bir yerde dürüst olmaya çalışmak, rüzgâra karşı tavuk yolmaya benzer; ağzın, burnun pislik içinde kalır!” İşte onlardan biri de benim!..

Sakın dürüst olmaya özenmeyin!.. İki elim yakanızdan gitmez!..

Ben kendi adıma eşimden, çocuklarımdan, öğrencilerimden çok çok özür dilerim, beni affedin deme hakkım da yok. Tek istediğim: Gözünüzü dört açın ve meydanı alçaklara, hırsızlara, soygunculara, talancılara, yalancılara, din tüccarlarına bırakmayın!.. Gerekirse her yöntemi kullanın ve üretimden ve ülkenin her karışından payınızı alın, yağma etmek gerekiyorsa onu da yapın, alçakların, hırsızların ellerini avuçlarını kurutun, sizden çaldıklarıyla size hükmedemesinler, sizi güdemesinler!..

08.09.2014

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

29.01.2002 SALI GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN:OKULLAR ŞİRKETLER GİBİ YÖNETİLECEKTİ, CENAZESİ KALDIRILIYOR

…11.30–13.00 arasında Toplam Kalite Yönetimi (TKY) konusunda Öğretmenler Kurul Toplantısı yapıldı.

Kirli Eğitim Bakanlığı, pardon Milli Eğitim Bakanlığı –güya- çağdaş eğitime geçiyor ya… Bundan dolayı TKY ile çağdaşlığı yakalayacak. Bu kafayla nah yakalarsın!..

Bu “Kirli Eğitim de nereden çıktı?” diye soran olabilir. Şuradan çıktı: Elbistan Mükrimin Halil Lisesi’nde 1966-67’de lise 2’ncı sınıfta öğrenciyken, henüz genç Hamit Özkara Hocamız Biyoloji derslerimize girerdi. Her öğretmene bir lakap takmak öğrenciler arasında yaygındı. Koçero ve Ceymis Bond’umuz  vardı… Bir de Hamido’muz oldu. Asıl adlarını söylemez, lakaplarıyla hitap ederdik.

12 Eylül’ü protesto edip 4 yıl aradan sonra kendi isteğimle 1986 Haziran ayında Elbistan Gazi Mustafa Kemal Ortaokulu’na Fransızca Öğretmeni olarak yeniden atamamı yaptırmıştım. Kısa süre sonra sürgün yaşamını tamamlayan Hamido Hocamız da okulumuza Fenbilgisi Öğretmeni olarak geldi, Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı. 3 yıl birlikte çalıştık, sert duruşuna karşılık ipek gibi bir kalbi vardı. Hoşsohbet ve herkes tarafından sevilip sayılan bir insandı. Onun da benim gibi sürgün yaşamı bol olduğu için çok ortak yönlerimiz vardı, bundan dolayı birbirimizi çok sever sayardık.

“Milli Eğitim”e “Kirli Eğitim” derdi. Nedenini sorduğumuzda çok güzel açıklar ve biz de kendisine hak verirdik. Bu “Kirli Eğitim” sözü de rahmetli Hocamın söylemiyle çoğumuzun diline de oturmuştu. Eğer gerçekten cennet dedikleri bir yer varsa, kesinlikle oradadır. Bu “Kirli Eğitim”in ele alınacak bazı tarafları hâlâ varsa onun gibi değerli hocalarımız sayesindedir.

Gelelim TKY’ye… Bu TKY sistemine göre, özel teşebbüsün işyerini yönettiği gibi, her eğitim kurumu da kendisini öyle yönetecekmiş. Bu sisteme göre okullar birer işyeri, birer işletmeymiş… Müdür işveren, öğretmenler işçi, öğrenciler de müşteriymiş…

Oh, oh!.. Ne güzel, ne güzel!.. Benim yıllardır yapmış olduğum tanımlamaya göre “Oyalama Kampları” terfi edip şimdi de “İşletme”ye döndü. Bakalım sonu ne olacak?

Zaten her okul yönetimi; öğrencilere civciv, velilere de yolunacak kaz gözüyle bakıyordu. Şimdi AB aşkına bu ikiyüzlülük resmileşip apaçık yapılacakmış…

Ayrıca idarenin yükü öğretmenlere yüklenip, idare zaman zaman sadece koordinatörlük yapacakmış… Her öğretmen, her çalışan da başarısı oranında maaş alacakmış… Başarısız olanların önce maaşları düşürülecekmiş, sonra da sözleşmesi iptal edilecekmiş…

Bu; ayrıcalıklı beylere, hanımefendilere farklı ücret ödemesi yapılacak, diğerlerinin de pabucu dama atılacak demektir. Kısaca söylemek gerekirse, faşizm resmen uygulanacaktır.

Bir de bundan sonra sevkler Sağlık Ocakları’na değil, Sağlık Eğitim Merkezi’ne yapılacakmış…

Bunun anlamı da şudur: Sağlık Eğitim Merkezleri kaymakam beylerin kontrolünde ve icazetinde olduğuna göre; bundan sonra öğretmenler ölseler bile rapor verilmeyecek, dolayısıyla asıl amaç da gizlenmiş olacaktır.

***

Kuşçu Ecevit Koolisyonu genel seçimde tarihin çöplüğüne atıldı. Onun başarısızlığı üzerine AKP iktidar oldu. 12 yıldır eğitim sistemi dinselleştirile dinselleştirile Gayya Kuyusu’nun başına getirildi. 9 yıldır emekli öğretmen olarak tiksinir hale getirildiğim okulları görmek bile istemedim ama genlerime işlediği için uzaktan da olsa eğitimin düştüğü acıklı durumları izlemeye devam ediyorum.

***

Yürekli bir eğitimci şu kirlene kirlene burnumuzun direğini kıran eğitimin cenaze namazını kılsa da bir an önce Gayya Kuyusu’na atılsa, burnumuzun direği de kurtulsa iyi olmaz mı?

07.09.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

22.01.2002 SALI GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN VE BUGÜN

(O dönem DSP, ANAP ve MHP koalisyonu vardı, Başbakan da kuşçu Bülen Ecevit’ti.)

…Önder işinden gelir gelmez, elimdeki gazetenin spor sayfasını alıp Spor Toto, Skor Toto ile ilgilenmeye başladı. Her Türk batandaşı gibi Önder de geleceğini şans oyunlarında görmeye başladı.

Ne yapsın çocuk? Evlenme yaşı geldi, parasızlıktan evlenemiyor. Çalıştığı işten aldığı ancak sigara ve cep telefonu masraflarını karşılıyor. Güya işi var.

Böyle işi olsa ne olacak, olmasa ne olacak? Aslında yok sayılır. Durum kötüden de kötü!.. Ekonomistler bu tür işi olanlar için “gizli işsizlik” mi diyorlar, ne diyorlar. Yani bir insan çalıştığı işinde emeğinin karşılığını alamıyorsa, dolayısıyla tasarruftan vazgeçtik en zaruri ihtiyaçlarını bile karşılayamıyorsa, bunun çalışmasının faydasını sadece çalıştıranlar görüyorsa, buna “gizli işsizlik” deniyorsa, düzene de faşizm demek yerinde olur.

Bu delikanlının tek kurtuluşu: Şans oyunlarında tutturmak ve yaşamına yön vermek… Hayal kurmak ve ümit etmek de olmasa boku yedi…

Aslında tüm Türk Ulusu’nun durumu böyledir. Sadece soyguncular, vurguncular, hortumcular yaşıyor, diğerleri de ölünce cennette yaşayacaklar.

Oh, oh, oh!.. Ne paylaşım, ne paylaşım!.. Tam bize göre!.. Türk’ün şanında cephede ölüp şehit olmak vardı, şimdi açlıktan ölüp murdar olmak var!..

Ulan, böyle paylaşımın da, bunu kader belleyip susanların da, bu memleketi yönetenlerin de!..

***

GELELİM BUGÜNE:

AKP tek başına 12 yıldır iktidardadır. Emanetçi Abdullah Gül’ün kısa süreli Babakanlığından sonra kesintisiz olarak AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan Başbakanlık yaptı. 7 yıllık görev süresi biten Gül’den sonra Erdoğan Cumhurbaşkanı oldu. Gül’ün Başbakanlık beklentisi yattı, sıradan bir vatandaş oldu. Ufukta tüm komşularla düşman olmamızı sağlayan Ahmet Davutoğlu göründü, Başbakan oldu.

Ha, bu arada milli gelir 4’e katlanmış… Öyle diyorlar. Bizim payımız semtimize bile uğramadı.

Tüm ulusal servet yok pahasına yağmalandı. İktidardakiler ve onların yandaşlarından başkalarının gözyaşlarına mendil dayanmaz oldu.

Soruyorum: Biz batandaşlar için ne değişti?

06.09.2014

Turaç Özgür

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALİ EKBER GÜLTEKİN’NİN ARDINDAN

Sevgili dostum, köyümüzün yeri kolay kolay doldurulamayacak pırlanta bir evladının kaybını acı ve üzüntü ile öğrenmiş bulunuyorum. Tanrı’dan rahmetlerini esirgememesi için arkasından dualar etmekten başka bir şey yapamıyorum. Yakınlarına sabırlar ve başsağlığı dilerim. Mekânın cennet olsun, ışıklar içinde ebedi uykunda uyu…

02.02.2011

Turaç Özgür

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

PİS KOKULARLA İLGİLİ BİR FIKRA

Adamın birisi kahvede arkadaşlarıyla sohbet ederken, aniden bir gaz bombası patlatıvermiş. Sonra bu patlamanın kaynağını giz­lemek için altındaki sandalyeyi bir o yana bir bu yana çevirerek gacırtı gucurtu sesleri çıkarmaya başlamış.

Etrafa yayılan pis kokulardan burnunun direği kırılan birisi dayanamayarak: “Arkadaş, gacırtıyı gucurtuya getirmeye çalışıyorsun ama bu pis kokular ne olacak?” demiş.

***

25 Aralık Yolsuzluk Dosyası hakkında “Takipsizlik Kararı” verildi.

***

Dosyanın böyle kapatılamayacağı konusunda sokranan bir batandaşa verilen İleri Demokrat Sözcü’nün yanıtı:

—Peki, kardeşim anladık, diyelim ki haklısınız ama hesapsız kitapsız da konuşulmaz ki: Koskocaman dünkü apak AK Parti’nin Genel Başkanı, T.C.’nin Başbakanı ve bugünkü Cumhurbaşkanın en değerli mahdumu, geleceğin Yeni Türkiye’sinin biricik lideri Bilal Bey Hazretleri 30 milyon Avroyu sıfırlayamadı diye sıradan bir batandaş gibi kokulu mu gezsin istiyorsunuz?

—Hayır, estağfurullah efendim…

—O zaman dilinizi tutun, münasip yerinize sokun! Daha fazla da canımızı sıkmayın!..

—Anladım efendim…

—İyi anlamalar!.. Haaa… Şöyle!.. Adam olun yahu!..

04.09.2014

Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SELÂMLAŞMALAR

SELÂMLAŞMALAR

Ben ve çevrem, GÖRSELLER, Resimler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“ONLAR HARUN GİBİ GELDİLER, KARUN OLDULAR”

-“Babacığım, elimde bol miktarda sıfır var, ne yapayım”?

– “Oğlum, o sıfırları yan yana diz, önüne de dikil!”

-“Tamam babacığım… Sıfırları dediğin gibi dizip sağ tarafına, önüne geçip dikildim ama ayakta duramıyorum…”

-“Arkanda ben varım oğlum, korkma, dik dur!..”

-Ya babacığım, sıfırları yan yana dizip sağ tarafına, önüne dikildim, değişen bir şey olmadı.”

-“Oğlum, arkasına değil, ‘önüne yani soluna dikil!’ dedim. Ne kadar geç anlıyorsun, oğlum!”

-“Tamam babacığım anladım ama sol tarafına dikilirsem adım solcuya çıkmaz mı? Sen her zaman ‘Sakın sola yaklaşmayın!” demiyor muydun? Şimdi ne değişti de ‘Soluna dikil’ diyorsun?”

-“Oğlum, şimdi ben sana nasıl izah edeyim bilmiyorum ki, sıfırların sağına dikilirsen, sen olursun; soluna dikilirsen, Karun olursun. Sen dediğimi yap!”

-“Tamam, babacığım, anlamadım ama önüne dikiliyorum… Babacığım, dediğin gibi sıfırların sağından soluna yani önüne geçip dikildim. Şimdi ne değişti?”

-“Çok şey değişti oğlum, çok şey!.. Şimdi sen Karun oldun, Karun!..”

-“Babacığım, bu yaştan sonra adımı mı değiştirdin, ben adımdan memnunum, ne gerek vardı?”

-“Hayır, oğlum!.. Zengin oldun, demek istiyorum!..”

-“Harun Amca gibi mi?”

–“Hayır oğlum, Harun Amca da kim oluyor!.. O, zibidinin tekidir!.. Karun gibi, oğlum!.. Karun gibi!..”

-“Yaa… Babacığım, Numan Amca’nın hayali karşıma dikilmiş: ‘Bunlar Harun gibi geldiler, şimdi Karun gibi oldular’ diyor. Ne demek istiyor, anlamadım.”

-“Boş ver oğlum, onun gibileri çok iyi bilirim; eline kırık  bir saz verirsek bizim için yeni besteler yapar!..”

-“Babacığım, sıfırların soluna dikilmek hayırlı geldi ama şimdi de paralel polisler tişörtlerine ‘SI-FIR’, ‘ZE-RO’ diye yazmışlar. Bunlar ne demek istiyor?”

-“Önemli değil, oğlum, onlar Silivri’de, Hastal’da biraz tımar edilirlerse, ‘Sen çok yaşa padişahım!’ demeye başlarlar!”

-“Tamam babacığım, selâmünaleyküm…”

-“Aleykümselâm, canım oğlum!..”

02.09.2014

Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ADIMIN ÖNÜNDEKİ TC

Adımın önüne “TC’yi koymaktan onur duyar ve gerekirse, onun uğruna canımı seve seve veririm. “TC’den nefret edenler ve onu parçalamaya çalışanlar da adlarının önüne “WC” koyabilirler.

09.04.2013

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GAF YAPMAK DA BİR SANATTIR

Ülkemizde son yıllarda gaf sanatçıları ile laf sanatçıları yarış halindedir. Yalaka medya da çanak tutuyor.

23.09.2011

Turaç Özgür

 

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RTE EŞİT KOŞULLARDA MI CUMHURBAŞKANI SEÇİLDİ?

Başbakan RTE: Gezi Olayları’nda “Hadi sıkıysa sen git, Amerika’da polise taş at!”  demişti.

Vatandaş Turaç Özgür olarak ben de: “Hadi sıkıysa sen de git, Amerika’da başbakanlık yap!”  demiştim.

Devletin tüm gücünü ve yalaka medyayı kullanarak, diğer adayların ellerini kollarını adeta bağlayarak eşit olmayan şartlarda cumhurbaşkanı olan RTE’ye şimdi de “Hadi sıkıysa git de aynı şekilde gerçekten demokratik bir ülkede göğsünü gere gere ‘Ben hak ederek cumhurbaşkanı oldum’ de de görelim” diyorum

31.08.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RTE BENİM CUMHURBAŞKANIM MI, DEĞİL Mİ?

Bir iftar konuşmasında RTE “Tencere tava çalanlara karşı yargıya giderek hakkınızı savunun. Yargıda onlar mücadele etsin. Yıllarca biz mücadele ettik, şimdi onlar uğraşsın!”diye hem halkı kışkırtı, hem de halkı “onlar ve biz” diye ikiye böldü. O zaman ben “Bu başbakan, asla benim başbakanım olamaz”  demiştim.

Şimdi o günün Başbakanından en ufak bir değişiklik olmadığı halde cumhurbaşkanı oldu. Ben “Bu cumhurbaşkanı benim cumhurbaşkanımdır” dersem, doğru söylediğime kim inanır? Ayrıca kendi kendimle çelişkiye düşmez miyim? “Bu benim cumhurbaşkanım değildir” dersem, suçlu ben mi olurum, dedirten mi olur?

Ey dost ve düşmanlar! Lütfen yardımcı olun, sizce ne demem gerekiyor?

31.08.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SÖMÜRÜYE ALET EDİLMEYEN İNANÇ SAYGINDIR

Gerçek bir solcu, sosyalist, hatta komünist –kendisi inanmasa bile- sömürüye alet edilmediği sürece kimsenin inancıyla uğraşmaz. Onun sorunu sömürü yapanlarla halkı uyutanlardır.

31.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BEDELLİ ASKERLİKLE İLGİLİ

Şehit ya da gazi olmamak için aile bütçesinin ne kadar olması gerekiyor?

20.10.2011

Turaç Özgür

Askerlikten kurtulmak için acilen satılık bağ, bahçe… Müracaat: Sütü bozuk Memmet Ağa

22.11.2011

Turaç Özgür

Bugüne bugün bana “Osman Ağa” derler. Vatanı gitsin bizim iki ineğin parası ile Sığırcı Ali, Çoban Veli beklesin. Satarım inekleri, veririm bedeli, mahdum Bekir de gitsin 5 yıldızlı otellerde yosmalarla gününü gün etsin, hayat üniversitesinden diplomasını alsın.

02.12.2011

Turaç Özgür

Profilimdeki asker elbiseme bakıp da balyozcu general zannetmeyin, vallahi balyozcularla ilgim yoktur, olsa olsa 12 Eylülcü olabilirim.

30.03.2012

Turaç Özgür

20130626: Şehit ya da gazi olmamak için aile bütçesinin ne kadar olması gerekiyor?

26.06.2013

Turaç Özgür

 

 

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ULUDERE KATLİAMININ SORUMLUSU KİMDİR?

-Uludere katliamının sorumlusu bulundu: Genelkurmay Eski Başkanı Emekli Orgeneral İlker Başbuğ.

– Kanıtın nedir?

– Kardeşim, Uludere katliamının sorumlusu aranırken durup dururken tutuklanmadı herhalde.

06.01.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FAŞİZM YAŞADIKLARIMIZDIR

Ey vatandaş!.. Sen faşizm nedir bilir misin? Bilmiyorsan, bil: Bu yaşadıklarımız faşizmdir!..

18.11.2011

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SEVENLER ÜZMEZ

Gerçekten sevmesini bilen, affetmesini de bilir; sevdiğinin tükenmesini seyretmez… Eğer, sevdiğiniz sizin ıstırap çekmenizden zevk alıyorsa, peşine düşmeye değmez; çünkü o sadisttir.

08.11.2011

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YERİNİ ARAYAN AKIL

Bir insan başını bir şeylerin içine gizlemeye çalışırsa, örneğin din-iman ve türban kamuflajının arkasına saklarsa, o başı arayan akıl yerini bulamaz.

20.05.2006

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BABASINDAN UTANAN

Bir katır fıkrası da benden… Katıra sormuşlar: 

- Baban kimdir?

Babasıyla kendisini tanıtmaktan utandığı için soyundan övüneceği at aklına gelmiş:

- Dayım attır, demiş.

01.01.2012

Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“VAN”DALLAR

Çürük inşaat yaparak soygun yapanlar!.. Depremde ölenleri siz öldürdünüz, soğuktan can çekişenler sizin hırsızlıklarınızın sonucudur. Hırsızlıkla elde ettiğiniz servetlerinizle elde ettiğiniz lüks yaşamınızdan memnun musunuz?

14.11.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Olaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DÖRT İLKEM

Özgürlüğümü borçlu olduğum Ata’ma atmam!..

Tüm dünyayı bana verseler de yurdumu satmam!..

Donup öleceğimi bilsem uyuz itin döşeğinde yatmam!..

Acımdan öleceğimi bilsem, köpeğin ağzından kemik kapmam!..

19.08.2013

Turaç Özgür

HAKKIMDA, Özsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ASIL KAHRAMAN ÇOBANDIR

Başbakan’a göre polis adeta kahramanlık destanı yazmış olduğundan, onları kutluyor. Ben de kendisini kutluyorum, özgür bir ulusun yarısını koyun sürüsü haline getirebildiği için; asıl kahraman çobandır.

24.06.2013

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİMLERE EFE DENİR?

Sadece kendi öz gücünü kullanarak kendinden güçlülere veya en az eşitine efelik yapanlara “efe” derim. Güçsüzlere karşı veya arkasına birilerinin ya da devletin gücünü alarak efelik yapanlara da “hoşt!” derim.

09.01.2013

Turaç Özgür

 

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HAKKINI ALMANIN KISA YOLU

Çalınan haklarımı aramak için yıllarca dilekçe yazdım. Adaleti bulamadım. Gün geldi hakkımı çalana yumruk salladım, tekme savurdum. Binlerce dilekçeden daha etkili olduğunu gördüm. Yazık!..

08.12.2012

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EN KUTSAL İNANÇ HANGİSİDİR?

Bana göre en kutsal inanç, babadan, dededen miras yoluyla kalan değil; hiçbir etki altında kalmadan herkesin kendi özgür iradesi ile bilinçli bir şekilde seçtiği inançtır.

02.05.2012

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ADALETİN OLMADIĞI YERDE YAŞANILMAZ

İkiyüzlü ve güdümlü adaletin olduğu yerde hiç kimsenin can ve mal güvenliği yoktur. Orada en zalimler hükümdar, en mazlumlar mahkûm olur. Orada yaşanılmaz.

15.09.2013

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

NEZAKET SÖYLEMLERİ VE OTURUŞLAR

Birine “hoca, komutan, albay…” şeklinde hitap etmek nezaketsizliktir. “hoca” değil, “hocam”; “komutan” değil, “komutanım”; “albay” değil, “albayım” şeklinde hitap edilir.

Ayrıca bizden büyüklere de “sen” değil, “siz” denir. Henüz tanımadığımız veya samimi olmadığımız birine de senli benli tavırlarla hitap etmek görgüsüzlük ve densizliktir.

Ne kadar samimi olursak olalım, toplum içinde bacak bacak üstüne atıp kaykılarak veya ayaklarımızı uzatarak, hatta aile içinde bile olsa büyüklerin yanında uzanarak oturmak, ortamı yatak odası görünümüne çevirmek de saygısızlığın ta kendisidir, karşıdakini de kaale almamaktır.

Bütün dost ve düşmanlara önemle duyurulur.

30.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZOROKRASİ

Bana soruyorlar: “Türkiye’deki rejim demokratik mi?” diye. “Tam bir zorokratik rejimdir” diye yanıtlıyorum. Sizce nedir?

27.04.2012

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YENİ YIL KUTLAMASI

Umarım tüm dünya emekçilerine yeni yılda yepyeni bir ilham gelir, uykularından uyanırlar, hem üretip hem de köle olmazlar. Beyinlerdeki zincirlerin kırılması dileğiyle…

31.12.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CUMHURİYET BAYRAMI KUTLAMASI

Çağdaş hukuk, Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı, insan haklarına saygılı, demokratik ve laik Cumhuriyetimizi sonsuza dek yaşatmak tüm ulusumuzun görevidir. Bu uğurda gerekirse canımızı vermekten asla çekinmeyiz. Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun!..

29.10.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZAM DEĞİL, AYARLAMA

Zam değil, ayarlama yapıyorlarmış… Tüketilen hizmet ve ürünlere canlarının istediği oranda, çalışanların, emeklilerin aylık ve ücretlerine gelince sadaka… Bu ne ahlaksız bir ayarlamadır yahu!.. Al ayarlamanı başına çal!..

18.10.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DENİZ FENERİ DAVASI’NIN SAVCILARININ UZAKLAŞTIRILMASI

Deniz Feneri davasının savcıları uzaklaştırılmışsa, ben de bir batandaş olarak hükmümü veriyorum: Asıl suçlular adaleti ele geçirmişlerdir! Öyle adaletin içine bir gün ederiz. O suçlular bunu unutmasınlar!

27.08.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CHP MV DURDU ÖZBOLAT

Kadın-erkek eşitliği, Sayın Durdu Bey’i açık sözlülüğünden dolayı tebrik ederim. Biraz da kadın erkek eşitliği üzerine kafa yorsun ve bu eşitsizliği Elbistan’da tarihin çöplüğüne atmaya çalışsın, etrafındaki miras gaspçılarıyla da fazla dolaşmasa iyi olur.

08.08.2009

Turaç Özgür

GÜNCEL, Onaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSANLA HAYVAN ARASINDAKİ FARK

Mecelleden: iyi yanları, kötü yanlarına üstün olan yaratığa insan denir.

Turaç Özgür’den: Kendinden başka kimseyi düşünmeyen mendebur yaratığa da hayvan oğlu hayvan denir.

17.09.2011

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CAN DOSTUM HIDIR CAN’IN “GİDERSEN” ŞİİRİ

HIDIR CAN

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HAKAN ŞÜKÜR HAKKINDA

Hakan Şükür merkezi İstanbul’da olan Lig TV’de aylığı 150.000- TL’den futbol yorumu yapacakmış. Diğerleri de Ankara’nın dışında herhangi bir il veya ilçede asıl işlerini bulup bir şeyler yapsınlar. Yeteneklerine göre 100–150 bin TL almanın yolunu bulsunlar. Malum geçim sıkıntısı var. Milletvekili maaşlarınızı da almanızın bir mahsuru yoktur. Fazla mal göz çıkarmaz…

Yerinize kim mi bakacak? Danışmanlarınız, sekreterleriniz, şoförleriniz ne güne duruyor? Onlar bakar.

Ya millet ne der? Onu bilemem. Hani bir söz vardır: “Eşeğe binen, osuruğuna katlanır” diye…

06.01.2012

Turaç Özgür

***

Hakan Şükür MV mi yoksa Lig TV’nin futbol yorumcusu mudur? Hakan Şükür hem 11 bin TL MV maaşını alacak, hem “hasta” bahanesiyle TBMM’ne gelip toplantılara katılamayacak… Ama ayda 200 bin TL karşılığı İstanbul’da haftanın her günü Lig TV’de futbol yorumu yapacak. Ama CHP’li bir doktor Ankara’daki herhangi bir hastanede halka bedava hizmet edemeyecek, CHP MV Muharrem İnce fizik dersleri boş geçen Mamak’taki bir lisede bedava ders veremeyecek. Burası Patagonya mı?

18.02.2012

Turaç Özgür

***

Hakan Şükür İstanbul’da Lig Tv’de ayda 150-200 bin TL karşılığı futbol yorumculuğu yaparak ekonomik sağlığına kavuşma savaşı verirken münafıkların tacizi bir türlü bitmiyor: “Mademki hastadır, “Doktor raporum var” bahanesi ile Ankara’ya gelemiyor, TBMM’ndeki toplantılara ve oylamalara katılamıyor, o zaman bu hasta adam nasıl oluyor da Lig Tv’de haftanın bütün günleri futbol yorumu yapıyor? Tüyü bitmemiş yetimler “Ingaaa!.. Ingaaa!..” yani “Süüüüt!..Süüüüüt!” diye ağlarken 11.000- TL milletvekili aylığını, ayrıca yolluğunu, harcırahını alıyor? Üstelik emrine tahsis edilmiş bir sekreter, bir danışman, bir şoför de ense yapıp Meclis dışındaki emsallerinin birkaç katı boş yere aylık alıyorlar? Bu ülke bu kadar mı zengin?” diyorlar.

23.02.2012

Turaç Özgür

 

 

 

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MİLLWETVEKİLLERİNİN MAAŞLARI

Milletvekilleri seçmenden oy isterken vatana, yurttaşa hizmet edeceklerini söylüyorlar. Kendileri 17 bin TL maaş alırken, şoförsüz tuvalete bile gidemezken hizmet edecekleri vatan elden gidiyor, yurttaşlar da tahtalıköye bile giderken kefen bulamıyorlar. Bu duruma göre milletvekilleri kime hizmet ediyorlar acaba?

14.10.2011

Turaç Özgür

***

Milletvekilleri 2 yılda emekli olup 25 yılda emekli bir öğretmenin 8-10 katı emekli maaşı almasını sindiren millet, bulunmaz bursa kumaşları 63 akil insanlarını da 2 ayda emekli eder, onlara da milletvekillerinin 10 katı emekli maaşı verir. Çünkü onlar çok akilli insanlardır.

11.04.2013

Turaç Özgür

***

Milletvekilleri kendilerine ayrıcalık tanımada milletin sabır taşını çatlattılar. Bir gün o taşların arasında sıkışır kalırlar, kaçacak yer de bulamazlar. Benden söylemesi!..

18.04.2013

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MÜMTAZER TÜRKENE HAKKINDA

Mümtazer Türköne “Atatürkçü olmayı kendime hakaret sayarım” diyor. Ben de Atatürkçü olmayı kendisine hakaret kabul eden bir kimsenin Atatürk Dil, Tarih ve Kültür Kurumu’nda -Atatürk’e layık bir bilim insanı yokmuş gibi- yönetim kurulu üyesi olmasını, hatta Atatürk’ün ülkesinde yaşamasını kendime hakaret sayarım.

03.01.2012

Turaç Özgür

***

Mümtazer Türköne’nin Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Tüksek Kurumu’na yönetim kurulu üyesi olarak atanmasını uygun bir fıkra açıklayalım.  Hırsızı kasayı soyarken yakalamışlar:

– Hayrola ne yapıyorsun burada?

– Ben buranın bekçisiyim, demiş hırsız, eksik var mı diye kasadaki paraları sayıyorum… Sonuç: Hırsızın kasadaki paraları saymasına ne kadar inanıyorsan, Mümtazer Türköne’nin adı geçen kuruma atanmasının da o kadar doğru olduğuna inanabilirsin.

03.01.2012

Turaç Özgür

***

Mehmet Metiner zırvalamalarına devam ediyor, ona tahammül etmek zorunda mıyız? “Cemevleri terör yuvalarıdır” diyen adama “Camiler ne yuvalarıdır?” deme hakkımı kullanıyorum.

08.10.2013

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SENİN KREDİN BEŞ PARA ETMEZ

CHP Genel Başkanı: “AKP’ye kredi veriyoruz. Ne yapacaksa, yapsın!”

AKP Genel Başkanı: “Sen kim oluyorsun da kredi veriyorsun! Senden kredi isteyen mi var?!”
Vatandaş Turaç Özgür: Haklı söze ne demeli? Apo 4000 militanıyla hatırını saydırırken, kendisine “Sayın” dedirirken, sen şehitlere “kelle” dendiğinde, satılmadık bir şey kalmadığında 15 milyon seçmenini sokağa döküp yeri göğü inletemiyorsan, senin kredin beş para etmez demektir.

06.01.2013

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SÜREKLİ ATALARIYLA ÖVÜNENLERE SUNULUR

Durmadan atalalarıyla övünen bir soylu ile Alman ozanı Heinrich Heine’nin arasında bir konuşma:

- Zatialiniz tıpkı patatese benziyorsunuz.

- Neden?

- Neden olacak, patatesin de sadece toprak altında olan kısmı önemlidir; üstündekinin hiçbir değeri yoktur.

30.08.2014

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Söylevler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BU GİDİŞLE ALEVİLERİ DE DAĞA ÇIKARACAKLAR

Alevileri de en sonunda dağa çıkaracaklar. O zaman cem evinin cümbüş evi olmadığını ancak anlarlar. Ben Alevi anadan babadan olma ateist bir adamım ama anama-babama-ceddime de küfrettirecek kadar haysiyetimi kaybetmedim. Benden uyarması!..

03.03.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GÖKTEN ZEMBİLLE GELDİKLERİNE İNANANLAR

Birileri kendilerinin gökten zembille geldiklerine inanıyor, her şeyi yapacağını, canının istediği tüm kavramları, her şeyi ayaklarının altına alacağını, bu ulusun da sonsuza kadar tahammül edeceğini zannediyorsa, aldanıyordur. O kişi veya kişilerin zembillerine binip bir an önce geldikleri yere gitmelerini öneririm!..

03.03.2013

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CÜRETLERİNİ KARAYOBAZLIKLARINDAN ALIYORLAR

Onların yaptıklarına “Bu cesareti nereden alıyorsunuz?” denmez. “Bu cüreti nereden alıyorsunuz?” denir. Onlar o cüreti kara yobazlıklarından alıyorlar. Çizmeyi aştıklarının farkında değildirler. Günaha girmeye gelince, bu çağda kara çarşafa girmek, günaha girmenin ta kendisidir.

11.06.2012

Turaç Özgür

 

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

VAJİNA BEKÇİLİĞİ

Bu “vajina bekçiliği” geri kalmışlığın en önemli getirilerindendir. Bundan dolayı bu bekçilik prim yapıyor. Getirisi çok olan bekçilikler yaşar. Bu işe rahmetli Sezar yaşasaydı: “Yapma Brütüs!.. Sezaryen olmasaydı, ben olmazdım. Ben olmayınca da sen olmazdın!..” derdi herhalde..

20.05.2012

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEMOKRASİ BİLİNÇLİ İNSANLARIN REJİMİDİR

Ordu hangi ülkede siyasete burnunu sokmuşsa, orada demokrasinin ırzına geçilmiştir. Ama gerek Mısır’da, gerekse bizde demokrasi vardır diyenler, demokrasiden ne anlıyorlar? Demokrasinin ne anlama geldiğini bile bilmeyen sürünün oylarını din ile, ırk ile veya simit ile kandırarak sandıktan çıkanlar demokrat mıdır? Demokrasi bilinçli insanların rejimidir. Bir ülkenin insanlarının demokrasi bilinci yoksa sandıktan genellikle faşizm çıkar. Bu, ne kadar normal ise, ordunun müdahalesi de o kadar normaldir.

04.07.2013

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HİZMETÇİ DEVLET DAYAK ATMAZ

Çağdaş, demokratik, hukuk devletleri hizmetçi devlettir. Hizmetçi devlet, hizmetlerini adı ve sınıfı her ne olursa olsun, memurları aracılığıyla yapar. Burada dayak yiyen vatandaş yani efendidir, dayak atan da hizmetçidir yani polistir. Bu, bir ahlaksızlıktır. Var ise, Allah böyle hizmetçileri düşmanın başına bile vermesin!. Bu tür hizmetçilerden kurtulmaktan başka çaremiz yoktur.

24.06.2013

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNANANLAR DEĞİL, DİN TACİRLERİ MUTLUDUR

Dinler, toplumları mutlu ettikleri oranda değerlidir. Müslüman ülkelerde sadece din tacirleri mutludur. Diğerleri de bu dünyada bulamadıkları mutluluğu öbür dünyada elde etmek için “Allahüekber!” diyerek birbirlerini kesiyorlar, tecavüz ediyorlar..

15.09.2013

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DİLENEREK HAK ALINMAZ

Hiçbir hak dilenerek elde edilmez. Dilenenlere sadaka verirler. Onurlu insanlar sadakayı asla kabul etmezler. Hele de çalınan haklar dilenerek değil, direnerek alınır. Direnmekten kaçınanlar köle ruhlu insanlardır. Onlarla hiçbir yere varılmaz.

25.06.2013

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÜLKESİNİ SATANIN VATANI YOKTUR

Bize bir kurtuluş savaşı daha yaptırmaya hainlerin hakkı yoktur. Yeraltı, yerüstü zenginliklerimizi aldıkları veya alacakları komisyon uğruna satanlar, peşkeş çekenler vatan hainleridir. Bunların vatanı yoktur. Bu ulustan çaldıklarıyla yaşayabilecekleri her yer onların vatanıdır. Bizim de bir vatanımız vardır: Türkiye Cumhuriyeti.

20.06.2013

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GICIK VE KAÇIK İNSANLAR

Dünyada en gıcık ve kaçık insanlar; kendi inancına saygı beklemeyi bir hak bellerken, başkalarının farklı şeylere inanmalarına ya da hiçbir şeye inanmamalarına sataşan ve saldıranlardır. Bana göre saygı gösterilecekse, herkesin inancına ya da inanmamasına da saygı gösterilmelidir.

24.02.2013

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MİLLETVEKİLİ MAAŞ İLE MEMURUN MAAŞI

Emekli milletvekilleri %100 arttırılmış maaşlarının tamamını almış bulunuyorlar. Emekli memurlar da 4 aydır kendilerine verilecek sadakayı bekliyorlar. Bu arada elektriğe yüzde 9,2; doğalgaza 18,7 zam… Yuh yuh soyanlara, soyup kaçanlara, yuh!.. Yuh kendilerini çok akıllı, milleti aptal yerine koyanlara!.. Yuh!.. Yuh!.. Yuh!.. Yuh sizden korkanlara!..

04.04.2012

Turaç Özgür

 

 

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSAN YAKANLARA SESLENİŞ

Din adına, Allah adına canlı canlı insan yakanlar!.. Sizin dininiz, sizin Allah’ınız bu emri size ne zaman verdi? Sizi gidi sizi katil sürüleri!.. Şimdi rahat rahat gezeceksiniz, yeni Sivaslar sizi bekliyor it soylular!.. Benim gibileri yakarak kendinize benzeteceğinizi mi zannediyorsunuz?!. Sizin gibi itlere benzeyeceğime yanmayı tercih ederim.

13.03.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GRİPE KARŞI DİRENEN KAZANIR

Dünya ilaç tekellerinin sadık uşağı GRİP, bu yıl da farklı bir kılığa girerek önce beni, sonra da eşimi kırıp geçirmek için sinsi sinsi saldırdı. Bir haftalık boğuşmadan sonra beni içine paketlediği kefeni yırtıp içinden 3 kg fire ile çıktım. Kefenini de alıp, şimdilik defolup gitti.

Eşim de kefeni yırtmak üzere… Aman bu emperyalist uşağına dikkat!.. Direnenlere uşaklar vız gelir tırıs geçer!.. Direnemeyenler zaten yoktur, onlar için fark etmez.

16.01.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MİLLETVEKİLLERİ MAAŞ ARTIŞLARINI NEDEN GİZLİYOR?

-Milletvekilleri emekli milletvekillerinin maaşlarının arttırılmasını oylamak için Meclis Televizyonu’nun yayınına son vermesini ve ayrıca herkesin uyuduğu saati neden beklemişlerdir?

– Kardeşim; kurt dumanı, tefeci bunalımı neden sever, bulanık suda neden balık avlanır, birilerinin bir şeylerini yürütmek isteyenler neden gecenin karanlığını tercih eder, zamparalar neden ayın batmasını bekler? Bütün bunların yanıtlarını biliyorsan, yukarıdaki sorunun yanıtını bulman da çocuk oyuncağı gibi kalır.

28.12.2011

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

19 MAYIS NERENİZE BATIYOR?

19 Mayıs, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum günüdür, kutlu olsun!..

19 Mayıs aynı zamanda padişahlığın da ölüm yıl dönümüdür, Allah rahmet etsin!..
Ölü seviciler bayramımız nerenize batıyor? Oranıza mı? Aman oranıza sahip olun!..

19.05.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MİLLETVEKİLİ MAAŞ ARTIŞINA DOLAYLI DESTEK

CHP, MHP ve BDP emekli milletvekillerinin maaşları arttırılırken genel kurulu -gerekirse savaş alanına döndürüp engelleme yerine- terk ederek dolaylı yoldan destek vermiştir. Bu, aynen böyle biline ve ona göre hesap sorula!..

25.12.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ATATÜRK’E VEFA BORCUNU ÖDEMEYENLER ONURSUZDUR

Bir kişi onurlu bir insan, onurlu bir yurttaş olduğunu söylüyor ama bu onurlu sıfatını, işgal ettiği mevkileri Atatürk’e borçlu olduğunu söyleyemediği gibi, tam tersine onun düşmanlarını öve öve göklere çıkarıyorsa, ondan onursuz, ondan kalitesiz bir varlık yoktur.

11.11.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Onaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KADININI AŞAĞILAYANLAR İNSAN DEĞİLDİR

Anamız kadın, bacımız kadın, karımız kadın, kızımız kadın… Eğer bunlar aşağılık iseler, onlardan olanlar, onlarla yaşamını sürdürenler de aşağılık oğlu aşağılıktırlar. Bunları aşağılayanlar da kendini aşağılatanlar da insan değildir.

21.09.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Onaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KORKMUYORSUN DA BU NE HAL?

Büyük ozan Nazım Hikmet: “Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar” diyor. Tarihteki kahramanlıklarımızla övüne övüne bitiremiyoruz. Ya bol bol palavra atıyoruz ya da yalan söylüyoruz, gerçekler ortada: Tavşan kadar bile yürek yok bizde kardeşim!.. Dünü bırak, bugüne bak!.. Korkmuyorsun da bu ne hal?!.

20.12.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GÜCE TESLİM OLAN YARGIÇLAR UTANSIN

Yargıçlar rüşvet almasın, cüzdanlarıyla vicdanları arasında gel-git yapıp hukuka, adaba, vicdana aykırı kararlar vermesinler diye aylıkları diğer köle memurlara göre daha yüksektir. Hukukun üstünlüğü yerine gücün üstünlüğüne göre karar veren yargıçlar yüzünden artık hakkımı yargıda aramıyorum. Güce teslim olan yargıçlar utansın!..

11.12.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SEVGİLİ OĞLUM

Değirmen altındaki tarlayı satıp bedelini ödeyip seni şehit olmaktan kurtaracaktım ama CHP Anayasa Mahkemesi’ne gidiyor.

Yahu bu CHP de pişmiş aşa su katmaya çalışıyor. Ne olur, ne olmaz diye şimdilik satmaktan vazgeçtim. Öpüyorum.

Baban

30.11.2011

Turaç Özgür

 

Aile içi, DÜŞÜNSEL, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİM ÇALDI EMEKLERİMİZİ?

Sen çalmadın, o çalmadı, bu çalmadı… Peki, kim çaldı emeklerimizi, birikimlerimizi, geleceğimizi?  Ulan hırsız oğlu hırsızlar, alçak oğlu alçaklar, kum saati gibi her şeyimizi ambarınıza boşalttınız, biz eriyip yok olurken siz semirdiniz domuzlar gibi, su aygırları gibi… Kızaracak surat da yok sizde!.

22.11.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖĞRETMENLER GÜNÜ VE VAN DEPREMİ

Bugün “Öğretmenler Günü” nedeniyle öğretmenlerin ellerinden öpen sahtekarlara sormak gerekir: Öğretmenlere insanca yaşamak için olanaklar verilseydi, Van depreminde o kadar öğretmen çürük binaların altında can verir miydi? Sakın benim elimi bir sahtekâr öpmeye kalkmasın, ellerim yumruk olup adi suratında patlayabilir!

24.11.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEPREMLERİN ALTINDA KİMLER KALIYOR?

- 1999 depreminin altında Ecevit hükümeti kalmış, silinmişti. Bakalım Van depreminin altından bu hükümet kalkabilecek mi?

– “kalkar” mı dedin, anlayamadım?

– senin gibi korkusundan gerçekleri haykıramayan korkak aptallar oldukça kalkar!.. O zaman daha beterine hazır ol!.. Çünkü sensin kendini bu rezaletlere layık gören!..

18.11.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EY KADINLAR!..

Şeriata geçit verirseniz, şeriat gelirse, şu veya bu bahane ile hanzo yakınlarınız tarafından öldürülürsünüz. Töre ve namus cinayetlerinin gerisine bakarsanız, dinsel yobazlığın yattığını görürsünüz.

17.10.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KADINLARIN KURTULUŞU

CHP’li bir kadın yetkili “kadınların kurtuluşu ekonomik bağımsızlıklarına bağlı…” gibi inanılmaz (!) Bir şeyler söylüyor. Partilerindeki kadın düşmanı sosu bol yalcıları görüp söylemiştir diye gülmekten az kalsın karnım yırtılıyordu vallahi!..

01.10.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TEK KİTABA KÖRÜKÖRÜNE BAĞLILIĞIN SONUCU: GERİKALMIŞLIK

Tek kitaba körü körüne bağlı, her şeyi onun içinde arayan, kalkınmış bir tek ülke gösteremezsiniz. Geri kalmamızın sebebini biraz da buradan arama cesaretini gösterirsek, sorunlarımıza bir çözüm bulabiliriz. Aksi halde daha çok sürünürüz.

26.09.2011

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RAMAZAN’IN ARDINDAN

Aslında Ramazan ömür boyudur. Her şey gibi o da şova dönüştü, kısala kısala bir aya tutsak edildi. “Oh be kurtulduk!” dercesine terk ederken arkasından bayram yapılıyor.

Bayramlar kara günlerden kurtulmanın ardından yapılır. “On bir ayın sultanı” diye karşıla, giderken de bayram yap.

Birine misafir olduğunuzda arkanızdan bayram yaptıklarını duyarsanız, o eve, o semte bir daha uğrar mısınız?

23.08.2011

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZOROKRATİK DEVLET

Bir devletin bağrında değişik çıkar grupları vardır. Bu, inkâr edilemez bir gerçektir. Bu gerçekler ortada iken çağdaş, demokratik ve laik bir devlet düzeninin huzur içinde devamı için yapılması gereken zorunlu şeyler vardır: Eşitlik, özgürlük, kardeşlik  gibi…

Bunlar gözetilip hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına dayalı bir anayasal düzen kurulmazsa, o devlete demokratik değil, zorokratik devlet denir. Zorokratik devletin yaşamaması için her yurttaş elinden geleni yapar ve o devlet eninde sonunda çöker

29.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖRÜMCEK YUVASI KAFALAR

Çalıp çırptıklarından yaptırdığı kulenin zirvesinde “en büyük benim, benden büyük yok!” diye efeleniyordu. “İn aşağıya da kafanın çapını ölçelim!” dedim. Kafatasından yuvalanan bir örümcek saldı üzerime, canımı zor kurtardım.

20.08.2011

Turaç Özgür

 

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RAKİPLERİYLE KOZLARINI PAYLAŞMAK İSTEYEN BABAYİĞİTLERE ÖĞÜDÜM

Sakın işin içine kutsallarınızı, dini, Allah’ı karıştırmayın. Karıştırırsanız, o kutsalların kokuşup çöpe atılmasına sebep olursunuz. O dinin katili olacağınızı da asla unutmayın!.. Çünkü benim gibiler kullanılan her şeyden nefret eder ve saygı göstermezler. Bunu asla unutmayın!..

28.05.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FAZIL SAY’I DESTEKLİYORUM

Başbakan Alevilerin kutsal yerleri olan cemevleri için “Cemevleri cümbüş evleri” derken bir kısım halkın manevi değerlerini aşağılamış olmuyor mu? Bana göre bundan daha büyük bir aşağılama olmaz.

Fazıl Sayı harcamak ve gözden düşürmek için aranan bahane onun yanında devede bir kıl bile sayılmaz. Fazıl Sayı bütün kalbimle destekliyor ve onu harcamaya çalışanlara “Artık yeter!..” diyorum.

21.09.2013

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

UYARI!..

Başbakan ODTÜ’den geçerken “Yol istemiyoruz, ormanlarımıza dokunma!” pankartına bakıp “Yol medeniyettir. Siz medeni bir dünyada yaşamaya layık değilsiniz, gidin ormanda yaşayın!” diyor. Yani “Siz ayısınız, onun için orman istiyorsunuz” demek istiyor. Bu sözleriyle Başbakan yangına körükle gidiyor.

Bu sözleri bir ülkenin başbakanı söyleyemez. Söylese söylese hesap vermemek için ülkede iç sava isteyen birisi söyleyebilir. Her halde ileride benden hesap sorulmasın diye iç savaş istiyor.

ABD’nin ünlü başkanlarından Abraham Lincoln “Bazı insanları her zaman, bütün insanları da bazen kandırabilirsiniz; ama bütün insanları her zaman kandıramazsınız” diyor. Bir gün bu ülkenin bütün insanları olmasa da çoğunluk insanları gözlerini açarlar ve bunların hesaplarını çok ağır olarak sorarlar. Kimse kendini hesap sorulmaz zannetmesin!..

18.09.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KREDİ KARTI SOYGUNUN ARACI MI?

Kredi kartlarını kullandığım İş Bankası ve Ziraat Bankası’nın yetkilileri Başbakanın söylediğine göre siz beni soyuyormuşsunuz… Utanın!.. Utanın!.. Utanın!.. Vicdansızlar!..

Yahu siz beni adam yerine koymuyorsunuz, bunu anladım da, herkesi bir narasıyla hizaya getiren Başbakanı da mı adam yerine koyup korkmuyorsunuz?…

Sizi gidi gaddar soyguncular sizi!.. Başbakan beni size soydurmamak için emekli maaşımı insan gibi yaşayacağım seviyeye yakında getirir, ben de kredi kartlarınızı başınıza çalarım!..

19.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖZGÜRLÜK ŞEHİTİ ALİ İSMAİL KORKMAZ

Eskişehir’de Ali İsmail Korkmaz, 38 gün önce özgürlük için Taksim Gezi Parkı’na destek verdiği zaman iktidarın salyalı köpekleri tarafından linç edilmişti. Bugün devrimin şehitleri arasında sonsuza kadar yaşayacak yerini almıştır. Işıklar içinde yatsın. Ailesinin, tüm sevenlerinin ve özgürlük savaşçılarının başları sağ olsun. Lafta değil, gerçek anlamda kanı yerde kalmayacaktır.

Ey insanlık düşmanı faşistler!.. Şehitlerimiz sahipsiz değildir, defolun her karışı şehit kanıyla sulanmış bu topraklardan!..

05.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BOŞA HARCANAN ENERJİ: OYUN

Bazı insanlar enerjisini kahvelerde oyun oynarken masa yumruklayarak boş yere harcıyor. Bu tür kişiler şimdiye kadar bir kediye bile karşı gelememiş zavallılardır bence. Bu zavallılara “Ey arkadaş!.. Yerinde kullanmadığın enerjinle etrafını rahatsız ederken, aynı zamanda edepsizlik ediyorsun! Oysa bu enerjini, özellikle bugünlerde yerinde kullanıp, sana masa yumruklatanların burnunda harcayabilir, hayırlı bir iş yaparken; zulme, sömürüye son verebilir, ülkemizin insanca yaşanılmasına katkıda bulunabilirsin.

Unutma ki, yerinde kullanılmayan enerjin boşa gittiği gibi, o enerjin gün gelir, duyarsızlığından dolayı senden hesap sorar!..”

21.06.2013

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ONURLU BİR ULUSU HİÇBİR GÜÇ KORKUTAMAZ

Türk Ulusu dini istismar edip iktidarı hile ile ele geçirip ülkeyi ikiye bölenleri, ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini aldıkları komisyonlar karşılığı yabancılara satanları, yarısının haklarını diğer yarısına peşkeş çekenleri, Hazineyi soyup servetlerine servet katanları, ülkeyi gırtlağına kadar borçlandırıp her şeyini ipotek edenleri, yedi düvele karşı savaşıp ulusuna bağımsız bir ülke bırakanları aşağılayanları bir gün ayaklarının altına alır, kaçacak delik dahi bulamazlar.

Cin hapsedildiği şişesini kırdı. Bir daha hiçbir güç o onurlu ulusu başka bir şişeye sokamaz. Ulusu korkutmaya çalışanlar korksunlar!..

20.06.2013

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YAŞAMIN KENDİSİ BİR OYUNDUR

Sevgili arkadaşlar, yaşamın kendisi bir oyundur. Bu oyunun dışında oyalanmak için başka oyunlar oynamaktan ne zevk alırım, ne de onlara ayıracak zamanım vardır. Sizlerden ricam sevdiğiniz oyunları güle güle oynayın ama bana göndermeyin. Sildiğim veya reddettiğim zaman sakın yanlış anlamayın.

05.04.2013

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BOP’UN KALDIRMAYA ÇALIŞTIĞI ORTADOĞU CENAZESİNİN İMAMI KİM?

İsrail’in Türkiye’den özür dilemesinin altında yatan şey, Suriye kangreninin ortadan kaldırılması planıdır. Suriye ortadan kaldırıldıktan sonra sıra İran’a gelecek. İran da halledildikten sonra ne mi olacak?

Ulan öküz, bunu da mı ben söyleyeyim? İran da hallolduktan sonra Türkiye de içinde olmak üzere Ortadoğu yangın yerine çevrilecek. Yani hepimiz eşşek cehenneminde yanacağız.

Cenaze namazımızı BOP’un patronu ABD kılacak. (Özür dilediğinin belgesi yok, yalan olduğu belli.)

28.03.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HESAP SORULMAYAN SUÇLAR KAHRAMAN ÜRETİR

Bir kişi herhangi bir konuda bir suç işlerken ödü kopar, “Bu badireyi nasıl atlatacağım” diye kara kara düşünür. Suç işleme arttıkça, başına da bir şey gelmediğini gördükçe her konuda suç işlemeyi meslek haline getirir, efelenmeye başlar. Efelenmeleri arttıkça sünepeler ona sığınır, onun efeliğinin getirisinden nemalanmaya başlar.

Bizim efe de etrafındaki bu yalakaların sayısına bakar, “Sizi ben yarattım!.. İstersem, sizi yok ederim!..” demeye başlar.

Korkaklar kendi ilahlarını kendileri yapar, kendileri tapar.

23.03.2013

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KARAYOBAZ AZİZ NESİN’İ SEVMİYORMUŞ

Aziz Nesin’in dışkısı kadar bile bu ülkenin kültürüne katkısı olmamış bir kara yobaz: “Ben onu sevmiyorum, onun adını benim yanımda etme, o bir ateisttir” deyince, ben de “Ne olmuş ateistse? Ateist olmak suç mudur? Ben de ateistim” dedim.

Kara yobaz az kalsın beni parçalayacaktı. Tüm kara yobazlara ilanen duyuruyorum: Siz Müslümansanız, ben de size inat ateistim!.. Bu dünyada sizden çektiğim yetmiyor da, sizinle cennete gitmek için can attığımı mı zannediyorsunuz? Benim cennetteki payımı size armağan ediyorum. İlanen duyurulur…

10.02.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Olaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ADALETSİZLİĞİN ÖLÇÜTÜ

İçine girmeye çalıştığımız AB’de toplam vergilerin %70’ini gelir vergisi, %30’unu da dolaylı vergiler (KDV, ÖTV, ATV, İTV vs.) tutarken, bizde tam tersi oluyorsa; ayrıca kömürden % 18 KDV, akaryakıttan bile hem KDV, hem de ÖTV alınırken zümrüt, elmas, yakut, inci gibi lüks süs eşyalar bunlarda muafsa tek başına bu bile bizde adaletin olmadığının en büyük kanıtıdır.

