RAMAZAN ORUCU İLE İLGİLİ BİRKAÇ ANIM

Küçük Yapalak köyünde 1960-61 yıllarında Başıbüyükleri’in Hüseyin emmilerin evinde 4’üncü sınıfı okurken, evin çocukları ile birlikte Ramazan’ın başında, ortasında ve sonunda olmak üzere 3 gün oruç tutmuştum. O yıllar, bizim köyde bazı aileler Ramazan Orucu’nun aslında 3 gün olduğunu, sağır bir hocanın yanlış anlayarak “30 gün” olarak anlaması, dolayısıyla Sünnilerin de 30 gün oruç tuttuklarını duyardık. 30 günün içindeki 3 gün niyetine o yıl 3 gün oruç tutmuştum. Son günü, yani arife günü Şeker Bayramı nedeniyle Hergin’e evimize gitmiştim.

Sahura bile kalkmadan aile içinde tek başıma oruç tutmuştum. İkindi vakitlerinde büyük anam (analığım) kapısı kilitli yağ sandığını açmış içinde bir şeyler alıyordu. Benim bir kenarda masum masum bakışıma dayanamamış olmalı ki:

-“Oğlum, şöyle gel de cebine üzüm koyayım” dedi.

-“Böök ana, ben bugün oruçluyum” dedim.

-“Olsun oğlum, orucunu açtıktan sonra yersin” dedi ve ceketimin bir cebini “balma üzümü” dedikleri simsiyah kuru üzümle doldurdu. Sevinerek tek başıma Sarsap Çayı’nın doğusundaki bizim elma bahçesine doğru gittim. Çayın öbür tarafına taşlara basarak atlayıp geçtim. Bu arada oruçlu olduğumu unutmuş olmalıyım ki, elimi cebime ikide bir atıp bal tadındaki kara üzümlerden birer ikişer yemeye başladım. Birden aklıma oruçlu olduğum geldi ve çok üzülerek kendi kendime “Eyvah!.. Orucum bozuldu” dedim.

Nasıl olsa orucum bozulmuş, ben de günaha girmiştim. “Olacak oldu, bari diğerlerini de yiyeyim de akşama kadar boş yere aç kalmayayım” diye düşündüm. Geri kalanları da yedim. Bahçede, orada burada dolaşıp eve geldim. Kimse orucumu bozduğumu bilmiyordu, ben de kimseye söylememiştim. Bizim evin arkasında, bitişikteki ahıra gittim. Anam camız ve inekleri sağıyordu. Oruç açma zamanı gelince:

-“Gadasını aldığım, gurban olduğum oğlum, elini orucunu boşu boşuna tutup akşama kadar aç kaldın. Oruç açma zamanı geldi. Git de evde orucunu aç” dedi. Ben de:

-“Ana, acıkmadım ki, sonra açarım, daha sevap olur” dedim. Anam fukara:

-“Yok oğlum, sen boşuna bekleme, git orucunu aç, boşuna aç aç bekleme” dedi. Utandığımdan anama da, başkalarına da aslında orucumu bozduğumu söylemedim. Eve gidip İftar niyetine karnımı bir güzel doyurdum.

Bayram günü büyüklerimizin ellerinden, onlar da bizim yüzümüzden öpüp bayramlaşıyorduk. Babama bayramlaşmak için gelen amcaoğullarına gülerek:

-“İçimizden bir sofu doğdu. Ramazan’da oruç tutan tek kişi odur. Bu sene de onun yüzü suyu hörmetine bayram yapık” dedi. Herkes gülerek bana bakıyordu. Ben de sessiz sessiz onları dinliyordum.

Sonra diğer evlere gidip büyüklerin ellerinden öptük, onlar da bizim yüzümüzden öptüler, bayramlaştık. Benim oruç tuttuğumu herkes duymuş, benimle dalgalarını geçiyorlar, bana takılıp gülüyorlardı.

***

Arkası yarına…

05.05.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİLİS’E ROKETLER TESADÜFEN Mİ DÜŞÜYOR SANIYORSUNUZ?

Kilis1Kasım’da AKP’ye % 65,6 oranında oy veren Kilis’e AKP’nin koruyup kolladığı, besleyip semirttiği, kucağında eğitip silahlandırdığı insanlık düşmanı masum insan katilleri, kelleci, canlı insan yüreği yiyen, zavallı kadın, kız tecavüzcüleri IŞİD; hedef gözeterek Kilis’i roket yağmuruna tutuyor.

AKP’ye oyunu vermeyen % 64,4 masum halkla birlikte dinle kandırılan % 65,6’lık halk, üzerine yağan roketlerle paramparça olup can verip, evleri başlarına yıkılıp ölürken, sağ kalabilenler kaçıp kurtulacak yerler arıyorlar.

Varlıklılar Kilis’i terk ederken, varlıksız çaresizler de “Bizim sahibimiz yok mu, her gün üzerimizde roketler yağıyor, parçalanarak ölüyoruz, evlerimiz başımıza yıkılıyor, devlet nerede?” diye feryat ediyorlar.

Kilislilerin feryatları Vali Konağı’na kadar gidiyor ve vali, “Ben abdest almadan sokağa çıkamıyorum” diyor. Yani “Siz de meleklerin kanatları altında korunmak istiyorsanız, korunmasız kalıp murdar olmak, cehenneme gitmek istemiyorsanız abdestinizi alıp, ellerinizi havaya kaldırıp Allah’a sığınınız!” diye öğütlerde bulunuyor. Böyle bir valiye sahip oldukları için sağ kalan Kilisliler ne kadar övünseler az gelir. Allah böyle valileri diğer illere de nasip etsin, amin!..

IŞİD tarafından Türkiye resmen savaş alanı ilan ediliyor. Türkiye, şimdilik ya IŞİD’in canlı bombalarının kendilerini kalabalıklar içinde imha edip patlatanlarla korkutulup, sindirilmeye ya da Ketyuşa roketlerinin menzilindeki Kilis, hedef gözetilerek roket yağmuruna tutulup teslim alınmaya çalışılıyor.

Tüm dünya kamuoyu tarafından IŞİD olarak bilinen katiller sürüsünü “öfkeli çocuklar” olarak tanımlayıp “DAEŞ” diye gizlemeye, sulandırmaya, korumaya çalışıp stratejik hedefine varmak isteyen Ak hükümet; IŞİD’in Kilis üzerine hedef gözeterek attığı bu roketleri PYD ve YPG ile savaşırken tesadüfen düşen roketler olarak görüyor ve yutturmaya çalışıyor. Bundan dolayı Kilis’i doğal afet bölgesi ilan edip AFAD’ı seferber ediyor.

Sınıra IŞİD’i havadan bombalayıp kökünü kazıyacak bombardıman uçakları göndereceğine sonu hesaplanmadan düşürülen Rus uçağının intikamının alınacağı korkusuyla tek bir uçağımız uçurulmazken, sınırın içine konuşlandırılmış obüs toplarıyla IŞİD’i imha ediyormuş görüntüsü verip ya boş dağları, ya IŞİD ile çarpışan Suriye’nin resmi ve yasal güçlerini ya da IŞİD’le çarpışan muhalif güçleri bombalıyor. Dolayısı ile kendi aklınca çaktırmadan IŞİD’e yardım edip gerek Türkiye, gerekse dünya kamuoyunu havuz medyasını kullanarak kör ve aptal yerine koyuyor. Ama her ne yaparsa yapsın güneş balçıkla sıvanamıyor, mızrak çuvala sığmıyor ve gerçekler bazıları kafalarını kuma gömseler de tüm çıplaklığı ile ortada apaçık görülüyor.

Havuz medyasını 14 yıldır tepe tepe dilediği gibi kullanan ve bütün kötü şeylerin sorumluluğunu Türkiye’yi hedef alan hayali dış güçlerin ve mızmız muhalefetin üzerine yıkmasını bilen zatı muhteremler ve özellikle Kaçak Saraylılar önceki başarılarından (!) ilham alarak altından asla kalkamayacakları bu suçların bir sorumlusunu nihayet buldular: Bütün bunların sorumlusu Başbakan Ahmet Davutoğlu’dur, derhal kellesi uçurula ve Türk Ulusu sonsuza dek uyutula ve bir daha uyanmaması için her türlü tedbirler alına!..

En kısa zamanda AKP Divanı (olağanüstü kongresi) kurulacak ve Başbakan Davut oğlu kellesini kurtarabilirse, Silivri’de Paraleller arasında yerini alıp, fırsat bulabilirse, “Silivri’nin Stratejik Derinliği” adlı bilimsel çalışmalarına keşfedilen Paralelci Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu olarak devam edecektir. AKP’nin de başına yeni bir kurban seçilecektir. Benim tercihim: Kaçak Saray’ın damadıdır.

Bu şekilde 2’nci Damat Ferit Hükümeti de hortlatılmış olup Yeni Osmanlılar kaldıkları yerden devam ettirilmeye çalışılırken tez zamanda kellesi uçurulacak ve Yeni Osmanlılar da tarihin çöplüğüne bir daha hortlatılmamak üzere atılacak Gazi Mustafa Kemal’in parlayan nuru ufukta sonsuza dek görülecektir.

İyi uykular sevgili yurttaşlarım!..

05.05.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“ULA ÇOCUK, SEN KÜRT MÜSÜN, TÜRK MÜSÜN?”

KARA ÇADIR

HERGİN

HERGİN

Bir yıl sonra Hergin’de sürü sahipleri Köşk’le Beyyurdu arasındaki dağların eteğinde, Şeğo Ağa’nın bir ağılının da bulunduğu, bundan dolayı da Şeğo Ağa’nın Kömü adıyla anılan yaylaya gitmek için koyaklara, kuytu yerlere yığılan metrelerce kalınlığındaki kar kütüklerinin üzerine uzun saplı otlarla, samanlarla kapatıp güneşin yakıcı ışınlardan koruyarak kar tuttular. Yayla mevsimi gelince de oraya yaylaya gittiler.

Hergin’de elme, kaysı, dut gibi meyveler; hıyar, acır gibi sebzeler boldu ama oynayacak, konuşacak doğru dürüst bir arkadaşım bile kalmamıştı, canım fena halde sıkılıyordu. Herkes ya camızlarını, ineklerini, öküzlerini yayıyor ya da başka işlerin peşinde koşturuyordu. Atlar ahırlarında besiye çekilmiş, henüz koç yayma mevsimi de gelmemişti. Yalnızlıktan canımın sıkıldığı bir gün Şeğo Ağa’nın Kömü’ne yaylaya gitmeye karar verdim.

Haraba’ya götürmem için bizim eşeğin üzerine adını yukarda saydığım meyve ve sebzelerden bolca yüklediler. Tek başıma Köşk’ün yolunu tuttum. Eşeğin üzerinde yeterince yük olduğu için zorunlu kalmadıkça binmiyor, onun arkasından yaya yürüyordum. Hergin ve Sarsap Deresi boyunca pancar ve fasulye tarlaları yemyeşil, buğdaylar ve arpalar başaklarını sökmüşler, sararmaya başlamışlardı. Dere boyunca kuş cıvıltılarının seslerini dinleyerek yol alıyordum. Daha önceleri gidip geldiğim bildik tepeleri tırmanıp yükseklere çıktıkça sıcaklar yavaş yavaş yerlerini serinliğe bıraktı. Kuş sesleri duyulmaz oldu. Otlar ve ekinler daha yeşildi.

Kestirmeden Kınalıdere’yi aşıp Karamağara yokuşunu inince, kapılarının önünü süpüren bir kadın:

-“Ula çocuk, sen Kürt müsün, Türk müsün? Tek başına korkmadan nereden gelip nereye gidiyorsun?” dedi.

Osmanlılar döneminde Anadolu’da, Trakya’da yaşayan tüm Müslümanların Türk kabul edildiği; şimdi de “Allahuekber!..” diyerek kendilerine benzetemedikleri masum ve korunmasız insanların başını palalarla uçuran, kadına kıza tecavüz eden katil IŞİD’in, El Nusra’nın, El Kaide’nin, Müslüman Kardeşler’in Müslüman sayıldığı gibi, çocukluğumda Elbistan yöresinde yaşayanlar ister Kürt, ister Türk olsun Alevi ise Kürt; ister Türk, ister Kürt olsun Sünni ise Türk sayılırdı. Herkes de sorulduğunda buna göre kendini tanımlardı. Bundan esinlenerek:

-“Niye korkacakmışım? Hergin’den gelip, Köşk’e gidiyorum; dilim Türk, dinim de Kürt’tür!”dedim.

-“Ula çocuk, seni şimdi döveyim mi?”

-“Hadi döv de göreyim!” diye diklendim.

-“Ula çocuk sen hiç korkmuyorsun, Köşk’te kime gediyorsun?”

-“Şeğo Ağa’nın kardeşi Mehmet Ali emmigile gidiyorum. Oradan da Şeğo Ağa’nın Kömü’ne yaylaya gideceğim!”

-“Mehmet Ali, senin neyin oluyor?”

-“Eniştemdir.”

-“Ula çocuk ben seni sınamak için şakayla korkutmak istedim, Sen yiğit, kokusuz bir çocuk muşsun. Hadi güle güle git, yolun açık olsun, uğurlar ola” dedi Kürtçe aksanıyla…

Her zamanki bildiğim kestirme yollarda gidiyor, su ve otlu uygun yerlerde hem eşeğin suyunu içip karnını doyurması, hem de birlikte dinlenmek için küçük molalar veriyordum.

Karamağara’dan itibaren kayalık yerler hariç her taraf yemyeşil, ekinler henüz göcekti. Kuru derelerde bile yer yer sular akıyor, güneş aynı güneş olmasına karşın daha az yakıcı ve tarla kuşlarından ve böcek seslerinden başka sesler duyulmaz olmuştu. Zaman zaman çan sesleri, koyun melemeleri ve köpek sesleri geliyordu.

Karamağara ile Köşk arasındaki dar dereyi geçtikten sonra henüz yeni sürülmüş tarlaların haricindeki tüm tarlalar yemyeşil buğday göcekleri ve yeşil yabani otlarla kaplıydı.

Nihayet Köşk’a vardım. Aynı gün yeğenlerimle Şeğo Ağa’nın Kömü’ne gittik. Kara çadırların önleri açık ve güneye bakıyor. Koyunlar bere gelmişler. Tahta çunurlar içine konan karlar erimiş, buz gibi sular haline gelmişti. Koyun ve kuzular meleşerek su içiyorlardı. Her tarafta koyun ve kuzu melemeleri, arada bir köpek havlamaları, seyrek de olsa kuş ve böcek sesleri geliyordu.

Dağlardaki yabani çiçeklerin ve otların mis gibi kokularına ve sineksiz serin havaya doyum yoktu. Ellerindeki ağaç külekler ve bakır satırlarla berdeki koyunları sağmaya gidip gelen kadınlar, çocuklar ve çobanların telaşı görülmeye değerdi. Yayla değil, sanki bir piknik yeri, bir panayırdı.

Bizim keçi kılından yapılma, ön cephesi boydan boya açık kara çadır Muhteşem Sultan Süleyman’ın Otağı gibiydi. Çadıra vardım. Eşeğin yükünü boşalttık. Hal ve hatır sormalardan sonra parmak kalınlığında kaymaklı yoğurt, taze tereyağı, dut pekmezi, kalın, ağız ve ekmekle karnımı doyurdum.

Kırları gezip etrafı doya doya gezdim. Özellikle geceleri çok üşüdüğüm için bizim sıcak Hergin’i birkaç gün içinde özlemeye ve bu soğuklardan kaçıp kurtulmaya karar verdim. Kendi kendime “Soğuğu adını yayla koymuşlar” diyor ve burada daha fazla kalmak istemiyordum.

Birkaç gün sonra süt ürünleri olan taze peynirler, tereyağları, dumas, çökelek ve biraz da erimesin diye sarı samanlar arasına sarılmış karlarla geldiğim yollardan aynı eşekle sırtımın ısındığı, meyve ve sebzelerin, kuş seslerinin bol olduğu Hergin’e döndüm. “Oh be, dünya varmış!..” dedim.

 

 

03.05.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | 2 yorum

ÇIKARLARINIZ İÇİN NAMUS VE DİNİNİZİ KULLANMAYIN!..

ANASININ, BACISININ, KARISININ, KIZININ NAMUSUNU KULLANARAK VARMAK İSTEDİĞİ HEDEFE VARMAYA ÇALIŞAN KİŞİYLE HALKIN KUTSALLARINI VE İNANCINI KULLANARAK OY ALIP İKTİDAR OLMAYA ÇALIŞANLARIN HİÇBİR FARKI YOKTUR. BİRİSİ ÇIKARLARI İÇİN NAMUSUNU, DİĞERLERİ DE HALKIN KUTSALLARINI PASPAS GİBİ KULLANIYOR. BU ŞEREFSİZLERDEN DAHA ÇOK ŞEREFSİZ OLANLAR, BUNLARI GÖRMEZDEN GELİP BUNLARA ÖVGÜLER DÜZENLER VE OY VERENLERDİR!..

01.05.2016

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEĞERLİ ARKADAŞLAR!..

ANKARA

ANKARA

Gerek kendi sitem “www.turacozgur.com“da, gerek twitter sayfamda, gerekse facebook sayfamda söyleyeceklerimi dost-düşman ayırmadan tüm kamuya açık tutuyor, yazıyorum. Eğer kimsenin görmesini, duymasını istemediğim, bir de affedersiniz kıçıma güvenemediğim şeyleri ne buralarda, ne de gizli olarak kıyıda köşede yazarım. Sadece birtakım gözü açıklara fırsat verip maddi ve manevi parasal ceza davaları açmaması için adlarını vermiyor, ima ediyorum. Bu tür davaların paralarını verecek param olmadığından zaman zaman bu yola başvurmak zorunda kalıyorum. Eğer açılacak bu tür davaların finansmanı için bir destekleyici bulursanız onların da adlarını yazarım. O tür davalardan hapis cezaları olursa ben çekerim.

Hırsız, soyguncu, rüşvetçi olmadığım ayrıca herhangi bir alçak tarafım olmadığından kimseden korkmam, çekinmem. Bu konularda yarası olanlar korksunlar, ben neden korkacağım. Hırsıza hırsız, şerefsize şerefsiz, namussuza namussuz diyemeyeceksek yazıklar olsun bize!..

Zorunlu kalmadıkça kimsenin özeline yazılar yazmıyorum. Yazarsam da sadece onları ilgilendirenleri ve başlarının belaya girmemesi için onları korumak için özellerine yazarım.

Sizlerden de ricam, sadece şahsımı ilgilendiren şeyleri canınız istediği zaman özelime yazabilirsiniz ama benim kamuya açık yazılarıma iş olsun torba dolsun diye görüşlerinizi belirtirseniz, yanıtlarınızı oraya verirseniz, bundan sonra bunu yapanları facebook arkadaşlığından çıkaracağım.

Başına geleceklerden korkusunda kendini gizleyip özelimde yorum yapanları, mesaj verenleri çıkaracağımı buradan duyuruyorum.

Yazılarımı beğenmekten ya da onlara yorumlar yapmaktan korkuyorsanız yanıt vermek zorunda değilsiniz. O zaman sizi anlarım ama bu yazılarla ilgili yanıtlarınızı, yorumlarınızı özelimde yazarsanız hem sizi kaale almam, hem de arkadaşlıktan çıkarırım.

Hepinizin ve tüm emekçilerin 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlu olsun!..

Saygı ve sevgilerimle…

01.05.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNÖNÜ STADI ANILARIMDA YAŞAYACAKTIR

Eskisinin yıkılıp yerine yenisinin yapılıp geçen günlerde “Vodafone Arena” adıyla seyircisiz açılan statla ilgili unutulmaz anılarım vardır:

Bu stadın 1947’deki ilk adı “İnönü Stadı”, 1952’deki adı “Mithatpaşa Stadyumu”, kısa bir süreliğine adı “Dolmabahçe Stadyumu”, daha sonra “Beşiktaş İnönü Stadyumu” olarak değişmiştir. Bakalım AKP Türkiye’nin başından uzaklaştığında bu statla birlikte nice kurum ve kuruluşların adları ne olarak değişecektir?

1969 Türkiye Okullararası Atletizm Yarışması’ndaki bir anı fotoğrafımız: Kürsüdeki 1’incilik Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi adına kaptanımız Caner Açıkada elindeki kupa ile gülümsemektedir. 2’ncilikte Ankara Kurtuluş Lisesi Kaptanı Nurullah Candan ve 3’üncü sırada İstanbul Kabataş Lisesi Kaptanı adeta yas görüntüsü içindedirler.

Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi 7 sene üst üste Türkiye Okullararası Atletizm Şampiyonu olunca diğer okulların atletleri ağlayarak stadyumu terk etmişlerdi.

Mersin’e dönüş yaparken Yenikapı’da arabalı vapur kuyruğunda bekliyorduk. Otobüsün içinde bütün atletler birbirimize girdik, birbirimize kırgın ve küskün olarak Mersin’e geldik. Ondan sonra da Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi bir daha şampiyonluğu rüyasında bile göremedi.

Şimdi buna “güç zehirlenmesi” diyorlar. Darısı ulusal kahramanımız İnönü’nün adını söküp atıp yerine “Vodafone Arena”yı uygun bulan AKP’nin başına!..

Anılara saygısızlık yapıp ihanet edenlerin sonu hüsrandır!..

13.04.2016

TURAÇ ÖZGÜR

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KARAYILAN EFSANESİ’NDEN DERS ALALIM!..

KARAYILANSEVGİLİ FACEBOOK ARKADAŞLARIM!..

1500 yıldır dincilerin, günümüzde de AKP’nin uydurulmuş dini çıkarlarına nasıl alet edip dünyamızı ve ülkemizi ne hale getirdiklerini dile getiren yazımı yayınlamıştım. Ben, dini bir paspas gibi kendi çıkarları için kullananları, kendileri inanmadıkları halde çıkarlarına nasıl alet ettiklerini eleştirip tarihe not düşmek için o yazıyı yazıp başta kendimi olmak üzere her şeyimi gözden çıkarıp yayınlarken, bu tür yazılarımın binlerce kişi tarafından okunsalar bile altına hiç kimsenin yorum yapmayacağını, hatta beğenmeyeceğini tecrübelerimle zaten biliyordum.

Kusura bakmayın ve isterseniz beni facebook arkadaşlığından da hemen atın, hiç umurumda değil. Yaşamım boyunca korkak ve yüreksiz arkadaşlarıyla değil, kalleşlik yapmayan yürekli düşmanlarıyla övünen bir insan olduğumu beni gerçekten tanıyanlar çok iyi bilirler.

Ben ve benim gibilerinin kötülüklerden yana başlarına her ne geliyorsa korkak, yüreksiz, tatlı su balıklarının yüzünden geldiğini yine tecrübelerimle öğrendim ve bu tür kişilerden her zaman nefret ettim, tiksindim. Benim gibi insanlar çıkarlarından başka hiçbir şeye değer vermeyen beyinsizler tarafından bugün ezim ezim eziliyorlarsa seslerini daha gür çıkaramayan, en ufak bir tehlike karşısında pısıp sinen bu tür yüreksiz kişilerin yüzünden ezildiğimizin bilincindeyim. Bana göre de haddini bilmezlerin semirip başımıza bela olmalarının asıl sorumluları da bunlardır. Bundan sonra da bu tür kişilerle asla ve asla kurtulacağımıza inanmadığım gibi, bir gün bu karanlıklardan kurtuluşun da bilinçli ve bir o kadar da yürekli insanlarla olacağına inanıyor ve ümidimi asla kaybetmiyorum.

***

Bugün Halk TV’de Semra Topçu’nun programında Prof. Dr. Mehmet Ali Kılıçbay, benim anladığım kadarıyla özet olarak şöyle diyordu: “Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman gerçek anlamda laik devlet olmadı. Laik devlet hiçbir dinin, inancın yanında yer almaz, bir kısım vatandaşlarının yararlandığı camiler yapmaz, imam hatip okulları açmaz, dini kontrol altına alacağım diye Diyanet İşleri Başkanlığı kurmaz. IŞİd türü zihniyetin kurulmasının asıl sebebi devlettir. Dini kontrol altına alacağım diye Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurdu. Daha bilinçli din adamları yetiştireceğim diye imam hatip türü okullar ve Kur’an kursları açtı. Camiler yaptı. Bütün bunların masraflarını ve din adamlarının maaşlarını, bunlardan hiç yararlanmayan yurttaşların da vermiş olduğu Hazine’den karşıladı. Bu gün hiçbir dinle, inançla ilgileri olmayan IŞİD ve benzeri mafyatik örgütler de devlet eliyle buralardan yetişti. IŞİD ve benzerlerinin aslında İslamiyetle, herhangi bir dinle, inançla ilgileri yoktur. Bunlar Ortadoğu’yu merkez edinmiş ve dünyanın her tarafında örgütlenmiş yeni bir mafya örgütüdür.

Türkiye’de devlet bunlarla baş etmek istiyorsa, başta Diyanet İşleri Başkanlığı, olmak üzere imam hatip okulları ve benzeri yerleri derhal kapatmalı, ayrıca cami yaptırma sevdasından da vazgeçmelidir. Aksi halde hiçbir zaman bunlardan kurtulamayız, bu örgütlenmeler daha da büyür yalnızca bizim değil, dünyanın da başına bela olur…” diye uyarıyordu.

Prof Dr. Sayın Mehmet Ali Kılıçbay’ın daha çok şey söylemekten korktuğu da her halinden belliydi.

***

Sevgili facebook arkadaşlarım, korkunun ecele bir faydası yoktur. Gaziantep’te Kurtuluş Savaşı başlarında bir eşkıya düşman kurşunlarından korunmak için bir kayanın arkasına sinmiş, bir kara yılanı seyrediyormuş. Kara kayanın arkasında başını uzatan kara yılan nereden geldiği bilinmeyen kör bir kurşunla kafasından vurulmuş. Bunu seyretmekte olan eşkıya “Kara kayanın arkasında başını çıkaran kör kurşun bir gün gelir seni de bulur” diye bu gördüklerinden ders alıp eşkıyalığı bırakıp Kurtuluş Savaşı’nda alması gereken yerini almış… Büyük kahramanlıklar gösteren o eşkıyayı o gün bugün “Karayılan” efsanesiyle her yıl Gaziantep’in kurtuluşu olan 25 Aralık günü anılır. Karayılan rolüyle bir at üzerinde törenlere katılana herkes elleri patlayıncaya dek alkış tutar. Karayılan adına bir de ilkokul olduğunu biliyorum.

Sevgili arkadaşlarım beklediğiniz kurtuluş gününe dek bir kara kayanın altında bir kara kurbağa olmayı ya da içinde yaşadığımız bu kara günlerin sona ermesinde bir Karayılan olmayı tercih etmek size kalmıştır. Ben sadece uyarıyorum: Tehlike bildiğinizden de büyük ve üzerimize çığ gibi gelmektedir. Biz kurtulsak bile çocuklarımız, torunlarımız kaçacak yer bulamazlar. Bunun uyuyarak destekçileri olmayalım!..

29.04.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE’Yİ SUUDİ ARABİSTAN’A ÇEVİRMEK İSTEYEN DANGALAKLARA SESLENİYORUM!..

İslâm’ı tüm dünyaya yaymak sevdasıyla 1500 yıldır uluslar, halklar ve kendi hallerinde yaşayan kavimler arasında döktüğünüz kanlar, işlediğiniz en vahşi cinayetlerinize artık bir son verin ve insan olmaya çalışın!..

Bütün dinler, inançlar; düşünen, düşünce ve fikir üreten varlıklara seslenir. Hiçbir hayvan türü, hiçbir cansız varlık ve kurumlar için bir din icat edilmemiş ve onları dindarlaştırmak ve sulandırmak da, beyinsizler dışında, aklı başında hiç kimsenin aklına asla gelmemiştir.

Haddini aşarak dini ve kutsalları kullanarak egemen olduğunuz yerlerde artık iyice zırvalamaya, insanları çileden çıkarmaya, hayvanları, cansız varlıkları, hatta kurumları bile dindarlaştırmaya başladınız.

Tekrar ediyorum: Beyinsiz herifler!.. Düşünmeyen, düşünce ve fikir üretemeyen, akıl, mantık ve bilimsel olarak yorum getiremeyen bu maddi ve manevi varlıkların dindar olmaları diye bir şey olamayacağı gibi, dini her türlü çıkarlarınıza alet ederek ne kadar çirkinleştirdiğinizin, insanları dinden imandan ne kadar soğuttuğunuzun, uzaklaştırdığınızın ve kendinizden tiksindirip nefret ettirdiğinizin farkında değil misiniz? Amacınız bu vatanın bağrında doğup büyüyen insanları din, iman, türban, tuman, Kur’an, fistan diye kırdırıp, boğazlatmak değilse nedir? Kardeşliği, huzuru, barışı böyle mi sağlayacaksınız? Bu bağnazlığınızla, bu yobazlığınızla, yurttaşlar arasında yaptığınız bu ayrımlarla mı ülkeyi parçalanıp bölünmekten, yok olmaktan, emperyalizmin acımasız pençeleri arasında can vermekten kurtaracaksınız?

Eğer dünyada huzurun bozulmasını istemiyor, her yurttaşın insanca, özgürce, kardeşçe bir arada yaşamasını istiyorsanız, laikliğin yakasından pis ellerinizi çekiniz!.. İnsan haklarına ve demokrasiye nefes alma fırsatı veriniz!..

1500 yıldır Kur’an dışı uydurulmuş Emevi, Abbasi ve Suudi Vehabi İslam’ı yüzünden Müslümanların insanlık yarışında, uygarlık, ekonomik ve teknoloji yarışında ne kadar geri kalıp birbirlerini gırtladıklarını, kanlar akıttıklarını, emperyalizmin pençesinde kıvranıp yolunduklarını göremeyecek kadar gözleriniz kör mü oldu,küflü beyinleriniz dumura mı uğradı? Kendinize benzetemediklerinizle ne uğraşıp, didinip duruyorsunuz? Alın o vadedilmiş bol huri ve kılmanlı cennetlerinizi başınıza çalın, hepsi sizin olsun, bizi rahat bırakın!..

Bu dünyayı öbür dünyaya gitmek için bir tren istasyonu, bir otobüs durağı, bir geçici hazırlık yeri gibi görüyor, herkese öyle göstermeye çalışıyor, ananızdan doğduğunuzdan itibaren bu dünyayı yalancı dünya diye tanımlayıp, bu dünyadaki cenneti yaşayıp yaşatmak yerine öbür dünyadaki sanal cennete gitmek için hazırlanıyorsunuz. Cennete gidip orada 40 tane huri ve 40 tane kılmana kavuşmak için sapıkça hayaller kuruyor, bu dünyada da elinize geçen her türlü iğrenç fırsatları değerlendirip güçsüz ve korunmasız insanlara, çocuklaraen ilkel ve vahşi yaratıkların bile veremeyeceği kadar zarar veriyorsunuz.

Cennete gitmek, hurilere kavuşmak için kendinize benzetemediğiniz kaç tane masum insanın kafasını kesmek, kaç tane kadına tecavüz etmek, kaç tane evi yakıp, yıkıp örene çevirmek gerektiği konusunda baykuşlardan, yarasalardan kurslar alıp var gücünüzle uygulamaya çalışıyorsunuz.

Ayrıca, hem bu dünyayı yalancı dünya diye görüp, hem de her fırsatta her türlü soygunu, vurgunu, gasbı mubah sayıp servetlerinize servetler katmaya ve dünyanın tapusunu üzerinize geçirmeye çalışıyorsunuz. Bu çelişkiler de gösteriyor ki, sizler gerçek anlamda hiçbir dine, hiçbir Tanrı’ya da inanmıyorsunuz! Dolayısıyla asıl kâfir, asıl münafık, asıl insanlık ve din düşmanı, asıl ortalığı karıştıran kan emiciler ve vicdansızlar da sizsiniz!..

İster semavi, ister batıl, tek veya çok tanrılı, hangi dine olursa olsun, gerçekten inanan insanlar olsanız, hem “Allah’ın yarattığı canı ancak Allah alır” deyip hem de kendinize görevler tahsis edip kendinize benzetemediğiniz insanların Azrail’i olmaya soyunmaz, ağzınızda çıkan sözlerle davranışlarınız da tutarlı olursunuz!..

Sizi gidi sahtekârlar sizi!.. Sizi gidi düzenbazlar sizi!.. Sizi gidi kurnaz geçinen dangalak mel’unlar sizi!.. Dini imanı, vatandaşların kutsal inançlarını, tüm kutsallarını çıkarlarına alet edip servet biriktiren şerefsizler sizi!.. Yeter artık elinizden bu dünyanın, bu ulusun, bu halkın çektikleri!.. Yeter!.. Yeter!.. Yeter!.. Haddinizi bilin ve sabrımızı da taşırmayın!.. Eğer kendimizi tutamayıp infilak edip bir patlarsak dünyanın bütün nükleer ve termonükleer silahları elimize su dökemez, kendimizle birlikte ilkel varlıklarınızı da yok etmesini çok iyi biliriz; eğer birazcık varsa, bunu küflü beyinlerinize iyice yerleştirin!.. Sabrımızı da durmadan test etmeyin, çünkü artık çıldırmak ve infilak edip patlamak üzereyiz!..

Sizin gibi şerefsiz ve ahlâksızlarla cennete gitmek, orada da bu dünyada olduğu gibi yaşamımızı size zehir ettirmemek için bir araya gelmek yerine, tarif ettiğiniz cehennemin bin beterine gitmeye benim gibi çoktan razı milyonlarca insan vardır, bunu küflü beyinlerinize iyice sokun ve artık sülük gibi yakamıza yapışmaktan, kendinizle birlikte bizi de kurtarmaya çalışmaktan uzak durun!..

Bu dünya akla, mantığa, bilime ve evrensel hukuk kurallarına dayalı olarak sadece bu dünyanın kurallarıyla yönetilir. Onun da olmazsa olmazı laikliktir; çünkü demokrasinin, çağdaş hukukun, insan haklarının ve kardeşçe bir arada yaşamanın temeli laikliktir.

Laikliği gerek anayasamızdan, gerekse yaşamımızdan söküp atmaya çalışanlar boşu boşuna uğraşmasınlar, güçleri yetmez. Aksi halde bize dünyayı zehir etmeye çalışanların dünyalarını zehir zıkkım etmek de bizim görevimizdir. Bu da bizim andımızdır!..

28.04.2016

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TUNCELİLİ OLMAK GERÇEKTEN ÇOK ZORMUŞ…

20160404_2223374 Nisan’da özel bir hastanenin acil servisinde 3 saat yatmış, 1000 cc’lik serum, ateş düşürücü ve ağrı kesici aldıktan sonra kısmen rahatlamıştım.

Doktorum geldi, “Kendini nasıl hissediyorsun?” dedi. “Teşekkür ederim, iyiyim, evime gitmek istiyorum” dedim.

Bu arada kan ve gaita tahlilleri de yapılmıştı. Doktor tahlillere baktıktan sonra “Hayır, bu halinle eve gidemezsin, en az birkaç gün burada yatman, tuz yüklemem, sürekli tahliller yapıp kontrol altında tutmam gerekiyor. Aksi halde bilinç kaybın olur, psikolojin bozulur” dedi.

“Evime gideyim, yarın gelir burada yatarım. Gerekli tahlilleri yapar, tuz yüklemesini de yaparsınız. Ben burada yatmak istemiyorum. Hastanenin benden beklediği para neyse onu da veririm” dedim.

Doktorum güldü: “Yok öyle dediğin gibi olmaz, o zaman takip yapamam… Sorun para sorunu değil, buradan çıktığınız anda sorumluluğu kabul etmem, daha da kötü duruma düşersin, seni uyarmak bir hekim olarak görevimdir ama yine de sen bilirsin, zorla da tutamam” dedi.

Sonunda yatmayı kabul ettim. Kızıma telefon ettim. Kızımla damadım geldiler. Yatış muamelesinden sonra beni tekerlekli bir sandalyeye bindirdiler. Kızım, “Baba, bu tarihi anıyı ölümsüzleştireyim” diye resimlerimi çekti. Ben de gülerek, “Çok kötü alıştım yahu bu tekerlekli sandalyeye binip kendimi taşıttırmaya… Bu artık alışkanlık haline geldi, hoşuma gitmeye başladı vallahi” dedim.

Ayrı asansörlerden hastanenin tek kişilik odasına çıkarıldım. Hemşire ve yardımcıları geldiler, sol kolumdaki damar yolu yetmemiş olmalı ki, sağ kolumda da damar yolu açıldı. Tahlil için kan alındı. Serumlar bağlandı. Bir de gaita için tüp verildi ama evimde 5 dakikada bir tuvalete koşarken, inadından bağırsaklarım kilitlendi, ancak saatler sonra örnek verebildim.

Günlerdir bir şeyler yiyemiyor, içemiyor, canım da bir şey istemiyordu. Kendimi iyi hissedince kızım:

-“Baba, bir şey istiyor musun, yanında kalmamızı istemiyorsan, saat 24.00’e geliyor, biz eve gidelim” dedi.

-“Kızım, canım fena halde caartlak kebabı istedi” dedim.

-“Erzurum’un cağ kebabı mı?”

-“Hayır, caartlak kebabı…”

-“Baba, o da nedir öyle?”

– “Kızım, 35-40 yıl öncesine, Gaziantep’e gittim. Sen nerden bileceksin caartlak kebabını? Cağ kebabına da razı olurum ama bu saatten sonra cağ kebabı da bulunmaz ki…” dedim. Gülüştük.

Bu arada üşümeye başladım. Kalın çarşafı üzerime çektim. Yetmeyince kızım üçlü divan üzerine refakatçi için konan çarşafı da getirip üzerime çekti. Titremem azalacağına daha da şiddetlenerek arttı, adeta sıtma nöbetine yakalanmış gibi titremeye başladım, titremekten sözcükleri bir araya getirip derdimi de anlatamıyordum.

Zor durumda olduğumu anlayan kızımla damadım hemşirelere bakmaya gittiler. Az sonra bir hemşire ile elinde bezleri, kovası vs. malzemeleri olan tesettürlü, orta yaşlı bir hastabakıcı birlikte geldiler. Ateşimi ölçtüler, birbirlerinin gözlerine baktılar. Üzerimdeki çarşafları bir kenara topladılar, damar yolundan bir de sıvı ateş düşürücü ve ağrı kesici Parol eklediler.

Saat 00.30’da kızımla damadım gittiler. Hastabakıcı kadıncağız bezleri soğuk suya sokup sıktı, vücuduma, kollarıma, koltuk altlarıma sürekli olarak 3-4 saat soğuk kompresler yaptı, arada bir ateşimi ölçtü. Ben kendinden geçmiş bir vaziyette yatıyor, titriyordum. Arada bir hemşire de gelip yokladı, ateşimi ölçtü. Nihayet sabaha doğru rahatladım. Vücudum buz gibi olmuştu ama hem üşümüyor, hem de artık titremiyordum.

Vardiyası biten hastabakıcı kadıncağız evine gitmeden son olarak ateşimi ölçtü ve gülümseyerek “Oh!.. Çok şükür normale döndün, ateşin de 36 dereceye düşmüş, geçmiş olsun…” dedi.

Ateşimin kaç olduğunu sorduğumda “39 dereceydi” dedi.

Kadıncağız evine giderken:

-“Hanımefendi, Allah senden razı olsun, çok yoruldun, zahmetler ettin, beni kendime getirdin, sana çok şey borçluyum” dedim. Güldü.

-“Benim vardiyam bitti, evime gidiyorum. Çok şükür atlattın, tekrar geçmiş olsun…” dedi.

***

Saat 09.00’a doğru uzun boylu, güzel bir hemşire geldi. Gülümseyerek “Günaydın” dedikten sonra kendimi nasıl hissettiğimi sordu.

-“İyiyim, iyiyim de… Karnım fena halde acıktı, sizin yemek servisiniz yok mu?” dedim.

-“Var… İstiyorsan ana bir şeyler göndereyim” dedi.

-“Dışardan mı, buradan mı?”

-“Buradan, hemen gönderiyorum” dedi, çıktı.

***

Biraz sonra orta yaşlı esmer bir hanım, bir kapalı yoğurtla bir kaşık bırakıp gitti.

Ben yağsız, kireç tadında yoğurdu aç kurtlar gibi kaşıklarken, aynı kadın kapalı tabldot içinde üzerinde “İshal Yemeği” yazan tabdotu masamın üzerine yerleştirdi.

Yemeğe şöyle bir göz attıktan sonra kadına:

-“Benim canım caartlak kebabı istiyor, sizin getirdiğiniz yemeğe bak” dedim.

Kadın gülünce, akşam kızıma anlattığım caartlak kebabından söz edip, kızımın da bilmediğini söyledim. Kadıncağız:

-“Şimdiki gençler nereden bilecek?” dedi.

-“Peki, siz biliyor musunuz?” dedim. Güldü:

-“Ben bilirim, Doğulu herkes bilir” dedi.

-“Doğu’nun neresindesiniz?” dedim. Adeta bir şeyden korkuyormuşçasına, duyulur duyulmaz:

-“Tunceliliyim” dedi.

-“Memnun oldum. Ben de Maraş’ın Elbistan’dayım” dedikten sonra “Tuncelili olmak çok zor değil mi?” diye ekledim.

-“Evet, Tuncelili olmak çok zor… Bazı insanların hoşuna gitmiyor. Bir gün yaşlı bir hasta kızıma: ‘Kızım, nerelisin?’ diye sormuş. O da ‘Tunceliliyim’ deyince, hasta adam ‘Kızım, sen git de başkası gelsin’ demiş…”

Birden sigortalarım attı, ağzıma sahip olmaya çalıştım ama gayri ihtiyari olarak:

-“Vay Yezit vay!.. Vay Mervan vay!.. Vay insan olmadık hayvan vay!..” diye sokrandım. İnsan olmanın farkını anlatabilmek için tesettürlü kadının bana nasıl hizmet ettiğini, beni nasıl canlandırdığını, benim iyi olduğumu görünce nasıl sevindiğini, benim de ona nasıl dualar ettiğimi özetledim: “O kadıncağız, kendisine verilen görevini hakkıyla yaptı, ben de onun vermiş olduğu hizmetle kendime geldim. Onun dini imanı, mezhebi, meşrebi beni ne ilgilendirir. Ben hastaydım, o da benim nazarımda görevini hakkıyla yapan bir insandı, onu bir anam, bir bacım, bir kızım gibi gördüm. Kızının muhatap olduğu o tür Yezitler dünyayı nasıl çirkinleştirdiklerinin, kendilerinin de ne kadar insanlık dışı varlık haline geldiklerinin farkında bile değiller… Yazıklar olsun!.. Öyleleri gibi olacağıma ölmeyi tercih ederim” dedim.

Kadıncağız gitti, biraz sonra gelip bıraktıklarını götürdü. Bana da gülümseyerek, “Geçmiş olsun” dedi. Ben de kendisine teşekkür ettim.

***

Saat 17.00 sularında kızıma telefon ettim, beni çıkarmaya geldi. Ardından akşam yemeği… Ben tatsız tuzsuz yemeğimi yerken, doktorum içeri girdi. Halimi hatırım sordu. Kendimi iyi hissettiğimi söyledim. Son tahlilleri de göz önüne alarak “Artık iyi oldun, seni tahliye ediyorum, çıkabilirsin, 3 gün sonra dışardan yapılıp gelecek olan tahlilin de geldiğinde gel, son durumu görelim” dedi.

Ben kendi kendime “Kızım, bunlar analık olsalar, vallahi insanı açlıktan öldürürler. Benim canım caartlak kebabı, cağ kebabı, tas kebabı, istiyor. Bunların verdiği yemeğe bak…” diye sokranıyordum.

Doktorum kızıma “Baban, ne diyor?” diye sordu. Kızım söylediklerimi tekrar etti. Doktor gülerek: “Hadi geçmiş olsun, görüşürüz” dedi. Ben de teşekkür ettim. Derhal hazırlanıp çıktım.

Kızım çıkma işlemlerini yaptırmak, sonra ilaçlarımı almak, oradan da eve gitmek üzere ayrıldı. Ben de hazırlanıp doktorumla görüştükten sonra doğru Sarıgazi Et’e gidip adeta açlığımın intikamını alırcasına 1,5 kg dana kuşbaşı alıp eve geldim. Günlerdir bir şey yememenin acısını çıkarttım.

***

Aman sağlığınıza bir de ağzınıza dikkat edin, ayrıca karşılaştıklarınız insan mı, değil mi ona bakın!.. Mezhebi, meşrebi sizi ilgilendirmez, kimsenin sadece kendini ilgilendiren özellerine burnunuzu sokmayın!.. Elinize, dilinize, belinize sahip olun!.. Bunları yapabildiğiniz kadar insan olduğunuzu unutmayın!.. Bir de sakın Ensarcılardan olmayın!.. Bakın o zaman dünya ne kadar güzelleşiyor…

12.04.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖĞRENCİLERİNE TECAVÜZ EDEN KÖPEKLER, İNSAN MISINIZ?

MERSİN

MERSİN

1967-68 Eğitim-Öğretim Yılı’nda Gaziantep Lisesi’nde öğrenciyken ilk birkaç ayımı lisenin pansiyonunda geçirmiştim. Siverek’in eşkıyası birtakım öğrencilerin baskı ve zulümlerine son verip pansiyonda dayılığımı kabul ettirmiş ve irili ufaklı korunmaya muhtaç öğrencilerin koruyucu meleği, abileri olmuştum.

Hafta sonunu ailelerinin yanında geçiren küçük çocuklar bana fıstıklar, cevizler, kuru üzümler, pestiller getirirler, “Bunu senin için annem gönderdi” diye verirlerdi. Ben asla kabul etmek istemezdim ama çocukların aşırı ısrarlarına dayanamayıp ve onları kırmamak için almak zorunda kalırdım.

Arkadaşım ve sağ kolum Hasan da “Ulan puşt! Çocukların haracını mı yiyorsun?” diye bana kızar, sitem ederdi. Ben de kesinlikle öyle olmadığını, çocukların annelerinin çocuklarını korutmak için gönderdiklerini anlatmaya çalışır, sonra gelen yiyecekleri Hasan’la paylaşırdım.

Benim varlığım ve gölgemde o kimsesiz çocukların kıllarına kimseler dokunamazdı. İçlerinden birinin sesi çok güzeldi. Beni sevindirmek için türküler söyler, beni mutlu ederdi.

Bir gün Elbistan’dan arkama takıp getirdiğim arkadaşlarımın densizliklerine dayanamayıp pansiyonu terk etmiş ve bekâr arkadaşlarımın evine yerleşmiştim. Benim yokluğumu fırsat bilen Siverekliler pansiyonu ele geçirmişler ve en çok sevdiğim arkadaşım lise son sınıfta okuyan Adanalı Hüseyin’in ağzını burnunu dağıtmışlar, bir dişini de kırmışlardı.

Hüseyin’in o acıklı halini görünce:

-“Ne oldu Hüseyin, geçmiş olsun kardeşim, kamyon mu çarpı? ” diye sorunca bana sarılıp ağladı: “Artık güvendiğin arkadaşın da yok, bundan sonra buranın dayısı biziz diye herkesin gözünü korkutmak için Siverekliler beni bu hale getirdiler” dedi.

-“Peki, o Elbistanlılar sana sahip çıkmadılar mı?” dedim.

-“Korkularından görmezden geldiler. Onların yiğitliği sen varkendi, sen gittikten sonra onlar da sindiler” dedi.

Hüseyin’i teselli ettikten sonra soluğu pansiyonda aldım ve:

-“Ulan şerefsizler!.. Ben buradan gittim diye kendinizi bir bok mu zannettiniz? Ölmedim ya!.. Aha buradayım. Bundan sonra her gün geleceğim ve benim yokluğumda dayılık yapanların, arkadaşlarıma ve bir masum çocuğa el kaldıranların ellerini kırar, gebertirim!.. Kimse duyduk duymadık demesin!..” diye naraladım. Pansiyonu tekrar hizaya getirdim.

Ondan sonra hiçbir densiz hiçbir kimseye dokunamadılar ve Siverekliler de dayılığı bırakmak zorunda kaldılardı… Böylece pansiyonda sağladığım düzen devam etmişti…

***

1968-1969’da da Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi’nde Lise sonuncu sınıfı okurken, Gaziantep’te yaşadıklarımın benzerini yaşamış ve koruyucu dayılığımı herkese kabul ettirmiş, pansiyonun da öğrenci başkanı olmuştum. Arkadaşlarım genellikle beni sever, sayarlardı. Aramızda bir tane sapığın yaşaması, birinin birini, kaşının üzerinde gözün var diye rahat etmesi olanaksızdı.

Beni tek sevmeyen Pansiyon Yaptırma ve Yaşatma Derneği’nin Başkanı Zekeriya Ergenç’ti… Çünkü paralarımızın yenmesine, kalitesiz yemek ve hizmet verilmesine asla göz yummuyor ve gereğini yapıyordum.

Hizmetlimiz Dudu Bacı’nın oğluna bol bahşişler karşılığı elbiselerimi ütületirdim. Dudu Bacı da bana adeta annelik yapardı. Genellikle koğuşlarda yatmaz, Revir’de yatar kalkardım. Öhö desem Dudu Bacı tabldotla yemeğimi ayağıma getirir, yalvar yakar yedirirdi.

Ortaokul son sınıfta Pansiyon Yapma ve Yaşatma Derneği’nin koruması altında yatılı okuyan, hem öksüz, hem de yetim bir Zihni Tepgeç vardı. Benim postam gibi görev yapar, adeta bana “abi” diye tapınırdı. Her gittiğim yere onu da götürürdüm.

Bir gün baktım ki, Zihni’de cirit ve disk atma merakı var. Ona spor giysileri temin edip yanımda Tevfik Sırrı Gür Stadı’na götürüp getirdim, ben ne yedimse ona da yedirdim, ben ne içtimse ona da içirdim. Bana öğretilenleri Zihni’ye de öğrettim, onu istediğim kalıba soktum.

Ben Lise ve Dengi Okullar Arası’nda hem cirit, hem de disk atma da şampiyon oldum. Okulumun 7. Sene de şampiyon olmasına katkıda bulundum. Aynı şekilde Zihni de Türkiye Yıldızlar şampiyonu oldu her iki dalda… Onun da Tevfik Sırrı Gür Lisesi’ne bu şekilde katkısı oldu.

***

Hey gidi günler hey!.. Hey gidi yıllar hey!.. Şimdi ne söylesem, kime söylesem, ne faydası var? Kim inanır başımdan geçenlerin doğruluğuna… Benim gibi dayılar da vardı bir zamanlar. Şimdi de Karaman Ensar Vakfı’nda korumaları altındaki öğrencilerine taciz ve tecavüz eden ayılar var!.. Ne günlere kaldık yahu!.. Ulan sizin gibi şerefsizler benim gençliğimde ayağıma dolaşsaydınız, görürdünüz taciz ve tecavüzleri!..

10.04.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BERBERİMDE SIRA BEKLERKEN

Saat 15 sularında berberime uğradığımda bir kişi tıraş oluyor, bir kişi önündeki bilgisayarla meşgul, bir kişi de öylece bekliyordu. Önümüzdeki sehpanın üzerinde kapağı bile açılmamış bir Sabah gazetesi vardı. Kimsenin okumadığını fark edince sesimi yükselterek konuşmaya başladım. Berberimle aramızda şöyle bir diyalog gelişti:

-Bekir Bey yavrum, kimsenin tenezzül edip kapağını bile açıp okumadığı bu gazeteyi almak zorunda mısın? Bunu alman için seni tehdit eden mi var, kimin korkusundan alıyorsun, okuyacak başka bir gazete mi bulamadın?

-Dayı ben o gazeteyi almıyorum ki, her sabahleyin kapıya atılmış olarak görüyorum. Diğer esnafların da kapısına her gün atıyorlar. Ben de alıp sehpanın üzerine koyuyorum, kimse alıp okumuyor. Ben ne yapayım? Korkumdan almış değilim…

-Peki, öyle olsun!.. Bu gazeteye her gün dünyanın reklâmı ve ilanı veriliyor. Güya çok okunuyor ya… Yavrum, madem kimse eline alıp okumuyor. Sehpanın üzerini kirleteceğine bari tuvalete koy da giren çıkanlar kıçlarıyla okusunlar, bu gazete de hak etmeden almış olduğu reklâm ve ilanların paralarını hak etmiş olsun!..

Bekir Bey kahkahayı bastıktan sonra:

-Peki, dayı bundan sonra öyle yaparım.

-Bekir Bey yavrum; bir gün kızımla Gebze Özel MedicalPark’ta sıramızı bekliyoruz. Etrafıma bir göz attım, baktım ki herkesin elinde bir Sabah gazetesi… Eldekileri saydım 10 tane, gazetelikteki stoktakileri sahtım, 30 tane… Dayanamayıp “Ben bu herzeyi okumak zorunda mıyım? Benim de bir tercihim olamaz mı? Paramızı alırken ayrım yapmıyorsunuz da, gazete alımında neden ayrım yapıyorsunuz?” diye bağırıp çağırmaya başladım. Öğrendim ki, hepsi beleş geliyormuş…

Bir gün de kızımın oturduğu 360 konutluk sitede her gün bir Sabah, bir Milliyet… Kimsenin okuduğu da yok… Kapıları kirletmekten de başka bir işe yaradığı yok… İnternette bunu dile getirdim. Baktım ki bir daha gelmez oldu.

Bekir Bey yavrum, sen de söylediklerimi yap, bir gün bir bakarsın girecek delik arar bu yalaka, tamam mı?

-Tamam, dayı… Aynen dediğin gibi yapacağım…

09.04.2016

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KORKMUYORUM, HIRSIZLAR KORKSUNLAR!..

 

20160404_222342Sevgili dostlarım, ölmemi bekleyenlerim;

24-25 Mart’ta Darıca Farabi Devlet Hastanesi’nde 24 saat yatarak 3 ünite kan aldım, zıpkın gibi ayağa kalkmıştım. Grip denen hain arkamdan hançerlerdi, tekrar yatağa düştüm. Gribin de hakkından geldim. Derken pusuda bekleyen ishal yakama yapıştı, onunla boğuşmaktan su ve tuz kaybından tahtalıköye yolcu oluyordum 40 derecede sıtmaya yakalanmış ya da zikre düşmüş tarikatçılar gibiydim. 4-5 Nisan’da Sancaktepe Özel Via Hospıtal’in VİP salonunda geceliği 400 liradan yatarak birkaç gün önceki ayarlarıma dönebildim.

Kansızlık tedavime kaldığım yerden devam ediyorum. Kimlere ne borcum olduğunu çok iyi biliyorum. Azrail’e teslim olacak kadar da salak ve korkak değilim. Sevenlerimin sevgileri aşkına, ölümümü bekleyenlerin inadına yaşamımın kalitesini ve süresini uzatmaya çalışmak birinci derecede borcumdur. Bu, benim için bir ibadettir. Sağlığını korumak en büyük ibadet ise, korumamak, kendisini hor kullanmak da o kadar tersidir.

Sevgili dostlarım; hani şu 14 yıldır başımıza tepelleş olan AKP iktidarı var ya!.. Onun en çok övündüğü şeylerin başında sağlık sorunlarını hallettiğini söylemek var. Adaletin, birliğin, dirliğin, huzurun ve kısaca he şeyin içine nasıl ettiyse sağlık sorunlarının da içine öyle etti. Bunu anlamayan mankafalar var. Ben AKP’den daha çok, onun bu palavralarına, yalanlarına inanan ya da korkusundan hakları çalınırken sesini çıkarmayan bu mankafalardan nefret ediyorum.

Elimden geldiğince önce ruhsal sağlığımı, sonra da bedensel sağlığımı koruyup bu mankafa düzeninden kurtulmak, en azından çocuklarımızı, onlar da olmazsa torunlarımızı kurtarmak için olanca gücümle korkmadan, yılmadan, bıkmadan savaşacağıma yemin ettim. Bütün dostlarımın, yurtseverlerin de aynı şeyi yapmalarını beklerim.

Türkiye büyük evimizdir. Bu ev başımıza yıkılmaya çalışılıyor, onları bilmeyen, görmeyen, görmezden gelen herkes haindir. İşlerine gelmeyenleri terörist ilan eden hainler en büyük teröristtir. Bize meydan okuyanlara ben de şahsım adına meydan okuyorum: Erkekseniz erkek gibi, insansanız insan gibi hareket edin ve haddinizi bilin!.. Yeter artık!.. Defolup gidin!.. Çaldıklarınızı da götürün, geberinceye dek yiyin, ülkemizi terk edin, huzurumuzu daha fazla bozmayın!..

Yaptıklarınız yanınıza kâr kalmayacak!.. Yalan, iftira ve kumpaslarınızda boğulup geberip gideceksiniz!.. Bu ülke sahipsiz değildir. İnadınıza yaşayacağım!.. İnadınıza savaşacağım sizinle, getirmeye çalıştığınız düzeninizle!.. Çünkü ben Atatürk’ün askeriyim!..

08.04.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AVCIYA HİZMET EDENLERİN VE UYUYANLARIN SONU İŞTE BUDUR

17.25’ten sonra tehlikeli görülen ortaklar “Paralel” ilan edildi. Avcı, bu paralellerin hesaplarının dürülmesi için fetvalar verdi. Bunun üzerine Paralel’in kolu kanadı kırılmaya, dilleri koparılmaya, kanatları, tüyleri yolunmaya başlandı. Barınakları, yuvaları, otlakları, sulakları ele geçirilmeye çalışıldı.

Paralelin son iki yıl içinde rüyalarında bile görseler inanamayacakları şeyler başlarına gelince, birden akıllarına demokrasi, hukuk, insan hakları, can ve mal güvenliği geldi. Denize düşenin yılana sarıldığı gibi bu kavramlara sarıldılar. Ömrüm boyunca öğrenemeyeceğim kadar demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları dersi aldım bu paralel yayınlardan.

Eksiklerimi tamamlamaya çalışırken zaman içinde İpek Koza Holding’in mallarına, Bugün, Kanaltürk gibi televizyon kanallarına ve Bugün, Millet gibi basın organlarına el konuldu. Samanyolu Grup’unun televizyonları uydudan indirildi, iğdiş edildi. Yüksek maaşlarla kayyımların bir an önce altından girip üstünden çıkmaları sağlandı. 4 ay gibi kısa sürede gereği yapıldı, yutuldu.

Kürdistan rüyalarıyla yatıp kalkan, açılımlardan medet uman İMC Tv ile koltuk değnekliği yapıp Ötüken marşları söylemeyi Türk milliyetçiliği zanneden BengüTürk Tv uydudan atıldı, susturuldu.

Sırada yayınlarına devam eden NAMAZ, pardon ZAMAN gazetesi vardı. Nihayet, ona da kayım kayım kayyımlar atandı, yönetenleri ve çalışanları tomalarla, biber gazlarıyla, sis bombalarıyla, coplarla püskürtülüp kalesine el konuldu.

Şimdi paralelin son tüyleri de mercek ve cımbız yardımıyla yolunduktan sonra sırada solun, sosyal demokrasinin can çekişen yayın organları var.

Biraz daha horuldamaya devam edin; dünyayı yutsa doymayan sayın yılan tıslaya tıslaya geliyor. Yakında hepinizi yutulacak, yok olup gideceksiniz!..

“Susma sustukça sıra sana gelecek” sözünü bir şarkı sözü sanıyordunuz, bir kulağınızdan girip diğer kulağınızdan çıkıyordu, değil mi? Şimdi gerçek olduğunu görmeye başladınız mı? “Evet” mi? Peki, o zaman daha neyi bekliyorsunuz dangalaklar!..

05.03.2016

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GÖRGÜSÜZ KENDİSİ GİBİ ÇOCUK YETİŞTİRİR

21.09.2004 Salı Günlü Günlüğümden: Saat 08.00’de kalkıp kahvaltımı yaptım. Arabam tamirde olduğu için bizim blokların arkasında dolmuşa bindim. D/7’de kiracı olan karı koca da aynı dolmuşa bindiler. Benden önce davranıp dolmuş ücretimi de onlar verdiler. Ben de nezaket gösterip boş koltuğa kadını oturttum.

Aslan Çimento Endüstri Meslek Lisesi’ni geçtikten sonra 2 kişi kalktı. Onların yerine de adına tesettür dedikleri çaputlara bürünmüş bir kadın oturdu, yanına da 10 yaşlarındaki oğlunu oturttu. Bunun üzerine sinirlenerek: “Şoför bey, koltuğunu boşaltanların yerine ‘Boşalan koltuklara ilk binenlerin öncelikle oturma hakları vardır’ kuralını neden uygulamıyorsunuz? Daha önce binmeme karşın benden sonra binenler boşalan yerleri hemen doldurdular, dolayısı ile ben de ayakta kaldım” dedim.

Bunun üzerine kadının yanına bir yabancının oturmasının olmayacağını ileri sürmeye kalkanlar oldu. Onları azarlayıp: “Dolmuşta haremlik-selamlık mı var yani?” dedim.

Kadın, “Çocuk hastadır” diye kendini savunmaya kalktı ve çocuğu kaldırıp beni oturtmak isteyince: “O, önce olmalıydı, ben söyledikten sonra bir anlamı ve gereği kalmadı” dedim.

Bu sefer şoförün arkasında genç ve türbanlı bir bayan kalkıp bana yerini vermek istedi. Ona da teşekkür edip: “Benim amacım, illa oturup kendim rahat etmek değildir. Ben tepkimi göstermek istedim. Öğrencilik yıllarımda yüzde seksen oranında oturduğum koltuğu ya bir yaşlıya, ya bir hastaya ya da çocuklu bir bayana verir, ben de hep ayakta giderdim. Şimdi de biz yaşlandığımıza göre sıra bize ne zaman gelecek? Çocukluğumuzda, gençliğimizde ektiğimizi biçemeyecek miyiz yani?