Ayrıca, millet Bangladeşlinin yaşamına mahkûm edilirken, vekilinin eline İsviçre, Hollanda, Danimarka vs. su dökemiyorsa, bu da bizde faşizmin olduğunun en büyük kanıtıdır.

03.01.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MÜSLÜMAN GEÇİNİP KAN EMENLERE ÖNEMLE DUYURULUR

Bir alaşımın içinde ne kadar altın varsa, değeri o kadardır. Bir ton bal küpünün içinde bir gram dışkı varsa, bal olmaktan çıkar, yenmez. Helal kazanılmış servetin içine zerre kadar haram katarsan, o bir ton balın durumuna düşer..

23.12.2012

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ASALETLİ İNSANLA ASALETSİZİ NASIL TANIRIZ?

Asaletli insanın kendine güveni olduğu için yapılan eleştirilere hoşgörüyle bakar, bağırıp çağırmaz, yıkıcı eleştirileri bile can kulağıyla dinler, onlardan ders alır, varsa yanlışları düzeltmeye çalışır, eleştirene teşekkür eder.

Asaletsizin hoşgörüsü ve kendine güveni olmadığı için her türlü eleştiriye kapalıdır, yanlışlarını düzetmek bir yana, eleştiriye dayanamaz, eleştirene bağırır çağırır, onu tehdit eder susturmaya çalışır, ele geçirdiği gücü kötüye kullanır, teşekkür yerine küfreder.

27.11.2012

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ORHAN PAMUK’LA İLGİLİ

Sayın Arınç’ın sorularına diyecek bir sözüm yoktur. Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması bizim için iftihar edilecek bir konudur. Konuyu saptırıp sulandırmayalım. Sayın Arınç bu tür güzel ve veciz sorularından bir cilt dolusu yazıp AKP’ye, AKP yandaşlarına ve Hükümet’e de sorarsa memnun oluruz. Belki o sorular için de ikinci bir Nobel Ödülü daha alabiliriz. Bir bakarsınız ki, Türkiye tüm dünyada şöyle veya böyle tanınır, kaçırılan turistler yeniden gelmeye başlar, biz de köşeyi döneriz.

13.10.2006

Turaç Özgür

GÜNCEL, Onaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OZON TABAKANIZI BAŞINIZA ÇALIN!

“Ozon Tabakasını tahrip ediyor, ortadan kaldırıyor, Ozon Tabakası delindiği için güneşten gelen zararlı ışınların kanserojen etkisi vardır, derhal bazı deodorantlar, soğutucularda kullanılan gazlar yasaklanmalıdır…” diyen bilim adamları, duyarlı çevreciler, insan hakları savunucuları, kendisini insan gören herkes, size sesleniyorum:

Binlerce ton biber gazı, portakal gazı, henüz adı konmamış ama sarin gazı, hardal gazı kullanılırken, ülkemde veya dünyanın herhangi bir yerinde insanlar böcekler gibi öldürülmeye, gözleri, ciltleri, akciğerleri delinmeye çalışılırken neredesiniz? Sesinizi doğru dürüst duymak olanaksız…

Neden bu gazları üreten, satan, satın alan, kullanan faşistlerin karşısına dikilmiyorsunuz, neden onları boykot etmiyorsunuz, neden üretenlere, satanlara, satın alanlara, kullananlara o gazları içirmiyorsunuz? Alın o Ozon Tabakanızı başınıza çalın emi!..

19.06.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GERÇEK MÜSLÜMAN KİM?

Müslüman gıybet yapmaz, yalan söylemez, iftira etmez, emanete ihanet etmez, sorumluluğunda olan kamu mallarını ele geçirmez ve çevresine dağıtmaz, emrindeki gücü kötüye kullanmaz, kendi çıkarları için insanları birbirine düşürmeye çalışmaz, ülkesinin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini alacağı komisyonlar için yabancılara satmaz…

Peki, öyle olsun… O zaman bütün bunları gözünü kırpmadan çıkarları için yapana da Müslüman denmez, kardeşim, anlatabildim mi? Eğer, “Elhamdülillah Müslümanım” diyorsan, o zaman böylelerinin haddini benim gibiler değil, senin gibilerinin bildirmesi gerekmez mi? Ya derhal harekete geç ve görevini yap, ya da bir daha “Elhamdülillah Müslümanım” diye kimseyi kandırma!.. Olur mu babacığım?!.

16.06.2013

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DÜNYAYI YENİDEN DÜZENLEMELİ

Hırsızlardan, soygunculardan, vurgunculardan, talancılardan, yalancılardan, onursuzlardan, gurursuzlardan, namussuzlardan, benlik duygularından arındırılmış insanlardan oluşturulmuş bir ülke düşlüyorum. Çok mu şey istiyorum, kardeşim!.. Alçaklarla birlikte yaşamak zorunda mıyım? Dünyayı yeniden düzenleyip herkesi özelliklerine göre yerleştirmek gerek: Hırsız hırsızlarla, namussuzlar namussuzlar, caniler canilerle yaşasınlar… Birbirleriyle ne bok yiyorlarsa yesinler…

03.03.2012

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE’Yİ KANDIRANLAR KİMLERDİR?

“Biri beni bir kere kandırırsa, Allah onun belasını versin! Biri beni ikinci kere kandırırsa, Allah hem onun hem de benim belamı versin! Biri beni üçüncü kere kandırırsa, Allah benim belamı versin!” diye bir atasözü vardır.

Birileri Türk Ulusunu sürekli kandırıyor. Bu duruma göre Allah kimin belasını vermelidir?

08.07.2011

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ORHAN PAMUK’LA İLGİLİ

Sayın Arınç’ın sorularına diyecek bir sözüm yoktur. Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması bizim için iftihar edilecek bir konudur. Konuyu saptırıp sulandırmayalım. Sayın Arınç bu tür güzel ve veciz sorularından bir cilt dolusu yazıp AKP’ye, AKP yandaşlarına ve Hükümet’e de sorarsa memnun oluruz. Belki o sorular için de ikinci bir Nobel Ödülü daha alabiliriz. Bir bakarsınız ki, Türkiye tüm dünyada şöyle veya böyle tanınır, kaçırılan turistler yeniden gelmeye başlar, biz de köşeyi döneriz.

13.10.2006

Turaç Özgür

GÜNCEL, Olaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜKETİCİLER NEDEN DİZELE YÖNELİYOR?

Tüketiciler çare olarak dizele yöneliyorlar ama bizim hükümet onun da önünü kesmesini bilir. Herkes dizele geçtiğinde, bu sefer de dizelin fiyatını iki-üç katına çıkarır. Başka çaresi yok. Yolunacak kazlar, akaryakıt kullanılarak yolunuyor.

Din sömürü araç olarak kullanıldığı sürece hile-i şeriyenin önüne hiçbir güç geçemez. Bugün iktidarı ele geçirenler hile-i şeriye ile devleti ele geçirdiler. Devlet ele geçirildikten sonra da devletin varlıkları iç ve dış yağmacılar tarafından yağma ediliyor.

17.04.2006

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KENDİMİ TANIMAK İSTİYORUM

HERGİNŞom ağızlıların hakkımda söylediklerine bakmayın; ben haddimi bilirim: Dostlarımın övgüleri beni şımartmaz; düşmanlarımın acımasız eleştirileri de  -sövmedikçe-  beni kızdırmaz.

Eğer yazma özürlü, düşünme kabızlı değilseniz beni bana tanıtın, lütfen…

Şunu çok iyi biliyorum ki, beni sevenler tam bir çukur ayna görüntüsü verirler; kendimi olduğumdan büyük gösterirler. Benden nefret edenler de ya tümsek ya da silindirik ayna görüntüsü verirler; ya olduğumdan küçük ya da şaşı gösterirler. Öyle bile olsa, benim, kendimi tanımak ve haddimi bilmek için samimi övgüler kadar, ölçüyü kaçırmamış eleştirilere de ihtiyacım vardır.

Hadi arkadaşlar, beni nasıl tanıyorsanız öyle yazın, yeter ki, sizin gözünüzle kendimi tanımak ve –varsa- yanlışlarımı düzeltmek istiyorum. Kusura bakmayın da çok şey mi istiyorum?

Hani ben kendimi sizin gözünüzden tanımak istiyorum ya… Siz bunu benden esirgediğiniz zaman ben de sizin hakkınızda şöyle bir düşünceye kapılırım: “Bunlar, sıranın kendilerine geleceğinden korkuyorlar. Ben bu adama ayna tutar, acımasızca benim gözümden nasıl göründüğünü kendine tanıtırsam, bu da benim ipliğimi pazara çıkarır, iki insan içine çıkamaz eder” diye aklıma geliyor.

Hangi yemini etmemi istiyorsanız edeyim: Size söz veriyorum, siz istemediğiniz sürece asla öyle bir şey yapmayacağım.

Şunu da bilin ki, kaşınan ben olduğum için kimseye kırılmayacağım gibi virgülüne bile dokunmadan sitemde yayınlayacağım. Hoşuma gitmeyen ama gerçekleri ifade eden sözlerin karşısında sadece “Kendim ettim, kendim buldum” deme hakkımı kullanmama izin verirsiniz herhalde.

“Buna ne gerek var?” diye düşünenleriniz olursa, onlara yanıtım şudur:

“Kardeşim, duygu ve düşüncelerinizi yazmaya, paylaşmaya, düzeni ve bizi kötü yönetenleri eleştirmeye neden ödünüz kopuyor, siz kimin kölesisiniz? Mevlana’nın felsefi sözlerini paylaşa paylaşa mübarek adamı yediniz, bitirdiniz, Allah’tan korkun!..

Tanıdığım arkadaşlarımın çoğu dört duvar arasında savura savura mangalda kül bırakmazlardı. Şimdi ne oldu da dilleri lal, kalemleri mürekkep akıtmaz oldu? İnsan haklarına dayalı gerçek demokrasiyi susarak, katlanarak, sadece resim paylaşarak ve birbirlerimize övgüler yağdırarak mı elde edeceğimizi zannediyorsunuz? Her şeyin bir bedeli vardır, o bedel ödenmeden o şeyden de yararlanmak da onursuzluktur. Benim tanıdığım hiçbir arkadaşım bu durumu asla kabul etmez.

Sizlerin kötü gidişat karşısında söyleyecek bir çift bile sözünüz yok mu? Eğer yoksa, hiç olmazsa, söyleyecek sözü olanların kini paylaşın, herkesin haberi olsun. Facebooklarınızda ‘Beğendim’ sözlerini de unutun. Ne demek ‘Beğendim’? Madem beğendin, neden paylaşmıyorsunuz? Beğeneceğine paylaşın!.. Artık tırnak içinde imalı sözler bile söyleyemiyorsunuz, söyleyenlerinkini de paylaşamıyorsunuz. Niye? Fincancı beygirleri ürker ve çifteler atmaya kalkarsa size de isabet edebilir, değil mi? Sizinkiler diş de bizimkiler diş değil mi? Dişlerimizden olmayı göze alamazsak, kellemizden, namusumuzdan, onurumuzdan oluyoruz. Bu daha mı iyi sizce?

Ben de sevgili dostlarımı nihayet anlamış biri olarak bari kendimi kamuya açayım da hem kendimi tanıyayım, hem sizler eleştirecek bir şey bulup rahatlarsınız, dolayısıyla psikolojiniz bozulmaz. Ayrıca bir de bakarsınız ki, hızınızı alamayıp asıl eleştirmeniz gerekenleri eleştirme yürekliliğini kendinizde görürsünüz. Onlar da hadlerini bilirler. Biz de rahatlarız, psikolojimiz düzelir” dedim. Bu yazıyı yazma zorunluluğunu kendimde gördüm.

Her türlü eleştiriye açığım. Öbür tarafa gitmeden önce kendimi tanımak hakkımdır. Sokranacağınıza eleştirin!..

26.08.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CHP HAREKETE GEÇMEZSEN, BİR DAHA BENDEN OY BEKLEME!..

Demokrasilerde “Gün gelir hesap sorulur” diye bir sakız çiğnenip duranlar vardır. Bu, acizliğin ve kaderciliğin ta kendisidir. Ben ve benim gibiler ne acizliği, ne de kaderciliği kabul ederiz. O günün gelmesini neden tesadüflere bırakalım. Gücü ele geçiren iktidar, devlet denen gücü kötüye kullandığı an, oyumu verdiğim partim hiç duraksamadan derhal harekete geçip seçmenini sokağa döküp, dünyayı o iktidara dar edemiyorsa, ben de oyumu o partiye haram ediyorum. Yazıklar olsun!..

25.08.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SANDIKTAN ÇIKAN SALDIRGAN

Sandıktan çıktığını iddia eden bir başbakan ve onun hükümeti; demokratik tepkilerini gösterenlerin üzerine polis gücüyle, zulmüyle gidiyorsa… Bu yetmiyormuş gibi, eli çivili sopalı, palalı kiralık katilleri ortaya sürüyor, onlardan medet umuyorsa… Bu; o hükümetin yasal ve hukuki dayanağını kaybettiğini, ömrünün sonuna geldiğini, kendi eliyle kendi mezarını kazdığını gösterir. Yakında hakkın rahmetine (!) Kavuşacaktır. Şimdiden Allah rahmet eylesin!..  Yakınlarının ve sevenlerinin başı sağ olsun!.. Amin!..

06.07.2013

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Olaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KADDAFİ’NİN RUHUNA FATİHA OKUYORUM

ABD emperyalizmine boyun eğmeden gerçek bir yurtsevere yakışır biçimde ölen Kaddafi’nin ruhuna Fatiha okurken, ülkesini ABD’ye teslim edenlere de lanet ediyorum.

21.10.2011

MUAMMER KADDAFİ’NİN ÇAPUCULAR TARAFINDAN ÖLDÜRÜLÜŞÜ

Emperyalistlerin sömürmek gibi kutsal görevleri varsa, bizim de sömürülmemek ve sömürgenlerin anasını bellemek gibi kutsal görevlerimiz vardır.

Nihayet, emperyalizme ülkesini soydurmayan Muammer Kaddafi, ülkesini soydurmamasının cezası olarak kapitalizmin emperyalizmi ve onun satılmış sadık uşakları tarafından öldürüldü.

Amerika’nın çok sevdiği ılımlı İslam (şeriat) Libya’ya geldi. Muammer Kaddafi’yi katleden emperyalizmin uşakları, uşaklıklarının ödülü olarak 4 karı alabilecekler ama yakında Muammer Kaddafi’nin abdest suyuna da muhtaç olacaklar. Bunu yaşayarak göreceğiz

24.10.2011

Turaç Özgür

 

Turaç Özgür

GÜNCEL, Olaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YETER ARTIK!..

Kendisini Türkiye’nin mutlak patronu zannedenler, gücü ele geçirenler bu kirli savaşı bugünlere kadar getirdiler. İsteselerdi ve ABD’nin karşısına dikilebilselerdi binlerce şehit vermez, cephede kol ve bacaklarını bırakmış gaziler ve kahramanlar bırakmazdık. Aziz şehitlerimizin katilleri biraz da bu kendini âlimi ulema zannedenlerdir diye düşünüyorum. Gerekiyorsa, hepimiz şehit olalım. Aksi halde aklımızı başımıza alıp ağıt yakıp şehitlerimizin ruhunu muazzep etmeyelim.

Kahrolsun katiller!.. Şehitlerimiz  sonsuza kadar kalbimizde yaşayacaklar… Mekânları cennet olsun, yakınlarına sabırlar diliyorum.

15.07.2011

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TEHLİKELİ YARATIKLAR

Geçmişinde kendisi veya yakınları itelenmiş kakalanmış olanların ellerine hiç beklemedikleri bir güç geçtiğinde, şuur altlarındaki pislik çukurundan çıkmak için önüne geleni tehdit ederler. Böylelerini ciddiye almamalı ama psikolojileri bozuk ve çok tehlikeli oldukları için topluma verecekleri zararlar göz önüne alınarak derhal karantina altına alınıp tedavi edilmelidirler. Aksi halde ileride tamiri mümkün olmayan şeyler olabilir. Bunları destekleyenler ve göz yumanlar da doğabilecek suçların ortakları olurlar.

07.07.2011

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİNALARIN DIŞTAN MANTOLANMASI YASAK EDİLMELİDİR


Dikkat!.. Dikkat!.. 7,2 şiddetindeki depremde Van’daki Bayram Oteli yıkılmayınca dıştan bakanlar “Bu binada çatlak bile yok” demişlerdir. Depremin yaralarını gizleyen “ısı yalıtımı” diye yutturulan “mantolama”dır. Bu binada mantolama dıştan değil de içten olsaydı, dışardan bakan herkes o binanın yanından geçmeye bile korkardı. İstanbul’daki tüm hurda binalar “mantolama” yutturmacasıyla aceleyle kaplanıp “hurda” hali gizlenmiş olmuyor mu?
Amaç hurda binaları sağlam göstermek değilse, ısı yalıtımı içerden yapılmalıdır.
Dıştan mantolama yasak edilmelidir.
10.11.2011
Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Olaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MERSİN TEVFİK SIRRI GÜR LİSESİ PANSİYONU’NDA SİVİL DARBE

MERSİNMERSİNMERSİNM.T.S.G. Lisesi’nin pansiyonunda DDY çalışanlarının 300 kadar çocukları yatılı olarak kalıyorken, bunlar gerek okulda, gerekse Mersin’in çarşı pazarında taşkınlıklar çıkarıp çevreye zararlar vermeye başlamışlar. Okul yönetimi aciz kalmış ve 1968’de okulların tatile girmesini fırsat bilip yatılılara pansiyonu kapatmış, öğrencileri de uygun illere dağıtmış.

1968-69 Eğitim-Öğretim Yılı’nda lise son sınıfı M.T.S.G. Lisesi’nde okumaya karar verdim. 10 kişi yatılı, geri kalanların da tamamı gündüzlü olan orta 1’den lise son sınıfa kadar 80–90 öğrenciydik. Öğrencilerin çoğunluğu Anamur ve Silifkeli, 4–5 kişi Adana’dan dikiş tutturamayanlar, 2 kişi Elbistan’dan ben ve yanımda getirdiğim sağ kolum,  birkaç kişi de diğer illerdendi.

Tek ders nedeniyle Gaziantep Lisesi’nden biraz gecikmeli olarak geldiğimde pansiyonda hakimiyetlerini kurmak isteyen Adanalılar ve sağ kolum beni Otobüs Terminali’nden pansiyona adeta törenle karşılayıp şov yaptılar.

Kısa süre sonra bütün öğrencilere varlığımı kabul ettirdim ve Silifkeli olan öğrenci başkanımızı pasiflikle suçlayıp istifa etmesini istedik. Uygun bir zamanda pansiyon yönetiminin gözetiminde yeni başkanımızı seçmeye karar verdik. Silifke ve Anamurlular Adanalıların efeliklerinden kurtulmak için beni aday gösterdiler. Sandığa atılacak kâğıtlara herkes benim adımı yazmış, neşe içinde bekliyorlardı. Tam oylama yapılacakken, birbirimize “kirve” diye hitap ettiğimiz Adanalı Mehmet Umur yanıma gelip beni bir köşeye çağırdı, kimsenin duymayacağı şekilde aramızda şu konuşma geçti:

-Kirve yav, ben de adaylığımı koydum.

-Deme yav, ben sporla uğraştığım için doğru dürüst ilgilenemem diye aday olmak istemedim ama arkadaşlar halime koymadı, beni zorla aday gösterdiler, ben de onları kırmamak için aday oldum. Madem sen adaysın, o zaman ben çekileyim de seni seçelim. Ha kirvem başkan olmuş, ha ben, fark etmez…

-Kirve, herkes senin adını yazmış, benden gıcık kapıyorlar. Bunlar bana oy vermezler. Sen bir söylesen…

-Olur kirve, ben onları ikna ederim, seni seçeriz.

Bunun üzerine:

-“Arkadaşlar!.. Kimse adaylığını koymuyor diye ben sizin ısrarınız üzerine sizi kırmayıp aday oldum. Beni başkan seçmek istemenizden dolayı sizlere çok çok teşekkür ederim. Ben hem okul, hem stat arasında mekik dokuyorum, stadyumda her gün en az 4–5 saat koşmak, kültürfizik hareketleri yapmaktan çok yoruluyorum. Yeterince zaman ayırıp size doğru dürüst hizmet edemem. Kirvem Mehmet de adaylığını koymuş… Ha ben, ha o, ona vereceğiniz her oy bana verilmiş sayılır. Bana oyunu vermek isteyenler Kirvem Mehmet Umur’un adını yazsınlar, oylarını ona versinler. O, size daha iyi hizmet eder!..” diye nutuk atarken, bağırıp çağırmalar oldu. “Biz sana inanıyor ve güveniyoruz. Onlara güvenimiz yoktur. Ona oyumuzu vermeyiz!..” diye isyan ettiler.

Nihayet yalvar yakar, arkadaşları ikna ettim. İstemeye istemeye oylarını verdiler. Mehmet de M.T.S.G. Lisesi Pansiyon Yaptırma Yaşatma Derneği’nin Öğrenci Başkanı oldu. Diğer öğrenciler de bana kahredip kırıldılar: “Bunlar çok saygısız ve terbiyesizdirler. Burada kabadayılık yapıyorlar, bizi Adanalılarla tehdit ediyorlar. Bunlar burada huzur bozarlar, seni de tanımazlar. Bunu en kısa zamanda göreceksin” dediler.

***

İpleri eline geçirdikten sonra Mehmet Umur, Adanalılardan Pansiyon Yönetim Kurulu’nu oluşturdu. Pansiyonda Adanalıların önlerinden geçilmez oldu. Mehmet Umur haddini aşarak “Kirve, sana da bir görev bulduk” deyince, “Ben görev istesem başkan olurdum. Eee… Benim görevim nedir?” diye gülünce: Terbiyesiz herif, alay ederek “Sana Tuvaletlerin Başkanlığı’nı verdik” demesin mi ?

Bu, çok zoruma gitti. “Kirve, sana verdiğimiz güç emanettir. Haddini aşma!.. Verdiğimiz gibi almasını da biliriz. Seni başkan seçince kendini bir halt zannettin, mayanı meydana koydun!..” dedim.

İleriki günlerde de şaka ile beni sevenlerimin gözünden küçük düşürmeye çalıştılar. Kendi aralarında arkamdan alay ederek “Tuvaletlerden Sorumlu geliyor, gidiyor” gibi alay ettikleri kulağıma geliyor, densizlikleri beni çileden çıkarıyordu. Moralimin bozulduğunu gördüklerinde de gönlümü almaya çalışıyorlardı. Beni seçmek isteyenler “Biz sana demedik mi, bunlar terbiyesiz, saygısız herifler” diye bana dertleniyorlardı. Bunlar her geçen gün şımardıkça şımardılar, kahırları çekilmez oldu.

Pansiyon Yaptırma ve Yaşatma Derneği’nin Başkanı Z.E., Mersin Valisi’nin bile “Ağabey” diye hitap ettiği yaşlı ve çıkarcı bir ithalat-ihracatçıydı. Yönetim okul idaresine bağlı olmasına karşın onun sözü geçerliydi. Dernek Başkanı, yolsuzluklarına ve kalitesiz hizmetlerine göz yumulsun diye bunlara kişi başına ayda 100’er lira da para vermeye başlamış. Bundan dolayı yönetimle iyi geçinmeye çalışıyorlar, kötü yönetime ve kalitesiz hizmete göz yumuyorlar, herhangi bir sorun çıkarmamaya çalışıyorlardı. Dolayısıyla yönetim de bunlardan memnun olmaya başladı.

Aradan birkaç ay geçti geçmedi. Bunlara ve yapılan kalitesiz hizmetlere dayanamayan öğrenciler yine etrafımda dolaşmaya, gizli gizli bunlara atıp tutmaya, beni başkan seçmek için girişimde bulunmaya, beni ikna etmeye çalıştılar. Ben her seferinde “Ben başkan olmak istemiyorum. İçinizden birisini çıkarın, ben sizin yanınızda yer alırım” dedikçe bunlar “Biz onlarla uğraşamayız, sen başımıza geç, emret, biz yaparız. Şunlardan kurtulalım” dediler.

***

Pansiyon Yaptırma Yaşatma Derneği, geleneksel resepsiyonu nedeniyle öğrencilerin de katılmasını istemiş ve belli sayıda kontenjan tanımıştı. Bunlar da ne kadar Adanalı varsa kontenjana onları almışlar. Bunun hesabını sorduğumda “Kirve, senin de, diğerlerinin de smokini yoktur. Oraya smokinsiz kimse alınmıyor” diye yine dalgalarını geçtiler. Kendilerini pişman edeceğimizi söylememe rağmen tınmadılar bile…

***

Beklenen gün geldi. Bizim Adanalılar Mersin’in tüm ileri gelenlerinin eş ve çocuklarıyla katıldıkları geceye gittiler. Pansiyonda kalan diğer öğrenciler Anamurlu Osman’la Silifkeli Mahmut’un etrafında toplanıp kulise başladılar. Mütalaa saatimiz böylece Öğrenci Başkanlığını Devirme Kulisi saatine döndü. Ortalık iyice karıştı. Başımızdaki görevli öğretmen bile kaynamayı durduramadı. Sonunda kendi aralarında anlaşan 4–5 kişilik heyet yanıma geldi:

-“İmza toplayıp bunları başımızdan atacağız. Sen Öğrenci Başkanı seçmeye karar verdik. Biz de senin yardımcıların olacağız.Sen başımızda dur yeter, sen ne dersen biz yaparız, seni mahcup etmeyiz” dediler.

-“Madem istediğinizi seçebilecek gücünüz var. İçinizden birini neden seçmiyorsunuz?” dedim.

-“Onlarla uğraşamayız. Arada sırada bir sürü çakal getiriyorlar, bizi Adanalılarla tehdit ediyorlar.Bundan dolayı onların karşısına kimse çıkmak istemiyor” dediler.

Sonunda ısrarlarına dayanamayıp Öğrenci Başkanlığı’nı kabul ettim:

– “Arkadaşlar, o melunları gözünüzde çok büyütüyorsunuz. Ben isterdim ki, onların karşısına içinizden birini çıkarıp yönetimi ele alasınız. Ne yazık ki, onların karşısına çıkamıyorsunuz. Buna gerçekten üzülüyorum. Mademki bu kadar ısrar ediyorsunuz, o melunları başınıza bela eden de benim. Bu konuda da sürekli beni suçluyorsunuz. Peki, şartlarımı kabul ederseniz, ben de Öğrenci Başkanlığı’nı kabul edeceğim.”

-“Tamam, şartlarını söyle…”

-“Benim başkanlığımda 5 kişilik bir Pansiyon Öğrenci Yönetim Kurulu oluşturacağız. Okul Müdürlüğü’ne hitaben ‘Yukarıda adı geçenleri özgür irademizle başımızda görmek istiyoruz” diye bir dilekçe yazılacak, altına da parasız kalanlar hariç, diğerlerinin ad, soyad, sınıf ve numaraları yazılacak, karşılarına da imzaları atılacak. Bir tane bile imza vermeyen olursa, kabul etmem. Tamam mı?” dedim.

-“Tamam” deyip gerekli hazırlığı yapmaya gittiler.

Yazısı güzel olan bir arkadaşın el yazısıyla M.T.S.G. Lisesi Müdürlüğü’ne dilekçe şeklinde bir yazı yazıldı. Biz yönetim kurulu üyeleri olarak, diğerleri de bizi kabul ettikleri için kısa sürede imzalar tamamlandı. Pansiyonda parasız kalan öğrenciler, “Biz de imza verelim” diye ısrar ettilerse de ben:

-“Arkadaşlar, idare bize bir şey yapamayınca acısını sizden çıkarır. Sizin iyiliğiniz için imzalamanızı istemiyorum” dedim. Onlar da “Adanalılardan kurtulalım da başımıza ne gelirse gelsin!” dediler.

İyi ki, de onların imzasını almamışız. Bunu Okulun Müdürü beni çağırdığında anladım.

Bu arada başımızdaki görevli öğretmen sık sık: “Arkadaşlar, suç işliyorsunuz!.. Çocuklar lütfen beni dinleyin, yaptığınız suçtur!.. Size göz yumarsam, hakkımda soruşturma açarlar!.. Hepinizi disiplin kurulunda yargılarlar, sizi pansiyondan atarlar!..” diye bizi uyardı ama dinleyen kim!..

Bütün hazırlıklar yapıldıktan sonra Adanalılardan nefret edenler bayram havası içinde yatakhanelerine gidip o gece huzur içinde yattılar.

***

Bizimkiler sabaha karşı gelmişler. Olup bitenlerden kahvaltıda esnasında haberleri oldu. Bozuldular. İdarenin kendilerine vermiş olduğu güce güvenerek “Bizi kimse yönetimden uzaklaştıramaz. Siz boşuna heveslenmeyin, idare kabul etmez” dediler.

***

Dilekçe ve imzaları Okul Müdürlüğü’ne verdim. Müdürümüz Necati Çıplak Bey, inceledikten sonra beni makamına çağırdı:

-Turaç!.. Bu dilekçeyi sen mi verdin?

-Evet, Hocam…

-Oğlum, siz suç işlemişsiniz! Bu nedir, böyle şey olur mu?!. Ben sordum soruşturdum: Sen herkesi tehdit etmişsin, onlar da korkularından seni başkan seçmek için imza vermişler. Bak, şu ortaokul birinci sınıftaki öğrencinin ne iradesi olur ki, onun imzasını almışsın… Ben bu dilekçeyi yok sayıyorum, senin de başkan olmanı kabul etmiyorum!..

-Hocam, bir suçum varsa, cezamı çekmeye razıyım. Ben kimseyi tehdit etmedim, tam tersine arkadaşların ısrarlarına dayanamadığım için başkanlığı kabul ettim. Arkadaşlar daha önce de beni seçeceklerdi, Adanalıların oyunlarına geldim. Arkadaşlarım sürekli olarak “Sen onları başımıza bela ettin” diye beni suçluyorlar, içlerinden birisi kendine güvenip onların karşısına çıkamıyor. Beni başlarında görmek istiyorlar. Hocam, parasız kalan öğrencilerin başları belaya girmesin diye, ısrarlarına rağmen, onlardan imza almadık. Orta birinci sınıftaki öğrenciye gelince, benim gibiler yıllık 1800 lira veriyoruz; onlardan neden cüsselerine göre almıyorsunuz da aynı parayı alıyorsunuz? Bu dilekçenin gereğini yapmazsanız, doğabilecek sorunlardan beni sorumlu tutamazsınız… Başka bir emriniz var mı Hocam?

-Tamam, şimdilik gidebilirsin!..

***

Aradan az bir zaman sonra Müdür Bey beni tekrar çağırıp:

-“Turaç! Oğlum, tamam… Seni bugünden itibaren Pansiyonun Öğrenci Başkanı olarak kabul ediyorum. Oğlum, her yıl bir ilden diğerine, okul okul dolaşıyorsun, zaten sicilin bozuk, sakın bizi uğraştırmayasın!.. Aksi halde seni pansiyondan da, okuldan da atarım!..

-Peki, Hocam, emriniz olur…  Görevlerimi hakkıyla yapacağımdan en küçük bir endişeniz olmasın… Sorumluluğumu yerine getireceğime dair size söz veriyorum.

-Tamam, gidebilirsin, hayırlı olsun…

-Sağ ol, Hocam…

***

İşte böyle… Kendini bilmezlere, “Bizi kimse yerimizden sökemez!” diyen densizlere karşı onlar smokinleriyle dans edip menülerden şapur şupur atıştırırlarken, biz de sessiz sivil darbemizi yapmıştık.

Kirveme de “Seni ben oraya getirmiştim ama sen densizlik edip benimle dalganı geçmiş, Tuvaletlerden Sorumlu Başkan olarak görevlendirmiştin. Şimdi ben de sana o görevi verebilirim ama benim edebim buna izin vermez kirve!..” dedim.

***

5 kişilik yönetim kurulumu hemen toplayıp görev taksimi yaptım. Yapacaklarımızı planladık. İlk icraatımız olarak da Mersin’inin sayılır lokantalarından menüler getirip o menülerden esinlenerek bir yediğimizi 15 gün sonra yemek koşuluyla 15 günlük bir yemek programımızı demokratik usullerle yapmayı kararlaştırdık En kısa zamanda 15 kişilik yemek programımızı dev panoya yazıp Yemekhane’nin duvarına astık. Bir kopyasını da dosyamıza koyup aslını Pansiyon Yönetimi’ne verip gereğinin yapılmasını arz ettik.

***

Pansiyon Yönetimi bizi kaale almayarak henüz ilk günde bildiğini okudu ve bizim programımıza asla uymayacağını söyledi. Bunun üzerine ben öğle yemeği için bekleyen öğrencileri kapıda toplayıp:

-“Arkadaşlar!.. Pansiyon Yönetimi, onca emek vererek hazırlamış olduğumuz bizim 15 günlük yemek programımızı değil, kendi programını uygulamıştır. Mutfağa emrettim, sadece parasız kalan öğrenciler için bir masa hazırlanacak, sadece onlar içeri girip yemeklerini yiyecekler. Paralılara gelince, Başkanınız olarak sizlerden ricam: Kimse içeriye girip yemek yemeyecek, sadece ekmeklerinizi alıp dışarı çıkacaksınız ya da Pansiyonun çıkışındaki tosçuya gidi, 50 kuruş verip tos yaptırabilirsiniz. İçeriye girip yemek yemeye kalkanlar olursa, onlar için gereği yönetimimiz tarafından derhal yapılacaktır!.. Bozgunculuk yok, tamam mı arkadaşlar?!..

Yatılı kalan öğrenciler içeriye girip kendilerine gösterilen masaya oturdular. Diğerleri de sadece ekmeklerini alıp dışarı çıktılar. Ardından ben mutfağa girip pansiyonun seçilmiş öğrenci başkanı olarak ne kadar yemek kazanı varsa, mutfağın orta yerine devirip ilk eylemimi yaptım. Tabii kıyamet de koptu.

İşte yaptırımı olan eylem de böyle yapılır.

Ondan sonraki gelişmeler de bir başka yazının konusu olsun!..

21.08.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ULU ÇINARDAN GENÇ FİDANLARA ÖĞÜT

ayrikotuGünlerden bir gün uçsuz bucaksız bir ormanın kıyısına bir ayrık otu gelip genç ve tecrübesiz fidanlara “Yersiz yurtsuz dolaşıp duruyorum. Artık hem yaşlandım, hem de yoruldum. Aranızda bir yer verirseniz ben de şuracıkta yerleşir, son günlerimi aranızda geçiririm” diye ricada bulunmuş.

Genç ve tecrübesiz fidanlar “Bu ormanın ortasında yaşlı bir büyüğümüz vardır. Ona danışmadan bir şey yapamayız. Hele ona bir danışalım, o ne diyecek?” demişler ve günlerce yol gidip Ulu Çınar’a:

-“Ey büyüğümüz!.. Orada burada gezerek yıllarını geçirmiş, yaşlanmış, artık gezmeye dermanı kalmamış zavallı yaşlı bir ayrık otu gelip ‘Şuracıkta bana bir yer gösterin de ben de son günlerimi burada geçireyim’ diye gelip gidip bize ricada bulunuyor. Siz ne diyorsunuz?” demişler.

Ulu Çınar adeta gürleyerek:

-“Zinhar sakın ola o meluna aranızda yer vermeyin! O, öyle bir melun ki, bir yerleşti mi hepinizin sonunu getirir, bütün ormana yayılır, köklerinize sarılır, özsularınızı emer, sizi kurutur, size yaşam hakkı bile tanımaz. Siz onun yalvarmalarına, yakarmalarına sakın kanmayın ve fırsat vermeyin!.. Sonra bin pişman olursunuz!.. Bütün ormanı yok eder o melun!.. Sonra demedi demeyin!..” demiş.

***

Genç ve tecrübesiz fidanlar yine günlerce yol tepip yerlerine gitmişler. Ayrık otuna:

-“Ulu büyüğümüze danıştık; o, kabul etmiyor. Kusura bakmayın, sizi bu koşullarda aramıza alamayız” demişler.

Ayrık otu bu, hiç vazgeçer mi? Yalvarmalarına yakarmalarına devam etmiş, günlerce gelip seller sular gibi gözyaşları akıtmış, genç ve tecrübesiz fidanları kandırmak için diler koymayıp dökmüş:

-“Benim cürmüm nedir ki, size zarar vereyim? İşte halimi de görüyorsunuz, bugün yarın ölür giderim. Zavallı, kuru, kendine bile faydası olmayan bir ayrık otundan size ne zarar gelecek ki? Ne olur yani, şu köşecikte bir yer verseniz? Hem nerden haberi olacak beni aranıza aldığınızdan o Ulu Çınar’ın?” demiş.

***

Ayrık otunun gözyaşlarına dayanamayan genç ve tecrübesiz fidanlar kendi aralarında tartışmışlar ve “Ulu Çınar’a söylemezsek, nerede bilsin şu zavallı, kuru, cılız ayrık otunu aramıza aldığımızı, hem kaç gün yaşayacak ki şu haliyle bize ne kötülüğü dokunacak ki?” deyip ayrık otuna bir köşecikte barınması için yer vermişler.

***

Aradan günler, haftalar, aylar, hatta yıllar geçtikçe ayrık otu da etrafına kök salıp yayıldıkça yayılmış… Her gittiği yerde ne kadar ot, ne kadar genç fidan, yaşlı ağaç varsa sararıp solmuş, kuruyup dökülmeye başlamış…

Tehlikenin kendilerine yaklaşmakta olduğunu gören ağaçlar melun ayrık otunun yaptıklarına, yayılmasına karşı bir çözüm bulamayınca soluğu Ulu Çınar’ın karşısında almışlar:

-“Ey ulular ulusu!.. Ey Ulu Çınar!.. Ey büyüğümüz!.. Sizin değerli öğütlerinizi dinlemeyip o melun ayrık otuna kıyıda bir yer verdik, vermez olaydık!.. Yerleştikten sonra kök saldı, etrafına yayılıp önü alınamaz hale geldi. Gittiği her yerde bütün bitkilerin, fidanların, ağaçların köklerini sardı, somurdu, öz sularını emdi, kendisi semirirken her şeyi kurutup yok etti. Önünü alamadık, yayılmasını engelleyecek bir çözüm bulamadık!.. Sizi dinlememekle büyük hata ettik!.. Bizi affet ne olur? Bize bir yol göster, bir akıl ver, yardım et, kurtar bizi şu melundan!.. Biz ettik sen etme!..” diye yalvarıp yakarmışlar.

Ulu Çınar:

-“Boşuna yalvarıp yakarmayın, seller sular gibi gözyaşları akıtmayın!.. Artık ben değil, hiçbir güç o melunu durduramaz!.. Varın gidin, gözüm görmesin sizi!.. Yapılacak hiçbir şey yoktur!.. O melun bütün ormanın sonunu getirecektir!.. Söz dinlememenizin cezasını hem siz, hem de suçu günahı olmayan herkes çekecektir!..” demiş…

****

Aradan fazla zaman geçmeden bütün bir ormanı kaplayan ayrık otu, kendisinden başka kimseye yaşam hakkı tanımamış.

Yufka yürekli, tecrübesiz genç fidanların Ulu Çınar’ı, büyük sözü dinlememelerinin sonu felaketle noktalanmış…

***

Bir Türk Atasözü: Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az…

18.08.2014

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Masallar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“ANAYASAYI TAĞYİR, TEBDİL VE İLGA ETMEK” KİMLERİN HAKKIDIR?

anayasa-kitapcigi-300x2361960 Darbesi’nde sağ görüşlü 3 kişi,  1971 Darbesi’nde 3’ü siyasi sol görüşlü, 14’ü adli olmak üzere toplam 17 kişi ve 1980 Darbesi’nde de 17’si sol, 8’i sağ ve 1’si Asala militanı olmak üzere toplam 50 kişi, genel olarak da  70 kişi, genellikle de “Anayasayı tağyir, tebdil ve ilga suçlaması”yla idam edilmiştir.

İster siyasi, isterse adli olsun, bana göre idam; çağdışı ilkel devletler tarafından intikam duygularıyla işlenen insanlık suçlarıdır. Çağdaş, modern, hukuk devletlerinde devlet; intikam duygularıyla hareket edemez, etmemelidir de… İdam edilen kişinin ıslah edilip kazanılması olanaksız olduğuna göre, suçluların cezaları ne kadar büyük olursa olsun, kimse idam edilmemelidir. Devletin amacı; intikam duygularıyla kişilerin yaşamına son vermek ya da eziyet, işkence etmek değil, onları insan haklarına sadık kalarak ıslah edip topluma yararlı birer yurttaş haline getirmektir. Islah edilip kazanmaya çalışmamak da devletin yurttaşlarına karşı işlediği affedilmez bir suçtur. Süresiz ceza da olmaz.

Anaya ve yasalar ve önünde her yurttaş eşittir. “Hiçbir kişiye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz” diyen Anayasamız yürürlükte iken makamı ve görevi her ne olursa olsun,TC Yurttaşı Recep Tayyip Erdoğan sürekli olarak “Anayasayı tağyir, tebdil ve ilga etmesi”ne karşın nasıl oluyor da yerini koruyor, dokunulamıyor?

Böyle bir devlete hukuk devleti denir mi? Böyle bir devlette kendimi nasıl güvencede göreceğim? Böyle bir devletin yok olması ve yıkılması için çalışanlar olursa, onları “Anayasayı tağyir, tebdil ve ilga suçlaması”yla yargılayacak olan yargıçlar uzaydan mı gelecekler?

Makamı ve rütbesi her ne olursa olsun bir kişi yürürlükteki anayasayı ve yasaları beğenmek ve sevmek zorunda değildir ama onlar yürürlükte olduğu sürece harfiyen uymak zorundadır. O anayasa ve yasalar henüz yürürlükte iken “Beni seçerseniz, ben o anayasaya ve yasalara uymayacağım, ben her yurttaşına eşit ve tarafsız bir Cumhurbaşkanı değil, kafamdaki projeleri uygulamaya çalışan seçilmiş kralınız, diktatörünüz olacağım” diye ima bile edemez; dediği an suç işler.

Ulusunun değil % 38’inin, % 100’ünün oyuyla da gelse keyfi davranamaz. Bir yurttaşının keyfiyetine göz yuman her neyse, diğerlerine de yummak zorunda kalır. O zaman da anarşi doğar. Bunun asıl suçluları da anayasayı ve yasaları tanımayanlardan daha çok uygulamayanlar olur.

Tüm yurttaşların kendilerine birtakım görevler verip suç işlemesini istemeyen tüm savcı ve yargıçları görevlerini derhal ve ivedilikle yapmaya çağırıyorum. Aksi halde yarın ben de kendime birtakım görevler verir ne anayasa, ne de yasa tanırım. O zaman beni suçlamaya da kimsenin hakkı yoktur. Çünkü ben özgür bir yurttaş olarak kimsenin kulu ve kölesi değilim. Tüm savcı ve yargıçlarımızın da sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin hakim ve savcıları olduğuna henüz inancım yok olmadı.

17.08.2014

T.C. Yurttaşı

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

17 AĞUSTOS 1999 BÜYÜK DEPREMİ

DARICADARICADARICA

 

 

 

1- 16.08.1999 Pazartesi: Özder birlikte çalıştığı arkadaşı Derya ile odasında sohbet edip bir şeyler yediler içtiler. Yattılar. Önder de kendi odasında televizyon izliyordu. Fadime ile ben de salonda hem televizyon izledik, hem de viski içtik.

Televizyonda ev sahipleri ile kiracı ilişkilerinden ve kiraların çok yüksek olduğundan bahsediyordu. 29 Mayıs Cumartesi günü evimize taşınmıştık. Bu duruma göre 80 gündür kendi evimizde oturuyorduk ve kiradan da kurtulmuştuk. Bundan dolayı “Allah’a şükürler olsun ki, kiradan kurtulduk ve Hüsamettin Özder gibi bir ev sahibimiz artık yoktur. Aksi halde bu koşullarda işimiz çok zordu” diye divanda uzandığım yerde dile getirmiştim.

Nerden bilirdim ki, birkaç saat sonra 7,4 şiddetinde deprem olacak, biz de beterin beteri duruma düşüp sokakta kalacak, sakat kalmadığımıza, ölmediğimize şükredecektik.

2- 17.08.1999 Salı: Deprem anında çocuklar uyuyorlar, Fadime ile ben de yarı uykulu durumda yatak odasında yatıyorduk. Saat 03.02’de korkunç bir patlama ve kulakları sağır eden bir uğuldama oldu. Sanki dağ gibi bir canavar durmadan kükrüyordu. Ömrüm boyunca öyle korkunç ve uzun süren bir kükreme duymamıştım. Perdeler kapalı olmasına rağmen pırıl pırıl bir ışık içeriyi aydınlattı.

Ben bir anlam veremedim. Fadime bomba patladığını zannetti. Ama korkunç gürültünün ve kuvvetli ışığın sebebini anlamak için perdeyi açıp dışarı baktığımda ortalık şimşek çakmış gibi aydınlıktı. Önce hafif bir sarsıntı ve bir kasırga sesi… Korkunç bir fırtına diye düşünürken, ardından bitmek tükenmek bilmeyen bir sarsıntı, sonra gerek evin içinden, gerekse alt ve üst katlardan kırılma, çatırtı, patırtı sesleri birbirini izledi. Biraz uzaklarda “Harrr! Harrr!” sesleri gelmeye başladı. Bu sesler bizim blokların arkasındaki binaların çökmesinin sesleri olduğunu sonradan anladım.

Sanki genç bir elma ağacının dallarındaki bütün elmaları dökmeye ahdetmiş deli bir boğa ağacı sürekli boynuzluyordu. O anda deprem olduğunu anladım. “Köşelere kaçın!” diye bağırdım. Arkasından yatağın kenarlarından iki elimle güçlüce tutunup ayaklarım yerde olduğu halde dışarıya fırlamamak için oturdum, pencerenin arkasına sindim. Üst tarafımda asılı olan Hz. Ali ve çocuklarının camiye giderken kazlarla önü kesilen posteri ayaklarıma düşüp dağıldı. Bir asır kadar uzun hissettiğimiz 45 saniyelik deprem duruncaya kadar hiç ara vermeden “Allah, Allah, Allah!..” diye ölümümüzü bekledim.

Ben yaşamımızın noktalandığı kanaatindeydim. Korkunç ölüm tünelinde bina ile birlikte bilinmeyene doğru hızla savrulup gidiyormuşuz gibi hissettim. Bu tünelde nereye ve ne zaman toslayacağımızı düşünüyordum. Bu arada kendim ve Fadime için değil de genç yaşta çocuklarımızın yaşamlarını bu şekilde noktalamalarını düşünmek beni çok rahatsız ediyor, onlara bir şey olmaması ya da acı çekmemeleri için dualar ediyordum.

Özder depremden biraz önce tuvalete kalktığı için uyanıkmış. Odasındaki kitaplığı üzerine doğru düşünce çok korkmuş. Öleceği korkusuyla durmadan yürek paralayıcı çığlıklar atıyordu. Aynı odayı paylaştığı kız arkadaşı Derya’da ses seda yoktu. O, derin uykusundan Özder’in çığlıkları ve bağırtılarıyla son anda uyanmış.

Önder üzerine düşen sıva kırıntılarıyla uyanıp ne olduğunu anlamaya çalışmış, deprem olduğunu anladığında da yastığı başının üzerine koyup yumulmuş.

Fadime bir yandan “Evimiz başımıza yıkılıyor!” diye feryat ediyor, bir yandan da “Çocuklar, buraya gelin!” diye bağırıyordu.

Bağırıp çağırmalara Önder de “Ne bağırıyorsunuz?!.” diye bağırıyordu. Derken, nihayet korkunç sarsıntı ve sesler kesildi. Binamız yerli yerinde duruyor ve biz de ölmemiştik.

Ben “Haydin dışarı çıkalım, çabuk olun!” diye seslendim gömleğimi ve eşofmanımın altını çabucak giydim. Biz merdivenden inerken karanlıkta 16 numarada oturanın kızı bir delikanlıyla çabucak merdivenlerden inip siteyi terk etti. Sonradan öğrendiğime göre başından türbanını eksik etmeyen ama sık sık sevgili değiştiren bir kızmış.

Sağ selamet dışarı fırladık. Her taraf karanlık ve toz bulutu içindeydi. Arabanın üzerine düşen sıva kırıntıları nedeniyle alarm sürekli çalıyordu.

Bizim ardımızdan bizim üst komşumuz İrfan Bey, eşi ve iki çocuğu; Hanifi Çüçen, eşi ve iki çocuğu binanın ana kapısından çıktılar.

Alan evlerini terk edenlerle doldu. Dışarı çıkanlara “Durmayın, meydanlara kaçın!” diye bağırdım ve arabaya yöneldik.

Gece Bekçisi Halil Efendi: “Bloklar gelip gelip gidiyordu, neredeyse teperi birbirlerine çarpacaklardı. Çok korktum, kaçtım. Arkadaki binalar yerle bir oldu” diye söyleniyordu.

Eyvah!.. Arabanın anahtarını almayı unutmuşum. Önder arabanın anahtarını almak için fırladı. Annesiyle birlikte onu güçlükle durdurduk. “Sen daha gençsin, ne olur ne olmaz. Sen dur, ben çıkarım” deyip 3. Kattaki evimize tekrar koşarak çıktım. Arabanın anahtarını aldım. Battaniye türü bir şeyler ararken bu arada karanlıkta hızla evi gözden geçirdim: Salondaki Grundik televizyon düşüp parçalamış, çiçeklik ve müzik setinin bir kolonu devrilmiş. Özder’in odasında: Kitaplık Özder’in karyolasının üzerine devrilmiş, kitaplar yerlere saçılmış. Özder’in televizyonunu sehpasından yere indirdim. Mutfakta dolaplar açılmış, kap kacak yerlerde saçılmış, kırılmış, savaş alanı gibiydi.

Yazlık iki yorganı koltuğumun altına kıstırıp hızla aşağı indim. Bizimkiler arabanın yanında beni bekliyorlardı. Doğru arabaya koştum. Önder, yıkıldığı söylenen evlere uzaktan bakıp gelmiş. Yerle bir olan 3 bloğu görmemiş olacak ki, ayakta durana bakıp “yıkılan bir şey yok” diyordu.

Arabayı çalıştırıp bizimkileri ve Hanifi’nin çocuklarını bindirip bizim blokların arkasındaki boş alana gittik. Bizim bloklardakiler ve etraftakiler de daha güvenli olduğu için orada toplandılar.

Biraz sonra Önder yıkılan blokların yanına gidip gelmiş: “Baba, şu apartmanlar yerle bir olmuş. Karanlıkta ağlaşıyorlar, bağırıp çağırıyorlar. Işık arıyorlar” dedi.

Arabadakilere “Çabuk inin!” dedim. İçindekileri indirdikten sonra arabayı yıkılan binaların oraya götürüp incir ağacının altına arkasını getirip uzunları yaktım. Ortada evlerin harabeleri tepecikler görünüyordu. Üzerinde de onlarca yardıma gelmiş insanlar vardı. Kendimi tutamayıp “Eyvah! Benim zavallı insanlarım!” diye feryat edip el frenini çekip, arabayı stop etmeyi unutarak dışarı fırladım. Araba sarsılarak kendiliğinden stop etti.

Önder, “Ne oluyor baba, dikkat etsene!” diye beni uyardı.

İner inmez arabanın farlarının aydınlattığı tepeye fırladım. Onlarca insan sağa sola bir şeyler atıyor, canlı-cansız insan arıyorlardı. Ben de şuursuzca acıklı feryatlar edip bir yandan kırıntıları uzaklara atıyordum.

Baktım ki, bu şekilde bir sonuca varamayacağız: “Arkadaşlar hep bir yerde durmayın! Ölmeyenlere zarar vermeyin! Kurtulacakları da öldürmeyin! Ölenler ölmüştür, sağları kurtaralım! Bağırıp çağırmayalım, ses dinleyelim, yaşayanları tespit edelim, ona göre hareket edelim!” deyince, beni dinleyenler öyle yaptılar.

Bu arada birkaç yaralı kurtuldu. Seyircilerden alkış koptu. Bu alkışlara bir anlam veremedim.

“Yaşayan var mı? Yaşıyorsanız ses verin! Sizi kurtarmaya geldik. Korkmayın, bize güvenin!” diye bağırmaya başladım.

Derinlerden bir kadın sesi geldi. Birkaç kişi sesin geldiği yere yöneldik. Bir el feneri getirtip sesin geldiği yarıklardan aşağılara doğru baktık. 4–5 metre aşağılarda olduğu belliydi. Yarıklar aşağıda kapanmıştı. Birkaç adım aşağıya inip aramaya başladım. Bulamayınca çaresizlik içinde: “Yenge nasılsın? Yerin iyi mi?” diye bağırdım. O da “Nefes alamıyorum” diye seslendi. “Korkma, bir yere ayrılma, üzerin sağlamdır, seni kurtaracağız!” diye bağırdım. Sonra da “Zavallı nereye ayrılacak?” diye kendi kendime söylendim.

Bu arada yukarıdan kayan bir beton blok sol ayağıma çarptı. Az kalsın ayağım altında kalıyor ve kırılıyordu. Bunun üzerine yukarıda iş yapamaz duruma geldim. Önder’le bir adam yanıma gelip çekici kanca ve makas getirmek için arabayı istediler. Zaten bundan sonra fazla bir işe yaramazdım. Topallıya topallıya aşağıya inip iki adamla arabaya binip 500 yataklı Devlet Hastanesi (Darıca Farabi Devlet Hastanesi) inşaatlarının oraya gittik. Orada arabanın ışığında işe yarar bir şey arayıp durduk. Sonuçta bir demir makas alıp tekrar aynı yere geldik.

Biz geldiğimizde etraf vinçle, araçlar ve insanlarla dolmuştu. Arabanın orada durmasının da gereği kalmamıştı.

Bizim çocukların yanına gittim. Ağlaşıp sızlaşıyorlardı. Özder’i zaten başından beri susturamıyorduk: “Baba bu eve bir daha girmem. Buradan gidek” diyordu.