Terbiyesiz, görgüsüz bir nesil türedi. Kendi yerlerini birilerine vermelerinden vaz geçtik, senden sonra dolmuşa, otobüse veya banliyö trenine binmelerine, üstelik senden çok çok genç olmalarına karşın, boşalan koltuğu sanki büyük bir marifet yapıyorlarmış gibi hemen kapıyorlar. Beni şimdi kızdıran işte bu tür görgüsüzlükler, saygısızlıklar ve haddini bilmez küstahlıklardır.

Ben bir öğretmenim… Bu tür çocuklar evlerinde anne, baba ve büyüklerini, okullarında da idarecileri ve öğretmenlerini dinlemiyorlar; dolayısıyla ülkemiz de gittikçe bozuluyor, kan kaybediyor. Bu çocuklar gökten zembille gelmediklerine göre, onları bu hale getirenler görgüsüz, cahil anne ve babalar, hatta liyakatsiz öğretmenlerdir. Aslında önce onları doğru dürüst eğitmek, çocuk yetiştiremeyecek olanların çocuk yapmalarına, çocuk eğitmelerine de kesinlikle izin vermemek gerekir. Aksi halde bütün çabalar boşa gider. Bunlar oturdukları mahallelerinde de mahallenin sakinlerini rahatsız ediyorlar, insanı çileden çıkarıyorlar” diye atıp tuttum, içimi boşalttım.

Dinleyenlerin çoğu bana bakıp hak verdiler.

****

Şimdi bütün okullar 4+4+4 ile imambayıldı yapıldığına göre artık Türkiye rayına oturmuş olmalı…

27.02.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BU KADAR YALAN VE İFTİRAYA BU ÜLKE NASIL DAYANIYOR?

Sabah sabah televizyon kanalları arasında dolaşırken karşıma Akit TV çıktı. “Biraz da şu Akit’i izleyelim, bakalım bu kanal yurt ve dünya olaylarına nasıl bakıyor?” dedim.

10-15 dakikamı feda edip Akit TV’yi izlemeye karar verdim. Vermez olaydım: Stüdyoda yakışıklı tıfıl bir genç ile beyefendi görünümlü orta yaşlı bir kişi önündeki kâğıda bakarak Almanya’dan telefon bağlantısı kurdukları 28 yaşındaki bir genci sorularıyla yönlendiriyorlar, o da daha önceden hazırlanmış olduğu her halinden belli olan ve hayatında yurtdışı görmemiş bir Türk’ün Türkçesi ile yanıtlarını veriyordu.

Konu, Almanların yabancılara ve ilticacılara nasıl baktıklarıyla ilgiliydi. Rolünü iyi ezberlemiş ya da yüzü görünmediği için konuşuyormuş gibi kâğıtta okuyan, telefonun diğer ucundaki yaşı genç, beyni küflenmiş adam temiz bir Türkçe ile yanıtlıyordu.

Soruları bir kenara bırakıp telefonun diğer ucundan yanıt veriyormuş gibi yapan adamın ağzından kısaca özetlemek gerekirse:

“Ben şimdi 28 yaşındayım. 8 yaşından beri Almanya’da yaşıyorum. Almanlar “Babama Allah’a inanır mısın, inancın ve mezhebin nedir, ibadet yapar mısın?.. Türkiye’yi ve Türkleri sever misin?” diye sormuşlar. Babam da elhamdülillah Müslüman’ım, mezhebim Sünni’dir. Namaz da kılarım, oruç da tutarım, ülkemi de milletimi de çok severim…” demiş.

“Babam dindar, namazında niyazında Müslüman ve Sünni olduğunu, Türkleri kötülemeyip övünce, Türkiye’ye, Türk milletine atıp tutmayınca ilticası 3 defa reddedildi.

‘Ben Müslüman değilim, Hristiyan’ım, ateistim, Aleviyim, Allah’a da inanmam, Müslümanları, Sünnileri, namaz kılanları, oruç tutanları hiç sevmem, nefret ederim, Türkleri, Türkiye’yi de hiç sevmem, onlar çok kötüdür’ gibi şeyler söyleyip Türkiye’ye atıp tuttuklarında el üstünde tutuluyorlar, baş tacı ediliyorlar, ilticaları da hemen kabul ediliyor.

Allah başımızdan Sayın Cumhurbaşkanımızı eksik etmesin; o İslâmiyet’e, Sünniliğe hizmet ediyor. Onunla uğraşanlar aslında İslâmiyet’le, Sünnilikle uğraşıyorlar. Onu ortadan kaldırarak İslâmiyet’i, Sünniliği ortadan kaldırmak istiyorlar. Onun sayesinde ülkemizde de, yurtdışında da adam yerine konduk… ”

Bu kadar yalana, bu kadar kötü niyetle yapılan yayına gel isyan etme!.. Daha fazla dinleyip izlemeyi bırakın beynimi, midem ve bağırsaklarım bile dayanamadı, kanalı hemen kapatıp kendimi tuvalete güçlükle atabildim.

***

Yüzlerce ulusal ve yerel yayın yapan televizyon ve FM radyo kanalı bıkmadan usanmadan bu şekilde yalanlarla, iftiralarla, gerçek dışı şeylerle beyin yıkayıp Türkiye’yi kristallerine kadar parçalamak istiyorlar. Bu ülkenin hâlâ ayakta durabilmesi gerçekten bir mucizedir.

13.02.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

NERDE KALMIŞTIK?..

03.09.2004 Cuma günlü günlüğümden: Saat 08.00’de kalkıp banyo, ardından kahvaltı yaptıktan sonra okula gittim.

Saat 12.00’ye dek oyalandıktan sonra “Branş Öğretmenleri Zümre Toplantısı” yaptık. Hangi öğretmenin hangi sınıfın sınıf öğretmeni olacağını ve hangi dersleri alacağını tespit ettik.

Saat 13.30 olmuştu. Özellikle benimle fırsat buldukça giden Hasan Bey’in gözüne bakıp “Arkadaşlar, Gebze’ye gidiyorum, giden yok mu?” dedim.

Hasan Bey: “Hocam, çok teşekkür ederim. Cuma’ya gideceğim” dedi.

Saatime bakıp “Cuma mı kaldı?” dedim.

Hayret, bu arkadaşın dinine imanına bu kadar düşkün olmadığını çok iyi biliyorum. AKP iktidar olalı bunun gibi kaypak insanlar nasıl da dindar oldular.

Müdür Yardımcısı Mustafa Bey, bir sözümün üzerine: “Hocam, Allah aşkına AKP’yi ve hükümeti karalamayın… Bak, hiçbir hükümetin yapmadığını yapıyor; ders kitaplarını beleş veriyor, eğitime katkı payını kaldırdı” dedi.

“Mustafa Bey, ben ilkokulda okurken birkaç gün arayla başöğretmenimizin emriyle tüm okulda bit muayenesi yapılır, bitli öğrenciler tören alanında tüm öğretmen, öğrenci ve dışardan izleyenlerin karşısına dizilir, başöğretmenin komutuyla tüm öğrenciler bitli öğrencilerin yüzüne ‘Tuuu!.. Tuuu!… Tuuu!..’ diye tükürürdü. Bir keresinde de benim başıma gelmişti, bunu asla unutamam.

Hocam, Eğitime Katkı Payı’nı vermeyen öğrencilerin de sınıfta nasıl rezil edilip aynı duyguları yaşadıklarını gözlerimle defalarca gördüm. Onların da benim bit muayenesinde yüzüme tükürüldüğünde ne hissettiysem onu hissettiklerini ve çok üzüldüklerini anlamamam için insan olmamam gerekir. Eğitime Katkı Kaldırılması iyi olmuştur. Bu hükümetin yaptığı iyi şeylerin olmadığını söylemiyorum. Elbette iyi şeyler de vardır. Anayasamız da İlköğretim ‘zorunlu ve parasızdır’ der. Ama biz öğretmenleri de kul yerine koyuyor. Kişiliğimizi, kimliğimizi tamamen yok etmeye çalıyor. Buna bir yıl daha nasıl dayanacağım, bilmiyorum” dedim.

AKP’ye yaranmak için kıvırtan kıvırtana… Kıvırdın bakalım ne olacak!..

***

Aziz Gülmüş’e de çocuğundan dolayı “Anarşist ne yapıyor?” diye şaka ile sorunca: “Hocam, anarşist sayenizde sınıfta kaldı” dedi.

“Niye sayemde?”

“Diyorlar ki: Biz senin oğlunu sınıfta bırakmayacaktık, Turaç Bey, onun hakkında konuşunca arkadaşları etkiledi, arkadaşlar da onu sınıfta bıraktı.”

“Aziz Bey, şimdi anlaşıldı; birkaç gündür sorularıma neden yanıt vermediğin, yüzüme neden bakmadığın… Öğretmenler Kurulu Toplantısı’nda konuşulanların, dışarıya sızdırılması suçtur. Ama mademki öyle diyorlar. Hangi şerefsiz dediyse yalan söylemiştir. ‘Şu sessizdir, bunun dili yoktur’ diye mızmızları, sünepeleri bir üst sınıfa geçiriyorlardı. Senin oğlun gibileri de ‘o şöyle kötü, bu böyle kötü’ diye sınıfta bırakıyorlardı.

Ben de o yaramaz ve kötü gösterilen öğrencilerin şahsında yaşamım boyunca başıma gelenleri anımsayıp: ‘Arkadaşlar, ülkemiz Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkedir. Mızmızlık, sessizlik, her şeye evet demek, o kadar da iyi; hakkını aramak, işine gelmeyene hayır demek o kadar da kötü değildir. Bağımsızlık Savaşı’nda düşmanın karşısına dikilenler o isyankârlardır.

Ben inanıyorum ki, ülkemizin başı yine belaya girdiğinde en ön cephede o beğenmediğiniz insanlar savaşırlar, ölürler. Öbür sünepeler, mızmızlar, çok beğendikleriniz ya düşmana yağ çekip yanaşırlar ya da kaçarlar. Ben şahsen öğrencileri bu şekilde değerlendirdiğiniz için sözlerinize alındım.

Ben de yaşamım boyunca hakkımı aradıkça o öğrencilerin durumuna düştüm, dışlandım, ezildim ama bana yapılan haksızlıklar karşısında asla eğilip bükülmediğim için ceza üstüne ceza aldım, il il sürgün yaşamı yaşadım.

Ben diyorum ki, lütfen terbiyesizlikle hak aramayı birbirlerine karıştırmayalım. Bazı öğrenciler bizim kendilerinden beklediğimiz şekilde hareket etmemiş, bildiklerinden kalmamış, bazı dayatmalara karşı direnmiş hatta saygısızlık ve terbiyesizlik yapmış olabilirler. Not verirken, ahlak notu vermeyelim. Eğer mutlaka davranışlarından dolayı birilerini sınıfta bırakacaksanız, hakları çalınırken susanları bırakın!..

Aziz Bey okulumuzun bir personelidir, bizim de arkadaşımızdır. Kendisi de zaman zaman çocuklarının yaramazlıklarından, söz dinlememelerinden yakınıp bizden yardımcı olmamızı beklediği olmuştur. Aziz Bey’in oğlu böyle böyle yapıyor… Aziz Bey’in gücü yetmiyor, tamam ama bize düşen ona yardımcı olmaktır, onun huzursuzluğuna yol açacak bir şey yapmayalım diye de senin oğlunu kayırdım. Yazıklar olsun onlara da, sana da!..” deyip çıktım.

Arkamdan Aziz Bey ne söylemiştir, ne düşünmüştür bilemem…

====

Kendinizi kurtarmak için yalan söylemeyin; her yalanın bir ömrü vardır, zamanı geldiğinde kar kalkınca ortaya çıkan it boku gibi ortaya çıkar. Birilerini kendinizle kıyaslamak istiyorsanız, ayarını bozduğunuz kantarla önce kendiniz tartılın, sonra başkalarını… Dilinizi pide fırının küreği gibi oraya buraya fazla sallamayın, ya kökünden koparırlar ya da birileri bir şeyler eder…

10.02.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZORUNLU TRAFİK SİGORTASI, KASKO, MTV VE YOLUNAN KAZLAR

Türkiye’yi yönettiklerini sanan, gökten zembille indiklerine inandırılan batırandaşlar harçlıklarını çıkarmak için, yolunacak kaz yerine koydukları samanlıkta çürümeye terk edilmiş batandaşları her fırsatta yola yola yarasaya döndürdüler.

Hani kendileri dünyanın en pahalı arabalarını makam arabası, en pahalı uçaklarını makam uçağı diye kazların sırtından alıp, ceplerinden beş kuruş harcamadan yeryüzünde keyiflerince fink atıp, gökyüzünde beleş uçmaya, lazımlıklarını bile yanlarında taşımaya alışmışlar ya… Bu alışkanlıklarını sonsuza dek devam ettireceklerini, bu devranın da böyle süreceğini zannediyorlar. Oysa tüm tüyleri yolunmuş, kursakları boş yarasaya dönmüş batandaşlar sayelerinde son nefeslerini vermektedir.

Bir şeyi hem zorunlu tutacaksın, hem de fiyatını sen belirleyip Zorunlu Trafik Sigortası diye batandaşlara dayatacaksın. Onlar da kuzu kuzu gelip sigorta edecekler öyle mi? İşte bu olmaz!..

Batandaşlar bilerek veya bilmeyerek batırandaşlara ders vermiş oluyorlar. Yani bu Zorunlu Sigortayı yaptırmadan trafikte dolaşanların sayıları artmaya başlamış…

Bu durumda Ulaştırma Bakanlığı da Zorunlu Trafik Sigortası’nın çok pahalı olduğunu kabul ederek yeni çözümler üretmeye girişmişler.

Zorunlu Trafik Sigortası, kasko, MTV, araç muayenesi, yakıtın içindeki 2/3 oranındaki vergiler, paralı yol ve köprü geçişlerindeki fahiş ücretler, park ücretleri, uyarı bile yapılmadan verilen ağır para cezaları vs. sürücüleri ve araç sahiplerini canlarından bezdirmiştir.

Devletin asil görevlerinden biri de yurttaşlarına hizmet etmek ve onları mutlu etmek iken, bu tamamen bir kenara bırakılıp tüccar devlet düşüncesiyle hareket edilmiş ve yurttaşlar enayi yerine konulmuştur. Dolayısı ile çoğu zaman aracın sahiplerine mi yoksa sahiplerinin mi araca bindikleri, yararlandıkları tartışılır hale gelmiştir.

Bir batandaş olarak eğer bir kıymeti harbiyesi olursa ben de önerilerimi sıralıyorum:

  • Yalnızca üçüncü kişilerin görecekleri zarar ve ziyanların karşılanması için Zorunlu Trafik Sigortaları yapıldığında bunun primleri 2 aşamada ödenmelidir:
  1. Kimsenin canını acıtmayacak cüzi bir kısmı peşin,
  2. Geri kalan kısmı da ATV ve KDV’de olduğu gibi yakıt alırken, tüketeceği yakıtın belli bir oranında prim kesilip, sigorta yapan şirket hesabına aktarılmalıdır. Dolayısı ile hem tüm araçlar Zorunlu Trafik Sigortası’ndan kaçmamış olur, hem de araç yakıt tükettiği, yani trafikte dolaştığı oranda Zorunlu Trafik Sigorta primi ödemiş olur.

“Çok gezen tavuk, ayağında pislik getirir” atasözünde olduğu gibi potansiyel olarak trafikte çok gezen araçların yerlerinden kıpırdamayan araçlarla eşit tutulmaması da sağlanmış olur.

  • Üçüncü kişilere verilen zarar ve ziyanlar Zorunlu Trafik Sigortası’ndan karşılanacağına göre ayrıca kasko yapılması durumunda her ikisi birleştirilip Zorunlu Trafik Sigortası’nın karşılaması gerekenler kaskodan düşürülmelidir.

Bizi yönetenler; bizim de aklımıza, düşüncelerimize, fikirlerimize başvurur, bizi dinlerlerse hem kendileri, hem biz, hem de devlet kazançlı çıkar. Dolayısı ile huzur ortamı sağlanır.

10.02.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ŞAM EMEVİ CAMİİ’NDE CUMA NAMAZI KILMA HAYALİNİN SONUCU

Dün torunumu Sancaktepe’de Belediyesi’nin bir çocuk parkına götürmüştüm. Orada 30 yaşlarında tesettürlü bir kadın birisi kız, diğerleri erkek 3 çocuğunu kaydırakta kaydırıyor, kendisi de onlar zarar görmesinler diye kaydırağın altında tutuyordu.

Çocuklardan birisi tepesinin üzerine kaydı, yetişip tutmasam tepesinin üzerine yere çakılacaktı. Annesine “Aman dikkat et, çocuk az kalsın kaza geçiriyordu” dedim. Kadın beni anlamadı ama “Şükran” dedi.

Zeynep’i de aralarına kattım. Çocuklar kayıyor, kadıncağız da aşağıda tutuyordu. Yanına yaklaştım, aramızda şu konuşmalar geçti:

-“Suriyeli misin?”

-“Ayva…”

-“Türkçe konuşamıyor musun?”

-“Yavaş yavaş…”

-“Kaç çocuğun var?”

3 parmağını gösterip, “Yetim” dedi.

-“Kaç yıl oldu Türkiye’ye geleli?” dedim. Bir parmağını gösterdi. Sonra bir şeyler dedi ama anlayamadım.

Bu sefer de o, torunumu gösterip:

-“Babası?” dedi.

-“Hayır, dedesiyim” dedikten sonra “Senin kocana ne oldu?” dedim. Anlayamayınca çocukları araya girdiler, annelerine bir şeyler söylediler. O da eliyle boğazı kesiliyor, karnı deşiliyormuş gibi yaptı.

-“Vay caniler, kim yaptı?” dedim.

Anlayamayınca “IŞİD’ten mi, Esat’tan mı kaçtınız?” dedim.

Gözüme baktı.

-“DAEŞ’ten mi, Esat’tan mı kaçtınız?” diye tekrar ettim.

Bir bana, bir çocuklarına baktı, onlarla bir şeyler konuştuktan sonra:

-“DAEŞ” dedi.

-“Vay alçaklar vay!.. Vay gaddarlar vay!..” dedim.

O da:

-Gaddar, cani!..” dedi.

-“Devlet size yardım ediyor mu?” dedim.

-“Hayır, biz kira…” diye birkaç yüz metre uzağı işaret etti. Gözleri nemlendi, çocuklarını alıp uzaklaştı.

Kendimi ve ailemi onların yerine koydum, dayanılır gibi değildi.

***

Bütün bunlar Şam’da Emevi Camii’nde Cuma namazı kılma ve mezhepçilik aşkına yapıldı. Ne kadar sapık, psikopat, cani varsa, başta ABD olmak üzere uşakları tarafından eğitildi, donatıldı, silahlandırıldı, beslendi Esed’in üzerine gönderildi. Yüzbinlerce Suriyeli masum insan “Allahuakbar!..” nidalarıyla katledildi, sapıkların tecavüzlerine uğratıldı.3 milyonu Türkiye’ye olmak üzere milyonlarca Suriyeli yurdunu terk etmek zorunda kaldı. Her gün onlarca masum çoluk çocuk Ege’de balıklara yem oluyor. Almanya Başbakanı Şansölye Merkel “Aman bunları başımıza bela etmeyin de size beş-on avro verelim, AB’de tuvalet temizlemenize ve arada bir gezmenize vize verebiliriz” diye Türkiye’yi yolgeçen hanı etti.

Türkiye AB’nin “Mültecileri Oyalama Kampı” oluyor, Doğu ve Güneydoğu’da da oluk oluk şehit kanı akıyor, kardeşkanı dökülüyor. Bu bölge insansızlaştırıldıktan sonra kalıcı barışı sağlarız evvellah!.. 10 sene sonra da Suriyeliler “Biz de ayrılmak istiyoruz artık yeter!” diye başkaldırırlarsa kimse şaşmasın!..

09.02.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TANRILAR KURBAN İSTİYOR, BİZ DE VERMEK ZORUNDA KALIYORUZ

Tanrılar bir kadını cezalandırmışlar. Ceza olarak da kadının ailesinden bir kurban almaya karar verip kadını çağırmışlar:

“Kocan, kardeşin, oğlun arasından birini bize kurban olarak vermen için seçimini yap en kısa zamanda bize bildir” demişler.

Çaresiz kadın günlerce düşündükten sonra “Üçünden de vazgeçemem ama ne yazık ki bir karar vermekten başka da seneğim yok” deyip seçimini yapmış:

“Oğlum benim canımdan bir parça; o, asla olmaz…

Babamla annem bana bir kardeş veremeyecek kadar yaşlılar; bundan dolayı kardeşimden de vazgeçemem…

Ben ise henüz gencim, güzelim, elimi sallasam ellisi, dilimi sallasam dillisi gelir; koca dediğin eloğludur, her yerde ve her zaman bulunur. Kocamı kurban olarak tanrılara verirsem, yeniden evlenip mutlu bir yuva kurabilirim. Bu durumda kocamdan vazgeçip tanrılara kurban vermek en iyisidir” demiş…

***

Ulusal gelirin, iyi, güzel olan şeylerin paylaşımında bizi yok sayan, hatta insan yerine bile koymayan tanrılarımız kötü şeyleri bize paylaştırıyorlar. Hatta kendilerini tatmin etmek için hiç yoktan çıkardıkları savaşlarda bile her zaman bizi cepheye sürüyorlar. Hep şehit veya gazi olan biz baldırı çıplaklar, açlıktan nefesi kokanlar olurken, kahraman da hep kendileri oluyor. Korkumuzdan ya sesimizi çıkaramıyor ya da aklımızı başımıza alıp bunun sorgulamasını bile yapamıyoruz, devran sürüp gidiyor. Adı da İleri demokrasi oluyor.

 

08.02.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BATANDAŞLARIN ÇOCUKLARI ŞEHİT OLURKEN, BATIRANDAŞLARIN ÇOCUKLARI NEREDE?

Vaktiyle Erzurum Valisi Hurşit Ağa’yı konağına çağırıp:

-“Padişah Efendimizin selamları var; Bağdat’a sefer ilan etmiş… Büyük mahdumunuzu askere istiyor” demiş…

Emir yüksek yerden olunca, Hurşit Ağa çaresiz:

-“Vatan millet var olsun, Padişah Efendimiz sağ olsun, büyük mahdumum Padişah Efendimizin yoluna kurban olsun” demiş ve büyük mahdumunu askere göndermiş…

Aradan biraz zaman geçtikten sonra Hurşit Ağa’nın büyük oğlunun şehit haberi ile bir şehitlik beratı gelmiş…

***

Bir gün yine Erzurum Valisi Hurşit Ağa’yı konağına çağırıp:

-“Padişah Efendimizin selâmları var; Tahran’a sefer ilan etmiş… Ortanca mahdumunuzu askere istiyor” demiş…

Hurşit Ağa henüz büyük mahdumunun acısını unutamadan emir yüksek yerden gelince, yine çaresiz, boynunu büküp:

-“Vatan millet var olsun, Padişah Efendimiz sağ olsun, ortanca mahdumum da Padişah Efendimizin yoluna kurban olsun” demiş ve ortanca oğlunu da içi yana yana, sağ selamet gelemeyeceğini bile bile askere göndermiş…

Aradan yine biraz zaman geçtikten sonra Hurşit Ağa’nın ortanca oğlunun da şehit haberi ile bir şehitlik beratı gelmiş…

***

Aradan fazla zaman geçmeden, iki oğlunun acısıyla yanıp kavrulan Hurşit Ağa yine bir gün Erzurum Valisi’nin çağrılısı olarak Vali Konağı’na gider. Vali Hurşit Ağa’ya:

-“Padişah Efendimizin selâmları var; Mısır’a sefer ilan etmiş… Küçük mahdumunuzu da askere istiyor” der demez, Hurşit Ağa bütün cesaretini toplayarak:

-“Vali, vali!.. Padişah Efendimize selamlarımı söyle; benim şeyime güvenip zırt pırt oraya, buraya sefer ilan etmesin!.. Efendimizin yüce emirlerine iki mahdumumu kurban verdim. Elimde soyumu devam ettirecek tek bir mahdumum kaldı, onu ölürüm de asker göndermem!” demiş…

***

Sonuç tahmin ettiğiniz gibi: Silivri zindanları, pardon Erzurum zindanları…

====

07.02.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DÜZENDEN ŞİKAYET EDİP DE KILINI KIPIRDATMAYANLARA!..

Cimri yaşlı bir adam: “Allah’ım ne olur, büyük ikramiyeyi bana çıkarmadan canımı alma!..” diye yalvarıp duruyormuş.

Cimri yaşlının feryatlarına dayanamayan melekler, Allah’ın katına çıkıp bunu dile getirmiş ve Allah’tan o ihtiyara bir iyilik yapması için ricada bulunmuşlar.

Allah da: “Ben de onun feryatlarına dayanamıyorum ama hiç bilet aldığı yok ki!” demiş.

***

Düzenden şikâyetçi olan dostlarım,

Önce kafanızı ellerinizin arasına alıp beş dakika şöyle düşünün: “Yahu ben kimsenin malını çalmadım, tüyü bitmemiş hiçbir yetimin hakkını yemedim, kimseye tecavüz etmedim, bir kelebeğin bile kanadını kırmadım. İnsan haklarına, hukuka, yasalara karşı bir suçum yoktur. Benden korkması gerekenler benden korkmuyorlar da ben neden onlardan korkuyorum? Benim kime diyet borcum var da böyle sümüklü böcek gibi kurtuluşumu hep başkalarından arıyorum? Ben neden yapmam gerekenleri yapmıyorum?” diye düşünün…

Sonra şu sorunun yanıtını lütfen verin: Yahu dut yemiş bülbül gibi niçin susuyorsunuz?

02.02.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?” DİYE BİRAZ SOKRANALIM…

ABD’nin 18 yıl boyunca Merkez Bankası başkanlığını yapmış olan Alan Greenspan: “Gelişmekte olan ülkelerde zaman zaman hükümetlerin borçlanmalarına ve harcamalarına gem vurmamalarının hiper enflasyona ve ekonomik tahribata yol açtığını görmekteyiz” diyor.

Türkiye’yi yönettiğini zannedenlerin emir ve direktifleri doğrultusunda boyalı basın ve yandaş medya ne kadar gizlerse gizlesin Türkiye özellikle “uçak krizi”nden sonra hızla hiper enflasyona gitmektedir. Çarşıda pazarda ne yiyeceğin, ne içeceğin, ne de giyeceğin yanına yaklaşılmıyor. Turgut Özal’la liberal demokrasiye geçmiştik, AKP ile de ileri demokrasiye… Bu durumda hükümet ne yapsın? Ekmeğe zam yapmıyor, fiyatı artıyor; elektriğe zam yapmıyor, katılım ve kaçak kullanım payları artıyor. Su da öyle, doğalgaz da öyle…

Peki, batandaşların kazançlarıyla orantılı olmayan vergilere, algılara, çalgılara ne demeli?

Eee kardeşim, sende fazla dırlama, sus!.. Bu çarkların nasıl döndüğünü sanıyorsun?!.

Memurların, işçilerin, çalışanların, emeklilerin maaşları neden yerinde sayıyor?

Onlar ÜFE’ye, TÜFE’ye bağlı…

Al sen o ısmarlama ÜFE, TÜFE, küfeni başına çal emi!..

Aklı başında hiç kimse Türkiye’nin iyiye gittiğini gösterecek bir tane güzel örnek gösteremez.

Amaaaa… Doğruyu söylediğinde başına bir şeylerin gelmeyeceğine inanan en aptal ve avanak kişiler bile hiç düşünmeden arka arkaya binlerce kötü şeyleri sıralayabilir.

Kardeşim boyalı basın, yandaş medya, sana sesleniyorum: Neden görevini yapmıyorsun, haberleri çarpıtmak, görmezlikten gelmek ayıp, günah hatta suç değil mi?

Demokrasinin iğdiş edildiği bir ülkede doğruları söylemek yürek istiyor. “Peki, doğruları söylemek neden yürek istiyor?” diye densizlik yapanlar olursa, onlara söyleyeceğim tek bir söz vardır: “Sen doğruları söyleyip yazabiliyor musun?”

Bak kardeşim, ben doğruları söyleyip yazamıyorum hatta olumlu şeyler bile düşünemiyorum. Nedenine gelince ülkemde demokrasi yoktur. Demokrasinin olmadığı bir ülkede bol bol kahraman ürer. Ben de kahraman değilim. Sosyal medyada yazıp çizen kahramanlar da yavaş yavaş ya yok oldular ya da sindiler. “Evet, ben doğruları söyleyip yazıyorum” diyenler ya doğruların ne olduğunu bilmiyor ya da kıvırtıyorlardır.

O zaman yalakalık yapıp kıvırtma!.. Kalemini, kameranı, bilgisayarını kır, bilmem nerene sok, adam gibi otur oturduğun yerde!..

Winston Churchill “Demokrasi, zaman zaman denenen diğer tüm yönetim biçimleri istisna olmak kaydıyla, en kötü yönetim biçimidir” diyor.

Bu sözden benim anladığım şey şudur: Şimdiye dek insanoğlu ne kadar yönetim biçimi denediyse, hepsi birbirinden berbattır. Bunların içinden en az kötü olan da demokrasidir.

Peki, biz ne anlıyoruz demokrasi deyince: Seçim, değil mi? Ben de diyorum ki, ruhu boşaltılmış, sadece sandığa indirgenmiş, neyin kendisi, ailesi, çevresi, ülkesinin geleceği için iyi olduğunu, hatta kendisi yararlanırken başkalarının ne kadar büyük zarar göreceğini, buna da asla hakkının olmadığını düşünemeyen ya da bencil, mendebur insanların oylarına dayalı sandık demokrasisini al başına çal emi!..

Uğur Mumcu “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz”, Winston Churchill de “Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ileriyi görürsünüz” diyor.

Peki, biz bilgi sahibi olmak için devleti yönetenlerin desteğiyle geçmişi didik didik didikleyip ileriyi görebiliyor muyuz ya da tam tersine köstekleniyor muyuz?

Elbette ki köstekleniyoruz. Bu durumda da bilgi ve fikir sahibi olmadan, bilinçsiz ya da kiralanmış oylarımızı önümüze konulmuş sandıklara atıyoruz.

Korkularımıza ya da küçük çıkarlarımıza demokrasiyi, dolayısı ile ülkemizin geleceğini kurban eden bizleriz, bizler!.. Bu koşullarda Türkiye’nin nereye, kimlerin sayesinde gittiği de belli olmuyor mu?..

01.02.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AFİLİ DELİKANLI

Mahallenin efeliğe özenen yeni yetme boduru kellesini ustura ile kazıtmış, sokakta tek başına afili afili dolaşıyor, mahallenin kızlarına caka yapıyormuş. Bunu gören bir delikanlı dayanamayıp arkasından yetişmiş. Afili delikanlının çıplak ense köküne yağlı bir tokadı patlatıvermiş… Fiyakası bozulan efe bozuntusu arkasına dönmüş ki ne görsün, iri kıyım çam yarması bir delikanlı…

Bizim bodur hiç bozuntuya vermeden:

-“Şakayla mı yaptın yoksa ciddi olarak mı?” diye sorunca:

-“Ciddi olarak!..” demiş delikanlı.

Bodur delikanlıya şöyle bir bakmış, bir şey yapamayacağını anlayınca:

-“Hele bir şakayla yapsaydın, o zaman görürdün…” demiş.

***

Sahi Rus Boz Ayısı’nın ense köküne atılan tokat ciddi miydi, şaka mıydı, anlayamadık gitti.

Aman kardeşim herkes attığı tokada biraz dikkat etsin, dişi kırık Memed emminin şeyine güvenip de bir daha tekrarlamasın. Adı üstünde: “Boz Ayı”… Ne yapacağı belli olmaz…

31.01.2016

Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİR SIPALI FIKRA…

Vaktiyle Kangal’ın bir köyünde yaşayıp da herkes tarafından “deli” diye tanınan Pirzo, yeni doğmuş bir eşek sıpasını sarıp sarmalayıp kucaklayıp Kangal’a götürmüş…
Bunu gören Kangal Kaymakamı takılmak için: “Pirzo, çocuğunu nereye götürüyorsun?” demiş…
Pirzo: “Köyde okul yok Kaymakam Bey, şehre getirdim ki, okusun da Kangal’a kaymakam olsun” demiş…
Pirzo’ya takılan Kaymakam da ağzının payını almış…
***
NOT: Benim bildiğim kaymakamlar mevzuatların dışına asla çıkmazlar, çıkamazlar; çıkarlarsa varlık nedenleri ortadan kalkar ama sıpa iken okuyup da kaymakam olanlar varsa, o başka…

30.01.2016

Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ABD Merkez Bankası FED’in 18 yıl başkanlığını yapmış, yarım yüzyıldan fazla da ABD ve dünya ekonomik politikasına damgasını vurmuş olan Alan Greenspan “Türbülans Çağı” adlı belgesel anılarında:
“Eğer dünya ile ilişkilerimizi devam ettirmek ve yaşam standartlarımızı yükseltmek istiyorsak, ya ilk ve orta öğrenimimizde önemli derecede iyileştirme sağlayacağız ya da (kalifiye) göçmenlerin karşısına çıkarttığımız engelleri kaldıracağız. Hatta her ikisini birlikte gerçekleştirmek çok önemli ekonomik faydalar sağlayacaktır” diyor.
Peki, küçük Amerika’ya özenen biz ne yapıyoruz?
Yıllardır fakir fukaranın çocuklarını oyalamak için açmış olduğumuz ilk ve orta öğrenim oyalama kamplarını iyileştirmek şurada dursun, ölü yıkayıcılar kampı haline getiriyoruz. Komşularımızın huzursuzluğunu yerinde gidermeye çalışmak yerine, iç işlerine burnumuzu köküne kadar sokup mezhepçilik yaparak birbirlerine kırdırıyoruz. Sonra da mağdurları kurtarma dalavereleriyle sınırlarımızı kalitesiz ve çoğu hain, katil göçmenlere açıp ülkemizi bitli yorgana çevirip, bit besliyor ve bir PKK az gelmiş olmalı ki, Alevi-Sünni iç savaşı çıkartıp ülkemizi kan gölüne çevirmeye çalışıyoruz.
Bunları görmemek ve duymamak için ya kör ve sağır olmak, ya da dile getirip isyan etmemek için vatan haini olmak gerekir. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” deyip kaya dibindeki kış uykusuna yatmış kurbağayı oynayanlar, şimdi canlarını korumuş olsalar da ileride onursuz vatan hain durumuna düşmekten asla kurtulamazlar.
10.01.2016
Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE İTİLMİŞ, KAKILMIŞLARIN ÜLKESİ OLDU

Bu sabah saat 06.30’da yola çıktım. TEM ve E-5’i kullanarak Sancaktepe’den Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göz Polikliniği’ne kontrol için eşimi arabamla götürüyordum. Yer yer aydınlatma lambalarının yanmaması ve yağan yağmurun asfaltı ıslatması nedeniyle yollar genellikle zifiri karanlıktı. Şeritler de olmasa yol almam olanaksızdı.

Sağ selamet yol alabilmek için sağ şeritte oldukça yavaş gitmeye çalışıyordum. Yanlış sapaklara sapmamak için trafik işaret ve levhalarına da dikkat etmek zorundaydım. Her sapak adeta ölüm tuzağıydı. Gerek sol tarafımdaki şeritlerden, gerekse sağ tarafımdaki emniyet şeridinden her türlü araçlar etraflarına savurdukları zerreciklerinden oluşan tufan içinde arabama sürtercesine son sürat yol alıyorlardı.

Yola çıktığıma bin pişman oldum. Neredeyse dakika başına “Saygısızlar, şerefsizler, mezbahaneye kelle mi götürüyorsunuz? Kendileri geberecekler, durup dururken bizi de gebertecekler!..” diye bağırıp çağırıyor, yakası açılmamış ve unutmak üzere olduğum küfürleri de savurup boşalıyordum. Nihayet, saat 07.05’te 24 km’lik yolu bir mucize eseri olarak tamamlayıp hastanenin parkına girdik.

Göz Polikliniği’nin 1’inci katındaki hasta sıra kâğıdına 10’uncu kişi olarak eşim adını yazdı, koltuklara oturup beklemeye başlamıştık. Koridorları temizleyen adam temizlik yapıncaya dek orayı boşaltmalarını isteyince bir kadın hasta “Saygısız, terbiyesiz, kendini bilmez!..” diye adamcağıza bağırıp çağırıyordu. Bana göre adam haklıydı ama kadını idare etti, dolayısı ile de olay büyümedi.

Bizim hanım 4 ay önce verilmiş randevu kâğıdına bakınca: “Bir hafta önce gelmişiz. Randevumuz önümüzdeki Çarşamba günüymüş, hadi trafik yoğunlaşmadan gidelim” dedi.

Bizimkine kızdıktan sonra  bize doğru gelen o fırça yiyen adamcağıza: “Bizimkinin randevusu haftayaymış, ne yapabiliriz?” dedim. Adamcağız: “Bekleyin de sekreter gelince söylerim, halleder” dedi.

Biraz sonra sekreterler geldiler. Bizimki sıraya girdi, durum halloldu. Adam yanıma gelip kimliği istedi. Konunun çözüldüğünü söyleyip ilgisine teşekkür ettim.

Bizimki işlemlerini takip ederken, ben de yaşlı hanımların arasında oturmuş, onlarla sohbet ediyordum. Görgülü ve yaşlı bir hanımefendi: “İnsanlar son yıllarda ne kadar saygısızlaştılar; kimsenin kimseye saygı gösterdiği yok. Durmadan cami yaptırıyorlar, cami sayısı arttıkça saygısızlıkta o oranda artmaya başladı. Sonumuz ne olacaksa? ‘Sağlık sorunlarını çözdük’ diyorlar, bir tane hastane yaptıkları yok. Sağlık sorunları da çözülmek bir yana daha da kötüleşti” dedi.

Bunun üzerine ben: “Hanımefendi, ulus olarak itilip kakılmaya başladık. Bir adam tepemizde durmadan bağırıyor, çağırıyor, gıkımız çıkmıyor. Biz de yukarıya sesimizi çıkaramayınca itilmişlerin, kakılmışların psikolojisi ile bizden zayıf olanlardan hıncımızı çıkarıyoruz. Ben emekli öğretmenim. Yılların tecrübesiyle bu kanıya vardım. Umarım daha beteri olmaz.

Hastane yerine cami yapmaya gelince, hastanelerin oy getirisi yoktur ama camilerinki öyle mi? Oy getirisi en yüksek olan dindir. Bizi yönetenler ve yönetmeye talip olanlar zavallı halkı önce dine yöneltiyorlar, sonra da onlara yalakalık yapıp oylarını kapıp, anamızı belliyorlar. Devlet yönetmeye uygun bilgi, görgü ve liyakatleri de olmayınca ülkemiz işte bu kötü koşullarda yaşamak zorunda kalıyor. Yakında mezhep savaşları da başlarsa, Allah belamızı verdi demektir. Böyle giderse, ülkemiz ve Ortadoğu yangın yerine döner. Durum bunu gösteriyor” dedim.

Beni dinleyen kadınlar “İnşallah bugünleri de atlatırız yoksa gidiş iyi değil…” dediler. Ben de “İyi gitmesi için kılımızı kıpırdatıyor muyuz ki, iyi gitsin! Önce kendimizi bileceğiz, hak ve hukukumuzu kimseye çiğnetmeyeceğiz, malımızı mülkümüzü gözü açıklara çaldırıp kaptırmayacağız, sonra da haddini bilmeyenlerin hadlerini bildireceğiz. Aksi halde inşallah, maşallah ile selamete varamayız” dedim.

İşimiz bitti. Mart ayına randevu alıp, saat 09.50’de ayrıldık.

06.01.2016

Turaç ÖZGÜR

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EN ADİ MESLEK İNSANLARI FİŞLEMEK VE JURNALLEMEKTİR

21.06.2004 Pazartesi Günlü Günlüğümden:

Saat 11.00’e doğru okula gittim. Devlet, güvenlik önlemleri için tüm öğretmen ve personelin kendi haklarında bilgi vermelerini istiyormuş. Müdür Yardımcısı Mustafa Köse bana:

“Tüm öğretmenlerin ve personelin kendi haklarında bilgi vermeleri için bir ‘Bilgi Formu’ taslağı hazırla, onu bilgisayarda yazıp çoğaltalım. Sonra herkese dağıtalım, herkes kendi hakkında devletin istediği bilgileri o formu doldurarak versinler. Bunu devlet istiyor. Bu görev Sivil Savunma Kolu Öğretmeni olarak senin görevindir” dedi.

Mustafa Bey’in isteğini yerine getirdim. O da bilgisayarda yazıp fotokopi makinasında çoğalttı. Daha sonra Mustafa Bey’le aramızda şöyle bir konuşma geçti:

“Hocam, güvenlikle ilgili olarak şüphelendiklerin var mı? Varsa rapor et. Devlet bunu Sivil Savunma Kolu’ndan istiyor” dedi.

“Benim kimseye ‘şöyledir ya da böyledir’ deme hakkım yoktur. Devlet hâlâ insanları birbirine şikâyet ettirip onların üzerinde baskı uygulamaya çalışıyor. Bu, ilkelliktir. Benim gibi düşünmeyenler, inanmayanlar var. Kimse de benim gibi düşünmek ve inanmak zorunda değildir. Ben kalkıp da benim gibi düşünmeyenler ve inanmayanlar hakkında ‘Bunlar bölücüdür, yıkıcıdır, şeriatçıdır…’ dersem olur mu? Bu, benim kişiliğime yakışır mı? Bunu çok yanlış buluyorum. Bir eğitimciye hiç yakışmaz hocam!..

Ben düşüncesini ve inancını beğenmediği birilerini bu şekilde değerlendirir, jurnallersem, bu yol olur ve birileri de benim düşüncelerimi, davranışlarımı beğenmeyebilir. O da benim için bir şeyler der… Bu da yanlıştır, o da…  Ben bunu asla yapmam ve yapamam, kendime de yakıştıramam! Bazı arkadaşlar sohbet esnasında Said’i Nursi’nin kitaplarını okumamı öneriyor. Ben de onlara Atatürk’ün Söylevi’ni okumalarını öneriyorum. Çağdaş ve laik düşünceli bir öğretmene de bu yakışır.

Bazıları okula türbanla geliyor ama Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uyup sınıflara türbansız ya da perukla giriyorlar. Aksi halde Kılık Kıyafet Yönetmeliği’ni ihlal ettikleri için beni karşılarında bulurlar. Dışarda özel yaşamları da beni hiç ilgilendirmez. Şimdi kalkıp da bunlar hakkında iftira mı edeyim yani?

Birileri benim hakkımda iftira edip, yukarılara yaranmak için jurnalleseler dahi ben onların yaptıklarını kesinlikle yapamam arkadaş!.. Kusura bakma!..” dedim.

Önüme konan bir tomar yazıyı okuduktan sonra yanıt olarak: “Benim tespit ettiğim herhangi olumsuz bir durum yoktur. İstiyorsa, emniyet araştırabilir” diye yazıp imzaladım.

Formu Sivil Savunma Kolu öğretmeni olarak ben hazırladığım için herkes sanki sorumlu ve suçlu benmişim gibi, “Bu da nereden çıktı hocam yahu?” diye bana sorup sokranıyorlardı.

Ben de onlara, “Benim ne suçum var. Güvenlik önlemleri için devlet istiyormuş. Mustafa Bey form hazırlamamı söyledi, ben de herkesin daha iyi anlayıp doldurması için form hazırladım” diyordum.

Daha sonra Türkçe ve Güzel Konuşma dersleriyle ilgili kişisel raporumu yazıp Müdür Vekili Ahmet Bey’e vermek için odasına gittim. Mustafa Bey, Ahmet Bey’e her ne dediyse, Ahmet Bey bana bakıp “Sen büyük adamsın” diye iltifat etti.

Ben de, “Estağfurullah, ne haddime!.. O kadar büyük adam varken, bana mı düşer büyük adamlık” dedim.

Öğrenci kişisel dosyalarına rehberlikle ilgili olarak daha önceden doldurulmuş formları koyduktan sonra saat 16.00’da okuldan ayrıldım.

=====

NOT: Devleti yönettiklerini zannedenler, fişlemenin ve jurnalciliğin ne getirip götürdüğünü hesap etmeden insanları fişliyorlar, jurnalcilere milyonlarca liralık ödüller vadediyorlar. II. Abdülhamit devri yeniden hortladı; sonumuz iyi görünmüyor. Tanrı fişçilerin ve jurnalcilerin belasını versin!.. Bu dünya kimseye kalmaz, fişçiler ve jurnalciler de bir gün belalarını bulurlar.

Bu günlüğümü de okuyanlar ibret alsın diye yayınlıyorum.

24.12.2015

Turaç Özgür

 

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÜLKENİN BU HALE GELMESİNİN ASIL SORUMLULARI TESLİMİYETÇİ ÖĞRETMENLERDİR

1760- 07.06.2004 Pazartesi Günlü Günlüğümden:

Bir ara Öğretmenler Odası’nda otururken, Milliyet gazetesindeki bir resme gözüm takıldı: Erzurum’un Dadaşlar köyünde yenilenen belediye başkanlığı seçiminde bazı kadınlar yüzlerini açmadan ihramlarla ve kara çarşaflarla sandık başına gidip oy kullanmışlar. Kimse de bunlara müdahale edememiş ya da etmemiş.

Gazetenin birinci sayfasındaki kara çarşaflı kadın resmini Öğretmenler Odası’nda bulunan arkadaşlara gösterip “Burada ne görüyorsunuz?” dedim.

Çoğu kara çarşaflı bir kadın gördüklerini söylediler. Bunun üzerine ben:

“Arkadaşlar, ben de bu resme bakınca içine çele (kuru ot) basılmış bir çuval görüyorum. Bunun içinde kesinlikle beyni olan, düşünen bir insan olamaz. Olsa olsa kurumuş ve gelişigüzel doldurulmuş ot olabilir” dedim. Birkaç öğretmen gülerek:

“Karıştırma hocam!..” dediler.

Sol tarafımda saçına kuş sıçmış da, boya zannedip saçına sürüp yedirmiş görüntüsü veren bir dişi… Bilinçli olarak insan demiyorum. Çünkü ben bir erkek olmama karşın kadınların aşağılanması karşısında savaş verirken, kendisi bir kadın olarak insan olsa kendini insan yerine koymayanlara karşı teslim olacağına, en az benim kadar amansız savaş verirdi. Utanmadan sıkılmadan bir de iftihar eden bir ses tonuyla:

“Hocam, bunlar benim köylülerimdir” dedi.

“Yazıklar olsun!.. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı başlatmadan önce kongre yaptığı bir yerde böyle görüntüler var ha!..” dedim. Bunun üzerine dişi sesini yükselterek:

“Ben onlarla iftihar ediyorum. Onlara bir yıl para almadan ders verdim” diye bir de öğündü.

“Belli oluyor birilerinden ders aldıkları. Aksi halde onlar kendi hallerine bırakılsalardı bu gülük ve zavallı hale gelmezlerdi. Keşke hiç ders almasalardı da insan olduklarını unutmasalardı, kendilerini içine kuru ot basılmış birer kara torbaya döndürmeselerdi. Bu görüntüler karşısında tiksiniyorum. Nasıl ders verdiğin belli!.. Hiç değiştirmeye çalışmamışsın!..” dedim. Bu sefer kendisinin bu kadarını olsun yaptıklarına karşın benden hesap soran bir edayla:

“Sen ne yaptın?” dedi.

“Ben de soygunculara, sömürücülere, kendini bilmezlere karşı gözümü daldan budaktan esirgemeden, bıkmadan, usanmadan, yılmadan savaştım!.. Meslek yaşamım boyunca oradan oraya sürüldüm, her birisi Kurtuluş Savaşı madalyası değerinde olan cezalar aldım. Daha ne yapmalıydım?” dedikten sonra, “Hey gidi koca Atatürk hey!.. Kalk da gör, yedi düvelden, irticanın kara bataklığından kurtarıp ayağa kaldırdığın ülken ne hale gelmiş!.. Şu öğretmenlerle mi çağdaş uygarlık düzeyine çıkaracaksın? Ah ki, ne ah!.. Vah ki, ne vah!.. Yazıklar olsun!..” deyip sinirlerime hakim olabilmek için oradan ayrıldım.

Derslerimin bitiminden sonra Müdür Vekili Ahmet Bey ve Müdür Yardımcısı Mustafa Bey’le öğrencilerin ahlaksızlığı üzerinde bir süre konuştuk. Bazı öğrencilerin disiplinsizliklerinden dolayı sınıfta kalmaları, dolayısı ile hadlerini bilmeleri gerektiğine karar verdik. Ahmet Bey, 7/A sınıfından Muhammed Kızılkaya’nın insan kılığına girmiş bir köpek olduğunu söyledi.

Mademki burası bir eğitim yuvasıdır. İnsan kılığında gezen köpekler almaları gereken eğitimi alamamışlar ve sınıftan kalmayı hak etmişler demektir. Böyleleri derslerini ezberleseler ne olur, ezberlemeseler ne olur. Önemli olan insan gibi davranmasını bilme eğitimini almış olmalarıdır. Bunu da almamışlarsa, öğrendikleri bilgiler başlarına çalınsın!..

NOT: Bir ülkenin öğretmenleri baskılar ve zulüm karşısında susar, konuşmaz, teslim olurlarsa, o ülkede ne adalet, ne can güvenliği, ne de kardeşlik olur. Çok endişeliyim ve geleceği dünden daha kötü, daha karanlık görüyorum. Çünkü her şeye karşın dün benim gibi her şeyi göze almış öğretmenler vardı, bugün onlar da yok artık…

19.12.2015

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

17’Yİ 25 GEÇİYOR, PİSLİĞİ HALA SIFIRLAYAMADIK GİTTİ!..

Dün markete ekmek almaya gittiğimde ak saçlı ve çember sakallı bir adam neredeyse dolaptaki tüm ekmekleri elledikten sonra dayanamayıp uyardım ve aramızda şu konuşma geçti:

“Beyefendi ne yaptığınızı zannediyorsunuz, almadığınız ekmekleri ellemek gibi bir hakkınız mı var, şimdi ben sizin ellediğiniz ekmeklerden alıp da nasıl yiyeceğim?” deyince, birkaç ekmek aldı ve:
“Ben günde 5 vakit abdest alıp namaz kılıyorum. Ellerim tertemizdir. Korkma ellerimden bir şey bulaşmaz” deyip gözüme bakarak kapıya yöneldi.
Hani bir söz vardır: “Özrü kabahatinden büyük” diye… Adamın sözlerini namaz kılmayanlara, abdest almayanlara sataşma gibi algılayıp:
“Beyefendi ne demek yani? Sen günde 5 vakit abdest alıp namaz kılarken, benim gibi abdest alıp namaz kılmayanlar, hatta yaşamları boyunca alınları secdeye değmemiş olanlar pis, pasaklı, kirli mi oluyor yani? Ben hayatım boyunca ne abdest aldım, ne de namaz kıldım. Allah emretti diye de elimi yüzümü yıkamam, banyomu yapmam!.. İnsan olarak kendime ve çevreme saygımdan elimi yüzümü yıkar, dişlerimi fırçalar, banyo ihtiyacı duyduğumda da banyomu yaparım. Öyle oralarıma buralarıma abdest alıyorum diye su sürmem!.. Buraya gelmeden önce de banyomu yapıp çıktım ama sizin gibi tertemiz olduğumu da iddia etmiyorum. İsterseniz günde 25 kere abdest alın, elinize para değiyor mu, değmiyor mu, bir şeylere ister istemez dokunuyor musunuz, dokumuyor musunuz, birilerine elinizi uzatıyor musunuz, uzatmıyor musunuz? Bunlardan birini yapıyorsanız ‘Ellerimde mikrop yoktur, ben tertemizim diyemezsiniz. Kaldı ki, temiz olsanız da başkalarının alacağı ekmeği elleyemezsiniz!..” deyip hem o adama, hem de çevremizdekilere dersini verdim.
Marketi çalıştıran tesettürlü kadın kıkırdayarak gözlerime baktı, “Abi, ağzına sağlık, ben böylelerine laf anlatmaktan bıktım” dedi.
Ben de “O adamın ne demek istediğini anlamamak için insanın aptal olması gerekir. Böyleleri tam dayaklıktır. Söylediği söze bek: ‘Ben günde 5 vakit apdest alıp namaz kılıyorum. Ellerim tertemizdir.’ Yani ona göre de abdest alıp namaz kılmayanlar da pimpistir. Kendini bilmez adam, lafın nerelere gittiğinden haberi yok. Dindar görünmenin propagandasını yapıyor. Gerçekten inanan birisi olsa böyle söylemez.”
Hızımı alamamış olmalıyım ki, “Hiç hizmet vermediği kimselerin, farklı inanç ve düşüncelere sahip olanların, ateistlerin, laiklerin de vergilerinin olduğu Hazine’den maaşını alıp, onların kesesinden zırhlı araba ile gezen Diyanet İşleri Başkanı gerçeği saptırıp böyle IŞİD kafalılara yaranmak için ‘Laiklik kardeşi kardeşe düşman etti, dünyayı kana bulandı’ derse bu kafalar da kendilerine benzetemediklerine düşman olurlar. Ben ateist ve laik düşünceli birisiyim. Tüm inançlara saygılıyım ama kendini bilmez böylelerinin inançlarına da saygı göstermek zorunda değilim” dedim. Tesettürlü kadın:
“Abi, haklısın, herkesin inancı kendisinedir. Kim neye inanır veya inanmazsa, o, onun bileceği şeydir. Başkasını da ilgilendirmez. Ben inançlı bir kadınım ama o adam gibi düşünmüyorum. Başıma bakıp da öyle zannetmeyin. Ben Atatürkçüyüm, insanlar arasında ayrım yapmam, yobazları da sevmem…” dedi.
Bunun üzerine “Ben tesettürlü kadınlara elimi uzatmaya korkarım. Siz erkeklerle tokalaşmaktan kaçmaz mısınız?” deyip elimi uzattım. Kadıncağız da gülümseyerek elini uzattı. Kendimi tanıttım, o da kendisini… Karşılıklı olarak birbirimize “memnun oldum” dedikten sonra kocası içeri girdi. Birkaç da müşteri vardı. “Abi, seni abimle tanıştırayım, o da senin gibi düşünüyor. Birbirinizle çok iyi anlaşırsınız” dedi.
“Olur, memnun olurum” deyip “İyi akşamlar!..” dileyip oradan ayrıldım.
***
Eve gelirken, “Şu kadın gibiler dini güzelleştirirlerken, o saçı sakalı apak ama ruhu simsiyah olan kara yobazlar da dini kirletiyor, sevimsizleştiriyorlar. Herkes haddini bilse, kim neye inanır veya inanmaz, beni ne ilgilendirir, dinlerle inananlarla neden sorunum olsun? Haddini bilen insanların kendilerine de, inançlarına da saygı göstermek boynumun borcudur ama kara yobazlara ve onların kendilerine benzetip kirlettikleri dinlere, inançlara da asla saygım olmaz, olamaz da!..
Bu, bazılarına bir çelişki gibi görünebilir ama ne demek istediğimi beni tanıyanlar çok iyi bilir. Hani bir söz vardır: ‘Sev seni seveni, yer ile yeksan ise de; sevme seni sevmeyeni, Mısır’a sultan ise de!’ derler ya… İşte bu da onun gibi bir şeydir. İnsan olan kendisiyle birlikte inancını da sevdirir, saydırır; hayvan olanlar da kendisinden nefret ettirirken inancından da nefret ettirir. Kendisine ve inancına saygısı olan, başkalarının da değerlerine saygı gösterirler. Başkalarının değerlerine saygı göstermeyenlerin, kendi değerlerine saygı gösterilmesini beklemek gibi bir hakkı yoktur.
***
Zaman geçiyor ama saat hala 17’yi 25 geçiyor; şu pislikleri bir türlü sıfırlayamadık gitti.
17.12.2015
Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HER TÜRLÜ KÖTÜLÜĞÜN ANASI YANLIŞ EĞİTİMDİR

26.05.2004 Çarşamba Günlü Günlüğümden:

7/E sınıfında Güzel Konuşma ve Yazma dersine ait yazılı notlarını okurken hoş olmayan bir şey oldu: “Ersin” adlı öğrenci, kendi sınav kâğıdına “Hamit” adlı öğrencinin adını, soyadını ve 3022 No.lu devamsız bir öğrencinin de numarasını yazmış…

Buna Hamit itiraz etti. Sonuçta Hamit’in yazılısı ortaya çıktı. Hamit 70 puan almış. Tüm ısrarlarıma karşın diğer kâğıdı Hamit’in adına yazan Ersin kabul etmedi ama inceledim, incelettim, Ersin’e ait olduğunu tespit ettim.

Zil çalınca Öğretmenler Odası’na gidip tüm yazılı kâğıtlarını inceledim, aralarında Ersin’in yazılı kâğıdı yoktu. Derhal sınıfa geldim. Ersin’e doğru söylediği, böyle yapmasının sebebini adam gibi açıkladığı zaman kendisine hiçbir şey yapmayacağım üzerine yemin etmeme karşın, yine de inkâr etti. Ama teneffüste  “İsmail” adlı öğrenciye kendisinin yazdığını söylemiş, o da bana Ersin’in yazdığını söyledi.

Ersin’i yanıma çağırıp amacının ne olduğunu sordum. Hâlâ “Ben yapmadım” diyor, başka bir şey demiyordu. Bunun üzerine sinirden küplere bindim: “18 sene dirsek çürütüp eğitim yaptıktan sonra bu durumlara mı düşecektim!” deyip kendimi tutamayarak ensesine tokadı yapıştırdım. Ersin yere yatıp bayılma numarası yaptı. Öğrenciler de “Ersin öldü” diye korktular.

Ben “Böylelerini çok iyi bilirim. Sıkıştıklarında böyle numaralar yaparlar. Pisliği kaldırın çöpe atın!..” dedim.  Ama doğrusunu söylemek gerekirse, ben de “ölüyor” diye korktum.

Öğrencilerden su istedim. Tuvalete gidip gelenler, sularını akmadığını söylediler ama sınıfta su bulundu. Ersin’in yüzünü suyla ıslayınca canlandı. Öğrencilerin yardımıyla Ersin’i sırasına oturttum. Sonra ön sıralardan birini boşalttırıp Hamit ile Ersin’i oraya oturtup, Hamit’e Ersin hakkında şikâyet dilekçesi, Ersin’e de itirafname ve özür dilekçesi yazdırdım.

Bu arada “İşte ne yazık ki, bu öğrencilere öğretmenlik yapıyoruz” diye kara kara düşünmekten kendimi alamadım.

İdareye gidip dilekçeleri Müdür yardımcısı Mustafa Bey’e verdim. O da sınıf öğretmenlerine havale edip bana tekrar verdi. Dilekçeyi 7/E sınıf öğretmeni Seyfettin Bey’e verdim.

***

Bütün branş öğretmenleri saat 15.30’da Konferans Salonu’nda toplanıp öğrenci durumlarını şube şube ele aldık. Herkes kendine göre ahkâm kesiyor, kimse zülfüyâra dokunmuyordu. Sıra bana gelince: Olayları dramatize edip hem öğretmenlere, hem de Milli Eğitim Bakanlığı’na veryansın ettim. İsmet İnönü’nün ‘Bir memlekette namuslular da namussuzlar kadar cesaret göstermedikçe, o memlekette hiçbir ciddi iş yapılamaz’ sözünü hatırlattıktan sonra öğretmenlerin korkularından düzene ayak uydurduklarını, söylenmesi gereken hiçbir şeyi söyleyemediklerini, eskiden her kötü iş de Ermeni parmağı arandığını, Milli Eğitim’de de kötü bir parmağın olduğunu, ama o parmağın kesinlikle bana ait olmadığını, polislerden daha ucuza geldiğimizden bu oyalama kamplarında bizi dadı gibi kullandıklarını, bunu öğretmenlerin itirazsız kabul ettiklerini, benim de doğruları haykırıp dadılığı ret ettiğim için yıllardır sürüm sürüm süründürüldüğümü, nihayet bir yılımın kaldığını, kötülüklerden yana başıma her ne gelirse gelsin, vız gelip tırıs gideceğini, 778 bin km2 vatan toprağında okul yaptıramıyorlarsa, bari Ersin gibi okumaya hiç yüzü olmayanların başkalarına zarar verememesi için çocuk bahçeleri yaptırıp başlarına da bir gardiyan koymalarını haykırıp mesajımı çok ağır bir şekilde verdim.

Sıra uyuşturucu ve sigaraya gelmişti. Ben yine söz alıp: “Arkadaşlar, sigara ve uyuşturucu, sadece kullananı zehirler. Bundan daha beteri vardır: Bu yaşlarda ahlak erozyonu başlamıştır. Okulda neredeyse herkesin bir sevgilisi var. Parmak kadar çocuklar hiç utanmadan sıkılmadan gözümüzün içine baka baka en müstehcen şeyleri rahatça söylüyorlar. Bazı öğrencilerde hiç utanma, sıkılma, arlanma diye bir duygu yok! Bu duygulara sahip olmaya da niyetleri yok!.. Böylelerine ‘ar damarı çatlamış’ derler. Bir insanın ar damarı çatlamışsa, toplumun hiçbir kuralını tanımaz ve öylelerinin yapamayacağı hiçbir kötülük de yoktur.

Bizler sınıfta ders işlerken, onlar küçük kâğıtlara aşk nameleri yazıp birbirlerine veriyor, birbirinden öpücük istiyorlar. Yakalandıklarında da hiçbir şey olmamış gibi arsız arsız sırıtıyorlar. Yakında bize parmak atmaya başlarlarsa hiç şaşmam!..

Bazı kız öğrenciler bana gelip kendilerini rahatsız edenleri şikâyet ediyorlar. Onları dinlerken utancımdan yüzüm kızarıyor. Bana söylediklerini burada size söylemeye utanıyorum.