Fadime, Özder ve Derya’nın başları bağlıydı, benim getirdiğim yazlık yorganlara sarınmış ayakta duruyorlardı. Onları arabaya aldım. Arabadan ben de inip C/3’te oturmakta olan Foto Mehmet Özdemir’in hanımı Süheyla hanımı da arabaya bindirdim.

Az sonra Fadime “Başımızı yıkayacak bir yer var mı?” diye sordu. Ben kendi kendime “Vah vah!.. Zavallılar kafayı da üşüttüler” diye düşündüm.

Sonra gidip bir yerde kafalarını yıkayıp geldiler. Bu arada biz de daha güvenli alana yerleşmeye başladık.

Fadime, Özder ve Derya geldiklerinde “Neredeydiniz?” diye sordum. Onlar da “Başımızın kınasını yıkadık” deyince, o zaman kafalarını üşütmediklerini anlayıp sevindim.

Derya’nın anası ile babası gelip onu Gebze’ye evlerine götürmüşler. Bulunduğumuz yerde gezindik, yerlerde oturduk, ortalık aydınlanmaya başladı.

Arabanın radyosunda sürekli olarak deprem haberleri veriliyordu. Hükümet yetkilileri tüm Kocaeli, Adapazarı, Yalova, Gölcük, Avcılar’ın yerle bir olduğunu, binlerce binanın kadayıf gibi çöktüğünü, binlerce ölü ve yaralı olduğunu, devletin bütün imkânlarını seferber ettiğini, kimsenin paniğe kapılmamasını, depremzedelerin yaralarının sarılacağını söylüyordu.

Haberlere bakılırsa biz yine de iyiydik. Bir ara Erzincan Depremi’ni de yaşamış olan Foto Mehmet Özdemir’e “Mehmet Abi, biz de mi depremzede oluyoruz?” dedim.

O da “Hocam, biz depremzede olmuyorsak, kim olacak? Elbette biz de depremzedeyiz” dedi. O zaman anladım ki, biz de depremzede oluyormuşuz.

Nihayet güneş doğdu. Etrafımız araç ve insanlarla dolmaya başladı, sanki panayır yeri gibiydi. Tuvalet ihtiyacı olanlar 200 metre kadar uzakta olan camiye gidip geliyorlardı.

Biz de yerleşim alanımızın yanındaki 3 katlı binanın gölgesinde öğleye kadar oyalandık. Ellerimiz bağlı, yıkıntıdan çıkanları merak ediyor ve kurtarma rezaletini seyrediyorduk.

Ben Önder’le birlikte eve gittim. Evin içi savaş alanına dönmüştü. Dönüşte fotoğraf makinemi ve küçük teyplerimi, birkaç da eşya alıp getirdik.

Zaman zaman eve gidip bez, kap kacak, minder türü şeyler getiriyor, yatak yorgan çarşaflarından, battaniyelerden geçici barınaklar yapıyorduk. Mehmet ağabeylerle biz bir küme oluşturmuştuk. Fadime ile Mehmet Abi’nin karısı ve kızları bir şeyler hazırladılar, karnımızı doyurduk.

Foto Mehmet Abi ile Darıca’ya dükkânına gidip çadır kurmak için biraz bir şeyler getirdik. Biraz ağaç, tahta türü şeyler de bizim S.S. Yeşil Darıca Kooperatif Evleri’nde getirdik. Faruk Uygur’la Mehmet Yel tüm tahta ve ağaç türü şeyleri götürdükleri için doğru dürüst bir şey bulamadık. Demir ve plastik borular, kazma, kürek aldık. Hepsi o kadar… Elimizde bulunan imkânlarla, çarşaf, bezlerle piknik barınakları kurduk. Arabanın koltuğunda, barınaklarımızda, çarşaf ve battaniyelere sarınarak geceledik.

3- 18.08.1999 Çarşamba: Foto Mehmet Abi ile kahvaltıdan sonra çevremizin ve inşaatlarımızın görüntülerini fotoğraf ve video kamerayla tespit ettik. Bu arada ben evimin içini hem görüntüledim, hem de olup bitenleri küçük ses kayıt cihazımla bir mikro kasete kendi sesimle kaydettim.

Meraklılar etrafımıza toplandılar. Kamerada onlar da görünmek istiyorlardı.“Hangi kanaldasınız Abi?” diye bana soranlara, ben de iş olsun diye “Kanal D’deyiz” dedim. Bunun üzerine biz nereye gittikse, arkamızda 150–200 kişilik bir güruh da dolaştı. “Ne zaman yayınlanacak Abi?” dediler. “Akşama” dedim. Hani bir söz vardır: “Koyun can derdinde, kasap et” diye. İşte bu da onun gibi bir şey.

Attığım nutuklar ve tanıtım seslendirmeleri karşısında etrafımızdaki kalabalıklar bizi tasdikliyorlar ve yer yer alkışlarıyla destek veriyorlardı. Kameramanım başının ağrımaması ve hükümetle ters düşmemek için işine gelmeyen yerlerde kayıtları durdurmuştu. Sonradan teypteki sesimle karşılaştırınca kuşa çevirdiğini anladım.

Nihayet, kameramanım korkusundan benden ayrıldı. Tek başıma röportajlarıma ses kayıt cihazıyla devam ettim. 4 bloktan 3’ü yıkılan 5 katlı Petkim Evleri’nin etrafındaki meraklılara ve seyircilere depremle ilgili görüşlerini almak için teybimi uzattım. Zaman zaman yorumlar yaptım. Kimileri de siyaset yapıyorsun diye bana sataştı. Aldırış etmedim, yapmam gerekenleri yaptım.

Kameramanıma “Neden tamamını çekmedin, sansürledin?” deyince de “Sen devlete, hükümete atıp tutuyordun, o zaman kaydetmiyordum” dedi. “Yahu ne atıp tutması, sadece eleştiriyordum. Eleştirmek suç mu?” dedim. O da “Neme lazım, tedbirli olmak lazım” dedi. Hay senin tedbirini!.. MHP’li, ülkücü, koca bozkurtun milliyetçilik damarları kabarmış olmalı ki, eski bir komünistin eleştirilerine dayanamamıştır.

Ayrıca, Mehmet Abi’nin oğlu Samet’le birlikte bizim blokların ve arkamızda yıkılan blokların görüntülerini aldık. Aynı zamanda ben seslendiriyordum. Elimdeki mikro teybe de sesimi kaydediyordum.

Meraklı ve seyircilerle yaptığım röportajlara örnek:

-Beyefendi burada ne oldu?

-Abi, depremde burada 5 katlı 3 apartman yıkıldı.

-Yakınlarınızı mı arıyorsunuz?

-Hayır, Abi.

-Peki, seyrediyor musunuz?

– Evet, Abi.

-Meraklı mısınız?

-Evet, Abi.

-Peki, bu 25 tonluk kepçeliler, bekolar ne yapıyorlar bu yıkıntıların üzerinde?

-İnsanları kurtarmaya çalışıyorlar.

-Ölüleri mi, dirileri mi?

-Hem ölüleri, hem de dirileri.

-Bu nasıl kurtarmak, başlarında bir uzman var mı?

-Hayır, Abi.

-Ölüleri kurtarmaya çalışıyorlarsa, zaten onların evleri kendilerine mezar olmuş, bıraksınlar, onlar orada biraz daha yatsınlar. Yok, eğer dirileri kurtarmaya çalışıyorlarsa bu nasıl kurtarma? O araçların paletlerinin, kepçelerinin altında karıncaların bile saklanamayacağı kadar boşluk kalmaz.

-Abi, bunlar dirileri de öldürmeye çalışıyorlar.

-Merhaba, kardeş! Siz kimsiniz, meraklı mısınız?

-Evet, Abi, meraklıyım.

-Bu araçlar belediyenindir, değil mi?

-Bilmiyorum Abi.

-Özel bir şirketindir, diyorlar, doğru mu?

Başka bir şahıs söze giriyor:

-Bunlar Unsur İnşaat’ın araçlarıdır. Adamlar hiçbir karşılık beklemeden kurtarmayı yapıyorlar.

Başka birisi:

-Allah razı olsun onlardan abi. Böyle insanlar da var.

-Evet, Allah razı olsun, iyilik mi ediyorlar, kötülük mü ediyorlar bilemiyorum.

Başka bir grubun yanına yaklaşıyorum. Şov ve siyaset yapıyorsun diye bana saldıracaklar neredeyse. Oradan uzaklaşıyorum.

Öğleden sonra yıkılan binaların civarında kalabalıklar toplanmış, ayaküstü konuşuyorlardı. “Milletvekili gelmiş” dediler. Küçük teybimi gömleğimin cebine koyup yanlarına gittim.

Fazilet Partisi Kocaeli Milletvekili ve Meclis Başkan Vekili Vecdi Gönül, Gebze Kaymakamı, Gebze Belediye Başkanı Ahmet Pembegüllü, Gebze Emniyet Müdürü çevreyi gezip bilgi almak için koruma polisleriyle gelmişler.

Milletvekiliyle dinliyor, orta yaşlı bir beyefendi de sürekli dilek ve şikâyetlerini sıralıyordu. Bir türlü sözlerini bitirmiyordu. Dayanamayıp araya girdim. Adam bozuldu: “Ben daha sözlerimi bitirmedim” dedi.

Ben de “Senin sözlerinin biteceği yoktur. Bizim de söyleyeceklerimiz var, bitir de biz de söyleyeceklerimizi sayın milletvekilimize söyleyelim” dedim. Baktım sözlerini bitirmiyor. Araya girdim. Kendimi tanıttım. Deprem anından başlayarak durumu özetledim. Seslerini de aldığımı söyleyip teybimi cebimden çıkardım.

“Sayın milletvekilimi burada görmekten memnun olduk. Keşke diğer partilerden de milletvekilleri gelselerdi de depremzedelerin durumlarını yakından görselerdi. Ona göre önlemler alınması için girişimlerde bulunsalardı. Darıca Belediye Başkanı’nın burada bulunmaması büyük bir eksikliktir. Özellikle onu görmek isterdik. İnsanlar nerede barınıyorlar, ne yiyorlar, ne içiyorlar, ihtiyaçlarını nasıl gideriyorlar? Ne yapmak gerekir, hangi önlemleri almak gerekir, enkaz altında kalanların kurtarılması için kılavuzlar var mıdır, yok mudur, şu 25 tonluk kepçeliler, Bekolar kimlerin emriyle kimleri kurtarmaya çalıyorlar, birtakım izleri mi kaybetmeye çalışıyorlar yoksa insanları mı kurtarmaya çalışıyorlar? bilmiyoruz.

Böyle kurtarma olmaz. Ben bir deprem uzmanı değilim ama bu yapılanların yanlış olduğunu görüyorum. Bu kepçelerin, bu paletlerin altında değil insan, karınca bile kurtulmaz. Bu şekilde kurtulmayı bekleyen bir canlı olmaktansa, ölmüş olmayı tercih ederim.

Yaptığım bir röportajda gencin biri: ‘Beton bir blok kaldırılınca altından 13 yaşlarında bir kız çocuğu çıktı. Elinden tutup tam çekmek üzereydim ki, blok çocuğun üzerine düştü, canımı zor kurtardım,  çocuk ezilerek öldü’ diyor.

Böyle kurtarma olmaz. Bir sorumlu yoktur. Ölenler zaten ölmüştür. Hiç olmazsa, itina ile yaralılar ve sağ kalanlar kurtarılabilir. Ama bu şekilde insanlar diri diri parçalanıp çıkarılıyor. Böyle olmaz!” dedim.

Pembegüllü alındı, bana sataştı. Pembegüllü’ye Milletvekili kızdı: “Bırakın arkadaş konuşsun, dinleyelim” dedi. Pembegüllü sustu. Pembegüllü’ye ‘Sayın Pembegüllü iki gündür size teşekkürler edip, duruyorum. Darıca Belediyesi bizimle ilgilenmedi ama Gebze Belediyesi bize tankerlerle su gönderdi, yiyecekler dağıttı diye. Aha bu teypte kayıtlıdır. Sözüm size değildir. Sözüm Darıca Belediye Başkanı İbrahim Pehlivan’a ve diğer yetkilileredir” dedim.

Ardından Kaymakam alınıp teybimi istedi. Ben teybimi yere çarpacak zannedip yumruğu atmaya hazırlanıyordum ki, kendisini aklayan bir konuşma yaptıktan sonra teybimi verdi.

Konuşmaya devam ettim. “Sayın Milletvekilim, böyle afetlerde devlet ne yapacağını bilemiyor. Milletin örgütlenmesine de fırsat verilmedi. Örgütsüz milletin de başına bunlar gelince olan oluyor. Bu devlet konuşanı, düşüneni sevmiyor, örgütlenmeyi engelliyor. Her şey el yordamıyla yapılıyor. Ben hak ve hukukumu aradığım için il il, okul okul süründürüldüm. Şimdi de Yalova’da sürgün hayatı yaşıyorum. Sizden de yardım isteyip tekrar buraya gelmek istiyorum. Aha şurada kendi imkânlarımızla yatak yorgan yüzleriyle yapmış olduğumuz barınaklarımızda kalıyoruz,  yaşam savaşı veriyoruz. Devleti yanımızda göremiyoruz” dedim.

Kaymakam, gülerek sözümü kesti, “Biraz daha konuşursan, beni de sürgün kaymakam edeceksin” dedi.

“Bütün hırsızlar, talancılar kol geziyorlar. Bunlar için tedbirler alınmalıdır. Toplu çadır kentler kurulmalı, her türlü hizmetler gitmelidir. Benim gibi kendi imkânlarıyla evlerine yakın yerlerde yaşamak isteyenlere de yardımcı olunmalı, elektrik, su ve telefon verilmeli, seyyar tuvalet ve banyolar kurulmalıdır” dedim.

Kaymakam “Onlar için çalışmalarımız vardır. Kimse mağdur edilmeyecek” dedi.

“Bugün şöyle bir duyum aldım: Körfez’deki TÜPRAŞ infilak etmek üzereymiş. Eğer patlarsa, bilmem kaç atom bombasına eşdeğerde bir felaket olacakmış. Patlama sonucu çıkacak duman ve gazdan kimse kurtulamazmış. Dağlara kaçmak gerekiyormuş. İyi güzel de hangi dağa, hangi yollardan kaçacağız? Bunun altyapısı yapıldı mı? Burada öyle bir dağ mı var? Gaz ve duman dağ mağ dinlemez. Doğru dürüst bir ilkokul bitirmiş bir çocuk bile bilir ki, gazdan kaçarak korunulmaz. Gazdan korunmak için kapalı yerlere girilir, kapı ve pencereler gaz sızdırmaz hale getirilir, tehlike geçinceye kadar beklenir. Böyle bir şey varsa, yanlıştır. Yoksa, derhal basın yayın yoluyla yalanlansın. Çıkacak panikte insanlar birbirlerini yerler, hırsızlara da gün doğar” dedim.

Kaymakam “Kim çıkarıyor böyle dedikoduları?” diye kızdı.

Ben de “Bugün herkesin dilindedir. Aynı alanda yaşadığımız arkadaşları güçlükle ikna ettim. Yoksa burayı terk etmek istiyorlardı” dedim.

Milletvekili “TÜPRAŞ’ın 60 metrelik bir bacasının sarsıntılardan çöktüğünü, meydana gelen yangının da ondan oluştuğunu, petrolün denizde yayılıp tersaneyi yok etmemesi için 2 kilometrelik bariyerin çekildiğini, İsrail’den gelen köpükle yangının söndürüldüğünü, bu konuda en ufak bir endişe duyulmamasını dile getirdi.

Ben de “Söylenenler doğrudur demiyorum. Yalanlansın ve önlem alınsın diyorum” dedim.

Milletvekili “Hocam, çok doğru söylüyorsun. Sözler uçucudur. Bunları yaz, belgele, kitap haline getir, unutulmasın. Ben Erzincan Valisiyken depremde 25 akrabamı kaybettim” dedi.

Ben de “Yazıyorum efendim, resimlerini de çekiyorum. Röportajlar da yapıyorum” dedim.

Sonra içlerinde ben de olmak üzere birlikte 7 kişilik bir grup yıkılan binaları gezdik. Yıkıntılara kimse yanaşmasın diye kırmızı şerit çekilmişti. Şeritlerin içindeydik. Milletvekili ile yan yana yürürken:

—Sayın Milletvekilim, Ankara’ya geleyim de bana torpil ol, buraya geleyim.

—Kocaeli DSP Milletvekiline derdini anlatsan daha iyi olmaz mı?

—Beni sürenler zaten onlardır.

—Yaa!.. Tamam, gelirsin, yardım ederim.

—Beni hatırlar mısın?

—Seni unutmak mümkün mü? diye güldü.

—Tamam, efendim, en kısa sürede Ankara’da sizi ziyaret edeceğim.

—Bekliyorum, dedikten sonra tokalaşıp ayrıldık.

Baktım ki, Hasan Aydın ve kardeşleri bize doğru geliyorlar. “Sayın Milletvekilim, şu gelenler şimdi size çatarlar. İki gündür insanlar çatacak adam arıyorlar. Milletvekilliğinize, polislere güvenmeyin. Onlarla muhatap olmadan burayı derhal terk edin” dedim. Tokalaştık, ilgime ve uyarılarıma teşekkür etti.

Grup burnumuzun dibine kadar gelip: “Tuuu!.. Sizden hiç utanma yok mu, sizden hiç arlanma yok mu, siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz? Bu insanları bu araçların altında bile bile öldürüyorlar. Sorumlular nerede? Şerefsiz herifler!” diye sataştılar.

Onlar kendilerini savunmaya çalıştılar. Baktılar ki iş daha da kötüye gidiyor, kaçmaktan başka çare bulamadılar. Bizimkiler derhal arabalarına binip adeta kaçtılar.

Onlar uzaklaştıktan sonra bana “Senin o şerefsizlerin arasında ne işin var?!.” diye sataştılar.

Ben de “Size ne, size mi danışacağım?! Ne işim varsa, vardır!” dedim. Beni kendilerinden saydıkları için daha fazla üzerime gelmediler.

Yeğenim Haşmet Kale telefonla aradı: “Mustafa Dayım da oraya geliyor” dedi. Fadime’ye durumu anlattıktan sonra “Sevgili Ağabeyciğim geldiğinde nerede yatıracağız?” dedim. Sonra gülerek “Onu da evde ağırlayalım” diye ekledim.

4- 19.08.1999 Perşembe: Cafer Başak çadırımıza gelip bizi ziyaret etti.

Hasan Aydın, çadırımıza gelip bizi ziyaret etti. “Kaymakam kendisine hakaret ettiğimi ileri sürerek beni savcılığa şikâyet etmiş” dedi. Ben de “İyi ya! Mahkemede biraz daha söversin” dedim. Gülüştük.

Onlar ayrıldıktan sonra biz bez ve çarşaflardan kurduğumuz geçici çadır inşaatlarına devam ettik. Ben her fırsatta etrafımı temizliyor ve suluyordum. En küçük bir cam kırığı ve yabancı bir şey görsem topluyor, çöplüğe atıyordum. Toprak elektriğimi aldığı için çoğu zaman yalınayak geziyordum. Mehmet Abi’yi yaşından dolayı “Oba Başkanı”, kendimi de “Belediye Başkanı” olarak adlandırdım. Burada daha uzun zaman kalacağımız hesabıyla yağmur yağdığında bulunduğumuz yerin suyla dolacağının hesabını yaparak, önümüzdeki sokakla bulunduğumuz yer arasında 4-5 metrelik yer çadır kurmaya daha uygundu ama böğürtlenlerle kaplıydı. Değil çadır kurmak, yanından bile geçilmiyordu. İleride perişan olup ikinci bir felaketi yaşamamak için orayı temizlemekten başka çare yok. Mehmet Ağabeylerle ortak çadırımızı oraya kurmayı kararlaştırmıştım ama benden başka da çalışacak kimse yoktu. Herkes işine gidiyordu. Ben yalnız başıma kazma, kürek, bel, balta ne buldumsa onlarla orayı ikinci günden başlayıp günlerce temizledim.

Benim bu gayretimi görenler benimle dalgalarını geçiyorlardı. Hele bir bayan öğretmen vardı ki, kendini öğretmen değil de Yeşil Çam’ın süper starı zannediyordu. En çok da o benimle dalgasını geçiyordu. “Hocam, canın sıkıldıkça etrafı temizliyorsun. Herhalde buraya yerleşeceksin. Bizim elimiz değmiyor, biraz da bizim çadırın önünü temizleseniz” diyordu. İştah açıcı bir bayan olduğu için gülüp geçiyor, “Olur, Hoca Hanım” diyordum. İçimden de “Yakında yağmurlar yağdığında görüşür” diyordum. Söylenenler hiç umurumda değildi.

Komşumuz Nurettin Abi, benim bu titizliğimi seyreder ve beni takdir edermiş. Bir ara bana “Hocam, siz Avrupa’da mı yaşadınız?” dedi.

“Hayır, hiç Avrupa’ya gitmedim” dedim.

“Hocam, öbürleri tembel tembel yatarken, dedikodu yaparken, her şeyi devletten milletten beklerken, siz durmadan, bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz. Pislik içinde yüzen yeri tertemiz ettiniz, etrafı yaşanılır hale getirdiniz. Tam bir Avrupalı gibi hareket ediyorsunuz. Sizi günlerdir seyrediyor ve takdir ediyorum.

Hocam, ben Erzincanlıyım, biz de Erzincan’da ve burada deprem geçirdik. Depremzedeleri en iyi ben anlarım. Adım Nurettin’dir, bu bina benimdir. Ben Avusturya’da çalıştım, emekli oldum. Aynı zamanda inşaat ustasıyım. Bodrum katta bir kamyondan fazla inşaat malzemesi ve diğer araç-gereçler vardır. Başkasına olsa bir çöpümü vermezdim ama sizin için oranın kapısını açıyorum. İsterseniz hepsini dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Sonunda da giderken bana teslim edersiniz. Zemin kattaki dükkânın tuvaletini de kullanabilirsiniz” dedi.

Foto Mehmet Abi’ye Nurettin Abi’nin malzemelerini kullanabileceğimizi söyleyince, “Nurettin Abi, beni çok sever, benim için yapmayacağı şey yoktur” diye övündü. Ben de bozulmasın diye gerçeği söylemedim. İleride bunu Nurettin Abi’ye söylediğimde güldü: “Onun için bir çöpümü vermezdim” dedi.

Neyse, bu kötü günlerde Nurettin Abi’nin bu iyiliğini ömrüm boyunca unutmam olanaksızdır. Zaten 82,5 m2’lik çadırı da Nurettin Abi’nin o sözünden sonra yaptırdık. Aksi halde halimiz kötüydü.

Kazım Özcan arayıp hatırımızı sordu.

5- 20.08.1999 Cuma: Bugün yeğenim Cahit, annesi, Mehmet Erdoğan, Mustafa Bakır,  Elbistan’dan; Ali Kepez de İstanbul’dan aradı.

Mehmet Abi ile birlikte Gebze Küçük Sanayi Sitesi’ne gidip depremzedelerin isteklerine göre çadır diken dükkâna gidip beyaz naylon brandadan 7,5 metre x 11 metre ebadında ortak kullanacağımız çadırın siparişini verip, 30 milyon ödedik.

6- 21.08.1999 Cumartesi: Mamo Emminin oğlu Hacı Kale Elbistan’dan telefonla arayıp hatırımızı sordu.

Mehmet Abi ile Küçük Sanayi Sitesi’ne gidip çadırımızı arabanın bagajına koyup getirdik.

Mehmet Abi’nin daha önce geçirmiş olduğu Erzincan depremindeki tecrübesinden yararlanarak yeni çadır alanımıza çadırımızı nasıl kuracağımızı planladık. Planımıza göre: Aşağı yukarı 2’şer metre aralıklı ve birbirine paralel üç doğru üzerinde birbirlerine eşit uzaklıkta kazık yerleri tespit ettik.

7- 22.08.1999 Pazar: Kazık yerlerini hazırlayıp kazıkları yerleştirmeye başladım. Bu iş için birkaç gün çalışmam, bir kazığı yerleştirmek için de kazma, kürek, manila kullanarak en az 50 cm derinliğinde çukur açmam gerekiyordu. Bu hem çok yorucu, hem de çok zaman alıyordu.

Çukuru açtıktan sonra çevrede taşlar topluyor, kazıkların oynamaması için etrafına çaka çaka dolduruyordum. Kazıkları birbirlerine aşağı yukarı 2’şer metre aralıklarla dikmeye başladım. Orta sıradaki kazıklar en az 3’er, kenardakiler de 2’şer metre dış yüksekliği olacak şekilde ayarlıyordum.

8- 23.08.1999 Pazartesi: Faruk Uygur tatilinden dönüp Darıca’ya gelmiş. Bize görünmeden kooperatif evlerine uğrayıp ilk keşfini yapmış.

Ben kazık dikmeye devam ettim.

Mehmet Abi’nin yardımıyla kazıkların üzerine uzunluğuna kalasları çiviledik. Sonra yanlamasına da aynı şekilde aşağı yukarı yarımşar metre aralıklarla aynı şeyleri yaptık. Bu şekilde çadırın çatısını sabitleştirdik.

Önder çalıştığı fabrikadan Mehmet Abi’nin bir yakınının kamyonetiyle günlerce ambalaj mukavvası ve palet getirmişti.

Çadırın iskelet malzemelerinin neredeyse tamamı Nurettin Abi’ye aittir.

Bizim kooperatif evlerinden de biraz tahta gibi şeyler aradık, bulamayınca 5–6 tane mastar aldık. Bunun üzerine Bekçi Fahri Efendi 7450643’e telefon edip beni Faruk’a şikâyet ettikten sonra anahtarları ortaya atıp evine gitti.

Aradan zaman geçmeden Kahraman Eser geldi. Bekçilerle muhatap olmamamı söyledi. Kiminle muhatap olacağımı sorunca, yanıt veremedi.

Mehmet Abi’nin yakını, kamyonetin sahibi delikanlı mukavvaları çatının üzerine çivileyerek tamamen kapattı. Tahta paletleri de çadırın tabanına döşedik. Onların da üzerini mukavvalarla döşedik.

Sıra geldi çadırı çatının üzerine yerleştirmeye. Onu da hep birlikte yerleştirdik. Bulabildiğimiz ince demir kazıklarla çadırın bağlantı yerlerini yere çaktık ama bunlara güvenilmez. İlk fırsatta çadırı fırtınalara karşı güven altına almak gerekiyor.

Daha sonra çadırı uzunluğuna ikiye bölerek doğu tarafını biz, batı tarafını da Mehmet Ağabeylere ayırdık.

Kurduğumuz çadır altında ilk geceyi geçirirken sabaha kadar yağmur yağdı. Çadırın çukur yerlerinden sular akmaya başladı. Sabaha dek suyla mücadele edip durduk.

9- 24.08.1999 Salı: Darıca Belediyesi’nden Mimar Nurdoğan Yılmaz, Gebze Belediyesi’nden İnşaat Mühendisi Erkan Çelenk ve Bayındırlık ve İskân Müdürlüğü’nden İnşaat Mühendisi Hicran Uzun’la ekibini alıp bize haber vermeden, yangından mal kaçırır gibi ilk kontrolü yaptırmakta idi.

Mustafa Demiral mi, Hanifi Çüçen mi bilemiyorum. Birisi bana durumu bildirdi. Mehmet Abi ile çatı işini yapıyorduk. İşimizi bırakıp yanlarına gittik.

A ve D bloklar kontrol edilmiş, B Blok’una gelmişlerdi. Biz B Blok’ta oturuyorduk. Daha önceden tespit ettiğim yerleri kontrol ettirip not etmek istiyordum.

Hicran Uzun’a “Şuraya da bakınız, buraya da bakınız” deyince, bozuldu:

“Bizim işimizi bize öğretmeyin” dedi. B Blok’un altının üçte birisini kaplayan deponun anahtarı olmadığı için orayı kontrol etmediler. “Burada bir şey yoktur” dedikleri kolonun üzerindeki sıvayı ben kırarak açtığımda kolon kırık çıktı.

“Şuraya da bakılsın” deyince, Erkan Çelenk, “Bize görevimizi öğretme! Biz burada at mı oynatıyoruz?” diye efelendi.

Ben de “At mı oynatıyorsunuz, it mi oynatıyorsunuz bilemem, kontrol edecekseniz doğru dürüst kontrol ediniz, yoksa kontrol etmeyi bırakınız!” diye çıkıştım. Daha sonra “Kardeşim ben burada oturuyorum. Ölümden döndük. Bundan sonra da burada oturmaktan başka çaremiz yoktur. Kimsenin açığını aramıyoruz. Eğer bina sağlam çıkarsa, en çok biz sevineceğiz, kurban keseceğiz” dedim.

Bunun üzerine Hicran Uzun “Biz size oturmayın diyoruz. Ama oturursanız siz bilirsiniz” deyip C Blok’a gittiler.

Rapora göre D’ye girip çıkılmaması, diğerlerinde de oturulmaması konusunda görüş belirttiler.

Bizim B Blok’ta “Kirişlerde kesik mevcut, 6 kolonda kesik, ağır hasar mevcut. Kirişler-döşemede çatlak var, hasarlı, oturulmaz” raporu verildi.

D Blok’un etrafına tehlikeli olduğu için kırmızı şerit çekildi.

Faruk Uygur bana dalaştı. Muhatap olmak istemedim. Başından kaza geçtiğini, ondan dolayı gelemediğini söyledi. Ben de “Biz de ölümden döndük, yaralıyız. Nezaket gösterip bir geçmiş olsun demedin” dedim. Nerede olduğumuzdan haberinin olmadığını söyledi.

Görevini yapmadığını, bizi bekçilerle yönettiğini söyleyip arkasından “Arkadaş sana karşı bir nezaketsizlik, bir kabalık ettik mi?” dedim. O da “Yok” diye yanıt verdi. Ben bunun üzerine: “Depremi Faruk Uygur yaptı demiyoruz. Depremden gelen felâketlerle, inşaat ve mühendislik hatalarından gelen felâket ayrıdır. İnşaat ve mühendislik hatalarının cezasını, varsa, çekersin. Bunu hukuk yollarından ararız” deyip oradan ayrıldık.

Hava bulutlu ve serindi. Polis Selim Özgüleç’le blokları gezdik, blokların ve çevrenin fotoğraflarını çektik.

Aramıza ajan olarak katılan ve birkaç gün ancak oturabilen  komşum, Denetim Kurulu Üyesi, Faruk Uygur’un kuklası tatlı su balığı çadırını toplayıp Darıca’ya gitti.

Antalya’dan gelen, günlerdir hizmet ettiğimiz Mehmet Abi’nin baldızını da oğlu Samet garajlara götürdü.

Felaket denecek bir rüzgâr esiyordu. Tek başıma sağlamlaştırmaya çalıştığım çadıra hakim olamadım ve rüzgâr bir yelken gibi çadırı şişirip fırlatıp attı.

Eyvah!.. Bütün emekler boşa gitmişti. Fadime, ben, Ali Bey’in eşi Gülten ve Mehmet Abi’nin kızı Sonay çadırı yeniden kurmaya çalıştık. Ama başaramadık.

Komşumuz Erzurumlu Mustafa Demiral ve misafirleri perişan halimizi utanmadan sıkılmadan seyrettiler.

Nihayet 3 genç yolda geçerken yardımımıza geldiler. Onlarla çadırı kurduk. Yağmur hızlanmaya başladı. Gençler ilerideki çadırlarda kalıyorlarmış, pazarcılık yapıyorlarmış. Bundan dolayı çadır kurmada becerikliydiler.

Oh!.. Nihayet kurtulmuştuk. Fadime battaniyenin altına girmiş ağlıyordu. Geçler “Ağlama Teyze” diye teselli etmeye çalıştılar. Sonra da “Yapacağımız başka bir şey var mı?” dediler. Teşekkürler ettik, gittiler.

Çadırımız kurulduktan sonra o kadar güçlü sağanak yağmur yağdı ki, çukurlardaki çadırlar sular altında kaldılar. Baktım ki, bizi seyredenler perişan vaziyette çadırlarının önünde bekliyorlar. Onlara “Orada yağmur altında ne bekliyorsunuz? Buraya gelin, bizim çadırımız da, gönlümüz de geniştir” dedim. Utana sıkıla geldiler. Kendilerinin yaptıklarına karşı benden özür dilediler. Ben de “olur öyle şeyler” dedim.

Tatlı su balıkları, Mehmet Abi’nin eşi, kızı ve oğlu Bayramoğlu’nda kalıyorlar. Mehmet Abi akşamları çadıra geliyor. Onun da dırdır vırvırlarından usandım. Dengesiz hareketler yapmaktan kurtulması mümkün değil. Sürekli olarak bir şeyleri eleştiriyor, özellikle karısından şikâyetçi… Güya biz de kendisini, yaşından dolayı, S.S. Yeşil Darıca Çadır Kentimizin Başkanı olarak sayıyoruz. Faruk’tan farkı yok. Eş ve çocukları kendisini dinlemiyor, karısına söz geçiremiyor. Bizim derdimiz bize yetmiyormuş gibi hıncını bizden çıkarmaya çalışıyor. Damadı Murat’la kızı Sumru kendi çadırlarında yatıyorlar. Gebze İş Bankası’nda memur, Diyarbakırlı Ali Bey ve karısı Gülten bizim çadıra taşındılar.

Çadırı 3’e böldük. Doğu tarafında biz yatıyoruz. Diğer tarafta da Ali Beyler yatıyor. Çadırın içinde doğudan batıya doğru sağ tarafta uzunca bir koridor, sol tarafta da oturma ve yatak odaları, ayrıca her iki başında da giriş kapıları bıraktım. Koridor ve batı taraf mutfak olarak kullanılıyor.

10- 25.08.1999 Çarşamba: Sabah olunca çocuklar işlerine gittiler. Özder daha önceden ablasının yanına gitmişti.

Faruk Uygur bir gün önce D Blok’un etrafına çekilen kırmızı şeridi çıkarmış.

Mehmet Abi’nin kızlarının bankacı müdürleri geldi. Büyük kızının müdürü bir piknik çadırı getirip kendi eliyle kurdu. Küçük kızı Sonay’ın entel sakallı müdürü gelip onları Bayramoğlu’na Yapı Kredi Bankası’nın yazlıklarına götürdü.

Bizim evden durmadan gerekli malzemeleri çadıra taşıyoruz. Önder’in çalıştığı fabrikadan tahta paletler ve ambalaj mukavvaları getirttik. Altlarımız paletlerle, çatının, paletlerin ve boş yerlerin üzeri mukavvalarla kaplı…

Çekirgeler, salyangozlar, karıncalar, kelebekler ve adını bilmediğimiz nice böcekler aile fertlerimiz oldular. Geceleri çekirge ötmeleri neşemizi arttırıyor.

Küçük televizyonda sürekli kanalları tarayıp devlet büyüklerimizden bol bol palavralar dinliyor, depremzedelerin korkunç ve acıklı görüntülerini, çaresizliklerini izliyoruz.

Bir devlet bakanımız yurtdışı yardımları reddetti, basın-yayın da ağzının payını verdi. Adamın tuzu kuru, hali vakti iyi… Utanmadan sıkılmadan efelenip kuyruk tutuyor. Hani hem Türk’üz, hem de Müslüman’ız ya!.. Biz elin küffarından yardım alacak kadar küçülmedik.

Bizim durumumuza gelince, birkaç ekmek, birkaç domatesten sonra yüzümüze bile bakan olmadı. Başkanımız Faruk Uygur depremden önce Antalya’ya tatile gitmişti. Depremi duyar duymaz üçüncü gün güya hızla gelirken yolda kaza geçirmiş. Aslında kaza maza geçirmedi. Çürük çarık yaptığı S.S. Yeşil Darıca Konut Yapı Kooperatif Evleri’nin 14 yıllık hem sorumlusu, hem yönetim kurulu başkanlığını, hem kontrol mühendisliğini yaptığı için pisliklerini örtbas etmek için Ankara’larda bürokrat arayıp durmuştur.

————————

NOT: 17 Ağustos 1999 depreminin ilk gününden başlama üzere tam 292 gün çadır yaşamımız oldu. Bu yaşamımızla ilgili günlüklerimi bir gün mutlaka yayınlayacağım. Bakalım okuyanlar insanlıklarından utanabilecekler mi? Almaları gereken insanlık dersini alabilecekler mi? Şimdilik 17 Ağustos deprem şehitlerinin anısına bu kadarını kamuoyuyla paylaşıyorum.

 

ANILAR, Doğal afetlerle ilgili kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEĞERLİ DOSTLAR!..

Yaşamın kendisi zaten bir oyundur, ayrıca yapay oyunlarla zamanımı harcamaya hiç niyetim yoktur. Sizler benim gibi düşünmeyebilir ve yapay oyunları sevebilir, onlarla bol olan zamanınızı geçirebilirsiniz, buna saygı duyarım.

Benim en nefret ettiğim şeyler oyunlardır. Eskiden iki kişi bir araya geldiğinde yurt ve dünya olayları hakkında sohbet ederler ve kendilerine göre çözüm üretirlerdi. Şimdi bu konularla ya ilgilenen yoktur ya da ilgilenenler de manyak sayılmaya başladı. Kusura bakmayın, ben de o manyaklardan biriyim.

Günümüzde sanki olağanüstü bir marifetmiş gibi iki kişi bir araya geldiğinde geçerli olan tek şey birbirlerinin hatırlarını dahi sormaya gerek duymadan okey ya da iskambil oyunları oynamaktır. Tek başına kalanlar da yapabilecekleri başka hiçbir şey kalmamış gibi bilgisayar oyunlarıyla vakit geçirmek oldu. Bundan dolayı oyun oynamaktan fırsat bulamayanlar, yurt ve dünya olayları hakkında düşünemez, fikir ve düşünce üretemez oldular. Dolayısıyla bin bir emek vererek düşünenlerin, düşünce ve fikir üretenlerin, bunları çevresiyle sözlü ya da yazılı olarak paylaşmak isteyenlerin umursanmaması, dışlanması sayesinde de ülkemizin bu kadar şerefsizce yönetilmesine büyük katkılar sağlamaktadırlar.

Facebook sayfamda görmeye bile dayanamadığım, mantar gibi biten bu oyunlar nedeniyle asıl ilgi alanıma giren şeyleri o kirlilik adeta sabote ediyor ve gözden kaçırıyorum.

İster kızın, isterse beni arkadaşlıktan derhal çıkarın. Yurt ve dünyada bunca ciddi konular varken sadece kendilerini ilgilendiren bilgisayar oyunlarıyla sayfamın kirlenmesine artık daha fazla göz yumamam. Bu tür kirlenmelerin önüne geçebilmek için her yolu denedim, bir türlü başaramadım. Bu konuda çaresizliğim devam ederse, oynadıkları o oyunlar yüzünden daha fazla tacize uğramamak için o arkadaşları facebook arkadaşlığından çıkarmak zorunda kalacağım.

Umarım ve beklerim ki, bu yola başvurmama gerek kalmaz. Saygılar, sevgiler…
15.08.2014
Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GÜNEŞ İLE DEMOKRASİ

güneşİnsanoğlu canlı varlıkların en nankörü olsa gerek: Elinde olan şeylerin kıymetini bir türlü bilemiyor. Onlar yok olduklarında ancak onların değerini anlıyor; bunlardan biri de güneştir.

Akşam olunca güneş batar. Onun gelip gelmeyeceği konusunda kimsenin bir korkusu yoktur. Çünkü sabah olunca güneş yine aynı yerde nasıl olsa yeniden doğacaktır.

Bulutlar gökyüzünü kapladığında güneş görünmez olur, ama onun bulutlardan sızan huzmeleri yüzünden ortalık yine aydınlıktır. Bulutlar gidince güneşin o sıcak ve aydınlık yüzü yine görülecektir. Bunu insanoğlu tecrübeleriyle bildiği için bir daha görünmeyeceği konusunda bir korkusu yoktur.

Kış gelince, güneş daha az görülür, etrafı daha az ısıtır, ama biraz sönük de olsa aydınlatmaya devam eder. Herkes gözlem ve deneyimleriyle biliyordur ki, kış bitip yaz gelince güneş gökyüzünde yine pırıl pırıl, çevremiz yine sımsıcak…

Ya değerini bir türlü anlayamadığımız güneş bir gün temelli yok olursa, halimiz ne olacak? İyi ki tüm canlı ve cansız varlıkların ortak malı olan güneşi kimse mülkiyetine geçiremiyor.

Eğer birtakım gözü açıklar, neden ve niçin oy verdiklerinin farkında bile olmayanların oylarıyla güneşi mülkiyetlerine ve kontrollerine geçirebilselerdi, işte o zaman hapı yutmuştuk!..

Kıymetini bilmediğimiz ve birkaç kemik uğruna feda ettiğimiz demokrasi de işte böyledir. O, bir gün terk edip giderse kemirdiğimiz bütün kemikleri geri iade etsek de bir daha gelmez ve biz de hapı yutarız!..

13.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ULUSLARIN YA DA İNANÇLARIN ADLARINI HAKARET OLARAK SÖYLETEN GENETİK BOZUKLUĞUDUR

Askerlik öncesi 1975–76 Eğitim-Öğretim Yılı’nda Elbistan Mükrimin Halil Lisesi’nde 9,5 ay Fransızca öğretmeni olarak görev yapmama rağmen stajyerliğim kalkmamıştı.

2 yıl aradan sonra askerlik dönüşü 1978–79 Eğitim-Öğretim Yılı’nda adı halk arasında Küçük Moskova olarak anılan Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nde Fransızca öğretmeni olarak göreve başladım. İlin en büyük, köklü ve hatırı sayılır bir okuluydu. Aynı zamanda ildeki sol hareketlerin beyni ve lokomotifi  konumundaydı. Bütün öğretmenleri hemen hemen solun bütün fraksiyonlarından oluşuyordu.

Ben göreve başladıktan birkaç ay sonra genel teftiş başladı.  Gelen Bakanlık müfettişlerinin çoğu da öğretmenleri ideolojilerine göre değerlendiriyorlardı. Beni teftiş eden Fransızca müfettişi henüz mesleğin başında stajyer bir öğretmen olduğumu hesaba katmadan 40 yıllık düşmanıymışım gibi ezmeye kalktı. Kendisini bir şey zannetmiş olmalı ki, yarım bıraktığı teftişini M. Rüştü Uzel Endüstri Meslek Lisesi’ne ayağına çağırarak yapınca gururuma ve sinirlerime dokundu, henüz stajyerliğim kalkmadığı için bunu idare ettim ama bir gün bunun intikamını alacağıma dair de kendi kendime söz verdim.

Aradan 3 yıl sonra 1980–1981 genel teftişinde yine aynı müfettiş, yine aynı küstahça tavırlar… Henüz teftiş sırası bana gelmeden önce hakkında yapmış olduğum araştırmaya göre her gittiği yerde de aynı şeyleri yapıp öğretmenlere yol gösterip ağabeylik edeceğine, moral bozup teftiş ettiği bütün öğretmenleri ideolojilerine bakmaksızın istifaya davet ettiğini öğrenmiştim. Bana da aynı şeyi tekrar yapmaya kalkarsa haddini bildirip hem daha öncekilerin, hem de meslektaşlarıma yaptıklarının öcünü almayı kafama koymuştum.

Daha ilk günde beklediğimden de beter hareketleriyle karşılaşınca isyan etmiş ve kendisine teftiş vermeyeceğimi söylemiştim. Beni Müfettişler Odası’na çağırıp daha önceden hazırlamış olduğu sorulara yanıt vermem için Başmüfettişin huzurunda bir kağıdı önüme koydu ve parmağıyla göstererek:

-“Bu soruları şuradan başlayarak cevaplandır, tarihini at, altını imzala ve bana ver” dedi.

Bunun üzerine müfettişin göstermiş olduğu yere el yazımla “Yasal süre içinde yanıtlayacağım” diye yazıp altına günün tarihini, adımı, soyadımı, branşımı yazıp imzaladıktan sonra:

-“Hocam, yasal süresi içinde gereğini yaparım. Şimdi dersime gidiyorum. Ayrıca, biraz düşünme zamanı ver” dedikten sonra devamla “Ne kadar sürem var?” dedim.

-“Cevabını verdin ya… Ayrıca senin derse girmene de bundan sonra gerek yok” dedi. Dönüp hem kendisine, hem de Başmüfettişe bakıp:

-“Hocam, ‘Cevabını verdin ya…’ demekle bunu yanıt mı sayıyorsun? Bana yasa ve yönetmeliklerin tanıdığı süreyi vermek zorundasın; bu, benim yasal hakkımdır. Ben kimsenin kulu ve kölesi değilim. Ayrıca “Senin derse girmene gerek yok” demeni de anlamış değilim.”

-“Sen bana teftiş vermiyorsun, ben de yasaların bana tanımış olduğu soruları hazırladım, önüne koydum. Sen de cevabını vermiş oldun.  Şimdi raporumu hazırlayacağım ve senin görevine son vereceğim. Bundan sonra öğretmenlik yapamayacaksın. Tamam mı?” der demez:

-“Seni gidi Ermeni dölü seni! Ulan sen kim oluyorsun da benim öğretmenliğimi elimden alıyorsun?!. Senin gibilerini çok gördüm!.. Türk Milli Eğitimi’nin içine sızmış, Milli Eğitimi karıştırmaya, ortalığı bulandırmaya çalışan Ermeni ajanı!.. Biz burada hangi koşullarda öğretmenlik yapıyoruz, kellemizi koltuğumuza almış adeta savaş veriyoruz, her gün birkaç arkadaşımız vuruluyor ya ölüyor ya da sakat kalıyor. Adamın söylediğine bak!.. Sen benim kılıma dokunamazsın, şerefsiz herif!.. Ermeni dölü seni!.. 3 sene önce de sen stajyer olduğumu bile bile böyle yapmış, beni kendi okulumda ezdiğin yetmiyormuş gibi, bir de M. Rüştü Uzel Endüstri Meslek Lisesi’ne ayağına çağırmış, gururumla oynamış, sadist duygularını tatmin etmiştin, bunu unuttuğumu mu zannediyorsun? O zaman henüz stajyerliğim kalkmadığı için katlanmıştım. Yaptığım araştırmaya göre her gittiğin yerde aynı şeyi yapıp, öğretmenleri mesleklerinden soğutuyor, istifa etmelerini istiyormuşsun!.. Bundan sonra Türkiye sınırlarının içinde her nere gidersen git, ‘Turaç Özgür’ adını asla unutma!.. Sakın benim görev yaptığım okullara gelme, seni anandan doğduğuna pişman eder, seni boğarım!.. Sen müfettişlik mesleğinin gereğini yapmıyorsun, aşağılık duygularını tatmin etmek için öğretmenlere zulüm ediyorsun! Bana da en küçük bir zarar vermeye kalkar, aleyhime rapor düzenlersen, seni öldürmezsem şerefsizim!..” diye bağırıp çağırdım, naramı attım.

Başmüfettiş başta olmak üzere idareciler, öğretmenler beni güçlükle zapt ettiler, Müfettişler Odası’ndan çıkardılar. O müfettiş de korkusundan gıkını çıkaramadı.

Ama bir de baktım ki, çok sevip saydığım, dünyalar güzeli Ermeni kökenli olduğunu bildiğim Tamara Hanım da beni aralayanlar arasındaydı. Onu görünce o kadar mahcup oldum, o kadar üzüldüm ki, gerek o zaman, gerekse daha sonraları Tamara Hanımdan binlerce kez özür dileyip ben affetmesini rica ettim.

Bir gün Tamara Hanıma:

-“Hoca Hanım, sen beni affedebilirsin ama ben kendimi asla affetmem!.. Yahu ırkçılığa düşman, ulusların ve halkların kardeşliğini savunan bir insan olarak o sözleri nasıl söylemiş olabilirim?” dedikten sonra devamla “Tamara Hanım, aslında suç bende değildir; genlerimize işlemiş, şuuraltından oluşan bir sızıntıdır. Beynimiz bu tür duygu, düşünce ve koşullanmalarla o kadar kirlenmiş ki, ne kadar dikkatli olsak da genlerimize işleyen bu gibi şeylere engel olamıyoruz. Bir kızgınlık anında farkında olmadan ortaya çıkıyor. Eminim ki, siz Ermeniler de çok kızdığınızda bizim için aynı şeyleri söylüyorsunuz” dedim.

Tamara Hanım:

-“Turaç Bey, çok doğru söylüyorsun. Sen gerçekten çok iyi bir insansın, o sözlerini bilinçli olarak söylemedin… Bunu fazla dert edip üzülme ne olur?” dedi.

Bu densizliğimi hiçbir zaman unutmadım ve bir daha da öyle haltlar etmemeye gayret ettim.

Eğer bekar olsaydım, kabul eder veya etmezdi bilemem ama Tamara Hanıma kesinlikle evlenme teklifi yapar, hem kendimi affettirmeye, hem de bütün insanların kardeş ve eşit olduğunu vurgulamak istedim.

Hani Başbakan “Bana Gürcü diyenler oldu, Rum diyenler oldu. Affedersiniz daha da kötüsü, ‘Ermeni’ diyenler oldu…” demişti ya… Bu yazıyı bana yazdırmaya neden olan Başbakanın o sözleridir. Ermenileri bu şekilde aşağılamasını şiddetle kınıyorum ama Başbakanı da fazla suçlamamak gerek canım. Bin yıllık genetik bozulmanın sonucudur. Bilerek yapmamıştır. Koskocaman Başbakan, hele de Cumhurbaşkanı adayı olarak durup dururken Ermenileri niye aşağılasın ki?

Sık sık kendisinin Sünniliğini, Kemal  Kılıçdaroğlu’nun da Aleviliğini dile getirirken de kötü niyetinden değil canım. ”Üç-beş oy fazla alıp Çankaya’ya çıkamam mı” düşüncesi ona o sözleri söyletiyor. Herkes istisnası kendisine oyunu verse, karşısına rakipleri çıkmasa niye söylesin ki? Kendisine oy vermek istemeyenlerin ve rakiplerinin hiç mi suçu yok? Nezaketli bir adamın ağzını bozuyorlar vallahi!.. Asıl ayıbı onlar işliyor. Kimse karşısına çıkmasa, kimse tekerine çomak sokmaya kalkmasa neden böyle nezaketsizlikler yapsın ki?

Çankaya’ya çıkarsa cemevlerine “cümbüş evleri”, Alevilere “Ali’siz Alevi” demeyi de bırakır, onları Sünnileştirmeye, imana davete çalışmaya da gerek duymaz. Yanılıp yanılmadığımı anlamak istiyorsanız deneyin, haklı olduğumu göreceksiniz.

Ulan Çankaya!.. Sen neymişsin be!..

08.08.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | 2 yorum

TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?

BeşikBilal oğlan eğitimcileri toplayıp eğitim politikasını tayin ve tespit etmiş. İyi ki emekli olmuşum: kabak başıma patlardı. Boyun eğenlere yuh!

RTE yine celallenip bağırıp çağırıyor: “Hakaret etmenin tapusu bendeyken kimse başbakana hakaret edemez, tapulu mülküme girmek yasak!”

RTE 2004’te “Karım Arap, ben de Gürcü’yüm” diyordu. 2014’te de “Ben Türk ve Sünni’yim” diyor. Eee… Aradan 10 sene geçince evrim geçirmiştir canım…

RTE evrim geçire geçire aradan bir 10 yıl daha geçirirse: “Ben Türkoğlu Türk, Sünni oğlu Sünni’yim, var mı bana yan bakan!” demeye başlar.

Evrim geçirme devam ederken IŞİD başarılı olursa, bir 10 yıl sonra da “IŞİD’i ben kurdum, besleyip büyüttüm, halifelik benim hakkımdır” der mi der!..

Olur ya, RTE’nin ömrü yeter de bir 10 yıl da halife olarak kalırsa, “Muhteşem Süleyman da kim oluyor, Muhteşem RTE varken!” diye meydan okur.

Sonra ne mi olur? Bütün küffarlar korkularından yıldızlara sığınır, dünya da bize kalır. Ondan sonra istediğin kadar karı al, istediğin kadar beşik salla!.. Salla babam salla!.. Tabii sallaya sallaya sallabaş olmak da var; bunu da unutma!..

Yahu “beşik sallama” deyince aklıma 15. padişahımız Deli Mustafa ile 18. padişahımız Deli İbrahim geldi:

Rivayete göre Deli Mustafa’nın 120 tane cariyesi varmış. Deli İbrahim bakmış ki, atalarından en fazla cariyesi olan Deli Mustafa… “Benim neden 1200 cariyem olmasın” diye buyurmuş… İmparatorluk dahilinde ve haricinde 1200 tane birbirlerinden güzel cariye temin edilip saraya doldurulmuş…

Ondan sonra ne mi oldu?

Zıkkımın dibi oldu ulan!..

Zamanın teknolojisine ve bilimine ayak uyduramayan, devlet yönetiminde bilime, diplomasiye, bilgiye, tecrübeye, liyakate önem vermeyen, üfürükçüleri ve yalakaları baş tacı eden ve beşik sallamaktan başka marifeti kalmayan, zaten irtifa kaybetmekte olan İmparatorluk beşik sallaya sallaya sallabaşa dönmüş…

İrtifa kaybetmenin ivmesi de arttıkça artmış… Nihayet kocaman Osmanlı İmparatorluğu sizlere ömür…

Bilal oğlanların fetvalarıyla Milli Eğitim’de beşik sallama devri başlatılmıştır. Bunu görmemekte ve tavır koymamakta ısrar edersek, yakında Türkiye Cumhuriyeti de mevta olur…

08.08.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÇANKAYA YOLUNDA ÜÇ POSTACI; TERCİHİM: Eİ

imagesBen Çankaya’daki sevgilime bir mektup göndermek istiyorum. RTE, SD ve Eİ adlı üç posta aracı var.

RTE’nin maşallahı var, devletin roket motoruyla çalışıyor, tam bir füze ama mektubumu bununla gönderirsem,  açılıp okunacağını, sonra da yırtılıp atılacağını çok iyi biliyorum; bundan dolayı onunla göndermem hem olanaksız, hem de aklımı kaçırmış olmam gerekir.