Karşı cinsten birini sevmek, ona âşık olmak insanca duygudur; ben buna kesinlikle karşı değilim ama her şeyin de bir yeri, zamanı, tarzı ve ölçüsü vardır. Ben de daha o yaşlarda birilerine sık sık âşık olur, onları rahatsız etmeden içimden ölesiye sever ve korurdum; çoğu zaman da sevdiğim, kendisine aşık olduğum dahil, hiç kimse farkına bile varmazdı.

Birbirlerini sevsinler, sevsinler de sevgilerini ayağa düşürüp kimseyi rahatsız etmesinler. Hepimiz bir sevginin, aşkın ürünüyüz. Babalarımız analarımız birbirlerini sevmeselerdi, bizler olmazdık, türümüz yok olurdu. Ama her şeyin bir usulü, yeri ve zamanı vardır. Bunlar normal karşılanır, göz yumulursa, ahlaksızlığın önüne geçmek olanaksızdır. Okulumuzda buna bir çözüm bulalım. Aksi halde bu ahlaksızlık her şeyi alır götürür. Bunun zararını tüm toplum çeker” dedim.

Söylediklerimden bir şeyler anlayanlar oldu, çok acayip şeylerden bahsediyormuşum gibi bakanlar oldu. Neyse, ben söyleyeceklerimi söyledim. İleride iş işten geçip de pisliğin kendilerini de bulduğunda ne demek istediğimi anlarlar.

——-

NOT:   Eğitimin laçka olması sonucu sık sık canlara kıymalar, soygunlar, tecavüzler, her türlü kötülükler oluyor. Bir türlü önlenemiyorsa, geriye dönüp sebebini buralarda aramak gerekir diye düşünüyorum.

15.12.2015

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

LEŞ KARGALARIYLA UĞRAŞARAK ÖMRÜMÜ TÜKETTİM

27.04.2004 Salı Günlü Günlüğümden:

Aynı sınıfı ortak kullanan sabahçı 7/E sınıfı, öğlenci 7/F sınıfını bana şikâyet edip, panoda kendilerine ait yazıları yırtıp çöpe attıklarını, bunu bir daha yapmamalarını söylediler. Ben de saat 15.00 sularında 7/F sınıfına girip bunu onlara söylemek istedim. Bir de ne göreyim: Sabahçıların bütün yazıları panodan alınıp çöpe atılmış…

İdare’ye gidip çöplükten topladığım belgeleri gösterdim ve onlar hakkında da bir şikâyet yazısı yazdım.

İdare’nin yapmış olduğu gizli soruşturma sırasında bunu, tembelliğini yaramazlığı ile kapatmaya çalışan Ali Karslı’nın yaptığını, kendisinin de korkusundan kaçtığını tepit etmişler.

Bu okulda eğitim öğretimin dışında her şey yapılıyor. Örneğin, her gün sınıfların kapıları, pencereleri, sıraları, kitaplıkları, karatahtaları kasten kırılıyor. Kırılan bütün kapılar ya yenilendi ya da tamirlendi ama aradan bir hafta geçmeden yine kırılmaya, dökülmeye başladı.

Panolardaki yazılar yolunup çöpe atılıyor. Sınıflarda, koridorlarda top bile oynanıyor. Dağ başındaymışlar gibi bağırıp çağırıyorlar, kovalamaca oynuyorlar, ayı ıslığı çalıyorlar. Birileri rahatsız olsunlar diye akla gelmedik daha nice şeyler yapılıyor.

Öğrencilerin dışardan ayaklarında taşıdıkları çamurlar sınıflara ve koridorlara dökülüyor, ayaklar altında ezilip toz halinde havada uçuşuyor. Gel de böyle bir ortamda sağlığını koru!..

Disiplin kurulları ve cezaları kaldırıldığından kimsenin yaptıklarından dolayı başına bir şey geleceğinden korkusu yoktur. Velilerin de umurlarında değildir. Özgürlükle haydutluğu birbirlerine karıştıranların öğütlerden anladığı da yoktur.

Milli Eğitim Bakanlığı’nda masa başında bilimsel (!) çalışmalar yapan bürokratlar, eğitim uzmanları her şeyi işte böyle yönetiyor, yönetmelikler hazırlayıp AB’ye girmeye değil, adeta girmemeye hazırlanıyorlar.

Okulların Rehberlik Servisleri bir şeyler yapıyor görüntüsü vermek için Milli Eğitim Bakanlığı’nın internet sitesindeki formları durmadan çoğaltıp her gün sınıf öğretmenlerine “Bunları doldurun, öğrencileri tanıyalım” diye tomar tomar veriyorlar. Onları doldurmaktan neredeyse başka bir şey yapamaz hale geldik. Bari doldurulan bu formlar da değerlendirilip gereği yapılsa gam yemem!..

Kısaca, herkes bir şeyler yapıyor görüntüsü veriyor ama bir milim düzelme olmadı gibi, her geçen gün her şey daha da kötüye gidiyor, bozuluyor, yozlaşma zirve yapıyor…

Bunda büyük bir yanlışlık olduğu kesindir. Denenmiş olanları tekrar tekrar denemenin anlamı yoktur. Sorunların köklü çözümünü bilenler, nelerin yapılıp nelerin yapılmamasını dile getirenler sürüm sürüm süründürülüp cezalandırılıyorlar. Süründürülenlere bakıp derslerini alan çoğunluk da korkularından seslerini çıkarmıyor, yerlerini korumak, huzurlarını bozdurmamak için yukarılara yaranmanın yollarını arıyorlar. Olan da çağın ihtiyaçlarına göre eğitilmesi gerekenlere, ülkemize oluyor.

Bu ülkeyi kurtarmaya çalışırken başıma gelmedik bir şey kalmadı. Devletten almış olduğum maaş ve ücretlerim sürgünlerde harcandı, yaşamımı devam ettirmek için babamdan dedemden kalanları da tükettim. Daha fazla dayanacak maddi olanağım da kalmadı. Tek başıma bir şey yapamayacağımı da anladığımdan daha fazla sürünmemek için emekliliğimi bekliyor, dayanmaya çalışıyorum.

Şimdi kendimi zincire vurulmuş Prometeus gibi hissediyorum: Her gün kargalar gelip ciğerlerimi yediler. Bir gün sonra yenilenen ciğerlerimi yemeye yeni kargalar geldi ve bu işkence meslek yaşamım boyunca devam edip gitti. Ne ben huyumdan vazgeçtim, ne de kargalar…

Bir yıl sonra özgürlüğüme kavuşacağım. Memleketimi kurtarma savaşımında yapmış olduğum nöbet buraya kadar. Biraz da yerimi dolduracak olanlar kargalarla boğuşsunlar, artık yeter!..

NOT: Merak ettiğim şey: Bütün okullar imam hatipleştirildikten, mollalaştırıldıktan sonra eğitimin düzelip düzelmediğidir.

14.12.2015
Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İŞTE IŞİD GİBİ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ YARATAN DİNSEL ANLAYIŞ!..

 16.04.2004 Cuma Günlü Günlüğümden:

Saat 19.30’da eve geldim. Yemeğimi yedikten sonra bilgisayarın başına geçip test yazılı soruları hazırlamaya başladım. Bu arada, her ne zaman açsam dini yayınlar yapan Radyo Asya’dan canlı yayın yapmakta olan Kerim’in Yeri programını merak edip dinlemeye karar verdim.

Telefonla canlı yayına bağlanan bir kadıncağız hem bir isteğini, hem de Allah’tan radyoyu yapanlara rahmet etmesini diledi.

Onun ardından üniversitede okuduğunu söyleyen bedeni genç, beyni çağına ayak uyduramadığı için küflenen birisi telefon edip sunucuya o kadın gibi kadınları programında konuşturmamasını, onların kulak zinası işlediklerini söyledi.

Sunucu Kerim, bedeni genç, beyni küften kokuşmuş gence çarşıda pazarda kadın sesi duyup duymadığını sordu.

Bedeni genç, beyni küflenmiş genç: “O başka bir şeydir, bu başka bir şeydir. Onları duyuyorum ama bunları dinliyorum…” dedi.

Kerim, o gencin böyle düşündüğü için yanıldığını söyleyip ikna etmeye çalıştı ama bizim mankafa bildiğinden kalmadı.

Ardından olumlu ve olumsuz bir sürü eleştiri telefonları geldi. Kerim, tartışmanın başka bir mecraya gidip, programın amacından uzaklaştığını ileri sürüp daha fazla tartışmaya fırsat vermedi. Keşke tartışmaya biraz daha fırsat verseydi, kim bilir daha nice küflü kafaları tanıma fırsatı bulup, hangi çağda yaşadığımızın farkına varacaktım.

Kerim’i kutlamak için telefonla aramak istedim. Sonra test sorularını hazırlamaktan olacağım yetmiyormuş gibi küflü kafaların salyalı taarruzlarına uğrar, durup dururken sinirlerimin daha fazla bozulmasına sebep olurum diye vaz geçtim.

İşte bu zihniyete sahip küflü beyinler dünyayı yaşanmaz hale getiriyorlar, kardeşi kardeşe düşman ediyorlar. Bunların arasında birazcık aklı başında Kerimler çıksa da bu küflü kafalarla yeterince baş edemiyorlar, dolayısı ile o küflü beyinler çoğaldıkça çoğalıyor, virüs gibi yayılıyorlar, ahtapot gibi dünyayı sarıp yaşanmaz hale getiriyorlar. Yazık!..

Kerim’den sonra “ayet açıklamaları” adı altında “Sizin inancınıza gelmeyenleri öldürün!..” türünden hoca zırvalamaları başladı. Aklı başında her insanı çileden çıkaran, gerçeklerle hiç ilgisi olmayan, insanlık dışı bu zırvalamalara dayanacak daha fazla gücüm kalmadığı için radyoyu kapatmak zorunda kaldım.

Zırva din adamlarının tanımladığı İslam’a göre, İslam tam anlamıyla erkekler için gelmiş bir dindir. Ben de bencil mendebur, sadece kendini düşünen bir erkek olarak dünyaya bin kere gelmiş olsam, her seferimde İslam dinini seçerdim. Ama eğer yeryüzüne kadın olarak bin kere gelseydim, kesinlikle İslam’ı seçmez, ondan bucak bucak kaçardım. Kim ne derse desin, İslam dini kadını aşağılıyor, yok sayıyor. Dini bildiğini zanneden saçma sapan din adamları da tamamen çekilmez ediyorlar, kadını seks aracı olarak görüyorlar.

Ne mutlu bana ki, yobaz bir ailede dünyaya gözlerimi açmamışım!..

—-

NOT: İçinde yaşadığımız bataklığı ve o bataklıkta üreyen sivrisinekleri üretenler, çıkarları için dini kullananlardır. Bataklıktan kurtuluşumuz da dinin kullanılmasından kurtulmakla olur.

08.12.2015

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“HAFIZAYI BEŞER NİSYAN İLE MALUL” OLMASIN!..

“Şeyini şey ettiğimin şeyi!..” diyen bir sayın büyüğümüz vardı. Sahi o şey neydi? Şeyini şey etti mi, etmedi mi? Şeyini şey eden şimdi ne yapıyor?

Bir zamanlar “O, muhtar bile olamaz!” dedikleri kimdi, şimdi kimin sayesinde ne yapıyordur acaba, bilen var mı? O, şimdi kimin şeyini kimin sayesinde şey ediyor acaba?

Bugün bu acıklı durumlara durup dururken gelmedik: şeyimizi şey edenlerin karşısına şeylerini şey edemeyen Kibar Feyzoları çıkararak biz getirmedik mi?

Sevgili yurttaşlarım, oylarımızla gönderdiğimiz Kibar Feyzolara güvenerek biraz daha sabredersek, şey edilmedik hiçbir şeyimiz kalmayacak vallahi!..

Rüştünü doldurmamış yetimlere mahkeme kararıyla vasi tayin edilir; rüştünü doldurmamış uluslara da güçlü devletler vasi krallar tayin ederler. İçine düşürüldüğümüz acıklı durumlara bakınca, rüştünü doldurmuş olan ülkeler arasında olduğumuzu söyleyemem.

Demokratik cumhuriyeti sindiremeyen dünya dayısı ABD, Türk Ulusuyla ve parlamentosu ile muhatap olmamak için “başkanlık sistemi”ni dayatıyor!..

“Başkanlık sistemi”ne geçersek parlamento devre dışı bırakılır, dayımızın muhatabı da her isteğini derhal yerine getirebileceği kendi tayin ettiği tek kişi kalır.

Dünya dayısının arzu ve isteklerini yaptırabileceği, Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Büyük Ortadoğu Projesi’ni gerçekleştireceği, hatta Orta Asya’ya uzanabileceği sistemin adı “parlamenter sistem” değil, “başkanlık sistemi”dir.

“Parlamenter sistem” yerine “başkanlık sistemi” yürürlükte olsaydı, Irak Çıkarması’nda 1 Mart Teskeresi tek celsede derhal geçip uygulanmaz ve SAM amcamız da daha az zayiat vermez miydi?

Bundan dolayı rahatlıkla şunu söyleyebilirim: Türkiye Cumhuriyetine ve Türk Ulusuna “başkanlık sistemi”ni dayatan RTE değil, dayımız ABD’dir!

Bazı kaşarlanmış kişiler ABD’yi demokrasi ve özgürlükler ülkesi ve bekçisi olarak yutturmaya çalışıyor, bazı saftirikler de buna inanıyor ve öyle olduğunu sanıyorlar.

ABD kesinlikle özgürlük ve demokrasi hayranı değil, öyle olsaydı; kucağına oturtup yalelli söylettiği Suudi Arabistan, Katar gibi ülkeler katı şeriatla değil, laik demokrasiyle yönetilirdi!

ABD için önemli olan; geri kalmış ya da geri bıraktırılmış ülkelerin uygar ve insan gibi yaşamaları değil, onlar üzerinde egemen olmasıdır.

ABD; geri kalmış ülkelerde her dediğini yaptırabilmek için önce o ülkelerin kendisine uygun rejimlerini tespit ediyor, sonra o rejimi “Sizin kalkınabilmeniz ve insan haklarına kavuşabilmeniz için en uygun sistemdir” diye uşakları aracılığıyla dayatıyor. Bizim için de “başkanlık sistemi”ni uygun bulmuştur. Böyle giderse “başkanlık sistemi”ne Allah’ın izni SAM amcamızın kavliyle yakında geçer ve biz de “Oturduk bir kazığa, bir daha çıkmaz!../ Değme tabip değme, canım yanıyor!..” türküsünü söyleriz.

Aklımızı başımıza alıp AB’ye girme ve ABD bizi kurtarır sevdasından yakamızı kurtaramadığımız sürece, Türkiye hangi sistemle yönetilirse yönetilsin, AB ve ABD’ye karşın bir adım ileri gidemez. Giderse duvara toslar, çok acılar çekeriz!..

06.12.2015

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YAŞANMIŞ BİR HANZO ÖYKÜSÜ

05.04.2004 Pazartesi Günlü Günlüğümden:

Darıca Kahveler civarında İstasyon Caddesi’nden Fevzi Çakmak Mahallesi Muhtarlığına sapmak için sağa dönüyordum; tam bu esnada sağımda duran araba hareket etti. Ona toslamayayım diye aniden durdum. O da durdu. Önümden çekilsin de ben de döneyim dedim. Bu arada bir pikap arka sol tarafımdan arabama tosladı.

Birkaç metre ilerledikten sonra durup sağımdaki arabanın şoförüne: “Hep senin yüzünden oldu bu!.. Asıl suçlu sensin kardeşim, ne gidiyorsun, ne de duruyorsun. Senin kararsızlığın yüzünden de ben durdum. Bu arada o hanzo da gelip bana bindirdi” dedim.

Otomobilin sürücüsü sesini çıkarmadı ama bizim hanzo, yanındaki arkadaşıyla birlikte hışımla üzerime geldiler.

“Sen kime hanzo diyorsun?!” dedi.

“Sana diyorum!.. Hanzo olmasan, duran arabaya gelip arkadan bindirmezsin!..”

Hanzo iyice küplere bindi. Bana saldırdı, saldıracak… Önce normal ses tonuyla:

“Sen beni tam dişine göre buldun galiba… Sen şimdi utanmadan sıkılmadan beni döveceksin, öyle mi? Baban, hatta deden yerinde bir adamı dövmeye utanmayacak mısın?” derken, hanzo diklenmeye devam ediyordu.Ben de devamla:

“Senin gibileri çok iyi tanırım. Sen benim gençliğimle ancak dilekçeyle konuşurdun ama ne yazık ki yaşlandım. Şimdi görüyorum ki baban, hatta deden yerindeki bir adamı dövmeye kalkıyorsun…” dedim. Hanzo ne demek istediğimi anlamamış olmalı ki, istifini bile bozmadan gözüme ters ters bakıyor karşımda dikilmeye devam ediyordu. Bunu üzerine iyice sinirlenip sesimi olabildiğince yükseltip:

“Gençliğine ve yanındaki arkadaşına güveniyorsan, aldanıyorsun!.. Benim yaşıma bakıp pilimin bittiğini sanıp tam dişine göre görüyorsun, değil mi, hanzo?!. Bak, canımı fena halde sıkıyorsun hanzo!.. Asabımı bozma, aksi halde seni soğan gibi doğrarım hanzo!.. İşte bundan dolayı sana hanzo diyorum!.. Eşşoğlu eşşek!.. Terbiyesiz, saygısız, edepsiz, şerefsiz hanzo!.. Benden özür dileyeceğine, beni dövmeye kalkıyor!.. Dişine uygun bulmuş!.. Senin gibileri çok iyi bilirim!.. Aklınız kesti miydi babanız, dedeniz bile olsa döversiniz!.. Gücünüz yetmediği yerde de yalakalık yaparsınız!..”

Etraftakiler gelip aracılık yaptılar. Polisi aramak istedim. Orada bulunanlardan biri “Arabanda bir zarar yok. Şimdi polisler gelirler, haklı olduğuna bakmadan sana da ceza yazarlar” dedi.
Ben: “Yazarsa yazsın, hanzonun sicilini bozdurayım da aklı başına gelsin!..” dedim.

Hanzo: “Polis gelirse gelsin, ne olacak?” diye efelik yaptıysa da vücut dili tam tersini söylüyordu.

Düşündüm ki, adam haklı: “Polis gelecek, beni koruyacağına, bana da ceza yazacak. Hanzonun sicilini bozdurayım derken, ben de boşu boşuna haraç vermeyeyim” diye içimden geçirdikten sonra hanzoya bakıp:

“Şu insanlara dua et ve hadi defol git!..” dedim.
Hanzo da arkadaşı da bunu fırsat bilip arkalarına bile bakmadan defolup gittiler. Ben de Fevzi Çakmak Mahallesi Muhtarlığına kızımın ikameti için gittim.

—–
NOT: Her geçen gün hanzoların sayısı azalacağına daha da arttı. Devletler bile hanzolaşmaya başlayınca gel de üzülme…

04.12.2015
Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KOMÜNİST RUSLARA İHTİYACIMIZ YOK, ARAP KARDEŞLERİMİZ YETER!..

Yandaş basın “Katar kader ortağımız oldu” diyor. Bir atasözümüz “Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü” derken, bir başka atasözümüz de “Arkadaşını söyle, kim olduğunu söyleyeyim” diyor.

Putin “IŞİD petrolü Türkiye üzerinden satılıyor, Cumhurbaşkanı ve ailesinin ilişkisi var” diyor. RTE de “İspat etmeyen müfteridir” dedikten sonra hızını alamayıp “İspat edin bir dakika durmam, istifa ederim” diyor ve Putin’i kastederek “İspat edemezsen sen de istifa edecek misin?” diye soruyor.

Putin “Türkiye yaptığına çok pişman olacaktır!” diye tehdit ediyor. Türkiye de “Nasıl olsa arkamızda koskoca SAM Amca, NATO, AB, Suudi Arabistan, Arap Emirlikleri ve Katar var, bizi size ezdirmezler” diye güveniyor. Açlıktan nefesi kokan birileri de “Benim şeyime güvenerek efelik yapma, el şeyiyle gerdeğe girilmez!..” diyor.

Delikanlıyla gözü kanlıyı birbirlerine karıştırmayalım arkadaşlar. Delikanlı iş başa düştüğünde haklı davası uğrunda gerekirse canını seve verir. Birilerine güvenip hem kendi başını, hem sevdiklerinin başını belaya sokmaz. Gözü kanlı ise hırslarının ve beyinsizliğinin cezalarını hem kendisi, hem de çevresine çektirir. Birilerine güvenerek kendisine “aferin” desinler diye şan ve şöhret olsun diye yerli yersiz bela çıkarır, nimetlerini kendisi toplar, belasını da çevresine yükler.

***

Gelelim Rusya ile ekonomik ve ticari ilişkilerimize:
Rusya doğal gaz vermezse vermesin, doğal gaz dediğin de nedir ki!.. Bol bol nohut ve kuru fasulye üretir, milli yemeğimiz olarak da bulgur pilavı üzerine bol bol nohut ve kuru fasulye yer, osuruk gazı üretiriz.

Sonra 78 milyonluk kalabalığımıza eklediğimiz 2 milyon ilticacı Suriyeli kardeşlerimizin de kıçlarına birer hortum bağlarız. Bu hortumları da birbirlerine entekre ettik mi gel keyfim gel!.. Rusya’dan ihraç etmiş olduğumuz doğal gazdan fazla osuruk gazı üretiriz.

Doğal gaz çevrim santrallerini de beleş beleş işletir, bolca elektrik üretir, doğal gazla elde etmiş olduğumuz enerjiyi de bu fazlasıyla şekilde elde eder, tüm ihtiyaçlarımızı karşılarız. Paramız da cebimizde kalır. Onunla da yeni kaçak saraylar yaparız.

Yaş sebze ve meyvelerimizi de Müslüman kardeşlerimize satar, karşılığında mazot ve benzin alırız. 5 yıldızlı, 7 yıldızlı turistik otellerimizin köşelerine minareleri dikip, havuzlarını haremlik ve selamlık olarak ikiye böldük mü, Arap turistler akın akın gelir, Rusların bıraktıklarından fazla çil çil altın bırakırlar. Üstüne de bonus olarak bol bol da “Yalelli!” dinleriz.

Haddini bilmeyen Deli Petro’nun Katerine’nin çocukları da bize bulaşmanın neye mal olduğunu görürler. Eninde sonunda “Muhteşem Süleyman’ın çocukları, aman biz ettik siz etmeyin!” diye ayağımıza kapanır, Katerine’yi de bizim Baltacı Mehmet dedemizin çadırına gönderirler. Bekleyin görün!..

03.12.2015
Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEVLET ADAMI OLMAK O KADAR KOLAY MI?

İnsanların delikanlısı olur da, devletlerin delikanlısı olmaz mı? Bir devletin delikanlılığı lafla değil, devlet adamlarıyla olur!

Devlet adamları hak ve hukuka saygılı, akıllı, bilgili, bilge, erdemli, yurttaşları arasında en ufak bir ayrım yapmayan insanlar olmalıdır!

Devlet adamı siyaseti zenginleşme aracı olarak kullanmaz, iktidardan gitmemek için yurttaşlarını yandaşlar ve karşıtlar diye ikiye bölmez!..

Devlet adamı argo ve küfür diliyle konuşmaz; kullandığı sözcüklerini itina ile seçer, diplomatik dille bağırıp çağırmadan sükunetle konuşur.

Devlet adamı, makam ve rütbesi ne olursa olsun, o makam ve rütbenin gerçek sahibinin hizmet ettiği ulusa ait olduğunu asla unutup şımarmaz.

Gerçek devlet adamları ulusun bir kısmı için ülkesini cennet ederken, bir kısmı için de cehennem etmez, korku imparatorluğu kumaya çalışmaz!

Gerçek devlet adamları, yurttaşlarının yaşamını yargısız ya da güdümlü yargılarla karartıp can ve mal güvenliklerini sıfırlamayı düşünmez!..

Antidemokratik seçim yasalarını çıkarlarına uygun olduğu için savunup o yasalara dayanarak devleti ele geçirenlere asla devlet adamı denmez!

02.12.2015
Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖĞRETMENLERİN KUTLANACAK GÜNÜ VAR MI?

19.11.2003 Çarşamba Günlü Günlüğümden: Saat 09.00’da kalkıp okula gittim. Sabah devresinde 7/E’nin derslerine girdim. Öğleden sonra da saat 13.00’te başlayıp 14.30’a dek Kütüphane’de 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde yapılması gereken toplantının ertelenmesi ve Şeker Bayramı’ndan sonra neler yapacağımız üzerine tartıştık, programımızı yaptık.

Müdür Yardımcısı Mustafa Köse’nin başkanlığında yapılan bu toplantıya müdür de katıldı. Öğretmenler Günü’nde bir öğretmenin bir anısını anlatma görevini bana vermek istediler. Ben, “Benim anılarım suç unsurlarıyla doludur. En iyisi bir başkası anlatsın. Ama isterseniz toplantının sonunda size bir anımı anlatırım” dedim.

Toplantının sonunda Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nde geçen bir anımı anlattım: “Şehit Şahin Lisesi’nde Fransızca Öğretmeni olarak görev yapıyordum. 1979-1980 Öğretim Yılı’nın ilk toplantısında Müdürümüz Ramazan Avşar toplantıya başlamadan önce: ‘Arkadaşlar, öğretmenliğin yanı sıra kardeşlerimle birlikte fındık tüccarlığı da yapıyoruz. Özellikle tatillerimde Karadeniz’e gidip kamyonlarla Tarsus’a fındık getiriyorum. Kardeşlerim bunları işliyor, pazarlıyoruz.

Kendimi Şehit Şahin Lisesi’nin müdürü olarak tanıttığımda kimse bana ilgi göstermiyor, itibar etmiyor ama kendimi fındık tüccarı Ramazan Avşar olarak tanıttığımda herkes bana karşı büyük bir ilgi gösteriyor, önümde ayağa kalkıp ceketini düğmeliyor, dolayısıyla müdür Ramazan Avşar olarak adam yerine konulmazken, tüccar Ramazan Avşar olarak birden itibarlı kişi oluyorum.

İşte bir öğretmenle fındık tüccarının arasındaki fark arkadaşlar… Kendimizi birtakım avuntularla boşuna kandırmayalım. Asıl sorun, biz bu duruma nasıl düştük? Bunu asla hak etmediğimize inanıyorum’ dedi.

Arkadaşlar, ben de öğretmenlerin itibarları söz konusu olduğunda her zaman bunu anımsıyorum. 24 Kasım Öğretmenler Günü nedeniyle yılda bir kere ellerimiz öpülüyor, öğretmenlik mesleği öve öve bitirilemiyor. Gerçekler ortada: Öğretmenlik mesleği ayağa düşürüldü, bunun asıl sorumluları da biz öğretmenleriz.

Ayrıca, bir milletvekili 6 milyar liralık maaşlarının yetmediğini söyleyip ‘Hırsızlık mı yapalım yani?’ diyor. 1’inci derecenin 4’üncü kademesine gelmiş bir öğretmenin eline ayda ortalama olarak 700 milyon geçiyor. Bir milletvekili 6 milyarla geçinemiyorsa, biz öğretmenler bu parayla nasıl geçineceğiz? Hırsızlık mı yapalım, yoksa dağa çıkıp eşkıyalık mı yapalım? Durumları bizden kat be kat daha kötü olan ayda eline 225 milyon TL geçen asgari ücretlinin ne yapması gerekiyor acaba?” diye ortaya sordum.

Müdür Yardımcısı Mustafa Yıldız: “Hocam, suçlunun biz olmamız dışındaki söylediklerine aynen katılıyorum” dedi.

Müdür de benim söylediklerimi doğrularcasına bir anısını anlattı.

Ayrıca, 24 yıl önceki müdürüm Ramazan Avşar’ın söyledikleriyle 24 yıl sonraki müdürümün söylediklerinin aynı şeyler olduğunu, hiçbir şeyin değişmediğini, dolayısıyla “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller” yetiştirmesi istenen biz öğretmenlerin bu tip okullarda fakir fukaranın çocuklarını oyalamak için ucuza tutulduğumuzu söyledim.

Geçinebilmek ve hayatta kalabilmek için öğretmenlik mesleğim boyunca babamdan, dedemden miras kalan haklarımı tüketip malvarlığımı sıfırladığımı, doğrusunu söylemek gerekirse, kutlanacak bir günümüzün de olmadığını dile getirdim.

Bu sözlerim üzerine müdürümüz: “Para da istemiyoruz hocam; bize onurumuzu versinler, yeter!..” dedi.

Ben de: “Hak verilmez alınır. Çalınan onurumuzu almasını biz bilmiyorsak, kimse bize onur vermez. Onursuz duruma düşürülmüş öğretmenlerin onurlu yurttaşlar yetiştirmesi de asla olanaklı değildir” dedim.

İçimden de, “Bugün onursuz duruma düşürüldüysek, yılda birkaç yere sürülen, ceza üzerine ceza alan benim gibilerinin, teröristlerin hedefi haline getirilip 9 kurşun yiyip sakat kalan Ramazan Avşar gibilerinin yüzünden değil, senin gibi yöneticilerin yüzünden düşürüldük” diye düşünmekten kendimi alamadım ama bu düşüncemi dışa vursam, kıyamet kopardı. Nezaket gösterip yine de bu kadarını itiraf ettiği için müdürüme teşekkür ettim.

—-

 

NOT: Kimsenin moralini bozmamak için 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde bu anımı yayınlamak istemdim. Emekli bir öğretmen olarak genç öğretmen arkadaşlara bu anımla bir gün sonra seslenmeyi uygun buldum. Öğretmenlerin de ülkemizin de kurtuluşu yürekli ve donanımlı öğretmenlerle olacaktır. Önce kendi haklarınızı çaldırmamayı öğrenin, sonra “Öğretmenler Günü” kutlayın!..

25.11.2015

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSAN OLMADAN MÜSLÜMAN OLUNMAZ

Namuslu bir yargıç kararlarını sadece yasalara, hukuka ve vicdanına göre mi vermeli, yoksa “Aman başıma bir şey gelmesin” diye mi vermeli?

Kararlarını hukuka, yasalara ve vicdanına göre değil de korkularının esiri olarak verene “hâkim” denmez, ona “güçlünün tetikçisi” denir.

Kararlarını hukuka, yasalara ve vicdanının sesine uyarak veremeyen hâkimler; hukukun, adaletin, demokrasinin, insan haklarının katilleridir!

Hakkımda açılan davalar hariç, yargıya güvenimi kaybettiğim için 13 yıldır karakolların, savcılıkların ve mahkemelerin kapısını çalmadım!..

Bir insan adalete ve hukuka güvenini kaybederse, kendi hukukunu yaratır, çalınan haklarını kendi yöntemleriyle ararsa, sonu nereye varır?

Bir ulusun yarısı hak ve hukukunun devletin gücünü ele geçiren diğer yarısı tarafından çalındığına inanıyorsa, bu devletin sonu ne olur?

Eğer insan isen, haksızlık yapan güçlü karşısında susarak ve ona yalakalık yaparak değil, haklının, yanında yer aldığında Müslüman olursun!

Ele geçirdiğin gücü çıkarların için kullanıp zayıfları acımasızca ezdiğinde değil; adil, vicdanlı ve tarafsız olduğunda Müslüman olursun!..

Sadece “Müslümanım” demekle, günde 5 vakit namaz kılmakla, senede bir ay oruç tutmakla Müslüman olunmaz; kendini bilmekle Müslüman olunur!.

Yunus Emre “İlim, ilim bilmektir; ilim kendin bilmektir; sen kendini bilmezsin; bu, nice okumaktır” demekle “Bu, nasıl Müslüman olmaktır!” demek istemiştir.

“İslam, barış dinidir” diyen zavallılar ya barışın anlamını bilmiyorlar ya da tarih boyunca en çok katliamları kimlerin yaptığından haberleri yok!..

Bir inanca körü körüne bağlı olup da akla, mantığa, bilime sırtını dönen insanlardan oluşan bir toplum, bir ulus uygarlığı ayak bağı görür!

Çağdaş uygarlığa sırtını dönüp inancının kurallarıyla yaşamlarını sürdürmeye çalışan uluslarda barış, huzur ve kalkınma olmaz, terör olur, anarşi olur!..

Sürekli kavga eden, birbirleriyle boğuşan, birbirlerini gırtlaklayan ailelerle kimse dost ve komşu olmaz; o aileden aklı başında kimse oğluna kız, kızına koca almak istemez!.

Atılan palavraları bir kenara bırakacak olursak, Türkiye ilkel Arap kabile topluluklarıyla yoldaş olduğu sürece uygar Batı bizi asla kabul etmez!..

Türkiye son 13 yılda sürekli bağırıp çağıran, birbirlerini gırtlaklayan ailelerin durumuna bilerek veya bilmeyerek getirildi. Yazık oluyor, yazık!..

Yeşil öküzler; ak kurtlarla birlikte sarı öküzle kara öküzü yediler. Sonra ak kurtlar dünkü yoldaşları yeşil öküzleri yemeye başladılar!..

Özelleştirme adıyla “Satılmadık kamu malı bırakmayacağız” dönemi bitti; şimdi “El konulmayacak özel mülkiyet bırakmayacağız” dönemi başladı!

Bir zamanlar özel mülkiyet düşmanı olarak komünistler, sosyalistler suçlanırdı; şimdi asıl özel mülkiyet düşmanlarının kim olduğu belli oldu…

Yandaş olmayan holdinglerin, büyük özel mülkiyet sahiplerinin mallarına el konulduktan sonra sıra yandaş olmayan kırıntılarınkine gelecek!..

Eee.. Daha sonra ne mi olacak? Ulan aptal, ondan sonra Türkiye’ye ya sultanlık ya da büyük biraderin anladığı anlamda bir özel bir komünizm gelecek!..

20.11.2015

Turaç Özgür

 

NOT: Twitter’da yazdığım yazılarım son aylarda ya facebook sayfama akmıyor ya da eksik akıyor. Nedenini anlayamadığım için ben de zaman zaman aynı günde yazdıklarımı bir araya getirip facebook sayfama atıyorum. Sayfa arkadaşlarımdan özür dilerim. TÖ

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZOROKRATİK REJİMDEN NASIL KURTULURUZ?

Neyi okuyacağımıza, neyi izleyeceğimize, kaç çocuk yapacağımıza karışan adamı başımıza bela eden rejimin adı demokrasi değil, zorokrasidir!..

İnsanlık onuruna yaraşır bir yönetimle yönetilmek mi, yoksa sığır sürüsü gibi güdülmek mi istiyoruz? İş işten geçmeden kararımızı verelim!..

Ülkemiz demokrasi ile yönetilmiyor; bu çiftliğin tek ve mutlak sahibi olduğunu zanneden biri tarafından adeta sığır sürüsü gibi güdülüyoruz!..

Sevgili yurttaşlarım; çağdaş demokrasi ve hukuk kuralları içinde yönetildiğimizi söyleyen varsa, onun bu kurallardan anladığı nedir? Söylesin de bilelim!..

“Tatlı, tatlı!” demekle insanın ağzı tatlanmayacağı gibi, “demokrasi, demokrasi!” demekle de bir ülkeye gerçek anlamda “demokrasi” gelmiyor, gelemiyor!..

Türkiye Cumhuriyeti’nde şu anda uygulanmakta olan rejimin adı kesinlikle “demokrasi” değil, tek kişi yönetimine dayalı bal gibi “zorokrasi”dir!.

Hitler Almanyası’nda, Musolini İtalyası’nda olduğu gibi bütün faşistler, demokrasiyi bir araç gibi kullanıp tek kişilik zorokratik yönetimlerini adım adım gerçekleştirmişlerdir.

Zorokratik faşist yönetimler demokrasi ile gelmişler, en başta kendi ülkeleri olmak üzere tüm dünyayı kana boyayıp, sonra döktükleri o mazlum kanlarda boğulmuşlardır!..

Zorokratik faşist rejimlerde tüm zorolar dâhil, kimsenin can ve mal güvenliği yoktur ve olmadığı da yaşanılan faşist rejimlerde kanıtlanmıştır.

Ülkemizde bir kişinin ihtirasları uğrunda akan kardeş kanları ve hukuksuz olarak el konulan servetler sizi ne yapacağınız konusunda kara kara düşündürmüyor, ürkütmüyor, hatta hiç korkutmuyor mu?

17.11.2015

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“RÜZGÂR EKEN, FIRTINA BİÇER”

“Besle kargayı, oysun gözünü” ya da “Rüzgâr eken, fırtına biçer” derler. Fransa IŞİD gibi kargaları besledi, suçsuz günahsız insanlar öldü. Ya da masum topraklara rüzgâr ektiler, fırtına biçiyorlardır. Keşke sadece besleyenler ölseydi ya da o fırtınalar, tayfunlar, kasırgalar, hortumlar asıl sahiplerini yok etseydi, iki elime mendil alır, parmaklarıma zil takar şıkıdım şıkıdım oynardım. Ne yazık ki, suçsuz günahsız, masum insanlar öldü, ölüyor; üzülmemek için insan olmamak gerekir.

IŞİD gibi acımasız kargaları başta ABD olmak üzere Batı’nın emperyalist ülkeleri ve onların Suudi Arabistan, Katar gibi uşakları besliyor!..

Bu IŞİD türü acımasız ve insanlıktan nasibini almamış katillerin temizlenmesi isteniyorsa, tüm mazlum uluslar önce ABD’nin yakasından tutmalı, hesap sormalı!..

IŞİD, El Kaide, El Nusra, Müslüman Kardeşler gibi katil sürülerinin ABD ve AB ya da onların uşakları tarafından beslendiğini, eğitilip kullanıldığını bilmeyen var mı?

IŞİD gibi acımasız katil sürüleri kendilerini besleyip büyüten sahiplerine yeteri kadar hizmet ettikten sonra buruşturulup çöpe atılıyorlar.

Efendileri amaçlarına vardıktan sonra buruşturulup çöpe atılan katil sürüleri bunu sindiremiyor, efendilerinin çiftliğini kana buluyorlar!

Efendilerine fena halde kızan katil sürüleri efendilerinin çiftliğini korku cehennemine çevirmek isterlerken, olan da zavallı insanlara oluyor!

Canları fena halde yanan Fransızlar, ülkelerinde yapılan katliamların izini sürdüklerinde bu izlerin bizde çıktığını, beslenip büyütüldüklerini, semirtilip eğitildiklerini ve silanlandırıldıklarını tespit edip yakamıza yapışırlar, bunun hesabını bizden fitil fitil sorarlarsa hiç şaşmam!..

Hani ne demişler: “Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, sonra bir çukura düşer.” Dimyat’a pirince gidenler, evdeki bulgurdan olurlar. Yıllardır birileri rüzgâr ektiler, şimdi fırtına biçecekler. Bekleyip göreceğiz.

14.11.2015

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖNCE ÜLKEM SONRA BEN

İlkel kabile devletlerinde kimsenin can ve mal güvenliği olmaz. Birtakım bahanelerle ülkemde de ne yazık ki, bunları sık sık görmeye başladım.

Yurttaşlarının can ve mal güvenliklerinin olmadığı bir ülkede yaşamak cehennem azabına döndüğü gibi, tasarrufta bulunmak da aptallık olur!..

Cehennem azabından kurtulmak isteyen onurlu, gururlu ve namuslu her yurttaş, bu azaptan kurtulmak için ya ülkesini terk etmek ya da dağa çıkmak zorunda kalır.

Cehennem azabı çektikleri ülkesini terk etmek ya da dağa çıkmak zorunda kalanlar, mallarına ve birikimlerine el konulacağını bile bile neden tasarrufta bulunsunlar ki?!.

Yurttaşlarının terk ettiği ya da dağa çıktıkları bir ülkede ne istikrar, ne huzur, ne barış, ne kardeşlik, ne de en küçük bir yatırım olur. Bazen “Acaba asıl istenen bu mudur?” diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Ömrünü sıkıyönetimler ve baskı rejimlerinde geçirmiş onurlu, gururlu ve namuslu bir yurttaş olarak bu sözlerim birilerini çok fena kızdıracaksa istediği kadar kızsın, hiç umurumda değil!..

67 yıllık ömrümü sıkıyönetim ve baskı rejimlerine direnerek yaşadım.

1970 yılında beni İngiltere’de bir kooperatif adına okutmak isteyenlerin teklifini “Ülkeme sosyalist devrim gelinceye dek yabancı ülkelere ayağımı basarsam bana lanet olsun!..” diye reddettim. Ülkem sözde değil, özde insan haklarına dayalı, laik, çoğulcu demokratik bir hukuk devleti oluncaya dek mücadele edeceğim ve her neye mal olursa olsun ülkemi terk etmeyeceğim!..

Dağa çıkmaya gelince, gerekirse bunu seve seve yapabilirim ama bundan sonrasını da kendi ülkemde fareler gibi yaşamaya katlanacaksam bana lanet olsun!..

Faşizmin her türlü zulmü vız gelir tırıs gider. Ülkemin ve bu ülkenin namuslu, onurlu ve gururlu insanlarının çıkarları, mutluluğu uğruna yine direnirim!..

Geri kalan ömrümü de ülkemde geçirmeye yemin ettim. Ülkemde insan gibi yaşayabileceğim kadar yaşayacağım, insan gibi yaşayamazsam da hiç olmazsa insan gibi ölmeyi tercih ediyorum!..

13.11.2015

Turaç ÖZGÜR

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YENİ BABAYASA TARTIŞMALARI

Anladığıma göre 1 Kasım seçimlerini yeni babayasayı  tartışmaya açtırmak, dolayısıyla biricik diktatörümüz haklı olarak kendisini başkan seçtirmek için yaptırmış.

Diktatörümüz, Muhteşem Süleyman filminin etkisinden bir kurtulamamış olmalı ki, Türkiye’nin kurtuluşunu kendisinin başkan seçilmesinde görüyor. Bana göre bu da haklı…

Yakında Deli İbrahim ve IV. Murat dizileri de sahnelenirse, inşallah yeni anayasal sorunlar yaşamayız. Buna göre her türlü tedbirler alınıp anayasal, babayasal, dedeyasal, torunyasal boşluklar da doldurulmalıdır.

Yeni anayasaya “Ulular ulusu devlet başkanımız ömrü boyunca kullarının kellelerini uçurmak dâhil, dilediğini her şeyi yapabilir, bunda bir hikmet vardır ve ondan asla hesap sorulamaz” diye bir madde kesinlikle konulsun!

Yeni anayasa yapılır da başkanlık sistemine Allah’ın izni, Peygamber’in kavliyle geçersek, “Haşmetli padişahımız efendimizin, pardon sayın yüceler yücesi devlet başkanımızın veliahtı kim olacak?” diye kara kara düşünmeyelim.

Haşmetli devlet başkanımızın başkanlığı kabul edilirken, yerine geçecek veliaht sorunlarını ve yeni anayasa tartışmalarını sonlandırmak, kardeş katliamlarını önlemek için veliahttın kim olacağına dair bir maddenin konmasında da büyük yarar vardır.

Başkanlık sistemi ile ilgili anayasada kimin veliaht olacağı şimdiden garanti altına alınmazsa yeni anayasa tartışmaları da asla sona ermez. Doğabilecek kaçak saray entrikaları yüzünden masum kardeşler, sultanlar Allah korusun birbirlerini imha ederler, ülkemizin birliği, dirliği, huzuru bozulur,  başsız kalır, uçuruma yuvarlanırız. Benden hatırlatması!

05.11.2015

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OYUMU CHP’YE VERİYORUM!..

20151031 OYUMU CHP'YE VERİYORUM

Basına, DÜŞÜNSEL kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEĞERLİ ARKADAŞLAR,

Üzerinizden uzak olsun, 3 gündür fena halde grip oldum. Bundan dolayı Ankara’daki katliamın katillerini ve sorumluluktan kaçan sorumluları doğru dürüst kınayamadım. AKP’nin 13 yıllık döneminde Türkiye IŞİD, El Kaide, El Nusra gibi gerici kanlı katillerin korunup kollandığı, beslenip semirtildiği bir ülke haline bilinçli olarak getirildi. Bu duruma göre katliamı yapanlar da, yaptıranlar da bellidir. Onlar asla ve asla insan olamazlar. İnsanlıktan nasibini almamış böcekleri kınasak ne olur, kınamasak ne olur!..

Bu bataklığın kurutulması için 1 Kasım’da sandık başına gidip umuda yolculuktan yana oyunu belli partilere vermeyenler de o katillerin yanında yer alacaklarını bilsinler. Ben 1 Kasım’da sandık başına gidip CHP’ye bir kere daha emaneten oyumu vereceğim. Sizler de AKP hariç, kime verirseniz verin ama mutlaka verin. Çünkü karanlığa tekmenin, umuda yolcuğun belki de son şansıdır, bunu asla unutmayın!..

Katliamda katledilen “Barış, Emek ve Demokrasi” şehitlerinin toprağı bol olsun, ışıklar içinde yatsınlar; tüm sevenlerinin, yakınlarının başı sağ olsun!.. “Barış, Emek ve Demokrasi” gazilerine de şifalar dilerim…

Korkmuyoruz, korkmayacağız ve mutlaka başaracağız!..

Kahrolsun katliam yapanlar ve onlara arka çıkanlar!..

12.10.2015

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AHMET HAKAN’A YAPILAN SALDIRININ ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

18.12.2003 Perşembe Günlü Günlüğümden: Okula biraz erken gittiğim için müdür yardımcısı bir arkadaşın odasında sohbet ettik. Aramızda şu konuşmalar geçti:

“Bir kız öğrencim 7/F sınıfına bir duvar takvimini getirip asmıştı. Onu inceledim, baktım ki biraz ileride yurtları da olan malum bir tarikatın beyin yıkamak amacıyla çıkarmış olduğu bir takvim…  Öğrencime de ‘Kızım, bu tür takvimler sınıfa asılamaz. Bunu al, evine götür’ dedim.

Hocam, bundan 4 yıl önce de Tezer Taşkıran İlköğretim Okulu’nda geçici görevle görevlendirildiğimin henüz ilk günlerinde duvarda asılı olan aynı yurdun adına basılan bir tarikat takvimini inceledikten sonra ‘Çocuklar, burası laik, çağdaş, Atatürk İlke ve Devrimleri’ne bağlı olması gereken bir eğitim kurumudur. Ben bu okulun müdürü olsam, bu tür takvimler, bırakın böyle bir eğitim yuvasının duvarlarına asılmayı, okulun bahçe kapısından bile giremezler’ demem üzerine bir gün sonra okulun müdürü son ders çıkışında beni makamına çağırtıp: ‘Hocam, bazı veliler bana gelip hakkında şikâyetçi oldular. Biraz daha dikkatli ol’ dedi.

Ben de ‘Hayırdır hocam, dün bir, bugün ikinci günümdür’ dedikten sonra suçumun ne olduğunu bildiğimden: ‘Ben yapmam gereken görevimi yaptım. Burası laik ve resmi bir kurumdur. Bu okulda görevlendirilmemin henüz ilk gününde benden şikâyetçi olanlar kimler ise onları bilmek de hakkımdır. Bu okulun amiri siz misiniz, yoksa kendini bilmez veliler mi? Buraya 99’uncu yerden doğruları söylediğim ve savunduğum için kovularak geldim. Buranın heveslisi de değilim. Bundan sonra hakkımda şikâyetçi olanlardan şikâyet gerekçelerini belirttikleri yazılı bir dilekçe al, sen de beni bir daha sözlü olarak değil, yazılı ve gerekçeli olarak çağır, ben de yazılı olarak savunmamı veririm. Aksi halde beni bir daha böyle çağırma, yazılı bir belge olmadan da yanıt vermem.

Ben laik düşünceli ve Atatürkçü bir öğretmenim. Yazılı yasalara ve yönetmeliklere göre hareket ederim. Laikliğe, Atatürk’e atıp tutan her kim olursa olsun, ona karşı görevimi yaparım ve burada da sadece bu görevimi yaptım. Her neye mal olursa olsun, yaşamım pahasına bile olsa bundan sonra da gözümü kırpmadan yapacağım. Söyleyeceklerin bittiyse, gidiyorum’ deyip bir çayını içtikten sonra ayrıldım.

Okuldan ayrıldıktan 10-15 dakika sonra sakin bir mahalle arasında arabama ışıksız ve boş bir dörtyol kavşağından ağır ağır geçerken, 50 metre kadar sağ tarafımda tek başına duran çelik tamponlu hurda bir arabayla irticacı kılıklı 3 kişi bilerek aniden gaza basıp hızla üzerime gelip kaza süsü vererek önden vurup beni öldürmeye ya da ağır yaralamaya çalıştıkları belliydi. Ben de onlardan kurtulmak için aniden gaza basıp fırladım ama yine de kuyruktan bindirdiler. Allah’tan ki yol boştu ve ben birkaç tur kendi etrafımda döndükten sonra kaldırıma bindirip durdum.

Bir gün sonra okulun müdürüne bunu anlatıp, bu oyunun içinde kendisinin de olduğunu söyledim, kem küm etti, bozuldu. Bundan sonra başıma herhangi bir şey gelirse kendisinden bileceğimi söyleyip çıktım” dedim

O da bana:  “Hocam, onlar çok teknik çalışıyorlar, teknolojiden çok iyi yararlanıyorlar. Hatta bu gibi işlerde özellikle yurtlarında barındırdıkları öğrencileri görevlendiriyorlar. Örneğin, ‘Turaç öğretmeni sınıfta konuşturmayın, onu kızdırın, bize de rapor edin’ diyorlar. O çocuklar da olup bitenleri, yapılanları günü gününe onlara rapor ediyorlar. Onlar da değerlendiriyorlar. Bunlar çok sinsi çalışıyorlar. Devletten daha organize çalışıyorlar” dedi.

Ben de: “Allah’tan ki, onların karşısında cumhuriyetin, laikliğin kollayıcıları olarak Türk Silahlı Kuvvetleri vardır. Yoksa halimiz dumandır” dedim. Dersime gittim.

***

NOT: Artık Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dişleri, tırnakları çekilip etkisiz hale geldiğine göre bu cumhuriyeti koruyup kollamak görevi de Kaçak Saray’a bağlı olmayan duyarlı her yurtseverin görevidir.

Gazeteci Yazar Ahmet Hakan’a kimlerin saldırdıkları önemli değil, kimlerin ne amaçla saldırttıkları bellidir. Bunu şiddetle kınayıp Ahmet Hakan’ın yalnız olmadığını göstermek de bizim görevimizdir.

Artık Paralel devletin sadece paralelinin de kolu kanadı kırıldığına göre sıra bize geldi demektir.

 

01.10.2015

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

2015-2016 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI’NIN BAŞLAMASI NEDENİYLE TÜM EĞİTİMCLERE  VELİLERE ARMAĞANIM OLSUN AŞAĞIDAKİ GÜNLÜKLERİM

02.12.2003 Salı Günlü Günlüğümden:

Dün 7/B sınıfından yaramazlık yapan öğrencilere kızmış, birkaç da şamar atmıştım. Zeliha ve Seçil adlı kızlar başta olmak üzere hakkımda şikâyetçi olmuşlar. Zeliha’nın tesettürlü annesi de okula gelmişti. Ben de o öğrencilerin yüzünden sınıflarının düzeninin bozulduğunu söyleyen Dilek, Havva ve Arife gibi çalışkan ve terbiyeli öğrencileri idareye götürüp “Benim hakkımda iyi veya kötü söyleyecek bir şeyleri olan çocuklar bunlar gibi kendini bilen, dersine çalışan, başarılı çocuklar olmalıdır. Benim hakkımda yaramaz ve tembel öğrencilerin söz söylemesi, yargıya varmaları, onların beni yargılamaları beni bağlamaz. Bunların haklarını da kimseye çiğnetmem” deyip çıktım.

Daha sonra geldiğimde Müdür Yardımcısı Mustafa Bey, çocukların tek tek ifadelerini alıp yazıyordu. Çocuklar adeta daha önceden birileri tarafından kurulmuş gibi konuşuyorlardı. İçlerinden birisi: “Öğretmenim bana da vurdu ama haklıydı. Bizi sürekli uyarıyordu, şikâyetçi değilim” dedi.

Zeliha da ukala ukala: “Hocam, beni dinlemedin. Beni dinleseydin, bana vurmazdın” dedi. Ben de “Kızım, hakkını aramana saygı duyarım. Hakkını arayan insanı da takdir ederim. Hakkınızda yapılan şikâyetler ve ‘Sınıfa sonradan gelenlerin yüzünden sınıfımızın düzeni bozuldu’ demeleri üzerine toptancılık yaptım. Benim de mutlaka yanlışlarım var ama ben sizin iyiliğiniz için yaptım. Bunu büyütmenin ne anlamı var? Kendi çocuklarıma da yanlış yaptıkları zaman iki şamar atarım, kulaklarını çekerim. Dayakla kulak çekmeyi birbirine karıştırmayın. Ben sizin kulağınızı çektim. Siz dayağın ne olduğunu bilmiyorsunuz. Hanginizin gözünü, kaşını patlattım, hanginize işkence ettim? Ders yapabilmem için sınıfı da susturmam gerekiyor. Aksi halde zararını yine siz görüyorsunuz” dedim.

Mustafa Bey de Seçil’in cıvık hareketlerine bakıp: “Hocam iyi etmiş, az bile yapmış!..” diye kızdı.

Zeliha: “Hocam, ben sizi çok seviyordum. Sizin arkanızdan atan çocuklara karşı bile sizi savunuyordum” dedi.

Ben: “Dersine girdiğim öğrencilerle bir anket yapılsa, benden azar işitenler, dayak yiyenler bile beni tercih ederler. Ben görevimi yaparım. Ama biraz da böyle huylarım vardır. 10 sene, 20 sene sonra karşılaştığım haylaz öğrencilerimden ‘Hocam, keşke biraz daha vursaydın da adam olsaydım!’ diyenler zaman zaman karşıma çıkıyorlar. Ben öğrencilerimi kendi çocuklarımdan ayırmam, onlar arasından ayrım yapmam. Çocuklarımın bile sorunlarıyla öğrencileriminki kadar ilgilenmem. Sen istersen hakkımdaki şikâyetlerini başka yerlere de götür. Ben sana kızmam. Belki iyi etmedim. Ama bir gün sen de beni anlayacaksın. Hiçbir öğrencimin nefretini kazanmak istemem. Yine beni seveceğine, sayacağına da eminim” dedim.

Zeliha gelip elimi öptü, ben de kendisini… O, dersine gitti. Kızın annesi de anlayışla karşılayıp evine gitti.

Mustafa Bey ile yalnız kalınca: “Hocam, Milli Eğitim o kadar bozuldu ki, hâlâ bazı öğretmenler şu solcu, şu sağcı diye ayrım yapıp arkasından da kuyusunu kazıyorlar. İsmini veremem ama şikâyet etmesi için Zeliha’yı dolduruşa getiren bir öğretmendir. Senden intikamını almak, sana kötülük yapmak için o kızı alet etti. Böyleleri çoktur. Onlara karşı fırsatını verme, daha dikkatli ol!..” dedi.

Sınıfa gittim. Zeliha sınıfta yoktu.

Diğer çocuklar: “O kızın sınıfımızdan atılması için imza topluyoruz. Onu burada istemiyoruz. Sizi çok seviyoruz” dediler. Bu arada iki gözü iki çeşme olmuş olan Dilek de benim için üzülüp “Bizim yüzümüzden oldu” diye durmadan ağlıyordu; onu teselli ettim.

Havva ile Arife de ağlıyorlardı: “Öğretmenim seni çok seviyoruz. O kızı bu sınıfta istemiyoruz” dediler.

O kadar dayağımı yemesine karşın sınıfın en yaramazı Süleyman bile “Öğretmenim, seni şikâyet edenleri bu sınıftan attıracağız. Siz bizim iyiliğimiz için çalışıyorsunuz, bunu biliyoruz. Beni de yaramazlık yaptığım zamanlar dövüyorsun ama bizim iyiliğimize yaptığını biliyoruz. Sizi seviyoruz. O kız bu sınıfa geleli sınıfımızın huzuru bozuldu. Hiç kimse ile iyi değil, manyağın tekidir. Diğer öğretmenlerle de öyledir” dedi.

Ben: “Çocuklar, sakin olun!.. Zeliha’ya ve belki birkaç öğrenciye haksızlık etmiş olabilirim. Onlara sakın bir şey söylemeyin, dokunmayın!” dedim.

Ben sınıftan çıktıktan sonra sınıfına giden Zeliha da durumu anlatmış. Bunun üzerine Dilek ve diğer arkadaşları yanıma sevinerek geldiler: “Öğretmenim sonu tatlıya bağlandığı için hepimiz sevindik” dedi.

03.12.2003 Çarşamba Günlü Günlüğümden:

Öğretmeler Odası’nda 10-15 öğretmen vardı. “Günaydın arkadaşlar!..” deyip üst tarafa oturdum.

Öğretmenlerden birinin: “Turaç Bey, canın sıkıntılı görünüyor” demesi üzerine, fırsat bu fırsat deyip:

“Canım sıkılmasın da ne olsun!.. Evvelki gün 7/B sınıfında yaramazlık yapan bazı öğrencileri dayanamayarak tokatlamıştım. Öğrencilerden birini bana karşı özel kini olan şerefsiz bir öğretmen dolduruşa getirmiş, onun ailesini aleyhime harekete geçirmiş. Onlar da beni idareye şikâyet etmişler. Bazıları kendilerini iyi öğretmen olarak göstermeye çalışıp beni kötü öğretmen olarak göstermeye çalışıyorlarsa, tamam iyi bir öğretmen olmadığımı, işkenceci, sadist ve kötü bir öğretmen olduğumu kabul ediyorum. Ama o öğretmen –her kimse- şerefsizin, ahlaksızın, alçağın tekidir. Onun yaptıklarını hiç umursamayıp ‘Önemli değildir’ diyordum ama o zaman da hepiniz zan altında kalıyodunuz. Onu aranızda gizlerseniz, hepiniz benim nazarımda hepiniz suçlu olursunuz. Ya o ortaya çıkacak ya da hepiniz aynısınız. İnsan diye bildiğim, arkadaş diye bildiğim kimseler hâlâ eskiye takılmışlar, orada otluyorlar. Yok efendim sağcı, yok efendim solcu, yok efendim dinci, yok efendim dinsiz… Atatürklerin kurduğu bir ülkeyi yok etmeye çalışanlar, Talibancılar, Hizbullahçılar, El Kaideciler, Humeyniciler ben ve benim gibi düşünenleri istemiyorlar. Ben bu düzene, ahlaksızlığa boyun eğmediği için 99 yer gezerken, düzene yaranıp, onunla göbek bağı kuran bazı şerefsizler bir yere demir atıp etraflarını temizlemeye, kendilerine benzemeyenlerin kuyusunu kazmaya çalışıyorlar.

Ben Atatürkçüyüm, laikim, demokratım, cumhuriyetçiyim, ben zenciyim, ben kızılderiliyim, benim 99 sıfatım var, 97’si insan olmaktır ya da en azından insan olmaya çalışmaktır, benim sinsilik gibi bir sıfatım yoktur. Benim Türklüğüm, Müslümanlığım, Aleviliğim, Kahramanmaraşlılığım sonra gelir. Bu saydıklarımın hiçbirinin insan olmamın dışında önemi de yoktur. Öğretmenliğime de sıra hiç gelmez. Meydanı iki şerefsize bırakacak kadar onursuz, gurursuz, alçağın, korkağın teki de hiç değilim. Eğer infilak edip bir patlarsam, benimle uğraşanları da analarından doğduklarına, doğacaklarına pişman ederim. Bu da böyle biline!.. O sinsi şerefsiz ya kendiliğinden ortaya çıkıp benden özür dileyecek ya da hepinizi hedef alırım. Hepinizden artık gıcık kapıyorum!..” diye bağırıp çağırdım.

Din Kültürü Öğretmeni Metin Bey: “Hocam, niye hepimizi suçluyorsun, niye ağzını bozuyorsun?” dedi.

Ben: “Ben o kişi ve onun gibilerini kastederken, sizlere de ‘Onu ve onun gibilerini aranızda gizlemeyin, korumayın’ diyorum.

Arkadaşlar, kimsenin fikri, zikri bana ve ülkeme zarar vermediği sürece beni hiç ilgilendirmez. Benimki de karşımdakine ve çevresine zarar vermediği sürece kimseyi ilgilendirmez. Ama zenci veya kızılderili olduğum için özellikle meslek yaşamımda hep çektim.

Çocukluğumda biraz Ramazan orucu tutmuştum. Ondan sonra ibadet etmek amacıyla bir caminin önünden bile geçmedim. Yaşamım boyunca sadece Sultan Ahmet Camii’ne, o da turistik amaçla gittim.”

Din Kültürü Öğretmeni Metin Bey, gülerek: “Hocam, bir kere daha git, ne olur!” dedi.

Ben de :“Turistik amaçla fırsat buldukça gitmekte bir sakınca görmem, giderim. Arkadaşlar, ben işte buyum. Kimliğimi, kişiliğimi yaşamıma da mal olacağını bilsem asla inkâr etmem, onu titizlikle korurum. Ben Atatürkçüyüm, laikim, demokratım, cumhuriyetçiyim, hepsinden de önemlisi insanım, en azından öyle olmaya çalışıyorum. İnsanları fikirlerinden, zikirlerinden, farklılıklarından dolayı küçümseyenlerden de gıcık kapar, onlarla her zaman savaşırım” dedim.

Şerife Hanım: “Hocam haklı söylüyor, arkadaşlar!.. O, kim ise ortaya çıksın, aramızda saklanmasın, ayıp denen bir şey vardır. Bir öğrenciyi bir öğretmenin arkasından kışkırtmak doğru değildir. Bu, hepimize karşı yapılmış demektir. Turaç Bey, çok iyi bir arkadaşımızdır, çok değerli bir öğretmendir. Zaman zaman aynı suçu hepimiz işliyoruz” dedi.