SD çok güzel, harika, pırıl pırıl bir kaportaya ve son model bir motora sahip… Böyle bir araçla mektubumu göndermek için can atıyorum, sevgilim de çok memnun olur ama bu aracın da deposu yetersiz olduğundan biraz ileride stop edip kalacağından adım gibi eminim. Dolayısı ile mektubum da yerine iletilemeyecektir. Bununla mektup göndermem için aptal olmam lazım.

Kala kala Eİ kalıyor. Kaportası biraz eski olmasına karşın motoru ve bütün aksamları sağlam, tek kusuru karışık yakıtı nedeniyle biraz duman atıyor. O kadar kusur kadı kızında da olur. Duman ata ata da olsa Çankaya’ya çıkma ihtimali çok güçlüdür. Atılan dumanlardan dolayı mektubumun zarfının biraz örselenme ihtimali vardır ama bu, o kadar da önemli değildir; önemli olan içeriğidir, ona bir zarar gelmeyeceğinden adım gibi eminim.

Bunu da göze almazsam, sevgilime yazmış olduğum mektubu hiç gönderemeyeceğim ve sevgilim de ” Benimle ilgilenmiyor” diye beni terk edip başka talibine gitmek zorunda kalacak; hem onun, hem de benim yaşamım kararacaktır.  Bu durumda mektubumu Eİ ile göndermemem için dangalak olmam gerekir.

Dangalak olmadığıma göre mektubumu Eİ ile gönderiyorum. Bütün dostlarıma da öneririm.

07.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ŞEREFSİZİ UZAKTA ARAMA, AYNAYA BAK!

51945_aynadaki_goruntusu_ile_kavga_eden_kopek_videoBir İran atasözü: “İndiremeyeceğiniz birini dama çıkarmayınız, indirebileceğinizi bilseniz bile bir eşeği dama çıkarmayınız, çünkü eşeğin yeri dam değildir” der.

Turaç Özgür: Demokrasilerde bilinçli verilen oylar diktatör üretmez. Diktatörlüğe heveslenenlerin çıktıkları sandık, son yolculuklarında sandukaları olur. Tersi oluyorsa orada demokrasi değil, zorokrasi hüküm sürmektedir. Mutlaka bir suçlu arayacaksan, aynaya bak. Orada gördüğün silik sünepenin korkusundan yeteri kadar sesini çıkartmadığı için yüzüne tükür!..

26.08.2013

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EMİN ÇÖLAŞAN’A FETHUL NEDENİYLE BİR MEKTUP

187681_emin-colasanSayın Emin Bey,

Fethullah Gülen bana göre, CİA’nın bir ajanıdır. Ajanlık görevlerini ölünceye kadar yerine getirecektir. Ondan sonra yerini yeni bir ajan alacaktır. O gün de o ajanı öve öve göklere çıkaracaklardır, bundan bir kuşkum yoktur.

Asıl savaşmamız gereken emperyalizmdir. Emperyalizmi dize getirirsek, Fethullahlar girecek delik arayacaklardır. Sıkma başlar da yok olacaktır.

Saygılarımla…

11.12.2011

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ATALARIMIZ NASIL MÜSLÜMAN OLDULAR?

kafa-kesmekAraplar, atalarımızı döve döve, öldüre öldüre dinlerini, dillerini dayatmışlar. Atalarımız da korkularından binlerce yıllık dinlerini (Şamanizm’i) bırakmışlar, Arapların dinlerini, dillerini, kültürlerini, geleneklerini, göreneklerini, alışkanlıklarını kabul etmişler.

Onurlu insanlar da, onurlu uluslar da kendilerine dayatılanları, yok olma pahasına kabul etmezler. Ama ne yazık ki, aşağılık duygusundan kurtulmak için mal bulmuş mağribiler gibi davranmışlar. Diretenleri, atalarımızın izinden gidenleri gitmeyenler aşağılamışlar. Yazıklar olsun!.. Utanıyorum!..

Arap’a ait ne varsa, kutsal; Türk’e ait ne varsa, aşağılık görülmüş, atalarımızla olan bağlarımız koparılmaya çalışılmıştır. Araplığa özenmemize bakılırsa, bunda da büyük başarı sağlanmıştır.

Atatürk’ün sayesinde biraz kendimize gelir gibi olmuştuk. Emperyalist ve kapitalist güçler buna izin vermediler. Kuruyup yok olmak üzere olan ayrık otlarını, birbirini takip eden askeri darbelerle sulaya sulaya, gübreleye gübreleye yeşerttiler, iyice semirttiler.

Bu ulusu daha rahat soyabilmek, yolabilmek, hükmedebilmek için Türk’ün dilini, kültürünü aşağıladılar. Kendi dillerini, kültürlerini dayattılar. Kapitalizmin ve onun emperyalizminin önünde büyük bir engel olarak gördükleri Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü ortadan kaldırmaya çalıştılar.

Haçlı seferleriyle tarih boyunca ortadan kaldırmak için üzerine üzerine gittikleri İslamiyet’i çıkarları için kullanmaya başladılar. Çağdışılığı, ilkelliği, teslimiyetçiliği “Ilımlı İslam” diye yutturdular. Kendilerine benzetemeyince, emperyalistlerin kucağında “yalelli” okuyan Araplara benzetme yoluna gittiler.

Şimdi ilköğretimde Arapça zorunlu yabancı dil olarak öğretilecek. Yakında Latin Alfabesinden alınma Türk Alfabesi de tarihe karışır. Türk’ün de kafası karışır, dünyaya şaşı bakar… Kimliğinden koparılır, iyice yozlaşır…

Dinlerini, dillerini, kültürlerini, geleneklerini, göreneklerini, alışkanlıklarını bize dayatan, Kurtuluş Savaşı’nda bizi sırtımızdan hançerleyen Araplar için söylenmiş bir atasözümüzü gel de söyleme: “Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü!..” Biraz daha horul horul uyu, uyandığında yoksun, bunu unutma!..

04.12.2011

Turaç Özgür

———————

NOT: IŞİD bugün Suriye’de ve Irak’ta hangi yöntemlerle amaçlarına ulaşmaya çalışıyorlarsa, atalarımızı Müslüman etmeye çalışan Araplar da aynısını yapmışlardır. Aslında bu yapılanları Arapların yanına koymamamız gerekirdi. Ne yazık ki, tam tersini yaparak Araplardan daha fazla Araplaşmaya çalışmışız. Bu da aşağılık duygusunu yenmek için telafi mekanizmasının esiri olduğumuzu gösteriyor; bundan da utanç duyuyorum.

DÜŞÜNSEL, Makaleler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DAVACI DAVALIYI YARGILAYAMAZ

themisDavacının davalıyı yargılayıp cezalar vermesi ne ahlaka, ne adaba ne hukuka uygundur.  Bu durum; ahlaksızlığın, edepsizliğin, hukuksuzluğun ve ilkelliğin ta kendisidir. Özgürlüğü elinden alınmış bir yurttaş olarak isyan ediyorum. Ülkem adına üzülüyor, hızla çağ dışılığa sürüklendiğini görmekten utanç duyuyorum. İyi ki, yabancılarla karşılaşmıyorum, iyi ki yurt dışında yaşamıyorum. Utancımdan Türklüğümü gizlemek zorunda kalır, sokağa çıkamazdım.

04.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YAŞAMIN TADINI KAÇIRAN ŞEYLER

Kuru bir dereyi yemyeşil bir vaha, körü badem gözlü, keli sırma saçlı, boduru selvi boylu, çakırdikenini gonca gül eden, gurbette insana sıla türküsü söyleten özlem dolu kardeşlik ve dostluk duygusudur.

Bu duygu bir kere sönmeyi versin; her şeyde olduğu gibi, kardeşler ve dostlar da yılan gibi görünür. Bu durumda ortada ne dostluk, ne kardeşlik, ne de sıla türküsü kalır.

İşte o zaman yaşamın tadı hepten kaçar; bir daha da kolay kolay gelmez. Kendi kendine “Artık böyle bir dünyada yaşasam ne olur, yaşamasam ne olur?” demeye başlarsın, her şeyin tadı kaçar, vücudun hırpalanmış ruhunu taşıyamaz hale gelir, fırsat kollayan tüm hastalıklar kapına dayanır…

04.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖZELLİĞİN SÖYLENDİĞİNDE ALINIYORSAN, ONU YAPMA!

Hiç kimsenin onursuzluk yapıp onurdan, ahlâksızlık yapıp ahlâktan, sahtekârlık yapıp dürüstlükten söz etme; kendisine ahlâksız, onursuz, gurursuz, sahtekâr, namussuz, hırsız gibi sözler söylendiğinde alınma hakkı yoktur. Tam tersine hünerleri söylendiği için mutlu olup teşekkür etmeleri gerekir.

04.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZOROKRASİDE İNANÇ VE İBADET

İnsanlar duygu, düşünce, kanaat ve inançlarını terbiye ve nezaket sınırlarını zorlamadan ifade etmekte hiçbir korku ve baskıya uğramayacaklarını biliyor ve yerine getiriyorsa orada demokrasi vardır. Aksi halde, orada zorokrasi vardır.

Zorokrasi ile yönetilen bir ülkede hoş görülen ve teşvik edilen her şey gibi ibadet ve dualar bile zorokratın çıkarlarına hizmet eden afyonlama gösterisidir.

04.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ŞEREFSİZLERİN ŞEREF ANLAYIŞI

dolar.balya-640_0Şerefsiz, namussuz insanların şeref ve namustan anladıkları kendileri gibi olanlar şerefli ve namusludur. Kendilerine benzemeyenlerse şerefsiz ve namussuzdur. Toplum yanlış anlamasa onların bana “şerefsiz, namussuz” demelerinden gurur duyardım.

Bir Rus atasözü: “Elbiseni yeniyken, şerefini gençken koru” der. Adam şerefini gençken korumamışsa, bundan sonra da o konuda koruyacağı bir şey kalmamış demektir. Öylelerinden uyuzdan kaçarcasına kaçmak gerekir. Böylelerini tanımak istiyorsanız hiçbir hesaba sığmayacak servetlerine bakın!..  Bunlara göre en şerefli insan en zengin olandır; zenginliğin kaynağının hiç önemi yoktur. Önemli olan zengin olmaktır. Bunlar arasından namussuz da çıkmaz.

05.07.2004

Turaç Özgür

 

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

PALAVRAYLA SORUNLAR ÇÖZÜLMÜYOR

Palavrayla tüm sorunlar çözülse, kalkınma olsaydı, dünyada hiçbir ulus elimize su dökemezdi. Daha fazla ezilmek, itelenmek, aşağılanmak istemiyorsak, aklımızı başımıza alıp bir an önce aklın, mantığın, bilimin yol göstericiliğinde Atatürk’ün göstermiş olduğu hedeflere varmak için yapmamız gerekenleri ulusça yapalım; hurafelerden, yarasalardan, mezar taşlarından, etrafa korku salıp bizi soyanlardan, sırtımızda semirip debelenenlerden kurtuluşu beklemeyelim ve onların da haddini bildirelim.

04.08.2014

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TAKLİTÇİNİN  HAYALİ SINIRLIDIR

Her konuda başkalarını taklit etmek o kadar da marifet değildir. Çünkü, hayallerimizin azami sınırı taklit ettiklerimizin hayallerinin sınırlarını asla geçemez. Kendimizi sürekli geliştirmek, yenilemek ve başkalarını geçmek istiyorsak başkalarını taklit etmekten ve hayallerimizi sınırlamaktan vazgeçelim.

04.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EN İYİ ORGANLARIMIZ

İnsanoğlu biraz mantıklı düşünseydi, en iyi organlarının görevlerini en iyi yapanlar olduğunu anlarlardı. Burnun koku almıyor ama en güzel burun senindir. Gözlerin doğru dürüst görmüyor ama en güzel gözler senindir. Saçlarını kimse okşamamış ya da rüzgârda savrulmak yerine çaputlarla kapatılmış ama en güzel saçlar senindir. Dişlerin bir sevgilinin yanaklarını dişlememiş ama en güzel dişler senindir. Bütün bunların ne önemi var? Önemli olan bunların görevlerini yapıp yapmadığıdır.

04.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KENDİNİZİ TANIMAK MI İSTİYORSUNUZ? BUYRUN!..

  • 401968-3-4-2bc8fSebebi ne olursa olsun, haksızlığa ve zulme uğradığınızda  susuyorsanız;
  • Çevrenizde birileri  birilerine zulüm ederken, “Beni ilgilendirmez” diyorsanız;
  • Şimdi konuşursam, haksızlığa ve zulme karşı tavır koyarsam “Başım belaya girer, ortalık durulana dek bekleyeyim” diye düşünüyor; dört duvar arasında veya tehlikesiz ortamlarda mangalda kül bırakmıyorsanız;
  • Sizi de ilgilendiren bir konuda “Nasıl olsa bir enayi veya enayiler bu konuyu halleder, ben de payıma düşeni alırım, niye kendimi ateşe atayım?” diye yan çizip kıvırtıyorsanız;
  • Birileri sizi veya çevrenizi inek gibi sağarken, önünüze atılan kemikleri yalıyorsanız;
  • Güçlünün, hırsızın, gaspçının, arsızın, namussuzun, onursuzun, üçkâğıtçının önünde büzülüp düzülüyor, takla atıyorsanız;
  • Ortak davanızda yalnız bıraktığınız dava ortaklarınızın onurlu savaşımının ürününü toplamak için fırsat kolluyorsanız;
  • Dinden, imandan, onurdan, gururdan, namustan, doğruluktan, dürüstlükten, insanlıktan söz etmeye hiç mi hiç hakkınız yoktur!..

Kendinizi temize çıkarmak için boşu boşuna yırtınmayın, davranışlarınız kişiliğinizi ve kimliğinizi ortaya koyuyor:

Siz; onursuz, gurursuz, dinsiz imansız, vicdansız, çıkarcı, sünepenin tekisiniz!..

04.08.2014

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SEVAP PEŞİNDE KOŞANLAR GÜNAH İŞLEMEMELİ

Herkes inanarak sevap peşinde koşsaydı, şimdiye kadar hiç günah işlenmezdi. Durmadan sevap işlemekten söz edip de gırtlağına kadar pisliğe batanlar, demek ki, sevaba inanmıyor.

04.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FAŞİZMDE SON SÖZ DAĞDA SÖYLENİR

343Eğer bir ülke insanları sesini duyurmak için çare olarak sokağa çıkmak zorunda kalmışsa, onların sesine kulak vermek gerekir. Aksine, onları susturmaya, sokaktan atmaya kalkarsan son çare olarak eline silahını alır, dağa çıkarlar ki, bu durumda gerçek suçlular onları dağa çıkmak zorunda bırakanlardır. Sonuç, ülkeyi yönettiklerini zannedenler için pek de iyiye gitmez, eninde sonunda pişman olurlar. Son pişmanlığın kimseye bir faydası görülmemiştir.

05.01.1997

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Öğretmenlik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİME NE DENİR?

Kadınlık gururunu ayaklar altına alan kadın düşmanı erkeklerin yanında yer alıp, kadın haklarını savunanların karşısına çıkan kadınlara MANYAK;

Evlilik bağıyla bağlı olsa bile, küflü geleneklerin arkasına saklanıp, kadın hakkı yiyen birine kendi çıkarı için katlanana KALTAK;

Hakkını çalan bir alçak hırsızın karşısına çıkıp mücadele etme yürekliliğini kendinde bulamayıp “Ne yapalım gelenek böyle” diye yağ çekerken, hırsızın önüne atabileceği birkaç kemik uğruna hırsızla mücadele edene selâm vermeyene YALTAK;

Hırsıza, namussuza, nanköre, kendini bilmeze övgüler düzüp; kadını horlayana, dışlayana, hırsıza arka çıkıp, doğruyu söylemeyene, yalancıya ALÇAK;

Hakkı çalınırken birtakım mazeretler bulup “ adam sen de…” diye meydanı hırsıza terk edene KORKAK denir.

12.05.1997

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Öğretmenlik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HAK EDİLMEYEN ZAFERLER

Yalanlarla, düzenbazlıklarla kazanılan zaferler; ancak, insanlıktan nasibini almamış sahtekârların gözlerini kamaştırır. Eninde sonunda o tür zaferler gerçeğin ışığında boğulur, yok olur. O tür zaferleriyle övünenler de tarihin çöplüğünde layık oldukları yerlerini alırlar.

04.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEVLETİN SIRRI İLE MİLLETİN SIRRI

Vatandaşın yatak odasıyla ilgili –sadece kendisini ilgilendiren- sırlarını bile gün ışığına çıkaran devlet; sıra kendi sırlarına gelince, zifiri karanlıkta saklamakta ısrar ediyor. Bu sırları gün ışığına çıkarmaya çalışanları “vatan haini” damgasıyla damgalayıp anasından emdiğini burnundan getirip, sürüm sürüm süründürüyor. Bunun sebebi yoksa, kendisini devlet zanneden gerçek vatan ve millet hainleri ele geçirdikleri derin devlet eliyle kendi sırlarını mı gizliyorlar?

04.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİR ÂLİMİN GERÇEK İBADETİ NEDİR?

Bir âlimin asıl ibadeti yaptığı bilimsel çalışmalarla insanlığa hizmet etmek; açlığa, susuzluğa, çaresizliğe, rezilliğe, çözüm bulmaktır. Kıçı çakıldaklı Osman Efendi’nin arkasında, onu taklit edip, eğilip bükülmek; açlığın, susuzluğun nasıl bir şey olduğunu anlamak için günlerce aç ve susuz kalmak değildir.

04.082014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DİN İLE UYUTULANLARIN OYLARI

İnsanları din ile uyutacaksın, sonra onu kullanarak oy isteyeceksin, uyutulmuş kitlelerin oylarıyla iktidarı ele geçireceksin… Oh, oh!.. Sevsinler böyle demokrasiyi!.. Al o demokrasiyi başına çal!..

04.08.2014

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİMSEYE ZARAR VERMEYEN DİNLER KUTSALDIR

Dinler; inananları mutlu ettikleri, inanmayanları da mutsuz etmedikleri oranda değerli ve kutsaldır. İnananları kardeş ederken inanmayanları da düşman gören dinlerin hiçbir kutsallığı olmadığı gibi en tehlikeli ve yok edilmesi gereken dinlerdir. İnancını çıkarlarına alet edenler, o inancın en büyük düşmanlarıdır. Düşmanı başka yerde arayan ya zır cahildir ya da kötü niyetlidir. Çıkarlara alet edilen dinler ölmeye mahkûmdur.

04.08.2014

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SÜNEPE ÖĞRETMEN SÜNEPE YURTTAŞ YETİŞTİRİR

Hakkını aramaktan aciz, hakları çalınırken susan öğretmen; kendisi gibi öğrenci yetiştirir. Bu şekilde kullaştırılmış, vatandaşlık bilinci olmayan, kandırılmış kitlelerin oylarıyla yönetimi ele geçiren kendini uyanık zanneden hainler bir yandan ulusun tüm varlıklarını yağmalarlar, bir yandan da yandaşlarına ve arkalarını dayadıkları emperyalist ve kapitalistlere yağmalatırlar.

04.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ARSIZ VE HIRSIZLARIN SUÇ ORTAKLARI

Hakkı olmayanı ele geçiren veya geçirmeye çalışan, sebebi ne olursa olsun, en büyük hırsızdır. Kendini bilmeyen, başkalarına zarar veren ama gözü açık geçinen, bunu bile bile yapan en büyük arsızdır. Arsız ve hırsızlarla yaşayanlar, bunlara göz yumanlar onların suç ortaklarıdır. Arsız, hırsız ve ortakları en tiksindiğim yaratıklardır. Onlara selâmımı bile kurban ederim. Eğer bunu yapamazsam, hiç olmazsa ilişkimi keserim.

23.08.1989

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Öğretmenlik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÇIKARCIDAN DOST OLMAZ

Çıkarları için seni kullanana da, uzak düştüğünde seni arayıp sormayana da, yukarı çıktığında seni görmeyene de, kara günlerinde senin için elini ateşe sokmayana da, başın belaya girdiğinde arkanda durmayana da, korkusundan doğruları söylemeyene de dost gözüyle bakma!.. Günü geldiğinde, böylelerinin kıçına -gözünü kırpmadan- vur tekmeyi, unut gitsin, kendi çöplüğünde debelensin dursun.

11.07.1999

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Öğretmenlik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÇÖPLÜK GİBİ KULLANILAN BEYİNLER

Beynimizi düşünen, öğrendiğimiz, öğreneceğimiz bilgiler ve deneyimlerimiz ışığında yararlı bilgiler ve fikirler üreten bir organ olarak değil de, yalnızca başkalarının bize dayattığı ve sınırlarını belirlediği bilgileri depolayan bir aygıt olarak kullanılmasına izin verdiğimiz, buna göz yumduğumuz sürece uşaklıktan, kölelikten, maşalıktan, eşeklikten kurtulmamıza, ilerlememize asla olanak yoktur.

04.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KEYFİ DAVRANIŞLAR ANARŞİ DOĞURUR

Bir hukuk devletinde hiç kimse, mevcut meşru kurallar varken, bunlara uymayıp kendi keyfi kurallarını uygularsa, bir gün gelir ortada ne hukuk kalır, ne de kural. Keyfi yapılan her eylem kargaşa doğurur. Kendi kafasına göre canının her istediğini istediği gibi yapanlar anarşiye ve diktatörlüğe davetiye çıkarmış olurlar. Keyfi davranışlarının cezasını tüm toplum gibi gün gelir kendisi de çeker.

29.09.2003

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Öğretmenlik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HIRSIZLA BAŞ EDİLMEZ

Adam hırsızlığı alışkanlık haline getirmişse, ne kadar uyanık olursan ol, altındaki döşeği çalamazsa ya yorganını ya da başını koyduğun yastığını mutlaka çalar…

Darıca, 22.07.2 004

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Öğretmenlik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZORBADAN DEMOKRAT OLMAZ!..

assassin-s-creed-3-te-bir-zorba-kral-george-4166581_oDevlet; bağrında bulunan çıkar gruplarının her birinin haklarını belirlerken, her bir çıkar grubunun haklarının diğerlerine zarar vermemesine dikkat etmek zorundadır. Aksi halde, huzurlu yaşam için gerekli uzlaşma sağlanamaz. Uzlaşmanın olmadığı yerde ise çağdaş demokrasiden söz edilemez.

Zorbanın demokrasiden söz etmesi kadar gülünç bir şey yoktur. Zorbalar, zorbalıkla amaçlarına varamayacaklarını gördükleri zaman herkesten fazla demokrat görünürler. Ama zorbanın başı dara düştükçe demokratik tavır takınması, onun demokrat olduğunu göstermez. Bunu bilerek her gerçek demokratın alması gereken tavır kesinlikle şu olmalıdır:

Zorbaların demokrasiyi kullanarak zorbalık yapacakları düzenlerini kurmalarına asla fırsat vermemek gerekir. Zorbaların demokrasinin kurumlarını ve kurallarını kullanmaları mazlumların haklarına saygısızlık ve tecavüzdür.

03.08.2014

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÖTÜLÜK GÖRMEK İSTEMİYORSANIZ İYİLİKTE ÖLÇÜYÜ KAÇIRMAYIN!

ELBİSTANBirisine iyilik yaparken ileride size kötülük olarak yansımasını istemiyorsanız, altından kalkamayacağı oranda yapmayınız. Eğer ölçüyü kaçırır altından ezileceği kadar iyilik yaparsanız, yaptığınız iyiliğin karşılığını iyilikle ödeyemeyeceğini anlayınca “Şu ölmedi ki, kurtulayım” diye düşünür ve bir bahane yaratır sizinle düşman olur. Bir dost kazanayım derken bir de bakarsınız ki, azılı düşmanınız olmuş.

03.08.2014

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RÜZGAR EKENLER FIRTINA BİÇERLER, TÜRKİYE’Yİ BÖLMEYE ÇALIŞANLAR İFLAH OLMAZ!..

Atatürk Kocatepe'deDEMOKRASİ; dinsel ilke ve kurallar yerine laik ilke ve kurallara sıkı sıkı bağlı, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına dayalı olarak farklı unsurların eşitlik, kardeşlik ve özgürlük içinde barış ve huzur ortamında birbirlerine tahammül gösterip hoşgörü ile yaklaştığı, herkesin birbirlerini olduğu gibi kabul ettiği, kimsenin bir başkasının kişilik ve karakter özelliklerini güç kullanarak değiştirmeye çalışmadığı, onları küçük düşürücü hareketlerden kaçınıp onlarla alay etmediği, kimsenin kimseye kendi doğrularını dayatmadığı, kimsenin kimseyi soymayı, yolmayı bile düşünmediği, yönetilenlerin özgür ve bilinçli iradeleriyle yönetenlerini seçtiği; açıklık, şeffaflık, duruluk ve meşruiyeti özümsemiş, sindirmiş bir yönetim biçimidir.

Eğer bunlardan bir tanesi bile eksikse, hele de bilinçsiz ve özgür iradeli olmayan yurttaşları dinsel, ırksal ve farklı özelliklerini kullanıp onları aldatarak, ayrıştırarak, birbirlerine düşürüp kutuplaştırarak, oylarını satın alarak, menfaatler sağlayarak sandık başına götürüp oy vermelerini sağlayıp bin bir türlü hile ve oyunlarla seçme ve seçilmenin hiçbir anlamı olmadığı gibi, buna asla demokrasi de denilemez. Bunun adı olsa olsa zorokrasi olur. Türkiye’deki rejim de demokrasi değil, zorokrasidir; seçilenler de demokrat değil, zorokrattır. Zorokratlardan demokratik kurallara uymayı ancak aptallar bekler.

Bu nasıl demokratik bir hukuk devletidir ki, onun başbakanı, Recep Tayyip Erdoğan kendisi için kimi tehlikeli görürse mutlaka ona kafayı takıyor ve neredeyse “Karşıma çıkanı vergilerinizle beslediğiniz devletin gücünü kendi gücüm gibi kullanır sizi ezerim! Karşıma çıkmak, benimle yarışmak yasaktır!” diyor.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun mezhebiyle alay edip “Ey CHP’nin Genel Müdürü sen neden Alevi olduğunu söyleyemiyorsun?” diyor.

Şimdi de kendi kafasında Kürtleri yanına çekeceğini, onları parçalayacağını zannederek kafayı HDP Eşbaşkanı, Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın Kürt olmadığını, onun Zaza olduğunu ilan ediyor.

Müslümanlığı da kimseye bırakmıyor, ayrıca Sünniliğini her fırsatta dile getiriyor. Müslümanlığına söz edemeyince Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı adayı Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’na “Monşer” diye dalga geçiyor, alay ediyor, küçük düşürücü sözler ediyor.

Besleyip büyüttüğü, koruyup kolladığı IŞİD Türkiye’den giden silahlarla Suriye’de, Irak’ta “Allahuekber!” çekerek kelle uçurup ortalığı yakıyor, yıkıyor, önüne gelene tecavüz ediyor, işgal ediyor.  Musul Konsolosluğumuzu basıyor, orayı karargâh olarak kullanıyor. Akıbetlerinin ne olduğu belli olmayan 49 görevliyi esir olarak elinde 2 aydır tutuyor.

IŞİD’in yaptıklarından, Türkiye ile pazarlıklarından, dönen dümenlerden kimsenin haberi olmasın diye yayın yasağı getiriyor. Onların özellikle Türkmenlere tecavüzlerini, katliamlarını duyurmamaya çalışıyor. Onların feryatlarına kimsenin aldırış etmemesi için neredeyse “Canım onlar Sünni değil, onlar Alevidir” der gibi davranıyor.

“Gazze türküsünü” diline dolamış, “Gazze de Gazze!..” diye tüm Sünni kesimlerin oylarını almak için mangalda kül bırakmıyor ama herhangi bir yaptırımda da bulunmuyor, bulunamıyor, cesaret de edemiyor.

Bir Allah’ın kulu da çıkıp “Ey Recep Tayyip Erdoğan!.. Sen laik, demokratik, çağdaş bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı ve Cumhurbaşkanı adayı olarak mı konuşuyorsun yoksa ilkel bir kabile devletinin reisi olarak mı konuşuyorsun, ülkemizi kristallerine kadar bölme hakkını sana kim verdi? 80 milyonun ortağı olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarını sonuna kadar açıp hiçbir kaydı kuydu olmayan 2 milyona yakın Suriyelileri ülkenin her tarafına dağıtıp ülkeyi bitli yorgana çevirme hakkını sana kim verdi? Bir günden bir güne senin Türk olmadığını, Gürcü olduğunu, dinini imanını sorgulayan oldu mu ya da bunu sorgulamaya hakkı var mı ki, sen herkese bir kulp takmaya çalışıyorsun? Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusundan söz ederken kırk yıllık asker arkadaşından söz eder gibi ‘Gazi Mustafa Kemal’ diye küçük adıyla hitap ediyorsun, diplomatik kurallar ve devlet adamlığı birinden söz ederken soyadıyla hitap etmeyi gerektirirken ‘Atatürk’ demeyi kendine yediremiyorsun. Atatürk’e hakaret edemeyince durmadan İsmet İnönü’ye hakaretler ediyorsun. Ama sıradan osuruklu bir Arap’tan bile söz ederken o kadar saygılı ifadeler kullanıyorsun ki o zaman hiçbir edebiyatçı nezaketten yana eline su dökemez. Bir günden bir güne “Türk’üm” sözü ağzından çıkmadı. Seni iktidarda tutacak kadar Gürcü oyu olsaydı, sen dini, İslam’ı, Sünniliği referans olarak almaz; Gürcülüğünü ön plana çıkarır, her gittiğin yerde Gürcü olmakla övünürdün. Şimdi Kemal Kılıçdaroğlu’nun Aleviliğini ağzına alamadığı gibi sen de Gürcülüğünü ağzına alamıyorsun. İkisi de aynı kapıya çıkar. Çünkü Gürcülüğün oy getirisi olmadığı gibi Gürcülüğünü ön plana çıkarsan, ancak -varsa- Gürcülerin yoğun olduğu bir köyde belki muhtar seçilirdin. Ben bunları söylerken bile utancımdan kulaklarıma kadar kızarıyorken, sen bir devlet adamına yakışmayacak şekilde söylediklerinle gurur duyuyorsun. Bu da oy hesapları yüzündendir. Bu yaptıklarınla Türkiye Cumhuriyeti’ne en büyük kötülüğü yaptığının farkında değil misin ya da asıl amacın bu mudur? Eğer, Tanrı korusun bu tavırlarını değiştirmeden Türkiye Cumhuriyeti’nin başına geçersen, farkında olarak veya olmayarak dökülecek kanlarda boğulacağını göremiyor musun? Ele geçirmiş olduğun Devlet gücünü kendi çıkarların için daha ne kadar tepe tepe kullanacağını, ileri demokrasicilik oyunlarını yutturacağını, insanları korkutarak daha ne kadar yöneteceğini zannediyorsun?” demiyor.

Kimse korkusundan demiyor ya da akıl edip diyemiyorsa, ben kendini özgürlüğü elinden alınmış Türk, Ali’siz Alevi, laik ve bilimsel düşünceyi kendine rehber edinmiş, insan haklarına saygılı bir demokrat yurttaş olarak haykırıyorum: TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN GELECEĞİ UMURUNDA BİLE DEĞİL; VARSA SEN, YOKSA SEN!.. SEN GÖKTEN ZEMBİLLE Mİ İNDİN TÜRKİYE’YE? ÜLKEYİ KRİSTALLERİNE KADAR BÖLMEK KİMSENİN HADDİ DEĞİL!.. BU ÜLKEDE NİCE MUSTAFA KEMALLER VAR, BÖLMEYE VE BÖLDÜRMEYE KİMSENİN GÜCÜ YETMEZ!.. BU ÜLKEYİ SÜNNİ-ALEVİ, TÜRK-KÜRT, ŞU-BU DİYE BÖLDÜĞÜN ARTIK YETEEEEERRRRR!..

03.08.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİMLER “DEMOKRATIM” DİYEMEZ

31082013360Demokrasiyi yalnızca sandığa indirgemek ya demokrasinin ne olduğunu bilmemektir ya da kitleleri aldatmaktır. Bilmeyenlere öğretmek, aldatanlara fırsat vermemek ve demokrasiyi iğdiş ettirip faşizme geçit vermemek her demokratın görevidir. Bunu bilmeyen ve demokrasiye sahip çıkma yürekliliğini gösteremeyen boşu boşuna “demokratım” demesin.

02.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OGS TAKILI ARAÇLA HGS’DEN GEÇİŞ

SAYIN KARAYOLLARI İLGİLİLERİ,

41 D 4866 plakalı hususi otomda OGS cihazı takılıdır. 16.05.2013’te saat 17.00 sularında FSM Köprüsü gişelerine yaklaştığımda solumdan sıkıştıran araçların yüzünden birden kendimi OGS ile HGS gişeleri arasındaki bariyerlerin HGS tarafında buldum. Geri dönüşüm de olanaksız olduğundan ne yapacağımı düşünürken sağ tarafta tek bir OGS gişesi görerek o tarafa geçtim. Bir de ne göreyim, o gişeye gitmem de ikinci bir bariyerle engellenmişti. Adeta bir tuzak içinde buldum kendimi ve HGS’den geçmek zorunda kaldım.

Derdimi anlatacak bir polis de göremedim. Evime geldiğimde Karayolları’nın sitesinde çözüm aradım. Eğer 7 gün içinde aracımın plakasıyla HGS’ye kayıt olursam, cezadan kurtulacağıma dair uyarıyı okudum.

Tüm yasaları yapan milletvekilleri yedi sülalesinin yedi kuşağını garanti altına alırken, yasalara saygılı benim gibi sürücülerin düşecekleri bu tuzakları hesap edip geçici olarak OGS’lilerin diledikleri gişelerden geçmeleri için neden önlem almazlar acaba? Durmadan kural değiştirip yasalara saygılı olmayanları canlarından bezdirenleri kınıyorum.

Önümde 3 seçenek görüyorum:

1- OGS’li olduğum halde HGS ihlali yaptığım için normal geçişin 11 katı cezayı kuzu kuzu ödemem,

2- Ceza vermemek için OGS’li olduğum halde gidip bir de 7 gün içinde HGS’ye başvurmam,

3- Karayolları’ndaki tuzaklara bir daha düşmemek için ülkemi terk etmem gerekiyor.

Benim ve benim durumumda olanların trafik tuzaklarından dolayı canlarından bezdirilenlere tavsiyenizi saygılarımla bekliyorum.

18.05.2013

Turaç ÖZGÜR

E- posta: turacozgur@hotmail.com

Diğer Kurum ve Kuruluşlar, DİLEKÇELER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖLÜLER VE KOMPLEKSLİLER KAHKAHA ATMAZLAR!..

imagesjerryAnkara Üniversitesi D.T.C.F. Fransız Dili ve Edebiyatı’nda okuduğum ilk yılımda Dev-Genç’in eylemlerine, boykotlarına katılmakla; sadece boş zamanlarımızda değil, çoğunlukla derste olmamız gerektiği zamanlarda da kantininde kız-erkek karışımı grubumuzla kapitalizme ve onun emperyalizmine son verip sosyalist devrimi getirerek Türkiye’yi kurtarmak, ülkemizde ve tüm dünyada emekçilerin ve ulusların kardeşliğini sağlamak lakırdısıyla geçirdim.

Uzun saç, favori, sakal ve hırpani kılık giymemekte direnmeme karşın uzun boyum, atletik tipim, pürüzsüz yüz ve vücut hatlarımla hatırı sayılır şekilde yakışıklı sayılırdım. Bir yere oturup çivilenmekten adeta nefret ederdim. Ya ayakta sürekli hareket halinde ya da aynı masada olsa bile sürekli yerimi değiştirirdim. Kabıma sığmaz, taşardım. Kıpır kıpır canlı ve heyecanlıydım. Bunun yanında biraz kaba, haşin olmama rağmen cesaretim ve sosyalizme bağlılığım, bonkörlüğüm yüzünden arkadaşlarım, özellikle kız arkadaşlarıma karşı centilmence ve hoşgörü ile davranmamdan dolayı sevilir, sayılırdım. Her tarafımdan adeta nükte fışkırırdı. Kız arkadaşlarım nükteli konuşmalarıma bayılırdı. Ama ben kimseyi aşkla sevecek durumda değildim; benim tek bir aşkım vardı: O da sosyalizmdi, devrimdi. Kızlara ayırdığım zamanım bile onları devrime bağlamaktı.

Boykotlar, mitingler, sokak yürüyüşleri, laklakılar derken, ben ve benim durumumda olan arkadaşlarım yılsonunda toptan sınıfta kaldık. Boykotlar nedeniyle Eylül’de yapılan yılsonu sınavları ve Ekim’de yapılan bütünleme sınavları da sınıf geçmemize katkı sağlamadı.

Bir dönem kaybıyla kurtulmak için kendimi derslerime verdim. Her gün sabahın köründe fakülteye damlıyor Fransızcayı ek branş olarak seçenlerin programları dahil, 1’inci sınıf ve 2’nci sınıfların programlarına hangisi denk gelirse giriyor, bununla da yetinmiyor, akşamları da Türk-Fransız Kültür Merkezi’nde Audio-visuel kurlara devam ediyordum. Çevrem gittikçe genişliyor, seviliyor, sayılıyordum. Gerek okulda, gerekse özel kurlarda genç kız ve kadınlar benimle oturmak, arkadaş olmak istiyorlardı. Ben de kimseyi kırmamak için randevu usulü oturmaya başladım.

Bir yıl önceki kayıpları göz önüne alan okulumuzun Dev-Genç’e bağlı Öğrenci Başkanlığı gereksiz boykotların önüne geçmek istiyordu. Bunu başarabilmek için de kendine bağlı sınıf temsilciliklerinin seçilmesi için elinden geleni yapıyordu. Ben de kendimi Dev-Genç sınıf temsilcisi ilan ettim. Sağ eğilimli veya boykot hayranları bana “Seni seçmiyoruz. Demokratik yollarla temsilcimizi seçeceğiz” diye isyan ettiler. Kendimi kaptırıp bir albay kızına tokat attım ve diğer öğrencileri de tehdit edip kendimi zorla kabul ettirdim. Buna bozulan diğer öğrenciler bana diş bilediler ama Dev-Genç’in korkusundan bana katlandılar. Ama bir gün bir de baktım ki, çevrem boşalmış… Yüzüme karşı “Ben arkadaşımı kimseyle paylaşmam” deyip beni daldan dala konmakla suçlayanlar kendilerine yeni arkadaşlar buldular. Ondan sonra adeta yalnız kaldım.

Kantinin en şen, en kahkahası bol benim grubum iken özellikle hayranım kızlar tarafından dışlandım. Bir gün tek başıma kantinin alt katında otururken, asma katta kız-erkek karışımı bir grup öyle kahkaha atıyorlar, öyle kahkaha atıyorlardı ki, kantin onların kahkahalarından çın çın çınlıyordu. Aniden kıskançlık frenlerim patladı, ayağa kalkıp olanca gücümle “Çüüüüüüşşşşş!…” diye bağırdım. O kahkahalar aniden bıçak gibi kesildi. Bu sefer de korkunç bir sessizlik oluştu. Yaptığımı ben de beğenmemiştim ama bir kere olmuştu.

Biraz ilerimde tek başına oturan bir arkadaş gelip karşıma dikildi:

-Ben Alman Dili Edebiyatı 4’üncü sınıfta okuyan falan… diye adını soyadını söyleyip elini uzattı, kendini taktim ettikten sonra izin isteyip masama oturdu.

Zorunlu olarak:

-Ben de Turaç Kale, Fransız Dili ve Edebiyatı birinci sınıfta öğrenciyim. Boykotlar nedeniyle bir dönem kaybettim. Mart sınavlarında başarırsam, 2’nci sınıfa geçeceğim.

-Oooo… Ne güzel!.. Tanıştığıma memnun oldum. Fransız Dili ve kültürünün hayranıyım. Ne mutlu sana ki, böyle bir bölümde okuyorsun. Alman Dili ve Edebiyatı tam tersine soğuk, sevimsiz… Fransız dili tam bir salon dilidir… Deyip başladı Fransız dili ve edebiyatından kültüründen anlatmaya, Ünlü yazarların edebi eserlerinde söz etti, ünlü şairlerinin şiirlerinden parçalar okudu…

Ağzım açık aval aval dinledim ve mahcup oldum; ben onun anlattıklarının ve bildiklerinin çoğunu bilmiyordum. Daha fazla mahcup olmamak için:

-Ne ikram edeyim? dedim. Teşekkür falan faslından sonra kahve ikram ettim. Derken asıl konuya geldi:

-Sen o kahkaha atanlara öyle davranınca, şöyle bir baktım, üzüldüm. Boy, pos yerinde, atletik bir vücudun var. Yakışıklısın da… Branşına gelince, Dil Tarih’in en gözde bölümü… Herkes o bölüme girebilmek için can atıyor. Sen neden böyle tek başına kalmışsın, git o gruplara sen de katıl… Genç kızların tanışmak, arkadaşlık yapmak, flört etmek için can attıkları bir özelliğin var. Sen burada tek başına oturmuş, içine kapanmış, kara kara düşünüyorsun… Yazık değil mi sana? Senin bu delikanlılığına yakışır mı?…

Vallahi öyle mahcup oldum, öyle mahcup oldum ki, yer yarılsa içine gireceğim. Utancımdan ne diyeceğimi bilemez oldum, yüzüm domates gibi kızardı. Adam tam bir psikolog… Aklımı başıma getirdi. Adam haklıydı.

Bundan sonra da sık sık buluşup konuşmaktan zevk alacağını, bir daha da beni öyle görmek istemediğini söyleyip ayrıldı.

Kendi kendime içinde bulunduğum durumu sorguladım. Adam doğru söylüyor ve o kadar nezaketle söyledi ki, üzerime onlarca kişi saldırsa beni linç etselerdi, bu kadar ders almazdım, hatta bildiğimden de kalmazdım. Yaptıklarıma memnun bile olurdum. Yahu gerçekten de benim yaptığım insanlık dışı bir şey: Ben yalnızlık batağında çırpınırken, komplekse kapılıp kıskançlığımdan şu yaptığıma bak!..

Ondan sonra o arkadaşın söyledikleri gözümü açtı ve karamsarlığımı ve komplekslerimi yenmek için yeniden eski Turaç olmaya karar verdim. Ben de bol kahkahalı grupların içine girdim: Güldüm, güldürdüm, birlikte kahkahalar attık, yaşamın tadını çıkardık: Yaşamak, kahkaha atmakla başlar. Ölüler, içi kararmışlar, kompleksliler asla kahkaha atamazlar, kahkaha atanlara da düşman olurlar.

Bülent Arınç, kendisi yaşamıyor ki, yaşayanları anlasın. O, kendi kendine buzlardan 99’luk teşbihler yapmakla, bu dünyayı yaşamak yerine öbür dünyayı garantilemeye ve memleketi felakete götüren politika üretmekle meşguldür. Allah sonunu hayırlı etsin, gidiş iyi değil!..

Ey ülkemin bütün kadınları!.. Ölülere bakmayın!.. Kahkahalarınızı atın, bu dünyayı bu dünyada yaşayın!.. Öbür dünya Bülent Arınçların olsun!..

01.08.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALEVİ AÇILIMI MI, ALEVİLERİ SÜNNİLEŞTİRME Mİ?

indirNe zaman bir seçim yapılacak olsa bir torba yasa çıkarılıyor. Oysa torba yasalar yerine bir çuval, harar ya da ambar yasası çıkarılsa yeterlidir. Nasıl olsa keyfiyetler kılıfına uydurulacak. Bu torbalar çoğu zaman her türlü açılımlar, saçılımlar, kaçırılımlar, kitabına uydurmalarla, birbiriyle hiç ilgisi olmayan şeylerle doludur. Oylama: Kabul edenler, etmeyenler!.. Kabul edilmiştir!..

Başbakan “Bizi Alevi-Sünni diye birbirimize düşürmek isteyenler var” diye lafı kime vuruyor? Bunu yapanı anlamak istiyorsa aynaya baksın!.. Bu ülkeyi kutuplaştırıp çoğunluk Sünnilerin oylarının üzerinde sörf yapan kim?

Sen Alevileri yok soy, ibadet yerleri olan cemevlerine cümbüşevleri de, ondan sonra da her seçim öncesi abdal kandırma yöntemleriyle Alevi Açılımı yapmaya çalış. Yutmazlar!

Tarihte en büyük Alevi açılımını Alevileri diri diri kuyulara atarak, kellelerini uçurarak Yavuz Sultan Selim yapmıştır, sonra 2. Mahmut!.. Yavuz Sultan Selim Köprüsü de tarihsel ödülü, madalyasıdır.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İnanç Araştırması anketine göre Alevi yok ki, açılımı olsun!.. Bu, olsa olsa “Oyunu Bana Ver” açılımıdır. Her seferinde “Hayır, ben sana oyumu vermem” kapanışıyla sonuçlanıyor.

“Aleviler de Müslümandır; ibadet yerleri camiler veya mescitlerdir” diyenler, Alevilerin buralardan kaçırılmasının nedenlerini de anlatsalar da öğrensek fena olmayacak!..

Türkiye’nin Suudi’den bir farkı varsa, onu Alevilere borçludur. Çünkü Alevilik farklı inançların, çağdaş yaşamın da bir sığınağı, limanıdır. Alevilik bittiğinde ne kadar demokrat varsa açıkta kalır.

Türkiye’de çağdaş yaşamı ve demokrasiyi yok etmek istiyorsanız, Bir punduna getirip Alevileri yok etmenin planlarını yapmaya başlayın!.. Hedefinize varırsınız. Galiba yapılmak istenenler de budur.

Alevi olmak o kadar kolay mı? İnsan olmak, Hacı Bektaş Veli olmak, Yunus olup 72 milleti kardeş saymak, Pirsultan Abdal olup haksızlığa, hırsızlığa karşı olamak gökten zembille mi geldi sanıyorsunuz?

Diyelim ki Aleviler; açıldı saçıldı, IŞİD’leşti: Kendilerine benzetemediklerine tecavüz ettiler, “Allahuekber” çekip kelle uçurdular, sonra da ellerini kaldırıp “Allah’ım senin adına kafir öldürdüm, günahlarımı affet” dediler; kârınız ne olacak?

22.07.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

VİRÜSLERLE İLGİLİ UYAR

ARKADAŞLAR!..

“TC Turaç Kale” adıyla açılmış ve şu anda kullanmadığım Facebook sayfamdan bu sayfaya “TC Turaç Kale porno resim yayınlamıştır.  Şikâyetinizi değerlendirmeden TC Turaç Kale çıplak resmi kaldırmıştır” diye uyarı geldi. Sonra Facebook:  “A) TC Turaç Kale ile arkadaşlığımı sonlandırıyorum.  B) TC Turaç Kale ile arkadaşlığımı devam ettirmek istiyor um” diye iki seçenek sunuyor.

1)      Adı geçen şeyin ne olduğunu bilmeden, güvendiğim bir hanım arkadaşımın adıyla gelen “Bu videoyu izleyin, çok beğeneceksiniz” diyen uzantıyı tıklayınca, tüm Facebook arkadaşlarıma bu sefer de benim adımla gitmiştir. Oğlum Önder’den, gelen uyarı üzerine virüs olduğunu anladım ve sildim. Sonra da Facebook’un yönlendirmesi ile adıma açılmış diğer sayfaları da temizledim. Sizlere de benim düşmüş olduğum tuzağa düşmemeniz için uyarı yazılarımı “Ne düşünüyorsunuz?” adlı yerde yayınladım.

2)      Size de terk ettiğim ve yakında temelli kapatmak istediğim “TC Turaç Kale” ve “TC Turaç Özgür”,  ayrıca bundan sonra kullanmakta devam edeceğim  “Turaç Özgür” sayfalarımda aynı şekilde uyarılar gelmiş olabilir. Dolayısı ile siz değerli arkadaşlarım da sadece bu nedenden dolayı benim arkadaşlığımı sona erdirmiş ya da benden gelen mesajları, paylaşımları engellemiş olabilirsiniz.

3)      Sizlerden ricam: A) Sakın bunu bilinçli yaptığımı düşünmeyin, B) Sadece bu nedenle arkadaşlıklarınızı sona erdirmeyin, C) İlgili sayfalarımı temizlediğimi, bundan sonra da daha uyanık olmaya çalışacağımı bilin, D) Bundan sonra da yeni tuzaklara düşersem sizleri uyarmayı ve dolaylı da olsa sizleri üzdüğüm için özür dilemeyi bir borç bilirim, D) Aynı şeyler elinizden olmadığı nedenlerle sizlerden de olursa, tüm arkadaşlarınızı vaktinde uyarmanızı virüsün kaynağını kesmenizi rica ederim.

4)      Benim için değerli düşüncelerinizi, yorumlarınızı, hakarete ve aşağılamaya varmadan yapacağınız eleştirilerinizi bekliyorum.

5)      İnternet sitemin adresi:  www.turacozgur.com

6)      Twitter sayfamın adresi: https://twitter.com/turacozgur

7)      Kullandığım Facebook sayfamın adresi: http://www.facebook.com/turac.ozgur1

Saygı ve sevgilerimle bilgilerinize sunulur.

24.06.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MEHMET KEPEZ’E MEKTUP

Sevgili Mehmet;

Sen bu sorularını niye bana soruyorsun ki, ben bunu anlamış değilim? Neden RTE’ye, ya da Mehmet Metiner’e sormuyorsun? Bu soruların yanıtlarını onlar daha iyi verirler. Çünkü onlar Türkiye’nin her tarafında destanlar yaratıyorlar.

Bazen bir deyim, bazen bir atasözü, bazen bir fıkra ciltler dolusu sözle anlatılamayacak kadar çok şeyi birkaç sözcükle, birkaç cümle ile anlatırlar. Ben de bundan dolayı söylemek istediklerimi sevgili öğrencim Zeynep’e hitaben yazdığım yazının altında yazmıştım.

Asıl anlatmak istediklerimi de o fıkra çok güzel anlatıyor. Baban olanak yaratıp seni üniversitelere gönderememiş ama çok üniversite bitirmişi, master ya da doktora yapmış, kendilerini akademisyen diye yutturup caka satan laf ebelerinden daha çok şeyler öğrendiğin döktürdüğün yazılardan bellidir. Seni bu konuda da tebrik ederim.

Solculuğu, devrimciliği sloganlarla öğrenip mangalda kül bırakmayanlar ellerine fırsat geçince 180 derece çark ettiler. Umarım sen çizginden sapmazsın… Irkçılığın, dinciliğin, mezhepçiliğin insanoğlunun ocağına ne incir ağaçları diktiğini tarih kitapları yazıyor. Bunlardan ders almayanlar bugün bize ders veriyorlar. Ben topaç değilim ki, fırıl fırıl döneyim: Ben dün de dinciliğe, ırkçılığa karşıydım, bugün de karşıyım, yarın da karşı olacağım. Ben bir şeyi değerlendirmeye çalışırken değerlendirdiğim şeyin dışına çıkar, bütün at gözlüklerimi, it gözlüklerimi çöp sepetine atar, öyle değerlendirmeye çalışırım. Konu hakkında bilgim az ise, o konuda araştırma yapar, bilgi sahibi olmaya çalışırım. Uzmanı olmanı konularda da uzmanı varken vaaz vermem.

Sen spor kulüplerinin bayrağı ile ulusların bayrağını birbirine karıştırıyorsun: Sosyolojik olarak bağımsız devlet kurmuş ulusları sembol edene “bayrak” denir. Halkların sembollerine “bayrak” demekle bayrak olmaz. O dediğin o halkın tarihsel anılarının bir sembolüdür. Ben sana bir soru sormuştum ama sen ya baypas yapıyorsun, ya çarpıtıyorsun ya da kenarından dolanıyorsun. Sen Türk Bayrağı söz konusu olunca “bir metre bez parçası” demiştin. Ben de sana tekrar soruyorum PKK ya da Kürt halkınınki bir metre bez midir yoksa onun uğrunda canlarını veren ya da vermeye hazır olan binlerce Kürt’ün en büyük manevi değeri, bir sembolü müdür? Sen lafı niye dolandırıp, hak etmediğim ya da bütün pisliklerin kaynağı benmişim gibi bana laf vuruyorsun? Ayıp olmuyor mu?

12.06.2014

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Mektuplar, Özel kişilere kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DİYANET İŞLERİ BAŞKANI’NIN KONUŞMASINA ELEŞTİRİM

Sayın Diyanet işleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in aşağıdaki sözlerine olan eleştirilerim saklı kalmak koşuluyla yıllardır hasretini çektiğimiz konuşmasını ayakta alkışlıyorum.

  • “Farklılıkların birlikte barış içinde yaşaması, aslında bizim medeniyetimizin en önemli özelliğidir. Zira bizim medeniyetimizde farklılıklar ayrıştırmanın değil, zenginliğin ve ortak medeniyetin bir aracı olarak kullanılmıştır. Bu medeniyet tasavvurunda kimse dilinden, dininden ve mezhebinden dolayı ötekileştirilmemiş, herkes barış ve huzur içinde yaşamıştır.” (En başta Yavuz Sultan Selim olmak üzere ondan sonra gelen padişahlar, özellikle II. Mahmut ile zirveye çıkıp Elbistan, Maraş, Sivas, Malatya, Çorum olaylarıyla imha edilmeye çalışılan Alevilerden hiç bahsedilmiyor. Alevi sözcüğü ağza bile alınmamıştır.)
  • “Ancak üzülerek belirtmek isterim ki, farklı dini tezahürlerle, farklı din mensubu vatandaşların bazı makul taleplerinin çoğunluk taleplerine göre aksak gidiyor olması bizi gelinen noktadaki mutluluğumuzu ifade etmekte mahcup bırakmaktadır. Ne olursa olsun tüm inanç mensuplarıyla farklı dini tezahür sergileyenlerin herhangi bir siyasetin parçası haline getirilmeden hukuk nezdinde çözülmesi gerekmektedir.” (Alevilerin ve ateistlerin sorunları yine yok sayılmıştır.)
  • Bu toprakların kadim bir unsuru olan Süryanilerin kendileriyle ilgili bilgi edinme ve din adamlarını yetiştirme ve din eğitimi gibi taleplerinin görmezden gelinmesi kabul edilemez.” (Peki, Alevilerin mezhepleriyle alay edilmesi, ibadet yerlerine cümbüş evi denmesi kabul edilebilir mi? Alevilerin de vermiş oldukları vergilerle maaşlarını alan din adamlarının Alevileri aşağıladıkları yetmiyormuş gibi yok saymaları, onlar aleyhine fetva vermeleri kabul edilebilir mi?)