Ben de: “Suç işlemeden disiplin sağlayabiliyor muyuz arkadaşlar? Biz burada bu tür suçları işlemesek, bu çocuklar duvarları yerler!..”

Aradan henüz 2 saat geçmişti ki “İbrahim Aydemir” adlı bir ülkücü, Metin Çankır ile konuşuyordu. Biraz sonra çekine çekine yanıma geldi: “Hocam, o çocukla annesi, babası müdüre gidiyorlar. Müdür ‘Büyütecek bir durum yoktur’ diyor, başından savıyor.

Onlar benim komşularımdır. Akşam bize geldiler. Çocuklarını dövdüğünüzü söylediler. Bana da ‘Ne yapalım?’ diye sordular. Ben de ‘Turaç Bey,  haksızlığa karşı tahammül edemeyen, onunla mücadele eden efendi bir arkadaştır’ dedim. Sonra da ‘Siz bilirsiniz’ dedim. Onlar da idareye gelip hakkınızda şikâyet dilekçesi vermişler. Bunda benim ne suçum var?

Hocam, ne gericiliğimizi, ne Talibancılığımızı, ne Humeyniciliğimizi, ne de El Kaideciliğimizi koymuşsun… Meseleyi bilsen böyle düşünmezdin. Biz seni sever sayarız…” diye yalakalık yaptı.

Zaten bunu bahane edip onun gibilere vermem gereken mesajı da fazlasıyla vermiş olduğumdan baktım ki, kıvırtıyor, sorunu büyütmemek için ben de üzerine gitmedim.

“Tamam, hocam… Böyle dediysen mesele yoktur. Nihayet ben de etten kemikten oluşmuş bir insanım. Hangi koşullarda öğretmenlik yaptığımızı çok iyi biliyorsun. Milli Eğitim taşları bağlamış, köpekleri de serbest bırakmış. Yani disiplin kurullarını ve cezalarını kaldırmış, bizi de bu acıklı durumlara düşürmüştür. Ben o konuyu hallettim.

Yanlış davranmış, o çocuğa kötülük, haksızlık yapmış olabilirim. Ben duygusal bir insanım. Canımı sıktıklarında kendimi tutamaz öğrencilerime bağırır çağırır, bazen elimi ayağımı da tutamam. Ama her ne yapıyorsam, onların iyiliği için yapıyorum. Onların iyiliği için azami gayreti gösterir, disiplin sağlamak için bazen böyle suçlar da işliyor, zor durumlarda kalıyorum. Sonra sinirlerim yatışıp haksızlık yapanın ben olduğumu anladığımda da vurdumduymazlığa vermeden, üzdüğüm, haksızlık yaptığım çocuklardan da aynı ortamda özür dileyip gönlünü almadan gözlerime uyku girmez, huzursuz olurum.

Eğer eskiden olduğu gibi disiplin kurulları ve cezalar kaldırılmasaydı, bizim de bu suçları işlememize gerek kalmazdı. Bildiğini yapmakta ısrar edip suç işleyen çocuğu disiplin kuruluna gönderir, orada gereğinin yapılmasını isterdik. Eskiden böyleydi. Disiplin sağlamak için de öğretmenlerin bu tür suç işlemesine gerek kalmazdı. Hatta suç işleyen öğrencilerin velileri çocuklarının bu suçlardan dolayı ceza almamaları için gelip öğretmeninden özür dilediklerine, onların kulaklarını kendilerinin çektiklerine çok tanık oldum. Şimdi roller değişti, tam tersine oldu. ‘Eti senin, kemiği benim’ diyen veliler yok artık. Şimdi ‘Sen benim çocuğumu nasıl üzersin!’ diye gelip kafa tutuyorlar, öğretmenleri de çocuklarının dadısı olarak görüyorlar. Okullar artık oyalama kampları haline getirildi. Bu tür veliler, öğretmenlik mesleğinin onuruyla oynadıkları gibi, çocuklarına da en büyük zararı verdiklerinin farkında bile değiller.

Hocam o aile başka yerlere gidip sorunlarını çözmeye çalışma yerine doğrudan bana gelselerdi, belki daha iyi ederlerdi. Olay bu kadar da büyümez, kimse de üzülmezdi. Ailelerin çocuklarının başlarına gelen haksızlık karşısında onların yanında durup, haklarını aramalarına saygı duyarım. Ama öyle bir pozisyona düşürüldüm ki, sanki sadist, işkenceci, lânet bir öğretmenmişim gibi ilan edilmeyi de asla sindiremem…” dedim.

Alınması gereken mesaj alındı ve konu da böylece kapandı.

 

 

28.09.2015

Turaç Özgür

Emekli Öğretmen

 

NOT: Sözler unutulur, yazılar unutulmaz. Günlük yazmak sabır, yayınlamak da yürek ister.

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KAÇAK SURİYELİLERLE BİTLİ YORGANA DÖNEN TÜRKİYE

Bundan bir sene önce Türkiye’nin geleceğiyle oynayanların mezhepçilik yapıp IŞİD denilen insanlık düşmanı katilleri besleyip büyüttüklerini, Esad’a ve Alevilere olan kişisel düşmanlıklarını tatmin etmeye çalıştıklarını, dolayısıyla Suriye’nin içişlerini karıştırıp orasını yaşanılmaz hale getirdikten sonra yardımsever görüntüsü ile sınırlarımızı sonuna kadar açıp milyonlarca Suriyeli ile ülkemizi bitli yorgana çevirdiklerini yazdığımda hümanist (!) ve devrimci (!) ruhları ayağa kalkanlar beni bu sözlerimden dolayı sosyal medyada linç etmeye kalktılar.

Şundan eminim ki, o günlerde hümanist ve devrimci (!) geçinenler Türkiye’nin gerçekten bitli yorgana döndüğünü en az benim kadar biliyorlar ve Türkiye’nin ne kadar zavallı ve acınacak hale geldiğini görüp ailecek huzur içinde korkusuzca yaşayabilecekleri bir liman bulmaya çalışıyorlardır.
Her neyse, kim ne derse desin, herkes benim gibi düşünmek, benim gördüklerimi görmek ve aynı tepkiyi göstermek zorunda değildir. Yeter ki, yaşamları boyunca bir karınca kadar bile kimseye iyilikleri olmayanlar arkamdan atıp tutmadan, mangaldan kül bırakmayanlar ben ve benim gibilerini eleştirmeden önce bir aynanın karşısına geçip insan gibi kendilerini sorgulasınlar…

***
Bugün saat 08.15’te kan değerlerimi ölçtürmek için Darıca Fevzi Çakmak Mahallesi’ndeki sağlık ocağına gittim. Dış kapıyı açıp içeri girmek isterken yanı başımda kucağında 1,5 yaşında bir erkek çocuğu olan iyi giyimli, modern görünüşlü, yakışıklı ve uzun boylu 30 yaşlarında bir genç belirdi. Göz göze gelince “Günaydın” dedim ve kucağındaki hasta çocuğuyla onun girmesi için kapıyı tuttum. Teşekkür etti.

“Geçmiş olsun, çocuğun neyi var?” dedim. Bozuk ve anlaşılmaz yarı Türkçe bir konuşmayla çocuğun sabaha dek ateşler içinde yandığını söyledi.
Ülkesini terk edip Türkiye’ye sığınan bir Suriyeli olduğunu anladım. Sorduğumda kendisi de Suriyeli olduğunu söyledi. “Suriyeli” dendiğinde nereye baksam karşımda insanlık düşmanı, cellat ve tecavüzcü IŞİD görünüyor ve içimden onları gözümü kırmadan sorgusuz sualsiz gırtlaklamak geçiyordu. Çocuğu kucağında zavallı bu genci görünce, merhamet duygularım kabardı ve karşımda çocuğunu kurtarmaya çalışan zavallı bir insan göründü.

İçerde tek başına dolaşan görevli bir kadın vardı. Ona “Burada çocuk doktoru var mı?” dedim. O da “Burada çocuk doktoru ne gezer. Bu Suriyelilerin elinden ne çekeceğiz!.. Hepsi böyle, bulaşıcı hastalıktan ve kötülükten başka bir şey getirmiyorlar” dedi.

Bir çocuğa, bir delikanlıya baktım. Kucağındaki çocuğu biricik sevgili torunum, delikanlıyı de mezhepçilik yapanların kışkırtmalarıyla ülkesini terk eden aptal bir çocuğummuş gibi gördüm, üzüldüm.

Kendi derdimi ve oraya neden geldiğimi unutup “Hadi seni Farabi Devlet Hastanesi’ne götüreyim, burada çocuğa bakamazlar” deyip arabama götürdüm. Arabanın arka kapısını açıp kucağında çocuğuyla o delikanlıyı arkaya aldım. Direksiyona geçtim.

Yolda giderken “IŞİD’ten mi kaçtınız?” dedim. Ancak, “Allah… IŞİD…” sözcüklerini anlayabildim ama ben bunu “Allah IŞİD’in belasını versin!..” olarak anladım.

Bunun üzerine Anladığını da zannetmiyorum ama “Allah, mezhepçilik yapıp ülkenizin içişlerine burnunu sokup Suriyelileri kayırıyormuş gibi yapıp, Suriye’yi karıştırıp sizi orada yaşayamaz, bizi de sizden beter hale getirmeye çalışanların da belasını versin emi!..” diye sesimi yükselttim.

Darıca Farabi Devlet Hastanesi’nin Acil Servisi’ne götürüp kaydını yaptırdım. Orada bulunan hemşire ateşini ölçtü, 38 0C’ydi. Belki ateşi fazla yüksek sayılmazdı ama çocuk iyi görünmüyordu. “Acilin doktorlarına götür” dedi. Götürdüm. Orada da ateşini ölçtüler, aynıydı. Doktorun gelmesini beklediler. Suriyeli gözlerimin içine bakıyor ve “Beni bırakma!” der gibi bakıyordu. Sonra beklememi söyledi. Doktoru çağırdım. Doktor şöyle uzaktan baktı. “Ben bakamam, çocuğun hem ateşi yüksek, hem de iyi görünmüyor, çocuk doktoruna gönderiyorum” dedi.

Doktora “Bu delikanlı Suriyelidir. Dilimizi de bilmiyor. Çocuğun neyi var?” dedim. O da “Ben bilemem, Suriyelilerin bu şekilde çok hastaları geliyor” dedi.

“Doktor bey, bu adamcağız gözlerime bakıp duruyor, ben de sağlık ocağına kan vermeye gitmiştim. Biraz daha beklersem, kan verme süresi geçebilir. Ben gidersem, bu çocuğa gerekli ihtimamı gösterirler mi?” dedim.
Doktor “Sen gidebilirsin, ne gerekiyorsa yapılır” dedi.

Bunun üzerine Suriyeliye sen burada bekleyeceksin, çocuğunu çocuk doktoruna muayene ettirecekler, gereken yapılacak. Ben gitmek zorundayım. Burada emin ellerdesin… Biz IŞİD’in yaptıklarını yapmayız, korkma!..” dedim. O da bana “Şükran…” dedi.

Oradan ayrılıp giderken bir kadın bana ters ters bakıyordu. “Bu Suriyelilerin Allah belasını versin, ne çekeceğiz bunlardan!.. Pislik ve hastalık getiriyorlar” dedi ve bana da onların suç ortağıymışım gibi bakıyordu.

Ben de “Ben çocuğunu kurtarmaya getirmiş zavallı bir insanı getirdim. Ne yapmam gerekirdi yani?” deyip arabama yeniden sağlık ocağına gittim.

***

Aile hekimimiz: “ Daha önceki tahlillerime baktı. Kan değerlerin çok düşük, hemen düzelmez. Bu kullanmış olduğun ilaçları en az 3 ay almalısın ki, kan değerlerinin düzelip düzelmediği belli olsun. Aynı ilaçları yazıyorum. 2 ay sonra gel…” dedi.

“Tamam, doktor hanım, teşekkür ederim. Kan değerlerimi düştüğü zaman ayaklarımın yanmasına dayanamıyorum. Yanmalar biraz düzelir gibi oldu. Yıllardır başvurmadığım yer kalmadı, nereye başvurduysam beni hem bir kobay gibi kullandılar, hem de soydular, kansızlığımın nedenlerini de bir türlü bulamadılar. Benim kansızlığımın nedenini bulmak uzayı keşfetmekten bile zordur galiba? Artık bıktım, usandım…” dedim. O da “Geçmiş olsun, moralini bozma…” dedi.

Çocukluğumdan beri kendilerini ziyaret etmediğim, biraz uzak durduğum zamanlar rahmetli Ayşe teyzem bile bana “kansız” derdi. Bu kadarını yıllar öncesinden hiçbir eğitimi olmayan teyzem bile biliyor yahu!.. Önemli olan sebebini bulmak, onu da bulamayanlar bir de başımıza doktor kesiliyorlar, öyle doktorluk yapacağınıza bizim köylülerin şiddetle kınadıklarına söyledikleri gibi, başınıza kül eleyin daha iyi!..

28.08.2015
Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FERAHLAMAK İSTİYORSAN SAFRALARINDAN KURTUL!..

Bugün bir sürü kalemlerimin içinden işe yaramaz olanları, özellikle yazmayan kalemleri temizleyip hiç acımadan çöpe attım.

Bu arada kalemlerle insanlar arasında bir ilişkiyi keşfettim:

Bazı insanlar, içleri boşaldıkça tekrar tekrar doldurulup yararlanılan ya da günü geldiğinde antik değerleri olan dolma kalemler gibidir. Başın sıkıştıkça onlara başvurur, hiç çözülemeyecekmiş gibi olan sorunlarını çözer ya da ellerinden hiçbir şey gelmese bile dertlerini dostça dinlediklerini, ferahladığını görürsün. Bunların değeri hiçbir şeyle kıyaslanamaz. En büyük zenginler böyle dostları olanlardır, ne mutlu onlara!..

Bazı insanlar da değersiz tükenmez ya da boyalı kalemler gibidir. Mürekkepleri ya da boyaları bittiğinde artık bunların beş para etmediklerini anlayıp, hiç acımadan fırlatıp çöpe atmalısın. Eğer kıymayıp da atmazsan daha değerli şeylerini koyacağın yerleri gereksiz yere işgal ederler ya da kıymetli şeylerinin arasında onların kirletmelerine, zarar görmelerine boş yere sebep olursun.

Herkesin olduğu gibi benim de çevremde böyle gereksiz, ne kokar, ne bulaşır cinsinden kendi çıkarlarından başka hiç kimseyi görmeyen ve kendilerinden başka hiç kimseyi değerli bulmayan safralarım vardır.

Böyle içinden de, dışından da hiç kimseye bir hayrı olmayan mahlûklara kalbimden, gönlümden, kafandan boş yere yer ayırıp değerli zamanımı onlarla işgal ve meşgul etmemin hiçbir anlamının kalmadığını görüp yırtık bir pabuç gibi onları layık oldukları çöpe, çukura atmaya karar verdim ve attım. Böylece manevi safralarımdan kurtuldum. Keşke bunu yıllar önce yapabilseydim, şimdi sosyal ve ekonomik konumum, yaşamım bambaşka olurdu.

Oh be, dünya varmış!.. Bu değersiz mahlûklardan kurtulunca ne kadar da ferahladım!..

29.06.2015
Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Öğretmenlik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SAYIN DİNLEYİCİLER ŞİMDİ OSMAN TÜREN’DEN TÜRKÜLER DİNLEYECEKSİNİZ!

Henüz televizyonun adının bilinmediği, pahalı lambalı radyolardan olanaklarını biraz zorlayanların bile rahatlıkla alabildiği transistörlü radyolara geçildiği dönemde gariban köylünün birisi bir transistörlü radyo almaya karar vermiş…

Bizim gariban köylü radyo almaya karar vermiş ama nerede bir radyo sesi duysa ya ajans haberleri ya da Osman Türen’den türküler çalınıyormuş. Osman Türen’i de biti kadar bile sevmezmiş. Radyo satıcısına sıkı sıkı: “Bir radyo alacağım ama Allah aşkına sakın alacağım radyoda Osman Türen çıkmasın” demiş.

Açıkgöz satıcı: “Aha bu radyoda Osman Türen çıkmaz” diye bizim gariban köylüye bir radyo satmış. Zavallı gariban da sevine sevine köyüne, evine dönmüş.

Kendisi kadar teknolojiden habersiz zavallı karısına sevinerek: “Avrat, Osman Türen’in çıkmadığı bir radyo aldım” demiş.

O da Osman Türen’i sevmediği için çok sevinmiş…

Radyoyu büyük bir ihtimamla evlerinin başköşesinde uygun bir yere koyup açmışlar. Radyoyu henüz açar açmaz sunucunun tatlı sesinden: “Sayın dinleyiciler, ajans haberlerimiz burada sona erdi. Şimdi Osman Türen’den türküler dinleyeceksiniz” diye anons yapılmaz mı?

Zavallı adam bin bir güçlükle biriktirdiği parasına mı acısın, satıcının kendini aldatmasına mı kızsın, avradına karşı mahcup olmasına mı yansın… Ne yapacağını bilemez olmuş… Gözü gibi koruyup bayram sevinci içinde aldığı radyoyu iki eliyle tuttuğu gibi yere çarpmış, sert zeminde radyo tuz ile buz olurken: “Avrat, kusura bakma! Şerefsiz herif ‘Bu radyoda Osman Türen çıkmaz’ diye beni kandırmış!.. Ben ona gösteririm!.. Bu radyoda da Osman Türen çıktı karşımıza!..” demiş.

****

Değerli arkadaşlar, gelelim bu öyküyü anlatmamın asıl sebebine: Hemen hemen her gün bir şeyler okurken ya da bilgisayarımın başına geçip bir şeyler yazarken ruhum kararmasın diye FM radyoda müzik dinlemek için uygun bir kanal ararım. Her ne zaman radyonun düğmesini açsam, o kanal senin bu kanal benim müzik arasam asla bulamadığım gibi tüm kanalları işgal eden ya tarikatçı baykuşların ağlamaklı sesleriyle, sürekli ve bol afyonlu dinî vaizleriyle ya da sahibinin kendini beğenmiş iç karartıcı sesiyle karşılaşırım.

Eminim ki, bunlar benim gibilerini dinden imandan soğuttular, hatta nefret ettirdiler. Acaba bu gün ne yumurtlayacaklar diye dinlediğim zamanlar insanlığımdan çıkıyor, çıldırıyorum. Bu beyin yıkayan baykuşların, yarasaların, sümüklü böceklerin yüzünden ülkemiz hızla Ortaçağ karanlıklarına sürüklenmektedir. Çok sevdiklerini zannettikleri Peygamberin ruhunun ıstırap içinde olduğunu tahmin etmek o kadar zor değildir. Yakında Allah’ı bile canından bezdirirlerse hiç şaşmam…

***

Değerli arkadaşlar, şöyle insan gibi dinleyip ruhumu dinlendirebileceğim baykuş seslerinin, sahibinin sesinin gelmediği bir radyo var mı? Varsa, lütfen bildirin de bir tane alayım…

İyi haberlerinizi dört gözle bekler; hepinize ruhunuzu karartmayacak, baykuş seslerinden arınmış bir dünya diliyorum.

26.06.2015

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Sevgili Arkadaşlarım, Dostlarım, Öğrencilerim, Akrabalarım…

Mübarek bir insan, bir hazret olarak dünyaya gelmediğimden, melekler secdeye kapanıp, gecenin bir yarısında güneş doğup herkesin dikkatini üzerime çekemediğinden, iki karılı ve çok çocuklu babamın da umurunda olmadığımdan doğum günümü ve saatimi bir kenara kaydetmediğinden gerçek doğum günümü bilememekteyim.

Ancak, köyümüzün erkek çocuklarının kaydını yapmak için köyümüze teşrif eden memur bey 5 yıl içinde dünyaya gelen erkek çocukların kaydını aynı gün ve tarihe getirip vatandaşlık kütüğüne bizi kaydetmiştir.

Bunu akıl edip bana ve yaştaşlarıma vatandaşlık hakkı veren o memura ne kadar teşekkür etsek azdır.

Gününü ve yılını bilmediğim bir yılın bir bahar ayında geldiğimi, üşüyüp ölmemem için ahırda doğurduğunu söylerdi rahmetli anam… Ben de anamın Meryem Ana’ya özenip o mübarek hayvanların içini tercih ettiğini düşünüyorum. Bu nedenle ilk duyduğum sesler inek ve dana sesleridir. En çok sevdiğim sesler de bu seslerdir.

Vatandaşlığa kabul günümün üzerinden tamı tamına 66 yıl, gün olarak da 24106 gün geçmiştir. Düşmana inat, ülkeme insan haklarına, hukukun üstünlüğüne dayalı gerçek bir demokrasi gelmeden de öbür tarafa gitmemeye ant içtim. Geçmişteki ömrümü bu uğruda harcadığım gibi bundan sonraki yıllarımı da buna harcamaya hepinizin huzurunda söz veriyorum.

Vatandaşlık günümü kutlayan ve kutlayacak olan tüm dostlarımı sevgi, şefkat ve hasretle kucaklar, uğursuz, korku dolu yılların sona ermesi için hep birlikte mücadeleye çağıyorum!..

Sağ olun!.. Var olun!..

 

12.05.2015

Turaç Özgür

 

HAKKIMDA, Özsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YALANLARLA YÖNETİLEN BİR ÜLKEDE YAŞAMAK ÇOK ZOR

13.06.2003 Cuma:

Saat 10.00’da İstiklâl Marşı’yla sabahçı öğrencilere karne verme töreni başladı. Hava çok sıcak olduğu için müdürün kapanış konuşmasını neredeyse kimse dinlemedi bile…

6’ncı sınıftayken öğrencim olan Tuğba, 8’inci sınıfı başarıyla bitirmiş; elindeki beyaz bir gömlekle yanıma geldi: “Hocam, hatıra olarak şunun üzerine bir imza atar mısın?” dedi.

Geçmiş yıllarda defterlerine, gömleklerine, kollarına, omuzlarına imza attıranlara da rastlamış biri olarak, futbol fanatiklerinin yapmış olduğu bu tür şeylerden hoşlanmamama karşın, sevgili öğrencimi kırmamak için adını, soyadını ve günün tarihini yazıp imzaladım. Sevinerek teşekkür edip gitti.

Belki bir daha görüşemeyecektik. Kim bilir o imza ne kadar hatıra olarak kalacaktı, ileride ona bakıp ne düşünecekti? Belki kendinin çocukluk duygularına gülecekti, belki de kendini artist yerine koyduran bizlere…

Karnelerini alan sabahçı öğrencilerin kimileri sevinç, kimileri üzüntü gözyaşları ve kimileri de duygusuzca evlerine gittiler. Öğlenci öğrencilerin karneleri de saat 14.00’te yapılacak törenden sonra dağıtılacaktı.

Öğretmenler Odası’na kapanıp 6/F sınıfının sınıf öğretmeni olarak ağırlıklı not ortalamalarını 2 saat kadar bir çalışma sonucu hazırladım.

Bu arada Sosyal Bilgiler öğretmeni Berrin Hanımın, okuyup imana gelmem düşüncesiyle bana emanet olarak vermiş olduğu “Kendini Arayan Adam” adlı kitabını Öğretmenler Odasında uygun bir zamana getirip verdim. Ayrıca kitapla ilgili düşüncelerimi söyleyip bir takım önerilerde bulundum. Ama birileri tarafından bu gibi işler için görevlendirilmiş olan Berrin Hanım bildiğinden kalmıyordu. Kendi aklınca ben o kitabı okuduğumda fikirlerimden dönüp imama gelecektim. Kendisi de görevini yapmış olmanın zevkine varacaktı.

Kendisini çok bilinçli, beni de kurtarılması gereken kara bir cahil görmesi canımı fena halde sıktı. Bunun üzerine: “Bediüzzaman Said-i Nursî kimdir? Şu bulunmaz Bursa kumaşı, kendisini Bediüzzaman (zamanın en iyisi) olarak tanıtan hazreti bana kısaca anlatır mısın?” dedim. Kem küm etti, fikirlerinin hayranı olduğunu her fırsatta anlatan hanımefendi, hazret hakkında tek sözcük bile edemedi.

Bunun üzerine: “Bilmediğin, tanımadığın adamın fikirlerini takip ediyorsun, onu zamanın en iyisi olarak görüyorsun ama bak hakkında tek sözcük bile bilmiyorsun. O zaman dinle de o hazretin kim olduğunu sana ben öğreteyim de kendinizi çok akıllı, başkalarını aptal yerine koymaktan vazgeçin: Said-i Nursî, Bitlis’in Nurs köyünden 1873’te doğup 1960’ta Urfa’da ölmüştür. Mısır’da Camiül Ezher’de molla eğitimi gördükten sonra Türkiye’de dinî ‘Risaleler’ (kitapçıklar) adı altında İslâm dinini çarpıtan kitaplar yayınlayarak gericilik, bölücülük, İngiliz uşaklığı ve Atatürk düşmanlığı propagandası yapmış.  Risalelerinde adeta külahında tavşanlar, güvercinler çıkararak mucizeler yaratan ulu bir kişi olduğunu kanıtlamaya çalışıp kendini peygamberden bile üstün göstermeye çalışmış. Eğer Hz. Muhammed’in son peygamber olduğu Müslümanlar tarafından kabul edilmeseydi, eminim ki, kendisini peygamber olarak bile ilan eder, yeni bir din kurardı.

1909’da 31 Mart Vakası’nın (Gericilik Olayı) sorumlularından olduğu için Isparta’ya sürgüne gönderilmiş. 1925’te de Şeyh Sait İsyanı’nda önemli bir rolü olduğu için yargılanıp hüküm giymiştir. Azılı bir çağdaşlık, laiklik, cumhuriyet ve Atatürk düşmanı, İngiliz uşağıdır.

Eğer peşine düştüğün adamlar cumhuriyeti yıksalardı veya Atatürk, ‘en büyük eserim’ dediği laik cumhuriyeti kuramasaydı, bir kadın olarak sen şimdi laik bir kurumun öğretmeni olarak burada bulunamayacaktın. Belki de bir hacı fışfışın hareminde 4’üncü eşi olarak kalıp gün yüzü bile göremeyecektin. Türkiye Cumhuriyeti de onurlu uluslar arasında bağımsız bir ülke, bir ulus olarak yerini alamayacaktı.

Bugün Said- Nursî ve onun hayranlarının düşmanı olduğu, elimizde bulunan bu olanakları o Said-i Nursîlere meydanı bırakmayan Atatürk’e borçluyuz. İster kusura bak, istersen bakma, o senin bileceğin şeydir. Ben, Atatürk’e ve onun eserlerine dil uzatanlara iyi diyemem. Bu; haddini bilmezlik, nankörlük ve ihanet olur. Ben bunlardan daima uzak durmakla kalmadım, aynı zamanda onlara karşı da savaştım, her neye mal olursa olsun, ömrüm yettiğince de savaşmaya da devam edeceğim, Atatürk’e dil uzatanların da dilini kökünden keserim. Beni imana getirmek düşüncesiyle verip okuttuğun o sahtekârlıklar kurgusu kitabın yazarı olan Halit Ertuğrul da bunlardan biridir.

Ayrıca, mademki ben senin önerdiğin kitabı sana verdiğim söz üzerine okuyup sana bu şekilde rapor ettim. Sen de benim sana önereceğim Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun özetleyerek günümüz Türkçesine çevirmiş olduğu Atatürk’ün Söylevi’ni oku, bana rapor et, üzerinde konuşalım. Aynı zamanda sen Sosyal Bilgiler Öğretmeni olarak da yakın tarihimizi bilmek zorunda olduğundan, onu okumakla da bir kaybın olmayacağı gibi, tam tersine kazancın olur.

Arapçayı bilmediğimize ve bilmek zorunda da olmadığımıza göre, İslâm’ın anayasası ve başyapıtı Kur’an’ı Kerim’in dilimize çevrilmiş meallerini okur, inceler yüce dinimizi öğreniriz. Dinimizi Said-i Nursi’den ya da ona benzer kötü niyetlilerden öğrenip, yolumuza gidecek kadar da dangalak değiliz.

Hoca hanım, bir önerim daha olacak: O kitapta da belirtildiği gibi siz gidin 7 yaşındaki çocukları kandırın… O kitapta –güya- 60 yaşlarındaki 50 yıllık kaşarlanmış bir komünist Marksisti ne idiğü bellisiz bir öğretmen bir yolculuk esnasında ikna etmiş… Adam kendini bulmuş, imana gelmiş…

Güya o “Kendini Arayan Adam” adlı herzenin yazarı Halit Ertuğrul adlı zat; Mao, Kruşçev, Fidel Castro, Tito gibi ünlü komünistlerle oturmuş kalkmış… Birazcık aklın varsa gel de inan.

Hele o kitapta Mareşal Tito’nun bir ölüm sahnesi var ki gülmemek olanaksız:

O ünlü komünist Mareşal Tito: “İşte ben ölüyorum. Öldükten sonra bir yaradan yoksa, yeniden diriliş yoksa, ben ne yapacağım?”

Kendisine: “Siz emekçilerin kalbinde yaşayacaksınız; bundan daha büyük gurur, unvan olur mu?” diyenlere de…

Mareşal Tito: “Lânet olsun!.. Ben yok olduktan sonra beni ansalar ne olacak, anmasalar ne olacak?” diyesiymiş…

Bu sahne, tam anlamıyla bir komedidir.

O herze kitabın yazarı: “Bu, gerçek bir hayat hikâyesidir” diye yalan söyleyeceğine, “Bu, bir hayal ürünüdür; bu, bir hüsnü kuruntudur; bu, bir kurgu bilimdir” dese gözümde bu kadar küçülmezdi.

O yazara da bu kadar yalanları, ikiyüzlülükleri için söyleyeceğim tek şey var: Al o yalanlarını, hüsnü kuruntularını tepene çal, emi!.. Sen kimsin ki, kendi deyimiyle söylüyorum: Kaşarlanmış yalancı, 60 yıllık kaşarlanmış (!) bir Marksist komünisti iki yalanla yola getiresin!.. Sen kimsin ki, o ünlü komünist liderlerle konuşasın!.. Yalanın, palavranın, iftiranın bu kadarı da ancak sana ve senin gibilere yakışır!..

Yalanla bir işe başlarsan, biter… Yalan yalanı çağırır, doğurur, bunun sonu gelmez… Zaten bu pisliklerin işi gücü yalandır. Bir de bilimle Allah’ın mucizelerini ve varlığını kanıtlamaya çalışmayın. Bugün sarıldığınız o bilimsel anlatımlar da kâfiri küffar dediklerinizin çalışmalarının, akıllarının ürünleridir. Başkalarının yüzyıllarca, bin bir emek ve güçlükle ortaya koydukları eserlerini, elbiselerini tersyüz edip din iman kılıfına büründürüp tanımlamalar yapıp Tanrı’nın ispatı diye boşu boşuna kendinizi yormayın bari…

Din; hiçbir artırmaya, eksiltmeye kalkmadan, hiçbir şüpheye ve tereddüte kapılmadan, sulandırıp cıvıltmadan olduğu gibi bir inanma olayıdır.  Bilim de bunun tam tersidir, temelinde araştırma, deney ve daima şüphe vardır.

İnancı bilimsel yollarla ispatlamaya boşuna uğraşmayın. Bırakın, o inanç saf haliyle kalsın; İnanan inanır, inanmayan inanmaz… Başkalarının samimi ve saygı sınırları içinde eleştirilerini bir kenara bırakalım, kutsallarını bilimsel yöntemlerle kanıtlamaya çalışanlar, kendi inançlarında şüpheye düşüp de sesini çıkaramayan dilsiz şeytanlar ve münafıklardır. Kendi inancınıza saygınız varsa, başkalarının didikleyip gerçekleri sergilemesini istemiyor ve tartışma konusu olmasını istemiyorsanız, hem kimseye dayatmayın, hem de insanı çileden çıkarıp, o inancın karşısına çıkarmayın… Ayrıca başkalarının neye ve nasıl inanıp inanmadıklarına da saygılı olun!..

Eğer siz bilimsel olarak kanıtlamaya çalışırsanız, başkaları da aynı yöntemleri kullanarak tersini yaparlar, onlar da kendi görüşlerini dayatırlar. Bu da taraflar arasında sürtüşmelere ve savaşlara yol açar ki, bunun kime zarar vereceğini tahmin bile edemezsiniz.

Bana bir şey dayatanları asla sevmem, tam tersine onlardan nefret eder, söyledikleri doğru bile olsa, kişiliğimi korumak için tam tersini yaparım…” dedim.

Kadının iyice kara cahilliği ortaya çıktı. “Sen tartışmayı sevmiyorsun ve başkalarının sözlerini kabul etmiyorsun” dedi.

Ben de “Tam tersine, ben tartışmayı severim, insanların görüşlerine ve inançlarına da saygı duyarım. Ama benim inanç ve görüşlerimi küfür görenlere ve Atatürk’e atanlara da asla tahammül edemem” dedim.

Bir ara Fen Bilgisi Öğretmeni Ercan Bey bana: “Hocam, bu memleketin altını oyanlar ve Atatürk’ün yüzünden insan yerine konanlar kendilerini bilmiyorlar. Bu ne olacak?” dedi.

Ben de: “Bunlara karşı yeteri derecede mücadele etmeyen ve bunlara göz yumup sesini çıkarmayan herkes haindir. Asıl sorunu yaratanlar ve kendini bilmezlere meydanı terk edenler bu hainlerdir. Bu hainlerin maskelerini düşürüp gereğini yapmak gerekir” dedim.

Ben bunları söyleyince kendini âlim sanan kadın, hem “okumadım” diye yalan söylüyor, hem de okumadığını söylediği herzelerin doğruluğunu iddia etmeye çalıştı. Baktım ki, buna ayıracağım zamana yazık olacak, oradan uzaklaştım.

Öğleden sonra saat 14.00’te ikinci bir tören ve İstiklâl Marşı… Daha sonra karneler dağıtıldı.

Birkaç öğrencim karnelerindeki yanlışlıkları gösterdiler. Bir saat kadar da onların düzeltilmesi için uğraştım. Hele bir öğrencim vardı ki, Türkçeden 4 alıp takdir alması gerektiği halde bir de sınıf tekrarı yapılacağı söyleniyordu. Türkçe dersindeki 1’i düzeltip 4 verdim. Ayrıca bir de “Takdir Belgesi” düzenleyip onaylattıktan sonra öğrencime verdim.

 

NOT: Bugünlere nasıl geldiğimizi anlatabilmek için yukarıdaki günlüğümü yayınlıyorum.

16.05.2015

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TBMM TV’SİNİ YAYINA KAPAYANLARIN SÖYLEDİKLERİ DOĞRU BİLE OLSA İNANMAM

1983 yılında bir kavga sonucu müşteki-davalı olarak bir mahkemede, yargıç bana:

“Sen bu adamcağızı neden darp ettin?” diye kızdı.

“Hayır, efendim ben onu neden darp edeyim, yalan söylüyor. O kendi kendini darp etmiştir” diye gayet sakin olarak yanın verince, yargıç elleriyle yüzünü yumrukluyormuş gibi yaparak:

“Nasıl yani, böyle kendi kendini mi yumrukladı? Hem raporu, hem tanıkları, hem de yüzünde, gözünde şişlikler, morluklar var!..”

“Hâkim Bey, ben eğitimli bir insanım, bu kadar saygısız, cahil bir adam mıyım ki, babam yerindeki adamı durup dururken darp edeceğim? Adam doğru söylemiyor.”

“Peki, doğrusu nedir? Söyle de bilelim!..” diye kükredi.

“Efendim, bu adam bana zararlar vererek beni yıllardır tahrik edip duruyor. Her seferinde ‘Yapma!’, ‘Etme!’ diye rica ettikçe kendisinden korktuğumu zannedip bildiğinden kalmadı, bana sürekli zarar vermeyi sürdürdü. En son vermiş olduğu zarar ve ziyanlar karşısında dayanamayıp biraz sertçe uyarınca, tahrik etmekle de kalmadı, bana saldırdı. Ne bileyim kendimden geçmiş olmalıyım ki, bu arada farkında olmadan benim de kollarım kanatlarım refleks olarak harekete geçmişler.

Haklı uyarılarımı dikkate alıp yaşını başını da düşünerek haddini bilseydi, bu durumlara hem kendisi düşmezdi, hem de beni düşürmezdi. Benim de kollarım kanatlarım doğanın kendilerine vermiş olduğu görevi yapmak için refleks olarak hareket geçmezler, biz de burada bulunmazdık. Dolayısıyla iddia ediyorum ki, benim kollarımı kanatlarımı refleks olarak harekete geçirip kendi kendini darp etmiştir. Benim en ufak bir suçum yoktur. Benim yerimde onurlu bir insan olarak kim olsa karşısındakinin yaşını başını unutup aynı şeyi yapardı” dedim.

Yargıç bu sözlerimi itiraf kabul edip hükmünü verir. Yargılama sonucu yine de ben suçlu bulunmuşum, verilen ceza o zamanki parayla 6 liraya çevrilmiş. Yumruk başına 3 lira. Kendi kendime: “Yahu bir yumruğun 3 lira olduğunu bilseydim, birkaç yumruk daha vururdum. Hem devlet para kazanırdı, hem de adam belki biraz akıllanırdı” diye gülmekten kendimi alamadım.

***

Başımdan geçen bu anımı AKP Grup Başkan Vekili Mustafa Elitaş’ın HDP’li kadın vekiller kendi kendilerini darp etmişlerdir” sözü üzerine yazdım. Benim yukarıdaki mantığım gibi bir mantık yürütseydi, belki yalan söylemekten kurtulamazdı ama hem daha inandırıcı olur, hem de espritüel zekâsıyla ne kadar övünse az gelirdi. Ya şimdi geri zekâlı olanları bile inandıramaz.

***

TBMM Başkanlığı’na bağlı olan Meclis Televizyonu bütün bu tür oturumlarını canlı olarak yayınlasa, bilgi edinme hakkı olan ulus da bunu izlese, kimlerin halka hizmet etmek için beyinleriyle çalıştığını, kimlerin halktan bir şeyler gizlemeye çalıştığını, kimlerin parmaklarının beyinlerinden daha değerli, kimlerin ense karartıp yumruk sallamaktan başka bir marifetlerinin olmadığını, kimlerin hak ederek veya etmeyerek Hazine’den para aldıklarını anlasa, hakemlik görevini yapsa, öyle mi oldu, böyle mi oldu kendi gözleriyle görse, kulaklarıyla duysa olmaz mı?

Eğer ilkel demokrasilerde olduğu gibi halk bir meydanda toplanıp kendi kararlarını kendileri alabilselerdi, açık veya kapalı bir alana ihtiyaçları olurdu ama kendilerini temsil edecekleri vekillere, dolayısı ile de partilere asla gereksinim duyulmazdı. Bütün ulusu bir alanda, ya da bir çatı altında toplayıp kendi kararlarını doğrudan almak olanaksız olunca, böyle temsili demokrasiler doğmuş, parlamentolara gereksinim duyulmuştur.

Çağdaş ve modern demokratik ülkelerde halkın vekilleri halk adına her ne yaparlarsa yapsınlar bunları halktan gizlemeye, saklamaya, karartmaya, bulandırmaya, kapalı kapılar arkasında Bizans oyunları oynamaya, parlamentoda nelerin dönüm dönmediğini saklamaya hakları yoktur. Yapılan bütün işler açıklık, şeffaflık, arılık, duruluk içinde yapılır, yapılmak zorundadır. Aksi halde her türlü dedikoduya, şaibeye adı karışanlar her ne yaparlarsa yapsınlar kendilerini parmak ve yumruk oyunlarıyla aklayıp paklayamazlar.

İlkel ve küçük site devletlerinde olduğu gibi bütün halkın bir çatı altında ya da bir agorada (alanda) toplanıp kendilerini ilgilendiren konularda kararlar alıp, kendilerini ve sitelerini yönetmeleri olanaklıydı. Şimdi bunu öyle yapmak olanaksızdır ama her türlü yazınsal ve görsel medya ile parlamentoyu halka açıp arılık, duruluk, şeffaflık ilkelerine göre tüm halkın huzurunda çalışmak, tartışmak, kararlar almak, yasalar yapmak olanaklıdır. Her kim bunu halktan gizlemeye, suyu bulandırmaya, havayı dumanlandırmaya, halkı dışlamaya çalışıyorsa, şunu çok iyi bilsinler ki, halka karşı büyük suç işlemektedirler, temsilcilik görevlerini kötüye kullanmaktadırlar, halkı insan yerine koymamaktadırlar.

Son olarak: Meclis Televizyonu’nun yayınlarını sınırlayıp, daraltmak, karartmak veya tersini yapmak tüm muhalefetin boyunun ölçüsünü aştığına göre, TBMM’nde nelerin olup, nelerin olmadığını gizlemekten onlar sorumlu değillerdir. Meclis Televizyonu’nda naklen yayın yapılmasını engelleyen, bu konularda kararlar alıp veren sayısal çoğunluğu elinde bulunduran iktidar partisi AKP’dir, onun Hükümetidir, onun seçtiği Meclis Başkanı’dır.

Bu duruma göre bu son kavgayı da kimin çıkarıp çıkarmadığı konusunda söz söyleyip halkın kafasını karıştırmaya AKP Grup Başkan Vekili Mustafa Elitaş’ın hakkı yoktur. Diğerleri yalan bile söylese inanırım ama bu şahıs ya da bir AKP’li doğru söylese bile yukarıda anlatmaya çalıştığım nedenlerden dolayı kesinlikle inanmam. AKP’liler sözlerinin doğruluğuna inanmamızı istiyorlarsa, sansürsüz olarak Meclis Televizyonunu sürekli açık bulundursunlar. Türkiye, seçilenlerin babasının çiftliği değildir; tüm ulusun ortak malıdır. Bizim adımıza nelerin olup olmadığını açıklık, şeffaflık, arılık, duruluk içinde bilmek, görmek hakkımızdır, bunu bizden saklayanlar, görevini kötüye kullanan hainlerdir.

19.02.2015

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SAPIKLAR İDAM EDİLSİN Mİ, EDİLMESİN Mİ?

gelin-idam-cezasini-tartisalim-3103111200_mFazla uzağa gitmeye gerek yok, yakın geçmişte asıl idam edilmesi gerekenlerin, ödüllendirilip kahraman ilan edildiklerini; kahraman ilan edilmesi gerekenlerin de onlar tarafından idam edildiklerini gördük, yaşadık. Bunların en başında bugün bir kesimin halk kahramanları ve haklı davaları uğrunda şehit olduklarına inanıp bağrına bastıkları, adlarını çocuklarına verdikleri, kalplerinde yaşattıkları Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’dır.

Türkiye’de din ve ırk ağırlıklı gerici, ilkel eğitim yerine Atatürk ilke ve devrimlerinin ruhuna ve özüne uygun laik, çağdaş, bilimsel ve evrensel eğitim verilseydi; yüzyıllardır  “din” diye yutturulan tüm hurafeler halkın kafasından temizlenseydi, bugün ülkemiz dünyanın en bayındır, en gelişmiş, en gözde, insanlarının en mutlu olduğu, sapıklığın ve kadın cinayetinin adının bile anılmayacağı, kadınların baş tacı olarak görüleceği bir ülke olur, diğer tüm ülkeler de kendilerine bizi örnek alırlardı.

Ne yazık ki, hak etmediği itibarı görmek isteyen kötü niyetli din tacirleri; ticaretini ilerletmek ve haksız rekabet yapmak isteyen her tüccar, esnaf, işadamı; hak etmedikleri makama paraşütle atlamak, asansörle çıkmak isteyen yeteneksiz devlet memurları; devlet denilen gücü ele geçirip kendi halkını soyup soğana çevirip anasını bellemek isteyen üçkâğıtçı siyaset bezirganları sürekli olarak halkın dilini, ırkını, rengini, cinsiyetini, inancını, dinini, imanını, mezhebini, meşrebini, hatta yaşadığı bölgesini dilediği şekilde kullandı, dinde olmayan hurafeleri dine monte edip halk açlıktan, yoksulluktan inim inim inlerken kendileri itibarlı kişi, bir elleri yağda bir elleri balda, Harunlar gibi gelip ulusun varlıklarını ele geçirip Karunlaşıp zengin ve baş tacı oldular,  ulusun kaderiyle oynadılar, oynamaya da doyamadılar…

Kısaca söylemek gerekirse, sürekli olarak din, dil, ırk ve bölge tacirleri kazandı, diğerleri de aynı şekilde kaybettiler, geldik bugüne… Biraz daha ısrar edilirse, gideceğimiz yer bellidir: Tarihin çöplüğü!..

Özgecan Aslan’a yapılan insanlık dışı muamele ve cinayetten sonra gündeme gelen asıl güncel soruna bakalım:

Kadınlara tecavüz, saldırı ve her türlü töre cinayetlerinin kökünü kazımak için kimileri “daha fazla din dersi, daha fazla dinsel ahlak, daha fazla maneviyat…” diyor ve kendilerine benzemeyenlere de kafalarındaki hurafeleri din diye zorla dayatmaya çalışıyorlar, ana okulundan itibaren bütün okulları imam hatipleştiriyorlar.

Kendilerine ve hurafelerle donattıkları dinlerine laf söyletmemek, her türlü eleştiriyi önlemek için de bu konulara dokunulmazlıklar kazandırıp yasalar çıkarıyorlar. Eleştirenleri “Dine, Allah’a, manevi değerlere laf söyledi, hakaret etti” diye en ağır şekilde cezalandırıyorlar.

Kendilerine benzettikleri her ne halt ederlerse etsinler onların avukatlığını yapıp, “ama, fakat, lâkin”lerle onları haklı çıkaracak mazeretler üretiyorlar. Hatta onları dine, imana, maneviyata büyük hizmetlerinden (!) dolayı “hazret”, “kahraman” ilan ediyorlar. Onlar hakkında çok değerli kişilermiş gibi uyduruk efsaneler üretiyorlar. Geride gelen nesillere onları örnek gösteriyorlar, bu iğrençliklerinin devamını sağlıyorlar.

Bu din tüccarları baş kesmeye, kelle uçurmaya doyamadıkları için kendi yaptıkları iğrençlikleri ve acılarından ne söylediklerini bilmeyenlerin acısını kullanıp idamı savunuyorlar. “İdam gelirse, bütün bu tecavüzler, saldırılar, cinayetler son bulur” diyorlar.

Sevgili yurttaşlarım sakın bu iğrenç yaratıkların söylediklerine inanıp da onların oyunlarına gelmeyelim. Bunlar idamı getirdiklerinde yine “ama, fakat, lakin”lerle kendilerini kurtarır, kahraman ilan ederler. Kendilerine benzemeyen, benzetemedikleri bizleri de gözlerini kırp madan bir yolunu bulup idam ederler. Bundan dolayı kesinlikle idama karşıyım.

Gelelim bu sorunun çözümüne: Özellikle tücavüzcüler, sadece bu işlerle görevli bağımsız mahkemelerde yargılanıp suç işledikleri kesin karara bağlananların cinsel organları bir operasyonla alındıktan sonra tek kişilik hücrelerde en kötü koşullarda ömür boyu cezalandırılmaları, aileleri dahil hiç kimseyle görüştürülmemeleri gerekir.

Bunları “ama, fakat, lakin”lerle yazılı ve görsel basın ve yayın yoluyla kendilerince mazeret üretip savunanların bütün unvanları ellerinden alınıp maden ocaklarında ömür boyu çok özendiğimiz ABD’de olduğu gibi kontrol altında asgari ücretle çalıştırılmalı; mallarına, mülklerine el konulmalı,  savundukları hükümlülerin, mağdur ettikleri kişilerin ve ailelerinin tüm masrafları bu gelirlerden sağlanmalıdır. Teşvikçilerin basında yayında çıkan yazılarından dolayı bunlara hakaret edenler hakkında en ufak bir yargıya izin verilmemelidir.

Herkesin görebileceği yerlerde bunların işlediği suça ait mahkeme kararı ile birlikte resimli kimlikleri de teşhir edilmeli, buraları ziyaret edenlerin bunlara tükürmeleri ve her türlü küfür etmeleri teşvik edilmelidir.

Gerek tecavüzcülerin, gerekse onların savunucularının aileleri ve yakınları da sürekli gözetim altında bulundurulmalıdır.

Bütün bunların yapıldığı bir ülkede hala bu tür suçlar işlenmeye devam ediyorsa, o zaman sorunu başka yerde aramak gerekir. İdamın uygulandığı geri kalmış ülkelerde bu tür suçlar azalacağına dazla fazla arttığı bilimsel verilerle kanıtlanmıştır. Yukarıda izah etmeye çalışmamdan da anlaşılacağı gibi, “idam” cezasının gelmesini bekleyenler, ya kötü niyetlidir ya da gerçeklerden haberi yoktur. Ayrıca idam, ömür boyu çeke çeke sürünmesi gerekenler için bir ceza değil, kurtuluştur.

16.02.2015

Turaç Özgür

 

 

 

 

 

DÜŞÜNSEL, Makaleler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİR ANNE KOCASINA HARAM, ÇOCUĞUNA HELAL OLUR MU?

10370796_10153098971546703_4519106847253424120_n 10488025_768351683250272_2664223665942146387_n12 Eylül faşist darbesine dayanamayıp 1982’de öğretmenlikten istifa edip Gaziantep’ten Elbistan’a köyümüze göçmüş, kendime göre haksız bulduğum olayların üzerine gidiyor, güçsüzleri koruyor, onlara dilekçeler yazıyor, adaletin sağlanması için bildiğim gördüğüm olayların tanıklığını da yapmaktan kaçınmıyordum.

Her türlü zorbalığın ve yanlışın karşısında yer aldığım için sık sık Cumhuriyet Savcılığı’nın ya da bir mahkemenin çağrısı üzerine bir davanın tarafı ya da tanığı olarak Elbistan Hükümet Konağı’nın dar, loş koridorlarında sıcak ve sıcak demeden, erinip üşenmeden, bıkıp usanmadan gider saatlerce bekler ifademi verirdim.

Bir yaz günü zavallı bir kadının tanığı olarak zemin katın dar, loş, nemli koridorunda saatlerce ayakta sıramın gelmesini önce ayakta, sonra kuru döküntü ahşap bir kanepenin sol tarafında oturmuş bekliyordum.

Oturduğum kanepenin sağ tarafında yöresel köylü kılıklı, yaşlı bir kadın oturuyordu. Bir o yana, bir bu yana durmadan bakıp ayakta dolaşan 70 yaşlarındaki sakallı, takkeli, cüppeli hacı kılıklı bir adam kadının sağındaki bir avuç boş yere oturduğu ile kadına bakıp ayağa fırlamasına, karşımda dikilip gözüme bakmasına şaşırıp adama:

“Ne oldu amca, elektrik çarpmış gibi oturmanla ayağa fırlaman bir oldu?” dedim.

Adam kendisine sanki böyle bir soru sorulmasını bekliyormuş gibi sakalını sıvazladı, elini başına götürüp takkesini düzeltti, kulağıma doğru eğilip kadının duymayacağı bir ses tonuyla tedirgin bir şekilde fısıldayıp:

“Yavrım, ayağda yorulunca şeeyle bir oturuym deyp oturdum. Oturmaz olaydım, bir de bağdım kine elin namahreminin yanındayım. Günaa girmemek uçun hemencek ayağa gağdım. Yavrım, n’olur, n’ olmaz, Allah göstermesin, niyetim bozulur da sona günaa girerim. O zavallı garı da gocasına haram olur, baa da halal olur dee gorğdum” dedi.

Bunun üzerine ben kadını biraz ileri kaydırıp adama sol tarafımda yer açıp:

“Aman amca sen ayakta durma, şöyle yanıma otur da biraz konuşalım. Senden öğreneceğim çok şey olmalı.” dedim.

Adam yanıma oturup zembereği boşalmış saat gibi başladı ötmeye:

“Yavrım, belkim siz bilmessiiz emmee, ben gene de tedbirli olmaaz uçun anadıym da demedi deme. Bir erkek bebek bile anasının memaanı emerken, anasının niyeti bozulursa, o gadın gocasına haram olur, çocuğuna da halal… Bunu çoğ insan bilmedii uçun farığna varmadan günaa giriyor…”

“Yahu amca, böyle bir şey olur mu Allah aşkına, bu nasıl çarpık düşünce?”

“Bağ yavrım, dinimizi, Guran’ı  bilmediin nasıl da belli oluyor… Demekkine daha çoğ bilmediin şey var… Efendi, eeyi ben gence baziyon yavrım, dur saa eece anadıym da oğren, bundan sona olsun günaa batma yavrım: Şimdik sen o garının yanına oturdun ya?..”

“Evet, anam yerindeki kadınla yan yana oturuyorum, ne var bunda? Yanlışlık nerde? Burası mahkeme koridorudur, insanlar boş bulduğu yere oturur, bundan normal ne olabilir, bunun sakıncası nedir ki?”

“Bağ yavrım, işde dinimizi, Guran’ımızı bilmediğin nasıl da belli oluyor. Aanadıym da eyice oğren, sona emmim demedi deme yavrım…”

“Tamam, seni dinliyorum. Anlat da öğreneyim, bundan sonra sayende günaha da girmeyeyim bari…”

“Senin bedenin o garının bedenine dayor, sen onun sıcaklıını alıyon, o da senin sıcağlıını alıyor. Birinizden birinin niyeti bozulursa, o garı gocasına haram olur, saa halal olur.”

“Deme amca yahu, korkutma beni… Böyle şey mi olur? Bak, şu kadın hâkim salondan çıktı, tuvalet gidiyor. Senin dediğine göre, şimdi ben bu kadına niyetlenirsem, o kadın kocasına haram, bana helal mı olacak yani?”

”Hee, yavrım, helbet de eeyle olur. Otopisde gederken bile bir başkasının garısına dâdiğin zaman çoğ günahdır, niyetin bozulduu zaman da, o garı gocasına haram olur, saa da halal olur. Bir adam bir gadının ayağnın bir topuğunu, saçının bir telini bile görse, o gadın kocasına boş olur. Bu günahdır, yavrım. Adam azıtır, niyetlenirse, o kadın gocasına haram olur, azıtana da halal olur…”

“Amca, bu kadın anası, bacısı, kızı, gelini olsa bile aynı şey olur mu?”

“Helbet yavrım… Bunnara çoğ diggat etmek lazım…”

“Amca, bütün bu söylediklerini nerden öğrendin?”

“Yavrım, ben Avşun’ın Balığcıl kôndeym. Bizim caminin bir imamı, hocası var; çoğ alim, çoğ eeyi bir gişidir. Yöremizde onun gimi alim gişi yoğdur. Bütün bunnarı, Guran’ı bize o oretiyor, ootler veriyor.Bir de dadlı dili varğına, dinlemeye dayamazsıız valla…”

“Amca, senin oğlun, kızın var mı?”

“Var yavrım, hemi de çoğ var, birinin dışında obürleri çoğ  eedir. Ne desem yapıyorlar, sözümden de çığmıyorlar emme birinin yüzünü görmüyom, dayanamayıp evden govdum.”

“Suçu neydi amca, niçin kovdun?

“Gendisi gominis, garısı da cılbag cılbag dolaşıyordu. Bağdımkine herkez beni gınıyor, ben de ikisini de goğdum. Şimdi  Maraş’da oturuyorlar, belediye de mamir.”

“Hiç gelip gitmiyor musunuz?”

“Şeytan görsün yüzlerini yavrım… Çoğ şükür görmüyoğ… Onnarı govduğdan sona itibarımız yerine geldi valla…”

“Amcacığım, bak, deminden beri ben sordum, sen de sorularımı güzel güzel yanıtladın. Bundan dolayı sana teşekkür ederim. Sen babam yaşında, değerli bir insana benziyorsun ama yanlış şeyler öğrendiğin için safça yanlışlar yapıyorsun. Ben senin zannettiğin gibi öyle dinden imandan, Kur’an’dan, hadisten anlamayan birisi değilim. Allaha şükürler olsun ki, bunları çok iyi, sindire sindire bizzat kaynaklarından öğrendim. Hurafelerle benim işim olamaz. Ben üniversite mezunu, yıllarca öğretmenlik yapmış, binlerce öğrenci yetiştirmiş, çalıştığım okullarda da din ve ahlak dersi vermiş bir insanım. Ülkeme, milletime, insanlığa hayırlı nesiller yetiştirmek için var gücümle çalıştım. Ayrıca babam rahmetli de büyük bir din âlimiydi, onun da dizinin dibinde gerçek dinimizi, Kur’an’ımızı öğrendim. Ondan icazetler aldım. Bunu yurttaşlarımla paylaşmak boynumun borcudur. Bundan dolayı seninle ilgilenip seni dinledim ve bunları anlatıyorum… Tekrar ediyorum: Bu söylediklerinin hiç birisi bizim yüce dinimizde yoktur. O kendini âlim diye size yutturan hocanız size din, Kur’an diye hurafeler öğretmiş, siz de gerçek dinimizi, Kur’an’ı Kerim Azimüşanı bilmediğiniz için o zındığın sözlerini din diye, Kur’an’ın emri diye öğrenmişsiniz. Dinin, Kur’an’ın emriddir diye kendi sapık düşüncelerini siz yutturmuş, kendi öz evladınıza bile sizi düşman etmiş. Benim anladığım kadarıyla oğlunuz, gelininiz doğru bir yoldadır. Hiç vakit geçirmeden Maraş’a gidin, onları ziyaret edin, bağrınıza basın. O alim bildiğiniz hocanızın da kıçına bir tekme vurun, defolup gitsin, tamam mı, söz mü?”

“Ne biliym yavrım, dil eti mi yemişsin ne, gafamı eyice garışdırdın. Sen mi haklı solüyon, bizim hoca mı haklı solüyor, seni dinedigden sona anayamadım vallaha…” dedi.

“Amcacığım, sen benim dediğimi yap, geri kalanın bütün günahı başıma… Sen hiç tereddüt et!.. Ben yanlış söylesem, o hocayı tasdikler, seni de evlatlarınla düşman olmaya zorlardım. Anlıyor musun?”

“Temam yavrım, söz veriyom, oğluma da, torunlarıma da göresim geldi. Maraş’a gedip onnarı göreceğim…” dedi.

Mübaşir de bu arada “Turaç özgür!.. Turaç Özgür!..” diye seslendi. Amcaya veda edip mahkeme salonuna girdim.

—————-

NOT: Bu yazıyı hurafelerle beslenen şerefsizlerin acımasızca Özgecan Aslan’ı katletmeleri nedeniyle yazmak zorunda kaldım. İşte din diye yutturulan hurafelerle ne vahşi yaratıklar ürüyor bilinsin. Bir şeylerin düzelmesini isteyenlerin öncelikle dini, din adamlarını, âlimlerini, dini siyasetlerine, ticaretlerine alet edip kullananları, Diyanet İşleri Başkanlığını sorgulamaya davet ediyorum.

16.02.2015

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CİDDİYE ALINMAK İSTİYORSANIZ, ALIŞKANLIKLARINIZIN KÖLESİ OLMAYIN!

3 ÇOCUKAhmet Dede, Elbistan’ın tanınmış ağalarından biri olan Hüseyin Ağa’nın evine misafir olur. Methini duyup da yüzünü görmediği ağanın karısı Hatun, Ahmet Dede’yi karşısında görünce:

“Gadasını aldığım, gurban olduğum, ne zaman geldin? Hoş geldin, sefalar getirdin…” der. Misafir odasına alıp yer gösterir, sonra “Hangi rüzgâr attı seni buralara, aç mısın, tok musun, susuz musun gurban olduğum? Hele şöyle otur, istirahat et…” diye dil döker.

Ahmet Dede şaşırır, kendi kendine: “Yahu ben neymişim de haberim yokmuş? Hiç görmediğim, adını bile duymadığım bu hatun beni nerden tanıyor? Namım nerelere kadar uzanmış da haberim yokmuş… Beni kimden öğrenmiş, tanımış da bu kadar ilgi gösteriyor, seviyor? Ne kadar iyi bir kadınmış, şimdiye kadar neden hiç haberim olmadı?..” diye düşünüp sevinirken, biraz sonra tanımadığı bir adam daha gelir.

Hatun, Ahmet Dede’ye döktüğü dillerin aynısını buna da dökünce, biraz bozulmuş ama bu sefer de: “Bu adam da herhalde benim kadar sevdiği bir yakınıdır. Olamaz mı, neden olmasın?” diye teselli olmuş.

Tesadüf bu ya… Az sonra da çobanları gelmiş. Hatun ona da aynı dilleri döktürünce, Ahmet Dede’nin morali iyice bozulmuş:

“Yahu bu kadar da olmaz?” diye kara kara düşünmeye ve yine bir züğürt teselli aramaya başlayıp kendi kendine “Yahu bu da belki çok sevdiği bir akrabasıdır, yeğenidir, ne bileyim, kapılarında çoban olarak çalışmak zorunda kalan fakir, gariban bir yakınlarıdır herhalde? Ne den olmasın? Tamam canım, kesinlikle öyledir. Öyle olmasa bir koskoca Hüseyin Ağa’nın hatunu bir garip çobana niye bu kadar yakınlık göstersin ki?” diye düşünüp teselli bulur.

Derken çoban köpeği de kafasını kapıdan uzatır uzatmaz, hatun bu sefer de dili bir karış dışarda, salyalarını saçıp harlayan köpeğe bakıp:

“Gadasını aldığım, gulu gurbanı olduğum, nereden kaldın? Yalını verdiler mi, aç mısın, tok musun, suyunu içtin mi? Bu sıcakta altında yatacak bir gölge bulamadın mı?” diye aynı nağmeleri çoban köpeğine de döker…

Bunun üzerine Ahmet Dede’de moral iyice sıfırlanır: “Yahu bu hatun, bu sözleri alışkanlık haline getirmiş… Demek ki, sıradan bir adamdan, kapılarında çalışan gariban bir çobandan, hatta salyalı bir itten farkımız yokmuş, ben de kendimi hatunun gözünde değeri olan bir adam sanmıştım” diye kendi kendine gülmeye başlar.

***

Ciddiye alınmak ve gülün duruma düşmek istemiyorsanız çok bilmişlikten vazgeçin, alışkanlıklarınızı sakın bir marifetmiş gibi her yerde yapmayın, alışkanlıklarınızın kölesi olmayın!..

Atalarımız “Gırtlak dokuz boğumdur, bir sözü söylemeden önce her boğumda bir kere düşünün, ondan sonra söyleyin” diyor. Kendisi gülünç olurken, ülkesini de küçük düşürmek istemeyen devlet adamlarının, araya reklam koymamak koşuluyla, 99 kere düşünmesi gerekir kanaatindeyim.

14.02.2015

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİMİN NE DEDİĞİ DEĞİL, NE OLDUĞUNUZ ÖNEMLİDİR

Adam namusu, onuru, gururu bir kenara bırakıp hırsızlığı, arsızlığı, soygunu, vurgunu, talanı, yalanı, dolanı, rüşvet alıp vermeyi meslek edinmiş ama kendisine bunlardan birini dediğinizde küplere biniyor, kuduruyor, köpürüyor, adeta fışkırıyor…

Efendi hazretleri!.. Birilerinin size “namussuz, onursuz, gurursuz, hırsız, arsız, soyguncu, vurguncu, talancı, yalancı, rüşvetçi, pezevenk herif!..” deyip dememelerine boş verin!..  Milletin ağzı süzme torbası değil ki, büzesin. Kem söz sahibine yakışır. Siz kendinizi nasıl görüyorsunuz? Önemli olan budur.

Eğer mercimek kadar beyniniz varsa, size yakıştırılan sıfatların, terimlerin, kavramların ne anlama geldiğini bilmiyorsanız, sıradan bir sözlük alıp onların anlamlarını iyice öğrendikten sonra, kendinizi daha iyi tanımak için bir boy aynasının karşısına geçip, kellenizi ön ayaklarınızın arasına alın, kuyruğunuzu kıvırıp kıçınızın altına yastık yapın, arka ayaklarınızın üzerine çömelin, gözlerinizin içine bakıp o mal varlıklarınızı nasıl elde ettiğinizi şöyle bir düşünün,  kendi kendinizi bir sorgulayın bakalım.

O sıfatlardan, terimlerden, kavramlardan hangilerine uygun olup olmadığınıza siz kendiniz karar verin. Bu sorgulama sonucu siz kendinizi nasıl buluyorsunuz? Hakkınızda söylenenler doğru mu değil mi?

Hâlâ size “namussuz, onursuz, gurursuz, hırsız, arsız, soyguncu, vurguncu, talancı, yalancı, rüşvetçi, pezevenk herif!..” denmesinden huylanıyorsanız, lütfen kitabına uydurup gayrı meşru yollardan elde ettiğiniz malvarlıklarınızı ortaya koyup sahiplerine iade edin, zarar verdiklerinizden özür dileyin, bir daha da yapmamak üzere çıkın boyalı medyada tövbe edin!.. Belki zamanla bu halk sizi affeder!..

Aksi halde sayenizde yallananlar, yağlı kemik kemirenler, servet-i saman biriktirenler, hak etmedikleri makam, mevki ve itibar elde edenler size “Bunun gibi beyefendi yeryüzüne gelmedi” diye yalakalık yaparlarken, zarar verdikleriniz de size “namussuz, onursuz, gurursuz, hırsız, arsız, soyguncu, vurguncu, talancı, yalancı, rüşvetçi, pezevenk herif!..” demeye devam ederler. Bu da gök kubbede sonsuza dek yankılanır. İleride torunlarınız bile bu yankılanmanın etkisinden çıldırırlar, tüm yürüttüklerinizi verseler de bunun önleyemezler.

Para pul ile ölçülemeyen, insanı insan yapan temel ilkelerden namus, onur, gurur, dürüstlük, doğruluk, eşitlik, adalet duygusu en büyük zenginliktir; bunlar asla para ile alınıp satılmazlar. Kitaplı kitapsız tüm dinlerin emri de budur. Bunlardan yoksun olanlar insan olamayacaklarına göre, manevi değerleri de olmaz.

12.02.2015

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SEVGİLİ ARKADAŞIM AZİZ GÜLMÜŞ’E AÇIK MEKTUP

Sevgili Arkadaşım Aziz Bey;1474397_271337563014294_301774443_n

Bundan 3-4 sene önce yeğenimin cenazesine katılmak için memleketime gitmiştim. Aradan bir hafta geçtikten sonra yasa son verip cenaze evini terk edeceğimiz akşam bizim normal salonların iki büyüklüğünde lüks mobilyalarla donatılmış salonun bir kıyısında sessiz sessiz oturmuş mal varlıklarıyla öğünenleri dinliyordum.

Kimisi İngiltere’de nasıl başarılı olduğunu, ne kadar güzel işler yapıp para kazandığını, kimisi bu kazancıyla neler yaptıklarını anlatıyor, durmadan evleriyle, villalarıyla, lüks otomobilleriyle, tatil evleriyle öğünüp mangalda kül bırakamıyorlardı. Savrulan küllerden yüzüm gözüm kaplandı, artık nerdeyse hiçbir şeyi görmüyor, duymuyor ve yalnızca kara kara düşünüyordum. Kendi kendime: “Yahu şu işe bak, biz bu memlekette solculuk yaparken, it köpekle, faşistlerle çarpışırken, bir jandarma karakolunun bile önünde geçmemiş olanlar yurtdışına kaçtılar, ‘Ben solcuyum, ben komünistim, ülkemde aranıyorum, yakalarsa beni ipe çekecekler’ diye bizleri, solculuğu istismar ettiler, iltica ettiler. Parayla oynuyorlar, serveti saman sahibi oldular, şimdi bizimle dalgalarını geçiyorlar. Yazıklar olsun bize!..” diyordum.

İçlerinden bir delikanlı: “Yav, dayı sen neden hiç konuşmuyorsun?” dedi. Ben de “Ne konuşayım yeğenim? Herkes malını, mülkünü, evini, aracını övdü, ben de devletin kapısında babamdan dedemden kalanları da sıfırladım. Anlatacak neyim var ki, anlatayım, sizlere karşı mahcup olmanın ne âlemi var?” deyince:

“Olmaz olur mu? dayı, senin de anlatacağın çok şey vardır. Bu kadar eğitim gördün, kitaplar okudun, insanlarla karşılaştın, öğrenci yetiştirdin…” dedi. Ben de “Hay yapmaz olaydım…” dedim. Derken durun ben de size dağarcığımda bulunanlardan bir şeyler anlatayım. Madem konuşmamı istiyorsunuz, sonra gücenmek yok ha!” deyip çevremizin tanınmış varlıklı kişilerinden Kara Ellez Dayı’nın Ankara çıkarmasını anlatmaya başladım. Orada bulunanlar gülmekten altlarına kaçıracaklardı.

Macerasını anlattım kişi o gencin dedesiymiş. Mahcup mahcup bana bakıp: “Dayı, ne olur bunları yazma” dedi. “Niye yeğenim, siz varlıklarınızı benimle paylaşmıyorsunuz ama ben sizinle varlığımı paylaşıyorum. Dedenizi tanıttığım için bana teşekkür edeceğinize, unutulup gitmesini mi istiyorsunuz?” dedim.

“Peki, bir şartla, siz varlığınızı benimle paylaşırsanız, ben de bunları başkasıyla paylaşmam. Allah daha fazla versin, burada bulunanlar varlıklarını anlata anlata bitiremedi. Ben bir şey dedim mi? Bu da benim sermayem. Benim de artık bu sermayemi kullanmamın, onlardan yaralanmamın, servet kazanmamın zamanı gelmedi mi? Onu anlatma, bunu yazma… Yahu lal olduk be!..” dedim.

“Yazmak o kadar kolay mı sanıyorsunuz? Bir şeyi yazmak için o konuda bilgi sahibi olmak, birikimli olmak gerektiği gibi, bir mekana tıkılıp düşünmek, planlamak, emek vermek, istirahatinden, özgürlüğünden, eğlencesinden mahrum kalmayı da gerektiriyor. Teşvik edeceğinize engelliyorsunuz. Ben başımdan geçenleri, gördüklerimi, duyduklarımı, bildiklerimi yazsam; sizlerin de babalarınızı, dedelerinizi yaşatırız. Bunda alınacak ne var? Yanlışlar varsa, sizler de doğrularını yazarsınız, herkes öğrenir. Aksi halde, bir nesil, öncekini ya tanımıyor, unutuyor ya da bir sürü gereksiz ve yanlış efsane türüyor. Gelecek nesillerin; bu günleri, çevremizi, kültürümüzü öğrenmelerinin sakıncası nedir?” dedim.

Neyse… Sevgili arkadaşım, bir hazinenin üzerinde oturmak yetmiyor; fincancı beygirlerini ürkütmeden onlardan yaralanmak da gerçekten çok zor ve yürek istiyor. İşiniz çok zor. Başarılar dilerim.

07.02.2015

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GAZ İLE FREN – İKTİDAR İLE MUHALEFET

Bir aracın çalışmasında, hız yapıp yol almasında gaz ne kadar önemliyse, gerektiğinde hızının düşürülmesinde ya da tamamen durmasında fren de o kadar, hatta gazdan daha fazla önemlidir.

Motorlu araçların gaz pedalı olmazsa onu çalıştıramayız, araca hız yaptıramayız. Yokluğu halinde araç yerinde durur, ondan sadece yararlanamayız. Buna karşın kimsenin mal ve canına bir zarar gelmez.

Ya freni olmazsa?..  Zorunlu hallerde hızla giden aracın hızını nasıl düşüreceğiz, aracı durdurmak istediğimizde onu nasıl durduracağız? Diyelim ki, aracın freni yok ya da freni tutmuyor. O zaman başımıza gelecekleri düşünmek bile istemiyorum.

Yol uygundur, aracımızın da maşallahı var, gaza bastıkça gidiyor, neredeyse uçacak. Bizim süratle gittiğimiz şerite hiç beklemediğimiz anda bir kamyon girdi. Aracın hızını keseceğiz, gaz pedalından ayağımızı çektik ama fren yok. Sağa, sola kaçtık, canımızı zor kurtardık.

Rotamızı düzeltip aynı hızla yolumuza devam ettik. Biraz ilerde de viraj…  yine aynı şeyi yaptık, burada da canımızı zor kurtardık.

Aynı keyifle ve süratle yolumuza devam ettik!.. O da ne?!..  Yol bitmek üzere, ilerde uçurum, sağa solo kaçmak da uygun değil… Ayağımızı gazdan çektik, fren yok ya da patlak…

Eyvah!.. Göreceğimiz gün buraya kadarmış!… Uçurumdan aşağı yuvarlandık, aracımız bize mezar oldu.

***

Demokratik rejimlerde, siyasi yaşamda da devlet denilen aracın gaz pedalı, direksiyonu iktidarı elinde tutan hükümet ise, fren pedalı da muhalefettir. Fren pedalı görevini yapamazsa ya da hükmedenler onu devre dışı bırakırlarsa, devlet denilen araç kesinlikle bir yere toslar ama nereye toslayacağı hiç belli olmaz!..

05.02.2015

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EĞİTİME KATKI MI, ÖĞRENCİ VELİ TOPLANTISI MI?

29.12.2002 Pazar Günlü Günlüğümden:

Saat 11.00’de kalkıp tıraşımı oldum. Kahvaltımı hazırlayıp yaptıktan sonra okula gittim.

Saat 12.30’da 6/F sınıfının 10 kadar öğrenci velisiyle toplantıya başlamadan önce velileri hoş geldin edip kendimi tanıttım. Öğrencilerin adlarını tek tek okuyarak kimin velisinin gelip gelmediğini anlamak için yoklama yaptım.

Okulun ve öğrencilerin durumlarını özetledikten sonra not çizelgelerini velilere dağıttım. Gelen velilere öğrencileri hakkında bilgi verdim. Sorularını yanıtladım. Daha sonra asıl konuya, parasal işlere değindim:

“Sayın veliler, doğrusunu söylemek gerekirse, bugün burada toplanmamızın asıl nedeni öğrencilerin durumlarını görüşmek değil, her zaman olduğu gibi bu, bir bahanedir. Asıl neden, ödenmeyen eğitime katkı paylarını sizlerden istemektir. Ama her nedense bu durum açık açık söylenemiyor. Velilerin çoğunluğu tecrübeleriyle bunu anlamış olduklarından bu tür toplantılara da katılmıyor. Zamanla sizlerin de bunu anlayıp katılmayacağınızı gayet iyi biliyorum.

Ne yazık ki, bizlerin sizler kadar özgürlüğümüz olmadığı için haftanın yorgunluğunu gidermemiz için yasal hakkımız olan Pazar tatilimizi de gördüğünüz gibi kullanamaz duruma geldik. Buna kimsenin hakkı yok ama ne yaparsın, elimiz mahkûmdur; bir kere yakamızı devletin eline kaptırdık ya… Ondan dolayı gelmek zorunda kaldık.

Sayın veliler, benim düşünceme ve anlayışıma göre bir şey hem zorunlu, hem de paralı olamaz. Ben buna şiddetle karşıyım ama ne yazık ki, karşı olduğum bir şeyin size dayatılmasında elimden gelmeyen nedenlerle ben de kullanılmış oluyorum. Devlet bir şeyi yurttaşlarına dayatıyorsa, onun parasız olması, masraflarının da Hazine’den karşılanması, paralı olması durumunda da zorunluluğun kaldırılması gerekir.

Bir şey hem zorunlu, hem de paralı ise, orada demokratik olmayan, hukuka ve insan haklarına aykırı olan bir durum var demektir. Bu da ancak faşist ve dikta devletlerinde görülür.

Anayasamıza göre devlet, ‘Türkiye Cumhuriyeti; çağdaş, demokratik, laik bir hukuk devletidir’ diye tanımlanıyor, sonra da tersi yapılıyor. Bu, yanlıştır.  Bu yanlışlıkların düzeltilmesi için insanların örgütlü olması gerekir. Örgütlenmek; yurttaşların hak ve hukuklarını yerine getirebilmesi ve haklarının çalınmasının önüne geçilmesi için demokrasinin olmazsa olmazlarından birisidir. Ama ne yazık ki, bizde örgütlenmek veba gibi, kolera gibi, büyük bir suç işlenmiş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Örgütlenenlerin analarından emdikleri burunlarından getiriliyor, yaşamları karartılıyor. O zaman da işte böyle anormallikler ortaya çıkıyor. Dolayısıyla sizler de örgütsüz olduğunuz için haklarınızı arayamıyorsunuz. Bireysel olarak göstermiş olduğunuz tepkiler de devleti ve onun kurumlarını, birimlerini yönetenler tarafından hiç önemsenmiyor. Meslek yaşamım boyunca aklın, mantığın, bilimin, demokrasinin ve hukukun gereğini yapmaya çalıştığım için anasından emdiği burnundan getirilenlerden birisi de ben oldum. Tüm meslektaşlarım benim yaptıklarımın onda birini yapsalardı, yapabilselerdi hiçbir güç ne bana yaptıklarını yapabilirdi, ne de bu durumları yaşardık.

Bakın aklımın, mantığımın kabul etmediği ve sindiremediğim şeylerden biri de: Devlet zorunlu tuttuğu okullara bu muameleyi reva görürken, hiç de zorunlu olmadığı halde camilerin tüm masraflarını ya belediyeler ya da diyanet yoluyla karşılıyor. Kocaman kocaman adamlar başkalarının cebinden bedava su, bedava ısınma, bedava aydınlanma, bedava temizlik, bedava hoca ve vaiz maaşı… İbadetlerini yapıp cennete gitmeye çalışıyorlar. Çocuklarının ise o koşulların yarısının bile yerine getirilmediği okullarda güya bedava eğitim görüyorlar. İşte sizlerden alınan, benim de şiddetle karşı olduğum o eğitime katkı paylarını vermezseniz burada ne sular akar, ne elektrikler yanar, ne temizlik olur, ne kırılan camlar yerine takılır, ne de tebeşir alınır… Bunu böyle bilin ve çocuklarınıza, dolayısı ile bize de sahip çıkın. Camilerden hiçbir masrafı neden esirgemiyorlar da, okullardan esirgiyorlar, hiç düşündünüz mü? Ben söyleyeyim: Camilere gidenlerin oyları var, bu zavallı çocukların oyları da yok, sahipleri de yok da ondandır. Bu söylediklerime içinizden kızan olduğu gibi suç işlediğimi de düşünen vardır. Kaç yere sürüldüğümü ben de hesaplayamıyorum. İsterseniz, beni şikâyet edin, buradan da siz sürdürün. Ben dilimi tutamayıp bunları söylemek zorunda kaldım, gerisi de sizin bileceğiniz şeydir.

Bazı şeylerin düzelmesini istiyorsanız, gücünüzü bilin ve hiç olmazsa oylarınızı verdiğiniz partilerinize baskı yapın, oylarınızla Meclis’e gönderdiğiniz milletvekillerinizin, haklarınızı savunmadıkları için yakalarından tutun, hesap sorun.

Bu arada şunu bilmenizde de büyük yarar vardır: Bu aşamada okulun giderlerini sizlerden istenen eğitime katkı paylarını vererek karşılamak zorundasınız. Aksi halde şu pisliklere, rezilliklere katlanın. Çocuklarınızın sağlığını düşünüyorsanız eğitime katkı payını verin, hesabınızı da sorun.

Devlet zorunlu tuttuğu eğitim için personel giderlerinden başka hiçbir katkıda bulunmuyor. Her nasıl olmuşsa, okul binalarını yapmış, öğretmenlerin maaşlarını veriyor. Yakında bu görevlerini de yapmayacağından eminim” dedim.

Öküzün tirene baktığı gibi aval aval gözlerimin içine baktılar sustular. Söylenecek söz kalmadığından toplantıya son verip okuldan ayrıldım.

***

Katkılı zorunlu eğitimle bu günlere geldik. Bakalım yarınlarımız ne olacak?

28.01.2015

Turaç Özgür

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KAMBURLARIMIZDAN KURTULMAZSAK İNSAN GİBİ YAŞAMA ŞANSIMIZ YOK

anadoluda-kerpic-evler_10406_b fft99_mf497198612.12.2002 Perşembe: Saat 08.55’te kalktım. Tıraş olma, kahvaltı hazırlığı ve buz gibi mutfakta kahvaltı yaptıktan sonra okula hareket ettim.

Saat 10.30’da, 6/A sınıfında Şemsi Belli’nin “Anayaso” şiirini okuyarak derse başladım. Şiir, öğrencilerin çok hoşuna gitti. Kendilerine yazdırmam için ısrar ettiler. Doğrusunu söylemek gerekirse, başımı daha fazla belaya sokmamak için “Uygun bir zamanda yazdırırım” diye asıl konuya geçtim.

Kaloriferler yanmadığından donarak, okul doğru dürüst temizlenmediğinden pislik içinde yüzerek öğleden sonraki nöbet görevimi de saat 17.10’da tamamlayıp, Muzaffer Bey’i de alıp Darıca’ya hareket ettim.

Deprem onarımından sonra bütün bacalar iptal edilmiş, dolayısıyla soba kuramadığımızdan, kalorifer sistemi de henüz kurulmakta olduğundan evin sadece oturma odasını elektrikli soba ile ısıtmaya çalışıyorduk. Diğer her yer dışardan farksızdı. Yemeklerimizi bile oturma odasında yemek zorunda kalıyorduk.

Elektrikli soba tam gaz yanmasına karşın12 m2’lik oda bir türlü ısınmıyordu. En sonunda üşüyen bacaklarımı ısıtmak için sobanın üzerine battaniyeyi atıp döşüme kadar altına girdim. Ancak bu şekilde gerek okulda, gerekse evde donan bacaklarımın buzunu çözebildim. Dolayısı ile babadan dededen kalma kürsü kültürünü yeniden keşfetmiş oldum.

Bu “Kürsü de nedir?” diye merak edenler olacaktır, anlatayım:

Çocukluğumda ısıdan tasarruf etmek için karbon monoksit gazlarından arınmış kömür közlerini fakir olanlar 4 ayaklı basit, biraz varlıklı olanlar da saray tipi mangalın içine koyup üzerine de kapağını örterlerdi, onun üzerine de mangala değmeyecek şekilde bir örtü örtüp, ısının dışarı çıkmasına engel olurlardı. O örtüyü döşlerine dek çekerler, bu şekilde ısınırlardı. Bu düzeneğin adına “kürsü” derlerdi. Örtünün altında kalan kısımlar güzel güzel ısınır, hatta kavrulurken, dışında kalan kısımlar da neredeyse donardı. Dolayısı ile insan kendini hem fırında, hem de buzhanede hissederdi.

Bu, bana başka bir çocukluk anımı daha anımsattı:

Elbistan’ın Küçük Yapalak köyündeki ahırın, kevikliğin, ambarın, hatta Hacı Hasan amcamların ve birkaç akrabanın evlerinin ekli olduğu birkaç dönüm alanı kaplayan, tek katlı kerpiç evimizin birkaç mağ büyüklüğündeki en büyük bölümünün tam orta yerinde konik, termik santral bacası gibi kocaman bir bacası vardı. Bu baca hem tandırın dumanını çeker, hem de içeriyi aydınlatırdı.

Bu bacanın altına denk gelen zeminde de bir tandır vardı. Bu tandır normal zamanlarda evin ekmek ihtiyaçlarını gidermek için kullanılırdı. Tandırdan çıkan yağlı isler ve dumanlar tandırın bacasının iç çeperinde bir parmak alınlığında karasakız gibi bir tabaka ve kurum oluşturmuş, aynı zamanda ulaştığı yerlerin direklerini, hezanlarını, mertek ve döşemelerini de simsiyah boyamıştı.

Bacanın çıkış ağzı civarında kırlangıçların çamurdan yaptıkları yuvaları vardı. Kırlangıçlar bu bacanın ve evin adeta süsleri gibiydi. Baca tütmediği zamanlar kırlangıçlar kırç kırç öterek sık sık ani dalışlarla yuvalarına girer, çıkarlar, evimize masalımsı bir hava verirlerdi. Bunun seyrine doyum olmazdı.

Bu tandır, özellikle kış günleri ısınmak için kullanılırdı. Tandırda kullanılan yakıt, fındık büyüklüğünde kurutulmuş hayvan gübreleri, harman zamanı hayvanların yiyemeceği enli odunsu buğday ve arpa saplarından, hayvanların yemlerini yedikleri musurlarından artıp yiyemedikleri atıklardan elde edilen “hızmık” dedikleri samandan ya da kurutulmuş ağaç kabuk ve yapraklarından oluşurdu. Bütün bunlara genel olarak “saçma” denirdi.

Anam hemen hemen her gün sabah erkenden kalkar, birkaç iri pancarı soyar, iri iri dilimlerdi. Bu dilimleri dışı isle kararmış, içi kalaylı kocaman tencerenin içinde akşamdan ısladığı tarhananın içine koyar, tencereyi ocağa yerleştirir, altını da genellikle hayvan gübresinden yapılmış tezek ya da kerme ile ısıtırdı. Zaman zaman gelir, tencerenin kapağını açar, kocaman ağaç çomça ile karıştırır, pancarlar iyice yumuşayıp yenecek durumuna gelinceye dek pişirirdi.

Tarhanaya tadını vermek için konan pancarlar pişmeye başlayınca biz çocuklar azarlanacağımızı bile bile fırsat buldukça bir ucu sivriltilmiş bir çöpü sol elimize alıp kazanın kapağını kaldırır, çomça ile pancar yakalar, sonra o çöpü pancara saplar yerdik. Dolayısıyla tarhana pişinceye kadar çoğu zaman pancarlar da çoktan biterdi.

Anam, tarhana ocakta pişerken tereyağı, yoğurt gibi şeylerle yoğurduğu mısır veya buğday unu hamurundan yassı yuvarlak teker gibi parçalar hazırlar, tandırda yanan yakıt dumansız hale gelince tandırın “bad” dedikleri iç yüzüne yapıştırır, üzerlerine de yumurta harcından sürer, kızarıncaya dek pişirir, çok nefis çörekler yapardı.

Bütün bunlar hazır olduktan sonra yer sofrası kurulur, orta yerine içi tarhana dolu kalaylı kocaman tencere konur. Sofranın kenarında katlanmış yufka ekmekler, çörekler, eğer kalmışsa tabak içinde dilimlenmiş pancar, dilimlenmiş peynir, çökelek, kavurma ve ağaç kaşıklar konurdu.

Sonra anam ve biz çocuklar sofranın etrafında oturur, sofrayı kuruturcasına yerdik. Doğal olarak arada bir hır çıkardığımız da olurdu. Ama anamın en şımartılmış çocuğu olarak bu hır gür genellikle benim yüzümden olurdu. Geri kalanlar da beni hoşnut etmeye çalışırlardı. Beni memnun etmek her zaman o kadar kolay olmazdı.

Bir keresinde benden birkaç yaş büyük ablam Fadime’ye ve onun ikizi ağabeyim Mustafa’ya kızıp içi sıcak tarhana dolu leğenin içine “Ben yemiyorum, siz de gelin de yeyin” diye çıplak ayaklarımla girip çıktığımı, ayaklarımın fena halde yandığını, buna karşın onların yine de yediklerini hiç unutmam.

Sofra kaldırılıp tandırın kenarı oturulacak hale gelince de çevresine minderler, palazlar serer, genellikle biz çocuklar üzerine oturur, ayaklarımızı da tandırın içine sarkıtır, üzerimize bir örtü çekerdik. Keyfe gelir ayaklarımızı birbirimizinkine vurur, şakalaşır, tandırın çeperine yapıştırır, canı yananların feryatlarına güler, eğlenir, çöreklerimizi yerdik.

Bu arada bacanın iç kısmına yuvasını yapmış olan kırlangıçların “kırç, kırç” sesleri çıkararak ötüşlerini dinler, girip çıkışlarını ve bir avuç gökyüzünü, doyumsuz bir zevkle seyrederdik.

Bu tandır sefaları hemen hemen her evde vardı. Arada bir “Falancanın çocuğu tandırın içine düşmüş, zavallının ayakları börtlenmiş, fukaracığı zorla kurtarmışlar anam” diye kötü haberler aldığımız da olur, üzülürdük. Büyüklerimiz, böyle kötü bir durumun bizim de başımıza gelmemesi için sık sık bizi uyarırlar, cibelmememizi söylerlerdi.

Baca deyip geçmeyelim. Bu bacanın çok amaçlı başka kullanım görevleri de vardı. Bunlardan bazıları: Hacı Hasan amcamlarla bizim aramızdaki kısa iletişimi ya da bizim evde nelerin dönüp dönmediğini öğrenmek isteyenlerin gizli dinlemelerini ya da bir şeyler alıp vermeyi sağlamaya yarardı.

Onlardan birisi bizimle iletişim kurmak istediklerinde bacadan aşağı kafalarını uzatırlar, seslenirlerdi. Bizimkiler de bu bacanın altına gelirler ve iletişim bu şekilde sağlanırdı.

Gizli dinlemek için de bacanın ağzına yaklaşıp görünmeden sessizce aşağıya kulak kabartmak yeterliydi.

Bir şey verecekleri zaman bir ipe bağlayıp bacadan aşağı sarkıtırlardı. Alacaklarını da aşağı sarkıttıkları ip yardımıyla alırlardı.

Ne yazık ki, bu iletişim ve hizmet ağı tek taraflıydı. Ancak onlara hizmet veriyor, işlerini kolaylaştırıyordu. Biz onlara bir şey söyleyeceğimiz ya da vereceğimiz zaman bu kural işlemiyordu.

Hatta anamın söylediğine göre: Anam adımı “Haca” koyunca, amcamın karısı Zöre Hatun bu bacanın üstünden kafasını sarkıtıp, altına anamı çağırıp: “Kız Döndü!.. Sen oğluna başka bir ad ver!.., Bizim Fato hamiledir, torunum oğlan olduğunda ben ‘Haca’ adını torunuma vuracağım!” diye ültimatom verince, ben de “Haca”lıktan olmuşum.

Zaman zaman bunları düşünerek çocukluğuma gittiğim, o güzel, keyifli unutulmaz çocukluk anılarımı zevkle anıp kendimden geçtiğim çok olmuştur.

Bizim gibi enayiler yıllardır böyle sürüm sürüm sürünürken ve it gibi titrerken, paralarımızla kendisine servet yapan, istediği lüks konutlarında keyif süren hırsız bey, kim bilir bu halimizi düşünüp nasıl da kıkır kıkır gülüyordur.

Burada kendi başıma karar verecek durumda olmadığımdan bir sürü aptalın yüzünden ben ve ailem de çekiyoruz. Herkes benim vermiş olduğum savaşın yüzde birini verebilseydi ya da bana ihanet edip beni korkularından terk etmeselerdi, bu bloklar bu hale gelmeyecekti, kalorifersiz, bacasız dairelerimizde bunların yüzde birini bile yaşamıyor olacaktık.

***

İtibarları için Kaçak Saray yaptırıp “Binbir Gece Masallarını” gölgede bırakacak yaşamları yaşayanlar,  kimlerin sırtından ne hakla yaşadıklarını bilsinler ve bu milletin sabrını taşırmasınlar.

24.12.2015

Turaç Özgür

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ADALET TARAFSIZ ADİL YARGIÇLARLA SAĞLANIR

ali-ismail-korkmazthemis-8894-9942-15F1  10.12.2002 Salı Günlü Günlüğümden:

(…)

Duruşmayı kaçırmamak için Gebze Adalet Sarayı’nın 3. Katında, 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin Duruşma Salonu’nun kapısına vaktinde gittim. Duruşma Listesi’nde 9’uncu sıradaydım.

Sıram gelince çağrıldım. Duruşma Salonu’na girdiğimde Yargıç Hanım tutanağı yazdırmaya başlamıştı bile… İçeri girince Yargıç Hanımı başımla selamlayıp davacı masasına yöneldim.

Mahkeme salonlarında kimin nerede duracağını bildiğimden hemen davacı bölümünde yerimi alıp dava dosyamı masanın üzerine koyup hazırlandım.

Yargıç Hanım bana bakarak: “Sen mi hâkimi rettin, yoksa kendisi mi çekildi?” diye sordu.

Ben: “Kendisi çekildi” dedim.

Dosya Adalet Bakanlığı’na mı neye gitmiş… Davalı taraf da kendilerine gönderilen müzekkeredeki sorulara yanıt göndermemiş. Anladım ki, davanın ertelenmesine gerekçe bunlar olacak.

Yargıç Hanım: “Gereği düşünüldü…” diye söze başlayıp davayı 18.02.2003’gününe erteledi. Ayrıca, davalılara tekit yazısı göndermek için 1.150.000 TL tebligat için posta pulu yatırmamı tutanağa yazdırdı.

Söz alıp: “Sayın Hâkim Hanım, kooperatif yönetimi ancak aleyhime yalan ve iftirada bulunur, haklılığımı adları gibi bilmelerine karşın beni haklı çıkaracak belgeleri asla göndermezler, yanıt da vermezler, her seferinde oyalarlar. Yönetim, beni bilinçli olarak dışarda tutmak istiyor. ‘Mahkemede ne işin var, ev evindir, içinde oturuyorsun, aidatlarını da ödüyorsun, sana bir şey mi diyen var, ne belgesiymiş?’ diye ihracımın kaldırıldığını bildiren bir belgeyi de vermek işlerine gelmiyor. Bundan önce de bir davamı onlara inanıp barıştık diye terk etmiştim. O davayı terk etmeseydim bunlar başıma gelmezdi. Onlar bana inanmadıkları için belgemi vermiyorlar, ben de onlara inanmadığım için davamdan vazgeçmiyorum. Bu dava, son şansımdır.

Yönetim sıkışınca benimle barışmak zorunda kaldı. Ben de bu duruma düşebileceğimi hesap etmeden iyi niyet gösterip barıştık diye aleyhlerine açmış olduğum davalarımdan vazgeçtim, onlar ceza almaktan kurtuldular, ne yazık ki ben de sonunu düşünmeden ve kendimi garantiye almadan elimi zayıflattım.

Barışmamızın üzerinden bir yıl geçti. Ne ihracımın kaldırıldığına dair bir belge veriyorlar, ne de benimle tekrar kötü olmayı gözlerine alabiliyorlar. Ben haklarıma kavuşursam, tekrar hesap soracağımdan korkuyorlar, bundan dolayı gönülleriyle lehime olan bir yanıt vermezler…” dedim.

Yargıç Hanım: “Ben cevaplarını almasını bilirim. Gerekirse, Cumhuriyet Savcılığı aracılığıyla cevap alırım” dedi.

Daha sonra yeniden söz alıp: “Hâkim Hanım, siz tebligat için 1.150.000- TL’lik pul alıp dosyasına koymamı istiyorsunuz. Bundan önceki tebligat için de aynı miktarı dosyasına koymamı istemiştiniz ama benden 3.000.000- TL’lik pul getirmemi istediler. Aksi halde tebligatın gidemeyeceğini söylediler. Ben de 3.000.000- TL’lik posta pulu alıp dosyasına koydurmuştum” dedim.

Bunun üzerine Hâkim Hanım: “Nerede aldın, kim söyledi?” dedi.

“Mahkemenizin kaleminde söyleyip beni Fotokopi Odası’na yönlendirdiler. Gidip oradan aldım” dedim.

Hâkim Hanım, aniden celallenip mübaşire: “Git, fotokopicilere söyle, bundan sonra pul mul satmasınlar!..” dedikten sonra bana dönüp “Neden oradan alıyorsun, git PTT’den al, getir!” dedi.

Hâkim Hanımın kızmasından da anladım ki, “Benim memurum” işini gayet iyi biliyor. Demek ki, bu yolla davalılardan çaktırmadan para yiyorlar. 1.150.000- TL’lik tebligatı 3.000.000- TL’ye gönderiyorlarmış gibi 1.850.000- TL fazla para alıyorlar. Sonra da güzel güzel yiyorlar.

Vay anasını be!.. Şu zekâya bak, şu buluşa bak!.. Her ne kadar aralarında benim gibi geri zekâlılar varsa da, genellikle biz Türkler gerçekten de çok zekiyiz. Şu yaratıcı zekâ önünde gel de şapka çıkarma!. . Demek ki, dosyası olanlardan çaktırmadan para tırtıklamanın yöntemlerinden biri de buymuş. Helal olsun!.. Bir de fotokopi dayatması vardı ama o biraz bayatlamıştı.

PTT’ye gidip 1.250.000- TL’lik posta pulu alıp geldim. Mahkemenin kalemine çıkıp dosyamı istedim. Dosyamın içeriğine göz attıktan  sonra pulları bayan memura verip kayda sokmasını istedim.

Bayan memur kızarak: “Tamam!..  Kaydedeceğim!..” dedi.

Ben de benden kolay kolay rastlanmayacak yumuşak bir sesle: “Kızma, pul dosyada düşer, sonra pul alınmadı diye tebligat gönderilmez. O zaman da o hakkımdan vazgeçmiş sayılırım. Bu da zararıma olur, kazanacağım davayı kaybederim” dedim.

Oysa aklımdan geçen: “Ne olur ne olmaz, bu işini bilen memurlardan her şey beklenir. En iyisi, işi garantiye almak için pulun alındığını tutanağa yazdırmadan buradan ayrılmamak gerekir” diye düşündüğüm için bunu istedim.

Bayan memur el yazısıyla evrakın üzerine not etti. Ben de çekip gittim.

İşte yargıç diye ben buna derim. Adalet böyle yargıçlarla sağlanır.

***

Siyasetin tetikçiliğini yapan yargıçları düşününce midem bulanıyor. Onlardan adaletin sağlanmasını bekleyen daha çok bekler. Öyleleri insanı katil ederler!.. Tetikçiler bindikleri dalı kestiklerinin farkındalar mı acaba?

23.01.2015

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MİLLETVEKİLİ ADAYLARINI ELEŞTİRİ

Sevgili Haluk;

Bu yazını okuyunca şu anımı yazmamak için kendimi zor tuttum ve yazıyorum:

1978 yılı Ekim ayı olmalı… Askerlik sonrası öğretmenliğe başvuruda çekilen kurada Gaziantep Gazi Ortaokulu’na depo tayinim yapılmıştı. Derhal Gaziantep’e gidip o tarihte Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nin müdürü olan rahmetli amcan Hayrı Bey’i bir kıraathanede briç oynarken buldum.

Hal ve hatırdan sonra Hayrı Bey’in yanında oturup oyunlarını seyrediyor, çayımı, kahvemi içiyor ve fırsat buldukça rahmetlinin kısa sorularına yanıtlar veriyor, isteklerimi söylüyordum.

Rahmetlinin çok tuhafına gitmiş olmalı ki:

“Turaç, köyde hâlâ durmadan yatak yapıyorlar mı?” dedikten sonra arkadaşlarına hitaben “Turaç, ablamın eşi ile amcaoğludur. Köylerinde her evin yüklüğünde 10-15’ten aşağı yatak yorgan olmaz, onu da az bulurlar, her sene durmadan yeni yatak yorgan yaparlar” dedi. Gülüştük.

“Evet, Hayrı abi, dediğin gibi yatak yorgan yapmaya devam ediyorlar. Ellerinden başka bir şey de geldiği yok. Onlara dayanamayıp yeniden öğretmenliğe başvurdum. Gaziantep Gazi Ortaokulu’na depo tayin olarak verildim. Duydum ki, siz Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nin müdürüymüşsünüz. Gaziantep Lisesi’nde öğrenciyken velimdin, şimdi de müdürüm olman için geldim. Aranızın İl Milli Eğitimle iyi olduğunu, beni de Şehit Şahin Lisesi’ne aldırabileceğinizi düşünerek sizi buldum. Milli Eğitimin keyfine bırakırsak, kim bilir beni nereye atarlar. Ne yapıp edip beni okuluna aldıracaksın” dedim.

“Yav, ben seni bizim okula aldırırım aldırmaya da, bu sefer senin elinden nasıl kurtulacağım? Sen babana bile durmadan isyan eden bir adamsın, diğerleriyle bir olur beni müdürlükten de edersiniz” dedi. Yine gülüştük.

“Eee… O kadarına katlanacaksın, ne yapayım huyumdur” dedim. Ardından kahkahalar…

Oyun arkadaşlarından biri:

“Yav, Hayrı Bey, sen Gaziantep’te CHP’den niye milletvekilliğine adaylığını koyduydun ki? Senin memleketin Elbistan’dır,  hısım akraban, çevren oradadır. Sahi, niye gidip orada aday olmadıydın da burada olduydun?”

Hayrı Bey:

“Yahu, yıllardır ben Gaziantep’te yaşıyorum. Bütün hizmetimi burada yaptım. İyilik de yaptıysam, kötülük de yaptıysam buranın insanlarına yaptım. Ben Elbistan’a gidip, ‘CHP’den milletvekili aday adayı olmaya geldim’ desem, adama ne derler? ‘Ne sıçtın elimize ki, çalalım yüzünüze?’ demezler mi?” deyince, kahkahalar daha da yoğunlaştı. Hayrı Bey’i haklı buldular.

***

Bu konuşmayı ve Hayrı Bey’in o mantıklı ve esprili yanıtlarını ölünceye dek unutmam.

CHP’nin büyümesine, gelişmesine en ufak bir katkıları olmadığı halde utanmadan sıkılmadan 12’e 5 kala ortamı uygun bulup yer altından yer üstüne fırlayan köstebekler gibi oradan buradan Elbistan’a gelip milletvekili aday adayı olmaya sulananlara, sonra da kıçlarına bile bakmadan geldikleri yere gidecek olanlara siz de Hayrı Bey gibi dobra dobra sözlerinizi söyleyin.

***

Hayrı Bey, beni okuluna Fransızca öğretmeni olarak aldırdı. En keskin eleştirileri benden görünce, sık sık “Arkadaşlar, kendim ettim, kendim buldum” derdi.  Işıklar içinde yatsın!.. Gerek öğrenciliğimde, gerekse öğretmenliğimde çok iyiliklerini gördüm.

17.01.2015

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GÖZLERİNİ KAPA, UYUMAYA DEVAM ET, YUVARLANMANA AZ KALDI

tayfun03.12.2002 Salı Günlü Günlüğümden:

(…)

6/F sınıfında Fuat Demir’i masaya çağırıp:

“Oğlum Fuat, şu yazılı kâğıdındaki kompozisyonunu sen oku da ne yazıyor, biz de öğrenelim” dedim.

Fuat biraz zorlandıktan sonra:

“Vallahi hocam ben de okuyamıyorum.”

“Oğlum, sen de okuyamıyorsan, ben nasıl okuyup değerlendirip notunu vereceğim?”

“Hocam, önceleri güzel yazardım, Kur’an kursuna gittikten sonra ne olduysa, yazdığım yazıyı ben de okuyamıyorum…” dedikten sonra kendi kendine “Aynen Arapça gibi…” diye ekledi.

Diğer öğrenciler gülüştüler. Öğrencileri susturduktan sonra:

“Peki, oğlum, Arap harfleriyle okuyup yazmasını biliyor musun?”

“Yok, hocam, onu da okuyup yazamıyorum.”

“Oğlum, desene: İki cami arasında beynamaz gibisin…”

Fuat ne demek istediğimi anlamamış olmalı ki, manasız bir biçimde gözümün içine baktı. Gerçekten de Fuat yazdığı yazıyı okuyamıyordu.

Bunun üzerine ben sınıfa hitaben:

“Çocuklar, işimiz gerçekten de zor…  bizi Allah kurtarsın!.. İMF ve Dünya Bankası Türkiye’nin içini karıştırmak, iç barışı bozmak için: ‘İşçiye verme, memura verme, köylüye verme, çalışana verme; hortumcudan hesap sorma, hırsızın yakasından tutma, dolandırıcıyı üzme!..’ diye iktidarlara nasıl talimat veriyorsa, birileri de Türk Milli Eğitimi’ni baltalamak için: ‘Bileni de geçir, bilmeyeni de geçir, devam edeni de geçir, etmeyeni de geçir, yürüyen merdiven sistemiyle herkesi geçir’ diyor.

Bu durumda kimsenin sınıfta kalma korkusu olmayınca, Fuat gibi öğrenciler de her yıl sınıflarını geçip, sonunda hedefledikleri diplomalarını alıyorlar ve ellerinden tutan bir dayılarını da bulup hak etmedikleri makamları işgal ediyorlar.

Olanlar da bütün başarılarına karşın dayı bulamayanlara oluyor. Dolayısıyla ülkemize oluyor…

Çalışanlarla çalışmayanlar sınıf denilen ardiyelerde oyalandırılıyorlar. Okullar da tam anlamıyla “Oyalama kampları”na döndürüldü. Kafalar ‘dank’ dediğinde atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş olacaktır.

Bu söylediklerimi şimdi anlamamış olabilirsiniz; anladığınızda da Türkiye Cumhuriyeti diye bir ülke hâlâ bulabilir misiniz, bulamaz mısınız onu bilemem!..” diye sözlerimi bitirdim.

***

Yukarıdaki günlüğümde yazdıklarım Türkiye Cumhuriyeti’nin başına fazlasıyla geldi. Ben o günlerden bakınca bu günleri kahve falına bakıp görmedim. Görünen köy kılavuz istemeyecek kadar belliydi. Ben sadece gördüklerimi not etmiştim. Bundan sonrasını da “Hele dur bakalım ne olacak?” diye merakla beklersek, söyleyelim: Felâket kapıya dayandı!.. Senin kör gözlerin görmüyor, sağır kulakların duymuyorsa, suçu başka yerde boşu boşuna arama!..

Bir ülkeyi bilinçli olarak ortadan kaldırmak istiyorsanız bundan daha iyisini yapamazsınız!.. Mimarları eserleriyle ne kadar övünseler azdır!..

14.01.2015

Turaç Özgür

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AŞIRI TEDBİRLER KİMLERİN İŞİNE GELMEZ?

muskamercedes-s500-long-liste-fiyati-ve-ozellikleri-diyanetin-aldigi-araba-_1390080_720_400 Sevgili arkadaşlarım; Diyanet İşleri Başkanlığı bir hutbesinde aşırı tedbiri Allah’a güvensizlik olarak göstermeye çalışmaktadır.

“Ülke yönetimini ele geçirenlerin görünüşlerine göre fetvalar ve hutbeler vermek Diyanet İşleri Başkanlığı’na yakışmıyor” diyeceğim ama diyemiyorum. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı özgür ve özerk değildir.

Özgür ve özerk olması, yalnızca bu kurumdan hizmet alanların aidatlarıyla, katkılarıyla, kısaca kendi yağıyla kavrulması gereken bir kurum tüm yurttaşların vergileriyle oluşan Hazine’den besleniyorsa, subaşında duranların arzu, istek ve eğilimlerine göre hareket etmek zorunda kalır ve doğası gereği de haksızlıklara alet olur. Bu nedenle dini zorlama yorumlarla rayından çıkarır, gücü ele geçirenlerin keyfine göre yapay bir din oluştururlar. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hizmetlerinden zerrece yararlanmayan ve yaralanmak istemeyen özgür bir yurttaş olarak sesleniyorum: Acilen bunun önüne geçilmezse, ileride daha büyük felaketler bizi beklemedir.

Aşırı tedbir; Allah’a güvensizlik değil, tam tersine Allah güvenin ta kendisidir;  hırsızların, soyguncuların, rüşvetçilerin, sapıkların, kaçıkların sızacağı tüm kapıları kapatıp onların sızmalarına engel olmaktır.

Ayrıca, aşırı tedbir almadan, kimsenin canını yakmayacak, huzurunu bozmayacak, her türlü kötülüğü önleyecek önlemler almadan da tevekkül etmenin bir anlamı kalmaz.

Aşırı tedbir alınıp uygulandığı zaman hırsızlar, soyguncular, rüşvetçiler, sapıklar, kaçıklar sızacak kapı bulamaz ve mesai yapamazlar. Onların mesai yapamamaları masum insanların, toplumun ve devletin kurallarına saygılı yurttaşların rahat etmesi demektir. Bunu aklı başında hangi namuslu insan istemez?

Hırsızlar, soyguncular, üçkâğıtçılar, rüşvetçiler aşırı tedbirleri engelleyip açık kapılar bıraktırmak için kendilerine benzeyenleri seçip ülkeyi yönettiriyorlar, çıkarlarına uygun yasalar yaptırıp daha fazla açık kapılar bıraktırıp atlarını daha rahat koşturmak istiyorlar.

Aşırı tedbire ben ve benim gibiler asla karşı değiliz: Alınan tedbirler yeter ki, insan haklarına, çağdaş hukuka, demokrasiye ve eşitlik ilkelerine uygun olarak herkesi kapsasın, kimseye ayrıcalık tanınmasın!

12.01.2015

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

IŞİD’İ, EL KAİDE’Yİ DİN İMANLA YETİŞTİRDİK

GEBZE28.11.2002 Perşembe:

(…)

Öğleden sonra Aziz Gülmüş: “Hocam, seni İlçe Milli Eğitim’den istiyorlar, hemen gitmelisin” dedi. Ahmet Kuru ile de görüştüm. O da aynı şeyleri söyledi.

Zorunlu olarak gittim. İlçe Milli Eğitim’de ilgili şube müdürü yoktu. Masasının üzerinde bazı okul müdürlüklerinden gönderilmiş evraklar vardı. Bunları inceleyip değerlendirmemiz gerekiyordu. Yunus Emre Lisesi’nden gelen komisyon üyesi Edebiyat öğretmeniyle birlikte konularına göre incelemeye karar verip inceledik. Yarışmaya katılan kompozisyonlar o kadar berbattı ki, bir öğretmen olarak utandım. Hiç birini birinciliğe uygun bulmadık. Ayıp olmasın diye “İnsan Hakları” konusunu işleyen birini ikinciliğe, başka birini de üçüncülüğe uygun bulduk. Ortak raporumuzu hazırlayıp imzaladıktan sonra oradan kaçtık.

Aradan 2 saat geçtikten sonra o öğretmeni bizim okulun yakınında bırakıp okuluma geldim. Doğru Ahmet Bey’in odasına gidip: “Pekmez yenilecek yere başkasını, angaryalara da beni gönderirsin!..” diye kızdım.

Sonra diğer derslerime girdim. 6/F ve H’yi de yazılı yaptım.

Ramazan nedeniyle hemen hemen hiçbir öğrenci dersine çalışmıyor, daha doğrusu çalışamıyor, yalnızca oyalanmaya geliyorlardı. Hemen hemen her gün oruçlu bir öğrenci ya bayılıyor, ya kusuyor…

Bugün de 6/A sınıfında bir kız öğrenci kustu, fenalıklar geçirdi. Uzun süre öğrenciyi kendine getirmeye çalıştım. Bu koşullarda orucunu devam ettirmesinin kendisi için tehlikeli olacağını söyleyip kantinden bir şeyler getirtmek istedim; kabul etmedi. Hem çok üzüldüm, hem de canım sıkıldı. İçimden “Bu çocukların analarını, babalarını, bu ülkeyi yönetenleri sıra dayağından geçirmek gerekir” diye düşündüm.

Bu çocukların bu hale gelmelerinin tek nedeni oruç tutmalarıydı. Bunu durumu her Ramazan ayında yaşıyoruz. Bunu düşününce canım fena halde sıkıldı. Kendimi tutamayarak:

“Çocuklar, çalışmak da bir ibadettir. Hem de ibadetlerin en büyüğüdür. Sizin öğrencisiniz, işiniz de derslerinize çalışıp hayata hazırlanmaktır. Bir yolculuğa çıkan bile seferi sayılıp oruç tutmuyor. Bu yaptığınız işiniz de seferilikten daha ağırdır. Henüz yaşınız ve konumunuz gereği ibadet yapmak, oruç tutmak gibi bir sorumluluğunuz da yoktur.

Oruç, gün boyunca aç ve susuz kalarak yapılan bir ibadet türüdür. Bedenen ve zihnen sağlıklı gelişmeniz için yeterince sağlıklı bol gıda, su ve hava almalısınız, uyumalısınız, eğitimizi de aksatmamalısınız. Ne yazık ki, bir ay boyunca oruç tutanlar bunları yerine getiremiyor, getirmesi de olanaksızdır. Nasıl ki bir bitkinin suyu ve gıdası verilmezse, bakımı yapılmazsa, gelişmesi duruyorsa, sizinki de öyledir.

Analarınız, babalarınız bunları size söylemiyorlar mı? Sorumluluk duyan ve bu sorumluluğunu yerine getirmek zorunda olan Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bir din adamı, bir ilahiyatçı televizyonlara çıkıp bu konularda uyarılarını neden yapmıyorlar, yapmaları gerekmiyor mu?

Bazıları da çıkıp tam tersini söyleyip sizleri özendiriyorlar, teşvik ediyorlar. Ben bir öğretmen, bir eğitimci olarak bunları doğru bulmuyorum. İşte her gün patır patır dökülmelerinizin, hastalanmalarınızın, bayılmalarınızın, kusmalarınızın, uykusuz ve yorgun düşüp derslerinize çalışamamanızın, dolayısıyla başarısızlıklarınızın altında yatan nedenler bunlardır.

Bunları söylediğim için suçlu oluyorum, okul okul süründürülüyorum. Olsun, hiç önemi yoktur. Başıma bin beteri de gelse, bunları söylemek benim insanlık görevimdir, söylemeye de devam edeceğim. Çünkü sizler öncelikle geleceğimizin fidanlarısınız. Sağlıklı nesillerin yetişmesi herkesin yararınadır. Sonra bir insansınız, benim öğrencilerimsiniz, yurttaşlarımsınız, bu ülkede, bu dünyada birlikte yaşayacağız. Atalarımız “Sağlam kafa, sağlam bedenlerde olur” demişler. Bundan dolayı bdenen ve zihnen sağlıklı olmanızı istiyorum.

Siz kimi hortumladınız, hangi bankayı batırdınız, kimi soydunuz, kimi aç koydunuz, ne günahlar işlediniz de, günahlarından arınmak, bin bir türlü pisliğe ve günaha batmış bu dünyada elini eteğini çeken ve son yıllarında tövbe edip arınmaya çalışan, bu dünyayı cehenneme çevirdikleri yetmiyormuş gibi utanmadan sıkılmadan cennet düşleyen insanlar gibi, sevap işlemek için oruç tutuyorsunuz? Eğer oruç tutmayarak günah işlemekten korkuyorsanız, hepinizin günahı üzerime olsun!..

Hepiniz günahsız ve sorumsuz çocuklarsınız. Hepiniz zaten melekler kadar temiz ve cennetliksiniz. Büyüme, gelişme ve eğitim çağındasınız. Atalarımız “Bir koltukta iki karpuz taşınmaz” diyor. Siz öğrenci olarak koltuğunuzda yeterince büyüklükte olan karpuzu güçlükle taşımaktasınız. Bunu yaparken de her şeyden, bu dünyanın nimetlerinden kendinizi mahrum ediyorsunuz. Benden söylemesi… Ama yine de siz bilirsiniz” dedim.

Çocukların çoğunluğu seslerini çıkarmadılar. Bazı öğrenciler: “Evet, öğretmenim; anam, bam da öyle diyorlar” dediler.

Hay sizin ananızı, babanızı, teşvik eden büyüklerinizi, bu ülkeyi yönetenleri, yönettiklerini sananları!..

****

Din iman öğretiyoruz diye bilimden, laik eğitimden uzak IŞİD kafalarını yetiştirenler, hepinizin Allah belasını versin emi!..

11.01.2015

Turaç Özgür

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DENİZ BAYKAL GİTTİ, PARMAKMATİKLER RAHATLADI

deniz-baykal-koske-aday-olacak-mi-1799429.10.2002 Salı Günlü Günlüğümden.

Tuzla Yunus Emre İlköğretim Okulu’nda 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenini bitirip Gebze’ye döndüm. Belediye civarında biraz gezindim.

CHP’nin miting hazırlığı yapılıyordu. İngiltere’den gelen tır arızalandığı için malzemeler kamyonlarla gelmiş, Gebze Belediyesi’nin Cumhuriyet Alanı’na bakan tarafındaki kaldırıma sahne görevi yapacak olan platform ve dev ekran kuruluyordu.

Henüz saat 13.30 sularıydı. Aynı okulda birlikte çalıştığım iki öğretmenle karşılaştım:

“Hocam, mitinge mi geldin?”

“Hayır, ama gelmişken oyumu vereceğim lideri de dinlemek için bekliyorum.”

Alay eder gibi gülerek:

“Hocam, oyunu Deniz Baykal’a mı vereceksin?” dediler.

Ben sesimi biraz yükselterek:

“Evet, hem de seve seve, kimsenin tesiri altında kalmadan, hiçbir kişisel çıkar beklemeden, ülkemin çıkarlarını en iyi şekilde savunacağına, yerine getireceğine inandığım, güvendiğim için oyumu Deniz Baykal’a vereceğim. Deniz Baykal’ın ne kendisinin, ne karısının, ne çocuklarının, ne de hiçbir yakınının adını kimse bilmez. Adları en ufak bir şaibeye karışmamıştır. Ya öbürleri?

Onlar için de aynı şeyi söyleyebilir misiniz? Deniz Baykal’a kimse ‘hırsız, soyguncu’ diyemiyor. Arkasından en ufak kötü bir şey söyleyemiyorlar. Yalnızca ‘Hizipçi’ sakızını çiğnemekten başka bir laf bulamıyorlar. Herkesin kendine göre bir ‘hizipçi’ tanımlaması var. Bana göre hizipçi, mizipçi değil…

Bir de ‘Çok bağırıyor’ diyorlar. Bir sürü alçağa göre: Her konuda sürüye uymadığım, uyum sağlamadığım, fincancı katırlarını sık sık ürküttüğüm için ben de hizipçiyim,  ben de şerefsiz insanlara bakıp bağırmadan, çağırmadan konuşamıyorum…

İnsanın içi isyan ederse, bağırır” dedim.

O zerzevatlar da bana laf söylediklerine, karşılaştıklarına pişman olmuşçasına gittiler.

Saat 15.50’de Deniz Baykal geldi. 10 senedir Gebze’deyim. Bu kadar coşkulu ve kalabalık bir miting görmedim.

Deniz Baykal gerçekten çok güzel konuştu. Televizyonda konuşurken yanlış yapmamak için çok “ııııı…”lıyor, Neredeyse ANAP lideri Mesut Yılmaz gibi araya kısa reklamlar sığdıracak kadar “ıııı…”lıyor. Miting sahnesinde halka hitap ederken tek bir “ıııı”sı yoktu; coşturdukça coştu, coşturdukça coşturdu.

Hitabeti kadar performansı ve konuya hâkimiyeti de harikaydı. Oyumu seve seve veririm. Ayrıca hitabet dersi almak isteyenlerin de Deniz Baykal’ın mitinglerini kaçırmaması gerekir.

***

12 senedir parmakmatikle aklananları görünce, Deniz Baykal’ı CHP’nin başından uzaklaştırmak için atılan çamurların boşuna olmadığını daha iyi anlıyorum.

06.01.2015

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FAŞİZMİN TÜRKÇESİ “GEBERALİZM”DİR, ONU İYİ TANIYALIM

1473 fasizm kapitalizm_faşizmFaşizmin göstergelerinden biri de muhtaç ve kıçında donu olmayan halkın kesesinden hovardalık derecesinde makam araba ve lüks düşkünlüğüdür.

Türkiye Fransa’dan daha zengindir. İşte kanıtı: Fransa’da makam araba sayısı 6 bin, bizde 260 bin, ayrıca sayısı bellisiz kiralık arabalar var.

Kamu; ihtiyacı varsa, satın alması gerekirken, neden satın almaz da değerinden daha fazla toplam kira vererek onları kiralar, bilen var mı? Suyun başındakiler biliyorlar ama gerçeği söylemezler.

Bilmeyenlere ben söyleyeyim: Sizin bir aracınız var, kamunun sırtından beleş yaşamak istiyorsunuz, adamını bulun ve onu kamuya yüksek kirayla kakalayın!

Aracınızı kamuya kendi değerinden fazla “kira” adıyla kakaladığınız zaman “Makarna ve kömüre satıldı şerefsiz!” dedirtmeden rahat rahat yaşarsınız.

“Benim apartmanlarım, otellerim, rezidanslarım, gökdelenlerim var, işletmeye elim değmiyor ama satmaya da kıyamıyorum” diye endişelenmeyin, onları da kamuya değerinden yüksek kira ile kakalayın, gitsin!..

Baba yav!.. Peki, kamuya arabalarımızı, apartmanlarımızı, otellerimizi, rezidanslarımızı, gökdelenlerimizi değerlerinden yüksek kira ile kakalarsak, bu kamunun hali ne olacak? Bunlar batmazlar mı?

A benim salak oğlum Tanju!.. “Kamu” dediğin din iman, dizi ve futbol afyonuyla uyuşturulmuş, horul horul uyuyan salaklardır. Salakları düşünüp acıyanlar onlardan beter olur. Tarih boyunca salaklara ne olduysa, bundan sonra da o olur. Onları düşünmek sana mı kaldı? Ha sümüklü böcekler, ha salaklar!.. Kendilerini düşünmeyenleri sen mi sen mi düşüneceksin!.. Bir tekme de sen vur kıçlarına!.. Onlar ezildikçe mutlu olurlar.

Peki, baba, bundan sonra üniversite de bittiğine göre solcu görünmeme de artık gerek kalmadı. Ben de zaten anlamıştım, o salaklarla bir yere varılmayacağını… Onlarla yolumu ayırıyorum.

Andolsun ki, bundan sonra liberal ekonomist olup yolundan gideceğim, servetimize servetler, stoklarımıza stoklar katıp, o salakların sırtından bu dünyayı kendime cennet edeceğim. Soyadımızı yıldızlara, galaksilere yazdıracağım. Seni de dostlarına düşmanlarına mahcup etmeyeceğim.

Salaklar bu dünyayı zaten yalancı bellemişler, ara istasyon gibi görüyorlar; gerçek yaşamı öbür dünyada arıyorlar. Bu dünya onları hiç ilgilendirmiyor, cenneti öbür dünyada yaşamaya hazırlanıyorlar. Onlara arada sırada bir cami yaptırırsam, orayı öbür dünyaya götüren istasyon gibi görürler, uyumaya devam ederler, yolumda da ölürler. Ben de tepelerinde debelenirim. Onlar bu dünyada insan gibi yaşamayı hak etmiyorlar.

Aferin oğlum Tanju!.. Üniversitede solcu olmak sana yaramış. Sen orada benim sana öğrettiklerimden de fazlasını öğrenip aslına rücu etmiş oldun. Bütün bunlar nasıl oldu oğlum?

Baba, hani şu Marks, Engels, Lenin, Mao dedikleri adamlar var ya… Bütün bunları onlardan öğrendim. Onların dediklerinin tersini yapınca insan liberal oluyor vallahi!.. Liberalizm gibisi yoktur.

Ne diyorsun oğlum, bu “geberal” ile “geberalizm” ne oluyor?

İlahi baba, çok şakacısın vallahi!.. “Geberal” değil, liberal, “geberalizm” değil, “liberalizm”!.. Liberal ekonomi, , global ekonomi, serbest ekonomi!.. Yani altta kalanın canı çıksın ekonomisi!..

Haaa!.. Şimdi anladım: “Libre”den “liberal”, “liberal”den de “liberalizm”… Yaşasın liberalizm!.. Kahrolsun sosyalizm!..

Oğlum, şuna “liberalizm” yerine “geberalizm” desek olmaz mı?

Olmaz babacııım, olmaaaz!.. Sonra niyetimizi anlarlar!..

Tamam oğlum, bundan sonra holdinglerimin başına seni geçirip ben emekli olacağım…

Sağol babacıım, sen mahcup etmem evvel Allah!..

04.01.2015

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OKULLARIN YERİNE REZİDANSLAR YAPALIM, KASALARI DOLDURALIM

a6847b376114.10.2002 Pazartesi Günlü Günlüğümden:

(…)

Öğleden sonra 3’üncü teneffüste müdürle birlikte azgın suratlı bir adam idareye gidiyorlardı. Müdür bana: “Turaç Bey, öğretmen arkadaşlara söyleyin, Konferans Salonu’na insinler” dedi.