03.06.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ADRES DEĞİŞİKLİĞİ İLE İLGİLİ DUYURU!..

Bu sayfamdaki değerli arkadaşlarım;

Birtakım kargaşalıklara son vermek istiyorum. Benimle arkadaşlığını devam ettirmek isteyenler http:// twitter.com/turacozgur hesabımla ve www.turacozgur.com internet sitemle ilişkili olan “Turaç Özgür”e arkadaşlık isteği göndermenizi ya da adı geçen facebook sayfamda sizi arkadaş olarak eklersem lütfen kabul etmenizi önemle rica ediyorum.

13.05.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ANNELER GÜNÜ KUTLAMASI

52 yıl önce kaybetmiş olduğum annemi, bana emeği geçen analığımı hayırla anarken, birlikte 3 çocuk yaptığımız eşimin, biricik torunumun anneannesi küçük kızımın, tüm eş-dost-akrabalarımın ve insanlık âlemine hayırlı evlatlar yetiştirmiş bütün annelerin “Anneler Günü”nü kutlarım…

11.05.2014

Turaç Özgür

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RÜŞVETİN ADI: HEDİYE, AYIP OLDU BİZİM KEDİYE!..

I1203R02700.000 TL ile Ali Ağaoğlu’ndan bir konut alınır, İstanbul ayaklarının dibinde kalır. Darıca’dan 1 apartman alınır, içinde 7 aile barınır.

Uzunluk metre ile, ağırlık terazi ile, ısı termometre ile zaman her herhangi bir saat ile ölçülür. 700.000 TL’lik saat ile ne ölçülür?

İçinde bulunduğum zamanı anlamak için gölgeme baktığım da, kolumdaki 5 liralık saate baktığım da oldu. Şimdi 300 liralık saat taşıyorum. O da kızımdan hediye…

Kimse bana “Ulan bu saati taşımaya utanmıyorsun?” demedi, diyemez de… Ama 700 bin liralık saat taşısaydım her kafadan bir ses çıkardı, beni anamdan doğduğuma pişman ederlerdi.

Hele de Türkiye Cumhuriyeti’nin Ekonomi Bakanı olarak 700 bin liralık hediye saat taşısaydım, anama, avradıma sövseler sesimi çıkaramaz; bütün gövdemi kuma sokamazsam da beyinsiz kellemi kuma sokar, hiç olmazsa cazgırlık yapmazdım.

Ama bizim hesap vermesi gereken eski Ekonomi Bakanımız TBMM kürsüsünde horozluk yapıp hesap soranların üzerine yürüyor, küfrediyor, efeleniyor.

Oğlunun düğününde eşine, kızına, gelinine 6 küsur milyonluk hediye kolyelerden bahsedilince çıldırıyor; psikolojik dengesi bozuluyor.

Bir atasözümüz “Milletin ağzı süzme torba değil ki, büzesin” der. Ağzını büzüp susması gerekenin, dinin kanatlarının altına sığınıp Hac’dan, Umre’den bahsedip bağırmasına ne demeli?

“Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” yöntemiyle bir yere kadar başarılı olabilir, parmaklarla aklanabilirsiniz; artık milletin sabrı taştı, barajın kapakları açılmadan başınızın çaresine bakın!..

Eski Ekonomi Bakanı ekonomik durumunun iyi olduğunu, hediye almaya ve kimseye muhtaç olmadığını, hayrına bu millete hizmet ettiğini ima ediyor.

Fuzuli: “Selâm verdim almadılar, rüşvet değildir diye…” diyor. Şair Eşref de: “İstemem Fatiha, yeter ki çalmasınlar mezar taşımı” diyor…

Ben de diyorum ki, mademki ekonomik durumunuz iyidir; boşuna zahmet buyurup babanızın hayrına bu memleketi yönetmeyin şirketlerinizi yönetin.

****

Yaşanmış bir fıkra ile bitirelim:

Ulu din adamı geçinen muhteremin sağ tarafında gelin, sol tarafında da kaynanası sohbet ediyorlarmış.

Muhterem dinden, imandan, namustan bahsederken sağ eli de gelinin eteğinin altında dolaşıyormuş. Muhtereme o güne kadar sadakatle inanıp güvenen kaynana bunun farkına varınca, muhteremin elinden tutup “Bire dürzü!.. Elin oralarda ne geziyor?!..” deyip kovmuş.

07.05.2014

Turaç Özgür

 

 

 

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GÖLGE BOKSU YAPARKEN AZ KALSIN HZ. ALİ OLUYORDUM

indirŞehirlerarası uzun bir yolculukta hoşça vakit geçirmek için koltuk arkadaşımla sohbet ede ede gidiyorduk. Her tarladan bir kesek örneğinde olduğu gibi konudan konuya atlıyorduk. Söz dolaşıp çevrinip boks maçına geldi. Arkadaşım bir boks kulübüne üye olduğunu, kendisin de amatör olarak çalıştığını söyleyince:“ Boks nedir, nasıl yapılır, gölge boksu, ayna boksu nedir, nakavt nedir, şike nedir, kendi sıkletinde boks şampiyonu nasıl elde edilir, profesyonel bir boksörün sertifikası hangi durumlarda iptal edilir, kural dışı hareket edenlerin abandone veya diskalifiye edilmesi ne anlama geliyor, hak edilmeyen madalyaya el konulması ne demektir?”  üzerine tartışıyorduk.

Arkadaş, laf kalabalığına getirip kendi doğrularını yutturmaya çalışıyordu. Konunun zır cahili olduğu her halinden anlaşılıyordu. Çenesini kapamak ve konunun cahili olduğunu ortaya koymak için:

—Siz hiç gölge veya ayna boksu yaptınız mı?

—Hayır, yapmadım, o da nedir?

—Açıklayayım:  Boksör sağ kroşe, sol kroşe, sağ direk, sol direk, atılan yumruklara karşı kapanma, korunma vs. çalışmalarını duvardaki gölgesine yumruklar atarak, dans ederek alıştırmalar yapar. İşte buna gölge boksu denir. Eğer bulunduğunuz yerde büyük bir boy aynası varsa, aynanın karşısına geçer aynadaki görüntünüzü rakibiniz yerine koyup onu yumruklar, onunla boks yapar, onu yenersiniz. Burada kazanan daima siz olursunuz ama gerçek bir şampiyon asla olamazsınız; çünkü rakibiniz gölgeniz veya hayalinizdir, karınızda gerçek bir yarışmacı yoktur. El yumruğunu tatmadığınız için kendi yumruğunuzu balyoz zannedersiniz. Bu hayali şampiyonluklarınıza inanıp da kendinizi şampiyon olarak sakın ilan etmeyin, başkalarını da güldürmeyin. Bu konuda güzel bir anım vardır. Eğer sıkılmadıysanız, sözümü kesmeden sabırla dinlerseniz anlatırım.

—Memnuniyetle dinlerim. Bu uzun yolculukta yapabileceğimiz başka bir şey de yoktur.

—Anlatayım, anlatayım da sakın uyduruyor, demeyin. Gölge boksu yaparken az kalsın Hz. Ali oluyordum.

—Estağfurullah! Niye uydurasınız ki? Yalnız şimdi daha çok merak etmeye başladım: Nasıl az kalsın Hz. Ali oluyordunuz?

Başladım aşağıdaki anımı anlatmaya:

Elbistan’da 1967’de lise 2’nci sınıfta okurken Malatya Lisesi’nde okuyan bir boksör arkadaş getirtip onun antrenörlüğünde boks çalışmaları yapıyorduk.  Boş zamanlarımda da kendi kendime boy aynasının karşısına geçer, aynadaki görüntüme ya da duvardaki gölgeme yumruklar atar, boks alıştırmaları yapardım.

Bir gün aynı katta kalan köylülerimizin duvarındaki gölgemle gölge boksu yapıyordum. Hızımı alamayıp duvarı yumruklamaya başladım. Çürük dolma duvardan kolum sonuna kadar girince, duvarın öbür yüzündeki kadıncağız, Hz. Ali’nin eli zannedip elime sarılır ve başlar şapur şupur öpmeye… Kolumu kadının elinden kurtarıncaya dek anam ağladı. Ben çekerim, kadın bırakmaz, ben çekerim kadın bırakmaz. Bir kere yakaladı ya Hz. Ali’nin kolunu.. bırakır mı hiç…

Bin bir güçlükle kolumu bıraktırıp kadının tarafına geçtim. Bu sefer de ayaklarıma kapandı; başladı ayaklarımı öpmeye, yalamaya… “Allah’ım keremine bin şükür!..  Allah’ım bugününe şükür!.. Hz. Ali’yi görmeyi bana nasip ettin!..  Hz. Ali geldi evimize! Kıtlık gitti, bereket geldi!.. Ali geldi!.. Ali geldi!..  Ali geldi!.. Ali…” Kadıncağız neredeyse aklını kaçırıyordu. “Ali geldi!” diyor da başka bir şey demiyor.

“Yahu kadın, ben Turaç’ım, Turaç!.. Ali değilim!.. Sizin duvar dolma duvarmış, içindeki iskeleti çürümüş, gölge boksu yapıyordum, birden bire kaptırıp olanca gücümle duvarı yumrukladım.  Bu arada kolum da içeri girdi, hepsi bu!.. Abartma yahu!..  Yapma yahu!.. Hz. Ali kim, ben kim?!..” Gel de Hz. Ali olmadığına, Turaç olduğuna inandır inandırabilirsen.

“Gurban olduğum, gadasını aldığım… Hz. Ali senin donuna girdi, Hızır senin donuna girdi!.. Ben ‘Medet mürvet, sen yetiş ya Ali!’ diye çağırıyordum. Ali duydu beni, yardıma geldi! Sen Ali’sin, Ali senin donuna girip geldi. Hızır senin donuna girip geldi! Ben bilmez miyim? Bana ayan olmuştu, senin donunda geldi. Sen kendini niye küçük görüyorsun? Sen koskocaman Ermiş Evliya Veli Baba’nın torunusun, sen onun soyundan geliyorsun, Ali senin donundan gelmeyecek de kimin donundan gelecek gurban olduğum, gadasını aldığım?!.”

“Yahu yapma!.. Etme!.. Tutma!.. Ben Allah’a bile inanmam, sen beni koskoca Hz. Ali ettin, Hz. Ali kim, ben kim?”

Neyse, kadına Ali olmadığımı inandıramadım. Kadın köye gider, bütün köye benim Hz. Ali olduğumu yayar. Köyün saf kadınları da inanır buna… Derken beni gördüklerinde ayaklarıma kapanan kapanana…

Yapmayın yahu! Etmeyin eylemeyin yahu! Vallahi Hz. Ali değilim!.. Billahi Hz. Ali değilim!.. Tillahi Hz. Ali değilim!..  Turaç’ım ben, Turaç!.. Döndü’den doğma, Hüsüva’nın oğlu Turaç!.. Hüsün ve Haca’nın yeğeni Turaç!.. Ali, Cuma ve Mustafa’nın kardeşi Turaç!.. Herginli Turaç!..

Mümkünü yok, bir kere Hz. Ali olduğuma inandılar ya… Mal bulmuş mağribi gibi yakamı bırakırlar mı hiç!.. Artık ya Hz. Olduğumu kabul edeceğim, ya da bu diyarı terk edeceğim. Ben de o diyarı terk etmek zorunda kaldım, Gaziantep’e gittim. Ondan sonra da Mersin’e… Aradan zaman geçince Hz. Ali olduğumu unutmaya başladılar. Yıllar sonra Turaç olduğuma inandırabildim de kurtuldum Hz. Ali olmaktan

Yahu ne kadar da zormuş Hz. Ali olmak!.. İşte benim halkım böyle…  Birine inandı mı sonuna kadar inanır. Adam her haltı yer ama ona körü körüne inananlar, bağlananlar yine de ona mübarek muamelesi yaparlar. Hani bir söz vardır: “Şeyh uçmaz, müritleri onu uçurur” diye. Az kalsın beni de uçurup erenler safına karıştırıyorlardı. Zannedersem ne kadar gelmiş geçmiş eren vs. varsa, işte böyle olmuştur.

Şimdi bazen düşünüyorum da “Keşke Hz. Ali olarak kalsaydım. Bu kadar dürüstlüğün cezasını fitil fitil çekmezdim belki.  Hz. Ali olmak ne kadar zorsa, dürüst Turaç olup ömrümün sonuna dek devam ettirebilmek de zordur.

Arkadaş kıkırdamaya başladı:

-Abi yav, anlattığın masal gerçekten de çok hoş… Sonuna kadar dinlemeye söz vermiştim. Bundan dolayı gülmemek için kendimi zor tuttum.

-La havle vela kuvvete illa billa!..

-Ne dedin Abi?

-Hiç, hiç!.. İyi geceler!..

20.07.2014

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Öyküler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEVLET ADAMLARININ HİTAP ŞEKİLLERİ O DEVLETİN SAYGIN OLUP OLMADIĞINI DA GÖSTERİR

Siyasi partilerin genel başkanlarına o siyasi partinin adıyla başlayan “genel başkan” tanımlamasıyla hitap edilirdi. RTE Başbakanlık sıfatıyla CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na seçimden önce olduğu gibi seçimden sonra da “CHP’nin Genel Müdürü” diye hitap etmeyi sürdürüyor.

Buradan soruyorum:

a)      “Genel müdürlük” ne zamandan beri argo oldu?

b)      Eğer genel müdürlük ayıp bir şey ise, gelmiş geçmiş tüm özel ve tüzel kişiliklerin genel müdürleri bu hakarete ve ayıba nasıl dayanıyorlar?

c)      Genel müdürlük ayıp ve hakareti hak ediyorsa, onların altlarındakiler aşağıya doğru daha da aşağılık anlamına gelmiyor mu?

d)     Başbakan şimdi bu cumhurun başkanı olmaya aday olduğuna göre, eğer kazaren Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı seçilir ve Atatürk’ün makamına oturursa, aynı tarz hitaplarına devam edecek mi? O hitap şeklini terk ederse, kendi kendisiyle ters düşmeyecek mi?

e)      Suriye Devlet Başkanı “Esed”likten “Esat”lığa terfi edecek mi?

Yukarıdaki soruların arkası gelmez. Şimdilik bu kadarını bir vatandaş olarak merak ediyorum.

22.04.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BERKİN ELVAN: FAŞİZME KARŞI İLK KIVILCIM!..

67e0fb26f422194416bc2d207e69f0a5_400x400Sevgili ilk kıvılcım; ışıklar içinde yat!.. Milyonlarca yurtseverin omuzlarında son yolculuğuna uğurlandın, faşizme meydan okuyan milyonlarca yurtseverin kalbinde sonsuza dek yaşayacaksın, sen sonsuzluğa yürürken geride milyonlarca “Berkin Elvan” bıraktın, katilini uzaklarda aramaya gerek yok: Emiri kim verdiyse, tetikçiyi kim koruyorsa katilin odur, onu tırlar dolusu dolarları, avroları kurtaramayacaktır!..

12.03.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EN İYİ ORGANIMIZ GÖREVİNİ EN İYİ YAPANDIR

2638560-savrulan-saclarİnsanoğlu biraz mantıklı düşünseydi, en iyi organlarının görevlerini en iyi yapanlar olduğunu anlarlardı.

Burnun koku almıyor ama en güzel burun senindir. Gözlerin doğru dürüst görmüyor ama en güzel gözler senindir.

Geleceğin karartılırken bunu algılayıp çözüm üretemeyen geçersiz laf salatalarıyla, ayet, hadis ve küflü söz çöplüğü olmuş, bunlarla seni kandırıp biraz kemik, biraz makarna ile yetinmeni sağlayan beynin olsa ne olur, olmasa ne olur.

Saçlarını kimse okşamamış ya da rüzgârda savrulmak yerine çaputlarla kapatılmış ama en güzel saçlar senindir.

Dişlerin bir sevgilinin yanaklarını dişlememiş ama en güzel dişler senindir.

Bütün bunların ne önemi var? Önemli olan bunların görevlerini yapıp yapmadığıdır.

02.10.2013

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SEVGİLİ YURTTAŞLARIM!..

Başbakanın yüce (!) tavsiyelerine uyup sağır kulaklara seslerini duyurmak için tencere tava çalanları, kör gözlerin dikkatlerini çekmek için sokağa dökülenleri “Bunlar benim huzurumu bozuyor, bunlar ses ve görüntü kirliliği yapıyor, bunlar malıma, canıma ve dinime zarar veriyor, ahlâksızlık yapıyor” diye uğraşıp sızlandığınızda, onları hedef aldığınızda, onlar hakkında şikâyetçi olduğunuzda neler olacağını, kimlere hizmet ettiğinizi sıralayalım:

1. Enerjinizi boşa harcamış olursunuz,

2. Komşularınızla -eğer varsa- ilişkilerinizi bozarsınız,

3. Demokratik ve hukuksal haklarını kullananlarla gereksiz yere düşman olduğunuz gibi, ileride siz de çalınan haklarınızı aradığınızda yalnız kalır, ezilirsiniz,

4. Demokrasi ve insan hakları gelişemez,

5. Sizi soyanlar soygunlarına, köle yerine koyanlar diktatörlüklerine devam ederler.

6. Türkiye Cumhuriyeti’nin 80 yıllık birikimlerini, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini kendilerinin veya yandaşlarının üzerlerine geçirenlere yada daha da kötüsü sultanlıklarını korumak için emperyalistlere ülkeyi peşkeş çekenlere, bağımsızlığımızı ortadan kaldırmak isteyenlere hizmet etmiş olursunuz. Ülkemiz parçalanır, bölünür, ufalır, gücünü kudretini kaybeder, kapitalizmin emperyalizmine lokma olur yutulur…

Eğer, bunları bilerek ve eti yenmiş önüne atılan kemiklerden pay kapmaktan başka bir şey seni ilgilendirmiyorsa, en başta bu yazıyı yazan beni şikayet edin!.. Yok eğer, yukarıda saydıklarım sizi de ilgilendiriyorsa, gelin el ele verelim, kurtuluşa kadar tencere tava çalalım, sokaklara dökülüp sesimizi duyuralım…

21.07.2013

Turaç ÖZGÜR

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞBAKAN YANDAŞLARINA SESLENİYOR

“Ten­ce­re ta­va ça­lan­la­ra kar­şı yar­gı­ya gi­de­rek hak­kı­nı­zı sa­vu­nun. Yar­gı­da on­lar mü­ca­de­le et­sin. Yıl­lar­ca biz mü­ca­de­le et­tik, şim­di on­lar uğ­raş­sın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’nın bu sözleri söyleme hakkı yoktur. Eğer bölücülüğün ta kendisi olan bu sözleri söyleme hakkını kendisinde buluyorsa, ben ve benim gibi düşünenler yani “onlar” dediği “çapulcular”ın da başbakanlarını arama ve bu sözleri söyleyeni de başbakan olarak tanımama hakkı vardır. Bu hakkı kullanmanın önüne hiçbir diktatör geçemez.

“Onlar” dediklerinden özür dilemeden de kamu adına konuşamaz, içinde “onlar”ın da vergilerinin bulunduğu Hazine’den bir kuruş dahi harcama yapamaz, harcama yaparsa, bunun hesabını vermek zorunda kalır. Çünkü Hazine tüm yurttaşlardan alınan vergilerden oluşuyor. “Onlar” diye ifade edilenler haraç veren teba değil, özgür yurttaşlardır.

“Biz” kimdir,  “onlar” kimdir? Bu söylemi PKK lideri APO bile söylememiştir, söyleyemez de!..

23.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

POLİS KORUMASINDAKİ SALDIRGAN PALALI

Polis korumasında elindeki palayı kadına kıza sallayan delikanlı (!) Kasımpaşalı Başbakanın ta kendisidir. Yanına kalmayacağını bilmelidir!.

Polis korumasında elleri palalı, çivili sopalı katiller sabrımızı taşırmasınlar!.. Polise çiçek atan eller kılıç tutmasını da çok iyi bilir.

Sandıktan çıkmakla övünenler, söylediklerine kendileri inanıyorlar mı? İnansalar faşist yöntemlere başvurmazlar, zulümden medet ummazlar.

06.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÖTÜYE KULLANILAN GÜÇ

Kendine saygısı olan, geleceğini, çoluğunun çocuğunun geleceğini düşünen intikam duygularıyla devletin gücünü böyle hoyratça kullanıp intikamına alet edemez!..

Biber gazı öldürücü, imha edici, en azından insanın sağlığını bozan kimyasal bir silahtır. Bu silahı kullananlar ileride aynısını tadacaklarının hesabını yapıyorlar mı?

Devleti ele geçirenler kimyasal silahlarla gençliğini ve tepkili insanlarını hedef alıp imha etmeye çalışıyor. Bu gazı kullananlar ya katildir ya da katil ruhludur!..

Türkiye’ye biber ve portakal gazı verip duyarlı Türk gençliğinin, onurlu Türk insanının imha edilmesine dur demeyenler de insanlık düşmanı, ruhsuz katillerdir!

11 yıllık birikmiş tepkisini kusanlara acımasızca saldırıp gazlayanlar, su bombalarıyla yok etmeye çalışanlar, sizin aileniz, çoluğunuz çocuğunuz, yakınlarınız, sevdikleriniz yok mu? Onların da başlarına bunlar geldiğinde ne yapacaksınız?

İntikam duygularıyla insanlarının üzerine TOMA’larla, gaz bombalarıyla giden, ulusunu ikiye bölüp bununla övünen benim başbakanım asla olamaz, onun kulluğuna soyunandan benim polisim olamaz!..

Halkımıza yapılanları görüp de isyan etmememiz elde değildir. İsyan duygularımıza güçlükle sahip olup, şimdilik seyrediyoruz ama bu sürekli seyredeceğimiz anlamına gelmesin! Yeter!.. Yeter!.. Yeter!..

Bu ulusun sabrını taşıranlar şunu iyi bilsinler ki, eğer bir patlarsak, dünyadaki bütün atom bombalarından daha güçlü olduğumuzu görme fırsatı dahi göremezsiniz,  yeryüzü silinir, buzul çağına döner!.. Yeter!.. Yeter!.. Yeter!..

28.06.2013
Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SORU-YORUM

- Müslümanlığın bütün vecibelerini yerine getirirsem, kazancım ne olur?
– Öbür dünyada cennete gidersin.
– Cennete gidersem ne olur?
– Uçsuz bucaksız yeşillikler içinde altında ırmaklar akan tuba ağacının altında ellerinde Kevser şarabı ve birbirlerinden güzel 40 tane huri, 40 tane kılman sana hizmet eder, her dilediğini yerine getirirler, sonsuza kadar rahat edersin.
– Orada TOMA’lı, biber gazlı, sis bombalı, ses bombalı, coplu polis yok mu?
– Hayır, orada bu dediklerinin hiçbiri yoktur.
– Peki, bu dünyayı bana zindan edenler, malımı mülkümü kitabına uydurup çalanlar, zimmetine geçirenler de oraya gidebilecekler mi?
– Elbette gidebilecekler.
– Ya sen, sen de oraya gidecek misin?
– Onun sözü mü olur, tabii gideceğim.
– Kusura bakma, olmaz kardeşim, öyle bir alemde benim işim ne? Senin gibilerden bu dünya da çektiğim yetmiyor da, bir de o tarafta mı çekeceğim. Ben cehenneme razıyım, sana güle güle!…

25.06.2013

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Öyküler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ASIL SÖZ SAHİBİ VEKİLLER DEĞİL, HALKTIR!..

Demokratik hukuk devletlerinde asıl olan birisi varsa, o da seçmendir, yani özgür yurttaştır. Seçilenler, kendilerini seçenlerden üstün değil, tam tersine onlar vekâlet görevi üstlendikleri için asıldan (seçmen) sonra gelirler.

Sorunlarınızı sizin yerinize çözmesi için bir avukat tutuyorsunuz. Vermiş olduğunuz yetkilere göre size hizmet sunar. Hizmetini beğenmediğiniz zaman, azledersiniz.

İşte milletvekilleri de bir tür avukatınızdır. Sizin adınıza görev yaparlar, hükümet onların arasında kurulur, başbakan onların arasında olur.

Kısacası, bunlar size hizmet ederler. Her türlü hizmet birimlerine alt kademedeki hizmetçileri görevlendirirler. Bu hizmetçilerin görevleri size dayak atmak, bağırıp çağırmak, tazyikli su, biber gazı ile sizi bombalamak, zehirlemek değildir. Anayasaya ve yasalara aykırı davranışlarınız olursa, canınızı yakmadan, sizi aşağılamadan anayasaya, yasalara, yönetmeliklere uygun olarak yakalarlar adalete teslim ederler.

Adalete teslim edildiğinizde de görevli savcı işlediğiniz iddia edilen suçlara göre iddianamesini hazırlar, bağımsız yargı huzuruna çıkarır. Orada da yargıç denilen görevli anayasaya, yasalara, hukuk kurallarına göre kimsenin etkisinden kalmadan yargılar, hükmünü verir.

Yürürlükteki anayasaya, yasalara göre suçsuzsanız salıverir, suçluysanız tutukevine gönderir.

Tutukevinde suçunuzun cezasını çekersiniz, özgür yurttaş olarak normal yaşamınıza devam edersiniz.

Peki; demokratik bir hukuk devleti olarak nitelenen ülkemizde bu, böyle mi oluyor?

Olmuyorsa, insan gibi direnip hak ve hukukuna kavuşmalısın. Bunu yapamıyorsan, kusura bakma da sen seçtiklerinin ve hizmetçilerinin aşağılık bir kölesisin!.. Her türlü aşağılanmayı hak ediyorsun demektir.

25.06.2013

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE’NİN TAPUSU BAŞBAKAN’A MI AİTTİR?

Başbakan Türkiye’nin tapusunu üzerine çıkarıncaya, Türk Ulusu’nun tamamını köle edinceye kadar mağduriyet edebiyatına devam edecektir. Taksim Gezi Parkı ile başlayan olaylar bu hevesini kursağında koyduğundan TOMA’larla, akreplerle, biber gazlarıyla kin kusuyor ama yolun sonu göründü, boşuna gayret!..

Madem yaptıklarından memnunsun, Halk TV’nin kameralarını kapattıracağına, vergilerimizle beslediğimiz TRT televizyonlarına ve borazanın durumuna düşürdüğün satılmış medyaya da fırsat ver de tüm dünya görsün, seni alkışlasınlar, barış elçisi madalyası versinler. Yazıklar olsun!.. Çanakkale’yi geçilmez etmiş, Kurtuluş Savaşı’nda iç ve dış düşmanların kıçına tekmeyi vurmuş Mustafa Kemal’in askerlerini korkutacağını mı zannediyorsun?

Senin zulmünden korkanlar alçak oğlu alçak olsun!.. İleri demokrasiye geçmiş. Bırak ileri demokrasiyi… Bu, düpedüz ileri faşizmdir!.. Ülkeyi yönetmekten aciz duruma düştün, çekilmesini bil, eğer bu ulusun bir ferdiysen bu zulümlere bir son ver!.. Bizi ezdin, çocuklarımızı, torunlarımızı ezdirmeyeceğiz, bunu aklından çıkarma!..

23.06.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İLERİ DEMOKRASİ VE YALAKA TELEVİZYON KANALLARI

Bulunduğum yerde hemen hemen tamamı yandaş olan 48 adet televizyon kanalını kablolu yayın üzerinden izleyebiliyorum.

Bugün aynı saatlerde Kadıköy’de Kadıköy Pirsultan Abdal Kültür Derneği’nin düzenlemiş olduğu, Anti Kapitalist İslâmcıların da destek verdiği miting ile Taksim’de “Duran Adam”lar eylemi yapılıyordu. Hükümet aleyhine olan bu iki eylemi sadece kısıtlı olanaklarıyla Halk TV, o da zaman zaman gösteriyordu. Diğerleri görmediler, duymadılar, bilmiyorlar…

AKP’nin muhaliflere korku salma, meydan okuma mitinglerinin beşincisi Erzurum’da yapılıyordu. Çağdaş, demokratik ve laik bir cumhuriyetle yönetilen bir ülkenin bir başbakanının kesinlikle yapamayacağı, her iki sözcüğünden birisi dinsel olan kışkırtıcı nutuğunu atıp bu ülkeyi “Onlar ve biz” diye bölmeye çalışıyordu. Bu bölücü, kışkırtıcı miting TRT Haber, Haber Türk, SKY Türk, CNN Türk, NTV, A Haber, Beyaz Tv, Kanal A, TGRT Haber, Samanyolu Tv, Tvnet’te hiç ara vermeden naklen canlı olarak 11 kanalda aynı anda yayınlanıyordu.

Adı geçen bu televizyon kanalları pistonları, gömlekleri, sekmenleri tamamen bozulmuş, karterlerindeki yağları yakan, eksozlarından yağlı pis dumanlar savuran motorlar gibiydiler.

Bu televizyon kanalları karterlerindeki yağlar bittiğinde yatak yakıp krank milini ve tüm dişlileri de kıracaklardır. O zaman hurdaya çıkmış olacaklar, kimse de yüzlerine bakmayacaktır.

İleri demokrasi ya da faşizm yakında girecek delik arayacaktır. Tabii girebileceği delik bulabilirse… O gün geldiğinde adı geçen bu kanallar bugünlerin hesabını vermeyecekler midir? Ha gayret!.. Çoğu gitti, azı kaldı, dananın burnu göründü…

23.06.2013

Turaç Özgür

 

 

 

 

 

GÜNCEL, Olaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SOKRATES’İN EVİ

Sokrates bir ev yaptırmış. Evini görmeye gelenlerin kimileri beğenilerini, kimileri de eleştirilerini yapmışlar. İçlerinden birisi “Sizin çok dostunuz var, salonunuz yetersiz” demiş. Sokrates de “O dost bildiklerin kuru kalabalıktır. Benim şu tuvaleti dolduracak kadar bile gerçek dostum yoktur” diye yanıt vermiş.

RTE de korkutarak, yallayarak kuru kalabalıkları meydanlara yığıp kendini alkışlatıyor, efeleniyor. Onların gerçekten kim olduklarını öğrenmek istiyorsa kendisine başkaldıranlara reva gördüklerinin binde birini yaptırsın, sonra baksın, çevresinde kaç kişi kalıyor görsün de ona göre efelensin!..

21.06.2013

Turaç özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜM DOST VE DÜŞMANLARIMA ÖNEMLE DUYURURUM!..

Benim Facebook sayfalarıma kim veya kimler “Ünlü sunucunun şok görüntüleri!”, “Şanslısınız, araba kazanma şansı yakaladınız!” gibi virüs, porno veya reklam içerikli rezaletler gönderiyorsa, veya benim sayfalarıma girip benim adımla değerli paylaşımcı arkadaşlarıma gönderiyorsa, onlar hakkında cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunup, gerekli ceza davaları, ayrıca maddi ve manevi tazminat davaları açıp onları mahvedeceğimi son olarak ihtar ediyorum.

Ayrıca, onların kimliklerini tespit edersem, benden çekecekleri vardır. Benim o gibi herzelerle işim yoktur, asla olamaz da… Facebook sayfalarımdaki yazılarımı beğenmemiş olabilirsiniz, hakaret etmeden en acımasızca eleştirebilirsiniz de buna hem saygı duyarım, hem de memnun olurum. Ben her zaman eleştirilere açık, vicdanından başka kimseye borcu olmayan özgür bir insanım.

Yaşamım boyunca en büyük korkum vicdansızların, alçakların durumuna düşmek oldu. Güçlü ve kararlı irademle de o duruma bu güne kadar düşmedim, bundan sonra da hiçbir güç o duruma düşüremez.

Beni tanıyanlar çok iyi bilirler ki, beni incitmeyeni asla incitmem. İnciten olursa da Hz. İsa gibi sağ yanağıma vurana, sol yanağımı dönmem!.. Bu, özel kişi de, tüzel kişi de olsa fark etmez!.. Saygılarımla…

20.06.2013

Turaç Özgür

 

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞBAKAN’IN REYHANLI KIŞKIRTMASI

Başbakan Reyhanlı’da 53 Sünni’nin öldürüldüğünü bildiğine göre, mutlaka araştırma (!) Yaptırmıştır.

Taksim Gezi Parkı Olayları’nda dinlere, mezheplere, tarikatlara göre kaç kişi öldürülmüştür? TOMA’larla, biber ve portakal gazlarıyla, asitli sularla, plastik mermilerle kaç kişi yaralanmıştır?

İçlerinden ateistler de var mıdır? Antikapitalist kaç kişi vardır? Ayrıca, tutuklananlar da aynı kategorilere göre tasnif edilmiş midir?

Bunların içinde bu ulusun malını mülkünü üzerine geçiren, yandaşlarına peşkeş çeken, ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini yabancılara satan kaç kişi vardır?

Eğitimlerine göre de tasnif edilmiş midir, edilmişse kaç kişi okuma yazma biliyor, kaç kişi nereleri bitirmiştir?…

Kaç kişiye kömür ve makarna dağıtılmıştır?

Kaç kişi tehdit edilerek meydanlara belediyenin araçlarıyla getirilmiştir? Vesaire… Vesaire…

Son söz: İnsanları, yurttaşlarını bu şekilde sınıflandırmak bölücülüğün ta kendisi değil midir?

Asıl amacı Türkiye’yi bölmek, parçalamak, lokma lokma edip kapitalizmin ve emperyalizmin kolay yutmasını sağlamak mıdır? Bütün bunları da bilmek hakkımızdır.

18.06.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞBAKAN HALKI KIŞKIRTIYOR

Başbakan günler öncesinde % 50’yi evlerinde zor tuttuğunu söyledi, kin ve intikamına ele geçirdiği gücü alet etti, Sincan’da meydan okudu. İşaret fişeğini 28 Şubat’ta yürüyen tankların burnunun dibinde sıktı.

Şu anda da Gezi Parkı’na saldırı emrini verdi, yurdun her tarafında yurtseverler ayaklandı, aylardır körüklenen iç savaş böylece başlatıldı.

Yarın da Başbakan seçilmiş başkomutan olarak İstanbul’da ordularının başına geçip kılıcını çekecektir.

“Savaş!.. Savaş!..” diye içi yananlar, gözünüz aydın!.. Gazanız mübarek olsun!.. Devletin ele geçirdikleri gücünü kinlerine alet edenler kendi mezarlarını kendileri kazıyorlar. Sabrın da bir sınırı vardır.

Bir başbakan, sebebi her ne olursa olsun, kendisine oy verenlerin başbakanı, diğerlerinin de düşmanı gibi davranamaz!.. Kimseyi dışlayamaz, kendisine emanet edilen gücü ve yetkileri kötüye kullanamaz!.. Kullanırsa, her kimin başına ne gelirse gelsin, sebebi kendisidir!.. Bunun hesabını şöyle veya böyle eninde sonunda verecektir!..

15.06.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSTANBUL’DA YAŞAYAN HALKIMA SESLENİYORUM!..

Sevgili İstanbullular,

Anadolu yakasından Avrupa yakasına ya da Avrupa yakasından Anadolu yakasına geçmek için atalarımız, ceddimiz asırlardır ne zorluklar çekmişlerdir. Bu Marmara densizi, pardon denizi, İstanbul Boğazı, hele şu Kasımpaşa’nın önündeki haddini bilmez Haliç’in elinden. Artık bu melunlara hadlerini bildirmenin zamanı gelmiştir.

Hergün bir yakadan diğer yakaya geçenler bu mazarat denize ne kadar kin gütmektedir, bunu bilmeyen yoktur. Kinlerinizi bileyin, hazır olun cenge!..

Bu ucube denizi ve Batılıların Altın Boynuz dedikleri Haliç’i doldurursak hem ceddimizin intikamını alırız, hem vapur illetinden, hem de ikide bir köprü yapmaktan, altına sosis gibi boru yapmaktan kurtuluruz. Altın Boynuz’u da hayranlarının uygun bir yerine koyarız.

Rezidanslar, AVM’ler, stadlar, hatta dünyanın en büyük camisini yapmak için de beleş alanlar kazanmış oluruz.

Bunun için ayrıca fazladan masraf yapmamıza da gerek yoktur. Herkes günlük çöpünü her gün bir zahmet kendisine yakın yere boca etsin yeter. Yalnız önümüzdeki çapulcuların engellerini aşmak için bir plebisit yapmamız gerekiyor.

Hadi aslanlarım sizi göreyim, şimdiden çöplerinizi dökmeye başlayın, ardından da yapacağımız plebisite hazır olun. % 50’me güveniyor ve gözlerinizden öpüyorum.

Bundan sonra da sık sık plebisite hazırlıklı olun!.. Plebisite omuz verenlerin kömürleri, makarna paketleri hazırdır.

14.062013

Sultanınız

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÜFÜR ÜZERİNE

• Küfretmek, iyi bir şey olmamasına rağmen canı yanan bir vatandaş küfür edebilir, bağırıp çağırabilir ama bir başbakan asla küfredemez!..

• Demokratik hukuk devletinde bir başbakan yurttaşları arasında ayrım yapmaya, işine gelmeyeni aşağılamaya başlamışsa, yolun sonuna gelmiştir.

• Atatürk’ü babamdan bile çok severim. Buna rağmen Atatürk’ü gözümden düşürmek isteyen varsa, belgeli bir küfrünü bulup yayınlasın da görelim.

• İnönü Atatürk’e “Sen olmasan ben bunları düşünemezdim” demiş. Atatürk de “Sen olmasan ben bunların hiçbirini yapamazdım” diye yanıt vermiş.

• Atatürk düşündüklerini, projelerini İnönü aracılığıyla hayata geçirmiştir. İnönü gibi bir devlet adamı olmasaydı, Atatürk başaramayabilirdi.

• Atatürk ile İnönü birbirlerini tamamladıkları için gericiler, hainler, iç ve dış düşmanlar tarafından düşman olarak görülmüşlerdir.

• Gericiler, iç ve dış düşmanlar, vatan satıcıları şimdilik Atatürk’e olan hınçlarını İnönü’ye saldırarak gideriyorlar. Bu, böyle biline!..

• “Bu, benim gençliğim olamaz”, “Bu, benim vatandaşım olamaz”, “Bu, benim memurum olamaz”… Peki, sen kimsin?.. Kimin başbakanısın?..

• Atatürk “Ey Türk Gençliği!.. Birinci vazifen Türk istikbalini, Türk Cumhuriyeti’ni sonsuza kadar korumaktır!..” demiştir. Makamına oturup Atatürk’ün gençliğinin üzerine birinci vazifesini yaparken biber gazı sıktırmıştır, Taksim’i mezar etmeye çalışıyor… Gel de dayan!..

13.06.2013

Turaç Özgür

 

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÜFREDENE KÜFREDERLER

Meslek yaşamım boyunca Atatürk ve Esenboğa hava limanları alanlarını dolduracak kadar öğrenci yetiştirdim. Her düşünceden, her inançtan insanlar vardı. Aralarında şu sağcı, şu solcu, şu Sünni, şu Alevi, şu Türk, şu Kürt, şu gavur, şu Müslüman, şu dinli, şu dinsiz diye ayrım yapmadım.

“Hayır öğretmenim, hayır Hocam!.. Yaptın, senden fitnesine, senden bölücüsüne, senden karıştırıcısına rastlamadık” diyen varsa, hıncını almak için bulunduğu yerden okkalı bir tükürük gönderebilir, ben de bunu hak ediyorum demektir.

Başbakanın yaptığı gibi bir kısmınızı koruyup kollarken, öve öve yere göğe sığdıramazken, bir kısmınızı aşağılayıp kırdım ise, sizi birbirinize kırdırmaya çalıştım ise, bulunduğunuz yerden anama avradıma, babama, dedeme ağzınızın dolusu sövebilirsiniz. Küfrediyorsunuz diye sizi suçlamaya hiç hakkım yoktur, ben o küfürleri hak ediyorum demektir.

Birinizin kalbini kırdığımda sabahlara kadar rahat rahat uyuyup da yaşınıza, başınıza bakmadan sizden özür dilemeden fiyaka yapmaya, densizlik etmeye devam ettim ise, bulunduğunuz yerden henüz tedavüle bile çıkmamış küfürleri Twitter’dan, Facebook’tan, istediğiniz yerden, istediğiniz yöntem ve araçla rahat rahat yazabilirsiniz. Hakkınızda en ufak bir şikayetim olursa, tazminat davası açarsam, benden onursuzu, benden namussuzu, benden cibilliyetsizi yoktur!..

Küfredene küfrederler, kendini bir halt zannedenlere haddini bildirirler. Türk ulusunun en büyük karakter özelliği; büyüklerinin önünde önlerini düğmeler, ayağa kalkar. Kendini büyük sanıp haddini bilmeyenlere karşı da ayaklanır, ayaklarının altına alır, paçavraya çevirir.

Gezip dolaştığım her yerde, eğitimi yaptığım her okulda, her ilde efelik de, dayılık da yaptığım olmuştur. Ama asla birilerinin arkasına saklanarak, gücünü kullanarak efelik, dayılık yapmayı kişiliğime yakıştıramadım. Başkasının gücünü, devletinin gücünü kendi gücüymüş gibi kullanmanı onursuzluk, şerefsizlik, haysiyetsizlik olduğunu kabul eden, böylelerinden tiksinen birisiyim.

Dünyanın en korkak, en sünepe, en diktatör ruhlu yaratıkları başkalarının gücüyle efelik yapanlardır. Bu gücün arkalarından çekildiğini görünce paniğe kapılırlar, saldırganlaşırlar, tüm imkanları kullanarak herkesi kışkırtırlar. Çaresiz kaldıklarında da zulüm ettiklerinden merhamet, vicdan dilenirler. Bunu asla unutmayın ve böylelerinin gözyaşlarına sakın aldanmayın!..

Arayan Mevlâsını da, belasını da kendisi bulur. Alçakların, alçaklığın önünde eğilen, bükülen alçak oğlu alçaktır. Yeter!.. Yeter!.. Yeter!..

09.06.2013

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CEMEVLERİ CÜMBÜŞ EVLERİ

Başbakan “Cemevleri cümbüş evleridir” diye Cemevlerini küçümsüyor, dalgasını geçiyor. Cem Vakfı Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan da “Sayın Başbakanım haklısınız” dercesine Başbakanın bir projesi olan “Akil İnsanlar” orta oyununda kendisine verilen rolün üzerine balıklama atlıyor.

Elbistan’da bir yerel söz vardır: Kendi başını bağlayamayan Hunu’ya, Hurman’a baş bağlamaya gidiyor” diye.

Tüm Alevilerin yaşayan en büyük dedesi olarak bildiğimiz Sayın İzzettin Doğan önce kendi başını bağlasın da ondan sonra Kandil’e, İmralı’ya baş bağlamaya gitsin!..

Cemevlerinin cümbüş evleri olmadığını, Alevilerin ibadet yeri olduğunu kabul ettirmek için Apo’ya ricada bulunsun. Bu arada belki cemevleri de ibadet yerleri olarak kabul görür, kendisi de tepesine postunu serer.

05.04.2013

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HIRSIZ BEYLE SOYULANDAŞIN TELEFON KONUŞMASI

- Alooo!!! Sayın hırsız bey!.. Ben her gün soyulandaş!..
– Ne daş? Anlayamadım, tekrar eder misin?!..
– Soyulandaş!.. Soyulandaş!.. Sayın hırsız bey!..
– Soyandaş diye kimseyi tanımıyorum!.. Yanlış yeri aradın beyefendi!..
– Siz sayın hırsız bey değil misiniz?
– Ben hırsız bey değilim, ben zamanın en büyük Müslümanıyım! Müslümandan hırsız olur mu, soyulandaş beyefendi?!.
– Olur, olur!.. Gerçek Müslümandan hırsız olmayacağını ben de biliyorum ama şimdi bütün hırsızlar en büyük Müslüman benim diyor! Ben de sayın hırsız bey diye bu sebepten dolayı sizi aradım.
– Kısa kes, lütfen soyulandaş bey!..
– Kıçımdaki don da son günlerde gitti. Donum sizdeyse gönderin de ayıp yerlerim görünmesin!
– Tamam!.. Tamam!.. Size bir don gönderiyorum!. Bir daha beni rahatsız etme!..
– Sağ ol sayın hırsız bey!.. Bu iyiliğinizi unutmayacağım, oyumu da size vereceğim!..
– Öhö!.. Öhö!.. Gideceğiniz bir yer mi kaldı, bekleriz!..

20.01.2013

Turaç ÖZGÜR

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HZ. İSA VE YENİ YIL KUTLAMALARI

Yeni yılı Hıristiyanların peygamberi Hz. İsa’nın doğum günüdür diye görüp bir Müslüman’ın kutlamasının günah olduğuna inandırılanlar kutlamıyor. Bu cehaletin, bu yanlış bilginin açıklamasını yıllarca yapanlar vardır. Yanlışlarına devam edenleri bir türlü aydınlatamadılar.

Ben diyorum ki, ey Müslümanlığına toz kondurmayan vatandaşlarım! Hristiyanlar İsa’nın doğum günü olarak 24 Aralık’ta Noel kutlamaları yapıyorlar. Adına da “Christmas” diyorlar. Sen de şu cehaletini bırak, tüm dünya insanlarının ortak günü olan yılbaşını ister kutla, istersen kutlama; o, senin bileceğin şeydir. Ama bu kutlamaları kendince yapanlara, ya da yılda bir kere olsun eğlenmeye çalışanlara sataşma!

Ayrıca, farz et ki, yılbaşı İsa’nın doğum günüdür. Senin iman inancına göre peygamberlere inanmak vardır. İsa’yı hayırla anamayanın Müslümanlığı sorgulanır. İsa’nın doğum gününü ansan, kutlasan Müslümanlığın zarar görmez. Tam tersine görevini yapmış sayılırsın. Çünkü Hz. Muhammed’den önce gelmiş tüm peygamberler de iman anlayışımıza göre Allah’ın elçileridir. Senin de peygamberin sayılırlar.

Tüm insanlığın yeni yılı kutlu olsun!.. Umarım yeni yılda insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğü anlayışı ülkemize de uğrar, tam bağımsız, komşularıyla iyi geçinen, kendi içinde mutlu, huzurlu, barış içinde yaşayan bir ülkeye kavuşuruz.

Herkesin yeni yılı kutlu olsun!..

31.12.2012

 

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖRNEK İNSAN

Örnek insanları tanımlayanlar “Namazında niyazında, orucunu tutar, zekâtını verir…” gibi saçma sapan şeyler söyleyince, nasırıma basılmış gibi oluyorum.

Yaşamım boyunca hiç namaz kılmadım, kendimi bilmezden evvel birkaç Ramazan orucu tutmuştum, şimdiki aklım olsaydı onları da asla tutmazdım. “Zekât”ın adını bile bilmem ve uygar insanların vermesi gereken dolaylı, dolaysız tüm vergilerimi vermemek zaten elimde değil, bu konuda her tüketici gibi ben de şampiyonum. “Bir sadaka” diyenlere bir ekmek parası verdiğim çok olmuştur.

Yalanın, dolanın, ikiyüzlülüğün, sahtekârlığın, her türlü alçaklığın amansız düşmanıyım. Kimseyi dolandırmadım, kimseye yalan söylemedim, dini imanı çıkarlarıma alet edip milletin tepesine tünemedim. Gemiciklerden vaz geçtim, elim hamur karnım aç… 26 yıllık emeğime karşılık 2 yılda emekli olan bir milletvekilinin 1/6’sı oranında emekli maaşım var, yeme de yanında yat!..

Şimdi ben Adam gibi adam, örnek insan olmuyorum da, bilinçsizce yatıp yuvarlananlar mı örnek insan oluyor yani?

O zaman ben de “Çüüüüşşş!..” deme hakkımı kullanıyorum.

20.12.2012

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ERGENEKON VE BALYOZ NEYİN İNTİKAMIDIR?

Hani bir söz vardır: “Çocuktan al haberi” derler ya…

Ben de bir çocuktan, pardon AKP yandaşı bir öğretmenle tartışmam esnasında Ergenekon ve Balyoz davalarının İstiklal Mahkemeleri’nin ve Kubilay’ı şehit eden mürteci Derviş Mehmetlerin intikamının alınması davası olduğunu öğrenmiş oldum.

AKP’nin de artık adam gibi itiraf etmesinin zamanı gelmiştir. Silivri ve Hastal’da çürütülenler İstiklal Mahkemeleri’nde, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında cezalandırılanların karşılığıdır. Kısaca; irticacıların, mürtecilerin, bugünkü deyimle gericilerin dedelerinin öçlerini almasıdır.

17.12.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FACEBOOK’A ARA VERME DUYURUSU

Değerli arkadaşlar;

Uzun zamandır Facebook sayfalarımda yazmıyorum. Facebook’a yazdığım yazılar ya okunmuyor ya da hızla aşağılara kayıp gözlerden uzaklaşıyor.

Ayrıca, kimse kusura bakmasın ama durmadan okey veya iskambil oyunları oynanan, kimsenin kimseye saygı göstermediği, bağırıp çağırarak etraflarını rahatsız ettikleri, masaları yumrukladıkları 5’inci sınıf mahalle kahvelerine döndü.

Bundan sonra eski yazılarımdan başlayarak www.turacozgur.com sitemde beni okuyabilir, küfretmeden en ağır eleştirilerinizi yapabilirsiniz. Zaman zaman yine de aranıza dönerim. Saygı ve sevgilerimle…

20.09.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

LAİK ANAYASA’NIN LAİK OLMAYAN UYGULAYICILARI

necmettin-erbakan-492Sayın Erbakan;

Son günlerde din ve ahlâk nutukları dinlemekten basbayağı tedirgin olmaya başladık. Ne oluyor, yoksa yeni yeni dinler mi yaratılmaya çalışılıyor?

Her şeyden önce din nedir, ahlâk nedir? Böylesi fizikötesi kavramların arkasında saklı olan şey nedir? Ekonomik alanda faydaları var mı, yok mu? bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa, o da: Dinin, ahlâksız siyasetçilerin ve din bezirgânlarının elinde çok kötüye kullanılmasıdır. Şahsen ben dine dayalı bir ahlâka karşıyım. Zira çok zararını gördüm, hâlâ da görmekteyim. Her şeyden önce din, çıkarcıların elinden ahlâkî olmaktan uzaklaştırılıyor. Din tüccarları ve ahlâksız siyasetçiler dini kendi yararlarına halkı uyutmak için bir nevi afyon olarak kullanıyorlar.

Hakkını alamayan bir kimse mahkemeye değil de Allah’a sığınıyor: “Allah hakkımı alır, Allah kerim, Allah bunu da senin yanına koymaz…” şeklinde kendini teselli ediyor.
Haksız ise: “Eğer ben senin hakkını yediysem, Allah büyüktür; benim cezamı, senin de hakkını verir…” gibi uyutma ve kandırma yönüne gidiyor.

Haklı ise, bu laf salatalarıyla bir çeşit teselli buluyor.

Sonuç ise, günden güne haksızlık binası yükseldikçe yükseliyor, gökdelen halini alıyor.
Halk bu kadarını görmeyecek kadar kör değildir. Neyin ne olduğu gün gibi açıktayken, bu “din”, “ahlâk”, “fazilet” söylevleri de ne oluyor?

Sayın Erbakan, İslâm dini akıl dinidir, erdem dinidir, barış dinidir, huzur dinidir ileriye açık bir dindir. Ama savunuculuğunu yaptığınızı zannettiğiniz, getirmek istediğiniz karanlık emellerinizle, İslâm dinine en büyük darbeyi yine siz vurmuş olacaksınız. Bunu böylece bilin!..

Ben de “halk halk” diye feryat ettiğiniz, uğrunda gözyaşı döktüğünüz (!), uğurlarına elem çektiğiniz (!) bir halk çocuğuyum.

Sizin ve sizin gibilerin oyunlarına ortaokul 3’üncü sınıfa kadar sizden daha fazla inandım. Her gün cennetteki huri meleklere, kılmanlara kavuşabilmek için kendi mezhebimdekileri (Alevileri) Müslüman olmamakla suçlayıp, aşağılamaya başladım. İnancımda olmayanları Turan Fevzioğlu gibi “komünistler” diye taşladım.

Ramazan’ın ilk gününden başlayıp 3 gündür oruç tutmaktaydım. Komşum ve birlikte kalan 3 Sünni arkadaşlarımın evlerine her akşam gidip “Hadi, teravi namazına gidelim” diye onları sıkıştırıyordum. Onlar da her seferinde “Yarın gideriz” diye  erteliyorlardı. 3’üncü gün hazırlanıp teraviye gidecektik. Evlerine gittim. Onların hazırlanmasını ekliyordum. Bu arada onlar kendi aralarında kıkırdayıp gülüyorlardı. Merak edip sorduğumda: “Ne mutlu bize ki, bir Alevi’yi Müslüman ettik” dediler.

Bunun üzerine “Aleviler Müslüman değil mi?” diye sordum. “Onlar Müslüman değildir, onlar kâfirdir” dediler. Bunun üzerine fena halde sinirlendim: “Demek size göre benim anam, babam, akrabalarım, köylülerim Müslüman değildir, öyle mi?” dedim. “Evet onlar Müslüman değildir, sen şimdi Müslüman oldun” dediler.

Bunun üzerine “Madem Aleviler Müslüman değildir. O halde bir Alevi’nin de Ramazan Orucu tutması mubah değildir. 3 gündür tuttuğum oruçlar da haram olsun!.. Onlar kâfirse, ben de Müslümanlığı bırakıp kâfirliğime yeniden dönüyorum. Bundan sonra da kâfirliğime devam edeceğim. Beni uyandırdığınız için size teşekkür ederim” deyip o arkadaşları hemen terk edip evime gittim.

Sayın Erbakan, farkından olmadan beni ayıktıran o arkadaşlarıma, sizin gibi hızlı Müslümanlardan olmalarına rağmen, şimdi çok minnettarım. Sağ olsunlar!.. Payıma düşen cennetteki huriler, kılmanlar da onların olsun!..