Öğretmenler Odası’nda: “Arkadaşlar, Müdür Bey, ‘Öğretmenler, Konferans Salonu’nda toplansınlar’ dedi” dedim.

Konferans Salonu’nda toplandık. Müdür’le birlikte gelen Tuzla İlçe Milli Eğitim Müdürüymüş.

Konferans Salonu’nun sahnesinin orta yerine konulan sandalyede oturmuş, masanın üzerindeki mikrofona azgın suratlı muzaffer bir komutanın savaş tutsaklarına hitap tarzıyla: “Arkadaşlar!.. Öne gelin!.. Ben yeni Tuzla İlçe Milli Eğitim Müdürüyüm, hem sizinle tanışmak, hem de size sitem edip içimi boşaltmak istiyorum!..” dedi.

Başladı kaba saba bir üslupla 10’uncu sınıf konuşmasına:
“Arkadaşlar!.. Böyle bir okulda eğitim-öğretim yapılmaz!.. Yapılan eğitim-öğretimin de kimseye bir faydası olmaz!.. Okulun bahçesi ve yakın çevresi pislik ve çöplük denizi gibidir. Böyle pis, böyle rezil ne bir okul, ne de bir çevre gördüm!.. Bırakın burada eğitim-öğretim yapmayı, insan kendi sağlığını bile koruyamaz!.. Sanki her taraf pislik denizi!.. Her tarafta pislik diz boyu, her tarafta pislik püskürüyor!.. Bütün bu pisliğin, bu rezilliğin sorumluları siz öğretmenlersiniz!.. Kimse kendisine düşen sorumluluktan kaçamaz.

Bütün bunların üstesinden idare istese de tek başına gelemez!.. Demek ki, öğretmenler görevlerini hakkıyla yapmıyorlar. Herkes kendine düşen görevi hakkıyla yapmış olsa, gerek okul, gerekse çevre tertemiz, pırıl pırıl olur!.. Dolayısıyla sağlıklı bir okulda, sağlık bir çevrede de insanlar sağlıklı olur, sağlıklı ve kaliteli eğitim-öğretim olur!..

Arkadaşlar!.. Anladığım kadarıyla öğretmeler görevlerini hakkıyla yapmıyorlar; dolayısıyla bu durumda aldıkları maaşları da hak etmiyorlar!.. Devlet, tüyü bitmemiş yetimlerin boğazından keserek size maaş veriyor.

Dışarda, üniversite bitirmiş birbirlerinden değerli binlerce pırlanta gibi genç, iş ve öğretmenlik beklemektedir!.. Almış olduğunuz bu maaşların yarısına, hatta daha da azına çalışmak için bekleyen binlerce insan vardır. Bunu asla unutmayın!.. Maaşını beğenmeyip, görevini yapmayan, savsaklayan varsa, onların burada işi yoktur!.. İşte kapı!..

Bundan sonra gözüm üzerinizde olacaktır. Gerekirse her gün geleceğim, sizi ve burayı kontrol edeceğim. Her şeyi zapturapt altına alacağım!.. Bir daha da bu durumları, bu rezillikleri asla görmek istemiyorum!.. Anlaşıldı mı?!.. Anlamayan var mı?!..”

“Anlaşılmadı, anlayamadım” demek için insanda mangal gibi yürek olmalıydı. Konferans Salonu’nda Tuzla İlçe Milli Eğitim Müdür’ünün sesinden başka çıt yoktu. 100’den fazla öğretmen hiç kıpırdamadan can kulağıyla amir babasını dinliyor ve itirazsız itaat ediyor, cansız birer heykel gibi aval aval bakıyordu.

Bu okula geldim geleli bu salonda onlarca toplantımız oldu, kimse ne konuşanı dinlerdi, ne de konuşanı dinleyen varsa bile konuşanın ne dediğini anlardı. İlk defadır ki, böyle sessizlik içinde dinleyen bir kalabalık vardı.

Müdür sustuktan sonra havada bir sinek uçsa, jet uçağı gibi sesi gelirdi. Helal olsun, Müdür dediğin böyle Zaloğlu Rüstem gibi olmalı canım!.. Öğretmenin suratına bir Osmanlı tokadı çaktı mı öbür dünyadaki annesi ta yüreğinden hissedip ağıt yakmalı…
İnsafsızca merkezdeki ayrıcalıklı okullarla bizim hem yetim, hem de öksüz okulumuzu kıyasladı. Sonra da varoşlardan söz etti. Dolayısıyla kendi kendisiyle bile sürekli tutarsız ve ne dediğini bilmez gülünç durumlara düştü. Kabadayılara özgü tavırlar takındı.
Sözleri bittikten sonra:

“Şimdi söyleyeceklerimi söyledim! Oh be !.. Rahatladım. Sizin de bana söyleyeceğiniz bir sözünüz, benden isteyeceğiniz bir şey var mı?” dedi.

Etrafıma bir göz attıktan sonra korkusundan kimsenin kıpırdamadığını gördüm. Duvarlarda, sandalyelerde ses vardı da kimse de ses seda yoktu. Söz alıp bir şeyler söyleyecek tek bir kimse yoktu.

Doğrusunu söylemek gerekirse, ben de bu kaba saba adamla muhatap olup rezil olmak istemiyordum ama hem hamamın namusunu kurtarmak, hem fazla şişen Zaloğlu Rüstem’in havasını almak, hem de kendimi tutamayarak, önce kendimi tanıttım, sonra herhangi bir sürtüşmeye fırsat vermeyerek, tecrübelerimle kazanmış olduğum ve hayatta hiçbir zaman yapmadığım, yanlış anlaşılıp yağcı bir adam durumuna düşmemek için yapmaktan kaçındığım bir taktik ve ustalıkla:

“Sayın Hocam, sözlerinize katılmamak, size hak vermemek imkânsızdır. Dile getirmiş olduğunuz tespitlerinize, sözlerinize tamamen katılıyorum. Yalnız sizin de belirttiğiniz gibi burası İstanbul’un bir varoş semtidir.

Varoş demek; her türlü yokluğun, yoksulluğun, sahipsizliğin kol gezdiği sahipsiz, kıyı, kenar, fakir insanların yaşadığı yer demektir. Buralarda varlıklı aileler yaşamadığı için devletten ve belediyeden de doğru dürüst hizmetler gelmemektedir. Halk da bilinçli ve örgütlü olmadığında bu görmüş ve dile getirmiş olduğunuz şeyler yaşanmaktadır.
Deniz, içine atılan atıkları kıyılarına, sahile savurur, atar ya… Burada da sosyal durum aynıdır. İstanbul’un varlıklı semtlerinde dikiş tutturamayanlar, oralardaki varlıklarını elden çıkarıp buralarda arsalar tarlalar almışlar. İmarsız, plansız gecekondu tarzında evler yapmışlar. Anadolu’daki işsiz yakınlarını da buralara çağırmışlar, yerleşmişler.

Derken buralarda, çevrede fabrikalar yapılmış. Hem bu fabrikalar da çalışmaya gelenler, hem de doğum kontrolünün olmadığı buralarda aşırı bir nüfus artışı olmuş. Bu görmüş olduğunuz okul önceleri bu mahalleye yeterken, tek devreli normal okulken, şimdi 2 devreli 4000 öğrenci kapasiteli okul olarak çevreye ancak bu şartlarda hizmet vermektedir. Birkaç yıl sonra nüfus patlaması şimdikinin birkaç katı olduğunda bu okulda yetmeyecektir.

Bu toplumsal gelişmelerden dolayı burada yaşayan insanların bir suçu yoktur. Biz de elimizden geleni yapıyoruz, yapmaya da devam ediyoruz.

Kısaca söylemek gerekirse, okulumuz çok kalabalık ve alanı da dardır. Siz de, burada görevli olan bizler de gün gelecek buradan başka yerlere gideceğiz, kimimiz de emekli olacağız. Ben burada 3 senedir çalışıyorum. 2 sene sonra da nasip olursa emekli olup gideceğim. Bir daha da buraları ya göreceğim, ya da göremeyeceğim. Ama bu şekilde giderse buranın yakın geleceğinin ne olacağını görebiliyorum. Bu okul artık yer olarak da, kapasite olarak da yetersizdir. Okulun çevresindeki arsalar, boş alanlar kamulaştırılıp okula kazandırılmazsa, oralara yarın 10–15 katlı binalar yapılırsa, asıl felâket o zaman olur. Eğer o boş alanlar okula kazandırılırsa, eminim ki, sizin heykeliniz dikilir.

Ben diyorum ki, biz buradan bize düşen görevlerimizi yapıp, siz de bizim amirimiz ve İlçe Müdürümüz olarak çabalarınızı esirgemezseniz, bu alanlar ihtiyaç nedeniyle kamulaştırıp bu okula kazandırılırsa, ileride çevrenin tüm eğitim ihtiyaçları için kampüs haline getirilir.
Okulun önündeki boş arsaya kamyon, kamyonet ve otobüs gibi araçlar park ediyorlar. Bu araçların şoförleri yanlarında muavin de bulundurmadıklarından tehlike yaratıyorlar. Geriye yapacakları bir manevra sonucu bir çocuğu çiğneyebilirler. Bu insanlarla zaman zaman ben muhatap olmak zorunda kaldım. Arkadaşlar da zaman zaman muhatap oluyorlar. İdare de tek başına bir şey yapamıyor. O arsanın okula kazandırılması mümkün olmazsa, bari sahibinin de izni alınarak geçici olarak diğer araçlardan temizlenmesini ya da kontrol altına alınmasını istiyorum. Ayrıca beni dinlediğiniz için de teşekkür ederim” deyip oturdum.

Bunun üzerine havası alındığı gibi, gücünün de farkına varmış olmalı ki: “Hocam, çok haklısınız, sözleriniz için size çok teşekkür ederim ama benim etim ne, budum ne?” dedi.
Ben de “Estağfurullah hocam” dedim.

Okulumuzun müdürü de bana teşekkür edip hak verdi. Her ikisi de çözüm aradıklarını belirttiler.

Birkaç sözden sonra toplantıya son verildi. Önümde oturan Bulgar göçmeni soydaş Hasan Bey (Biz ona ‘dede’ diye hitap ederdik) arkasına dönüp gülerek: “Ben de ‘Turaç Bey, şimdi Milli Eğitim Müdürü’nün hoşuna gitmeyen sözler söyler. O da Turaç Bey’in dersini verir’ diye düşünüyordum. Turaç Bey de yağ çekti” dedi.

Ben de: “Hasan Bey, kusura bakma da âlemin aptalı ben miyim? Baktım ki, adam herkese fırça attı, söyleyeceklerini söyledi, içini boşalttı, sonunda da bir ‘Oh!” çekti. Kimsenin çıtı çıkmadı. Ben de bunca tecrübeme dayanarak ‘Şunun hem havasını alayım, hem de hamamın namusunu kurtarayım’ dedim. Sonunda ‘Benim etim ne, budum ne?’ demek zorunda kaldı mı, kalmadı mı? Daha ne yapmalıydım, Dede?..” dedim.

O da “Şaka yapıyorum, haklısın” diye güldü.

Toplantı sona erdi, herkes dersine gitti.

***
2 yıl, 8 ay sonra ben o okuldan emekli oldum.
***
Emeklilikten 6 ay sonra bir akşamüstü okulun önündeki alan solumda kalacak şekilde geçiyordum. Birden 12 katlı 10’larca dev bloklarla karşılaşınca gözlerime inanamadım. Yanımdaki kızıma “Kızım bu gördüklerim doğru mu, yoksa rüya mı görüyorum?” dedim.
Kızım: “Baba, doğru olan nedir? Ne soruyorsun? Anlamadım.”
“Kızım, bu bloklar gerçek mi yoksa rüya mı görüyorum?”
“Baba, kafayı mı yedin? O gördüğün bloklar doğrudur. Rüya görmüyorsun. Onlar yeni yapıldılar.”
Kızıma inanamayıp arabayı kenara çekip indim. Oradan geçen bir gence:
“Delikanlı, Yunus Emre İlköğretim Okulu nerededir?”
“Hocam, bu binaların arkasındadır.”
“Bu binalar ne zaman yapıldı?”
“6 ay önce…”
“Allah, Allah!.. Allah, Allah!.. Allah, Allah!..”
Kızım: “Baba, kafayı mı üşüttün? Ne oldu sana? Ne gözlerini öyle ovuşturup duruyorsun? Hadi gel de evimize gidelim” dedi.
“Kızım, kafayı üşütmemek elde mi? Gözlerimi ovuşturmama gelince : Gerçekten uyanık mıyım yoksa rüya mı görüyorum? Onu anlamaya çalışıyorum. Ben 3 yıl önce buraların başına gelecekleri görmüştüm de herkes bana gülmüştü. Şimdi 6 yıl çalıştığım okul kaybolmuş, görünmüyor, buraları Dallas’a dönmüş…” dedim.
***
Bu betonlaşma, bu rant böyle devam ederse, daha çok hayret ederiz. Okul alanlarını genişletmek şurda dursun, mevcutları da yıkıp yerlerine gökdelenler, rezidanslar yapar, kasaları doldururuz vallahi!..

30.12.2014
Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TURGUT ÖZAL’I ÇOK ÖZLEDİM VALLAHİ!..

turgut_ozalTurgut Özal sürekli olarak çağ atlamaktan söz ederdi. Biz “Bu, nasıl çağ atlamak?” diye alay ederdik. Meğer kastettiği geriye doğru atlamakmış. Bunu zaman tünelinden kıçımızın üstüne Ortaçağ’a düşünce anladık.

Turgut Özal sürekli alternatifinin olmadığı ile övünürdü, alternatifinin olmaması için her türlü hileyi yapardı ama asla zor kullanıp kimseyi tehdit etmezdi.

Turgut Özal da Cumaları alâyı vâlâ ile her gittiği yerde namazını kılar, gösterişi de severdi ama 1500 polisle Cuma Namazı kılmaya gittiğini duymazdık.

Turgut Özal’ın çocukları da medya ve ticaretle uğraşırlar, hediye almayı severlerdi. Hatta borsa ile uğraşan oğluna çaktırmadan tüyo bile verir, sürekli kazandırırdı ama deveyi havuduyla yutmayı, vakıflar kurarak ülkenin tapusunu üzerlerine çıkartmayı, gıda maddelerine bile vergileri giydirirken elmasın, yakutun, zümrüdün, incinin bütün vergilerini sıfırlamayı düşünemezlerdi.

Turgut Özal’ın eşi de devlet kesesinden yurt içi, yurt dışı seyahatleri çok severdi, gittiği yerden kürksüz börksüz dönmezdi ama evinin yolunu unutmaz, bizi de dışarda utandırmazdı.

Turgut Özal pijamayla askeri selamlardı ama askerin kolunu kanadını kırmak için paralel devlet kurup ona kumpaslar düzenlemeyi, Hasdal ve Silivri zindanlarında uyduruk ve güdümlü mahkemelerle çürütmeyi düşünmezdi.

Turgut Özal’ın en büyük zevki, makam arabasının direksiyonuna geçip Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerinden geçerken keyfe gelip “Bir kaset koy da keyfimizi bulalım Semra” diye İbrahim Tatlıses’in arabesk türkülerine eşlik edip poz vermek, otobanı trafiğe kapatıp sürat yapmaktı.

Turgut Özal’ın en ilginç tarafı; elinde seccadesi, ayaklarında takunyalarla gezip namazını kılarken, eşi Semra Hanım’ın yanı başında en pahalı şampanyaları patlatıp Küba purosunu tüttürmesine hoşgörüyle bakmasıydı.

Turgut Özal’ın en büyük zevki; Papatyalar Kulübünde taverna havalarında şıkıdım şıkıdım oynayıp, Semra Hanımla dans etmek ve mikrofonu eline alıp türkü söylemekti.

Turgut Özal, anasının Tuncelili Kürt Alevi ve sonradan Nakşibendi olduğunu ima ederdi ama onları birbirlerine düşürmek yerine onların sempatisini kazanmaya çalışırdı.

Turgut Özal her ne kadar dini bütün bir Müslüman görüntüsü vermeye çalışsa da eşi Semra Hanım yaşam tarzıyla gericilere, özellikle en yakınlarına meydan okurcasına laik kesimin kalesi gibi dururdu.

Turgut Özal haftada bir gün İcraatın İçinden Programı’nda elindeki kalemi gözümüze çakmadan, ağır ağır oynatıp, tatlı tatlı bakarak, bağırıp çağırmadan, kimseye küfretmeden, etrafı kırıp dökmeden Batılı bir centilmen gibi yumuşak yumuşak konuşur, gözümüzü ve kulaklarımızı rahatsız etmez, özel ve resmi bütün kanalları sürekli gece gündüz işgal edip onları sahibinin sesi haline getirmezdi.

Turgut Özal’ın partisine oy vermeyi hiç bir zaman aklımın ucundan bile geçirmedim. O zamanlar bir devlet memuru olmama karşın, en acımasızca ve en yüksek sesimle yerli yersiz, haklı haksız eleştirdiğim zamanlar da olmuştur. Aşırı eleştirilerimden dolayı başıma bir şeyler geleceği korkusuyla yatıp kalkmadığım için onun partisine düşman olmayı da aklımın ucundan geçirip nefret etmedim.

Ya şimdi? ………………………………………………………………………………

29.12.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AKIL VE DÜŞÜNCE ÖZGÜR DEĞİLSE, FELSEFE YAPILMAZ

sokratesFelsefe yapılıp yapılamayacağı konusunda asıl sorun felsefe yapılan dilin yeterli olup olmadığından çok düşüncenin özgür olup olmadığıdır.

İnsan özgürse, ya da kendini özgür görüyorsa ilkel bir kabile dilinde bile felsefe yapabilir; özgür değilse, en gelişmiş dilde bile yapılamaz!

Felsefe yapacak kişinin dilinin gelişmişliğinden ziyade kendisini özgür hissetmesi ya da başına bir şey gelmeyeceğinden emin olarak düşüncelerini sözlü ya da yazılı olarak dile getirmesi gerekir.

Türk dilinde bal gibi felsefe yapılır; ancak, Türkiye’de bu faşist düzende felsefe yapmak için insanın ya her şeyi, ölümü bile göze alması, ya deli olması ya da mangal gibi yürek olması gerekir.

Sorun felsefe yapmaktan daha çok, hangi konularda felsefe yapılacağıdır. Güce boyun eğenler, felsefe yaptıklarını sanırlar ama gerçek anlamda o felsefe değil, güce ve egemenlere felsefi dalkavukluk yapmaktır. Felsefede dalkavukluk olmaz, kabul edilemez.

Felsefede akıl ve düşünceye sınır konulamaz. Sınırsız akıl ve düşünce karşısında tüm dinler, inançlar, ilahlar, ilaheler, tanrılar, tanrıçalar girecek delik ararlar… Felsefenin düşmanı düşünmeden, yargılamadan kaçan, korkan inançlardır.

“Türkçe yetersizdir, Türkçede felsefe yapılmaz” diyenler, önce felsefenin konularının ne olup olmadığını bilmesi gerekir, sonra da gerçekten felsefe yapılmasını istiyorlarsa, önce kendisini dizginlemesini, düşünceye saygı göstermesi, daha sonra da fincancı beygirlerinin ürkmeleri sonucu olabileceklere karşı da her türlü önlemi alması gerekir.

28.12.2014

Turaç özgür

(Sokrates’in öğrencisi)

DÜŞÜNSEL, Emeklilik, Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GERİCİLERİN DİLİ FIRIN KÜREĞİ GİBİ GEREĞİNDEN FAZLA UZADI

BFn_5HACQAAegZAİstanbul Sancaktepe’de bir binanın 300–400 m2’lik bodrum katında ucuz eşya satan bir yakınımı dün saat 16.00 sularında ziyaret ettim. Trafo patlamış olduğundan dolayı saat 09.00’dan beri elektrikler kesikmiş. İçerisi karanlık olduğundan müşterileri kapıdan dönüyor ve müşterilerini “Elektrikler aha geldi aha gelecek” diye oyaladığından rahatsızlığını dile getirdi.

Merakımızdan birlikte arka sokaktaki trafoya gittik. Biraz sonra arıza giderildi. Tekrar işyerine geldiğimizde içerisi genellikle kara çarşaflı, tesettürlü müşteriler ile doluydu. Kasada da 60 yaşlarında Afgan kılıklı bir hacı vardı.

İçeriyi pırıl pırıl görünce arkadaşıma laf olsun diye:

“Elektrik yokken atalarımız ne yaparlarmış?” dedim.

Hacı fışfış balıklamaya lafa atılarak:

“Allah bilir” dedi.

Bunun üzerine nezaket gereği hacı fışfışa da bakarak:

“Ben öğretmenlik yaparken, bir gün işlemiş olduğumuz konuda kimlerin cennete gidip gidemeyeceği ile ilgili bir söze karşılık…” daha sözümü bile tamamlamama fırsat vermeden hacı fışfış:

“Kimin cennete gidip gitmeyeceğini Allah bilir. Onu kimse bilemez” dedi.

“Hacı, sözümü bitirmeme fırsat vermeden ‘Onu ancak Allah bilir’ diyorsun. Peki, sana göre elektriği bulan adam cennete gider mi, gitmez mi?”

Hacı fışfış etrafına bakıp ses tonunu yükselterek:

“Ben kimim ki, kimin cennete gidip gitmeyeceğini bileyim!.. Onu ancak Allah bilir!”

“Yahu, Allah bilir, onu anladım da, Allah’ı işin içine karıştırmadan söyle, sana göre elektriği bulan adam cennete gider mi, gitmez mi, cennete gitmeyi hak eder mi, etmez mi?”

“Ben kim oluyorum da kimin cennete gidip gitmeyeceğini söyleyeyim. Biz kim oluyoruz da Allah’ın işine karışıyok?”

“Sen konuşmamızın içine daldın, bizi konuşturmadığın gibi, şimdi ‘Allah bilir, ben kim oluyorum, biz kim oluyoruz’ diyorsun… Sen Allah’ı işin içine karıştırmadan bir söz söyleyemez misin?”

“Ben kim oluyorum da kimin cennete gidip gitmeyeceğini bileyim. Sen Allah’a inanıyor musun, inanmıyor musun? Sen bana onu söyle? Sen Allah’a inansan o soruyu soramazsın!.. Kim bilir o çocuklara neler öğrettin!.. Kim bilir onların beynini nasıl yıkadın!.. Sana öğretmenlik yaptıranlar yazıklar olsun!..” diye sokrana sokran gitti.

Ben de sinirlerime hakim olarak:

“Yahu hacı, lafımızın içine ettiğin yetmiyormuş gibi, şimdi de inancımı sorguluyorsun, ne dediğini bilmiyorsun… Tamam, tamam!..” dedim.

Sinirlerim iyice bozuldu. Ben o hacı fışfışın haddini bildirmesini bilirdim ama yeri değildi.

***

Eğer o hacı fışfış, arkadaşımla konuşmamızın içine balıklama atlamasaydı, sözlerimi şöyle bitirecektim:

“Çocuklar, bu elektriği bulanlar, ampulü bulan Edison da cennete gider mi?” diye soracaktım. Konuşmalarımız şöyle bitecekti:

“Hayır, hocam, onlar cennete gidemezler.”

“Peki, neden gidemezler?”

“Çünkü onlar Müslüman değil… Cennete ancak Müslümanlar giderler.”

“Yahu çocuklar, diğer insanlar da Allah’ın kulu değil mi? İnsanlığın yararına hiçbir hizmette bulunmamış insanlar, sırf Müslüman oldukları için cennete gidebiliyorlar ama insanlığın yararına hizmetlerde bulunmuş olanlar, Müslüman olmadıkları için gidemiyorlar.

Çocuklar, sorgu sualden sonra eğer kazaren cennete gidersem, şöyle içeriyi bir dolaşır bakarım. Eğer insanlık yararına hizmetlerde bulunmak için ömürlerini tüketmiş olanlar, gecemizi gündüze çeviren Edison cennette yoklarsa, ben de orayı terk eder, onların bulunduğu yere giderim…” diyecektim. Ama hacı fışfış katran gibi yapıştı, günümüzü zehir etti.

***

Sorular:

  • İleri demokrasi ile nereye geldik?
  • “Benim yaşam tarzıma karışamazsın”dan, “Senin yaşamını burnundan getiririm!..” dönemine girdiğimize göre bunlara daha ne kadar katlanacağız?
  • Bazı din âlimi ulemaları (!) verdikleri vaazlarda “Kimlerin cennetlik, kimlerin cehennemlik olduklarını söylüyorlar. Hatta karar veriyorlar. Acaba bizim hacı fışfışların bunlardan haberleri mi yok, yoksa onları kendilerinden saydıklarından mı seslerini çıkarmıyorlar? O zaman bu ikiyüzlülüğün sebebi nedir?
  • Bu gerici şarlatanların fazla uzayan dillerini uygun yerlerine koymazsak, koyamazsak bunların bize yaşam hakkı tanıyacaklarına hâlâ inanıyor musunuz?
  • Bizim yaşam tarzımıza bu şarlatanların burunlarını sokmamaları için neler yapmalıyız?

26.12.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TUTUKLANAN MEHMET EMİN DEĞİL, İNSANLIKTIR!..

3ca801c517d70541_480x270 fc01b99accf3047c_636x350Hırsızları, soyguncuları, rüvetçileri aklamak için elinden geleni yapanların 16 yaşındaki Mehmet Emin’i tutuklamaları kadar normal ne vardır?

Bence 16 yaşındaki Mehmet Emin’i tutuklayanlar hırsızlık, soygun, rüşvet düzeninin sürmesini istiyorlar. O düzenin enkazı altında bir gün kesinlikle kalırlar.

16 yaşındaki çocuğu tutuklayanlar kadar, onu kendi elleriyle teslim edenler, sevinenler ve korkularından seyredenler de suçludurlar.

“Mehmet Emin yalnız değildir!” demek yeterli değil, ama bunu söylemek bile kahramanlık haline gelmişse, o ülkede faşizm çıldırmış demektir! Çıldıran faşizm en tehlikeli faşizmdir, onu yok etmekten başka çare yoktur.

Faşizmin çıldırdığı bir ülkede kimsenin yaşamı güven içinde değildir. Faşizmi yok etmeden kendini güven içinde görenler korkak, avanak ve salaklardır!

Ey kahraman halkım (!)!.. “Ben korkak, avanak ve salak değilim” diyorsan, artık kendini göster, uyuma, susma, korkma, kükre ve ayağa kalk, faşizme karşı diren, onu boğ, yok et ki, sen yaşayabilesin!

Demokrasilerde adalet ve hukuk ayaklar altına alınmış, devleti ele geçirenler mevcut anayasayı, yasaları tanımıyorsa, o anayasayı, yasaları ve demokrasiyi tanımayanlar işgal ettikleri o makamları hileyle ele geçirip işgal etmişlerdir. İşgalcileri oradan uzaklaştırmak, etkisiz hale getirmek anayasa, yasa, hukukun da emridir. Bu da yasaların en doğalı olan kendini koruma yasasıdır.

Bir makam hileyle işgal edilmişse, işgal edenin unvanı ve rütbesi de geçersizdir; ona saygı gösterilip katlanılmaz. Onu oradan aşağı indirmek her özgür yurttaşın birinci derecede yurttaşlık görevidir!.

Kendini kula kul ve köpek görenler, asla özgür yurttaş olamazlar. Onlar bu ülkenin en büyük vatan hainleridir. Hainleri süpürmek kendini özgür gören her yurttaşın asli görevidir!.. Bu görevi yerine getirmek istemeyenlerin bu ülkede insanca yaşama hakkı yoktur. Onlar bırakın yurttaş olmayı, solucan bile olamazlar!..

25.12.2014

Turaç Özgür

 

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

5 CİVCİVLİ ÜRETİM ÇİFTLİKLERİ

gallus-varius tavuk-büyütmekDensiz Bir Uşak Görüşü:

Herkesin bol yumurta yiyebilmesi için tavuk sayısını arttırmak gerekir ama bol bol civciv yetiştirmek için birkaç civciv fabrikası yeterlidir!..

Emperyalizme bol uşak yetiştirmek için bütün kadınların 5’er çocuk yapması yerine birkaç tane çocuk fabrikası yapılırsa kadınlar kurtulur.

Çocuk fabrikası yapılırsa sultanın arzu ve isteklerine göre damızlık kadınlardan alınan yumurtalar, birkaç aygırın spermleriyle döllenir.

Emperyalizmin emrine yetiştirilecek uşakların gelişmiş beyinlere sahip olması gerekmez; gürbüz ve emirleri algılayıp yerine getirmesi kafidir!..

***

Sultanın Görüş ve Emirleri:

Kaç-ak Saray’ın masraflarını karşılayabilmek için bile emperyalistlere gürbüz uşakları kiraya vermekten başka satılacak hiçbir şeyimiz kalmadı.

Kiralık gürbüz uşak üretimine kim engel olur ya da katkıda bulunmazsa, onlar vatan hainidir. Vatan hainlerinin bu topraklarda yaşamasına asla göz yummayacağız!..

Bize göre en değerli vatan evlatları emperyalizmin hizmetine en fazla gürbüz uşak yetiştirenlerdir. Soğuk kış günlerini sıcacık inlerinde rahat geçirsinler diye uşak başına 10 çuval kömür promosyon olarak verilecektir.

“Uşakları nasıl besleyip büyüteceğiz?” diye kimsenin tereddüt etmesine gerek yoktur. AVM’lerde tarihi geçmiş makarnalar, unlar, bulgurlar, kurtlu peynirler ne güne duruyor?

Ne kadar tarihi geçmiş makarna, yağ, un, bulgur, peynir, çökelek, lor ve diğer gıda maddeleri varsa her ay istisnasız uşak üretim çiftliklerine partimizin hayır kurumları tarafından beleş kapıda dağıtılacaktır!..

Uşak üretim çiftliklerindeki uşakların iyice örtünmeleri, kadın uşakların kıllarını koruma altına almaları için de üretim ve ihraç fazlası ne kadar çalı çaput, ne kadar demode olmuş, özürlü ve elde kalmış giysi varsa, beleş beleş dağıtılacaktır!..

İstediğimiz kalite ve kantitede bol bol uşak yetiştirmek sizden; beleş beleş makarnalar, yağlar, unlar, bulgurlar, çalılar, çaputlar bizden!..

Hadi sizi göreyim kullarım!.. Şom ağızlı vatan hainlerini dinleyip beni dosta düşmana mahcup etmeyin, emperyalistlerin heveslerini de kursaklarında bırakmayın!..

23.12.2014

Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE HUKUK DEVLETİ Mİ, GUGUK DEVLETİ Mİ?

Hangi gazetelerin emekten, hangilerinin hain dönekten yana olduklarını öğrenmek istiyorsanız ilk sayfasındaki manşetlere ve resimlere bakın.

Google arama çubuğuna “Gazete manşetleri” yazdığınızda bütün gazetelerin manşetleri ekrana gelir. Onların hangilerinin hain dönekten yana olup olmadığını görün.

Emekten yana olan gazetelerin hem boyalarının daha az olduğunu, hem de emek ve emekçileri; diğerlerinin de sömürücüleri, soyguncuları, emek düşmanlarını ön plana çıkardıklarını göreceksiniz. Buna göre hangilerini okuyup okumayacağına, hangilerinin yaşatıp yaşatmayacağınıza karar verin.

RTE: “Türkiye hukuk devletidir, guguk devleti değil”; Ben de: “Bir devletin hukuk devleti mi, guguk devleti mi olup olmadığını anlamak için söylenen laflara değil, seslerini duyurmak, çalınan haklarını aramak için bir avuç öğretmenin bugün Tandoğan’da başlarına gelenlere bakmak yeterlidir” diyorum.

Sesini duyurmak, hakkını aramak için miting yapan öğretmenler TOMA’lar, biber gazları, coplarla karşılanıyorsa, o ülkede guguk kuşunun dediği oluyor, dolayısıyla hakimiyet guguk kuşuna aittir.

Guguk kuşunun hâkim olduğu bir ülkede hukuktan, adaletten, insan haklarından söz edilemez; orada faşizmin en rezili, şerefsizi, en gaddarı var demektir.

Faşizmin hakimiyetini sürdürdüğü bir ülkede baş faşist en fazla hak, hukuk, adalet sözcüklerini kullanır; siz kulağa hoş gelen boş laflara değil, eylemlere bakın!..

Faşizmle yönetilen bir ülkede ulusal gelirden emekçilere çay kaşığı ile yönetenlere de kepçe ile verilir; birileri yerken diğerleri onları seyreder. Çatlak sesler düşman ilan edilir.

Seyredenler ağızları sulanıp şapırdatmaya başladıklarında, eti yenmiş kemikler onların önlerine atılır. Uyanık ve çevik olanlar, atılan kemikleri havadayken kapar, yalamaya başlarlar. Kemikleri kapamayanlar, etleri yiyenleri görmez, atılan kemikleri kapamadıklarına yanarlar, onları kıskanırlar.

21.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YÜCE DİVANA KİMSE GİTMEYECEK

tbmm_soma-300x165Basından: Barbakan Davutoğlu 17–25 Aralık operasyonlarının yolsuzluk operasyonu olmadığını söyledikten sonra şu mesajı verdi: “Kim şu veya bu gerekçeyle milli hazinemize, kaynaklarımıza yolsuzluk niyetiyle yaklaşırsa, kim herhangi bir şekilde harama bulaşırsa kardeşimiz de olsa onun kolunu koparmaya kararlıyız.”

Turaç Özgür: Bunun tercümesi şudur: Arkadaşlar aklınızı başınıza alın, oylarınızı sakın o yolsuzluk ve rüşvetle suçlanan eski bakanlarımızın aleyhine vermeyin!.. Eğer her kim ki, aleyhte oy verirse, onlar kardeşlerimiz bile olsalar onların kollarını kökünden koparmaya karar verdik.

22.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OYALAMA KAMPLARININ DÜNÜ VE BUGÜNÜ

 17.09.2002 SALI GÜNLÜ GÜNLÜMDEN:

ELBİSTAN(…)

Okula saat 13.15’te vardım. Öğretmenler Odası’nda haftalık ders programı konuşuluyordu. Programı yapan Dindersi Öğretmeni Metin Bey’e görevini kötüye kullandığı ve eşitlik ilkelerine uymadığı, kıdemli öğretmenle stajyer öğretmeni eşit saydığını, hatta stajyer öğretmeni, kıdemli öğretmenin önüne geçirdiğini dile getirip isyan ettim.

Kıdemli öğretmenle acemi ve stajyer öğretmenin bir tutulamayacağını, kıdeme saygı gösterilmesini ama en başta Milli Eğitim’in tutumunun yanlış olduğunu, bu yüzden de öğretmenlik mesleğinin ayağa düştüğünü dile getirdim. Bu konuşmam karşısında kıdemli olanlar bana hak verirken, acemiler alındılar. İleride ne kadar haklı olduğumu anlarlar.

Dersler genellikle boş geçiyordu. Ben programıma göre derslerime girip çıktım. 6/F sınıfına köylü kılıklı, orta yaşlı 2 bayan girdi. Biri bana kızının benimle fotoğraf çektirmek istediğini söyleyip, onunla fotoğraf çektirmem için bana rica etti.

Henüz dün bir, bugün ikinci günümdür. Bundan dolayı bir anlam veremedim. Ama gönlü kırılmasın diye konu mankenliği yapmak için öğretmen masasına gittim, oturdum. Öğrenciler başımıza yığıldılar. Kızın anası fotoğraf makinasını alıp fotoğraf çekmek isterken, diğer öğrencilerin uzaklaşmasını istedi.

Onları uzaklaştırdıktan sonra fotoğrafımız çekildi. Kadın bana teşekkür etti. Bu kızı 3 çocuğunun en küçüğüymüş, onu çok seviyormuş.

8/H sınıfında ben konuşurken, çocuğun birisi kedi gibi miyavladı. Kimin yaptığını sordum. Miyavlayanı gösterdiler. Üzerine yürüyüp kapıyı gösterince, kendisinin yapmadığını söyleyip inkâr etti. Ben de işi büyütmedim. Bunun üzerine ders süresince edep ve hayâ üzerine konuşma yaptım.

Ben 1962–63 Eğitim-Öğretim Yılı’nda Elbistan Ortaokulu’na kaydolduğumda en seçme öğrenciler 1/A, B ve C sınıflarına verilmişti. Bu sınıflar aynı zamanda karma sınıflardı. Beni de 1/A sınıfına vermişlerdi. Ders yılı başladıktan bir süre sonra baktım ki, kız öğrencilerin olmamasından dolayı erkek öğrenciler daha rahat ve özgür hareket ettiklerinden 1/D ve E sınıflarının tantanası, şamatası daha çok…

İdareye başvurup bizim köylülerin çok olduğu 1/D’de okumak istediğimi söyledim. İdare:

“Oğlum, orada ne işin ver? Biz en çalışkan, başarılı öğrencileri 1/A, B ve C’ye; tembelleri, yaramazları da 1/D ile E’ye verdik. Orada tembellerin arasında ne işin var? Sana yazık olur. Orada gözden uzak yerde harcanırsın, sen de onlar gibi olursun” dediler. Her seferinde beni başlarından savdılarsa da gelip gidip idareyi rahatsız edince, bana kızdılar ve “Sen bilirsin!” diye kaydımı 1/D’ye kaydırdılar.

Saç baraka ikiye bölünmüştü; sıcak havalarda içerde durulmuyor, soğuk havalarda da bir türlü ısınmıyordu. Yağmurlu havalarda yağmur damlalarının çıkardığı ya da komşu sınıfın öğrencilerinin seslerinden öğretmenin ne dediğini çoğu zaman duymakta, anlamakta güçlük çekiyorduk.

Batı kısmındaki 1/D sınıfında okuyordum. Barakanın doğu kısmında da 1/E sınıfı vardı. Ne kadar gariban sahipsiz köylü çocuğu; görgüsüz, tembel ve yaramaz şehirli çocuğu varsa bu iki sınıfa doldurmuşlardı. Genellikle öğretmensiz, boş geçen dersler de bu iki sınıfta olurdu. Hangi sınıfın dersi boş geçerse, gürültüden ve patırtıdan, bağırtı ve çağırtıdan diğerinde ders yapmak olanaksızdı.

Gerek sınıfın içinde, gerekse sınıfın dışında bağırıp çağırmalar, dövüşler, kavgalar eksik olmazdı. Hele her iki sınıfın dersleri boş geçiyorsa, yandım Allah!.. Etrafı inim inim inletirdik; diğer sınıflar, hatta biraz ilerimizdeki Mükremin Halil Lisesi’nde bile ders yapılamazdı. Okulun idarecileri ve nöbetçi öğretmenler sık sık bizi azarlarlar, sınıflara tıkarlar, sıra dayağından bile geçirirlerdi.

Elbistan’ın en seçme okulu olan Devrim İlkokulu’nu birincilikle bitirmiş ve çok iyi yetişmiştim. İşte böyle bir sınıfta o bilgilerimle hemen hemen hiç çalışmadan sınıfımın en başarılı öğrencisi olarak iftihar belgesini almayı hak etmiş ve almıştım.

Neyse gelelim asıl konuya: Türkçe dersimize giren Ali Arıkan Bey’e (Biz ondan söz ederken ‘Ali Ağa’ derdik.) bizim köylü Haydar Yapıcı:

“Öğretmenim, falan çocuk bana: ‘Mercimekten ufağını şey ediyim’ dedi. Bu, ne demektir?” diye sorunca, her ikisini de kara tahtanın yanına çağırdı. Önce onları güzelce bir patakladı. Bütün sınıfa hitaben:

“Çocuklar,çocuk ailenin aynasıdır. Bu çocuğun ailesi böyle olmasa, kendisi de böyle küfretmezdi. Kesinlikle mayası bozuk bir aileden gelmedir!” dedikten sonra Küfreden çocuğa:

“Ulan eşşoğlu eşşek, sen kimin oğlusun, senin baban kimdir, söyle bakıyım?” dedi.

Çocuk babasını tanıttı: Babası Elbistan’ın Kümbet Mallesi’nden at arabacısı Şavkı’ymış.  Bunun üzerine 2 saatlik dersinde:

“Ulan Şavgı’nın oğlu, eşşolu eşşek!.. Senin baban at arabacısı Şavgı değil mi? Ondan küfürden başka ne öğreneceksin ki?!. Şavgı, ağzı bozuğun tekidir. Ağzından güzel bir söz çıkmaz ki, oğlu da ondan güzel şeyler öğrensin… At arabasına yükü atar, atar… Sonra da kırbaçlamaya başlar. Zavallı at da arabayı çekemeyince, durmadan kırbaç sallar, başlar küfretmeye!.. Sen de öyle bir babanın yanında ondan öğrendiklerinle yetiştin. Şavgı’nın dölü babasından ne gördüyse, ne duyduysa, onu öğrenmiş!.. Seni gidi eşşoğlu eşşek seni!.. Seni gidi asaleti bozuk seni!..” diye arada bir zavallı çocuğa şaplamayı vuruyor, elindeki sopayla sırtına, tekmeyle kıçına vuruyor, hem döğüyor, hem küfrediyor, hem de hiç ara vermeden 2 saatlik dersi boyunca bize “Mercimekten ufağını şeydiyim”i anlatıyordu. Bunu yaşamım boyunca unutmam olanaksızdır.

Şimdi Ali Bey’in dönemi olacaktı. Bu çocuk da onun sınıfında miyavlayacaktı… O zaman Ali Ağa’m ona Hanya’yı Konya’yı anlatırdı vallahi!.. Ali Ağa’mın yaptığı elbette onaylanacak türden değildi ama bu şekilde terbiyesizler karşısında bir eğitimcinin elini kolunu bağlamanın da anlamı yoktu.

Ne diyeyim, kafamı hangi taşa vurayım? Çocuk babası Milli Eğitim Bakanlığı ilköğretim okullarında disiplin yönetmeliğini, disiplin kurullarını kaldırdı. Şimdi sınıflarda laftan anlamayanları bilimsel ve çağdaş yöntemlerle yola getir, gel de disiplin sağla!..

Öğrencinin disiplin korkusu yok, sınıftan atılma korkusu yok… Dövemezsin, sövemezsin, itemezsin, kakamazsın, aşağılayamazsın… Babası, ailesi, çevre, devlet kale gibi arkasında…

“Nush ile uslanmayana etmeli tekdir, tekdirden anlamayanın hakkı kötektir.”, “Bir hatır, iki hatır, üçüncüde vur, yatır.”, “Eti senin, kemiği benim.”, “Öğretmenin vurduğu yerden gül biter” sözleri eskidendi.

Yalnız olan, sahipsiz olan, arkasız olan öğretmendir; her ne yaparsa suçtur. Bu durumda öğrenciler isterlerse miyavlarlar, isterlerse havlarlar, isterlerse öğretmeni bile döverler… Ne yapıp yapmayacakları onların insafına kalmıştır. Öğretmenin onurunu korumasının önemi yoktur; onuru korunması gereken öğrencidir.

Dersin akışını kesiyor diye dışarı da atamaz. Bunu yaparsa, o öğrencinin öğrenme hakkına tecavüz etmiş sayılır. İdarenin de eli kolu bağlı olduğundan idareye göndermesinin de hiçbir anlamı yoktur. Göndersen göndersen, Rehberlik Servisi’ne gönderirsin. Onlar da himmete muhtaç… Orada da Rehber öğretmenlerle “Tamam hocam, evet hocam…” diye dalgasını geçer, bir de çaylarını içer, gelir sınıfa… Değişen hiçbir şey olmaz.

Öğretmen, diğer öğrencilerin haklarını korumak, her hâlükârda olağanüstü sabırla eğitimcilik vasıflarını göstererek öğrencilerini incitmeden çağın ihtiyaçlarına göre özgür bir yurttaş olarak eğitmek zorundadır.

Kısacası, taşları bağladılar, köpekleri de salıverdiler. Allah bizden sonrakilerin yardımcısı olsun!..

——————————-

NOT: Bir uzman öğretmen şimdiki durumu anlatsın da onu da öğrenelim.

 

21.12.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

tepegoz-masa-tipi13.09.2002 CUMA GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN:

Saat 07.30’da kalkıp banyo ve kahvaltıdan sonra Tuzla Endüstri Meslek Lisesi’ne seminere gittim.

Öğrenme ve öğretme teknikleri üzerine genç bir müfettiş tepegöz yardımıyla seminer verdi. Daha önceden hazırlanmış viograflar (yansılar) üzerinden elindeki mikrofona okudu. Ses düzeni bozuk olduğundan ne söylediği anlaşılmıyordu. Gözlüğüm olmadığı için perdedeki yazıları da okuyamıyordum. Salon boş ve sohbet edenlerin mırıltısından inliyordu. Saat 12.00’de seminer bitti.

Bu viograflar 1977–78 yıllarında Genelkurmay Başkanlığı’ndaki askerlik anılarımı anımsattı. Hemen hemen her subayın dallarıyla ilgili viografları vardı. Bunlara kısaca “vio” derlerdi. Zemin katta bu işlerle görevli bir de kısım vardı. Zaman zaman komutanlarımın kâğıt üstüne yazdıkları yazıları götürür, şablonla asetat üzerine yazdırır, vio haline getirtirdim. Bir yerde, bir toplantıda, bir brifing’te görevli olduklarında bu bayatlamış viograflarıyla sunumlarını yaparlardı.

Yedek subay olarak görev yaptığım 3’üncü yerim İstihbarat Başkanlığı, İstihbarat Dairesi, Batı Şubesi’nde Topçu Albay Kenan Karagözler’in bir sandık dolusu karton çerçeveli viografları vardı. Her sabahleyin geldiğinde, ilk işlerinden biri, bir iş yapıyor görüntüsü vermek için, bu viograflarını sandıktan çıkarır, masasının üzerine yayar, biraz mıncıkladıktan sonra laflayacak bir yer bulmak için kaybolur hemen hemen görünmezdi.

Akşam olup da toparlanma zamanı geldiğinde masasına oturur, sandığını açar, bu viografları itina ile yerleştirirdi. Biraz gecikmişse, ben de boş oturuyorsam, servis otobüsünü kaçırmamak için benden de yardım ister, birlikte sandığa yerleştirirdik. Ben de arada sırada gülerek: “Karagözler Albay’ım yine çeyizlerini çıkardı” ya da “Karagözler Albay’ım çeyizlerini sandığa yine yerleştiriyor” derdim. O da “Ulan saygısız, kadınların çeyizi olur, ben kadın mıyım?” derdi, orada bulunanlar da bu espriye gülerdik.

Eskiden Milli Eğitim’e bağlı okullarda ne tepegöz bulunurdu, ne de kimse viografları bilir ve kullanırdı. Şimdi “Milli Eğitim Bakanlığı çağ atladı” demeyelim de “Artık bilgisayarlar ve modern projeksiyonlar çıkalı, onları kullanmak yerine demode olmuş tepegözleri mi kullanmaya başlamıştır ne… Müfettişler de artık çeyizleriyle sahneye çıkmaya başlamıştır. Darısı bize” diyorum.

Seminere katılan öğretmenler, oradan çıktıktan sonra okula gelip yoklama listesini imzalamaları gerekiyordu. Bu tamamen gereksiz bir işkence, bizi yönetenlerin keyfi tutum ve davranışıydı. Bunu hepimiz biliyorduk ama benden başka da yorum getirip isyan eden yoktu. İnsanların kendilerini birilerin vicdanına teslim etmeleri beni çileden çıkarıyordu. Ama tek başıma isyanlarımın cezasını çeke çeke, okul oku, il il sürüne sürüne ben de artık usanmış ve sürüye uyum sağlamaya çalışıyordum.

Arabamın aldığı kadar öğretmen arkadaşı alıp okula giderken: “Yahu arkadaşlar, biz zaten seminere katılarak görevimizi yapmış oluyoruz. Bu, okula gidip imza atmak da neyin nesi oluyor?

Kilometrelerce yolu masraflar yaparak, zaman harcayarak sadece imza atmak için okula gelmemiz hangi akla hizmettir, bu ne kepazeliktir. Bunun eğitim-öğretime katkısı, ülkeye yararı nedir, neden sesinizi çıkartmıyorsunuz, neden her dayatmaya razı oluyorsunuz? Siz de benim gibi biraz sürülmeyi, sicilinizle biraz oynatmayı göze almazsanız, bu keyfiliklerin sona ereceğini, daha rahat edeceğinizi mi sanıyorsunuz?” diye isyan ettim.

Baktım ki, benden başka kimseden ses seda yok. Bunun üzerine: “Arkadaşlar, birçoğunuz imza attıktan sonra yeniden geldiğimiz yöne gideceksiniz. Yalnız şunu unutmayın: Ruhları tutsak edilmiş eğitimcilerle, öğretmenlerle ne çağdaş bir eğitim yapılır, ne de o ülkede kalkınma olur. Benim emekliliğime 3 yıl kaldı. Şimdiye dek tek başıma bir yere varamayacağımı anladım. Siz bilirsiniz ama olan ülkemize, geleceğimize olur. Bunun tarihi sorumluluğundan kurtulamayız. Belayı da bizden sonrakilere miras olarak bırakırız. Buna asla hakkımız yok!..” dedim.

———–

NOT: Bugünleri görebilseydim, kesinlikle midem bulanır, istiğfar ederdim.

20.12.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MUTLAKA TAKLİT EDECEKSEK KALKINMIŞ ÜLKELERİ TAKLİT EDELİM

Şimdiye dek denenen eğitim polikalarıyla bir yere varamadığımız görüldüğü gibi şimdiki eğitim politikasıyla da çağdışı bataklığa doğru hızla yol alıp battığımız görülmektedir. “Acaba bir de tersini yapsak kurtulabilir miyiz?” demekten kendimi alamıyorum.

1965’te Elbistan Ortaokulu 3’üncü sınıfta öğrenciyken okulumuzun müdürü ve aynı zamanda Türkçe öğretmenimiz rahmetli dini bütün Hüsamettin Yinanç Bey: “Kızlar analarına, erkekler de babalarına bakıp onları taklit ediyorlar. Bu taklitçilikle de bir yere varamıyoruz. Örneğin, kızlar analarına bakıp yemek yapar, pilav pişirir. Bir gün de kendisi bir şeyler deneyip yeni bir yemek türü bulmayı akıl etmezler” diye konuşmuştu.

Bir yıl sonra birlikte kaldığım arkadaşlarımın yokluğundan yararlanıp bol tereyağlı bulgur pilavına, denemek amacıyla biraz da toz şeker döktüm. Pilav çok şahane olmuştu ama şekerden yenmiyordu. Kendime, emeğime ve masrafıma saygımdan, ayrıca açlığımı bastırmak için bir kısmını tiksine tiksine yedim.

Kendi kendime “Demek ki, pilava şeker konulmayacağını denemişler; şekerli pilavın yenmediğini görüp vazgeçmişlerdir ama yaptıkları deneyleri yazılı olarak belgelemediklerinden ya da biz onlardan habersiz olduğumuzdan aynı şeyleri tekrar tekrar deniyoruz” diye düşündüm.

Denediğime asla pişman olmadım ama: “Aman kimse görüp, duyup benimle alay etmesinler” diye çöpe atıp üzerini iyice kapattım. Benimle dalgalarını geçip alay etmesinler diye o zamanlar lise 3’üncü sınıfta okuyan ne iki ev arkadaşıma, ne de uzun yıllar bir başkalarına söyledim. Bunu hiç unutmam.

Şimdiki aklım olsaydı, kimin ne düşüneceğini hiç umursamadan bu deneyimimi anlatır, başarısızlığa uğradığımı, aynı şeyleri kendilerinin de yapıp başarısızlığa uğramamalarını, emek, enerji, masraf ve zamanlarını daha farklı, daha yararlı uğraşlarla geçirmelerini söyleyerek toplumsal birikime katkıda bulunurdum.

Yıllar sonra en azından böyle bir deney yaparak şekerli bulgur pilavının yenmeyeceğini sırası gelip de anımsadığımda gurur duyarak anlattım.

Devlet denen gücü ellerine geçirenler başkalarının deney ve yanılgılarından, birikimlerinden yararlanmayı bir kenara bırakıp sürekli olarak bu ulusun geleceğiyle keyiflerine göre oynamayı kendilerine verilmiş bir hak olarak görüyorlar. Bunu şiddetle kınıyor ve illa birtakım taklitler yapacaklarsa, ilkel toplumları değil, her yönden kalkınmış çağdaş Batı’yı taklit etmelerini öneriyorum.

19.12.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SOYGUNLARI TANIYIP GEREĞİNİ YAPMANIN ZAMANI GELMEDİ Mİ?

Cilgin-Hirsiz-8Devlet eliyle yapılan hırsızlıkların en başında insafsız dolaylı vergiler, enflasyon karşısında ücret ve maaşların yerinde sayması gelir.
Hırsızlığın en büyük aracı ulusal paradır: Ulusal paranın ayarlarıyla sık sık oynayarak çaktırmadan halkın birikimi, cebindeki parası alınır.
Döviz ve senetler; altın, gümüş gibi kıymetli madenler; zümrüt, yakut, elmas, inci gibi kıymetli taşlar da hırsızlığın en büyük araçlarındandır.
Hırsızlığa ve soyguna alet edilen geleneklerimiz de vardır: Nişanlar, düğünler (özellikle son zamanlarda iyice hortlatılan sünnet düğünleri), yaş günleri, yıl dönümleri, kutlamalar, anmalar vesaire…
Devlet eliyle yapılan en büyük hırsızlık ve soygun: Özellikle akaryakıt ve doğal gazdaki insafsız ATV, KDV, ÖTV ile iletişimdeki ÖTV, KDV, ÖİV ve katkılar.
Sebze, meyve, et ve süt ürünleri ile diğer gıdalar da üreticiden tüketiciye doğrudan ulaştırılmadığından, soygunun en büyüğü bu alandaki mafyöz aracılarla oluyor.
Son zamanlarda bir de yerden biter gibi gıda teröristleri üredi. Onlar soymakla da yetinmiyor, aynı zamanda sağlıklı yaşamımızla da oynuyorlar, devlet de sadece onları seyrediyor ve zaman zaman ilgili ilgisizler medyada öğüt vererek görevlerini yapmış sayılıyorlar!..
Kısaca, örgütlü ve güçlü olanlar örgütsüz ve güçsüz olanları bir punduna getirip soyuyorlar, soygunlarını yasal hale getirmek için ellerinden gelenleri yapıyor, çoğu zaman da başarılı oluyorlar. Kimse de onlara hırsız veya soyguncu demiyor, diyemiyor; derse, suç işlemiş oluyor.
Biz tüketiciler içine girmeye çalıştığımız Batı ve AB ülkeleri gibi örgütlenmediğimiz sürece daha çok soyulur, daha çok dedikodu yapar, daha çok ağlar, daha çok zırlarız!..
17–25 Aralık Hırsızlık ve Rüşvet Haftası bütün tüketicilerin ortak bir çatı altında örgütlenmesi için kaçırılmayacak bir fırsattır. Bu fırsat değerlendirip derhal örgütlenmeli ve kendimizi bu soygunlara, vurgunlara, talanlara, yalanlara, terörizme karşı koruma altına almalıyız. Aksi halde hepsi boş…
19.12.2014
Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SELAMÜNALEYKÜM ARKADAŞLAR!…

BİSMİLLAHİRAHMANİRAHİM! ALLAHUEKBER!.. ALLAHUEKBER!.. ALLAHUEKBER!..

Tüm eş ve dostlarımın 17–25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Haftasını bütün kalbimle kutlar, bol kazançlı günlere vesile olmasını dilerim.

Sevgili dostlar; ilk gün yolsuzluk ve rüşvetten henüz siftah yapmış değilim.

Emekli olduğum için hafta içinde yolsuzluk ve rüşvetten payımı alacağımı da zannetmiyorum. Aracı olmak için bir bakan yakını da değilim.

Irıza Efendi gibi “hayırsever” bir tanıdığım da yok. Ne yapacağımı şaşırdım kaldım vallahi…

Bir hafta dediğin de nedir ki, başlamasıyla biter. Benim gibiler de avucunu yalar. Değerli CHP’li ve MHP’li arkadaşlarım şu bir haftayı bir yıla çıkarmak olanak dışı ise, hiç olmazsa bir ay yapalım, ne olur!..

Hafta bitip de boş kutulara, kasalara bir şey atamazsam, yeni aldığım para sayma makinama karşı mahcup olup itibarımın sarsılmasına da dayanamam!..

Yardımlarınızı esirgemezseniz beni mutlu edersiniz. Aselâmunalümselam! Hayırlı günler, vesselâm!..

17.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“KİTAP YÜKLÜ EŞEKLER”

adalet-terazisi-kadin egitim-sistemimizÇağının gereklerine göre eğitimli ve birikimli insanlarla eğitimsiz, birikimsiz ya da çağdışı eğitim ve birikimlerle donatılmış insanlar arasındaki farklar bir ülkenin iyi yönetilip yönetilmediği konusundaki tavırlarında apaçık ortaya çıkar.

Adalet duygularıyla yeterince beslenmiş, eğitimli, hiçbir şeyden korkusu olmayan, mürekkep lekesinden başka ellerine hiçbir lekenin bulaşmadığı aydın yurttaşların her türlü adaletsizlikler karşısında dimdik ayakta durdukları bir ülkede hiçbir hoyratlık, hiçbir adaletsizlik egemen olamaz, hiçbir diktatör de ayakta duramaz.

Eğitim ana kucağından başlar, ölünceye dek devam eder. Her ana-baba, aile, yakın çevre çocuklarına toplumunun ve çağının gereksinimlerine göre eğitim veremez. Bundan dolayı çocuğun yaşına ve çağımızın ihtiyaçlarına göre bu eğitim genellikle devlet tarafından verilir ya da kontrol altında bulundurulur.

Güçlü, çağdaş, yurttaşlarına hizmet üreten ve veren devletlerin en büyük zenginliği; çağının gereksinimlerine göre iyi eğitim almış, bilgili, bilinçli, birikimli, donanımlı, ruh ve beden sağlığı bakımından sağlıklı yurttaşlara sahip olmasıdır. Varlığının en temel ilkesi de budur. Çağdaş devletler; buyurgan, saldırgan, yurttaşlarını döven, ezen, zorba baba değil; yurttaşlarını koruyan, kollayan, onların rahat ve huzurunu bozmayan, her türlü hizmeti üretip sunan uşak, hizmetçi devlettir. Çağdaş devletlerde yurttaşlar devlet için değil, devlet yurttaş içindir.

Diğer zenginlikler de ancak böyle yurttaşlarla ve böyle düzenlenmiş devletle elde edilir. O devletin sırtını hiçbir iç ve dış güç istese de yere getiremez. Hem tüm yurttaşları, hem de dolayısı ile o devlet tüm dünyada itibarlı olur. Eğer bir devlet bunlardan yoksunsa, bir tek yurttaşı bile yırtık lastik ayakkabı ile geziyor, başını sokacak bir gecekondu bile bulamıyorsa..  Yönetenleri kendilerine uçak ve lüks araç filoları kurmuş, binlerce odası bulunan kaçak saraylarda yaşıyorsa, daha da kötüsü bir diktatörün oyuncağı haline gelmişse, hiçbir ordu ve polis gücü o devleti ayakta tutamaz.

Devletin en büyük görevlerinden biri de ulusunun ve kendisinin varlık nedeni olan yurttaşlarını sağlıklı, eğitimli, donanımlı, birikimli yetiştirmektir. Bunları yapmayan, yapmaktan kaçınan ya da çağının gereklerine göre değil de birilerinin, bir zümrenin, bir sınıfın çıkarlarına göre, geçersiz ya da yararsız, hatta zararlı şeylerle oyalamak maksadıyla eğitim veren devlet çağdışı, ilkel kabile devletidir.

Çağının gereksinimlerine uygun eğitimi vermek için bu eğitimi verecek olan eğitimcilerin de uzmanlık alanlarına göre çok iyi yetişmiş, laik ve çağdaş düşünceli, bilgili, birikimli, donanımlı, birilerinin kulu ve kölesi değil, özgür birer yurttaş olmaları gerekir. Eğitimcinin tek işi kişisel sorunlarıyla boğuşmak değil, eğitimle uğraşmak olmalıdır.

Bundan dolayı devlet, eğitimcisini baş tacı edip sorunlarıyla baş başa bırakmamalı, onların maddi ve manevi ıstıraplarını görmezden gelmemeli, seyirci olmamalı, tam tersine onları tüm mesleklerin en itibarlısı haline getirmelidir. Kalkınmanın iyi eğitimden geçtiğini bilmelidir.

Eğitim yuvalarının da verilecek eğitime uygun çağdaş araç ve gereçlerle donatılmış, sağlıklı ve yeterli olmaları gerekir. Aksi halde arzu edilen sonuca asla varılamadığı gibi oraları birer “oyalama kampı” olmaktan öte gidemez. Dini ve siyaseti eğitim yuvalarından uzak tutmalı, hurafe ezberciliğinin, kabullenmenin ve inanmanın yerine düşünmeyi, yargılamayı, itiraz etmeyi, bilinenlerden bilinmeyenlere varmayı eğitimin temeli olarak ele almalı, bundan dolayı eğitim dünyevi ve laiklik olmalıdır. Laik olmayan eğitim yuvaları mezarlıklara baykuş, mağaralara yarasa yetiştirir. Üretimi, toplumsal gelişmeyi, kaynaşmayı, adalet duygusu içinde yaşamayı hedeflemeyen eğitim yarardan çok zarar verir.