Sahi “huri” deyince aklıma geldi: Biz halk çocukları başlık parası yüzünden bir türlü evlenemiyoruz. Bu hurilere başlık parası falan verilmeyecek mi? Hem siz seçim programınızda: “Bir horoza dört tavuk” sloganını atıyordunuz. Bu sloganınız diyelim tuttu. Türkiye’de aşağı yukarı erkeklerle kadınların sayısı eşittir. Bu durumda tüm Türk kadınları, Türk erkeklerinin dörtte birinin ihtiyacını ancak karşılayabilir. Müslüman olmayanlarla Müslüman olanların evlenemeyeceğine göre, Hristiyan aleminden de kadın ithal edemeyeceğiz demektir. Bu durumda İslâm Arap kardeşlerimizden mi kadın ithal edeceğiz?

Arapların kadın stokları ancak kendi ihtiyaçlarını karşılar. Fazla olsa bile, petrolünü vermeyen, kadınını verir mi? O halde bu açıkta kalan dörtte üç erkeğin durumu ne olacak, yoksa fuhşu mu serbest edeceksiniz? Bu “Bir horoza, dört tavuk” meselesi kafamı karıştırıyor. Kendi kendime şöyle düşünüyorum: Olsa olsa okullara yerleştirecekleri “Ahlâk Dersi” bunun gibi bir şey olabilir. Acaba yanlış mı düşünüyorum, dersiniz?

Sayın Erbakan, kızsanız da, kızmasanız da dine dayalı “ahlâk” anlayışı artık bu kainatın hiçbir köşesinde uygulama alanı bulamayacaktır.

Beni merak ederseniz, bu konuda gazetelere bir demeç verirsiniz yanıldığınıza ve bu milletten özür dileyip tasarılarınızdan vazgeçtiğinize dair. O zaman belki ben, bu güzel vatanın ücra bir köşesinden dualarla değil; sizinle telepatik bir bağ kurarak temasa geçerim. Eğer arzu ederseniz mümin görünen dinsizlerin yüzünden başıma gelenleri size devamlı yazar, gönderirim.

Beni o üç arkadaş ayıktırmıştı, sizi de ayıktırabilecek bir sebebin karşınıza çıkması dileğiyle saygılarımı sunarım.

Turaç ÖZGÜR
(İmza)

NOT: Bu mektup 1975’te okullara dine dayalı ahlâk dersleri getirme gayretlerinin üzerine el yazısı ile yazılıp, Milli Selâmet Partisi Genel Başkanı, 1. MC Hükümeti Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’a PTT ile gönderildi. Bu mektup aslına sadık kalınarak, içeriği değiştirilmeden tarafımdan bilgisayar ortamında yeniden yazıldı. Bugünkü geldiğimiz seviye daha da aşağılara düşmüştür. Yazık!.. TÖ

 

Başbakanlık, DİLEKÇELER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OKUL SÜTÜ

Okullarda öğrencilere verilen sütleri önce kobay yerine konulan öğretmeler içeceklermiş. Zehirli olmadığı anlaşıldıktan sonra öğrenciler içeceklermiş.

Bu değerli (!) fikir kimden geldiyse, onu tebrik ederim. Bir önerim var:
Birinci sınıftaki öğrenciyle beşinci sınıftaki öğrencinin bünyesi aynı olmadığına göre;
1’inci sınıf öğretmeni en az 5 kutu, 2’nci sınıf öğretmeni 4 kutu, 3’üncü sınıf öğretmeni 3 kutu, 4’üncü sınıf öğretmeni 2 kutu, 5’inci sınıf öğretmeni de 1 kutu içerse, gerçek bir test olur.

Sevgili meslektaşlarım; benim gibi ayda bir okula sürülmeyi gözünüze alabilseydiniz kimsenin haddi değildi sizi kobay fareleri, kedileri gibi kullanmaları… “Aman başım ağrımasın, dişim kırılmasın” demeye devam ederseniz daha bu günleri de ararsınız.

Öğretmenlik mesleğini bu durumlara düşüren meslektaşlarımı şiddetle kınıyorum. Yazıklar olsun size!.. Kobay faresi yerine konulmaktan utanmıyor, sıkılmıyor musunuz?

13.05.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EN PAHALI YAKITI NEDEN KULLANIYORUZ?

1- Tüccar devletimiz gelirden vergi alamayınca, Akaryakıt Tüketim Vergisi (ATV) ve Katma Değer Vergisi (KDV) adı altında faşist vergileri maliyetin 3 katına (%70) çıkararak kendi batandaşını kazıklıyor.

2- Türkiye’yi yönettiklerini zannedenler, batandaşların kullandığı araç sayısı kadar aracı beleş kullandıkları yetmiyormuş gibi, batandaşların sırtından yurtiçi ve yurtdışı görgülerini arttırmak için beleş beleş bol keseden yakıt harcıyorlar.

3- Batandaşları soymanın ve onların sırtından sultanlar gibi yaşamanın en önemli araçlarından biri ve en başta geleni akaryakıttır.

4- Dünyanın en ucuz yakıtını gemiciklerinde, yatlarında, kotralarında, sürat teknelerinde kullanıyorlar. Buna rağmen üretici köylü de en pahalı yakıtı tüketiyor. Batandaşlar da battıklarının farkında bile değildir. Çünkü dinle, futbolla, dizilerle horul horul uyutuluyorlar.

Ey batandaş!.. Artık seni afyonlamak için kullanılan dinini, izlediğin dizileri ve futbolu sorgula!..

20.03.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KAMU KURUM VE KURULUŞLARINDA ÇALIŞANLARIN MAAŞLARI

GAZİANTEPKamu kurum ve kuruluşlarında çalışanların maaş ve ücretleri asgari ücrete endekslenirse, daha meşru, ahlaki ve insanca olur. Ben özgür bir yurttaş olarak en tepedekine asgari ücretin 10 katını uygun buluyorum. Mevkii ve rütbesi ne olursa olsun sıralama 1’den 10’a kadar olmalıdır. Bölük pörçük gruplandırmalar faşist bir zihniyetin ürünüdür. Bir ülkenin her yurttaşının insanca yaşama hakkı vardır. Tüm “ama, fakat, lakinleri…” sözlüklerden çıkarmak gerekiyor. Kimse kimsenin ağası veya kölesi değildir. En tepedekine geçinebildiği en yüksek ücreti vereceksin, sonra o ücreti 10’a böleceksin, ortaya çıkan asgari ücret olur. Yok “Merkez Bankası Başkanı ne alıyor, biliyor musun? Yok bilmem kim ne alıyor biliyor musun? Sen falanı nasıl sıradan insanlarla kıyaslarsın?” densizlikleri de bitsin. Alacağı ücret veya maaşın ne olacağını herkes bilerek o görevlere talip olsun, istemiyorsa olmasın veya defolup gitsin… Bazı muhteremler kendilerinin gökten zembille indiklerine inanıyorlar veya inandırılmışlar. Onlar zembillerine binsin geldikleri yere gitsinler.

31.12.2011

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI

Çok uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu bir yandan çağın gelişmelerine ve teknolojisine ayak uyduramıyor, bir yandan da 1789 Fransız Devrimi’yle birlikte bünyesindeki ulusların milliyetçilik duygularıyla başkaldırmaları sonucu sürekli parçalanıyor ve geriliyordu.

Bunda, emperyalist ülkelerin Uzak Doğu Asya ülkelerini işgal etme ve Orta Doğu petrol yataklarının üzerine çöreklenme emelleri yatıyordu. Bu emellerini gerçekleştirmek ve sonsuza kadar bu ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürmek istiyorlardı. Bunu başarabilmek için Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması, hiç olmazsa güçsüzleşip işe yaramaz olması gerekiyordu.

Çünkü, güçlü bir Osmanlı İmparatorluğu, bu emellerinin gerçekleşmesinde büyük bir engeldi. Bundan dolayı bu güçlü emperyalist İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Ruslar, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması ve yok olması için ellerinden geleni yapıyorlardı; İmparatorluğun bünyesindeki ulusları kışkırtıyorlar, onlara destek oluyorlar, fırsat buldukça kendileri de işgal ediyorlardı.

Aynı zamanda, Padişahlık yönetiminin keyfi idaresinden ve katı kurallarından bunalmış olan asker ve sivil aydınlar da boş durmuyorlardı. 1839 Tanzimat’ın İlânı, 1856 Islahat Fermanı derken.. II. Abdülhamit’in tahta geçmesi ile birlikte 1876’da Türk tarihinin ilk Anayasası ilân edildi. Aslında bu Anayasa Türk ulusuna hiçbir hak tanımıyordu. Ama buna rağmen halk, ilk kez, dolaylı da olsa, yönetimde sesini duyurma olanağına kavuşmuştu.

Ancak, 1877’de Rusya ile aramızda çıkan savaşı bahane ederek; Padişah, Anayasayı uygulamaktan vazgeçti. Bu, ülkede bir özgürlük mücadelesinin yapılmasına sebep oldu.
Anayasanın yeniden uygulanması için aydınlar mücadele ettiler, gizli dernekler kurdular. Otuz yıllık bir mücadele sonucu asker ve sivil aydınlar 24 Temmuz 1908’de II. Abdülhamit’e Anayasayı uygulamayı kabul ettirdiler. Bunun üzerine seçimler yapıldı, Parlamento yeniden kurulup II. Meşrutiyet dönemi başlamış oldu.

Bir süre sonra, II. Meşrutiyet’in kurulmasında en büyük rolü olan İttihat ve Terakki Partisi’nin içinde ayrılıklar başladı. Tutucu ayrılıkçılar ile dışındaki destekçileri meşrutiyet rejimini hoş karşılamıyorlardı. Ülkede büyük bir kargaşa ortamı doğdu.

Sonunda İstanbul’da l3 Nisan 1909’da “31 Mart Vakası” olarak adlandırılan büyük bir ayaklanma patlak verdi. Kurmay Başkanı Mustafa Kemal olan, Mahmut şevket Paşa komutasındaki Selanik’ten gelen Hareket Ordusu, ayaklanmayı bastırmayan, hatta tertipçisi olduğu söylenen II. Abdülhamit’i tahtından indirip, yerine V. Mehmet Reşat’ı Padişah olarak oturttular.

İttihatçılar, yeni Padişaha Anayasa’da bazı demokratik değişiklikler yaptırdılar. Ne var ki, ülkede tam anlamıyla huzur sağlanamadı. Siyasal anlaşmazlıklar ve kargaşa sürüp giderken bunun sonucunda ülke bütünlüğünü parçalamak isteyen dış devletler yararlandılar.

İmparatorluk içinde ayaklanmalar başladı.1908’de Bulgarlar bağımsızlıklarını ilân ettiler. 1911’de Trablusgarp Savaşı başladı. Mısır İngilizlerin işgali altında olduğundan, Mustafa Kemal ve birkaç arkadaşı gizli yollardan, yerli halkı işgalci İtalyanlara karşı örgütlemek ve mücadele etmek için gittiler. Bu savaşta kazanmak üzereydik ki, İtalyanlar Rodos ile On İki Ada’yı işgal ettiler. Güçlü bir donanmaya sahip olduğumuz halde, bunları kullanamıyorduk. Çünkü, Padişahın tahtının elinden gitmesi endişesi yüzünden Haliç’te çürümeye terk edilmişti.

Bu olaylar gelişirken 1912’de Balkan Savaşları başladı. İtalyanlarla Ouchy (Uşi) Anlaşması yapılıp işgal ettiği yerler onlara bırakıldı. Balkanları elden kaçırmamak için Mustafa Kemal ile arkadaşları Trablusgarp’tan çağrıldılar. Boğazları ele geçirip Akdeniz’e inmek isteyen Ruslar Bulgarlara arka çıktılar ve Balkan devletlerini kışkırttılar. Nihayet, I. ve II. Balkan Savaşları sonucu buraları da kaybettik.

Güçlenen bir Almanya karşışında İngilizler, Fransızlar ve Ruslar Anlaşma (İtilaf) Devletleri olarak bir araya geldiler. Biz Türkler de Almanya ile Avusturya-Macaristan’ın oluşturduğu Bağlaşma (İttifak) Devletleri arasında yerimizi aldık. Çanakkale’de düşmanı dize getirmemize rağmen, 1914’te başlayıp 1918’de biten kanlı I. Dünya Savaşı’nda Bağlaşma Devletleri’nin yenik düşmesiyle birlikte biz de yenilmiş sayıldık. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, Anlaşma Devletleri’nden ateşkes anlaşması isteğinde bulundu.

30 Ekim 1918’de, çok ağır şarları olan Mondros Antlaşması imzalandı. Osmanlı Devleti, bu antlaşma ile kendi ölüm fermanını imzalamış oluyordu. Bu antlaşma ile Osmanlı Orduları dağıtılıyor, silahları elinden alınıyor; Boğazlar, Anlaşma Devletleri’nin emrine veriliyor, Doğuda bir Ermeni devleti kuruluyor…

Kısacası, yurdumuz işgal devletleri tarafından paylaşılıyordu. İngilizler Musul, Urfa, Antep ve Maraş illerine girdiler. Fransızlar Adana, Mersin ve Antakya dolaylarını işgal ettiler. İtalyanlar Antalya ve Konya’yı ele geçirdiler. Ayrıca, İngilizler Karadeniz’in önemli noktalarına küçük birlikler yolladılar; Samsun ve Merzifon’u denetimleri altına aldılar.

Bütün bu işgaller sırasında Osmanlı Hükümeti, Anlaşma Devletleri’nin buyruklarını harfiyen yerine getiriyorlardı. Padişah, sadece kendi tahtının ve tacının endişesindeydi; ülkenin ve ulusun yürekler acısı durumu umurunda bile değildi. Düşmana karşı koyma cesaretini gösteremeyenler ve işbirlikçiler İttihat ve Terakki Partisi’nin ileri gelenlerini tutukluyorlardı. İstanbul’da kargaşa ve düzensizlik vardı; Osmanlı Parlamentosu dağıtıldı. Ardından birkaç kukla hükümet kurulup dağıldı ve nihayet, Padişah’ı istediği yöne sürükleyen Damat Ferit Paşa Sadrazam oldu (10 Mart 1919).

1919 yılı başlarında Anlaşma Devletleri temsilcileri Paris’te toplanarak, kolay yutulacağını zannettikleri sahipsiz bir pasta gibi, hasta devlet Osmanlı İmparatorluğu’nu nasıl ve ne biçimde paylaşacaklarını görüşmeye başladılar. İşte bu sırada Yunanistan da işin içine girdi. İstanbul’a kadar Doğu Trakya ve İzmir çevresinde geniş bir bölge, İngilizlerin uşağı Yunanlılara verilecekti. Buralara göz diken İtalyanların İngilizlerle arası açıldı.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması üzerine Suriye’de İngilizlerle çarpışan Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a çağrıldı. Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’a geldiği gün 13 Kasım l918’de düşman donanması Başkent’te demir atıyordu. I. Dünya Savaşı’nın en büyük askeri, Çanakkale ve Anafartalar’da kahramanlık destanları yaratan Mustafa Kemal Paşa, düşman donanmasına yaşlı gözlerle bakan yaverine “GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER!!” diyordu.

Paris Konferansı’nda alınan kararlar doğrultusunda 15 Mayıs 1919’da İzmir Yunanlılar tarafından işgal edildi. Bunu diğer yörelerin işgalleri hızla takip etti.

Ülkede düşmana ve işgalcilere karşı olan birçok Millî Cemiyetlerin yanı sıra, düşmanın ve işgalcilere göz yuman İstanbul Hükümeti’nin yanında yer alan Gayri Millî Cemiyetler de vardı. Millî Cemiyetler; başta İstanbul olmak üzere, her yerde çeşitli toplantılar ve protesto mitingleri yapıyorlar; İstanbul Hükümeti’nin işgallere izin vermemesini ve karşı gelmesini istiyorlardı. Ölüden ses vardı da İstanbul Hükümeti’nden ses yoktu.
Mustafa Kemal Paşa; Padişah ve Hükümeti’nin hiçbir şey yapamayacağını bildiğinden, Anadolu’ya geçip Kuva-i Milliyecileri örgütlemeyi, yeni kurtuluş plânları yapmayı kafasına koydu.

Anadolu’ya geçebilmek için resmî bir görev alması, yapacağı işleri kolaylaştırabilirdi. Osmanlı Genelkurmayı’ndaki arkadaşları ile görüştü, Padişahla konuştu, sonunda kendisini geniş yetkilerle 9. Ordu Müfettişliği’ne atandırdı (30 Nisan 1919).

O sırada Doğu Karadeniz Bölgesi’nde, Pontusçu Rumlara karşı Türk direnişi artmıştı. İngilizler o yörelerde güvenliğin sağlanmasını istiyorlardı. Mustafa Kemal Paşa -güya- 9. Ordu Müfettişi olarak bu görevi yerine getirecekti; bu bahaneyle Samsun’a gitti. 19 Mayıs 1919’da Samsun’da kurtuluş ufkunda bir güneş gibi doğan Mustafa Kemal Paşa, ulusal egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız, tam bağımsız yeni bir Türk Devleti’nin temellerini atmak için derhal harekete geçti. Türk Ulusu’nun onurlu varoluş savaşında “YA BAĞIMSIZLIK, YA ÖLÜM!” Mustafa Kemal’in ve yanında yer alanların parolası oldu.

İlk önce, ordu birlikleriyle haberleşmeye başlayarak Ateşkes hükümlerine uymamalarını istedi. Sivil mevkilerde bulunan memurların askerlerle işbirliği yapmalarını emretti. Yurdun her tarafında mitingler ve protesto gösterileri yapılması için yazılar gönderdi. Onun bu isteklerine yurdun her yanında uyuldu.

Samsun’dan Amasya’ya geçildi. Orada, 22 Haziran 1919’da silah arkadaşları Rauf (Orbay), Refet (Bele) Beyler ve Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ile görüşen, Erzurum’da bulunan Kâzım Karabekir Paşa ile de haberleşen Mustafa Kemal Paşa, bu görüşmelerin sonunda ünlü Amasya Genelgesi’ni yayınladı. Bu Genelge’de şöyle deniyordu: “Vatan bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir. İstanbul Hükümeti, galip devletlerin etkisi altında bulunduğundan yüklendiği sorumlulukların gereğini yerine getirememektedir. Bu durum, milletimizi yok olmuş tanıtıyor. Milletin bağımsızlığını yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır.”

Artık millet yönetilmeyecek ve kendi kendini yönetecekti. Bu da “ULUSAL EGEMENLİK” demekti.

23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihlerinde Doğu illerinden gelen temsilcilerle Erzurum Kongresi yapıldı. Burada yurdun düşmanlardan kurtarılması için çok önemli kararlar alındı. Bu sırada Mustafa Kemal Paşa’nın görevden atıldığı ve tutuklanması haberi geldi. Bu buyrukları yerine getirmekle görevli Kâzım Karabekir Paşa buna uymadığı gibi, Mustafa Kemal’in emrinde olduğunu bildirdi. Erzurum’da alınan kararlar sonucu daha büyük ve kapsamlı bir kongrenin Sivas’ta yapılması kararlaştırıldı.

4 – 11 Eylül 1919 tarihlerinde Sivas’ta yurdun bütün illerinden gelen temsilcilerle büyük bir kongre yapıldı. Yurdun her tarafından gelen telgraflarda ve bazı temsilcilerin kafasında ülkeyi tümden kaybetmektense, yurdun bir kısmının savunulması veya Amerikan ya da İngiliz mandacılığı yatıyordu. Mustafa Kemal’in dirençli mücadelesi sonucunda: “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh ki, vatanın bütünüdür; bölünemez, parçalanamaz, manda ve himayeye hayır. YA ÖLÜM, YA İSTİKLAL!” benzeri çok önemli kararlar alındı.

Amerikan ya da İngiliz mandacılığı reddedildi, vatanın bağımsızlığı ve bütünlüğünün korunması için gereken her türlü tedbirin alınması kararlaştırıldı. “ULUSAL AND” içildi. “ Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında yurtta dağınık halde bulunan bütün direnme kuruluşları ve dernekler birleştirildi. Bu Cemiyet aracılığı ile kurtuluş mücadelesinin yürütülmesi ve ayrıca milleti temsil eden Meclis-i Mebusan’ın bir an önce Ankara’da toplanması kararlaştırıldı.

Mustafa Kemal Paşa, kurtuluş mücadelesini yürütebileceği en uygun yer olarak seçtiği, bozkır ortasındaki Ankara’ya 27 Aralık 1919’da Temsil Kurulu’nun üyeleri ile birlikte geldiler ve burayı kendilerine merkez yaptılar. Artık, Kurtuluş Savaşı ve Devrimlerin beyni durumundaydı Mustafa Kemal.

16 Mart 1920’de İstanbul İngilizler tarafından resmen işgal edildi. Mebusan Meclisi basıldı, mebusların çoğunun tutuklanması ve bazılarının Ankara’ya kaçması üzerine 11 Nisan 1920’de Padişah tarafından hukuksal olarak dağıtıldı.

İstanbul’un işgali üzerine Mebusan Meclisi’nin çalışamaz bir duruma düşmesi ve dağıtılması, Mustafa Kemal’in ne kadar ileri görüşlü olduğunu göstermişti. Bundan dolayı ona artık düşmanları bile inanmaktaydı. O’nu çekemeyenler, sevmeyenler bile ileriyi açıkça ve dosdoğru gören bu önderin çevresinde birleşmek zorunluluğunu duyuyorlardı.

İstanbul işgal altındadır. Padişah tutsak gibidir. Osmanlı yönetimi iyice çökmüştür. O halde millet artık kendi kendini yönetmeye başlamalıdır. Milleti temsil eden, onun adına karar veren, kesin yetkili bir organa ihtiyaç vardır. Bu da yeni bir parlamentodur.
Mustafa Kemal paşa’nın bu düşüncesi olumlu karşılandı. Yeni bir meclis toplanacaktı. Olanakların elverdiği ölçüde her yerde seçimler yapıldı. Osmanlı Mebusan Meclisi’nin, İngilizlerin elinden kurtulup Ankara’ya gelebilen üyeleri de bu yeni Meclis’e katılabileceklerdi.

23 Nisan 1920’de, Misak-i Milli sınırlarının içinde tam bağımsız, çağdaş, uygar ve onurlu bir ülkenin yeniden yapılanması için açılan bu yeni organa “TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ” adı verildi. Böylece her türlü yetkiyi yalnızca milletten alan ve üstünde milletten başka bir güç bulunmayan yeni Türk Parlamentosu doğmuş oldu.

Milletin kayıtsız şartsız egemenliğine dayalı TBMM, yeni bir devlet düzeni kuracaktı; bu nedenle, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu kabul eden TBMM, tutsak konumundaki Padişaha bağlı İstanbul’daki Hükümet ile birlikte çalışamazdı. TBMM Hükümeti kendi içinden bir hükümet çıkardı. Bu hükümete “TBMM HÜKÜMETİ” denildi. Gerek TBMM, gerekse onun kesin buyruğundaki Hükümet bir yandan yeni devlet düzenini kurmak, bir yandan da düşmana karşı koymak için yoğun bir çalışma içine girdi.

Yurdumuz düşman çizmeleri altında Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde, kayıtsız şartsız millet egemenliğine dayalı TBMM’nin azimli, kararlı çalışmaları ve Türk Ulusu’nun destanlar yaratan kahramanca savaşları yüzünden kurtuldu. Dünya milletleri arasında onurlu, saygın yerini aldı. Her türlü çağdaş yenilikler ve devrimler bu Meclis tarafından yapıldı.

TÜRK ULUSU’NUN YENİDEN DOĞUŞU anlamına gelen bu günü Ulu Önderimiz, öz babamızdan da yakın bildiğimiz Atamız, Mustafa Kemal ATATÜRK , geleceğimizin fidanları siz çocuklara 23 Nisanları “ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI” olarak armağan etmiştir.

Bu günün değerini iyi bilin, bayramınıza sahip çıkın, daima Atatürk’ün izinde gidin, o aziz insanı bir an olsun unutmayın, çünkü bugünümüzü O’na borçluyuz, sonsuza kadar da borcumuzu ödeyemeyiz, her biriniz Mustafa Kemal olmaya, hatta O’nun izinde giderken O’nu aşmaya çalışın ki, Anıt Kabir’inde sonsuza dek rahat uyusun…

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN ÇOCUKLAR!..

SİZİ İNSANCA ONURLANDIRAN VE GURURLANDIRAN BAYRAMINIZ SONSUZA KADAR VAR OLSUN ÇOCUKLAR!..

YÜZÜNÜZDE GÜLÜCÜKLER EKSİK OLMASIN, TÜM MUTLULUKLAR VE GÜZELLİKLER SİZİN OLSUN ÇOCUKLAR!..

ATAMIZIN RUHU GÜLÜMSEYEREK SİZİ SELAMLIYOR, NE MUTLU SİZE ÇOCUKLAR!..
EN KÖTÜ GÜNÜNÜZ BÖYLE BAYRAM OLSUN ÇOCUKLAR!..

Turaç ÖZGÜR
(23 Nisan 2004)

———————————-
NOT: Bu konuşmayı 23 Nisan 1996’da Gebze Kazım Karabekir İ.Ö.O’nda, daha sonra da geliştirerek 23 Nisan 2004’te Tuzla Yunus Emre İ.Ö.O’nda yaptım. Binlerce öğrenci, veli ve öğretmenler duygulandılar, alkışladılar. Günlerce tebrik yağmuruna tutuldum. Bütün meslektaşlarıma –eğer birazcık yürekleri varsa- sınıflarında öğrencilerine okuyabilirler. Armağanı olsun.

 

DÜŞÜNSEL, Resmi, Söylevler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EY İNSANLAR!..

Gürültü, patırtının ortasında sükûnetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Ama kimseye teslim olma. Telaşsız, açık seçik konuş, başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü dünyada herkesin bir öyküsü vardır.

Yalnız planlarının değil başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; yaşamdaki dayanağın odur.

Olduğun gibi görün. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Aşka burun kıvırma sakın, çöl ortasında çimenli bir yerdir o.

Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Ara sıra isyana yönelecek olsan bile hatırla ki, evreni yargılamak olanaksızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol.

Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de güzeldir.

(Eski bir tapınak duvarından)

 

 

DİĞER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YAŞANILIR BİR DÜNYA İÇİN HEP BERABER ELELE!..

Değerli arkadaşlar!

Bir yerlerden aldığınız şeyleri sokak futbolcuları gibi duvardan duvara şutlama yerine biraz fikir üretir, yurt ve dünya olayları, sanat, edebiyat, siyaset gibi binlerce konularda duygularınızı, düşüncelerinizi, görüşlerinizi de insanlarla korkmadan, çekinmeden paylaşırsanız, bu konularda yorumlar getirenleri, fikir üretenleri destekler ve teşvik ederseniz üzerinde yaşadığımız gezegenimizde daha olumlu gelişmeler olur kanaatindeyim.

Katkıda bulunduğunuz güzelliklerden herkes yararlanır ve dolayısı ile bu dünya daha yaşanılır olur. Aksini yapmaya devam ederseniz, her türlü kirlenmeler misliyle size de yansır.

Umarım ne demek istediğim anlaşılmıştır.

YAŞANILIR BİR DÜNYA İÇİN HEP BERABER EL ELE!..

17.09.2011

Turaç ÖZGÜR

 

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YAZIM KURALLARI VE SEVİYELİ TARTIŞMA

Bugünkü uyarıda yazım kurallarına ve seviyeli, yapıcı tartışmalara daveti sevinerek okudum. Tüm Elbistanlı hemşehrilerim bu uyarıya dikkat ederlerse, Elbistan’ın ve Elbistanlıların ne kadar nitelikli olduklarını göstermiş oluruz. Ben de zaman zaman ve seve seve bu siteye katılımda bulunmayı bir borç bilirim.

Konuşa konuşa, tartışa tartışa doğruları bulmak ve uygulamak dileğiyle… Sevgi ve saygılarımı tüm hemşehrilerime gönderirim.

21.09.2006

Turaç Özgür…

GÜNCEL, Onaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TURAÇ ÖZGÜR’E KURULAN KOMPLO

15.09.1997 saat 18.00’de benzin alıp arabayı yıkattım. Üst kattaki yazıhaneye çıktım. Petrolcü Mehmet Akın ile Minibüsçüler Derneği Başkanı oturuyorlardı. Bir saat kadar oturup sohbet ettik. Saat 18.00’e doğru “Çerkez Abi” dedikleri “Çerkez Karakaya” adlı patavatsız, yusyuvarlak, ayı gibi güçlü kuvvetli bir adam içeri girdi.

Minibüsçüler Derneği Başkanı İsmet Toz ile Çerkez Karakaya, Faruk Uygur hakkında konuştular. İsmet Toz, Faruk Uygur’a atıp tuttu. Faruk’un sahtekârlığından söz etti. Çerkez ise, “Faruk Uygur kadar dürüst, namuslu bir adam yoktur” diye övgüler yağdırdı. Biraz sonra İsmet Toz, benim adımı ortaya attı. Çerkez “Bu adam 10 ay aidat vermedi, onlar da ihraç ettiler. Daha sonra, bu adam yalvardı yakardı, Faruk Uygur da bunu affetti” dedi. Ben de “Yalvaranın anasını avradını…”deyince, Çerkez ayağa kalkıp beni yumruklamak istedi. Ben de oturduğum koltuktan geriye doğru yaylanıp, hem Çerkez’in yumruğundan korundum, hem de tekmelerle Çerkez’i yere düşürdüm.

Çerkez araya girenlerin yardımıyla ayağa fırlayıp, büyük cam şekerdenliği kapıp bana vurmak istedi. Mehmet Akın’la İsmet Toz: “Çerkez Abi dur, yapma!..  Çerkez Abi dur, yapma!..” diye yalvarıp tuttular. Çerkez’i dışarı çıkardılar.

Çerkez orada bağırıp çağırıyor, ağza alınmadık küfürler ediyor, tehditler savuruyordu. Bir ara üzerine kapanan kapıyı tekmeledi, kapı kırıldı. Buna rağmen adam Çerkez daha da azıttı. Kapı açıldı. Elinde kocaman bir ekmek bıçağı vardı. Bana göstererek tehdit ediyordu. Etrafıma bakındım, kendimi koruyacak herhangi bir şey göremedim. En son yuvarlak dev sehpayı gözüme kestirdim. Çerkez üzerime gelirse, onu bir kalkan gibi kullanacaktım. Bu arada ben yazıhanenin telefonuna davranıp 155 Polis İmdat’ı çevirdim. Sürekli meşgul çalıyordu. Antredekiler de sürekli didişiyorlardı. Biteviye “Çerkez Abi dur!.. Yapma Çerkez Abi!.. Çerkez Abi yapma!..” diye yalvarıyorlardı.

Çerkez’in fıstık gibi kızı da Mehmet Akın’ın sekreteriydi. Mafya bozuntusu Karslı Çerkez gerek biraderleri Mehmet Akın’la İsmet Toz’un, gerekse kızının gözünden beş paralık olmuş, prestiji sarsılmıştı. Mutlaka ya hıncını alarak, ya da beni ayağına düşürerek prestijini korumalıydı, aksi halde, bir daha kimsenin yüzüne bakamazdı. Çünkü, Faruk Uygur’un gözüne girerim derken bir öğretmenin tekmeleriyle madara olmuştu.

Çerkez’in naralarına işçiler de yetişmişlerdi. Sekreter kız da “Yapma baba!.. N’olur dur, yapma!..” diye yalvarıyordu. Ama adamın duracağı yoktu. Onlar “Yapma!” dedikçe Çerkez daha da coşuyordu. Nihayet, Çerkez’i Muhasebe odasına soktular. Beni de bu arada dışarı çıkardılar.

Eğer Çerkez onların elinden kurtulup bıçakla bana saldırsaydı, yuvarlak dev sehpayı kucaklayıp kendime kalkan yapacaktım, Çerkez’in üzerine olanca gücümle kalkanı vurup, tekmeyle dev camı parçalayıp aşağı atlayacaktım, başka da çarem yoktu, buna gerek kalmadı.

Arabama binip Darıca Polis Karakolu’na Çerkez’i şikâyete gittim. Olayı özetledim. Bir ekip gitti. Olay yerinden biraz sonra polislerle birlikte Çerkez Karakaya, Mehmet Akın, İsmet Toz geldiler.

Mehmet Akın içeri girdi. Bana ve polislere bakıp “Ne var yahu, bir incir çekirdeğini doldurmaz” diye konuştu. Sonra devamla “Adamı getirdik, barışıp iki kadeh atarız, olur biter” diye beni yatıştırmaya çalıştı. Ben de “Mehmet Bey, doğru söyle, peki, suç kimde? Benim suçum ne? Adamı tanımam bile… Adam, Faruk’un adamıdır. Bilinçli olarak üzerime geldi. Amaçları gözümü korkutup beni kaçırmak, davadan vazgeçirmektir” dedim.

İsmet Toz da içeri girdi. Mehmet Akın’la birlikte beni barışa razı etmek için diller döktüler, “Bizi kırma” dediler. Bu arada Çerkez Karakaya da içeri girdi. “Kardeşim, ben seni tanımam, görmem. Benim seninle ne davam var? Neden kavga çıkardın? Üstelik bana hakaretler de ettin…” dedim. “Benim davam Faruk’ladır. Öleceğimi bilsem, davamı devam ettiririm. Beni kimse korkutup kaçıramaz” diye ekledim.

Barışmam için bana ısrar ettiler. Ben de “Ben iki insanı kırmam. Barışayım ama, önce bana neden saldırdı, küfretti, onu söylesin” dedim. Çerkez pis pis bana ve etrafa bakarak “Tamam, kardeşim, barışmak istemiyorsa, barışmasın, şikâyetçi olsun…” diye sokranıyordu.

Beni zorla kaldırdılar, adamla öpüştürdüler. Dışarı çıktık. Faruk Uygur da oradaydı. Bana pi pis bakıyordu. Ben de kendine ters ters bakınca gözlerini kaçırdı. İçimden “Orospu çocuğu, bütün bu senaryolar seninle Mehmet Akın’ın işidir. Mafyan, ağzının payını aldı mı?” diye geçirdim.

Mehmet Akın geldi, “Beni kırmadın” diye bana sarılıp öptü.

Bunun bir komplo olduğunu çocuklar bile anlar. Ama Faruk da, mafyası Çerkez de derslerini aldılar. Kârlı olan bendim. Barıştan başka yapılacak bir şey de yoktu. Sana yalvarılıyorken, hasmın ayağına getirilmişken, zamanında barışmasını bilirsen, zaferin katmerli olacağını tecrübelerimle hayatın içinden öğrenmiştim. Onun için barışı kabul ettim.

Ben evime gittim. Onlar da hâlâ Darıca Polis Karakolu’nun önünde bekliyorlardı. Belki hıncını alamayan, mafyalık yapayım derken madara olan Çerkez’i alıp teselli bulmak için bir içkili lokantaya gidip “2 kadeh” atmışlardır.

Bu olay Faruk Uygur’un bir planıdır. Başıma bir şey gelirse, maşalardan değil, Faruk Uygur’dan hesap sorulmalıdır.

Darıca, 15.09.1997/Saat: 19.45

Turaç ÖZGÜR

(İmza)

———————————–

NOT: Bu yazıyı bilgisayar ortamına bir anı kalsın diye 18.06.2012’de saat 18.00’de yazdım. Faruk Uygur’la zaman zaman kan düşmanı olduk, zaman zaman barıştık. Görevini kötüye kulanı ben birkaç defa kooperatiften uzaklaştırdı. Şikâyet etmediğim bir merci kalmadı. Hem Faruk Uygur yıprandı, hem de ben. Etrafımdaki yalakalar yararlandılar. Faruk’a gücü yetmeyenler, diş bileyenler benimle gizli gizli dostluklar kurdular. O yalakaları insan sanıp keşke Faruk’la uğraşmayaydım, uzlaşaydım. Ben de Faruk da bu kadar yıpranmazdı. Yalakalar da ev sahibi olmazlardı. Olan onlara olurdu. Geriye dönüp baktığımda beni sayemde ev sahibi olanlar, şimdi bana selâm vermedikleri gibi kooperatifi ele geçirdiler. Site yönetiminde nöbetleşerek bizi yönetiyorlar, soyuyorlar.

Bu şerefsizlerin gerçek yüzlerini görünce, Faruk Uygur’un onlarla kıyaslanmayacak kadar büyük bir adam olduğunu anladım. Faruk’la şimdi dost, diğerleriyle düşman oldum.

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MİLLETVEKİLİ MAAŞLARINA BAK, UYAN, KENDİNİ APTAL YERİNE KOYANLARDAN HESAP SOR

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekili olmanın sayısız ayrıcalıkları ve getirisi var. Maaş ve özlük hakları da her dönemde tartışma konusu yapılıyor. Gerçekten öyle mi?

Bizim milletvekillerimizin maddi geliri ve özlük hakları, gelişmiş demokrasilerde parlamenterlik yapanlarla kıyaslandığında nasıl bir tablo ortay

A çıkıyor? İşte Yılmaz Dağdeviren’in hazırladığı; milletvekillerinin maaş ve özlük haklarının karşılaştırmalı tablosu:

NORVEÇ:
Kişi başı milli geliri: 98.000 $.
Milletvekili maaşı: 7.500 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: 65’ten sonra.
Maaşın milli gelire oranı: % 7.6.

İSVEÇ:
Kişi başı milli geliri: 65.000 $..
Milletvekili maaşı: 4.200 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 6.4.

DANİMARKA:
Kişi başı milli geliri: 64.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.000 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 7.8.

FİNLANDİYA:
Kişi başı milli geliri: 52.000 $.
Milletvekili maaşı: 4.000 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Memur gibi.
Maaşın milli gelire oranı: % 7.6.

HOLLANDA
Kişi başı milli geliri: 52.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.660 $.
Yan ödeme: 150 $.
Emeklilik: Memur gibi.
Maaşın milli gelire oranı: % 10.8.

AVUSTURYA:
Kişi başı milli geliri: 50.500 $.
Milletvekili maaşı: 8.100 $.
Yan Ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 16.

BELÇİKA :
Kişi başı milli geliri: 47.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.064 $.
Yan ödeme: 1.423 $.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 10.6.

İNGİLTERE:
Milli geliri: 46.500 $.
Milletvekili maaşı: 6.200 $.
Yan ödeme: Londra kenti 9 gidiş-geliş bileti.
Emeklilik: Memur gibi.
Maaşın milli gelire oranı: % 13.3.

FRANSA:
Kişi başı milli geliri: 46.000 $.
Milletvekili maaşı: 4.648 $..
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: 55 yaş sonrası.
Maaşın milli gelire oranı: % 10.

İTALYA:
Kişi başı milli geliri: 40.000 $.
Milletvekili maaşı: 9.150 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Memur gibi.
Maaşın milli gelire oranı: % 22,8.

İSPANYA:
Kişi başı milli geliri: 37.000 $.
Milletvekili maaşı: 2.312 $.
Yan ödeme: 1.500 $.
Emeklilik: Memur gibi.
Maaşın milli gelire oranı: % 4.

ÇEK CUMHURİYETİ:
Kişi başı milli geliri: 21.000 $.
Milletvekili maaşı: 1.900 $.
Yan Ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 9.

LİTVANYA:
Kişi başı milli geliri: 15.000 $.
Milletvekili maaşı: 820 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 5.4.

POLANYA:
Kişi başı milli geliri: 14.000 $.
Milletvekili maaşı: 1.893 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 13.5.

ERMENİSTAN:
Kişi başı milli geliri: 4.000 $.
Milletvekili maaşı: 200 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 5.

TÜRKİYE :
Kişi başı milli geliri: 10.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.600 $.
Yan ödeme: Harcırahlı.
Emeklilik: Yaş sınırı yok.
Çifte emekli geliri var.
Maaşın milli gelire oranı: % 56
Sosyal haklar:
2 yılda emeklilik hakkı
Emekli olunca ömür boyu ayda 6 milyar TL maaş. 

Turaç Özgür

28 Kasım 2011

 

 

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEĞERLİ OKURLAR!..

Sitemde çıkan yazıların tamamı bana aittir. Oradan buradan aşırma yazılara ve sözlere burada yer yoktur.

Eğer bir alıntı yapacak olursam, mutlaka tırnak içinde yazar, sahibinin adını ya da kaynağını belirtirim. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, takdir size aittir.

Eğer zahmet eder okursanız;

a)  Hakarete ve saygısızlığa başvurmadan olumlu ya da olumsuz yorumlarınızı yaparsanız, orada yayınlanır.

b) Ayrıca beni tanıyanlar 1 sayfayı geçmeyecek şekilde benimle ilgili bir  anılarını turacozgur@hotmail.com  e-posta adresime gönderirlerse, Hakkımda/Elsel kategorisinde virgülüne dokunmadan yayınlamaya söz veriyorum.

Saygılarımla…

03.10.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

   ANDIMIZ

Türk’üm, doğruyum, çalışkanım; zamlara, zulümlere alışkınım…

Ülküm patronları yükseltmek; darbecilere, zorbalara saygı göstermektir…

Bu dünyayı yalancı belleyip; olmayan hayallerle oyalanıp, öbür dünyaya bel bağlamak, kendimi birilerinin hazreti kılından, hatta bokundan bile daha seviyesiz görmek en büyük inancımdır…

Bu inancımda beni uyandırmak isteyenleri düşman bellemek; uyutmaya, emeğimi sömürmeye çalışanlara saygı göstermek benim en büyük görevimdir…

Bu yolda yerinde saymam için gelenek ve göreneklerin de yardımıyla futbolculardan, televizyondan, bizi ninnilerle uyutan din bezirgânlarından, politikacılardan her zaman ve her yerde gerekli uyutma dersi alacağıma; bu tatlı hayâllerden uyandırmaya çalışan solculardan, laiklerden, Atatürkçülerden intikam alacağıma and içerim…

Elbistan, 20.06.1988

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Öğretmenlik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GEBZE’DEN ELBİSTAN’A GİDİŞ

28.07.1998 Salı: Saat 15.15’te Gebze’den Ankara’ya PAN Turizm’le hareket ettim. Bilet 2,5 milyon TL. Saat 20.08’de AŞTİ’ye geldim. Can Elbistan’dan 21.00 için 3 milyon TL’ye bilet aldım.

29.07.1998 Çarşamba: Saat 05.10’da Elbistan Terminal’e geldik. 06.30’a kadar bekledim. Daha sonra Kültür Kırtasiye’nin önünde Ali İhsan Emmi ile vakit geçirdik. Saat 08.30’da Kâzım Özcan dükkânı açtı. Oraya gittim.

Öğleyin Vahit Çetin beni lokantaya götürdü. Cuma Kale ile kaynı Ahmet Erdoğan lokantanın kapısında bizi gördü. Cuma, önümüzdeki arabasına doğru hızla geliyordu. Kumanda ile arabasının kapısını açıp içine girdi ve yüzünü tersine çevirdi. Ben de beni görünce sevindi de beni karşılamak için hızla geliyor zannedip aynı hızla kendisine doğru gittim. Tavrı karşısında şoke oldum: “Ben senin misafirin olacağım diye düşünüyordum. Sen benim yüzüme bile bakmıyorsun. Sebebi nedir?” dedim. “Benim evimde ne işin varmış!.. Senin yüzüne mi bakılır!” deyince donup kaldım. “Peki, suçum nedir?” deyince, “Sen suçunu bilmiyor musun?” dedi. “Bilmiyorum” dedim. “Biraz düşünürsen, suçunu bilirsin” dedi.

Cuma’nın yanından uzaklaşıp lokantanın önündeki sahanlıkta bekleyen Ahmet Erdoğan’ın yanına gidip: “Ahmet, Cuma ne demek istiyor, suçum nedir de yüzüme bakmıyor?” deyince, “Valla gardaş, ben de bilmiyorum. Bir tarlanın müşterisi miymiş, neymiş… Sen de başkasına satmışsın… Herhalde ondan dolayı, başka ne olacak?” dedi.

Cuma’nın hareketine bir anlam veremedim. Canım çok sıkıldı, başıma korkunç bir ağrı saplandı.

Kâzım beni Renauld Twingo arabasıyla Karaelbistan civarındaki balıkçıya götürdü. Alabalık yedik. Sivrisinekler de bizi yedi bitirdi, canımızı Kâzım’ın evine zor attık. Kâzım’ın evinde kaldım.

30.07.1998 Perşembe: Evcihüyüklü Rüştü Korkmaz ile Pınar Otel’de görüştüm. Sonra Av. Fatih Baykal’ın yazıhanesine gidip davalar hakkında görüştüm. Davalar tanıksızlıktan iyi gitmiyordu, canım fena halde sıkıldı.

Akşam, İbrahim Türk beni ve Kâzım’ı Pınarbaşı’na yemeğe götürdü.

Saat 22.30 sularında Alibey Amcalara gidip Solmaz’ı ziyaret ettik. Solmaz’ın ayağı kırıldığı için alçıya alınmış, ayakta zor duruyordu. Saat 00.30’a kadar orada sohbet ettik. Daha sonra Kâzım’lara gelip gece 02.00’ye kadar sohbet ettik ve yattık. Bugün de langırtıyla geçti.

31.07.1998 Cuma: Saat 08.00’de kalkıp güne başladım. Kâzım’ın, amcası Derviş Ağabeye kasa göndermek için tuttuğu kamyonun şoför mahallinde Elif Bacımlara Aşılık’a gittim. Orada yattım.

01.08.1998 Cumartesi: Elif Bacımlarda ve Tahsin’lerde geçirdim ve Elif Bacımlarda kaldım.

02.08.1998 Pazar: Saat 05.45’te kalkıp Sarsap çayı üzerinde gezindim. Karşı tarafa atlarken suya düştüm. Uzun süre çayırlarda gezip üzerimi kuruttuktan sonra Elif Bacımlara geldim. Biz islim yapılan kaysıların yanında otururken Yalcı Mehmet traktörle Ferhatpınarı’na gitti. Dönüşte Elif Bacımlara uğradı, ben olduğum için onlara da selâm vermeden Hergin’e gitti. Kahvaltıdan sonra Mehmet Ali beni otomobil ile Ali Kale’lere bıraktı. Evde kimse yoktu. Önce Döndü, sonra Neriman, daha sonra da Selfiraz Bacı geldi. Hal ve hatırdan sonra Esme Bacı’nın babasından dolayı başsağlığına gittik. Kimse olmadığı için Birader Emmi’nin hem karısından dolayı başın sağ olsuna, hem de kendisine geçmiş olsuna Ali’nin kızı Neriman ile birlikte gittik. Bir saat kadar oturduk. Bizi görünce çok sevindi. Bir kahvesini içip oradan ayrıldık.

Ali’gilde öğle yemeğine doğru Mamo Emmi’nin kızları Nebahat ve Nihayet geldiler. Ben 1986’da Hergin’i terk ettiğimde ailecek bizimle konuşmuyorlardı, beni görünce sevindiler, elime vardılar. Nebahat bir içim su gibi olmuştu, Nihayet de kuru keçiye dönmüştü.

Biz yemek yerken Esme Bacı geldi. Yemekten sonra kendisi ile birlikte evlerine gittim. “Başınız sağ olsun”dan sonra kendilerine haber etmeden tarla satışım ve kendilerinin de Gümüşün’deki tarlamın üzerindeki meranın sürülmesi konusunda hem Esme Bacı, hem de oğlu Hacı tartıştım, terk etmelerini söyledim.

Hacı: “Emmi, biz sürmesek Veli Dayımgil sürecekti. Onlar süreceğine biz sürdük” diye canımı sıktı. Ben de “Siz sürmeyeydiniz, onlar sürelerdi. Ben de onlarla düşman olurdum, onları oradan çıkarmasını bilirdim. Ama şimdi sizinle düşman olacağım, uğraşacağım, onlar bizi seyredecekler, birbirimizle düşman olmamıza sevinecekler. Siz oranın dışında başka bir yeri, örneğin Oluklu’yu ya da Kızılpınar’ı süreydiniz, onlar size saldırırlarsa, ben de gelir sizinle birlikte onlarla savaşırdım” deyince, “Emmi, Kızılpınar kimin biliyor musun?” dedi. Arkasından da “Kızılpınar şimdi Evcühüyüklülerindir. Bu taraftan da Mezarlara kadar onlarındır” dedi. Bunun üzerine ben “Siz köyünüzün sınırlarını bile bekleyemiyorsunuz, birbirinizle tepişip, burada olmayan benim tarlamın üzerine göz dikiyorsunuz, şimdi buna ne demeli? Ben çocukluğumdan beri Sınırderesi’nden Mecininderesi’ne kadar Evcihüyüklülerin sığırlarını, davarlarını koymazdım, onları oralardan kovardım, bana diş bilerlerdi. Benim korkumdan bu taraflara yaklaşamazlardı. 1978’de Evcihüyüklü Kalo’yu Mecininin bu tarafından kovarken bana tüfek çekti, üzerine üzerine gittim, tüfeği sıkamadı. Tüfeği sıksa belki sakat kalırdım, belki ölürdüm. Tüfeği sıkamayınca beni taş yağmuruna tuttu. Attığı taşlardan biri sağ bileğimi kırdı. Ben de o vaziyette Kalo’un dişlerini kırdım. Aha taş izi, aha diş izi… Sonra Höplek Karakolu’nda 45 dakika yattım. Barıştan sonra beni bıraktılar. Suçum bu mu? Yazıklar olsun!.. Korkunuzdan Evcihüyülülere sesinizi çıkaramıyorsunuz, köyünüzü bekleyemiyorsunuz ama bana karşı yiğitlik yapıyorsunuz!.. ‘Öküz tekinden korkmaz’ dedikleri bu olsa gerek. Gümüşün’deki tarlanın karşılığında Mustafa’ya Leyleklik’i verdim. Üzerine ev yaparım, gerekirse merasını da sürer genişletirim diye satmadım.  Leyleklik’le burası bir mi? Buraya kimse para vermezken, orayı kim olsa alırdı. Tarlamın üzerini sürmekle hem onurumla oynadınız, hem de hevesimi kaçırdınız. Benim oradan yararlanmamam, buralara bir daha ayak basmamam için elinizden geleni yapıyorsunuz. Orası benim mezar yerimdir. Sağlığımda mezar yerimi sürdünüz, tarlamı da sürün, hepsi sizin olsun ama onurumla oynamaya hakkınız yoktur! Ayıp!.. Ayıp!.. Benimle iyi olmak istiyorsanız oradan çekilin!” deyip evlerinden çıktım.

Onların evinden çıkışta Kâzım Özcan yolda durmuş beni çağırıyordu. Yanına gittim. Amcasının iki kızıyla Elbistan’a gidiyordu.

Daha sonra Ali’gile geldim. Saat 16.00’ya doğru Ali, Elbistan’dan geldi. İçmeye gidip bir şeyler yemişler, içmişler. Yapabilecekleri en iyi şeyi yapmışlar: Kır şişeyi, dön köşeyi, sarhoş kafayla at naranı, herkes seni efe sansın!.. Bu insanlar ayık kafayla yapamadıklarını sarhoşken yapıyorlar. Helal olsun!.. Ben de bu ayaklarda gitsem, belki bir baltaya sap olurdum. Arada sırada kavga etsek de belki ortama ayak uydururdum. Şimdi kendime bile faydam yoktur, malımı beklemekten, mezar yerimi korumaktan bile aciz duruma düşürüldüm. Yazıklar olsun bana!..

Hal ve hatırdan sonra Ali, islim kaysılarının yanına gitti. Ben de Gümüşün’ü gezdim. Daha sonra Mustafa’nın evine gittim. Evinin iç ve dış sıvalarını kazıtıp beton sıva yaptırıyormuş. Ev, savaş alanı gibiydi. Güley de geldi. Önce Güley ile, daha sonra her ikisiyle birlikte Küçük Yapalak’ta kalan hisselerimin satışı hakkında konuştuk. 8,5 dönüm hissem için Mustafa ile aşağı yukarı 3000 Sterlin’e anlaştık.

Harmanyeri’ne çıkıp Mustafa’nın cep telefonundan evi aradım; Özder ve Fadime ile konuştuk.

Akşamleyin Ali’gile gittik. Mustafa da geldi. Mustafa orada banyo yaptı. Ben ise, kir pasımla kaldım.

Yemekten sonra yatıncaya kadar ben, Ali’nin çocukları ve Cuma’nın oğlu Cahit ile balkonda oturduk. Onlar da içerde oturdular. Cuma’nın oğlu gittikten sonra ben içeri girdim. Biraz sonra herkes yattı. Ben, Özgür ve yeğenimiz Mehmet’in oğlu ile aynı odada yattık.

03.08.1998 Pazartesi: Kahvaltıdan sonra Ali ile birlikte Elbistan’a giderken Mecin’in Dereyi geçtikten sonra Cuma Kale’nin yaptıklarını anlatmak için söze başlar başlamaz Ali sitemlerine başladı. Akşamdan beri konuşmamasının ve yüzünü asmasının sebebi anlaşıldı: “Cuma yüzüne bakmamakla haksız mı? Dağ gibi yeğenimiz ölüyor, sen aldırış etmiyorsun, 4-5 ay sonra geliyorsun. Cuma’nın müşteri olduğu tarlayı haber bile etmeden bir başkasına satıyorsun. Cuma senin yüzüne niye baksın ki?!.”

Ben “Yeğenimizin öldüğünü 10 gün sonra Kâzım Özcan’ın bana telefon etmesiyle öğrendim. Ölü sahibi davetiye gönderecek değildi ya, peki siz neden telefon edip zamanında bildirmediniz. Çocuklarınıza söyleyip beni aratıp haber veremez miydiniz? Benim gelişimden başkaları rahatsız olmasın diye adam yerine koyup haber vermediniz. Şimdi de sitem ediyorsunuz. Devletin bana vereceği en fazla 3 gün izin de yolda geçerdi. Buraya geldiğimde beni evine götürecek bir yakınım bile kalmamıştı. Cenaze kalkalı 10 gün olmuş. Gitmemin de, istenmediğim bir yere hemen gitmemin de bir anlamı yoktur. Bacıma mektup yazayım, yeğenlerime de telefon edeyim, 4 ay sonra da tatilde gidip Elif Bacımın ellerinden öpeyim, özür dileyeyim diye düşündüm. Bunu da yaptım.

Cuma’nın müşteri olduğu tarlayı bir başkasına haber vermeden önce satmaya gelince: Tarlamın satlık olduğunu hepinize yüzlerce defa haber ettim. Her seferinde bir bahane bulup beni başınızdan savdınız. Başkasına satacağım zaman da engel oldunuz. Son olarak Mustafa’yı, oğlun Özgür’ü ve Cuma’nın oğlu Cahit’i Cuma’nın kapısında ‘Haberimiz yoktur demeyin, ben Göğoğlanın Yeri’ndeki tarlamı satıyorum. Mustafa karşımda, siz de babalarınıza söyleyin, günlerdir burada beklememin sebebi budur. Aldırış bile etmiyorlar. Ben sattığım zaman da laf söylemeye kimsenin hakkı yoktur’ dedim. Hem almıyorsunuz, hem de başkasına saltık ettiğimde engelliyorsunuz, satacağım adamı yanınıza göndersem o zaman da engellerdiniz. Ben de yapmam gerekeni yaptım. Kimsenin bana kahretmeye hakkı yoktur” dedim. Ha Ali, ha Cuma… Al birini vur öbürüne.

Ali, Elbistan’a gidinceye kadar vort vort etti durdu. Benim de canımın sıkıntısından başıma korkunç bir ağrı girdi. Malatya Caddesi’ne gelince inip Kâzım Özcan’ın dükkânına uğradım. Daha sonra orada burada eş dostla dertleştik.

Akşama yakın yeğenimiz Hasan ile Mustafa’yı arattım, bulup getirdi. Bir gün önceki tarla satışımız fiyaskoyla sonuçlandı. Yanımda bulunanlar da Mustafa’yı ikna edemedi.

Ali’nin oğlu Orhan, “Emmi, köye gitmiyor musun?” diye yanımıza geldi. Elime vardı. “Ben gitmiyorum, yarına gelin, tarlaları bölelim” dedim. Mustafa, Ali ve Orhan köye gittiler. Ben de Elbistan’da Kâzım’larda kaldım.

Kâzım, akşam karısını, çocuğunu ve karı-koca iki arkadaşını da alıp bizi Pınarbaşı’na götürdü.

Pınarbaşı’nda yemekten sonra o arkadaşlarını evlerine götürdük. Evlerine çıkıp sohbet edip çaylarını içtik. Daha sonra da Kâzım’ın eşini ve çocuğunu Alibey Amcalara bırakıp Kâzım’ın evine geldik.

Üzerimdekileri çıkarıp banyoda yıkadım. Sonra banyo yaptım. 00.30’da yattık.

04.08.1998 Salı: Saat 07.30’da kalkıp tıraş oldum. Günlüklerimi yazmaya başladım. Saat 08.45 oldu, Kâzım hâlâ yatıyordu. Saat 12.00’ye doğru Büyük Yapalak Belediyesi’nin otobüsüyle Küçük Yapalak’a Halil İbrahim Emmilere gittim. Akşama doğru teyzemin oğlu Süleyman Emmilere uğradım. Orada bulunanlarla bir saatten fazla sohbet ettikten sonra Ayşe Teyzemlere tekrar gittim. Sesim iyice çıkmaz olmuştu. Akşam, tarlama müşteri olan Seyit İsmail geldi. Okulun oradaki 5 dönüm hissemi muhayyer olarak 750 milyon TL’ye anlaştık.

05.08.1998 Çarşamba: Sabahleyin ağabeyim Mustafa’ya Cuma’nın oğlu Cahit’le haber saldım. Kel Mustafa’lara uğradım, onunla da haber saldım. 2 saat kadar bekledikten sonra Kel Mustafa geldi, ağabeyim Mustafa gelmedi. “Bana şuraları verirse, haber salsın” demiş. Ben de Küçük Yapalaklı Kara Hasan’ın otobüsüyle Seyit İsmail’i de alıp Elbistan’a gittim.

Vergi numarası çıkartmak için maliyecilere başvuracaktım. Kâzım’ın dükkânında karşılaştığım maliyecilere nüfus cüzdanımın fotokopisini ve aslını verip başvurdum. Geç vakit gidip cüzdanımı aldım.

Akşam saat 17.30’a doğru Mısto’nun oğlu İbrahim’le Kuyucak’a gittik. İbrahim’le Gümüşpala Hüseyin Emmiye karısından dolayı “başınız sağ olsun”a gittim. Gece 22.00’ye kadar orada kaldık. Daha sonra İbrahim’in evine tekrar gittim. Mısto ve diğer gençlerle saat 01.30’a kadar sohbet edip yattık.

06.08.1998 Perşembe: Kuyucak’tan Elbistan’a Küçük Yapalak’ta Seyit İsmail’i de alıp döndük.

Seyit İsmail, Ali Ağa’yı aramaya gitti. Ben Kuyucaklılarla otururken o fukara adam onların gönlünü almak için mekik dokuyordu.

Sonunda Mustafa’nın gelmesi için Ali oğlunu göndermiş. Ben de bekleye bekleye canımdan usandım. Seyit İsmail’den biraz yürek olsa, ben sizin çalımızı gösterirdim ama adamdan o yürek yok. Bizimkiler de bunu kullanmasını iyi biliyorlar.

Dayımın kızı Zeynep’in kocası Şehmus’la Elbistan’daki evlerine gittik. Orada Zeynep’le de görüştükten sonra Öğretmenevi’ne uğradık.

Mustafa ile Kâzım’ın dükkânının önünde bulup 2700 Sterline anlaştık. Mustafa vergi numarası için başvurduktan sonra Hergin’e gitti.

Akşam, Kâzım beni Karaelbistan’a balık yemeye götürdü. Oradan dönüşte de Kâzım’larda kaldım.

07.08.1998 Cuma: Sabahleyin 07.30’da kalktık. Kâzım’ın dükkânında çorba içtikten sonra Mustafa ile Vergi Dairesi’ne uğradık. Vergi numarası henüz gelmemişti. Oradan ayrıldık. Mustafa ile tekrar 13.30’da Vergi Dairesi’ne gittik. Hâlâ gelmemişti. Vergi numarası olmadan Tapu’da işlem yapmıyorlar, beklemekten başka çaremiz yoktur ama bu bekleme esnasında Mustafa fikir de değiştirir, işte o zaman seyreyle ıstırabımı diye korkuyordum.

Vergi Dairesi’nde çalışan “Hatice” adlı türbanlı bir memur, Mükrimin Halil Lisesi’nin ortaokul 1. sınıfında 1976’da benim öğrencimmiş. Fransızca derslerine bir ay kadar girmişim. Bizimle ilgilendi, çay ikram etti. Bir aylık emeğimin karşılığını elin kızı unutmuyor benimle ilgileniyor ama benim sevgili kardeşlerim neredeyse beni kahrımdan çatlatıp öldürecekler. Yaşamım boyunca hayat yolumdaki en büyük engel bunlar oldular. Gereksiz yere zamanımı, enerjimi çaldılar daha yararlı işlerde kullanacağım beynimi işgal ettiler. Hem bana, hem de kendilerine ne kadar kötülük ettiklerinin, düşmanlarımızı sevindirdiklerinin farkında bile değiller. Yazıklar olsun!..

Vergi Dairesi’nden Mustafa ile birlikte çıktık. Mustafa 15.00’te tekrar gitti, 16.30’a kadar beklemiş, gelmemiş. Haftanın mesaisi bittiği için 10 Ağustos 1998 Pazartesi gününü beklemek zorunda kaldık. Tabii, herhangi bir aksilik olmazsa, tapu devri de…  Vay be!..

Memleket ne hızlı ilerliyor da haberimiz yokmuş. Ankara’da Maliye Bakanı’nın televizyonlara çıkıp vatandaşın vergi numarasını beş dakikada alacağını utanmadan sıkılmadan söylemesi yok mu? İnsan, ister istemez, “Kızım sana mı inanacağım, gözüm sana mı inanacağım?” diyor.

Mustafa, fayansçısı ile köye gitti. Ben de Kâzım ile Derviş Özcan’lara akşam ziyaretine gidip gece geldik, Kâzım’ın evinde yattım.

08.08.1998 Cumartesi: Sabahleyin 08.00’de kalkıp yeni güne başladım. Kültür Kırtasiye’de 14.00’e kadar bir kitabı özetledim. Daha sonra 15.00’e doğru yemek yiyip Öğretmenevi’nin yazlığına gittim. Orada birkaç dostla ve ayrıca Mehmet Kafalı ile görüştüm. Beni evine davet etti, teşekkür ettim.

Saat 19.00’a doğru Kâzım’ın dükkânına geldim. Gece 21.30’da Sarsap Karacaören’e amcası Derviş Özcan’ın evine gittik. 01.00’de Elbistan’a döndük. 02.00’de banyo yapıp yattım.

Bugün de bu doğası güzel, alt yapısı bozuk; insanlarının da üst yapısı bombok Elbistan’da serseri mayın gibi dolaşıp durdum.

09.08.1998 Pazar: Saat 10.00’a kadar uyuduk. 11.00’de giyinip güne başladık.

Saat 14.00’e kadar ben televizyon izledim. Kâzım da akşamdan beri telefonla aradığına nutuk attı. Daha sonra Kültür Kırtasiye’ye gidip İbrahimlerle (Daltonlarla) sohbet ettim. 16.00’ya doğru yemek yiyip Öğretmenevi bahçesine gittim. 18.00’e doğru Malatya Caddesi’ne geldim. Kâzım kalkıp beni aramaya başlamış. Birlikte Sarsap’a gittik. Dutların altında Kâzımı’ın kebap yaptığı tavukla birlikte pilav vs. yedik.

Saat 21.00’de Kâzım, eşi, çocuğu ve ben Elbistan’a döndük.

24.00’te yattık ama canımın sıkıntısından gözüme doğru dürüst uyku girmedi. Zaman zaman uyudum, uyandım, boğazım kurumuş fena halde ağrıyordu.

10.08.1988 Pazartesi: Sabahleyin saat 06.30’da boğaz ağrısıyla kalktım. 07.30’a dek yatakta uzandım. Daha sonra yatağımı toplayıp giyindim. Kâzım’lar hâlâ yatıyordu.

Herhangi bir aksilik olmazsa, sevgili ağabeyim Mustafa ile buluşup Tapu’ya gideceğiz.

Çorbacıya gidip bir çorba içtim. Daha sonra Mustafa ile karşılaştım. 09.30’da Vergi Dairesi’ne gidip Mustafa’nın vergi numarasını alıp Tapu’ya gittik. Tapu’da Mustafa’nın tapu kayıtlarındaki baba adının “Hüseyin Hilmi” olması yerine “Hilmi” olması dolayısı ile hisselerin birleşmeyeceği söylendi. 5 parça için eğitime katkı payı olarak 50 milyon, tapu harcı olarak 6 milyon, Döner Sermaye olarak da 7,5 milyon olmak üzere toplam 63,5 milyon TL’yi Mustafa ödedi. Tapu’daki işlemler öğleden sonra 15.00’te bitti. Mustafa, İngiltere’ye gittikten sonra 4 ay içinde göndermek üzere bana 2.700- Sterlin borçlandı. (Mustafa’ya kendi evinde 3.000- Sterlin’e satmıştım. Daha sonra sözünden Cuma ve Ali’nin baskısı sonucu caydı, Mehmet Erdoğan’ın aracılığı ile kimseyi ortak etmemek koşuluyla 2.700- Sterlin’e vermeye razı oldum. Ali ile Cuma’yı da ortak etmiş, Parayı bankaya yatırırken Ali’nin oğlu İlhan havale parası olan 30- Sterlin’i de benim paramdan düşmüş. Böyle dostlar düşman başına!..)

Tapu’da işimiz bittikten sonra Kadastro Müdürlüğü’ne gelip Ovacık ve Evcihüyük köylerindeki kadastro çalışmaları ile ilgili eski askı ilanlarını alıp araştırma yaptık.

Ovacık köyündeki ortak çayır 1/3 Cuma Kale (Hüseyin Hilmi oğlu), 1/3 Vahit Kale (Veli Kale oğlu), 1/3 Mehmet Kale (Hacı Hayrı oğlu) adlarına yazılmış.

Evcihüyük Körkuyular’daki 53.000 m2 tarla yine 1/6 Cuma Kale (Hüseyin Hilmi), 1/6 Vahit Kale (Veli), 1/6 İbrahim Kale (Hacıhasan), 1/6 Mehmet Kale (Hacı Hayrı), 1/6 Haydar Kale (Hüseyin), 1/6 Hacı Kale (Mamo) adlarına yazılmış. Ben dâhil diğer ortaklar yok sayılmış. Cuma Kale hem babamın hisselerini eksik almış, hem de bizlerden (Ali, Mustafa ve Turaç) mal kaçırmış. Bu da Cuma Kale’nin ne kadar paylaşımcı kardeş olduğunu gösteriyor. Yazıklar olsun!..

Hacıhasan oğlu Haydar Kale mirasçıları’nın da hakları her iki parselde gasp edilmiştir. Askılara göre olan kayıtları not ettim. Oradan ayrıldık.

Mustafa, Hergin’e gitti. Ben akşamı yine Kâzım’larda geçirdim. Kâzım’larda amcasının kızı Sakine ve oğlu, ayrıca Can Elbistan’da çalışan Bayram, eşi ve kızı vardı.

11.08.1998 Salı: Saat 08.00’da kalkıp derhal giyindim. Elimi yüzümü yıkayıp evde bulunanlara Allahaısmarladık deyip aşağı indim. Kâzım’a baktım, bulamadım. Ara yollardan hızlı hızlı Otobüs Terminal’ine giderken yan yola çıktım. Kâzım beni bekliyordu. Kâzım’ın arabasına binip Terminal’e gittik. 1 milyon TL verip 08.30’da Can Elbistan’dan Kahramanmaraş için bir bilet aldım. Cuma’nın oğlu Hacı, bana “Nereye gidiyorsun, emmi?” dedi. Ben de hamamın namusunu kurtarmak için “Maraş’a…” daha sonra “Allahaısmarladık” diye ekledim.

Kâzım dışarıda bekliyordu. Onunla da vedalaşıp otobüse bindim. 10.30’da Maraş’ta indik. Küçük Yapalak’ın Muhtarı İsmet Yalçın ve Demircilikli Hüseyin Koç’la yürüye yürüye dolmuş durağına geldik. İsmet Abi, bana biraz ecel soruları sordu. Ben de kendisine nereye gittiğini sordum. “Köy Hizmetleri Müdürlüğü’ne” dedi. Birlikte ikinci dolmuşa binip oraya gittik. O, içme suları ile ilgili bölüme, ben de derin su kuyuları ile ilgili bölüme gittim. Orada işlerim olmadığından tekrar Maraş merkeze geldim. Öğretmenevi Lokantası’na girip karnımı doyurdum.

Dışarıda, Özel İdare’nin arkasında Ziya öğretmenle karşılaştım. Bir saat kadar oturup sohbet ettik. Bir ayran, bir de çayını içtim. Daha sonra Kadastro Müdürlüğü’ne uğrayıp Belediye’ye satmış olduğum arsanın akıbetini sordum. Orada da aradığımı bulamayarak DSİ’ye gittim.

DSİ’de Jeoloji Mühendisi Ömer Sarıfakıoğlu ile görüştüm. Bana meyan suyu ısmarladı, içim serinledi. Daha sonra birini görevlendirip Haydar Kale adına kayıtlı 2 adet su kuyusu buldurdu. Fotokopilerini çıkartıp, tasdikledikten sonra bana verdi. Diğerlerini de yıllarını bildirirsem, bulduracağını söyledi. “Cafer Diri’ye söyle, o, gelsin, hem görüşelim, hem de senin işini tamamlayalım” dedi. (Yukarı Yapalaklı Mühendis Cafer Diri ve Ambarcıklı Cuma Kasırga’nın kardeşi mühendis benimle çok ilgilendiler, yardımcı oldular.)

DSİ’den ayrıldıktan sonra Otogar’a geldim. Aksu otobüsleri ile Mersin’e gitmek için 1.500.000- TL verip 17.15 için bir bilet aldım. Bu arada Seyithalil’in oğlu Ahmet’le telefonla görüşüp beni beklemesini söyledim.

Bizim eve telefon ettim, kimse yoktu. Faks bağlı olduğu için bir kontör attırdı. Daha sonra dışarıda otobüsün kalkış saatini bekleyip bir şeyler içtim. Sonra 17.15’te Mersin’e hareket ettik. 21.00’de Mersin’e geldik. Seyithalil’in dükkânına gittim. Ali ile Ahmet beni karşıladılar. 22.00’de enişteleri Mehmet’in evine gittik. Saat 24.00’e kadar sohbet ettik, karnımızı doyurduk, çay içip Seyithalil’in evine gittik. Mehmet, Ramazan Avşar’ın çerez fabrikasından çerez alıp aracıyla dağıtım yapıyormuş. (Ramazan Avşar 12 Eylül öncesi Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nde benim müdürümdü. PKK’lılar 9 kurşunla ağır yaraladılar, aylarca Devlet Hastanesi’nde yattı, başında nöbet tuttuk, kanımızla canımızla kurtardık, Tarsus’a memleketine tayinini çıkarttırdıydı. Orada fabrikatör olmuş Alevi olduğunu söylüyordu, ben de “Ramazan adlı Alevi mi olurmuş, sen şaka yapıyorsun” diyordum. Mehmet’in söylediğine göre doğruymuş.)

Seyithalil’lerde banyo yaptım, saat 02.00’de yattık. Aşırı sıcaktan her tarafımızda “ter” adında tuzlu sular fışkırıyordu. Cehennem de ancak bu kadar sıcak olur herhalde.

12.08.1998 Çarşamba: 08.00’de Ali ve ben kalktık, tıraş ve ahvaltı yapıp 11.00’de evden çıktık.

Hüseyin Küçük’ün yazıhanesine gittim. Hal ve hatırdan sonra başladık ikiz villa kavgasına… Hüseyin beni yalancılıkla suçladı. Masasında kalemliğini kapıp ağzına geçirecektim. Misafir olarak gelen iki Karadenizli araya girdiler.

Hüseyin bulunduğumuz odayı terk edip diğer odada Tacim Dede’nin oğlu Mühendis Hüseyin Bakır’a “Hüseyin Abi, çabuk yetiş, Turaç Abi, olay çıkarıyor!” demiş. Biraz sonra Hüseyin Bakır geldi. İkimizi de ayıpladı, uzlaştırmaya çalıştırdı.

“Hüseyin Bey, ben bu kooperatife arkadaşımın yiyeni, benim zararıma bir şey yapmaz. Her yıl gel-gitlerde harcadığım paralar dışında bana bundan kötülük gelmez, zarar vermez diye kendisine güvenerek 4.000- DM tutarında para verdim. İşlerim ters gidince sürekli beni kayırıyormuş gibi Ağustos 1993’ten beri beni oyaladı. Ortada doğru dürüst bir şey yoktur. Söylediği şeylerin çoğu yalan dolan… Şimdi kendisinden 4.000- DM’nin yerine 2.000- DM istiyorum. Bu parayı versin, geçmişi unutalım, düşman olmayalım, diyorum. Hâlâ beni soymaya çalışıyor. Mahkemenin yolunu gösteriyor, ben mahkemenin ne olduğunu çok iyi bilirim. Mahkeme ile beni oyalamak istiyor, artık yeter!” dedim.

Hüseyin Bey, “1.000- DM’yi de benim hatırım için alma, 1.000- DM versin, bu iş de burada bitsin” dedi. Hüseyin Bey’i kırmadım. 1.000- DM’yi de  2 ay içinde göndereceğine dair söz verdi. Kooperatifle ilgimin kalmadığına dair bir senet imzaladım. Barıştık. Barıştan sonra bizi bir lokantaya yemeğe götürdü. Yemekten sonra helalleştik. Öğretmenevi’ne gittim.

2 saat sonra Ali Uzun geldi. Orada Öğretmenevi Müdürü ve birkaç öğretmen arkadaşla tanıştık. Sonra Ali Uzun ile dükkânlarına gittik. Daha sonra bana yemek yedirdi, parka gittik. Park dönüşü dükkânın önünde otobüsün saatini bekledik.

13.08.1998 Perşembe: Otogar’a geldiğimde Fadime’ye telefon ettim, benden güveç tenceresi istedi. Otobüs Ankara’ya 00.30’da hareket etti. 04.00’te Aksaray’da Aktaş Turistik Tesisleri’nde mola verdi.

07.30’da da Ankara Kızılay’a geldim. Sakarya Caddesi’nde WC’ye gittim. Daha sonra çorbacıda bir çorba içtim.

Kasım Abi’ye telefon ettim, Kızılay’daki Yeni Karamürsel Mağazası’nın önünde saat 09.00’da buluştuk.

Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ne gittim. Oradan da Petrol Ofisi Genel Müdürlüğü’ne gidip Ahmet Öztürk’le görüştüm. Petrolün sözleşmesi 9’uncu ayda bitiyormuş. Yenilememeleri için rica ettim. Dilekçe yazıp hem İskenderun’a, hem de Petrol Ofisi Genel Müdürlüğü’ne göndereceğim.

Eğitim-Sen’e uğradım. Oradan çıkışta Sakarya Caddesi’ne gidip fastfootçularda ekmek arası döner ve ayranla karnımı doyurup DSP Genel Merkezi’ne gittim. Rahşan Ecevit’ten telefonla görüşmek için randevu talebinde bulundum.

DSP Genel Merkezi’nden dönüşte Terzi Şahin Cengiz’in Sakarya Caddesi’ndeki dükkânına gittim. Saat 20.00’ye kadar vakit geçirdim. 2 birasını içtim. Saat 20.45’te Kasım Abi’lere gittim. Geceyi orada geçirdim.

14.08.1998 Cuma: Kasım Abi’lerde saat 07.30’da kalktım. 10.00’a kadar sohbet ettik. Daha sonra Kızılay’da Çözüm Dershanesi’ne uğradım. Oradan çıkışta İzmir Caddesi’ne ES Turizm’den Gebze’ye 12.30’da gitmek üzere bilet aldım. Nihayet, 18.00’de Darıca’da evime gelerek bu yolculuk son buldu.

Evime geldiğimde Fadime, ev sahibi Hüsamettin Özder’in evi bastığını söyledi.

Şimdi bir uğraşı bırakıp diğerine başlamış olacağım.

Özder, Uçucu Hosteslik Kursu’ndan sertifikasını almış, evde boş oturuyor.

Önder, hâlâ iş aramaya devam ediyor.

Ender, HBB TV’de beleş çalışmaya devam ediyor.

Ben, Mustafa’ya Küçük Yapalak’ta kalan 8,5 dönüm tarla hisselerimi 2.700- Sterlin’e sattım. Borcunu 4-5 ay sonra İngiltere’ye gidince gönderecek. Tabii, gönderirse…

Mersin’de ikiz villa hayaliyle Ağustos 1993’de verdiğim 24.500.000- TL’nin yerine 5 sene sonra Hüseyin Küçük’ten tehditle elde edeceğim 1.000- DM’yi 2 ay içinde bekliyorum. Tabii, sözünde durup gönderirse…

Ben, Yalova sürgünü, ne yapacağımı bilemiyorum. Bir çıkmaz sokaktayım…

 

 

 

 

 

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MERSİN’DEN MARAŞ’A HAREKET

25.07.1997 Cuma: Saat 09.30’da Hüseyin Küçük’ün yazıhanesine gittim. Saat  10.00’da geldi. Saat 11.30’e kadar Antik Kent Kooperatifi ile ilgili tartıştık. Zaman zaman tehdit ettim, zaman zaman iyilikle davrandım, kendi bildiğinden kalmadı.

Yüzleri sirke satan birkaç kişi içeri girdi. Benim ayrılmamı istedi. Birlikte dış kapının dışına kadar çıktık. Orada olumluya yakın bir şeyler konuştu: “Senin için bir şeyler yaparız” dedi. Bilgi ve belge beklediğimi söyleyip tokalaşıp orayı terk ettim.

Şehirlerarası Otobüs Garajları’na giderken yolumun üzerindeki satıcıdan 2 adet çeyrek bilet ve 2 adet de 500 bin liraya gömlek aldım.

Garajlarda Kahramanmaraş’a gitmek için Afşin Seyahat’ten 12.30’a 900 bin TL’ye bilet aldım. “Maraş’a 3,5 saatte giderim” dedi, saat 17.30’da Maraş’a geldi. Defterdarlığa gidecektim, o işim de yattı.

Adana Otogarı’nda otobüs1,5 saat kadar bekledi, tüm koltukları doldurdu. Otogar’da felâket derecede sıcak, korna ve çar çakal sesleri vardı, rahatsız olmamak için tüm duygularımı kaybetmem gerekirdi. Sanki, Türkiye’nin bütün aptal şoförleri ve serserileri oradaydı.

Yolcu almak için Osmaniye Garajı’na girdi. Ben de tuvalete gittim. Bir dakika içinde otobüs garajı terk etmişti. Yolda zor yakaladım. Mersin’den kalemimi alan aptal muavin sanki bilmiyormuş gibi -kızmam üzerine- “Beyefendi neredeydin?” diye suçunu bastırdı. Belliydi ki, beni yolda bırakıp kalemimi ve çantamı ele geçirmekti amacı. 3,5 saat sonra istemem üzerine kalemimi alabildim. Dünyada ne gözüaçık alçaklar var, Yarabbi!..

Maraş Öğretmenevi’ne gittim. 510 numaralı tek yataklı, kuzey cephesine bakan odada 600 bin TL ücretle kalıyorum. Siviller veya öğretmen kimliği olmayan öğretmenler 900 bin TL’ye kalıyorlarmış. Vay anasını be!.. Kendi otelimizin bir odası kadar bile etmiyoruz..

Odamda çantamı açtım, üzerimde denemek için gömlekleri kontrol ettim. İkisi de tamir edilip ütülenmiş, pörsümüş eski gömlek çıktı. Çöp sepetine atacaktım, vazgeçtim. Sövüp saydıktan sonra gardıroba astım. Giymeye tiksindiğim için otelde unutulmuş görüntüsü verdim ki, birisi alıp yararlansın… Bu tür alçaklarla aynı vatanda yaşamaktan kendime kızıp, lânet ettim, kendimden utandım. Yaşamım boyunca böyle aldatılmak hiç aklıma gelmezdi. Vay alçaklar vay!.

Memleket alçağa kesmiş: Kimisi kooperatife üye edip yoluyor, kimisi yeni gömlek diye elin eskilerini yutturuyor, kimisi aldığını unutturmaya çalışıyor, kimisi yolcusunu yolda bırakıp kaçıp bagajına göz koyuyor. Biz de ayakta uyuyup otele para veriyoruz. Gel de bu memlekette namuslu, haysiyetli insan olarak yaşa!..

Öğretmenevinde banyomu yaptım. Saat 21.00’de dışarı çıkıp bir buçuk kuşbaşı, salata, bir ayrana 385.000- TL ödedim. Adliye’nin önündeki caddeden yürüyerek Kale’nin altındaki Rıdvan Hoca Parkı’na gidip oturdum. Hem fıskiyeli havuzdan fışkıra suyu seyrediyor, hem serin havada dinleniyordum. Çocuklar bisikletlerle fır dönüyorlardı. Kanlar, erkekler parkın kanepelerinde haremlik selâmlık şeklinde oturuyorlardı. Özellikle modern giyimli kadınlar ve aileler bir tarafta, diğer öcüler başka tarafta aynı parkta oturuyorlardı. Bazen gözüme çarpan kara çarşaflı analarla modern kızlar veya gelinler ya da arkadaşlar çapmıyor değildi. İnsanların yan yana hırsız gürsüz yaşaması ne iyi!.. Ülkemin geleceğinden dolayı ümitlendim.

Adil ((!) düzen belediyesi Kale’nin eteğindeki beton duvar üzerinde yazılı olan Maraş’ı, Maraş’ın Kurtuluşu’nu öven ve Maraş’ın İstiklal Madalyasını taşıyan şeyleri çok güzel aydınlatmış, pırıl pırı yapmış. İstesen de istemesen de dikkatin o aydınlık zemine kayıyor ve merak ediyorsun: “Ne var, ne yazıyor, o madalya da nedir?” diye.

Sağ tarafımda üç genç kendi aralarında konuşuyorlardı. Birisi: Falan emmi dedi ki, kardeşim oğlunu astsubay okuluna gönderip de astsubay edeceğine, Berber Ökkeş’e gönder de berberlik öğrensin, daha iyi olur. Astsubay olup da ne olacak?

Kendi kendime düşünüp güldüm. Vatandaş haklı söylüyor diye. Diğer genç: Sütçü İmam’ın heykelini dikmişler. Sütçü İmam şu memleketin haini görseydi, ben niye şehit oldum? diye kahrolurdu, dedi.

Düşündüm taşındım: Sahi bu Sütçü İmam gerçekten ne yaptı, şehit oldu mu? diye. İster istemez diğer şehitler, gaziler, Ulu Önder Atatürk aklıma geldi. Kafam iyice karıştı: Bu gençler dini, imanı, yalan doğru birçok şeyi biliyorlar, Sütçü İmam’ı biliyorlar, şehit de ediyorlar. Ama Atatürk’ün adı bile geçmiyor, yok…

Parkın dışında karanlık ve kıytırık bir köşede benim aziz Ata’m önü karanlık, arkadan sokak lambasıyla aydınlanıyor, çok dikkat edilmezse, görülmüyordu bile… Heykelin kaidesinde herhangi bir yazı göze çarpmıyordu. Heykel adeta yalnızlığa, sahipsizliğe, bakımsızlığa terkedilmişti.

Bir heykeli düşündüm, bir Rıdvan Hoca’yı… Rıdvan Hoca Parkı’nı, Rıdvan Hoca Yer altı Çarşısı’nı, bir de gençlerin kafasına yazılan Sütçü İmam’ı, bir de gerçek kahraman, ulu önder Gazi Mustafa Kemal’i, bir de sonumuzu…

Moralim bozuldu, kalktım. Yaşar Pastanesi’ne kadar yürüdüm. Bir baklavalı dondurma yedim, bir de su içtim, 375 bin TL verip Öğretmenevi’nin yolunu tuttum. Yolda taze, sütlü bir mısır alıp 45 bin TL verdim. Yiye yiye Öğretmenevi’ne vardım.

Bakalım, yarınımız ne olacak? K.Maraş, 26.07.1997 saat: 01.15.

26.07.1997 Cumartesi: 09.30’da Kahramanmaraş Öğretmenevi’nden ayrıldım. Çorbacıda bir Ezogelin Çorbası içip 80 bin TL verdim. Adliye’nin arkasında Hacı Taşlıarmut’un yerine gittim. Kendisi işyerini bir başkasına devretmiş. Ondan öğrendiğime göre, dört ay önce ölmüş. Bundan sonra yalancı da olsa bir tanık kayboldu. Tanesi 20 bin TL’den 2 çay içtim, 50 bin TL verdim.

Garajlar’a giderken, Adliye’nin önünde geçen caddeyi diklemesine kesen caddenin kaldırımında gördüm. 10 dakika kadar ayak üzeri dertleşip ayrıldık. Garajlar’a geldim. Elbistan için Can Elbistan’dan saat 13.00’e bilet aldım. Bilet 500 bin TL’dir.

Garajlar’a gelmeden önce Adliye’nin oradaki PTT kulübesinde evi aradım. Fadime’nin ilk müjdesi, KEDAŞ’tan 18 milyon elektrik cezası geldiğini söylemesi oldu. 8 gün içinde ödenmesi gerekiyormuş. Zorba devletin zorba uşakları bilek kıvıra kıvıra alırlar. Yatırmazsam, %15 aylık faiz işler. Daha sonra da keserler. Cezalarıyla birlikte alırlar. Devlet kendi alacağına şahin, vereceğine karga diye boşa söylememişler. Haydi gelde bu memlekette yaşa, hakkını ara!..

Beş yılda, Fadime’nin mirasını halledemeyen devlet, kendi işini be dakikada hallediyor. Benim sosyal hukuk devletim!..

Şu anda Kahramanmaraş Otogarı’nda oturup bu yazıları yazıyorum. Saat 12.05. Otogar’a geleli yarım saat oldu. Elbistan’a gidecek Can Elbistan’ı bekliyorum. Canın çıksın Elbistan!.. Ben senin için bir ömür çürüttüm: Uğrunda her şeyimi tükettim, sen bana sıkıntıdan başka ne verdin? Menfaatçi dostlar düşman oldular, çıkarcı kardeşler kalleş oldular. Şu an Elbistan’da nereye gitsem diye düşünüyorum. Otele çıksam, bizi adam yerine koymadı, derler. Şu kardeşime gideyim diyorum… Hangi kardeş? Şu dostuma gideyim, diyorum, hangi dost? Hepinizin Allah belasını versin emi!.. Üç yıl ekmeğimi, suyumu, oksijenim paylaştığım miras gaspçısının dalkavukları!.. Tuh!.. Allah hepinizin belasını versin!.. Uyuzu bol bir çevrede dünyaya geldim. Suçum budur. Şimdi cezamı çekiyorum: Kaşım kaşım kaşınıyor, bokunu yutmuş kaz gibi düşünüyorum. Beni yanlış zamanda, yanlış yerde dünyaya getiren Allah, tabii varsan, sana isyan ediyorum, senden de, senin adaletinden de tiksiniyorum; bana kinin, garazın neydi, kimin cezasını çektiriyorsun, ne hakkın var? Allah’san Allahlığını bil, yeter ettin, çok çektim senin yanlış programlamandan, artık yeter ve vicdansız, artık bitsin be gaddar!.. Beni kimler ders alsın diye kullanıyorsun? Kimlere ders vermek istiyorsan, bu çileleri de onlara çektir. Onlara ders vermek için beni kullanmak, senin şanına, şöhretine, adaletine yakışıyorsa, sana isyan ediyor ve seni tanımıyorum!..

26.07.1997 Cumartesi: Saat 13.15’te Kahramanmaraş Otogarı’ndan Can Elbistan ile Elbistan’a hareket ettim. Bir saat sonra beleş kebabını yemek isteyen şoför, Tekir’de 30 dakika mola verdi. Saat 16.00’da Cuma Kale’nin işyerine vardım. Cuma, Hacı ve Hüseyin Nacar oradaydı. Beni hoş geldin eden Hüseyin Nacar’a elimi uzatmak istemedim ama bir tatsızlık olmasın diye zorunlu olarak elimi uzattım.

Akşama doğru Av. Mustafa Kıral’la Ahmet Erdoğan geldiler. Cuma ve Hüseyin Nacar’ı da alıp Kantarma’ya Aligöl Dede’nin düğününe gittiler. Hacı ile ben de Hergin’e Cuma’gile gittim. Hoş geldin faslından sonra yemeğimizi yedik. Ali İhsan ve karısı da gelmişlerdi.

Akşam yemeğinden sonra Ali’nin evine geçmiş olsuna gittik. Yatma zamanına kadar orada kaldık. Sevim, Sevim’in kocası, Neriman ve çocukları da gelmişlerdi. Oradan buradan ve Ali’nin kaza geçirmesinden konuştuk. Ali’nin ayağı antifriz ile çok kötü yanmıştı. Durmadan “of” çekiyordu.

Askerden izinli gelen Orhan, pompalı tüfekle birkaç gösteri ateşi attı. Orhan’ın kafası karavana çarpmışa benziyordu.

Yatmak için Cuma’nın evine geldik. Biraz sonra Cuma, Ahmet, Hüseyin ve Mustafa Kıral geldiler. Kahve içtikten sonra Mustafa ile Ahmet, Elbistan’a döndüler. Hüseyin, Yalcı Mehmet’lere gitti. Cuma ile yatak odalarında yattım. Gece, Cuma çok rahatsız yatıyordu: Manyak Ali’nin kaza ile vurduğu kurşun yarasından sızlanıyordu, canının çok yandığı belliydi.

27.07.1997 Pazar: Saat 07.30’de kalktım. Gümüşün’e gezmeye gittim. Etrafı biraz keşfettim. Anılarım gözümün önünden canlandı. Söğütlerimin başları yarı yerinden itibaren Ali’nin çocukları tarafından sanki kurusun diye kesilmişti. Canım çok fena halde sıkıldı.

Gümüşün’ü gezip geldim. Cuma’gilde kahvaltımı yaptım. Daha sonra Ali İhsan’la birlikte Mustafa’gile gittik. Öğle yemeğinden sonra Birader’lere gittik. Birader, yatağında yatalak vaziyette yatıyordu. Kızı Fadime de oradaydı. Neriman Abla da sincaba dönmüştü. Birader’i uyandırdık. Konuştukça canlandı. Adeta ölü dirildi. Vurdulu kırdılı maceralarını anlattı. Özellikle Karahendek Savaşı’nı anlattıkça muzaffer bir komutan gibi coştukça coştu. İlk anlar durumuna bakıp üzüldüm, gözlerimden yaşlar akmaya başladı ama o muzaffer komutan coştukça canlandı, avına saldırmaya hazırlanan kartal gibiydi, üzüntüm dağıldı.

Kalkıp Cuma’nın evine gitmek istedik. Cahit’ten Demircilikli Topal Şamo ile Şahin öğretmenin geldiğini öğrendim. Karıştırıcı Topal Şamo’nun münasebetsiz sorularına muhatap olmamak için Mustafa ile birlikte uzun zaman Cuma’nın inşaatına atılan tabla çalışmasını izledik. Daha sonra Mustafa’gile gittik. Akşam, enişte Hacı da geldi. Mustafa’gilde misafir olan Emine ve çocuklarını götürmek istedi.

Mustafa sofra kurdu, dört-beş şişe viski içtik. Gece 12.00’ye kadar oturduk. Mustafa’nın dışarıdaki tuvaletinin oraya gidip, kimseye çaktırmadan iyice istiğfar edip rahatladım. Daha sonra Cahit ile birlikte evlerine gittik. Sessizce girip yattım. Sabaha karşı Cuma’yı yatağında göremedim, horultumdan antreye kaçmış. Bir de baktım ki, Cuma yorganla paldır küldür içeri daldı. Yorganı bir ot yığını gibi yatağın üzerine attı. Acele ile giyinip dışarı çıktı. “Ula Cahit, Cahit, kalk, gece kaldın!..” diye seslendi.

28.07.1997 Pazartesi: Ben de kalkıp Gümüşün’e gittim. Mığo Muharrem ile karşılaştım. Daha sonra eve gelip kahvaltı yapmadan Cuma, Hacı ve ben Elbistan’a gittik. Hacı’yı Arasa’ya bırakıp Cuma ile dükkânlarına gittim. Cuma ile bizim Dılo ve yandaşı şerefsizler üzerine biraz konuşup tartıştık. Bu arada Topal Şamo ile Mustafa öğretmen geldiler.

Topal Şamo’nun arabasıyla Otogar’a Can Elbistan’ın yazıhanesine gittik. Orada bir saatten fazla sohbet ettik. Topal Şamo’ya biraz sitem ettim. Her zaman olduğu gibi küflü geleneklerin arkasına saklanıp beni suçlandırdı. Cuma Kale’nin evinde 1975’te Başıbüyükler’in Hüseyin Nacar, Cuma Kale ve Haydar Erdoğan’ın Dılo adına bana yaptıkları teklifi kastederek: “O sene sana 10 milyar teklif ettiklerinde sen neden kabul etmedin?” dedi. İçimden “Şerefsiz herifler!.. 1 milyarı ne çabuk 10 milyar ettiniz, Dılo’nun lehine, benim aleyhime propaganda yapıp abartmaya, beni uzlaşmaya yanaşmayan açgözlü, bencil biri olarak tanıtmaya, yalan söylemeye utanmıyor musunuz?” diye geçirip topunu kalayladım. Üstelik o bile aldatmacadır. Mersin’de Hüseyin Küçük de bana 5 milyar teklif ettiklerini söyledi. O aptal da Seyithalil Uzun ile Dılo’nun 1993’te Darıca’ya gelip arabanın ruhsatını almak için döktükleri dilden bahsediyor. Seyithalil, o zaman Dılo’nun adına –içinden geçirdiği- önce Haydar Kale’nin altında kaldığı kokmuş arabayı, daha sonra da merdivenden inip giderken söylediği 250 milyon lirayı teklif etmişti. Ben de Fadime adına 600 milyon liradan aşağı olmayacağını söyleyip reddedince defolup Bakırköy’e  Kıreşek’in evine gitmişlerdi. Bu bile Fadime’nin miras haklarının yanında çerez parası idi. Kıreşek de anasını çok sevdiğinden anama dil uzatarak, Dılo’ya bir kuruş vermemesi için talimat vermişti. Adi heriflerin palavra atmak dillerine engel olmadığı için, bol bol palavra atıp beni haksız göstermeye çalışıyorlar. Orospu çocukları alçaklıklarını örtbas etmek için her türlü yalana, palavraya başvuruyorlar. Utanmaz şerefsizler!.. Alçak oğlu alçaklar!.. Bok yer gibi zavallı kadının hakkını yiyin, ondan sonra da namussuzluğunuzu örtmek için “Turaç hepsine, her şeye göz dikiyor” diye aptal kandırın. Sizden, sizin palavranıza –yalan olduğunu bile bile- inanan şerefsizlerden başka orospu çocuğu var mı? İnsan olsanız, bok yemezsiniz, bok yiyene yardımcı olmazsınız.

Belediye Pasajı’na çıktım. Gökçeörenli Osman Poyraz’ın oğlu Mühendis Poyraz Poyraz beni ve Kalküştük’ün oğlu Hamza’yı bürosuna götürdü. Biraz sonra Haydaroğ’un oğlu, eniştesi içeri girip mirasla ilgili olarak Poyraz’a kafa tuttu, hakaret etti, karısının vekâletini alıp çıktı, gitti. Bizim köpekler de öyle bir itle karşılaşsalar acaba ne yaparlar. Benim gibi kanundan nizamdan anlayan, adam gibi hak arayandan ne anlarlar, aptal oğlu aptallar!.. Zavallı ve güçsüz insanların haklarını yemek onlar için gelenek gereğidir. Hay, sizin küflü geleneklerinizin içine sıçayım!.. Kızlarınızı mağdur bırakın, korunmasız bırakın ondan sonra da geleneğin arkasına saklanıp doğruluktan, dürüstlükten, namustan, haysiyetsizlikten bahsedin. Yutmazlar!.. “Bir it bir deriyi sürütürmüş…” Damadı, enişteyi it, kızlarını da deri ediyorlar. İt oğlu itler!.. Asıl it sizsiniz. İt olmasanız, damadınızı it, kızınızı da deri etmezsiniz.

Kâzım Özcan’ın Malatya Caddesi’ndeki işyerine gittim. Biraz bekledikten sonra Kâzım geldi. Ardından da Kara İbo (İbrahim Eryalçın) geldi. Bir adama “merhaba” dedim. Kara İbo’ya da “Sana merhaba yok” dedim. Küçük Yapalak köyü Beylik altındaki tarlaları ile Üçkilise’deki Haydar Kale’lerin bahçelerinin takasından dolayı mahkemede Hayrı Kale lehine yalan söylemesi nedeniyle rezil ettim. Kem küm etti durdu. Yalanlarını inkâra kalktı. Ben de “Bari bıyıklarını da kes!..” dedim. Yüz vermedim. Bu abdestle kırk yıl namaz kılar.

Saat 20.00’ye doğru Cuma’nın oğlu Hacı ile Hergin’e gittim. Mustafa’nın evine indim. Biraz sonra Hacı: “Ağam seni çağırıyor” diye geldi, teşekkür edip gitmedim. Biraz sonra karısıyla kendisi geldi. Mustafa ile içtiler. Ben içmedim. İngiltere ve Mehmet Ali’nin çocukları hakkında bol dedikodu edildi. Cuma bol bol attı tuttu: “Onlarla artık her şey bitti. Bu tür lafları Cuma sık sık eder ama bir bakarsın hiçbir şey olmamış gibi hareket eder. Benim de kafam karışır.

Mustafa’yı konuşturup bol bol İngiltere’dekiler hakkında rapor aldı. Saat 01.00’e doğru evlerine gittiler. Ben de yattım.

29.07.1997 Salı: Kahvaltımızı yaptık. Ali İhsan’ın cipiyle Mustafa ve ben Küçük Yapalak’a ölü yerlerine gittik. Ali İhsan da karısıyla Antalya’ya gitti.

Önce, Ayşe Teyzemlere gittik. Orada teyzem, Halil İbrahim Emmi ve torunu Erhan’la sohbet ettik. Daha sonra Mehmet Yaman’ın evine oğlu Hacı Hasan’ın yerine gittik. Tek oğullarını kaybetmen acısıyla ailecek perişan olmuşlardı. Çocuk, 20 günlük de evliymiş. Gel de buna dayan… Teselli etmek için bile sözcük bulamadık.

Başıbüyükler’in Hüseyin’in karısı Hazney Bi’nin yerine gittik. Gelini, kızı Zeynep ve torunu (Hasan Hoca’nın oğlu) ile sohbet ettik. 1960–61 yıllarında ilkokul 4. sınıfı Hazne Bi’lerde okumuştum. Bundan dolayı bana çok emeği vardı, Allah rahmet eylesin.

Dükkâncı Ali’nin evine kardeşi bankacı Hüseyin’in yerine gittik, bir süre de orada oturduk.

Mese Teyzemlere gitmek istedik, Ankara’daymış. Abisef ile dutun altında sohbetten sonra Abbasoğullar’ın Rıza Emmi’nin evine bacısı Çapar Hatçe’den dolayı “başınız sağolsun”a gittik.

Saat 16.00’ya doğru Ayşe Teyzemlere döndük. Oradan da Köşk köyünün arabasına binip Hergin’e Mustafa’nın evine geldik. Yemeğimizi yedik, oturuyorduk. Vahit’in karısı korko korka beni hoşgeldine geldi, biraz sonra gitti. Gerçekten hem hayret ettim, hem de içimden merak ettim.

30.07.1997 Çarşamba: Mustafa’gilde kalktım, yola çıkıp Küçük Yapalak’a gitmek için araç aradım. Daha sonra Elbistan’a gitmekte olan Ali’nin arabasıyla gittim. Halil İbrahim Emmigilde vakit geçirdim. Daha sonra akşama doğru Cuma’nın arabasıyla Hergin’e döndük. Başıbüyükler’in Hüseyin de vardı. Hüseyin’e: “Sabahleyin Ali ile gittin, akşam Cuma ile geliyorsun” dedim. “Turaç, Ali de, Cuma da benim gardaşım. Sabahleyin ali ile gider, akşam Cuma ile dönerim. Ne fark eder, bütün arabalar benim, herkesin evi benim gibi…” sözler etti. Biz de usul yerini bulsun diye onayladık.

Aslında doğrusu menfaat kardeşliğidir. Alçak herif!.. Senin dostluğunu da, kardeşliğini de çok iyi biliriz.

Akşam, Ali’nin evine gittik. Ali’nin hısımları, Sevim’in kaynanası ve kayınbabası gelmişlerdi. Yedik, içtik. Bir kadehten sonra Cuma, Seyit Ağa’nın oğlu Mehmet’e attı tuttu. Ondan karıştırıcı, ondan alçağının bulunmadığını söyledi. Ben de dayanamayıp: “Kitap gibi söz ediyorsun Cuma. Birkaç tane de Hergin’de var. Onlar için de ne olur aynı şeyleri söylesen…” deyince, “Ben senin ne demek istediğini biliyorum. Boşa bize güvenme. Biz senin için kimseyle kötü olmak gardaşım!..” dedi. Sanki kendine güvenen varmış gibi, vah benim avanak kardeşim vah!

Aradan biraz zaman geçti geçmedi. Bu sefer de “O biçercinin anasını şöyle yaparım, böyle yaparım” diye attı tuttu. “Başıbüyükler’in Hüseyin’in tarlasını hep hasar etmiş… Buğdayların kellelerini yarı yerinden biçmiş” diye gösteri yaptı. Kırık plak gibi tekrarladı durdu. “Ama şöyle… şuradan… biçmiş gardaşım” diye parmağının yarısını göstererek bizi güldürdü. Ali ile dövüşüyorlardı.

Biçerci plağı da bittikten sonra da Kekeç Halil’i ele aldı, attı tuttu, sövdü saydı, aşağıladı.

En sonunda evlerine gittik. Kapılarında biraz oturduk. Daha sonra yattık.

31.07.1997 Perşembe: Sabahleyin Mustafa’gile gittim. Yarım kahvaltı yaptıktan sonra yola çıkıp Sarıyataklılar’ın arabasıyla Elbistan’a, Kâzım Özcan’ın dükkânına gittim.

Av. Fatih Baykal’ın yanına uğradım. Kendisi Mersin’e gitmiş. Aynı yazıhaneyi kullanan Av. Mehmet Kılıç’la görüştüm.

Daha sonra Adliye’ye gidip Hacı Hasan Amcamın ve Haydar Kale’nin aile toplum kâğıdını çıkarttım. Mahkeme dosyalarında gerekli bilgileri aldım. Bazı belgelerinin fotokopilerini çektirdim.

Akşam, Kâzım beni Karaelbistan tarafından bir yere alabalık yemeye götürdü. Tekrar Elbistan’a geldik, bir de dondurmalı baklava yedirdi. Babasıgilden karısı Solmazı alıp eve geldik, yattık.

01.08.1997 Cuma: Kâzım’gilde kalktıktan sonra Vergi Dairesi’ne gittim. Öğrencim Lütfi, Mustafa’ya sattığım Çevlik’in vergi farkı olarak Mustafa ve bana 7.600 bin TL gibi borç çıkardı. Üzerine 2 milyon TL attım. Her ikisini de halledeceğini söyledi. Bir çayını içip oradan ayrıldım.

Çarşı’da Yukarı Yapalaklı Ahmet Bulut’la karşılaştım. Yobaz herif utanmadan yaptığı tanıklığı savunmaya kalktı: “Sen Hayrı’ya şöyle yapıyormuşsun, böyle yapıyormuşsun” diye kendi gibi ahlâksızı savundu durdu. Haydar Kale’nin pis işlerinin uşağı… Güya bana 20 milyar TL teklif edilmiş de ben kabul etmemişim. Vay it oğlu itler vay!.. 20 milyar nere, siz nere, ben nere? Kuyruk tutmayı da ihmal etmiyorlar, köpekler!..

Akşama ben, Kâzım, Kâzım’ın amcasının oğlu Mehmet, Ali Çoban’ın kardeşi ve Aziz Eryalçın’la birlikte Kâzım’ın amcasının dizel Nissan Sunny’siyle Nurhak’taki Sarmaşık Restoran’a gittik. Yedik, içtik. Nurhak dönüşü 17-18 yaşlarında birkaç tıfıl çocuk taksi plakalı bir araçla yolumuzu kesip kafa tuttular. Helâl olsun aslancıklara!.. Ben adam yerine koyup muhatap bile olmadım. Aziz’le Kâzım yol boyunca durmadan esip savurdular. Onları dinlemek bayağı neşeli oldu.

Gece 24.00’te Elbistan’da Kâzım’ın evine geldik, orada kaldım. Aziz, Üçkilise’ye gitti. Mehmet ile diğer çocuk da Alibey Emmigilde kaldılar.

02.08.1997 Cumartesi: Dün bana randevu veren Yukarı Yapalaklı Ahmet alçağını gün boyunca parklarda aradım durdum, Kâzım’ın dükkânında geçirdim. Saat 19.00’da Kâzım, amcasının arabasının radyatörünü yaptırmak için Küçük Sanayi’ye gitti. Ben de Malatya Caddesi’nde bir o yana bir bu yana gezinip duruyordum. Saat 20.00’ye doğru düğüne gitmek isteyen Cuma Kale arkadaş ararken bana rastladı. Düğüne gitmekten vazgeçip: “Haydi, Hergin’e eve gidek” dedi. Kâzım’a not bırakmak için dükkânın önüne götürdüm. Not da bırakamadan Hergin’e gittik. Evlerinde akşam yemeğimizi yiyip geç vakit yattık.

Gülizar Bacımın oğlu Mehmet’in oğlu Hüseyin de oradaydı.

03.08.1997 Pazar: Sabah kahvaltısından sonra Ali’nin evine gittim. Fazla oturmadan çıkıp oradan Mustafa’nın evine gittim. Çeşmenin önünde arabayı yıkayan Hacı Kale’ye rastladım. Tarla satma işini açtım. Öğleye doğru Mustafa’gilde konuştuk. Mektebin yanı, Harman yeri, Turnanın yerindeki toplam 8 dönüm hisselerimi içimden geçen rakamların yarısına 400 milyona satlık ettim. Hacı: “Ooo… emmi o fiyatlara biz sana satak” dedi. Ben de güzel bir nutuk çektim. Satış işi yattı.

 

 

 

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AĞUSTOS 1997 ELBİSTAN GÜNLÜĞÜ

03.08.1997 Pazar: Akşam Mustafa ağabeylerde yattım.

04.08.1997 Pazartesi: Mustafa ile yola çıktık. Köyler arası çalışan arabalar Elbistan’a çoktan gitmişlerdi. Benim ve Mustafa’nın gideceğini bile bile ilgilenmeden, kendilerine teklif edip “olur”larını almadan tarlalarımı satamadığım, arada kalanları keyiflerince kullanan sevgili ağabeylerim Cuma ile Ali ise erkenden Elbistan’a kaçmışlardı. Sazcı Ali Boran’ın arabasına el kaldırdık, yüzümüze bile bakmadan vızıldayıp gittiler. Direksiyonda oğlu oturuyordu, Sazcı Ali de içindeydi. Yemliha Bozkurt’un oğluna söyledik: “Valla Turaç Abi, yerimiz yok” dedi. Gerçekten de öyleydi. Biraz sonra yeğenimiz Bayram Erdoğan durdu, Mustafa’yı “hoş geldin” etti. Bizi arabasına aldı, Elbistan’a gittik. Ben Küçük Yapalak’ta Ayşe Teyzemlerde indim. Biraz sonra kapısında Elbistan’a gitmekte olan Kuru Hüsün’ü de yanıma alarak Kasap Veli Topal’ın (Kasap Veliba) evine gittik, yoktu, Elbistan’a gitmişti. Velibey’in evinin yukarısında Kör Hüso’nun oğlu Tahsin Yiğit (Çakır ) ev ve ahır yaptırıyordu. Yanına gidip çevrenin değeri hakkında bilgi aldık. Köyü karaladı. Moralimizi bozucu şeyler söyledi. Bu ara “Kara Ali” diye birinden söz etti. Göğolanınyeri’ndeki tarlamı onun herkesten daha yüksek fiyatla alabileceğini söyledi.