Haksızlıklar, adaletsizlikler her kime yapılırsa yapılsın… Adalet, hukuk ve insan hakları ayaklar altına alınıyor, intikam duygularına alet ediyorsa… Bilgili, birikimli, donanımlı, aydın diye tanınan yurttaşları da çıkarları uğruna ya da korkularından seslerini çıkaramıyor ve yapılan zulümlere seyirci kalıyorlarsa, bunlara “kitap yüklü eşekler” denir. Çünkü “Kitap yüklü eşekler” ayeti; okuyup, öğrenip, bilip de yeri ve zamanı geldiğinde aydın olmanın gereğini yerine getirmeyenler için söylenmiştir. Meraklılarının bilgisine…

15.12.2014

Turaç Özgür

 

DÜŞÜNSEL, Makaleler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MEDYAYI SUSTURMA, KORKUTMA OPERAYONU

Fallbeil_muenchen_1854Ortaklar güç gösterisinde, Hazine soygununda, malı götürme paylaşımında birbirlerine düştüler. Çırak çıkan ortak, 17–25 Aralık operasyonlarını yaptı.

Soygun ve rüşvetlerin ortaya çıkmasından korkan büyük ortak, küçük ortağın 17–25 Aralık operasyonlarına çok bozuldu ve yargı önünde hesap vereceği korkusuna kapıldı.

Büyük ortak küçük ortağın devlet içindeki kolunu kanadını kırmak, dilini kökünden koparmak için “Paralel devletin kökünü kazıyorum” diye yargı ve polis içinde büyük temizliklere başladı, elinden geleni yaptı ama tam başaramadı.

Küçük ortak büyük ortağın açıklarını gıdım gıdım verdikçe şantajlara boyun adaleteğmek istemeyen büyük ortak fena halde sinirlenmeye başladı.

Büyük ortak sinirlendikçe dengesi bozuldu. Dengesi bozulan büyük ortak küçük ortağın kafasını kırmaya, gözünü oyup kulağını kesmeye başladı.

Kafası kırılan, gözü oyulan, kulağı kesilen küçük ortak azgınlaşıp kör dövüşü yapmaya, büyük ortağın oralarını buralarını dişlemeye başladı.

Büyük ortak haddini bilmeyen küçük ortağın haddini bildirmek için eline tırpanı, orağı, kalıcı alıp küçük ortağın fidanlarını, filizlerini biçmeye, kesmeye başladı.

Fidanları, filizleri kesilip biçilen, küçüldükçe yok olduğunu gören küçük ortak büyük ortağının eski defterlerini karıştırmaya, eski harmanları savurmaya başladı.

Büyük ortak küçük ortağını tamamen yok etmeden kendisine rahat, huzur vermeyeceğini, gün yüzü göstermeyeceğini iyice anladı, gördü ve onların kökünü kazımaya, tamamen yok etmeye başladı.

İşte bu operasyonun adı bundan dolayı “Cemaati bitirme, paralel devleti yok etme operasyonu” adıyla, aslında “Medyayı korkutma, sindirme, gözdağı verme operasyonu”dur.” “Paralel” dedikleri yok olduktan sonra sıra size, bize, muhalif olan, hatta gözü, kulağı, dili olan herkese gelecek…

Hırsızlığının, soygununun, rüşvetinin hesabının sorulmasından korkanlar korku çılgınlığına kapıldılar; gücü ele geçirenler, hukuku ayaklar altına alıp yok ettiler.

Korkusunu yenmek isteyenlerin, “devlet” denilen gücü ele geçirenlerin çılgınca etrafına saldırmaları, “Oh be! Birbirlerine düştüler, it iti yok edecek!” diye kimseyi boşu boşuna sevindirmesin!..

Bir ülkede hukukun yerini keyfiyet alıyor, anayasa ve yasalar tanınmıyor, açığını ortaya çıkaranlara, Hazine soyguncularının soygunlarını, vurgunlarını, talanlarını, yalanlarını ortaya çıkaranlara karşı bağımsız mahkemelerde yargılanıp aklanmak yerine intikam operasyonları oluyorsa, kimsenin yaşamı güvencede değildir!..

Bundan dolayı diyorum ki: Ey avanak yurttaş boşu boşuna sevinme!.. Küçük ortağını yiyen canavar, çok yakında seni de yiyecek ya da kendisine kul ve köle edecek!..

Sen aç ve açıkta iken, yırtık lastik ayakkabınla gezip sadakaya muhtaç olarak yaşarken, senin sırtından Kaç-Ak Saraylarda saltanat hayatı yaşanacak, sen sadece gururla uzaktan onu seyredip mersiyeler yazmak zorunda kalacaksın!..

Lütfen artık gözlerinin önündeki perdeyi yırt at, bunları gör!.. Kulaklarındaki tıkaçları çıkart, atılan çığlıkları duy!.. Burnundaki tamponları çıkart pis kokuları algıla!..

Sonra da eğer hâlâ kendini kul ve köle değil de özgür yurttaş görüyorsan, görevini adam gibi yap; “Biraz daha sabredeyim” diyorsan, en geç Haziran’da yapılacak seçimde bunları sırtından at!..

14.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEĞERLİ FACEBOOK ARKADAŞLARIM!..

images3 timsah2Sizlerden bir ricam var: Lütfen beni “Candy Crush Soda Saga” türünden oyun oynamaya davet etmeyiniz…

Sizler zevk aldığınız ve dilediğiniz oyunları oynamakta özgürsünüz. Buna saygı da duyarım.

Ama siz değerli arkadaşlarımı mutlu eden şeyler bir başkasının sinirlerini bozabilir; bunlardan biri de benim. Benim gibilerinin sayıları sizin sandığınızdan da fazladır. Bunu asla unutmamanızda ve aklınızdan çıkarmamanızda, bu tür oyunların ayarlarını herkese açmamanızda sonsuz yararlar olduğunu sanıyorum. Eğer o oyunlar halkın gözünü açsalardı, bu ülkeyi yönettiğini zannedenler onları da yasaklarlardı.

Ülkemizin yönetimini, dolayısı ile devletin gücünü ele geçirenler halkımız için yararlı olan her şeyi yasaklıyor veya yasaklamanın yolunu arıyorlar. Halkın uyanmaması gereken her şeyi teşvik ediyor, serbest bırakıyor, dayatarak zorunlu hale getiriyorlar.

Doğru yolda olduğumu anlamak için nelerin serbest, nelerin yasak ve zorunlu olduğuna bakmam yetiyor. Sizlere de aynı şeyi öneririm.

Ayrıca; ne yazık ki, ülkemiz öyle bir bataklığın içine düştü ki, çırpındıkça batıyor. Bunu yakın gelecekte hayatta kalabilenlerimiz olursa görürler ve ne demek istediğimi anlarlar. Anladıklarında da yapabilecekleri hiçbir şey kalmamış olabilir.

Ben yaşamım boyunca birçok faşist darbe gördüm, onların baskı düzenlerini yaşadım ama inanın bana, böylesini ne gördüm, ne de yaşadım. Bütün bunlar yavaş yavaş “İleri Demokrasi” martavallarıyla, “AB’ye aha girdik, aha giriyoruz” uyutmalarıyla, “Özgürlükleri daha da artıracağız, 12 Eylül darbecilerinden, askeri vesayetten hesap soracağız,  sizleri kurtarıyoruz” kandırmacalarıyla çaktırmadan geldi.

Çok yurttaş bu martavallar, uyutmalar, kandırmacalar, oyalamalar, dikkatleri başka yerlere çekmeler yüzünden içinde kulaç attığı kazanın suyunun alttan yavaş yavaş ısıtıldığının farkına varmayan kurbağa gibi mayıştıkça mayıştı, kendisine gösterilen cambaza baktıkça baktı, başına geleceklerin farkına bile varmadı.

Şimdi su fokur fokur kaynıyor. Artık o kazanın içinde kaynayan sulardan canlı çıkmak, kurtulmak olanaksız hale geldiği gibi, etrafa saçılan kaynar sular, kaynatanlar hariç, herkesi yakmaya, patlıcan gibi börtletmeye başladı. Saklanmak, gizlenmek, olaylardan uzak durmak da kimseyi kurtarmıyor. Herkes kendisine gelecek sırayı tevekkülle beklemek istemiyorsa yurttaşlık haklarına sahip çıkmalıdır. Aksi halde başına gelebileceklerin asıl sebebinin üç maymunu oynamaya çalışan kendi suskunluğu olduğunu,“Susma, sustukça sıra sana gelecek” sözünün gerçekleşeceğini bilmesi gerekir.

Yakında siz “Candy Crush Soda Saga”cılar zannetmeyin ki, bu kaynar sular sizleri saklandığınız yerde bulamaz, sizler de nasibini almazsınız. Siz öyle sanın… Karşınızda faşizmin her türlüsünü yaşamış bir adamla alay da edebilirsiniz. Keşke  öngörülerimde yanılmış olsam da siz de biraz daha alay etmiş olsanız…

Korkusundan “Kadınlar, kuğular, turnalar, böcekler, çiçekler”den başka bir şeyle ilgilenmeyenler, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığıyla hareket edenler de yakında Hanya’yı Konya’yı anlarlar.  O yılanın şimdilik size dokunmaması, o timsahın dişleri arasında kemiklerinizin çatırdamaması sizi rahatsız etmemiş olabilir. Ama şunu asla unutmayın ki, o yılan sizlerin suskunluğu, sinmişliği yüzünden başkalarına dokunuyor, o bataklıkta beslenen timsah kanlarıyla besleniyor, onların canını yakıyorsa, siz de o yılanın, o timsahın dolaylı olarak suç ortaklarısınız. Yılanın birilerine sürekli dokunduğunu, timsahın birilerinin kemiklerini çatırdattıklarını seyredenleri diğerleri asla dost olarak görmez, bunu da bilin.

Artık birilerinin mücadelesine “Bravo Capitano!..” diye alkış tutmanın da zamanı değildir. Birilerinin tüm gövdesi taşın altındayken, inim inim inlerken, sizler de hiç olmazsa nazik ellerinizi taşın altına koyun, koyamıyorsanız da yüzüne tükürün. Eminim ki, hep birlikte hareket edersek tükürüklerimizle boğarız bizi sokmak, kemiklerimizi çatırdatmak isteyenleri. Aksi halde, sizden olanlar sizlerden hesap sorarlar.

Yönetenler kendilerine saraylar, köşkler yaptırıyor hatta itibarları için 1220 odalı Kaç-ak Saray yaptırıyor ve zevk-i sefa içinde yaşıyorken, halkın başına “kaçaktır” diye gecekondularını yıkıyor, “planlı kentleşme” palavralarıyla rantı yükselen evlerine el koyuyor, onları sokağa atıyor, kendilerine gökdelenler, rezidanslar, AVM’ler yapıyorlarsa orada zorba faşizm kol geziyor demektir.

Yönetenler kendilerine uçak filoları, lüks otomobil filoları alırken, yönetilenler yırtık soğuk su lastiği ile maden ocaklarında günlerdir çıkarılmayı bekleyen evlatlarını gözyaşları içinde bekliyorsa, orada eşit yurttaşlık haklarından, yaşam haklarından söz edilmez.

Yönetenler hukuku, anayasayı, yasaları tanımıyorlarsa; herkesin çıkardıkları yasalara harfiyen uymasını isteyip uymayanların da celladı oluyorlarsa, orada demokrasiden, insan haklarından, hukuktan, adaletten asla söz edilemez!..

Yönetenler hatta seçtiğimiz vekillerimiz İsviçre’nin, Hollanda’nın, Danimarka’nın yönetenlerinin standartlarının çok çok üstünde yaşamak için hiçbir bütçe olanağı kendilerini ilgilendirmeden Yağma Hasan’ın Böreği gibi pastayı hapur hupur yutuyorsa; memurlarına gelince “Ne yapalım, bütçe olanakları bu kadardır” diye onları mor koyun yerine koyup tuz taşlarına serptikleri bir avuç tuzu yalatmaya çalışıyorlarsa, orada soygunun, hırsızlığın, kapıp kaçırmanın Allahı var demektir. O yöneticiler, senin yöneticilerin; o vekiller, senin vekillerin olamazlar. Bunu da unutma!..

Özgür bir insan, özgür bir yurttaş olduğuna inanıyorsan, öyle de yaşamak istiyorsan “Candy Crush Soda Saga” ile oyalanma!.. Başkalarını da oyalamaya davet etme!.. Biraz yürekli ol, konuş, yaz, yazılanları paylaş!.. Elini taşın altına koy, yumruğunu sık, dişlerini göster arkadaş!..

12.12.2014

Turaç Özgür

 

 

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

LATİN HARFLERİNİ YOK ETMEYE ÇALIŞMANIN BAHANESİ: OSMANLICA

ogretmenler-gunu-siirleribasogretmen-resmine-tusukker-denizli-20091110AY248196-01Demokratik usullere göre seçimle iktidarı ele geçirenler, çağdaş sivil hukuka göre değil, askerî faşist savaş hukukuna göre ülkeyi yönetmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla kendilerine oy vermeyenlere, muhaliflere, kendilerini övme yerine eleştirenlere savaş tutsakları muamelesi yapıyorlar.

O zaman adama sormazlar mı:  Demokrasiyi bir araç olarak kullanıp oraya geldikten sonra hangi savaşı kazandığınızı zannediyorsunuz? Siz bizi koyun sürüsü gibi yöneteceğinizi, kafanızda geçen her herzeyi bize dayatacağınızı, bizi korkutarak yöneteceğinizi, bizim de buna sonsuza dek katlanacağımızı mı sanıyorsunuz?

Kim horladıysa, 200 yıldır bizi horlamışlar. Bu 200 yılın içinde Atatürk’ün 15 yıllık, İsmet İnönü’nün 12 yıllık, toplamında 27 yıllık dönemi anladık da geri kalan 173 yıllık dönemi anlayamadık. Tarihe şöyle bir göz attım, kimler yok ki, bu yılların içinde: Cumhuriyet dönemine dek II. Mahmut, Abdülmecit, I. Abdülaziz, V. Murat, II. Abdülhamit, V. Mehmet (Reşat), VI. Mehmet (Vaidettin); 1950’den sonrası da malum…

Horlanmayan dönemlerimizin içine de Deli Mustafa, Deli İbrahim dâhil geri kalanlar giriyor.

Madem horlandığımız dönemlerin içine Atatürk ve İnönü hariç diğerleri de giriyor, o zaman onlarla neden övünüp, onlara özeniyorsunuz? Onları durmadan cilalayıp parlatıyorsunuz?

Sakın bu 200 yıllık dönemden kastınız sadece 27 yıllık dönem olmasın!.. Diğerleri de laf olsun… Ayrıca, bizi bu horlanmışlıktan kim, kimlerden, ne zaman, nasıl kurtardı da bizim haberimiz olmadı?

Bir de istesek de, istemesek de bu ülkede Osmanlıca öğretilecek ve öğrenecekmişiz. Biz bir şeyi öğrenmek istemiyorsak, bunu bize zorla öğretecek kimdir, kendini ne zannediyor?

Ayrıca, ben kendi gönlümle Fransızcayı öğrenmek için bir ömür harcadım, doğru dürüst öğrenemedim. Hele bir de gönülsüz olursam, Osmanlıcayı zorla öğretecek olanlar, kafatasımı açıp içine Osmanlıca denilen bir şeyler mi yerleştirecekler? Bu, nasıl olacak? Bunu da bilmek hakkımdır.

Demokrasinin bütün ilkelerini yok sayarak ve dayatarak Latin harflerini atıp, Arap harflerini dayatmanın adı: “Osmanlıca öğretmek” oluyorsa, onu da başaramayacaksınız. Elinizde Osmanlıca diye “mezar taşları”ndan, saray kabrislerinden, evlat ve kardeş katili öykülerinden, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının masallarından başka ipe sapa gelen ne var?

Cumhuriyetin bu kadar birikimlerini yerle bir edip onları yok edecek kendini babayiğit sananların dışında bir babayiğit henüz gelmedi. Bu ulusun sabrını taşırmanın alemi yok!..

Başbakan da: “Bu ne telaş!.. Bu, bir tekliftir. İsteyen öğrenir, istemeyen öğrenmez” diye yumuşatmaya çalışıyor. Demokrasinin, hukukun içine edenlerin tekliflerinin ne anlama geldiğini çok iyi biliyor ve artık yutmuyoruz.

Ben de diyorum ki: “İsteyen istediğini öğrenir, bana bir şeyi dayatmaya çalışan, devletin kılıcını eline alıp, kalkanının arkasına saklanmasın!.. Benimle savaşmak isteyen eline kendi kılıcını, kalkanını alsın, çıksın karşıma!..”

Benden uyarması: Bindiğiniz dalı kesmek istemiyorsanız, sizi oraya getiren kurallara, ilkelere önce siz saygılı olun!.. Sizi oraya taşıyan aracı yok sayarsanız, biz de sizi yok sayarız!.. Sizi düşman ilan eder, direnme, savaşma hakkımızı sonuna dek kullanırız!..  O zaman bizi suçlamaya hakkınız olmadığı gibi, kendiniz uymadığınız anayasaya, yasalara ve hukuka bizi uymaya çağıramazsınız!..

Oradaki varlığınızı anayasaya, yasalara ve çağdaş demokratik hukuka borçlu olduğunuzu kabul ve idrak ediyorsanız, önce siz onlara sadık kalın, uyun, ondan sonra da bizim uymamızı bekleyin!.. Aksi halde “İmam yellenirse, cemaat altına eder” kuralı devreye girer. Bunu asla aklınızdan çıkarmayın. Ortada bir suçlu aramaya kalkarsanız, bunları size anımsatanların yakasını bırakın da, bir boy aynasının karşısına geçin, gerçek suçluyu orada göreceğinizden eminim.

09.12.2014

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Makaleler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KEŞKE BU KADAR EĞERLERİMİZ OLMASAYDI

recep amca aksaray121Nepotizm=Recepizm: KPSS’ye girmeden ya da girip de kazanamayan yeteneksiz hısım akrabaların yüksek maaşlarla devlet memurluklarına yerleştirilmesidir. Osmanlıların kokuşup yozlaşmasına ve yıkılmasının sebeplerinden biri de nepotizmdir. Makama ve işe uygun, donanımlı,  tecrübeli, yetenekli, liyakatli adam yerine, adama uygun makamlar, işler icat edilmiştir.

Osmanlılar Türkleri aşağılık gördüklerinden halktan kopuk Arapça ve Farsça karışımı Osmanlıca diye yapay ve uyduruk bir dil icat etmişler. Kendileri halkın dilini anlamayı gerekli görmedikleri gibi, halkın da kendilerinin dilini anlayıp anlamamaları umurunda olmamıştır.

Bu uyduruk dil ile hem kendilerini halktan ayırmışlar, hem ne dediklerinin anlaşılmasının önüne geçmişler, hem anlaşılmadıkları için âlim ve ulema sanılmışlar, hem de Türkçenin içine etmişler. Ayrıca Türkçe konuşarak, yazarak Türkçenin gelişmesi yerine Türkçeyi de Türkçe konuşanları da “baldırı çıplaklar, avam” diye aşağılamışlardır.

Eğer Osmanlıların “Etrak-ı bi idrak” (İdraksız Türkler) diye aşağıladıkları halk, Türkçe konuşmasaydı, bugün Türkçe diye bir dil de olmazdı. Osmanlılar Türkçe konuşanları aşağılamakla kalmamış, Türkçenin katili de olmuşlardır. Dünya dillerinin en harikası, en matematikseli, en mantıklısı olan Türkçe Osmanlıların bu Türkçe düşmanlığı yüzünden ayağa düşmüş, gelişememiş, hor görülmüş. Bana göre büyük ve küçük sesli uyumu ile bir sayfalık eylem (fiil) çekimi onun ne kadar üstün ve matematiksel bir dil olduğunu göstermeye yeterlidir.

Eğer, Osmanlıların “Kızılbaşlar” diye aşağılayıp yok etmeye çalıştığı Anadolu Alevileri olmasaydı, Türk kültürü diye bir kültür de olmazdı.

Eğer, Anadolu Alevileri Osmanlıların tüm kıyım, zulüm ve aşağılamalarına karşın dimdik durmasını bilmeselerdi, bugün Anadolu tamamen Araplaşırdı.

Eğer, Osmanlıların harcında ve kuruluşunda en büyük rolü oynayan Bektaşilik baş tacı olarak kalsaydı, Osmanlılar çağının bu kadar gerisinde kalmaz; dünya liderliğinden emir kulu durumuna düşüp paldır küldür yıkılmazdı.

Eğer Osmanlılar Bektaşileri ve Alevileri düşman görüp karşısına almak yerine onlardan yararlanmasını bilseydi, kardeş kardeşi oğlak gibi boğazlamazdı. Anadolu’da bu kadar bölünme, parçalanma olmazdı.

Eğer Osmanlılar Alevileri yok etme yerine Alevi olsalardı, tüm icatlara karşı gelip modernizme, gelişmeye, teknolojiye, çağına sırtını dönmez, emperyalistlerin, onların uşaklarının yumruklarına tekmeyle karşı koymasını bilir, kolayca yıkılmazdı.

Eğer Osmanlılar Aleviler gibi insanı merkeze alıp “Benim Kâbem insandır”ın ne anlama geldiğini bilseler, inançlarını ve ibadetlerini onlar gibi yapsalardı, cami ile ev arasında günde beş kere mekik dokuma yerine sadece tembellik aylarında ibadetlerini yapsalardı, bugün bu kadar camiye gerek kalmazdı.

Eğer Osmanlılar durmadan saray ve cami yapacaklarına, zamanın, çağın gereklerine göre hareket etselerdi, her yerde fabrika bacaları tüterdi.

Eğer her yerde çağın ihtiyaçlarına göre fabrika bacaları tütseydi, ne yaban ellerde tuvalet temizleyerek yaşamlarını devam ettirmeye çalışan gurbetçilerimiz olurdu, ne çoğunluk gecekondularda ve başkalarının kiralık evlerinde sürünüp 1 liralık bardaklarda kendi paralarıyla efkâr dağıtmaya çalışıp günahkâr damgası yerken, bir adamın keyfi, ihtirasları ve itibarı için milletin kesesinden hovardaca harcanan paralarla Kaç-Ak Saray’lara ihtiyaç kalırdı, ne de o Kaç-Ak Saray’larda 1000 liralık altın varaklı bardaklarda bal şerbeti içilirken, Recep amca yırtık soğuk su lastiği ayakkabısıyla maden ocağında günlerce balçık içinde yatan oğlunun ölüsünü beklerdi.

Bu “eğer”leri sonsuza kadar çoğaltabiliriz ama keşke “eğer”lere bu kadar geresinim olmasaydı.

08.12.2014

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BÜYÜKLERİMİZDEN İNCİLER VE OLUP BİTENLER

Buckingham_Palace,_London_-_April_2009 Kosk_butcesine_AK_Saray_artisiTurgut Özal: Anayasa’yı bir kere delmekle bir şey olmaz.

Süleyman Demirel: Kimse bana “Sağcılar cinayet işliyor” dedirtemez. Verdimse ben verdim.

Bülent Ecevit: Toprak işleyenin, su kullananın olacak, ak günlere kavuşacağız.

DSP MV Kubi: Hovardayım lan, var mı bir diyeceğiniz!..

RTE: Ne 1000 odası, 1150 odalıdır “lan”!..

Bir Bakan: Recep amcanın yırtık ayakkabısı varsa, pardon İngiltere’nin Buckingham Sarayı varsa, Türkiye’nin de Bard-Ak Saray’ı var!..

****

  • Anayasayı bir kere delmekle bir yere varamayınca, delik deşik ettik, yakında sizlere ömür…
  • Artık kimsenin tapası tutup sağcılar cinayet işliyor diyemiyor. Tek tek yok edemeyince, biz de toptan yakmaya başladık.
  • Verdik, verdik doymadılar; biz de aldıkça aldık. Dedikoduya başladılar. “Aldımsa ben aldım, kime ne?” diyoruz.
  • Baktık ki torağı işleyen, suyu kullanan yok; biz de o topraklara gökdelenler, AVM’ler, Kaç-Ak Saraylar yaptık, onları öyle değerlendirdik. Şimdi bütün din kardeşlerimiz Araplar o raları kapış kapış kapıp döviz getiriyorlar. Topraklar işlenmeyince biz de suları da HES’lerde kullandık, HES’lerde elde ettiğimiz elektriklerle geceler de ak, gündüzler de ak, sen de salak salak bak…
  • Baktık ki, şom ağızlıların ağzını kapayamıyoruz biz de “Hovardayım lan, var mı bir diyeceğiniz?”den esinlenerek Kaç-Ak Saray’ın 1000 odasını çok görenlere “Ne 1000 odası lan, 1150 odalıdır lan! Var mı bir diyeceğiniz?” dedik. Şom ağızlıların ağızlarının payını verdik.
  • Bizim ilticacılar İngiltere’nin Buckinham Sarayı’nın önünde resim çektirip buradaki yakınlarına gönderip caka satıyorlardı. Biz de Suriyeli mürtecilerin önünde resim çektirip Esed Efendiyi çatlatmaları için 1150 odalı Bard-Ak Saray’ı yaptırdık. Yakında Esed Efendi çatır çatır çatlar… Biz de kurtuluruz, IŞİD de…
  • Allahın kanunları neyimize yetmiyor diyor, bütün diğer dersleri ve laik kanunları çöpe atıp hepsini dindersi yapıyoruz.
  • Kullarımız zaten bizi anlamakta zorluk çekiyorlar. Anlamaya çalışıp boşu boşuna yorulmasın diye Osmanlıcayı getiriyoruz. Çünkü biz Yeni Osmanlılarız…
  • Hele biraz daha bekleyin, bizden ne hünerler var, ne hünerler!..

 

08.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

UYUMANIN ZAMANI DEĞİLDİR ARKADAŞ!..

turk-bayragiHırsızlara, soygunculara, talancılara, yalancılara özenenler çoğaldıkça, toplum içinde en saygın kişiler olarak karşımıza onlar çıkarlar!..

Serveti samanı da ele geçirmiş olan hırsızlar, soyguncular, talancılar, yalancılar ülke yönetimini de ele geçirirler, bizi yönetirler!..

Ülke yönetimini ele geçiren hırsızlar, soyguncular, talancılar, yalancılar kendilerine benzemeyenleri suçlamaya, dışlamaya, haşlamaya başlarlar!..

Suçladıkları, dışladıkları, haşladıkları yurttaşlara kulları, köleleri olarak dilediklerini yapmayı kendilerinde hak görmeye başlarlar!..

Ey horul horul uyuyan, “Hele dur bakalım sonu nereye varacak?” diye tevekkül içinde seyredenler sonunuzun ne olacağını göremiyor musunuz?

Başınıza gelecekleri göremiyorsanız ya da “bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” diyorsanız, o yılan sizi de sayenizde bizi de yakında yutacaktır!..

Gerçekleri görüp de korkusundan ya da çıkarları için hırsızların, soyguncuların, talancıların, yalancıların önlerinde secdeye kapananlar topunuza yuh!..

Şunu asla unutma: bugün tatlı canını koruyabilirsin ama bu gidişle belayı çocuklarına, torunlarına devrediyorsun; onların katili sen olursun!..

07.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HAVUZ BİNGÖL’ÜN BABASININ DRAMI

Havuz Bingöl’ün babası emekli öğretmen Yılmaz Bey: “Oğlum, sen nasıl Alevi’sin? 10 masum insanı öldürtenin, onlarcasını kör ve sakat bırakanın yanında durmak, 14 yaşındaki çocuğunun kanının hesabını soran anneyi yuhalatana türküler söylemek, onu desteklemek, övmek sana yakışır mı? Seni 30 yıldır o insanlar baş tacı ettiler, ün ve servet kazandırdılar. Birçok villaların, yazlıkların, evlerin var. Bu servet düşkünlüğün nedir? Neyin eksik?.. Kendini sıfırlamana değer miydi? ” diyor. Ayrıca, oğlunun psikolojisinin bozuk ve servet hastası olduğunu söylüyor.

Havuz Bingöl de “Baba, sen benim milletvekili olmamı istemiyor musun? Ben milletvekili olursam, sen beni evlatlıktan atacak mısın?” diyormuş.

Batandaş Turaç Özgür de: “Vay be!.. Şimdiye kadar hayranlıkla dinlediğim o ezgiler, duygusuz birer öğürtüymüş de haberim yokmuş. Boşu boşuna dinlemişim. Allah hiçbir babayı Havuz Bingöl’ün babasının durumuna düşürmesin! Ulusumuzu da Allah böyle psikolojisi bozuk servet düşkünlerinin milletvekili olmasından korusun!.. Eğer Havuz Bingöl milletvekili olursa, Atatürk Orman Çiftliği’nin geri kalan yeri de dev bir havuz olur, bütün kirlerinden arınıncaya dek orada kulaç atar, Ankaralıların burnunun direği kırılır. Aman Allah korusun!..” diyor.

Ya siz ne diyorsunuz?

06.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEMOKRASİ KILIKLI FAŞİZME ARTIK DAYANAMIYORUM

HERGİN12 Eylül faşizmine dayanamayıp 1982 Ekim ayında istifamı vermiş, geçici olarak köye yerleşmiş, tarlamı takımımı satıp iş yapmayı düşlüyordum. Ummadığım engellerle karşılaşmış ve çok sıkıntılı yıllar geçiriyordum.

Bunalımlı yıllarımda boş zamanlarımda ya durmadan kitap okur kafamdaki boşlukları doldurmaya çalışırdım ya da evin yakınına taşıdığım ağaçları doğrardım. Hızımı alamayınca da elime kazmayı küreği alır, çevreyi düzeltirdim.

Bir gün köyümüzün emekçisi Kağo Hacı bana köyün bakkalında takılarak:
“Yav sen öğretmen misin, işçi misin?” dedi.
“Öğretmendim, şimdi işçiyim” dedim.
“Sen hiç boş durmuyorsun, ‘Hem tarlalarımı satıp buradan gideceğim’ diyorsun, hem de buradan gitmeye hiç niyeti olmayan adam gibi durmadan ya bir işçi gibi bahçede, tarlada çalışıyorsun, ya elinde baltayla odun doğruyorsun ya da kazma kürekle orayı burayı kazmalayıp belliyor, etrafı düzeltiyorsun, beş dakika dinlenmiyorsun, kimseyle de konuşmuyor, görüşmüyorsun… Biz diyok ki, bu nasıl adam? ”
Ben de gırgırına:
“Yok canım, ne odunu, ne doğraması, ne orayı burayı bellemesi, ne kazmalaması!.. Ben o baltayla beni bu durumlara düşürenlerin, arkamdan atıp tutanların, dedikodumu yapanların, benimle uğraşarak hayatımı yönlendirmeye çalışan haddini bilmezlerin kafasını, kolunu, kemiğini doğruyorum; kazmayla belle de karnını deşiyorum, bu arada bir de bakıyorum ki, hiç farkında olmadan bir şeyler de yapmış oluyorum.
Demek siz odun doğradığımı, orayı burayı bellediğimi, kazmaladığımı, etrafı düzelttiğimi, buraya yerleşmek istediğimi zannediyorsunuz, öyle mi?
Şimdilik sabrediyorum. Yakında el mi yaman, bey mi yaman, ne yaptığımı, neler yapabileceğimi de görürsünüz!.. ” dedim.
Bu mesajımı anlayanlar sokranıp oradan uzaklaştılardı.
***
Kıçı kaşınan faşizm beni aptal yerine koymaya devam ediyor. Canımı fena halde sıkmaya başladı. Şimdi yine ayaklarımın tabanı, avuçlarımın içi fena halde kaşınmaya başladı, bana yine bir haller olmaya başladı: Şu kazmaya, küreğe, bele, dirgene, baltaya başvurmak mı gerekiyor yoksa?
05.12.2014
Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ASKERE GİDEN OĞULUN ANA-BABASINA SİTEMİ

-Yav anacığım, babacım!.. Şu sofuluğu bırakıp biraz çalmayı, çırpmayı becerseydiniz şimdi bedelliler arasına ben de girecektim. Sizin yüzünüzden askere gideceğim. Ölürsem ya da kol ve bacağımı kaybedersem arkamdan “Oğlumuz vatan uğruna şehit oldu ya da gazi oldu” diye ağlamayın! “Oğlumuz bizim sofuluğumuzun, beceriksizliğimizin kurbanı oldu” diye dövünün.

-Oğlum, böyle deme, bizi üzüyorsun…
-Yav, uğruna ölmeye gittiğim vatanda işsizlikten, açlıktan öldük de yüzümüze bakan olmadı. Sağ kurtulur gelirsem, beni yine işsizlik, açlık bekliyor. “Vatan, vatan!” dediğiniz işsizlik ve açlık mıdır?
-Yavrum, sen haklısın, ama bundan sonra elimizden ne gelir ki?

03.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ŞEHİT YA DA OLMAMANIN BEDELİ

Şehit ya da gazi olmamanın bedeli 18.000- TL’dir. Bundan sonra hiç bir ana-baba “çocuğumuz şehit oldu ya da gazi oldu” diye kendisini kandırmasınlar. “18.000 lirayı veremediğimiz için çocuğumuzu yanlış politikaları uğrunda öldürttüler, sakat bıraktılar” desinler, kendilerine de ayrıcalık istemesinler.

03.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KENDİ ÇOCUKLARINI KORUYAN ZEKA KÜPLERİ

Siz kendi çocuklarınızı korumaya alın, varlıklıların çocuklarını toptan korumak için de bedelli adıyla koruyun; fakir fukaranın garip gurebanın çocuklarını da 18.000 lira veremediler diye komşularla sürtüşmelerinizde kullanın…

Oh, oh, ohhh!.. Maşallah, maşallah!.. Bu zeka ile fakir fukaraya, garip gurebaya da bol bol şehitlik, gazilik dağıtın!..

Peki, bu durumda sizin payınıza ne düşüyor dersiniz? Ben söyleyeyim: kahramanlık, kahramanlık!.. Zekâ küpü kahramanlık!..

03.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YURDUN İÇİN ÖLEBİLİYORSAN YURTTAŞSIN

Halkından çalıp çırptıklarının bir kısmını “bedel” adı altında sadaka gibi vererek askerden kaytaranlar, bu ülke uğruna ölmek istemiyorsanız, bu ülkede yaşama hakkınız da yoktur!..

Askere gitmeden önce işsiz güçsüz, aç perişan; askerden ölmeden geldiklerinde de yine aynı yaşama mahkûm olacak olan fakir fukaranın, garip gurebanın çocuklarını “askerlik hizmeti” adı altında kendi çıkarlarınız uğruna cepheye süremezsiniz. Bunu kendi çocuklarınızı “bedelli” adı altında koruduğunuz zaman da ahlaksızlık yapmış, suç işlemiş olursunuz. Bu kadar uyanıklığı, bu kadar gözü açıklığı hiçbir örtüyle gizleyemezsiniz.

Eğer vatan uğruna ölmemiz gerekiyorsa, günü ve saati geldiğinde ölmesini de biliriz. Bundan sonra hesap sormasını da bileceğiz sayenizde!..

03.12.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GEREKSİZ FAKÜLTELERİ KAPATIN, GENÇLERİN HAYALLERİYLE OYNAMAYIN!..

25.07.2002 Perşembe Günlü Günlüğümden:

(…)

Tevfik Bey, eşi ve kızı akşam ziyaretimize geldiler. Saat 01.30’a dek Tevfik Beylerle sohbet ettik.

Tevfik Bey, kızının hukuk fakültesini tercih etmesini ısrarla istiyordu. Kızının niyeti de uluslararasındaydı.

Ben de görüşümü belirttim:

“Bak kızım; ben 1969 ve 1970 yıllarında hem Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini, hem de İstanbul Hukuk Fakültesi’ni 2 defa kazanmama ve şimdi Elbistan’da avukatlık yapmakta olan 12 yıllık arkadaşımın bütün ısrarlarına karşın, ona bozulup ‘Senin gittiğin şehire de, fakülteye de gitmem’ diye inat etmiş, hem de başkalarının yönlendirmesiyle ve ‘Şeytanın avukatı mı olacağım?’ diye gitmemiştim.

İnadım uğruna yanlış tercih yaptım. İş işten geçtikten sonra boyumun ölçüsünü aldım. Hayatın gerçekleri ile kurduğun hayaller birbirleriye savaş halindedir. Çoğu zaman kurduğun hayaller kuş olup uçuyor, yaşamın gerçekleriyle karşılaşınca ancak anlıyorsun taşın sert olduğunu.

Hukuk joker gibidir: Hâkim veya savcı olamazsan avukatlık yapıyorsun ya da hukukla ilgili eğitimini kullanarak başka işler yapabiliyorsun. Bugün çok önemsenen bir bölüm, orayı bitirdiğinde tedavülden kalkan para gibi olabiliyor. Bunu her zaman görmek de olanaksızdır.

Şimdi bu mesleğimde il il sürünmemin en büyük sebeplerinden biri eğitimle ilgili yanlış tercihimdir. Mahkeme kapılarında hakkımı, özellikle eşimin hakkını aramak için benim kadar bile hukuktan anlamayanları avukat tutmak zorunda kalıyorum. Onlar da beni satıyorlar.

Kendim davalarımı savunduğum zamanlar da benim kadar bile hukuktan anlamayan hâkim ve savcılar tarafından kaale alınmıyorum. Hukuk fakültesini bitirip avukatlık yapıyor olsaydım, sadece eşimin çalınan haklarını kazanmak bile başlı başına bir servetti. Onun haklarını savunamadığım için avukatlar tuttum, onlar da bizi sattılar. Acaba ne demek istediklerimi anlatabildim mi? Yine de sen bilirsin…” dedim.

***

Arkadaşımın kızı kendi tercihi olan uluslararasını başarıyla bitirdi. Şimdi diplomasıyla çocuk büyütmekten başka bir şey yapamıyor. Ya hukuk fakültesine gitse orayı bitirseydi, sadece çocuk mu büyütürdü?..

***

Geçen gün de bir yakınım delikanlı işletmeyi başarıyla bitirdiği, askerliğini yaptığını, ama bir türlü iş bulamadığını söylüyor.

Bu gençlere, emeklerine, hayallerine yazık değil mi? Bu memlekette imam olsalar adam yerine konurdu. Bari insanların guruyla oynamayın!..

03.12.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEĞERLİ FACEBOOK ARKADAŞLARIM!..

ELBİSTAN HERGİNÖzgür düşünceli, iradeli, karakterli, kendine özgü inançları olan bir insan olarak, başkalarının yazılarını istersem okurum, istemezsem okumam; istersem beğenirim, istemezsem beğenmem; istersem paylaşırım, istemezsem paylaşmam… Bu, benim bileceğim şeydir. Benim gibi düşünmeyenleri, inanmayanları rahatsız etme, onları benim gibi düşünmeye, benim gibi inanmaya, olaylara ve olgulara benim gibi bakmaya zorlama hakkımın ve lüksümün olmadığını bilir, ona göre hareket eder, hakaret etmeden eleştirme haklarımı kullanır veya kullanmam ama haddimi bilirim. Herkesten de aynı şeyi titizlikle beklerim.

Eğer kendim gibi olmayı bırakır, birilerinin kopyası olmaya özenirsem, birileri beni sevsinler, takdir etsinler, onların gözüne gireyim diye bir çabaya girersem, o özendiğim kişilerin kulu, kölesi ve kuklası olmayı kabul ediyorum demektir. Bu benim sindirebileceğim şey değildir.

Başkalarının kulu, kölesi ve kuklası olmak istemeyen özgür düşünceli, iradeli, kişilikli herkes; faturası ne olursa olsun kendisi kalmaya çalışmalı, başkalarını da kendisine benzemeye zorlamamalıdır!

Hakaret etmemek kaydıyla herkes yazılarımı eleştirebilir ama beni kullanarak bana veya başkasına hakaret edemez, ederse, onu facebook arkadaşlığımdan ve gönlümden, sebebi her ne olursa olsun, derhal silerim.

Ülkemiz her ne çekiyorsa herkesi kendisi gibi inanmaya, düşünmeye, tek tip insan yapmaya çalışanların yüzünden çekiyordur. Bu günkü başımıza gelenler de bunun sonucudur. Buna da başkaldırıyor, isyan ediyorum. Kimse beni düşüncelerinin, inançlarının, yaşam biçiminin kulu ve  kölesi edemez!.. Buna gücü de yetmez!..

30.11.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DERSİM BAHANE, KIŞKIRTMALAR ŞAHANE!..

124309265693Başbakan tarih boyunca Alevilerin aşağılanmasını, ezilmesini, kıyılmasını, bundan sonra da daha beterin beterlerinin yapılmak istenmesi için Alevi ve insanlık düşmanı IŞİD gibi örgütlerin nasıl beslendiğini, korunup kollandığını, Alevilerin köklerinin kazınması için hangi tezgâhların kurulmaya çalışıldığını bilmiyormuş gibi Alevi babalığına, koruyuculuğuna soyunmaya başladı.

Sanki 12 yıldır iktidarda olan AKP değilmiş, Alevilerin sorunlarını çözmemek için ayak sürüyenler, sorunları içinden çıkılmaz hale getirenler kendileri değilmiş gibi hiç ilgisi olmayanlara laf vuruyor, topu taca atıyor, Alevilerle adeta dalgasını geçiyor, onları imana davet ediyor.

Alevilerin gözüne girmek için Hacıbektaş’ı, Tunceli’yi ziyaret ediyor, Alevilerin koltuğuna koz yuvarlıyor.  Bunları ne niyetle yaptığını bilmeyenler olsa olsa aptaldırlar.

Kendisi Tunceli’ye gitti, onların gönlünü fethetti ya… Şimdi Devlet Bahçeli’yi kışkırtıp “Sen kendine güvenebiliyorsan, o katledilenlerin, hakarete uğrayanların torunlarının gözlerinin içe bakarak bu konuşmalarını orada yaparsın!..” diyor.

Devlet Bahçeli de bu kışkırtmalar karşısında Tunceli’ye gitmek için derhal karar alıyor, hazırlanıyor ve gidiyor. Devlet Bahçeli’nin kurulan oyuna gelip o ziyareti bir çıkartma havasına dökmesinden, ortalık karışmasından korkuyordum. Çok şükür olmadı.

Bu ülkenin her yurttaşının ülkesinin dilediği yerine can güvenliği içinde gitmesi ve bunu da ülkeyi yönetenlerin sağlaması gerekir. Eğer bir yurttaş “Başıma bir şeyler gelebilir” diye korkusundan bir yere gidemiyorsa, bundan utanması, sıkılması gerekenlerin de o ülkeyi yönettiğini sananların olması gerekir. Bu konuda gerekli önlemi alamamışlar ve ülkenin her karış toprağını güvenli hale getirememişlerse, hiç olmazsa dillerini tutmaları gerekmez mi?

Devlet Bahçeli olması gerekeni yaptı, sükûnetini bozmadı, kışkırtmalara fırsat vermeden Tunceli’yi ziyaret etti. Keşke umduğundan fazlasını bulsaydı. Ne yazık ki, umduğunu bulamadı buna karşın çok da iyi oldu. Kendisini de örgütünü de tebrik eder, kutlarım.

Ben Tuncelilerin yerinde olsam, Devlet Bahçeli’yi kendisinin de ummadığı şekilde alayıvala içinde karşılar, ağırlardım. Şahsına söyleyecek sözleri ve istekleri de nezaket, zarafet ve insanca yapar, gerçekleri bilmiyorsa, onları dile getirir, utandırırdım. Ne yazık ki, bu fırsatı değerlendiremediler. Yazık!..

Devlet Bahçeli, herhangi bir olaya meydan vermeden Tunceli’yi ziyaret etti, geldi. Bu sefer de Başbakan: “Neden biz söylemeden gitmediniz?” diye eleştiriyor ve tahriklerine devam ediyor.

Devlet Bahçeli, o tahriklerden önce Tunceli’ye gidip ziyaret etseydi, Başbakan bu sefer de başka bir laf bulurdu evvellah!..

Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar nerede, bürokratlar, hatta devlet memurları nasıl konuşacaklarını bilmiyorlarsa, o makamları, o yerleri neden işgal ediyorlar? Buna hakları var mı?

Saltanatlarını devam ettirmek isteyenler; bu ulusun değer yargılarıyla, diniyle, imanıyla, mezhebiyle, diliyle, rengiyle, soyuyla, cinsiyetiyle oynamasınlar, bu ulusun farklı düşünenlerinin sabırlarını da taşırmasınlar!..

Çağdaş devletlere yakışan her neyse, Türkiye Cumhuriyeti de çağdaş bir devlet olarak onu bir an önce yapmalı: Tüm kirli çarşafları kaldırılmalı, dedikodulara daha fazla fırsat vermemeli, gerçekleri bilimsel yöntemlerle açıklamalı, mağdurların zarar ve ziyanlarını karşılamalı, özür dilemesi gerekiyorsa dilemeli, özür dilemesi gerekenleri açıklamalı ve onların ölülerine bile bu özrü diletmeli… Dolayısı ile bundan sonra birliği, bütünlüğü, kardeşliği, tüm fertlerinin birbirlerine yasalar önünde gerçekten eşit ve özgür olduklarını kanıtlamalı…

Aksi halde, halk sürüm sürüm sürünürken, birileri geçici olarak sultan olabilirler, kendi itibarları ve rahatları için saraylar yaptırabilirler, halk ayağına don alamazken, yırtık lastik ayakkabı ile dolaşırken, bunları umursamayıp uçak ve lüks otomobil koleksiyonları yapabilirler, hatta ülkenin tapusunu da üzerlerine yaptırabilirler ama… Ülkenin kristallerine kadar dağılmasının, insanlarının birbirlerini gırtlaklamalarının, boğazlamalarının sebebi oldukları gibi, sonunda pişman olsalar da önüne geçemezler… Bunu görmeyenler, görmek istemeyenler devlet adamı olamazlar! O makamları işgal etme hakları da yoktur!.. Bir yurttaş olarak benden hatırlatması…

29.11.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YALOVA’DAKİ AĞAÇ KIYIMINI KINAMA

1417090746_yalova_aYacBir buçuk yıl Yalova Çiftlikköy Sultaniye İlköğretim Okulu’na sürgün olarak herkes tatlı uykusunu uyurken Darıca’dan her gün 4 dolmuş, 1 feribotla 3 saatte gider, okul dönüşü de aynı şekilde Darıca’ya evime dönerdim.

Yalova’ya girerken katledilen o ağaçların altından her geçişimde bütün sıkıntılarımı stresimi geçici olarak da olsa atar, içimdeki intikam duyguları adeta erir, yok olur, geleceğe ait güzel hayaller kurardım.

O ağaçlara el uzatanların kolları kökünden kırılsın!.. Başka çözüm yok muydu? Bundan sonra oradan her geçişimde suçluluk duygusu altında ezilmeden, yüzüm kızarmadan, içim kan ağlamadan nasıl geçeceğim?

28.11.2014

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GENÇLİK VE AYDIN DEMEK, SORUMLU DEMEKTİR

ELBİSTANBizde gençlik ve aydın demek, gereksiz şeyler okuyan, kafasını yararsız ve küflü şeylerin çöplüğü haline getiren, bilgili görünme, boş lakırdı yapma, okey ve pişti oynama, bilgisayar ve cep telefonlarıyla caka satma, sanal oyun faaliyetlerinde bulunan insan demek değildir.

Bizim uygarlığımızda, ulusal ve uygarlık ruhumuzda gençler ve aydınlar her zaman yurtseverdir, bunun gereğini de canı, kanı pahasına yerine getirir, gözünü daldan budaktan esirgemez, yurt söz konusu olunca, gerisinin teferruat olduğunu kabul eder; gerektiğinde askerdir, gerektiğinde yurdunun bir karış toprağını savunan şehittir, gazidir, kahramandır.

Gerektiğinde asayişi tesis eden polistir, gerektiğinde adaleti sağlayan hâkimdir hakemdir, gerektiğinde de şefkatli sevgilidir, kardeştir.

Gençlik ve aydın deyip geçemezsiniz. Onlar mahallenin eminidirler, ağabeyidirler, mahallenin, semtin bekçisidirler, efendisidirler, efesidirler. Gençlik deyip aydın deyip delikanlı, külhanbeyi deyip geçemezsiniz. Onlar mahallenin, semtin, ülkenin adeta ruhudurlar. Sokağımızın, semtimizin, ülkemizin vicdanıdırlar. Gençliği çıkartıp aldığınızda Türkiye tarihinden geriye hiçbir şey kalmaz.

Gezi Parkı ve Taksim olaylarında gençler ve aydınlar bir tek ağacın dalı, bir tek kuşun kanadı kırıldığında kepçeliler Gezi Parkı’na ve Taksim Meydanı’na kepçelerini daldırdıklarında bile buna derin bir anlam yüklüyorlar. Ağaçların gövdelerinde ve meydanda tak tak diye sesler çıkarken, gençlerin ve aydınların kendi kemikleri kırılıyormuş gibi gönlünden dilinden “Hepimiz yok olmadan buralara dokundurtmayız!.. Bir tek kuş, bir tek ağaç, bir karış alan uğruna canımızı feda ederiz!.. Sağır kulaklarınızı açın sesimizi duyun!..” diye yeri göğü inletircesine, dağı taşı yerinden titretircesine haykırıyorlar, gürlüyorlar.

Kepçeliler, Bekolar kepçelerini meydana vurdukça, iş makinaları alana doldukça “Her yer Taksim, her yer Gezi!..” diye milyonlarca duyarlı gençler ve aydınlar sokaklara, meydanlara dökülüyor, “Bizi çiğnemeden, buraları bize mezar etmeden bir tek kazma vurdurmayız!.. Bir tek ağacın dalını, bir tek kuşun kanadını kırdırmayız!..” diye haykırıyorlar.

İşte böyle bir ruh var ülkemizde. Uygarlık var. Bu ruha karşı her daim elini açık tut, kapını açık tut, sofranı açık tut. Elini bağlı tut, dilini bağlı tut, belini bağlı tut. İşte böyle bir gençliğe, böylesine duyarlı aydınlara, böyle her zaman hazır ve nazır bir örgüte, böyle bir geleneğe, böyle bir ruha sahip çıkmak, sahip olmak bizim için ulusumuz için inanın eşi bulunmaz bir talihtir. Bu ruh bizde oldukça kimse bileğimizi bükemez, sırtımızı kimse yere seremez!.. Faşizm, diktatörlük adımını atamaz!..

Böyle bir gençlik ve aydın kitlesine sahip olmak geleceğimiz adına da iftihar vesilesidir. Tanrım bu ulusu ekmeksiz, susuz, havasız, ağaçsız, ormansız, denizsiz, gölsüz, ırmaksız, nehirsiz, kuşsuz, meydansız, vatansız bırakmasın!..

Ama onlar kadar böyle güzel bir gençlik ve aydın geleneğinden böyle güzel bir kitleden, toplumdan da umarız Tanrı bizi mahrum bırakmaz.

Gençlik ve aydınlar var oldukça, yaşadıkça bu ulus sonsuza dek yaşar. Gençlik ayakta durdukça bu devlet ayakta kalır. İşte onun için gençliğin ve aydınların acımasız ve ahlaksız iktisadi anlayışın altında ezilmesine, işsiz güçsüz aylak aylak dolaşmasına, babasının, anasının asgari ücretinden harçlık beklemesine hep birlikte karşı çıkacağız.

Gençlik ve aydın ahlakını dışlayan değil, onu çürüten değil, gençlik ve aydın ahlakıyla yoğrulmuş yeni bir anlayışı hem ülkemizde tanımak, hem dünyaya tanıtmak, örnek almaları için elimizden geleni yapmak, onların bir tek kılına bile zarar verenlerin kolunu kökünden kırıp uygun yerine koymak durumundayız!.. Bu da biz yetişkinlerin, sorumluların görevidir!..

Nazire yapan:

27.11.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

PROF. DR. RENNAN PEKÜNLÜ’YE VERİLEN CEZANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

ELBİSTANEğitim-öğretim yılı sona yaklaşınca öğrenciler kurallara uymamaya, keyfi hareketlerine devam ederler.  Bazı okul yönetimleri ve öğretmenler de bu keyfiyete göz yumarlar. Keyfi hareketler bazen çekilmez olur. Kabak da bazı öğretmenlerin başında patlar.

Galiba 1992 yılıydı. Elbistan Endüstri Meslek Lisesi’nde öğretmen olarak görev yapıyordum. Gerek yönetim ve gerekse öğretmenlerin çoğunluğu tam anlamıyla mola kafası taşıyorlar, öğrenciler de onlara ayak uyduruyorlardı.

Yılsonuna doğru öğrenciler tamamen kılık kıyafet yönetmeliğine aykırı şekilde gelip gitmeye başladılar. Ödün verdikçe laçkalıklar da arttıkça artmaya, çekilmez olmaya başladı.

Bir gün sabahın ilk dersi bitmek üzereyken çam yarması bir öğrencim iki haftalık sakalıyla, bacağında Maraş şalvarı, ayakkabıları Adana’nın afili delikanlıları gibi arkadan yamulmuş, sırtında kefen yaka kravatsız bir gömlek, saç baş dağılmış, bağrı karnına dek açık geldi. Adeta sabrımı test eder gibiydi. Onu o vaziyette gören öğrenciler gülmeye başladılar.

Tepeden tırnağa dek şöyle bir süzdükten sonra:

“Oğlum, Müdür’e git, bir izin kâğıdı, bir de bu kılık kıyafetinle girebileceğine dair bir yazı versin, al gel. Başkasından alırsan kabul etmem” dedim.

Sokrana sokra gitti. Biraz sonra tekrar kapı çaldı:

“Gel!”

İçeri girdi:

“İstediğim yazıları getirdin mi?”

“Hayır, Hocam… Müdür Bey, ‘Turaç Bey’e selâmımı söyle, idare etsin’ dedi.”

“Olmaz, oğlum; bu vaziyetinle idare edemem!.. Henüz okul tatile girmedi. Zaten amirlerimle başım bir türlü beladan kurtulmuyor, hepsi açığımı arıyor.  Ne zaman okul tatile girerse, dilediğin şekilde gelebilirsin ama bu şekilde alamam!.. Mutlaka dersime bu şekilde girmek istiyorsan, okulun müdürü tarafıma bir yazılı belge versin, benim açımdan hiçbir sorun kalmaz” dedim.

Sokrana sokrana tekrar gitti, tekrar geldiğinde:

“Hocam, Müdür Bey, idare etmenizi istiyor, ‘Belge veremem’ diyor. Senenin sonuna geldik, ne olur idare etsen!”

“Oğlum, sen bilinçli olarak böyle geldin. Arkasında ne yatıyor bilemem. Kusura bakma, alamam!” dedim.

Bu arada zil çaldı, çocuğu da alıp Müdür’ün makamına gittim, durumu anlattım. Müdür, çocuğun söylediklerini doğruladı. Bunun üzerine ben:

“Müdür Bey, siz çocukların gözüne kötü görünmek istemiyorsunuz ama onlarla bizi karşı karşıya getirmekten de çekinmiyorsunuz. Burası güçlükle eğitim yaptığımız bir okuldur. Güçlü kuvvetli delikanlılardır. Maksadınız onlarla bizi karşı karşıya getirmek değilse, neden o şekilde gelip gideceklerine dair bir yazı vermiyorsunuz da bizim idare etmemizi istiyorsunuz? Benim için amir olan yasa ve yönetmelikler sizin için de geçerlidir. Yarın baskın şeklinde bir teftiş yapılsa, bizi suçlamayacağınızı nereden bileyim. Kusura bakmayın ama ben bu şekilde sınıfıma öğrenci alıp ders yapamam” deyip çıktım.

Müdür arkamdan bakakaldı.

***

Ege Üniversitesi’nde 2011’de türbanlı bir kız öğrenci ile ilgili tutanak tutup dersine almayan Prof. Dr. Rennan Pekünlü hakkında açılan davadan dolayı o öğrencinin okuma hakkını elinden almakla suçlanmış ve 2 yıl, 1 aylık cezasını çekmek için cezaevine alınmıştır.

Yarın benim de, sizin de başınıza bu tür suçlandırmalardan dolayı ceza gelirse, hiç şaşmam!.. Çünkü, faşizm kapıya dayandı.

28.11.2014

Turaç Özgür

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FITRATÖRDEN ZIRTLATMALAR

?????????????????

Fıtrat, İslam dininde “yaratılış, yapı, karakter, doğa, mizaç, doğal eğilim, huy, cibilliyet” anlamlarına geliyor. Buna göre:

Ülkeyi yönetenlerin fıtratında; akıllarına esen diledikleri, yapmaktan zevk aldıkları her şeyi yapmak vardır. Bu, onlara Allah tarafından verilmiş bir haktır.

İktidarın fıtratında; alaşağı edilinceye dek dilediği her şeyi yapmak; anayasayı rafa kaldırıp kulağını, gözünü, ağlayan seslere kapatıp, ağzını açıp her şeyi yutmak vardır. Bu, onların fıtratik haklarıdır.

Muhalefetin fıtratında; kendini bilmez iktidarın ağlayanlar tarafından pat diye düşürülmesini, sonra hoop diye iktidarı kapmak vardır. Bu, onların karakterinde vardır.

Patronların fıtratında; işçiyi soymak, en az maliyetle dilediği şeyi yapmak ya da yapmamak, iş güvenliğini, çağdaş önlemleri alıp almamak keyfiyetini kullanmak vardır. Bu, onlara öyle vahyedilmiştir.

İşçilerin fıtratında; soyulmak, maden ilkel maden ocaklarında, teknik kurallara uyulmayan yük asansörlerinde ölmek vardır. Bu, onların alın yazısıdır.

Soğan erkeklerinin fıtratında; güçlüler karşısında kılkuyruk gibi bükülüp, hınçlarını  karılarından, kızlarından, bacılarından çıkarmak, onların yaşamayı hak edip etmediklerine, işkence isteyip istemediklerine karar vermek, uygulamaktır. Bu, onların cibilliyetleridir.

Uyuz veya zavallı kadınların fıtratında; zırtaboz, hırpo, kıro, ilkel soğan erkeği kocalarından, babalarından, kardeşlerinden bol bol dayak yemek, aşağılanmak, onların diledikleri her türlü kötü muameleye katlanmak vardır. Bu, anların doğal eğilimleridir.

Bütün kadınların fıtratında; bütün erkeklerden aşağıda olduklarını bilip katlanmak, erkeklerle eşit olmadıklarını bilmek, boynu eğit birer kuluçka makineleri olduklarını idrak etmek vardır. Bu da onların fıtratik özellikleridir.

Herkes fıtratik özelliklerini bilip bundan kelli hadlerini bilmelidir.

25.11.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖĞRETMENLER GÜNÜ DEĞİL, ÖĞRETMENLERLE DALGA GEÇME GÜNÜDÜR

GAZİANTEP15.05.2002 Çarşamba günlü günlüğümden:

6’ncı saat 6/C’ye girdiğimde “Merve” adlı kız bayılmış, arkadaşları başına toplanmışlardı. Neden, niçin bayıldığını sordum: Gerek kendisi, gerekse arkadaşları geçen yıllardan beri zaman zaman bayıldığını söylediler.

İki kız arkadaşıyla 2’nci kademeden sorumlu Md. Yrd. Ahmet Bey’in odasına gönderdim. O da ailesine telefon edip, sınıfa tekrar gönderdi.

Biraz sonra Merve’nin annesi geldi:

“Türkçe öğretmeni kim?” diye sordu.

“Benim, buyurun hanımefendi.”

“Geçen gün kafasını başka bir kızın kafasına vurmuşsun. Ondan sonra öyle oluyor. Gelip şikâyet edecektim, gelmedim”  dedi. Sakin olmaya çalışarak:

“Sen ağzından çıkan sözün ne anlama geldiğini bilmediğin gibi, kızının sorunlarını da bilmiyorsun. Bunun psikolojik sorunları vardır. Kızının kafasına da vurmadım. Sembolik olarak beraber oturduğu, konuştuğu kız arkadaşının kafasına vurur gibi yaptım. Yani, ikisinin kafasını birbirlerine hafifçe değdirdim. Vurmak buysa, evet vurdum.

Kızın arkadaşlarıyla hiç geçinemiyor. Her zaman ‘Beni dövüyorlar’ diye feryadı figan edip ağlıyor; sürekli başkalarını suçluyor. ‘Gözünün üstünde kaşın var’ desem ağlıyor.

Sen gelmeden önce hem kızın, hem de arkadaşları eskiden beri bu durumun olduğunu söylediler. Ama sen şimdi bütün bunları yok sayıp, beni suçluyorsun.

Ağzından çıkanı kulağın duymuyor, sen ne dediğini bilmiyorsun, beni neyle suçladığının farkında da değilsin. Duyan da zanneder ki, biz burada kızına işkence ediyoruz. Yok öyle bir şey…  İşte kendisi… İşte arkadaşları…

Çocuklara bakıp:

“Çocuklar, benim için değil, Allah için söyleyin: Ben buna ne zaman vurdum? Demin, kendisi de eskiden beri öyle olduğunu söylemiyor muydu?” dedim.

Gerek kız, gerekse arkadaşları sözlerimi doğruladılar. Sonra Neslihan Bilici adlı öğrencim:

“Hocam, ben neden bayıldığını biliyorum. Ama burada söylemem” dedi.

“Peki, kızım; o zaman koridora çıkın, orada annesine çekinmeden rahat rahat söyle” dedim.

Üçü birlikte koridora çıktılar. Sonra tekrar içeri girdiler. Kadın:

“Benim kızımı aralarına almıyorlarmış, dışlıyorlarmış… Ondan dolayı böyle psikolojik bunalım geçiriyormuş… Ne hakları var kızımı dışlamaya, aşağılamaya?!..” dedi. Bunun üzerine ben:

“Kızını kimse dışlamıyor, kızın öyle zannediyor. Psikolojik sorunları var. Bu sorunlarını yaratan belki de sensin ya da abisidir. Ben psikolog değilim, doktora götür, o çözsün” dedim.

Sokranarak gitti.

Bu durumu teneffüste Ahmet Bey’e de anlattım. O da:

“Hocam, bizim yaptıklarımıza, çektiklerimize, fedakârlıklarımıza bak, velilerin düşüncelerine bak… Kazasız belasız şu birkaç yılımızı da bir tamamlayabilseydik de emekli olabilseydik…” dedi.