Hem Kasap Velibey’i, hem de Kara Ali’yi aramak için Kara Hasan’ın 50 NC’si ile Elbistan’a gittik. 2 kişilik ücret olarak 150 bin TL verdim.

Kuru Hüsün Elbistan’da Deli Halil’in oğlu Ahmet’i (Kara Ali’nin damadı) buldu. Kümbet’in yol kenarında bir çay ocağında oturup benim tarlanın satışı hakkında konuştuk. Ahmet, “Kayınbabam senin tarlayı alır, hem de elden daha fazla verir” dedi. Kör Ali’yi aramak üzere gitti. Bir daha da yüzünü göremedim.

Beş-on dakika sonra ağabeyim Mustafa geldi, eniştemiz Deli Hacı ve Demircilikli yeğenimiz Mehmet Koç’la buluşup bir çay ocağında sohbet ettik.

Eniştem Hacı. “Yapalak’taki her şeyine ne istiyorsun?” dedi. Ben de dönümüne 50 milyondan 1 milyar 400 milyon istedim. Tamamına 1 milyar verdi. Ben, 11 milyar 200 milyona olabileceğini söyledim. Hacı da “İster Toros arabamı al, isterse, satıp paranı vereyim” dedi. Daha sonra “Ben seni kurtarmak için alıyorum” deyince, “Olmaz, ‘kurtarma’ sözünü etmeseydi, verebilirdim.

Zaman zaman bir araya gelip, zaman zaman ayrıldık. Başka bir kahveye gittik. Mustafa bana sarı, köstekli, adi bir cep saati hediye etti, güldüm. “Hediyeni kabul ediyorum” dedim. Akşama doğru Küçük Yapalak’a gitmek için araba aradım, bulamadım.

Akşam Kâzım Özcan’ın evinde amcası Derviş Özcan’la birlikte misafir olarak yattık. Kâzım’ın karısı Solmaz Kâzım’a küsmüş, kayınbabasının evine gitmişti.

Derviş Özcan yattıktan sonra Kâzım bir öğretmenle aşkından, başka çapkınlıklarından bahsetti. Geç vakit yattık.

05.08.1997 Salı: Sabahleyin Kâzım’larda erkenden kalkıp evden çıktım. İbrahim Gazel’in dükkânının önünde oturduk. İbrahim’le biraz şakalaştık. Daha sonra kahvaltı bile yapmadan Yapalak’a gitmek için uzun zaman araba bekledim. Dayanamadım. Yukarı Yapalak’ın arabalarına gittim. Arabanın içinde bekleyen Gürün Ali ile karşılaştım. Gürün Ali’yi indirip bir çay ocağına gittik. Bana bir gün önce Göğoğlanınyeri hakkında söyledikleri sözleri hatırlattım, dalgamı geçtim. 2 saat bekledikten sonra araba hareket etti ama tekeri patlamış olduğu için yarım saatten fazla da onun için bekledi.

Gürün Ali’nin kapısında indik. 75 bin TL ücretini ödeyip Kasap Velibey’in evinin yolunu tuttum. Beni evine çıkarttı. Bütün ailesi Almanya’dan izinli gelmişlerdi. Biraz sonra Şeğ Mustafa’nın oğlu Aliekber Gültekin geldi.

Yemek yedikten sonra tarla satma sözünü açtım. 1 milyara verebileceğimi söyledim. Oğlunun gelmesini bekleyeceğini, ondan da izin alacağını söyledi.

“Tamam, olur” deyip Halil İbrahim Emmigile gittim. Akşama kadar Halil İbrahim Emmi ile oturup sohbet ettik. Akşam yemeğimizi yedikten sonra torunu Erhan’la Kara Ali’yi bulmak için emmimin oğlu Kel Mustafa’nın evine uğradık, yoktu. Doğru Kara Ali’nin damadı Ahmet’in evine gittik. Kaynı ve bir Sarıyataklı ile evinde oturuyordu. Konuyu açtım, tarlamın fiyatını söyledim. Sabahleyin beni bulacaklarını söylediler. Çaylarını içtik, sohbet ettik. Erhan’la evin yolunu tuttuk.

Horoz Ali’lerin oradan geçtik. Cehennemi bir karanlık vardı. Evde biraz sohbetten sonra yattık.

06.08.1997 Çarşamba: Sabahleyin erkenden kalktım, elimi yüzüm yıkadım. Daha herkes yatıyordu. Biraz sonra Kara Ali ile oğlu at arabalarıyla geldiler. Yaşlı, kara, kuru, yılan gibi bir adamdı. Onlar gelince Halil İbrahim Emmi de kalktı. Sohbet ediyorduk. Biraz sonra Kasap Velibey de geldi. Çevre için hiç de önemli olmayan ama benim için çok önemli olan sanki adam dolandırıyormuşum duygusuna kapıldım, utandım. Hep birlikte oturduk. Ben “Eğer, Veli Ağabey alırsa, tercihim odur. Dönümüne 15-20 milyon aşağısına Veli Ağabeye veririm” dedim. “Sağ olasın yeğenim” diye sırtımı sıvazladı, memnun oldu. “Ben senin kârını isterim. Ben alıcıyım ama kim daha fazla veriyorsa, sen ona ver, ben gücenmem” dedi. Evcihüyük’e gidip geleceğini söyleyip gitti. Biraz sonra da Kara Ali ile oğlu da “Sen önce Velibey ile işini hallet, olmazsa, bize haber ver” deyip onlar da gittiler.

Öğleden sonra Veli Ağabey ile Cino Hüseyin geldiler. Alıverişi 10.500- DM’ye bağlandık. 1 DM aşağı yukarı 87 bin TL’dir. Veli Ağabeye ve diğerlerine “Tapu devri yapılıncaya dek kimse duyması, kardeşlerim duyarlarsa, hem kendileri almazlar, hem de yalvar yakar sizin almanıza engel olurlar” dedim. Bir miktarını verdikten sonra geri kalanını Almanya’da uygun bir zamanda gönderebileceğini söyledim. Eğer ağabeylerim alsalardı 7.000- DM’ye razı olurdum. Ama onlar da ölmüş eşek fiyatını bile hem vermezler, hem de engellerler. Onların engelleri sayesinde tarlalarımı hem kendilerine, hem de başkalarına beleş beleş verdim, bir hayrını da görmedim. Allah herkese layık olduğunu versin. Akşam yine Halil İbrahim Emmigilde yattım.

07.08.1997 Perşembe: Erkenden kalktım. Tuvalete gittim, sonra elimi yüzümü yıkadım. Baştangeçtilerimi yazıyordum, Kara Hasan’ın arabası yolda müşteri toplamak için korna çalıp dolaşıyordu. Balkona çıkıp Elbistan’a giderken beni de almasını işaret ettim. Ayşe Teyzem de beni alması için tembih ediyordu. Teyzemle birlikte kahvaltımızı yaptık. Saat 09.00’da Kara Hasan’ın arabasıyla Elbistan’a hareket ettim. Yolda Veli Ağabey de bindi. Araba tıklım tıklım doluydu. Elbistan Otobüs Terminali’nde yolcuların çoğunu boşalttı. Kara Hasan daha sonra bizi Malatya Caddesi’nde indirdi. Kâzım’ın dükkânında Göğoğlanınyeri’nin tapusunu alıp Veli Ağabey ve Kaleycikli İbrahim’le Hükümet Konağı’na Tapu Müdürlüğü’ne gittik. Beş dakika kadar sonra bizimle ilgilendiler. Memur, benden tapu ile nüfus cüzdanımı, Veli Ağabey’den de nüfus cüzdanını istedi.Daha sonra Küçük Yapalak’ın Tapu Kütüğü’nü aradı. Tapu Kütüğü ciltlenmeye gittiği için işlemler yarına, Cuma gününe kaldı. Israr ettik ama mümkün olmadı. Benim korkum: Ağabeylerim duyarlarsa, engellerler, bu iş de burada biter. Yürüyerek Çarşı’ya geldik. Etibank önünde birbirimizden ayrıldık.

Yukarı Yapalaklı Ahmet Genç’i aradım, bulamadım. İş Bankası’nın karşısında “Hacı Ahmet” adlı Elbistan Endüstri Meslek Lisesi’nden bir öğrencim, beni marketine davet etti, soda ısmarladı, sohbet ettik. Oradan ayrıldıktan sonra Candargazi İşhanı’na doğru tek başıma yürüyordum, Muhacir Mehmet Ali Felekoğlu’nun evinin önünde Haydar Kepez arkamdan çağırdı, görüştük. Otel Yıldız’ın önündeki çay ocağına gittik, orada da soda içtik. Biraz sonra amcasının oğlu Mehmet Kepez yanımızda Haydar Kepez’e seslendi. Haydar’la bir yere gittiler. Ben, Haydar’ı beklerken bir esnaf bana çay ısmarladı. Ama Mehmet Kepez aşağılığı yüzümüze bile bakmadı. Ben de “Oğlum, karnın doydu” diye laf vurdum. Defolup gitti. Nankör şerefsiz. Kızkardeşi ve küçük kardeşi Aliekber Gaziantep’te Haydar Kepez’in yanında kalıyorlardı. Onların tüm okul sorunlarıyla ben ilgilenir, bir sorunları olduğu zaman ben çözerdim. O Aliekber denilen ukala da bir gün Ceyhan’ın üzerindeki dükkânlarında bana “Ne kadar öğretmen varsa, öldürmek lâzım” demişti. Ben de “Haklısın, oğlum!.. Başka türlü haklarını ödemene imkân yoktur!” demiştim. O alçakların genlerinde bir bozukluk vardır.

Akşama dek orda burada gezdim. Saat 20.00’ye doğru Kâzım, amcası Derviş ağabey ile karısı ve ben paçacıya gidip paça yedik. Hesapları Derviş ağabey ödedi. Derviş ağabey ve karısını eve bıraktıktan sonra Kâzım’la pastaneye gittik, dondurmalı baklava yedik, hesapları Kâzım ödedi.

Pastaneden çıktıktan sonra Derviş ağabeyin dizel Nissan Sunny’siyle Kâzım’ın babasıgile gittik, biraz sohbet ettik. Bir şeyler ikram edildi. Kâzım’ın karısı Solmaz’ı alıp evlerine gittik, yattık.

08.08.1997 Cuma: Sabahleyin erkenden kalktım, tıraş oldum. Aşağı inip İbrahim Gazel ve Demirciliklilerle şakalaştık. Bektaş Emmi ile sohbet ettik. Sonra çorba içmeye gittim. 09.30’a doğru Kara Hasan’ın arabasıyla Veli Ağabey ve eniştesi geldiler. Tapu’ya gittik. Tapu işlemleri yapıldı. Her birimiz adına 1 milyonar TL Döner Sermaye’ye kesildi. “Alçak herifler!.. Neyi döndürüyorsunuz?!.” diye düşünmekten kendimi alamadım. (Bu Döner Sermaye neyi döndürüyor, anlamıyorum. Galiba tapucuların haracı…) ayrıca, her birimiz adına 1.440.000’er TL’lik alım-satım makbuzu kesildi. Kalecikli İbrahim Bostan Ziraat Bankası’na yatırmaya gitti. Veli ağabey için de şipşak fotoğraf çektirmeye gittik. Fotoğrafları alıp Tapu’ya geldik.

Tapu çıkışında Hükümet Konağı’nın giriş-çıkış merdivenlerinde Veli ağabey bana 3.000- DM verdi. Geri kalan 7.500- DM’yi de Almanya’ya gittikten sonra uygun bir zamanda adresime gönderecekti. Küçük not defterimle kalemimi Veli ağabeye verip, kendi el yazısıyla bana ne kadar borcu kaldığını yazıp altını imzalamasını ricattim. “İşte şimdi olmadı bibioğlu! Senin bunu yapacağını bilseydim, beleş versen o tarlayı almazdım” diye sitem etti. Ben de “Veli ağabey, bunun ayıp olan bir tarafı yoktur. Ölümlü dünya… Senin ya da benim başıma bir şey gelirse, mirasçılarımızın haberi olsun diye bir nottur. Yoksa sana itimatsızlık değildir” dedim ama Veli ağabey çok bozuldu. Buna rağmen Veli ağabeye yazım yanlışlarıyla dolu ve kendi el yazısıyla aynen şöyle not yazdırıp imzalattım: “Benim Turaca olan Borcum 7.500 D.M. Kalan yedibin beşyüz mark kaldı 8.8.97 imza”

Sonra Malatya Caddesi istikametine yöneldik. Muharrem Yıldız arabasıyla bizi çarşıya bıraktı. Birbirimizden ayrıldık. Beni suçlamasını bilen adam bir yemek bile yedirme teklifinde bulunmadı. Ondan sonra birbirimizin yüzünü bile görmedik. Bu insanlar Avrupa’da da mağara devrini yaşıyorlar galiba… Hz. Muhammed bile “Kendi aranızda bir alışveriş veya bir şeyler yaptığınızda bir senet yapın, altını imzalayın, iki kişiyi de şahit yazın, imzalatın” diye 1500 yıl önce söylemiş.

Köylü kafası, küçük bir notu bile kendisine yapılmış en büyük hakaret kabul ediyor. Ya kendisi ölseydi de mirasçıları “Böyle bir borcumuz yok” deselerdi. Ya da ben ölsem de mirasçılarım kimden ne kadar alacağım var, ne haberleri olacaktı?

Geriye kalan 7500- DM alacağımı Almanya’dan Ziraat Bankası Darıca Şubesi’ne 17.09.1997’de göndermiş. 03.10.1997’de bankaya uğradığımda henüz gelmediğini söylediler. Bankacıların azizliği yüzünden haftalar sonra elime ancak geçti.

Yukarı Yapalaklı Ahmet Genç’i aradım, bulamadım. Fadime’ye telefon edip avukatıyla görüşüp görüşmeyeceğim konusunda konuştuk. Görüşmemi istedi.İstanbul’a gitmekten vazgeçtim. Enişte Hacı beni lokantaya götürdü. Daha sonra evlerine götürmek için ısrar etti, gitmedim. Akşama kadar orda burada vakit geçirdim.

Akşam yemeğe Kâzım’ın babasıgile gittik. Geç vakte kadar sohbet ettik. Alibey Emmi ile ev sahibi-kiracı konusunda tartıştık. Ev sahibinin istediği neyse onu yapacağını söyledi. Ne söylediysem kabul ettiremedim, bildiğini okudu, “İlla odunum” dedi. Bu tür kafalarla tartışmak boşuna zaman kaybı demektir.

Derviş ağabeyin arabasıyla Kâzım’larda yatmaya Kâzım, Solmaz ve ben gittik, epey de orada sohbet ettik ve yattık.

09.08.1997 Cumartesi: Sabahleyin 08.00’de kalktık. Kahvaltı yaptıktan sonra Kâzım’ın dükkânına indik.

Daha sonra ben Evcihüyüklülerin Pınar Oteli’ne gittim. Rüştü’nün işyerinde, kardeşleri Hüseyin ve Mehmet’le uzun zaman sohbet ettik. Oradan ayrıldıktan sonra Gazi Mustafa Ortaokulu’ndan öğrencim Ali Gümüş’le bir çay ocağının parkında oturup sohbet ettik, çay içtik. Kendisi İstanbul’da elektrikçilik yapıyormuş, işleri de iyiymiş.

Mustafa Temel’in kırtasiye dükkânına gittim. Mustafa’ya gelen dolmaları atıştırdık, sohbet edip ayrıldım.

Kâzım’ın dükkânına gittim, yoktu. Amcasının oğlu Mehmet’le bilgisayarla oynadık. Daha sonra İbrahimler (Daltonlar) Kültür Kırtasiye’sine gittim. Onlarla sohbet ettik, çaylarını içtim.

Kâzm’ı aramaya gittim, yoktu. Kuyucaklılarla (Toguç Hüseyin, Baraz Ali ve Etem) karşılaştım. Sohbet ettik.

Demircilikli Ali Ocak’la sünnet konusunda sohbet ettik. Meslektaşlarından birinin Evcihüyüklü bir adamın 3-4 yaşlarında bir çocuğunu sünnet ederken çükünün başını kestiğini söyledi.

Tekrar Kâzım’ın dükkânına gittim. Amcası, amcasının oğlu Mehmet ve bir işçisi oradaydı. Karacaören’de yaptırdığı inşaatla ilgili Kâzım’la tartışıyordu. Canım sıkıldı. Vakit de geç olduğundan bir lokantaya gidip birbuçuk Adana yedim. Servis tam anlamıyla rezaletti. Ekmekler bayattı, değiştirttim. Domatesler doğru dürüst pişmemişti. Hele bir biber vardı ki, beni çileden çıkardı, adeta kırağı çalmıştı. Hayır, hayır… ulmuştu. Garsonu çağırıp fırçaladım. Uzun zaman Elbistan’a gelmediğimden beni çoktan unutmuşlardı. Uzaydan falan gelme zannettiler galiba. Çıkarken 270.000- TL gibi bir ücret aldılar, üzerini saymadan cebime atıp sokrana sokrana orayı terk ettim. Haram olsun!..

Karşıki lokantanın önünde Derviş Özcan’ın arabasının dörtleri yanıyor vaziyette park etmişti. Karısıyla birlikte, Kâzım’ı da almadan yemek yemeye gitmişlerdi. Pis cimri, hem adamın evinde kalıyor, hem de zart zurt ediyor. Bir yemeğe bile götüremiyor.

Akşamı Kâzım’ın evinde geçirdik. Solmaz Devlet Hastanesi’nde nöbette idi. Bir banyo yaptıktan sonra yattık.

10.08.1997 Pazar: Saat 07.30’da Derviş Özcan’ın sesi geliyordu: “Ula Kâzım, kalk, gedek!.. Kızlar şimdiye kadar gelmişlerdir!..”

Kâzım’dan önce kalkıp tuvaletimi yaptım, tıraşımı oldum. Aşağı indik. Kız mız yoktu. Kâzım’ın amcası sokranıyordu. Sanki bir derebeyi idi mübarek!..

Kâzım, amcası, amcaoğlu, yengesi ve ben kahvaltı bile yapmadan Sarsap’ın yolunu tuttuk. Hergin’’den geçerken kimseyi görmek, görünmek istemedim. Görmedik de… Köyün levhasında “Hergin Köyü” yerine “Hacıhasanlı Köyü” yazıyordu. Hac’alar köyün adını değiştirip babalarının adını vurmuşlardı. Hay bilmem ne yapayım, sizin baba adı yaşatmanıza!.. Ulan eşek herifler!.. Babanızın adını yaşatacaksanız başka bir yol bulun: Adına okul, köprü, çeşme yaptırın. Bir hayır kurumu, bir vakıf kurun… Hiç olmazsa, ilkellikten kurtulun be geri zekâlılar!.. Bir gün bir başkası da gelir “Hacıhasanlı” adını çöpe atar, “Hacıosmanlı” yapar be dangalaklar, be avanaklar!.. Ben ve benim gibiler ne çekiyorsa, bu aptal zihniyetten çekiyorlar. Adam olsalar Haydar Kale’nin kızının miras hakkını almak için davalar açmasına, elindekini avucundakini boş yere harcamasına, hakkını aradığı için dışlanmasına, sürünmesine ne gerek var!..

“Hacıosmanlı Köyünü”, pardon “Hacıhasanlı Köyü”nü geçip Karacaören’e vardık. Derviş Özcan bizi aldatmak için -güya- bir koyun almaya gitti, sokrana sokrana döndü. Oradan kendi bahçelerine gittik. İnşaatını gezdik, bitmesine daha çok vardı. Kâzım’ın da tabii çekeceği vardı.

Onlar kayısı toplamaya, ben de etrafı gezmeye çıktım. Yarabbim!.. Bu boktan yerler sanki cennet haine gelmişti. Etraf kayısı, selvi ve söğüt ağaçlarından görünmüyor, yemyeşildi.

Geze geze suların şırıldadığı, kuşların cıvıldadığı, güneşin parıldadığı bir yere geldim. Benden üç kat büyük bir taşın üzerine oturdum. Yukarıdaki yazıyı yazmaya, etrafı seyretmeye çalıştım. Bu güzellikleri yaratan yaratıkların heykellerini dikmek gerektiğini düşündüm. Heykeli dikilesice bu yaratıkların ilkelliklerini de düşünüp başka bir şeylerini de bilmem ne yapmak gerek!..

Nerde o kamyon sesleri, nerde o korna sesleri, nerde o çar-çakal sesleri? Hani nerede o pis hava, nerde o bunaltıcı atmosfer, nerde o pis sular? Vay anasını be!.. İnsanlar o kalabalıklarda ne bok ararlar, o pis havayı koklamaktan ne zevk alırlar, o pis, kirli suları -bulabilirlerse tabii- içmekten, kullanmaktan ne tat alırlar?!.

Bütün bunları düşündükçe: Şu aptalların heykelini dikip, üzerine şey edesim geldi.

Daha sonra Kâzım’ların yanına gittim. Kaysı topluyorlardı. Biraz yardım ettim.Öğle yemeği olarak kahvaltı yaptık.

Fayans döşeyen Eminin döşediği fayanslar yüksek oluyor diye her biri bir yeden sokrandılar. Kâzım amcasına sinirlenip 9 adet fayansı tekrar söktü. Kâzım, ustaya ustalık yaptı. Teraziyi tutturamayan usta bazılarını pense ile kırdı, küçülttü. Bu sefer de sen terazisiz yapıyorsun diye adama bozuk attılar. Evin iç yüksekliği 210 cm civarında olduğu tabanın biraz yükseltilmesi evi daha da alçaltıyordu.

Vakit hayli geçtikten sonra Murtaza’nın oğlu Cuma geldi. Yağmur da yağdığı için iş tatil edildi. Sohbet ettik, pişirilen tavuğu akşam yemeği niyetine yedik.

Saat 19.30 sularında Elbistan’a gittik. Akşam, Kâzım’ın evinde yattım. Pantolonumu ütülerken biraz sararttım, düzeltmeye çalıştık olmadı.

11.08.1997 Pazartesi: Erkenden kalktım. Çorbacıdan bir çorba içtim. Enişte Hacı’yı ve ağabeyim Mustafa’yı defalarca aradım, bulamayınca Av. Fatih Baykal’ın yazıhanesine gittim. Birinci gitmemde bulamadım ama ikincisinde buldum. Dosyaları çıkardı, üzerinde konuştuk. Tanıksızlıktan dolayı çok kötüydü. Ecrimisil  davası için 28 parça  tapulu tarlalara keşif götürmem gerekiyordu. Şahit bulmanın olanaksız olduğunu söyledim. Davalar vazgeçme noktasına gelmişti. Bir de Haydar Kale’nin tapu kayıtlarındaki baba adının “Hasan” yerine “Hacıhasan” olması için dava açmak gerekiyordu. Baba adı düzelmezse, dava devam edemezmiş. “Bu davayı boşver, gerekirse yalnızca Petrolle ilgili kısmına bakalım” dedim.

Ayrıca, petrolün bayiliğinin Hayrı Kale’nin üzerinden alınıp babasının adına ya da mirasçıların adına olması için bir dava açmasını söyledim. İşin içinde para sözkonusu olduğu için bir karara varamadık. Konuşmanın devamı yarına kaldı.

Kâzım’ın dükkânında bekliyordum. Ağabeyim Cuma’nın oğlu Hacı geldi. “Emmi daha gitmemişsin. Göğolanınyeri’nde ortak olduğumuz buğdaydan payına 1.500.000.000 lira payına düşüyor. Ağam gönderdi” dedi. Ben de mahsustan “Ya, öyle mi? Alacağım olduğunu bilmiyordum. Teşekkür ederim” dedim. Hacı gerçekten bilmediğimi zannederek, “Emmi sen bilmesen de biz borcumuzu biliriz. Kimsenin parasına tenezzül etmek” dedi. Bana kalırsa, Hacı, Göğolanınyeri’nin satıldığından haberi olmadığı için o konuda yoklama yapmak için o parayı bahane edip gelmişti. Oranın satıldığından haberi olsa ne o parayı verirdi, ne de yanıma gelirdi. (Sonra orasının satıldığını öğrendiler, benimle de düşman oldular. Gümüşün’deki tarlamın üzerinde 15 dönüm mera sürdüler. Gümüşün’deki ortak ağaçlarımızdan payıma düşen paranın 1.000- TL’sinin üzerine yattılar. Birbirimizle düşman olduk. Uzun yıllar konuşmadık.

Sonra gitti. Keşke öyle olsalardı, birbirimizle üç-beş kuruşluk dünya malı için kötü olmazdık.

Akşam saat 21.00’de Can Elbistan’la Elbistan’ı terk ettim. Ankara için bilete 2.000.000- TL ödedim.

Önce bir kızın yanında oturdum. Daha sonra yer değiştirdim. Kız hostes koltuğuna oturdu, ben de yerime geçtim. Sanki kızın yanında otursam, tecavüz ederdim. Belediye otobüslerinde, dolmuşlarda kadın-erkek yan yana oturunca ne oluyorsa, bu kızınla oturnca da o olurdu. İlkellik bu olmalı… Vah benim geri zekâlı insanlarım vah!..

Otobüste Demircilili Kara Mamo’nun oğlu öğretmen Mehmet Temur ve çocukluk arkadaşım, emekli polis Ali Arpacı ve ailesi de vardı.

Sarız Yedioluk’ta mola verildi. Bir taskebabı, bir pilav, bir de cacık yedim, 550bin TL ödedim. Yemek bir halta benzemiyordu.

Mucur yakınlarında yine mola verildi. Ali Arpacı beni tanımış, kendisi ve kardeşiyle hafif hafif yağan yağmur altında sohbet ettik. “Çay içelim” dedim. Karısı ve kardeşinin karısı da geldiler. Biraz sonra yanına oturduğum kız da geldi. Ankara’da komşularıymış.

Ankara’ya beş-on dakika kala bir petrolde mola verildi. “Çaylar şirketten!..” denildi. Çay içmedim, tuvalete gittim. Tuvalet tam anlamıyla rezaletti. Öncekiyle kıyasladım: “Burası turist kaçırır kardeşim” dedim. İlgili de yakında yıkılacağını söyledi.

12.08.1997 Salı: Mehmet Temur’la Ankara’ya binip kolejde indik. O evine gitti. Ben de Mithatpaşa Caddesi üzerinde bir işkembeciye girip işkembe yedim. Şu anda saat sabahın 07.21’idir.

 

 

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“BEN BOYKOT EDİYORUM, İKİ DİNCİDEN BİRİNE OYUMU VEREMEM” DİYENLERE!..

25248475Kahramanmaraş Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açacağım bir dava dosyamın hazırlığını yapıyordum.  Birtakım bilgi ve belgeler toplamak için 1987 ve 1988’in bir yaz mevsiminde İskenderun’a gittim. İşim bittikten sonra bir gün İskenderun’dan dolmuşa atlayıp öğleye doğru Adana’nın Seyhan Nehri kıyısındaki şehirlerarası eski otogarında indim.

Ortalık adeta sıcaktan alev alev yanıyor ve karnım da fena halde acıkmıştı. Önce bir lokantaya gidip karnımı doyurmak, sonra da bir otobüse binip Kahramanmaraş’a gitmek istiyordum. Ama terminalde dolmuştan iner inmez Kahramanmaraş’a giden otobüse yolcu almak  için “Maraş!.. Maraş!.. Maraş!.. Hemen kalkıyor!..” diye etrafa seslenen adama yaklaşıp sordum:

-Uygun bir yeriniz var mı?

-Evet, Abi… Buyur, biletini alalım…

Beni alıp büroya götürdü. Bir bilet aldım. Beklemeye başladım. Bu arada bir dürümcü yaklaştı:

-Taze kuşbaşı dürüm!.. Taze kuşbaşı dürüm!.. Taz kuşbaşı dürüm!.. Mis gibi kuşbaşı dürümler!..

Daha fazla dayanacak halim kalmamıştı. “Bir dürüm alıp otobüs kalkıncaya dek yiyeyim. Sonra da Osmaniye’de mola verilince bir lokantaya girip karnımı doyurayım” diye düşünüyordum. Dürümcü bakışlarımdan niyetimi anlamış olmalı ki,  iyice yaklaşıp dürüm dolu sepetini adeta burnumun içine soktu ve devamla:

-Taze kuşbaşı dürüm!..  Mis gibi kuşbaşı dürümler!.. Kebapçıya gitmeye gerek yok!.. Kebapçı ayağınıza geldi!..

Sonra bana bakıp “Abi, bir tane vereyim mi?” diye dikildi.

Hani bir söz vardır “Aç ayı fırın yıkar!” diye… Ben de tam o durumdaydım.  Dürümlere şöyle bir göz attım. Mis gibi lavaj ekmeklere sarılmışlar, her birinin uçlarına da yemyeşil taze soğan, maydanoz ve kuşbaşı konmuştu. Ayrıca uçları açıkta kalacak şekilde temiz kâğıtlara sarılmışlardı. Dürümler  “Hadi ne duruyorsun, ye beni” der gibiydiler. Dayanamayıp bir tane alıp parasını verdikten sonra kocaman bir ısırıkla bir parçasını koparıp yedim. İkinci ısırıkta içini boş hissedince dürümün içine baktım. Geri kalanın tamamında taze soğan ve maydanozdan başka bir şey görünmüyordu.

Koşarak dürümcüyü yakaladım:

-Ulan sen ne utanmaz sıkılmaz adammışsın!.. İnsanları kandırmaya utanmıyor musun?!.. Dürümün başına bir diki koymuşsun, geri kalanın tamamı soğan, maydanoz!.. Para verip aldığımız dürümlerin içi bomboş!.. Sen adamı aptal yerine mi koyuyorsun?!.

-Abi, yemezsen yeme!.. Mis gibi dürüm, sen yemezsen ben yerim!..

Utanmaz adam dürümü alıp gözümün önünde ağzını şapırdata şapırdata yedi. Ben de bön bön baktım. Sonra:

-Ulan sen de haysiyet de yok!.. Ben o dürümü açlığımı bastırmak için içinde bir şeyler var diye o kadar para verip aldım!.. Sen zıkkımlanasın diye almadım!.. Utanmaz adam, benden özür dileyeceğine, bir de alay edercesine gözümün içine baka baka yedin!.. Zıkkımın dibini ye emi!..

Bu arada otobüsün muavini:

-Hadi kimse kalmasın!.. Otobüsümüz kalkmak üzere!.. diye seslendi.

Artık dürümcü ile uğraşacak, hesap soracak zamanım da kalmamıştı. Ben otobüse binerken, arkama dönüp dürümcüye son kez baktım. “Senin gibi aptalları işte böyle kandırırlar” der gibi yılışık yılışık gülüyor ve:

-Hadi güle güle, iyi yolculuklar abi, kesene bereket!.. diyordu.

***

“Ben oyumu Ekmeleddin’e vermem, sandığa gitmem, boykot ederim. Ha o dinci, ha bu dinci… İkisinin de birbirlerinden farkları yoktur. Biri darbeci, biri de şeriatçı…” diyenler, yukarıdaki öyküden derslerini alsınlar diye bu anımı yazmak zorunda kaldım. Eğer, Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olursa, asıl o zaman ararsınız Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlunu!..

Aralarındaki farka gelince: Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu “İnsanhakları, insanhakları, insanhakları!.. Adalet, adalet, adalet!.. Hukukun üstünlüğü, hukukun üstünlüğü, hukukun üstünlüğü!..” diyor. Diğeri de “Ben ve ailemin hakları, yakın akraba ve çevremin hakları, bana biat eden işadamlarının ve bana oy verenlerin hakları!.. Benim adaletim, benim adaletim, benim adaletim!.. Benim üstünlüğüm, benim üstünlüğüm, benim üstünlüğüm!..” diyor.

Selahattin Demirtaş’ın çırpınışları yar başındaki adamın çırpışları ve vaatleri de yırtık bir paraşütle atlayan adamın vaatleri… Duygusal davranıp “Helal olsun gerçekten de çok edebi, mantıklı ve insani sözler söylüyor ama onu yukarıya çıkarmayı bırakalım, keşke kendisine bir zarar vermeden bir şeyler yapabilsek” demekten ve haline üzülmekten başka yapabilecek bir şey yoktur. Çünkü yandaş olmayan bizlerin kurtuluşu onunkinden de zor. Timsaha yem olmamak için sığınacak bir liman arıyoruz. O liman da bu üç seçenekten biri: Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’dur.

Ne demek istediğimi bu yazıyı okuma tenezzülünde bulunan birkaç kişi olursa umarım anlar. Anlamazsa da kendisi bilir. Ben de tarihe not düşmüş olurum.

18.07.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | 2 yorum

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NIN İNANÇ ARAŞTIRMASI

CAMİTürkiye’nin gerçeğini ifade etmiyor; tamamen hayali ve kasıtlıdır.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Türkiye İstatistik Kurumu’na yaptırdığı ‘Türkiye’de Dini Hayat Araştırma Raporu’nu kamuoyuna açıkladı. Bu araştırma raporuna göre; vatandaşların yüzde 83.5’i oruç tutuyor

Türkiye’de yapılan en geniş katılımlı raporlardan biri olma özelliğine sahip çalışma 37 bin 624 hanede yapıldı. Ankette “Dini Aidiyet”, “İnanç”, “İbadet”, “Dini Bilgi”, “Gündelik Hayat” ve “Din ile Dindarlık” olmak üzere 6 başlık yer alıyor. Araştırma, 15 Mayıs – 20 Eylül 2013 tarihleri arasında 81 ilin tümünde yapıldı. Araştırmaya göre kişilerin dini mensubiyetlerine bakıldığında yüzde 99.2 İslam dinine mensupken sadece yüzde 0,4’ü İslam dini dışındaki diğer dinlere mensup ya da herhangi bir dine mensup olmadığını ifade etti. Ülkemizde İslam dinine mensup olanların yüzde 77,5’i yani dörtte üçünden fazlası Hanefi, yüzde 11,1’i Şafi, yüzde 0,1’i Hanbeli, yüzde 0,03’ü Maliki ve yüzde 1’i Caferi mezhebine mensup. Hiçbir mezhebe mensup olmayanların oranı yüzde 6,4 iken ameli mezhebini bilmeyenlerin oranı yüzde 2,4. Araştırmanın inanç bölümünde yer alan anket sonuçlarına göre; vatandaşların yüzde 99.7 Allah’ın birliğine inanıyor, yüzde 95,3’ü meleklere inanıyor, yüzde 96.5 Kur’an’da anlatılanların hepsine inanıyor, yüzde 97,7’si vahiye inanıyor, yüzde 96.2 ahirete iman ve hesap, cennet, cehenneme inanıyor. Ülke genelinde bir ihtiyacını türbe veya yatırdan dilemenin yanlış olduğunu belirtenlerin oranı yüzde 85.2, doğru olduğunu belirtenlerin oranı yüzde 8.3 ve bu konuda fikri olmayanların oranı yüzde 5.4.Eğitim seviyesi yükseldikçe kişinin bir ihtiyacını türbe veya yatırdan dilemesinin doğru olduğunu belirtenlerin oranının genel olarak düştüğü tespit edildi. Dilek ağacına çaput bağlamanın, suya para atmanın kişinin dileğinin gerçekleşmesinden etkili olduğu önermesine katılmayanların oranı yüzde 93.4, katılanların oranı ise yüzde 2.1. Nazardan kurtulmak için kurşun döktürmenin yanlış olduğunu belirtenlerin oranı yüzde 79.3, doğru olduğunu belirtenlerin oranı yüzde 11.7’dir.

***

Bu anket; nüfusun en az %25’ini oluşturan, kendilerinin ve ibadet yerlerinin tanınmasını isteyen Alevileri yok göstermek için özel sipariş verilmiş gibidir:

1)    Yaşamım boyunca “Ben Hanbeli’yim veya Maliki’yim” diyene rastlamış değilim ama her nasıl tespit edilmişse nüfusun yüzde 0,1’i Hanbeli, yüzde 0,03’ü Maliki olduğu tespit edilebiliyor ve onların varlığı kabul ediliyor. Ama “Ben Alevi’yim” diye bangır bangır bağıranlar, nüfusun en az yüzde 25’ini oluşturan Aleviler görülmezden geliniyor, buharlaştırılıyor, Alevilik mezhepten sayılmıyor.

2)    Aleviler sadece saldırmak, öldürmek, birikimleri yağmalanmak için mi vardır?

3)    Buharlaştırıldığına göre hangi mezhepten sayıldılar? Buna karar veren densizler kimlerdir, amaçlar nedir?

4)    Alevileri yok sayarak nereye varılmak isteniyor, kılıç zoruyla mezhep mi değiştirmeleri isteniyor yoksa benim gibi dinden imandan mı çıkarılıp kendilerini Ateist-Müslüman ilân etmeleri mi isteniyor? Amaç buysa, ben ilan ediyorum: Ben Ateist-Müslümanım!..

5)    Devlet ve millet beni Müslüman olarak görüyor. Laik bir ülkede yaşamama rağmen devlet bana danışmadan kararını verip nüfus cüzdanıma dini “İslam” diye karar verip yazmış. Ben kendimi sorguluyorum: “Ateist” olduğuma karar veriyorum. İkisini birleştirince “Ateist-Müslüman” oluyorum.  Ama kara yobazların şerrinden korunmak için zaman zaman kendimle tutarsız olduğumu bile bile ne yazık ki, “Müslümanım” diyorum. Çünkü ülkemde insan haklarına dayalı çağdaş demokratik bir hukuk devleti yoktur.

***

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NIN İNANÇ ARAŞTIRMASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Tüm dinlerin, insan zekâsının harika ama çağdışı kalmış birer ürünü olduğuna inanıyorum. Zamanımızda dinler yarardan daha fazla zarar vermeye başladı: İşte ORTADOĞU!..

Aynı inançtan olanlar birbirlerini kardeş görüp koruyup kollarken, kendileri gibi olmayanlara, hatta biraz farklı olanlara da hoşgörü ile bakamıyorlar, birbirlerini gırtlaklıyorlar, kan gövdeyi götürüyor, namus kavramı diye bir kavram kalmamış. Uluslar, halklar karışıp kaynaşacaklarına birbirlerini imha etmeye, aşağılamaya çalışıyorlar.

İnsanoğlu çağını huzur, kardeşlik ve barış içinde yaşamak istiyorsa, artık zamanını din değil; felsefeye, edebiyata, güzel sanatlara, bilime ve yararlı üretimlere ayırmalıdır.

Her toplum kendi putunu kendisi yapıp kendisi tapıyor. Putu farklı olanlar birbirlerine düşman gözüyle bakıyor. En küçük bir toplumda bile azınlıkta olanlar eziliyor, sömürülüyor, mutsuz ve huzursuz oluyorlar. Bu da o toplumun birleşmesine, kaynaşmasına engel oluyor. Bu konuda kimsenin bir başkasına söz söylemeye hakkı yoktur. Çünkü gücü yeten gücü yetene hükmediyor.

Kendisini güçlü görüp de güçsüz olana sataşmayan, aşağılamayan, huzursuz etmeyen yok gibidir. Böylelerine “Bre densiz!.. Madem akıl mantık yürüterek benim kutsalıma dil uzatıp burnunu sokma hakkını kendinde görüyor ve bana çatma yürekliliğini gösteriyorsun, biraz da kendininkine bak! Densizliğe devam edersen, başkalarının da senin inancın konusunda söz söylemesine kapı aralamış olursun. Pandora’nın kutusu bir açılırsa, içinden ne çıkacağı belli olmaz. Otur oturduğun yerde!..” demek geliyor. Ama ne yazık ki insan çoğu zaman diyemiyor, densizlikler de densizliklerine devam ediyorlar.

17.07.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SOSYALDEMOKRATLARA SESLENİŞ!..

b196cd6a80Ayrık otlarını kendi haline bırakırsan bütün araziyi kaplar, orada kendisinden başka bitkilere yaşam hakkı tanımaz. Bunu birazcık deneyim ve gözlemleri olan en sıradan bir çiftçi de bilir. Her ne ekecekse veya dikecekse, o araziyi önce ayrık otlarından temizler. Bu; bazen aylarını, bazen yıllarını alır. Sonunda ayrık otlarını yok eder. Artık yeni ürün için o toprak en kaliteli ürünü vermeye hazırdır. Aksi halde, bütün çabalarının boşa gideceğini çok iyi bilir.

Ey CHP!.. Akıllı, bilinçli bir çiftçi gibi davranmasını ne zaman öğreneceksin? Yan gelip yatanlar, yeni çiftçi başını (Kemal Kılıçdaroğlu) suçlayacağına artık kazmayı, küreği, tırmığı eline al, işinin uzmanı çiftçi gibi sabırla, usanmadan, bıkmadan sağlıklı ürünlere kavuşuncaya kadar çalış!

Kurtuluşu kendinde ara!.. Örgütlü savaşımında ara!.. Senin genlerinde uyuşukluk, pısırıklık, tembellik, korkaklık, neme lâzımcılık yoktur. Senin genlerinde devrimcilik, çağdaşlık, ilericilik… Mustafa Kemal vardır. Kimden icazet bekliyorsun? Mustafa Kemal’in hangi koşul ve olanaklarla Samsun’a çıktığını, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğunu ne çabuk unuttun!..

Entel barlarda dedikodu yapmayı bırak!.. Kahve köşelerinde okey oynayıp, meyhanelerde demlenmeyi bırak!.. Geç kaldığında horul horul uyuduğunda seni nelerin beklediğini sakın unutma!.. Şehitlerimizin kanıyla aldığı, üzerinde özgürce gezindiğimiz, yaşadığımız  bu topraklar,  bu göller, bu nehirler, bu denizler el değiştiriyor, yakında yeni sahipleri seni bu topraklarda yırtık bir pabuç gibi atarlar, bu ırmaklardan bir tas su içirmezler, bu limanlara teknelerini, takalarını  bırakmazlar, plajlarını sana haram ederler!.. Bu kadar uyursan, bir gün seni de satarlar!.. Bunu asla unutma!..

Ülkene sahip çıkmak, çağdaş, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni -ne pahasına olursa olsun- sonsuza kadar yaşatmak, Mustafa Kemal’in ilkelerine sahip çıkmak senin için ibadet olmalıdır!..

17.09.2011

———————————————

NOT: Bu uyarıyı facebook sayfamda 17.09.2011’de yapmıştım. Şimdi de Cumhurbaşkanlığı seçiminde dönen dümenleri görünce sitemde, twitter ve facebook sayfalarımda yayınlamayı bir yurttaşlık borcu olarak görüyorum. Bu uyarım RTE’nin seçilmesini istemeyen, Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun seçilmesini isteyen tüm muhalif partilerle birlikte boykotçu duyarsız yurttaşlaradır:

Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Çankaya’da görmek, diktatör bozuntusuna engel olmak istiyorsanız; ya devletin olanakları yarışa katılanlar tarafından eşit kullanılsın ya da hiçbir aday kullanamasın!.. Ayrıca, dedikodu ve kaytarmayı bırakıp adayınıza ya sahip çıkın ya da bu rezaleti boykot edip erteletelim. Görünen köy kılavuz istemez: RTE 100 metrelik yarışın 99’uncu metresinde devletin füzesiyle ipi göğüslemeye, kendini demokratik bir seçimle gelmiş biri olarak göstermeye, dilediğini yapmaya çalışırken, diğer adaylar 100 metrenin sıfır noktasında kırık dökük bisikletleriyle yarışa katılmaktadır. Bu koşullarda mucize olmasını beklemiyorsanız elinizi çabuk tutup harekete geçin, aksi halde insan içine çıkamazsınız ve ağır sorumluluktan asla kurtulamazsınız.  Benden uyarması!..

Napoleon Bonapart Waterloo Savaşı’nda orduyu geriye çeken komutanına “Neden geriye çekildiniz?” diye sorar. Komutan “Barut bitti” diye yanıtlar. Bunun üzerine Napoleon Başka söze gerek yok” der.

Bir seçimin anayasal, yasal, meşru ve ahlaki olabilmesi için demokratik yöntem ve usullere yani eşitlik, şeffaflık, açıklık ilkelerine kesinlikle uygun olması gerekir. Demokratiklik bu yarışın barutudur. Bu baruta RTE el koymuş, yarışa başlamadan adeta rakipsiz olarak ipi göğüslemek istiyor. Sonucu belli bir yarışa Türk Ulusunu mahkûm etmeye kimsenin hakkı da yoktur, haddine de düşmez. Aptal yerine konulmamızın faturası çok pahalıya mal olur, lütfen bize suç işlettirmeyin!..

16.07.2014

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OYUM HUZUR EKMEYE ÇALIŞAN EKMELEDDİN’EDİR

ekmeleddinZorbalıktan, faşizmden kurtulmak istiyorsan oyunu Pro.Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’na ver!..

Eşit koşullarda seçim yapılmıyorsa, gücü elinde bulunduranın devletin gücünü canı istediği gibi kullanıp sesini bile duyuramayanlarla yarışıyorsa sonuç bellidir.

Ey Türk Ulusu!.. Sonucu belli olan seçimde “Cumhurbaşkanı’nı ben seçtim” diye kendini kandırma, bilinçsizce düşünmeden teslim ettiğin gücünü bir diktatör canının istediği gibi kullanıyor, seni yurttaş yerine koymuyor, bunu bil ve boş yere kendini  bir şey zannetme!. Sen sadece bu oyunun figüranısın! Bunu asla aklından çıkarma!

Ey Türk Ulusu!.. Eli kolu bağlanmış adaylarla devletin gücünü kullananın yarıştığı bir yarışta sen seyirci bile olamazsın, bir hiçsin, hiç!..

Seni hiç yerine koyan ne Selahattin’dir, ne de Ekmeleddin… Seni hiç yerine koyan Recep Tayyip’tir!.. Bunu aklından çıkarma, oyuna gelme!..

Ey halkım!.. Adam yerine konulmak, seni bir yurttaş değil de oy makinesi, bir  hiç yerine koyanın haddini bildirmek yine senin elindedir: Sandığa git, oyunu kazanma ihtimali en yüksek olan Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’na ver!..

Ey “Ben sandığa gitmem, gitsem de geçersiz oy veririm” diyenler!.. Gitmeyenler, devletin gücünü sopa gibi kullanana hizmet ediyor demektir!.. Buna fırsat vermeyin, suç ortağı olmayın!..

Ey Selahattin Demirtaş’çılar! Sizler, adınız gibi biliyorsunuz ki, adayınız asla kazanamayacak, oylarınız ikinci turda Türkiye’nin bölünmesi için pazarlık konusu olacaktır. Bu da Türkiye’nin sonunu getirme projesidir. Solculuğunuzu, sağlam devrimciliğinizi bu seferlik buzdolabına koyun, ülkemizin bir iç savaşa sürüklenip parçalanmasını istemiyorsanız, Ekmeleddin İhsanoğlunu destekleyin, desteklemeseniz de lütfen atıp tutmayın!.. Devlet gücüyle atıp tutanlar, onu nefessiz bırakmaya çalışanlar gereğinden fazla vardır zaten… Selahattin Demirtaş’a verilen her oy Recep Tayyip’e verilen bir oydur; bunu böylece bilin!..

Ey demokrat geçinenler!. Demokrasi açıklık, şeffaflık ve fırsat eşitliği rejimidir. Uyanın ve kapalı kapılar arkasında yapılan pazarlıkların metaı, oyuncağı olmayın!.

Ey Diyarbakır’a ya da İstanbul’a pasaportla gitmek istemeyenler! Aklınızı başınıza alın, oyuna gelmeyin; oyunu barış, kardeşlik, huzur, birlik, dirlik, sevgi ve saygı ekmeye çalışan Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’na ver!.. Şu anda üzerinde yol aldığımız gemi dipten dinamitlendi, su alıyor, haberin yoksa olsun, batmak üzere… Eğer bu gemi batarsa, sen de, ailen de, geleceğin de batar; bunu unutma!..

14.07.2014

Turaç özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TURAÇ ÖZGÜR’ÜN ANA SOYU

TURAÇ ÖZGÜR'ÜN ANA SOYU

Ana Soyu, HAKKIMDA kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HACI UŞAĞI SÜLALE ŞEMASI

HACI UŞAĞI SÜLALESİ

Baba Soyu, HAKKIMDA kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HEY GİDİ DEMİREL HEY!.. SAYENDE BİZİM ARSALAR DA GİTTİ!..

siyasetcilerin-unutulmaz-gaflari_56478_bBİR ZAMANLAR SÜLEYMAN DEMİREL DİNİ KULLANARAK ARKASINA ALDIĞI HALKA TAPULU ARSASI GİBİ BAKAR VE BU ARSADAN PAY KAPMAK İSTEYENLERE “ARKADAŞ, BEN TAPULU ARSAMA GECEKONDU YAPTIRMAM!..” DERDİ.

ŞİMDİ BİN BİR EMEKLE ÜZERİNE TAPULADIĞINI ZANNETTİĞİ, ÇALINMAMASI İÇİN ETRAFINI BOL BOL CAMİ YAPTIRARAK , İMAM HATİP LİSELERİ AÇARAK KORUMAYA ÇALIŞTIĞI ARSASINI KENDİSİNDEN DAHA UYANIK BİRİSİ HİLE İLE ELE GEÇİRDİ. ÜZERİNE GECE KONDU DEĞİL GÖKDELENLER YAPTIRDI.

ŞİMDİ BU ARSANIN YENİ SAHİBİ “ARKADAŞ, MÜLKİYETİ BANA AİT BU ARSAMIN ÜZERİNDEKİ GÖKDELENLERİM DE BANA AİTTİR. KAT MÜLKİYETİ KANUNUNA GÖRE BUNLARIN YÖNETİMİNE KİMSE GÖZÜNÜ DİKMESİN! GÖZÜNÜ DİKENİN GÖZÜNÜ ÇIKARIRIM! ARSAMIN MANZARASINI BOZAN KULÜBELERİ DE YIKIP YOK EDİNCEYE KADAR YÖNETMEK, BANA DÜŞER!.. ORALARA DA BİR ŞEY EKTİRMEM, ÇEVREMİ HORMONLANDIRMAM, HERKES HADDİNİ BİLSİN!..” DİYOR.

BİZİM ARSALARA DA EL KONULDU, BAŞIMIZI SOKACAK BİR İN BİLE KALMADI.

11.07.2014

Turaç Özgür

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CUMHURBAŞKANI ENSE BÜYÜTÜYORSA, BU GÖREVLERİ KİM YAPIYOR?

29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMI KUTLU OLSUN!D. Görev ve Yetkileri (Madde 104)

Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milleti’nin birliğini temsil eder; Anayasa’nın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.

Bu amaçlarla Anayasa’nın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak yapacağı görev ve kullanacağı yetkiler şunlardır:

a) Yasama ile ilgili olanlar :

  • Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde açılış konuşmasını yapmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni gerektiğinde toplantıya çağırmak,
  • Yasaları yayımlamak,
  • Yasaları yeniden görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri göndermek,
  • Anayasa değişikliklerine ilişkin yasaları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunmak,
  • Yasaların, kanun hükmündeki kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün, tümünün ya da belirli kurallarının Anayasa’ya biçim ya da esas yönünden aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açmak,
  • Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek,

b) Yürütme alanına ilişkin olanlar :

  • Başbakanı atamak ve istifasını kabul etmek,
  • Başbakanın önerisi üzerine Bakanları atamak ve görevlerine son vermek,
  • Gerekli gördüğünde Bakanlar Kurulu’na Başkanlık etmek ya da Bakanlar Kurulu’nu Başkanlığı altında toplantıya çağırmak,
  • Yabancı devletlere Türk Devleti’nin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyeti’ne gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek,
  • Uluslararası andlaşmaları onaylamak ve yayımlamak,
  • Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanlığını temsil etmek,
  • Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullanılmasına karar vermek,
  • Genelkurmay Başkanı’nı atamak,
  • Milli Güvenlik Kurulu’nu toplantıya çağırmak,
  • Milli Güvenlik Kurulu’na Başkanlık etmek,
  • Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim ya da olağanüstü hal ilan etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak,
  • Kararnameleri imzalamak,
  • Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek ya da kaldırmak,
  • Devlet Denetleme Kurulu’nun üyelerini ve Başkanını atamak,
  • Devlet Denetleme Kurulu’na inceleme, araştırma ve denetleme yaptırmak,
  • Yükseköğretim Kurulu üyelerini seçmek,
  • Üniversite rektörlerini seçmek,

c) Yargı ile ilgili olanlar:

Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek.

Cumhurbaşkanı, ayrıca Anayasada ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır.

E. Sorumluluk ve sorumsuzluk hali (Madde 105)

Cumhurbaşkanı’nın, Anayasa ve diğer yasalarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır. Bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur. Cumhurbaşkanı’nın resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dâhil, yargı mercilerine başvurulamaz.

Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte birinin önerisi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır.

 

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KAVRAMLARLA OYNAYAN VE KURUMLARI ÇIKARLARINA ALET EDENLER SUÇ İŞLİYORLAR

Atatürk ve BayrakBaşbakan, Cumhurbaşkanı seçildiğinde neler yapacağını anlatıyor. Ben de kul ya da tebaa değil, özgür bir birey ve yurttaş olarak neler yapıp yapamayacağını anlatabilmek için internetten derlediğim bilgileri düzenleyerek değerli arkadaşlarımın bilgisine sunuyorum. Zahmet edip aşağıdaki yazıyı titizlikle okur, bilgilerinizi güncelleştirir, ne yapacağınızı düşünür ve paylaşırsanız duyarlı yurttaşlık görevlerinizi yapmış olursunuz. İlginizi çekmiyorsa siz bilirsiniz. 

Millet ya da Ulus Nedir?

Millet ya da Ulus: Aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, duygu, ülkü, tarih, kültür ve çıkar birliği olan insanlar topluluğudur.

Ulus ya da Millet, çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, ülkü, duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanların oluşturduğu topluluk. Ulus ya da Millet adı verilen bu topluluk tanımı feodalitenin yıkılışı ve kapitalist düzenin oluşumu sürecinde ortaya çıkmıştır.
Bir topluluğun “