***

Nihayet, sayısı bellisiz ceza ve sürgünlerden sonra babadan dededen kalan malvarlığımı sıfırlayarak 2005 Ağustos’unda kazasız belasız sefalet aylığı ile emekli oldum. O gün bugündür uzaktan bir okul gördüğüm zaman psikolojim bozulmasın diye mümkünse başka bir sokağa sapıyorum.

Meslektaşlarımla karşılaşıp onların sorunlarını dinleyip yaşamımın daha fazla kararmaması için özel gayret sarf ediyorum.

Her 24 Kasım Öğretmenler Günü nedeniyle iki ayağını kaldırıp ellerimizden öpme söylevi çeken bir politikacı öldürmeden kazasız belasız yaşamımı tamamlamaya çalışıyorum.

***

Öğretmenlerin onursuz hale getirildiği bu günleri görmediğimden dolayı da kendimi çok şanslı görüyor ve adeta öğretmenlerle dalga geçenler: “Alın o 24 Kasım Öğretmenler Günü’nüzü başınıza çalın, emi!..” diye nefesimin yettiğince haykırıyorum!..

24.11.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MERAKLI AYI BİLE MERAKSIZ BATANDAŞTAN DAHA ÜSTÜNDÜR

ayi_913Fox TV’de verilen haberlere göre:

Kanada’da bir doğa fotoğrafçısı ormanda bir ayının fotoğrafını çekerken, meraklı ayı fotoğrafçıya yaklaşıyor, ayaklı fotoğraf makinesini inceliyor.

Kendisini seçmen zanneden bazı iki ayaklı ayılar: “Benim oyumla iktidarı ele geçirenler beni insan yerine koyuyorlar mı, koymuyorlar mı, oylarımla birilerinin ezilmesine, birilerine zulmedilmesine acaba sebep mi oluyorum, bunlar kime hizmet ediyorlar, kendilerini ne zannediyorlar?” diye merak hiç merak etmiyorlarsa;

Kendisini vatandaş zanneden bazı batandaşlar da: “Yahu ben bir gece kondu, bir bisiklet, ayağıma bir soğuk su lastiği, kıçıma bir don, çocuklarıma bir ekmek alamazken, benim vergilerimle memleket yönettiklerini zannedenler kendilerine binlerce odalı Kaç-Ak Saraylar yaptırıyorlar, füzesavarlı uçak kolleksiyonları, süper lüks makam arabaları koleksiyonları yaptırıyorlar. Ben aç ve perişanken, benim kardeşlerim maden ocaklarında gazdan boğulurken, çamur molozları altında ölülerinin yeryüzüne çıkarılmasını beklerken, şehit maden işçisi kardeşimin babasının yırtık lastik ayakkabısını 5 liralık yenisiyle yenileme densizliği yapıp hakaret etmelerine daha ne kadar tahammül edeceğim?” diye merak edip düşünemiyorsa;

Bu memlekette “ileri demokrasi” markalı faşizm zulümlerine devam eder.

İyi seyirler sevgili batandaşlar!..

22.11.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

NEREDE BU MÜTEDEYYİNLER?

Son yıllarda sahtekar dincilerden samimi olanları ayırmak için onlara “mütedeyyin” deniyor.

İnancı her ne olursa olsun, o inancın gerçekten mütedeyyinleri varsa, faturası her ne olursa olsun, kamu mallarının bu kadar hoyratça yağmalanmasına, kitabına uydurulan bunca hırsızlıklara, soygunlara, vurgunlara, yönettikleri başlarını sokacak gecekondu, binecekleri bisiklet alamazken, itibarlarını arttırmak için kendilerine halkının ekmeğinden aşından keserek saraylar yaptıranlara, füzesavarlı uçaklar, zırhlı makam otomobil kolleksiyonları kuranlara karşı ilk başkaldırmalar ve isyan edenler onlar olmalıydı.

Ben böyle bir tane bile mütedeyyin göremiyorum. Siz görebiliyorsanız, adresini verin de ayağına secdeye kapanmaya gideyim…

20.11.2014
Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KADINLARI ERKEKLERİN KÖLESİ YAPANLAR KADINLARDIR

berrin berrin1Başkent Kadın Platformu Başkan Yardımcısı Berrin Sönmez Hanımefendi Haber Türk TV’de “Kadına 3.Soyadı Yasak” konulu tartışmada erkekleri ve hukuku suçlu görmektedir.

Hanımefendiye “Dinimin emri diye tesettür adı altında seni çaputlara sarıp sarmalayan zihniyet, senin dininin emri değil; kuru fasulye gibi kendini aziz ve mübarek, kadını da erkeğin kölesi gören erkek egemen zihniyetidir.

Hukuku çağdaş çizgiye çekmek için erkek egemen zihniyetine ve kadınları erkeklerin kölesi gibi gören dine karşı savaşmak için önce kendin şu “tesettür” diye yutturulan çaputlarından kurtul!..

Bunu yapamıyorsan erkekleri ve hukuku suçlamaktan vaz geç!..” diyorum.
Çağlar boyunca olduğu gibi günümüzde de kadınlar hâlâ eziliyor, aşağılanıyorsa, asıl suçlular çıkarları doğrultusunda “yarı görünce tilki, suyu görünce balık olan”, kendilerine dayatılanları, dayatanlar din bile olsa, boyun eğen, kadınları köleleştirenlere karşı yeterince savaşmayan kadınlardır.

Ben anamı, bacımı, karımı, kızımı, torunumu böyle “tesettür” diye yutturulmaya çalışılan çaputlara sarmalanmış olarak görmeye dayanamam. Sizin gibi kadınlar, benim gibi erkekleri lütfen suçlamaktan vaz geçin!..

“Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün. Hz. Mevlana”

19.11.2014
Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HERKESE ‘SAYIN’,  ‘BEY’, ‘HANIM’ DEMEK ZORUNDA MIYIZ?

at resimleri3 sokak_kopegi2__5_30.05.2002 PERŞEMBE GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN

Pendik Sahil Yolu’nda bir tur yaptıktan sonra Pendik’in merkezinde uygun bir yere arabayı park ettik, parkta biraz gezindik. Eşlerimiz bizden ayrılıp gezmeye gittiler. Mehmet Ali Bey ve ben de Emekli Öğretmen Hıdır Bey’in bizi beklediği kahveye gidip, onunla buluştuk.

Saat 19.00’a doğru hep birlikte Hıdır Beylerin Alt Kaynarca’daki evlerine gittik. Biri eşi, diğeri kızı, iki hanımefendi bizi güler yüzle kapıda karşıladılar. Hal ve hatır sormalardan, çay ve kahve ikramlarından sonra eşi ve kızının daha önceden hazırlamış oldukları nefis yemekleri yedik. Sonra hoşça vakit geçirip sohbet ederken içki ve yanında verilen mezelere devam ettik.

Bir iki kadeh rakıdan sonra Hıdır Bey bol esprili ve bol argolu konuşmalarına başlayınca coştukça coştu, bizi güldürmekten karnımızı yırttı diyebilirim. Bırakın hanımların yanında, erkeklerin bile yanlarında konuşulmayacak bol argo sözcüklerle, özellikle kayınpederini övdükçe övdü.

Ondan söz ederken bolca “pezevenk”, “şerefsiz”, eşi ve kızından söz ederken, ya da onlardan bir şeyler isterken “orospu” sözcüğünü en tatlı ses tonuyla söylüyordu. Kızı ve eşi de kıkır kıkır gülüyorlardı. Ben bu sözcüklerin bu kadar kulağa hoş gelen bir vurguyla söylendiğine yaşamım boyunca rastlamamıştım.

Mehmet Ali Bey daha önceden onu gıyabında tanıtmasaydı, Hıdır Bey’i ilk defa gördüğüm için onun anlamakta çok güçlük çeker, böyle bir adamla bizi muhatap ettiği için Mehmet Ali Bey’e çok fena bozulur, eşimi de alır giderdim. Ama yine de “hanım, bey, orospu, pezevenk, şerefsiz” gibi sözcüklerin alışık olmadığım tam tersi anlamlarında kullanılmasından dolayı onu dinlerken, utancımdan yüzüm kızarıyordu.

Hıdır Bey de gayet normal şeyler konuşuyormuş gibiydi. Mehmet Ali Bey ve eşi onun bol argolu sözlerine kıkır kıkır gülüyorlardı. O da onları hoşnut etmeye çalışıyormuş gibi bol argolu ve esprili konuşmalarına devam ediyordu.

Kayınbabasından ya da çok sevdiği bir erkekten söz ederken adlarının başına ‘pezevenk’, ‘şerefiz’ gibi; karısından, kızından ya da çok sevdiği kadınlardan söz ederken de “orospu” sözcüklerini kullanmayı; sevmediği nefret ettiği erkeklerden söz ederken onların adlarının başlarına genellikle ‘sayın’ sözcüğünü eklerken, adlarının sonuna ‘bey’ ya da ‘hanım’ sözcüklerini eklemeyi asla ihmal etmiyordu.

Sonra Mehmet Ali Bey’in ısrarı üzerine karısına, kızına, yakınlarına neden “orospu” dediğini şöyle açıkladı: “Bizim orada güzel bir kızdan bahsederken ‘Orospu ne kadar da güzel’, ‘Orospu ne kadar da becerikli’,  ‘Orospu ne kadar da cana yakın’ demezler mi? Bizim orada ‘orospu’ sözcüğünü kötü anlamda söylemezler. Bizim oradakiler, bir kadını, kızı överlerken ‘orospu’ derler.

Ayrıca, zamanla bir de baktım, gördüm ki: Ne kadar hırsız, üçkâğıtçı, dolandırıcı, gaspçı, çıkarcı, bencil, namussuz, orospu, sürtük, ahlaksız kadın-kız varsa, herkes onlardan bahsederlerken, onlarla konuşurlarken onların adlarının başına ‘sayın’, adlarının sonuna ‘hanım’, ‘hanımefendi’; erkeklerinkine de ‘bey’, ‘beyefendi’ ekliyorlar. Ben de düşündüm, taşındım, kendi kendime dedim ki, Bunlar  ‘sayın’, ‘hanım’, ‘hanımefendi’,  olduklarına göre, ben şimdi bizimkilere, yakınlarıma, sevdiklerime nasıl ‘hanım’, ‘hanımefendi’ diyeyim, bu onlara saygısızlık, hakaret sayılmaz mı? Bizimkilere ‘hanım’, ‘hanımefendi’ dememem gerekiyordu. Onlara ‘orospu’ demeyi daha uygun buldum. Ben de ondan sonra bizimkileri ‘orospu’ diye çağırmaya başladım… Sevdiğim, saydığım erkeklere de ‘bey’, ‘beyefendi’ diyemeyeceğime göre, onların payına da ‘şerefsiz’, ‘pezevenk’ düştü” dedi.

Soyadı seçiminde Aziz Nesin’nin “Nesin” soyadını neden aldığının açıklaması gibi bir şeydi. Aziz Nesin: “Baktım ki, yiğit, kahraman, zeki, çalışkan, inci, zümrüt, yakut gibi bütün güzel sözcükler kapanın elinde kalmış. Ben de ‘Aziz, sen nesin?’ anlamında ‘Nesin’ soyadını kendime uygun buldum” der.

Hıdır Bey’in tepkisi de aynen bu: Hanım ve beylikle ilgisi olmayanlara, tam tersi olanlara tepki olarak “hanım, bey” gibi bazı sözcüklerin anlamını ters çevirerek çok sevdiği yakınlarına “pezevenk, şerefsiz, orospu” demeye başlamış…

Bu açıklamalarından sonra Hıdır Bey’in ne demek istediğini gayet iyi anladım ama yine de onun işi çok zor. Çünkü bilmeyenlere sürekli açıklamak zorundadır.

Saat 24.00’te vedalaşıp Darıca’ya hareket ettik. Yolda giderken, Mehmet Ali Bey eşime: “Yenge, sen Turaç Bey’in çok konuşmasından şikâyet ediyordun. Ben de sana ‘Bizim Hıdır Bey,  Turaç Bey’i yener’ demiyor muydum? Nasıl, haksız mıyım?” dedi.  O da beni kınayarak “Sen orada niye ağzını açmadın? Beni Mehmet Ali Bey’e karşı mahcup ettin” dedi. Ben de “Yahu, adam ne güzel konuşuyordu, sen bahiste kazanasın diye müdahale etmenin ne anlamı var!..” dedim.

***

Hitap ve nezaket sözcüklerini yerli yersiz kullanmamak gerekir. Kullanırsan ne mi olur? Hıdır Beylerin sayısı çoğalır.

***

Herkese ‘sayın’, ‘bey’, ‘beyefendi’, ‘hanım’, ‘hanımefendi’ dersek, bu sözcüklerin içi boşalır; at izi, it izine karışır: At kimdir, it kimdir anlamaktan güçlük çekeriz. Benim kafam iyice karıştı, bir türlü at kimdir, it kimdir anlayamıyorum. Ya siz?

 

14.11.2014

Turaç Özgür

 

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE BİR MANDIRA ÇİFTLİĞİ MANTIĞIYLA YÖNETİLİYOR

İnek Besi Çiftliği, KastamonuMevlana hazretleri: “Ambara hemen çuval boşalt, altta delik oldukça, asla dolmaz” diyor.

Türkiye’yi yönettiklerini sananlar ambarın dibini öyle delmiş ki, çuvalları boşalt boşat bir türlü dolmuyor. Sen hemen dolaylı dolaysız vergi ver, verdiğin vergilerin onda biri bile bize hizmet olarak, yatırım olarak geri dönmüyor.

Türkiye, mandıracı mantığıyla yönetildiği için,  mandıracı ve yardımcılarının dışında geri kalanlar tam birer sağmal inektir. Bunların sütlerini keyfince sağmak mandıracın hakkıdır.

Mandıra yönetimine zorlu çıkaranlar, deli inekler (muhalefet); zorluk çıkarmayanlar,  akıllı inekler (yandaşlar)  farklı muamele görmektedirler. Kendilerini gönüllü olarak sağdırdıkları için sadece sütlerini veriyorlar, bunlara arada sırada ot verildiği de oluyor, bunlar kolay kolay celebe gönderilmezler. Deli ineklere gelince, onların sadece sütleri değil, zaman zaman kanlarını da sağıyorlar, bunların kanları kuruduktan sonra da celebe gönderilir.

Gönüllü inekler de gönülsüz ineklerin haline baktıklarında kendi hallerine şükrediyorlar. Mandırahane de şimdilik ayakta duruyor. Bakalım gelecek ne gösterecek?

 

13.11.2014

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DADAŞLIK BAŞKALARININ İNANCINA, FİKRİNE SAYGISIZLIK MI?

semah_yapanlar-alevi-bektasi-semah-nedir-etrafca-etrafca.blogspot-semah_cesitleri1968-69’da Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi’nde okurken okulumuzun diskçi ve ciritçisiydim. Galiba Mayıs ayıydı, Türkiye Okullar Arası Yarışması’na hazırlanıyorduk. Bundan dolayı Mersin Tevfik Sırrı Gür Stadı’nda kampa alınmıştık. Başımızda da Atletizmden Sorumlu Hasan Bey (Biz ona ‘Kasap Hasan’ derdik) vardı. Kasap Hasan, performansımızın düşmemesi için bir saniye bile gözünü üzerimizden ayırmaz sürekli gece gündüz bütün zamanını bizimle geçirirdi. Kendisi olmadığı zaman da ya kaptanımız Caner Açıkada’ya, ya da hepimizin ağabeyi Türkiye Çekiç Rekortmeni rahmetli Nurullah İvak’a emanet ederdi.

Kasap Hasan ne yapar yapar, Türkiye’nin en ünlü atletlerini araştırır bulur, Tevfik Sırrı Gür Lisesi’ne getirtirdi.  Bundan dolayı da Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi Türkiye Okullar Arası Atletizm Yarışmaları’nda 6 senedir şampiyonluğu kimseye kaptırmamıştı. 7’nci sene de iddialıydık ve neticede 7’nci sene sıkı ve disiplinli çalışmamız sayesinde Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi’ni şampiyon etmek bize nasip olmuştu.

Neyse, gelelim asıl konuya: Bir akşam Kasap Hasan’ın etrafında toplanmış sohbet ediyorduk. Erzurum’dan getirtilen “Nevzat” adlı 1500 ve 3000 metre yarışçımız Hasan Bey’e: “Hocam, Mersin’de Ramazan var mı, yok mu kimsenin ne haberi var, ne de umurunda… Sen git bir de Erzurum’u gör. Erzurum’da kimse lokantasını ve kahvesini açamaz, kimse dışarda bir şey yiyip içemez. Bunu yapanları Erzurum’da yaşatmazlar, ya linç ederler ya da öldürürler  vallahi!..”

Hasan Bey en ufak bir şey söylemeyince, ben Nevzat’ın marifetmiş gibi öğünerek anlatmasına sinirlenerek: “İyi bok yerlermiş!.. İlkel herifler, hangi çağda yaşıyorlar, uygarlık kaçkınları!..  Kim ne karışır kimin oruç tutup tutmayacağına, neye inanıp inanmayacağına?!. Bu, sadece o kişiyi ilgilendirir!.. Bu gibi konularda kimin ne yapıp yapmayacağı sadece kendini ilgilendirir, başkalarına bok yemek düşer!..” dedim.

Ortalık buz gibi oldu, kimsenin gıkı çıkmadı. Hasan Bey de tartışmalara fırsat vermemek için: “Hadi çocuklar, yatmanın zamanı geldi” dedi. Herkes yatağına gitti, yattı. Bunu hiçbir zaman unutmadım. Erzurum’un karakteristik özelliği o gün bugündür, Nevzat’ın anlatımıyla şekillendi, bunu değiştirecek bir gelişme de ne yazık ki, hiçbir zaman olmadı.

***

Türkiye Cumhuriyeti’ni yönettiklerini sananlar, Ramazan ayında Alevilerin de vergileriyle beslenen TRT’yi Ramazancıların borazanı haline getirirlerken, Muharrem ayında bir gün olsun Alevilerin oruçları ile ilgili bir tek yayın bile yaptırmadılar.

Ondan sonra da “Alevi de bizim, Sünni de bizim; cami de bizim, cemevi de bizim!..” diye çocuk kandırdıklarını zannediyorlar.

Ey Devleti yönettiklerini zannedenler!… Erzurum’daki o itfaiyeciler sizin yönettiğiniz Türkiye’de şımartıldı, hadlerini aştılar. Yüzyıllardır İbadetlerini yapabilecekleri bir cemevine izin verilmediği, devletlerinden sürekli dayak yiyip azarlandıkları, korkutulup sindirildikleri için bir cemevleri bile olmadığından itfaiyenin salonunda yüksek izinlerinizle cemlerini yapmak zorunda oldular.

Ardından da belki de sizin emirlerinizle cemlerinde elektrikler kesildi. Kendilerini Dadaş zanneden bazı ahlaksızlar hâlâ bok yemeye devam ediyorlarsa, bu da devletin onlara yüksek hoşgörüsünün yüzündendir. Biz bunu böyle algılıyoruz, siz de bizim aptal olmadığımızı, uyumadığımızı, bunların hesaplarını eninde sonunda sorumluluğu olan herkesten, ölmüş bile olsalar soracağımızı bilin!..

Onursuz, gurursuz duruma düşürülmeye çalışılan yurttaşlardan, toplumlardan onursuz, gurursuz uluslar oluşur. Bunu mu istiyorsunuz? Başka kapıya!.. Başka kapıya!.. Başka kapıya!..

10.11.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EY CHP’LİLER!.. EY ARKADAŞLAR!..

Ben her seçimde CHP’ye oyunu veren, ama asla kendini CHP’li görmeyen birisiyim. Ama bugün olduğu gibi dün de bu memleketin içine edenler CHP’nin aleyhine hiçbir şey bulamadıkları zaman İstiklal Savaşı’ndan 1950’ye kadarki dönem içinde kendilerince olumsuz her ne varsa, CHP’nin yaptığını söylüyorlar. Buna da henüz melemekten, mööölemekten, havlamaktan kurtulamamış zavallı kimseleri inandırıyorlar.

Kendisini birinci sınıf CHP’li gören bir ilgili ya da yetkili çıkıp böylelerine:

“Ulan kişiliksiz herifler!.. Tek parti döneminde senin deden, eben, baban, anan, yedi sülâlen neredeydi?

Şerefsiz herif!.. Neterek kadın!..

Bugün beğenmediğin şeyleri senin dedenin, ebenin, babanın, ananın yaptıklarını niye bize mal ediyorsun?

Biz o gün bu gündür, o kendini bilmez Cumhuriyet düşmanlarının, laiklik düşmanlarının, uygarlık düşmanlarının pisliğini temizleyip kıçlarına tekme vurmaktan asıl işimizi doğru dürüst yapamaz olduk!..

İşte bugün durmadan bize havlayanlar onların uzantıları, senin gibileridir!.. Haddini bil, bizi daha fazla konuşturmayın!..” demiyorlar. Bunu anlamaktan güçlük çekiyorum.

Bütün bunları açıklama yürekliliğini CHP anlatır, gerçekleri sergiler, küflü beyinlere haddini bildirirse, size söz veriyorum: gidip CHP’ye üye olacağım, gururla “Ben CHP’liyim” diye ilan vereceğim.

Korktuğunuz, utandığınız bir şey yoksa, bunu yapma yürekliliğini göstermezseniz, siz sağ, ben selamet!.. Bundan sonra da oyumu CHP’ye vermem, bunu asla unutmayın!..

09.11.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEĞERLİ ARKADAŞIM AZİZ GÜLMÜŞ

1474397_271337563014294_301774443_n“Tekeri Patlaklar” yazını hüzün ve zevk karışımı bir duygu ile okudum. Kendini “defolu” olarak görmene üzüldüm. Keşke bu ülkeyi yönetenlerin de sadece tekerleri patlak olsa…

6 yıl aynı okulda birlikte çalıştık ama ben bir günden bir güne senin tekerinin patlak olduğunu göremediğim gibi, defolu değil, mükemmel bir insan olduğunu söyleyebilirim. Sen defolu isen, benim hiçbir tarafım ele alınamaz.

Bir koca kafa, müfettiş olarak dersime paldır küldür,  selamsız sabahsız girip doğrudan masama oturup benden izin bile almadan dosyalarımı mıncıklamasına dayanamayıp, öğrencinin birini tahtaya kaldırdım: “Kötülük arayan göz, güzellik göremez. – Şirazi” sözünü yazdırmış, sonra da ne anlama geldiğini açıklatmaya çalışmıştım. Kocakafa alınınca, hızımı alamayarak: “Güzellik arayan göz de kötülük göremez. – Turaç Özgür” diye naziresini yazdırıp açıklatmıştım. Yeteri derecede anlatabilmek için ben de katkıda bulunmuştum. Ders zili çaldığında kocakafa gitti, ikinci dersim başlayınca başka bir kocakafa ile geldiler, beni makasa aldılardı. Sonra karşılıklı savaş… Bilmem anımsayabildin mi?

O kacakafalara ders vermek için yazdırdığım o veciz sözlerde olduğu gibi herkes kendi bakış açısına göre baktı kimsede veya şeyde görmek istediğini görür. Bilmem anlatabildim mi?

Ülkemizi kendilerinin gökten zembille geldiğine inanan, ya da öyle olduğuna inandırılmış tekerleri patlamamış ama kafadan defolular öyle paldır küldür yönetiyorlar ki, bu ülkenin etini sütünü satarak saraylar yaptırıyorlar megaloman kişiliklerini tatmin etmek için.

Yönettiklerini zannettikleri ülkenin insanları “ben buyum, sen şusun” diye birbirlerinin kanlarını döküyor, çoğunluk için ekmek at olmuş, onu yakalamak isteyenler de it olmuş, arkasından koşuyor, yetişemiyorlar. Bu megalomanlar, devletin sosyalliğini çalıştıracaklarına sadaka ekonomisiyle bağırsak gürültülerini bastırmaya, onlara insan gibi yaşamaları için harcamaları gereken paraları TOMA’lara, biber gazlarına, silahlara yatırıyorlar, saraylar yaptırıyorlar.

Hırsızdan, soyguncudan, talancıdan, vurguncudan, yalancıdan dindar olunmayacağını bilmeyen halkı da din ile uyutmaya çalışıp saltanatlarını yerleştirmeye çalışıyorlar. Yat kalk, Allah’ına şükret ki, bu yaratıklardan hiçbirine benzemiyorsun. Bana göre mükemmel bir insansın… Patlak tekerine kafayı takma…

Saygı ve sevgilerimle…

08.11.2014

Turaç Özgür

 

 

 

 

DÜŞÜNSEL, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE’DEKİ REJİM DEMOKRASİ DEĞİL, ZOROKRASİDİR

İSTANBULAklı başında hiç kimse bilerek kendisine, çevresine, ulusuna, insanlığa kötülük yapmaz, yapamaz da…

Ülkemizde birilerinden intikam almak isteyenler, demokrasiyi ve dini kullanarak devlet denilen o muazzam gücü ele geçiriyorlar. Ondan sonra da o gücü kullanarak istediklerini yapıyorlar.

Bunlara fırsat vermemek için devletin sosyallik ilkesini yerine getirip muhtaç olanların muhtaçlıkları giderilinceye dek ihtiyaçlarını karşılamak, her ne adla olursa olsun, sadakayı ve partiler aracılığı ile yapılan yardımları yasaklamak gerekir.

Yardıma muhtaç olup da devletten yardım aldığı sürece seçme ve seçilme hakkını da o yurttaşın elinden almak gerekir. Aksi halde yardım alanların; oylarını o yardımı yaptıklarına inandıkları, inandırıldıkları kişi ve partilere vermenin önüne asla geçilemez.

Bir yurttaş “Ben seçme ve seçilme hakkımı kullanmak istiyorum” diyorsa, hiçbir özel ve tüzel kişiden ya da kamu kurum ve kuruluşlarından yardım almamalıdır.

Adı her ne olursa olsun, kim tarafından yapılırsa yapılsın, yardımlarla yaşayan yurttaş özgür yurttaş değildir; o, köledir.  Kendisi özgür olmayanların, sırtıma binenlerin, sırtımdan inmek istemeyenlerin, parazitlerin; sattıkları oylarıyla beni yönetmeye, yönettirmeye hakları yoktur.

Sadakayla, yardımlarla satın alınan ya da din ile uyutulup kandırılan insanların oylarıyla demokrasicilik oyununa, komediye  artık bir son verilsin!..

İlkeleri tamamen terk edilmiş, ruhu boşalmış sandık rejiminin de demokrasi ile asla ilgisi yoktur; onun adı demokrasi değil, zorokrasidir.  Ülkemin ve benim başıma kötülüklerden yana her ne geliyorsa, bu zorokrasi rejimi ve zorokratları  yüzünden geliyor.

Bu tür zorokratik demokrasiyi protesto ediyor, bunu bana demokrasi diye yutturanları, yutturmaya çalışan zorokratları da, onların keyfi düzenlerini de şiddetle ve nefretle kınıyorum.

08.11.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE’NİN GÜNDEMİ:

aksaray670 25771453Kaç”Ak” Saray, füzesavarlı cumhurbaşkanı uçağı, Karaman’daki maden ocağı faciası, Kobani, Peşmerge, IŞİD… Bunların yanına bir de İsrail’in Mescid-i Aksa’da Kur’an’ı Kerim’i Azimüşan’ı ayaklar altında ezmesi eklendi.

Muhalefet kaç”Ak” Saray’la füzesavarlı uçağa kafayı taktı: Bunlara harcanan parayla kaç tane üniversite yapılacağının, ne kadar okul yapılacağının, ne kadar maden ocağına ne kadar yaşam odası yapılacağının, ne kadar dul ve yetim besleneceğinin hesaplarını yapmaya başladı.

Gel de bu muhalefete teşekkürler etme, gel de bunların görevlerini yapmadıklarını söyle… Bunlar nankörlük olurdu. Şimdi muhalefetin sayesinde kaç tane üniversite yapılacağını, kaç tane okul yapılacağını, ne kadar maden ocağına ne kadar yaşam odası yapılacağını, ne kadar dul ve yetimin her gün bir tas çorba içebileceklerini öğrenmiş oluyoruz.

Bunları öğrenmek az şey mi kardeşim? Allah’a şükürler olsun muhalefetin titizlikle kafa yorup yaptıkları bu hesaplar yüzünden öbür tarafa cahil gitmekten kurtulacağız. Ayrıca bizim merakımızı gideren muhalefete sonsuz teşekkürler. Allah onları başımızdan eksik etmesin! Amin!!!!

***
Kobani, Peşmerge, IŞİD… Bunlar SAM amcamızın görevleri arasındadır. Hangi taşı ne zaman, nerede, nasıl oynayacağını o bilir, sonucunu da o tespit eder… Bunlar bizim boyumuzun ölçüsünü aşar, kafa yormamıza da gerek yok, kaderimiz neyse razıyız…

***
Şu Siyonistlerin Mescid-i Aksa’ya girmeleri neyse ne… İsterse bütün Filistinlileri ezeydi, öldüreydi bunlar o kadar önemli değildi, ama Kur’an’ı Kerim’i Azimüşan’ı ayaklarının altına almalarına gel de dayan, dayanabilirsen!.. Karşılıklılık ilkesine göre biz de Sultanahmet Meydanı’nda Zeburları ayaklar altına alalımda kutsallarımıza saygısızlığı gösterelim şu Siyonistlere!..

***
Enflasyonun 2 haneli rakamlarla ifade edildiği bir zamanda %3’lük maaş zamlarıyla bu milyonlarca salağın nasıl geçineceğinin hesabını kim yapacak?

Boş ver onları!.. Onlar alışıktır, bir yolunu bulurlar. Sırada kaç”Ak” Saray’la Washington arasında yeraltına çelik tünel yapmak var… O da tamamlanırsa, hala kaçmamışsak o salakları da düşünürüz!..

Ulan beni salaklarla uğraştırıp canımı sıkma!.. O terbiyesiz, saygısızlar sigara içecek parayı nerede buluyorlarsa, ekmek almayı da orada bulsunlar!.. Yıkıl karşımdan bre rezil!..

06.11.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SAYIN SÜLEYMAN DEMİREL’DEN ÖZÜR DİLİYORUM

Süleyman DemirelElbistan Mükrimin Halil Lisesi’nde başaralı bir öğrenci olarak eğitimime devam ediyordum. İnançlarım ve asiliğim yüzünden gerici ve şeriatçı müdürün gazabına uğradım. Bir yılını benimle uğraşmakla geçirdi. Ben de azıttıkça azıttım. Beni adam etmeye kalkan Edebiyat öğretmeni benden güzel bir dayak yedi, müdür de canını zor kurtardı. Kendince beni adam edemeyince “deli ve saldırgan” diye Elazığ Ruh ve Akıl Hastanesi’ne göndermeye kalktı. Onu da yapamayınca intikam uğruna 9 dersten sınıfta bıraktılar. 1967 Elbistan Alevi ve Sünni Olayları da patlak verince 15 kadar arkadaşımı da alıp Gaziantep Lisesi’ne gittik.

1967–68 Eğitim-Öğretim Yılı’nda Gaziantep Lisesi’nde 2’nci sınıfı tekrarlıyordum. Düşünce ve eylemlerimle uyuştuğunu görünce sosyalist oldum ve en ön saflarda mücadele vermeye başladım. O yıl “komünistlik” suçlamasıyla okulumuzdan 5 öğrencinin okuma hakkını elinden alan müdür benimle baş edemedi. Temelim sağlam olduğu için neredeyse çalışmadan bütün derslerimden geçerli notlar alıyordum, bu da bana yetiyordu. Kendimi sosyalizme adadığım için zamanımın çoğu eylemlerde, mitinglerde en ön saflarda mücadele vermekle geçerdi. En sık uğradığım yerler TİP ve bir de sosyalist gençlerin uğrağı Kırkayak Kahvesi’ydi.

O yıllar sosyalist olup da TİP’li olmamak, en başta Çetin Altan olmak üzere Mehmet Ali Aybar’ı, Behiçe Boran’ı, Sadun Aren’i ve sosyalizmin ileri gelenlerini sevmemek, onların söz ve yazılarından etkilenmemek, onların yazı ve sözleri doğrultusunda kendine görevler çıkarmamak olmazdı.

Olmazlardan biri de AP Genel Başkanı, Başbakan Süleyman Demirel’i düşman görmek ve ondan nefret etmekti. Eh!.. Ben de Allah için söylemek gerekirse Süleyman Demirel’den fazlasıyla nefret ediyor ve sevmiyordum. Onun ve partisinin başarılı olmaması için de bir sosyalist olarak görevimi yapmam gerektiğine inanıyordum. Onların parti toplantılarına bile gidip hır çıkardığım, ortalığı karıştırdığım olmuştur.

Bir gün tek başıma okuldan çıkıp Atatürk Bulvarı’ndaki kalabalıkların arasına karıştım. AP’liler  bulvar boyunca kaldırımlara dizilmiş Maraş’tan gelecek olan konvoyu davul zurna eşliğinde bekliyorlardı. Merak edip sordum: Demirel Maraş’tan geliyormuş, İstasyon Meydanı’nda miting varmış.

Bulvarın sol tarafına geçip o zamanki Öğretmen Okulu’nun (Kilise) arkasına kadar yürüdüm. Arkamdan gelen konvoy, önünde polis koruma araçları ile bana yaklaşınca durup seyretmeye başladım. 45 yaşlarındaki Süleyman Demirel lacivert giysileri içinde üzeri açık arabanın üzerinde elindeki fötr şapkasını durmadan sağına soluna sallayıp gülümseyerek kaldırım kenarlarındaki meraklıları selâmlıyordu. Bulunduğum yerde tek başımaydım, aramızdaki mesafe de 10–15 metre ya var, ya yoktu. Süleyman Demirel ile göz göze geldik. Referans yapıp gülümseyerek fötr şapkasıyla bana selâm verdi. Ben de gayet sakin, sağ elimi açıp göbek altıma getirip selâmını aldım. Yani selâmına karşılık hakaret etmiştim. Demirel de, beni görenler de en ufak bir tepki göstermedi.

Yıllarca bunu arkadaşlarıma anlatıp birlikte güldük. Bir Allah’ın kulu da çıkıp “Ayıp etmişsin arkadaş, o kişiyi sevmeyebilirsin ama demokratik yollardan seçilip hak ederek başbakan olmuş bir insanın seni adam yerine koyup selâmlamasına öyle davranamazsın” deyip beni kınamadı.

Yıllar geçtikçe ben de olgunlaşıp çok büyük saygısızlık, terbiyesizlik ve ayıp ettiğimi; binbir türlü hileyle seçilip kendini bir şey zannedenlerin hal ve hareketlerini, tahammülsüzlüğünü ve hoşgörüsüzlüğünü, hatta aşağılık duygusunu yenmek için çırpınanların sergiledikleri kötü örnekleri gördükçe, tanıdıkça Sayın Süleyman Demirel’in ne kadar olgun, ne kadar hoşgörülü, ne kadar tahammüllü bir devlet adamı olduğunu nihayet anladım.

Şimdi gençliğimde yapmış olduğum o terbiyesizliğimden, saygısızlığımdan ve ayıbımdan dolayı Sayın Süleyman Demirel’den kamuoyu huzurunda özür diliyorum. Kendisine de ayrıca sağlıklı nice yıllar dilerim.

05.11.2014

Turaç Özgür

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BOKUNU YİYEN ADAM

Adamın biri kayaların duldasında tuvaletini yaptıktan sonra yerden bir taş alıp kıçını temizlemeye başlamış. Bir de bakmış ki, eli pislik içinde, etrafta su da yok…

Hem iğrenmiş, hem de kendisini kaybedecek derecede sinirlenmiş ve “tuh!..” diye eline tükürmüş, hızını alamayarak kirlenen elini kayaya çarpmış.

Kan revan içinde kalan eli fena halde acıyınca, ağrısını dindirmek için bu sefer de can havliyle ağzına sokup “ufff!.. Uffff!!!! Uffff!!!!” diye feryat etmiş.

Feryadını duyup yardımına koşanlar haline acımış… Sonra da önlerine gelene gördüklerini anlatmışlar. O günden sonra adı: “Bokunu Yiyen Adam” olarak anılmış.

***

Türkiye’yi yıllardır yönettiğini zannedenler sürekli olarak bu adamın durumuna düşüyorlar, bir türlü huylarından da vazgeçmiyorlar.

02.11.2014

Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

29.04.2002 PAZARTESİ GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN

Saat 07.00’de kalkıp hazırlandım. Kahvaltıdan sonra okula gittim.

Öğretmenler arasında bir telaş, bir telaş… Büyük Abi (müdür) güçlü devletin gücünü göstermek için bugün günlük plan defterlerini toplayıp kontrol edecekmiş. Teftişten sonra “Nasıl olsa bundan sonra kimse kontrol etmez” düşüncesiyle “günlük plan” yapmayanları tespit edip, eğitimin iyi gitmemesinin suçlusu olarak herhalde onları görecektir.

Türk Milli Eğitim Sistemi’ndeki Anlayış: Planlar yapılıyorsa, öğretmenler işlerini yapıyorlar, eğitim iyi gidiyordur; aksi halde her şey berbat gidiyordur. Bunu bilen kurnaz öğretmenler de görevlerini hakkıyla yapmak yerine, süslü püslü planlarla amirlerinin gözlerini boyuyorlar.

Bana göre: Asıl olan planların iyi yapılması değil, branşıyla ilgili çağdaş bilgi ve beceriyle donanımlı, birikimli ve huzurlu öğretmenin konuları en sıradan bir öğrencinin bile rahatlıkla anlayabileceği şekilde iyi işlemesi, bir önceki konularla bağlarını kurabilmesi, öğrencilerin daha kaliteli ve çağdaş bilgilerle yetiştirilmesi, gerçek yaşama hazırlanmasına katkıda bulunmasıdır.

Bunun için de gereksiz planlarla uğraşılacağına, ders işlenilen ortamların uygun hale getirilmesi, öğretmenlerin huzur içinde derslerini işleyebileceği koşulların hazırlanması gerekir. Bu da idarenin görevidir.

Kendi görevlerini göz ardı edip, planlarla uğraşan, sorunları başka yerlerde arayan kafalar çağdışı kafalardır.

Öyle bir devlet anlayışı var ki: O devletin gözünde yönetilen yurttaşlar her zaman suç işlemek için fırsat kolluyor. Bunun önüne geçmek için insanları korkutmak, ezmek, zaman zaman tuzaklar kurup suçlu yaratmak, suçlulara veya potansiyel suçlulara gözdağı vermek gerekir.

En başta devlet, yurttaşına suçlu veya potansiyel suçluymuş gibi bakıyor. Yurttaşlar da devletten geri kalır mı? Onlar da birbirlerine suçlu gözüyle bakıyor. Herkes birbirlerinin açığını arıyor; bulamazsa da üretiyor.

Kendisini gizleyebilen ve bir suçlu bulan, en başarılı bir şekilde görevini yapmış sayılıyor. Bundan dolayı da kötülük arayan gözler, güzellikler göremiyorlar. Belki de asıl sorunumuz budur.

Herkes kendi dışındakini hain, vatan haini, suçlu, kötü giden her şeyin sorumlusu olarak görüyor. Eğer bulunduğu kurum veya kuruluşun başındaysa, gökten zembille geldiğini, dolayısı ile emrindekilerin veya kapsama alanındakilerin kulları olduğunu, onlara canının istediği her şeyi yapabileceğini zannediyorlar. Barış ve huzur ortamını da bu kişiler bozdukça bozuyor; ülke de battıkça batıyor.

Allah’tan ki eksiğim yoktu; şimdilik vatan haini olmaktan kurtuldum.

 

26.10.2014

Turaç Özgür

 

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

28.04.2002 PAZAR GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN

(…) Gebze Öğretmenevi’ne gittim. Orada saat 18.30’a dek çayımı içtim, gazeteler göz atıp oyun oynayanları ve etrafı izledim.

Benden başka herkes hiç ara vermeden kâğıt oynuyordu. Benim böyle bir alışkanlığım olmadığı ve böyle gereksiz şeylerden zevk almadığım için bu tür yerlere belki sohbet edecek birini bulurum ümidiyle takılıyorum ama her seferinde hüsrana uğruyor, bunalıyorum.

Kendi kendime “Oğlum Turaç, bu insanların hepsi anormal olmadığına göre, senin kendinden şüphelenmen gerekir. Anormal olan çoğunluk olmayacağına göre, sensin” diyorum. Bir daha böyle yerlere gitmemeyi düşünüyorum ama tek başına da yaşanmıyor ki…

12 Eylül 1980’den önce bu tür yerlerde insanlar bir araya geldiklerinde yurt ve dünya olayları ile ilgili olarak tartışırlar, okudukları kitaplar, dergiler ve gazetelerde öğrendiklerini çevresindekilere aşılamaya çalışırlar, kendilerince çözümler üretirlerdi.

Özellikle bireysel olarak pek bir şey yapılamayacağını ve örgütlülüğü savunanlar, o alanlarda etkinlikler gösterenler, Türkiye’yi kötü yönetenlerin düşmanlığını üzerlerine çekerler, başları da sık sık belaya girerdi.

12 Eylül 1980’den sonra paçayı kurtarıp da dışarda kalanlar veya aydın geçinenler, başlarının belaya girmemesi için çenelerine sahip olmanın kolay yolunu seçtiler. Ülkeyi kim ve nasıl yönetirse yönetsinler onunla ilgilenmemek ve arazi olmak için kimileri dine sığındı, kurtuluşu dinde aradı.

Dine sığınanların gözü açıkları cahil bıraktırılmış insanları eğitip aydınlatacaklarına onların cehaletinden yararlanmanın, onların sırtından debelenmenin, rütbe, makam kapmanın ve köşeyi dönmenin yolunu buldular. Dine sığınmış çaresiz çoğunluğun oylarını alıp devlet gücünü ele geçirmenin yolunu ve yöntemini buldular. İnsanları dinli-dinsiz diye ayrıştırdılar, demokrasiyi de hedeflerine varmak için bir araç gibi kullandılar, devlet denen o muazzam gücü ele geçirdiler,  en antidemokratik uygulamaları “demokrasi” diye yutturdular, binlerce yıl çalışarak elde edemeyecekleri varlıkları hazineyi, kamu mallarını soyarak elde ettiler.

Kimileri de enerjilerini briç, elli bir, kaptıkaçtı, yanık gibi iskambil veya okey oyunlarıyla harcama yoluna gittiler. Bir araya geldiklerinde birbirlerinin hal ve hatırlarını dahi sormadan hemen oyun takımlarını kurup sabahtan akşama kadar oyun oynadılar. Böylece düzenle ters düşecek sohbet etme tuzağına da düşmediler. Bu yöntem sayesinde ılımlı sağcısı, ılımlı solcusu, ılımlı dinlisi, ılımlı dinsizi aynı yerlerde bir araya gelebildiler. Evlerine gittiklerinde de ya futbol ya da dizi izlediler.  Dolayısı ile ülkeyi yönetenleri kızdırmamanın yolunu buldular; hem kendileri, hem de ülkeyi yönetenler memnun ve mutlu oldular.

Benim gibi düzene ayak uyduramayanlar da evlerinde pinekliyorlar, gazete ve kitap okuyarak boşalmaya çalışıyorlar. Ben her iki gruba da ayak uyduramayan değil, uydurmamak için direnenlerden, nesli tükenmek üzere olan Kelaynak kuşlarından biri olduğum için yalnız kaldım, dışlandım, uyumsuz adam olarak görülüyorum. Şimdi özellikle devleti yönetenler ve dine sığınanlar için en tehlikeli insanlardan biri sayılıyorum.

Bakalım zaman hükmünü kimler için nasıl verecek?

 

26.10.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İLANEN DUYURULUR!..

Atatürk ilke ve devrimlerine ve insan haklarına dayalı, çağdaş, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyeti’nin yürürlükte olan anayasasına uymak her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının görevidir.

“Ben cumhurbaşkanı seçilirsem bu anayasaya uymayacağım” demek; onu tağyir, tebdil ve ilga etmekle eş anlamlıdır. Bu suçu işleyen her kim olursa olsun, bu suçu işleyerek seçilmekle ve seçildikten sonra da zorunlu kaldığı için yemin etmekle saygınlık kazanamaz.

Suç suçtur, suçlu da suçludur. Geçmişte olduğu gibi anayasa ve yasalardaki eşitlik ilkesine göre yakasından tutulup yargılanmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı anayasayı, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını tanımayanların sığındığı liman değildir, olamaz ve olmamalıdır.

Bundan dolayı kanaatime göre: anayasayı tanımayan bir şahsı, cumhurbaşkanı olarak tanıyan her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı bu suça ortaklık etmekte ve suç işlemektedir. Organize suç örgütü kurmaktan, yataklık etmekten ya da ona destek vermekten yargılanmalıdır.

Bundan dolayı mevcut anayasayı tanımayan bir zatın benden saygı beklemek ve benim de cumhurbaşkanım olduğunu iddia etmek kişilik ve yurttaşlık haklarıma saygısızlıktır. Ortak suça iştirak etmek istemiyorum.

27.10.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

26.04.2002 CUMA GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN

tuncer……….

Eğitim-Sen’e gelen öğretmenler ya kâğıt oynuyor, ya da boş şeyler konuşuyor. Günlük gazeteler bile kimse tarafından doğru dürüst okunmuyor. Sendikaya her gittiğimde elinde kalın bir kitap okuyan Karl Marx görünümlü birini görüyorum; o da ilkokul mezunu…  Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesi’nde yatmış, psikolojik tedavi görmüş, SSK’dan malulen bir işçi emeklisi, Karslı Tuncer Altunbulak’tır.

Tuncer Bey’i ya kitap, ya gazete okurken, ya önündeki deftere kurşun kalemle bir şeyler yazarken, ya da önündeki bir resme bakarak kopyasını beyaz bir kâğıda yaparken görüyorum. Kafa dengi bir arkadaş bulduğunda da nadiren sohbet eder. Beni gördüğünde sevinir, ya masasına çağırır, ya da yanıma gelir.

Doğrusunu söylemek gerekirse, iskambil gibi boş şeylerle uğraşma veya gevezelik etme yerine okuyan, yazan, çizen ve farklı konular üzerinde tartışıp sohbet edebilen Tuncer Bey’i, kendini eğitimli zanneden boş kafalara tercih ediyor ve onunla arkadaşlıktan hoşlanıyorum. Tuncer Bey deliymiş, tedavi olmuş, deliliğini bilen birisidir.

Yahu öyle deliler var ki, herkes onun deli olduğunu bildiği halde, kendisi deli olduğunun farkında bile değil… Bunlardan biri de benim…

Bana kafayı takan bir Cumhuriyet Savcısı, bir polisi “Bunu araştır, rapor et, bakalım kimdir, neyin necisidir? Bana kafa tutmak neymiş, ben ona gösteririm!..” diye görevlendirir.

Polis de yemez içmez 15 gün beni ona sorar, buna sorar… Herkesin verdiği yanıt aynı: “O, delidir.”

İlgili polisle bir gün Gebze Adliyesi’nin önünde karşılaştım. Bana:

-“Kime sordumsa, sana iyi demiyorlar.”

-“Hırsız, soyguncu, vurguncu, yalancı, talancı, namussuz, onursuz, gurursuz mu diyorlar?”

-“Hayır…”

-“Ya ne diyorlar?”

-“Deli diyorlar…”

-“Kardeşim boşu boşuna niçin 15 gün mesai harcayıp, masraf yaptın ki? Bana sorsan, ben de sana herkesin söylediğini, yani deli olduğumu söylerdim. Bu kadar hırsızın, soyguncunun, vurguncunun, talancının, yalancının, onursuzun, gurursuzun arasında ‘deli’ olmayıp da ne olacaktım yani? Az bile söylemişler, bana sorsan zır deli olduğumu ve bununla da gurur duyduğumu söylerdim” dedim.

Polis gözüme ters ters baktı:

-“Tamam kardeşim, tamam!..” dedi.

***

Tuncer Bey, psikolojik sorunları olduğu için genellikle psikolojik kitaplar okuyor. Her zaman olduğu gibi, bugün de elinde kalın bir kitap var: Deliliğin Tarihi… Kadıköy’de 17 milyon TL’ye almış. Tam bir bilim adamı ciddiyetiyle hem okuyor, hem de notlar alıyor.

Yanına oturdum, hal ve hatırdan sonra gülerek:

-“Deliliğin Tarihi ne zaman başlıyor?” dedim.

-“İlk insandan…”

-“Yani ilk insan, ilk peygamber, hepimizin atası: Adem mi?..”

-“Evet, ta kendisi…”

-“Allah Allah!.. İnanılır gibi değil, Adem babamız da deliymiş, öyle mi?”

-“Evet, Adem babamız da deliymiş, deli olmasa tek başına bu dünyada ne işi vardı?”

-“Ya Havva anamız?”

-“O da Adem’den deli…”

-“Yahu desene bizim babamız da, anamız da deli… O zaman biz de o iki delinin çocuklarıyız, öyle mi?”

-“Evet, bütün insanlık iki delinin çocuklarıdır.”

-“O zaman yaşasın delilik!.. O deliler olmasa biz de olmazdık.”

***

İnsanlar kendilerine benzemeyenlere “deli” diyorlar. Ben de birçoklarına göre deliyim. Hırsızlığa karşı oluyorum, deliyim; arsızlığa karşı oluyorum, deliyim; yolsuzluğa karşı oluyorum, deliyim; soysuzluğa karşı oluyorum, deliyim…

Ne kadar hırsız, soyguncu, vurguncu, talancı, yalancı, namussuz, arsız, onursuz, gurursuz varsa, kendileri gibi olmak istemediğim, çoğunluğu oluşturan sürüye katılmadığım ve buna direndiğim için onların gözünden deliyim.

Ne yapayım yani? Herkesin bir karakteri vardır; karakter paylaşımında diğer karakterler kapanın elinde kalmış, benim payıma da delilik düşmüş.

Aman aman!.. Kimse “onursuz, gurursuz, namussuz, yalancı, dolandırıcı, hırsız, arsız, üçkâğıtçı, gaspçı…” demesin de “deli” desinler, razıyım. Mezar taşıma da kocaman harflerle “Burada bir zır deli yatıyor” diye yazarlarsa ruhum şad olur. Varsa, öbür tarafta mutlu olurum.

Akşama doğru deli danalar gibi gözünün feri sönmüş bir vaziyette eve dönerken, beni gören tanıdıklar: “Geçmiş olsun, hasta mısın?” dediler. Ben de “Hayır, hasta değilim, okuya okuya gözlerim yoruldu” dedim.

Mutlaka içlerinden bir akıllı: “Adamda akıl olsa, okuyup da gözlerini bozmaz. Okuyarak kim ne kazanmış ki, delinin kesinlikle aklından zoru var herhalde?” demiştir.

Hani yalan da sayılmaz. “Oku, oku, budur sonu” diyen kesinlikle okumanın sonunun sürünmek olduğunu görmüştür.

25.10.2014

Turaç Özgür

 

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BÜTÜN PARKLARI CAMİ YAPTIRALIM, HURİLERİ KILMANLARI FAZLA BEKLETMEYELİM

Bir ülkeyi hak etmeyenler yönetince; toplumun gerçekleri görmesini asla istemiyorlar, onların cahil kalmasından medet umuyorlar. Bundan dolayı eğitime verilmesi gereken değeri bile bile vermiyorlar, eğitimi yozlaştırıp bunun yerine kitleleri uyutmak için dine önem veriyor görünüp, bol bol cami, bol bol imam hatip okulu, bol bol Kur’an kursu açıp, dini uyutma ve afyonlama aracı olarak kullanıyorlar.

Yeşil alanlara ve parklara cami yaptırmalarının altındaki sevda bu afyonlama ve uyutma amacına yöneliktir. Formül gayet basittir: Afyonla, uyut, parçala, yönet, yürüt!..

***

Hem de Müslümanlar bu yalancı dünyada insan gibi yaşamasalar ne zararları var ki canım?

Bu dünya nasıl olsa öbür dünyaya yolcu taşıyan istasyonlardır. O istasyonları yapmayıp da ne yapacaklar? Önemli olan sonsuz nimetlerin beleş sunulduğu öbür dünyadır. Gerçek yaşam da o dünyada yaşanacaktır.

Orada her müminin yolunu 40 huri ile 40 kılman dört gözle beklemektedir. Onları daha fazla bekletip günaha girmeyin. Yakında gök kubbenin altını gökdelenlerle donatıp onların üzerine bir çelik miğfer geçirdiklerinde nasıl olsa her yer cami olacaktır. Bağırmanın çağırmanın, büyüklerin hoşgörü ve iyi niyetlerini kötüye kullanıp azıtmanın, onları kızdırmanın bir anlamı mı var?  Oturun oturduğunuz yerde bire melunlar!.. Rahat mı battı size?!.

 

24.10.2014

Turaç Özgür

 

 

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞKASININ GÖREV ALANINA BURNUNU SOKMAK, HADDİNİ BİLMEMEKTİR; BİLDİRMEK GEREKİR

527b67f4992df10f28630d18Yıl 1965, Elbistan Ortaokulu’nda 3/A sınıfında okuyorum. Sınıfın en başarılı ve haşarı öğrencilerinden biriyim. Aynı zamanda okulun da efesiyim.

Gerçek efeliğe soyunan; her fırsatta bir şeyler bulur, bulamazsa da yaratır; kendinden zayıflara iyi davranıp kendini sevdirerek, kendinden güçlüleri de korkutarak sürekli kendisinden söz ettirir. Sahte efeler de bunun tam tersini yaparlar.

Ben gerçek bir efe olmaya çalışıyor ve kendime şöyle bir gelecek planlıyordum: Mademki saygın bir efeliğe soyundum gereğini yapmam gerekir. Neye mal olursa olsun, dik durmasını, kimseden korkmamasını, çekinmemesini, doğru bildiğim yolda dosdoğru gitmesini, geçmişten ders alıp daima ileri gitmesini bilmeliyim. Okulumuzda ve çevrede fos kabadayılık yapanların,  öğretmenler de dâhil, herkesi rahatsız edenlerin, korkutanların karşısına çıkmalıyım, onları alt etmeliyim. Benden yardım bekleyenlerin, darda kalanların yardımına koşmalıyım. Gerek okulda, gerekse okul dışında iyi insanların hakkımda güzel sözler söylemesini, beni saymasını; kötü insanların da benden çekinmesini, korkmasını sağlamalıyım. Bütün bunları yaparken de derslerimden, eğitimimden geri kalmamalıyım. Başarılarımla, bilgimle, kültürümle, görgümle, hoşgörümle, alçakgönüllülüğümle de kendimi kabul ettirmeliyim. Yaşım ve konumum büyüdükçe, çevrem genişledikçe bunu devam ettirmeliyim. Yalnız ülkemde değil, dünyada da saygın bir insan olmalıyım, kendimi bilimin, insanlığın yoluna adamalıyım. En çok sevdiğim fizik alanında çalışıp bir bilim adamı olmalıyım, tüm insanlığa hizmet etmeliyim. Aksi halde kimse beni adam yerine koymaz.

Gözümde para, pul, çul yoktu. Benim için varsa yoksa iyi bir bilim adamı olmak vardı. Matematik ve fizikte okulda verilenleri yetersiz bulduğum için bu konularda sınıfımın çok üzerinde araştırmalar yapar, sürekli kendimi bu konulara verir, bir şeyler keşfetmeye çalışırdım. Dünyaca tanınmış, tüm insanlığa hizmet etme aşkıyla yanan bir bilim adamı olmayı kafama koymuştum.

Matematik ve fizikte okulun en başarılı öğrencisiydim. Bu derslerde verilip de çözemedikleri ev ödevlerini arkadaşlarımın ısrarı üzerine kara tahtada çözer, anlamayanlara yardımcı olur, bıkmadan usanmadan anlatırdım. Bu derslerin öğretmenlerinin tek bir yöntemle çözmekte zorluk çektikleri problemleri birkaç farklı yoldan çözerdim.  Problem çözmekte aciz kalıp öğrencilerin gözünden küçük düşen öğretmenleri sık sık kızdırır, şimşekleri üzerime çeker, “ukala” damgasını yerdim.

Ders yapılırken dersin akışını kesen öğrenci olursa, öğretmenlerimin moralini bozmamak için susar, teneffüslerde o öğrencilerin karşısına çıkar, “Sen neden öğretmenin ders yapmasına, bizim de dinlememize, bilgilenmemize engel oluyorsun, dersin akışını kesiyorsun ulan dangalak!..” diye onu pataklardım. Bundan dolayı derslerimize giren bütün öğretmenler huzur içinde derslerini işlerlerdi, bu huzur ortamını kimin sağladığından birçok öğretmenin haberi bile olmazdı, diğer sınıflarda da bizi örnek gösterirlerdi. Sınıfımız okulun en başarılı sınıfıydı.

Bütün iyi yönlerime karşın biraz ileri gitmekten ve haddimi aşmaktan yana yanlışlarım da yok değildi elbet. Bunlardan birini anlatmam gerekirse; bir gün sınıf kargaşa ve gürültüden adeta yıkılıyordu. Tam bu sırada Elbistan Askerlik Şubesi’nden ücretli öğretmen olarak Ticaret dersimize giren Binbaşı Ferhat Gümü kapıda göründü. Gürültü ve kargaşa hâlâ devam ediyordu:

-“Susun, ayağa kalkın!” diye bağırdım. Herkes sustu ve ayağa kalktı.

Hocamız kara tahtanın önünde asker duruşuyla:

-“Günaydın çocuklar!”

Hep bir ağızdan:

-“Günaydın!”  dedikten sonra da:

-“Oturun!” dedi. Oturduk.

Hocamız elindeki çantasını masaya bıraktıktan sonra:

-“Ben sınıfa girerken ‘Susun, ayağa kalkın!’ diye bağıran kim ise ayağa kalksın!..”  dedi.

Ayağa kalkıp:

-“Bendim hocam” dedim.  “Niye yaptın oğlum?” diye sormaya bile gerek görmeden askeri üniforması içindeki hocamız askerî adımlarla yanıma dek geldi, sağ eliyle sol yanağıma, sol eliyle de sağ yanağıma şaplamaları bir yapıştırdı ki, feleğimi şaşırttı, sesi bir kilometre uzakta duyulurdu vallahi. Ardından da: -“Benim olduğum yerde sınıfı susturmak benim görevimdir, sana düşmez!.. Otur, terbiyesiz herif!.. Sen kendini ne zannediyorsun?!.” dedi.

Bunu hocama saygısızlık olsun diye yapmamıştım. Aslında ben iyi bir şey yaptığımı, hocamdan takdir bile alacağımı zannediyordum. Ama bırak takdir etmeyi, bir de herkesin önünde beni madara etmez mi?

Sesimi hiç çıkarmasam beni çekemeyenler bunu her tarafa yayarlar, bütün emeklerim boşa gider, efeliğim de uçar gider, bundan sonra da beni kimse kaale almazdı. Bunu sindirmem olanaksızdı. Sesimi yükselterek:

-“Sen bana öyle vuramazsın!.. Karşındaki kıro asker değildir!..” diye bağırdım.

Hocam da hem canımı fena halde yakmış, hem de haddimi bildirmiş olduğunu düşünmüş olmalı ki, Allah’tan daha fazla üzerime gelmedi. Ben de keyfi kaçmış ama asla ödün vermemiş bir adam edasıyla oturdum. Öğrenci olmam dolayısıyla bu kadarını da herkes anlayışla karşıladı.

Ders çıkışında hocamız hakkımda öğrendiği iyi şeyleri de göz önüne alarak bir hafta sonraki dersinde gönlümü almak için sınıfta sık sık yanımda geziniyor ve bana bakıyordu. Ben de adeta dersini protesto etmiş gibi Türkçe ders kitabında Tevfik Fikret’in “Haluk’un Vedaı”ndan şiirini açmış, onu okuyormuşum gibi yapıyordum. Bana: “Tevfik Fikret kimdir? Bu şiiri niçin yazmıştır?” gibi yumuşak bir ses tonuyla sordu. Ben de bildiğim kadarıyla anlatmaya çalıştım. Sonra “Daha fazla bilgi verebilecek var mı?” diye sınıfa sordu. Derken yanıtlarımızı yetersiz bulmuş olmalı ki, asıl dersini bırakıp bir ders saati boyunca Tevfik Fikret uzmanı bir Türkçe öğretmeni gibi Tevfik Fikret’i, oğlu Haluk’un neden papaz olduğunu, bu şiiri niçin yazdığını öyle güzel açıklayıp hepimize güzel bir Tevfik Fikret tanıtımı yatı ve bize sevdirdi ki, unutmam olanaksız. Dolayısı ile de gönlümü almış oldu. Ondan sonra da beni gördükçe hal ve hatırımı sorar, ilgilenirdi.

Ortaokulu başarı ile bitirdim. O yıl Mükremin Halil Lisesi’ne girmek için sınav yapılmıştı. Yapılan sınavı yüksek puanla kazanıp liseye adımımı atmıştım. Efeliğimin yanı sıra başarılı öğrenciliğim de devam ediyordu. Yarbaylığa yükselmiş olan Ferhat Hocam beni gördükçe “Çabuk liseyi bitir, seni istediğin bir harp okuluna yerleştireceğim. Senden iyi asker olur. Ben buradan ayrılsam da seni takip edeceğim, sen de beni bul, ara” der, bana iltifat ederdi.

Lise 2’de efeliğe leke sürdürmemek için Malatya Lisesi’nden bir boksör öğrenci getirdik, arkadaş grubumla özellikle cumartesi, Pazar günleri ve geceleri boks çalışmaya da başladık. İşte her ne olduysa oldu, ondan sonra antrenörümüzü başka bir il’e sürdüler, bana da kafayı taktılar. Okul idaresi benimle uğraştıkça uğraştı. Sonunda Edebiyat öğretmenini dövdüm, müdür de beni Elazığ’a akıl hastanesine göndermeye kalktı, ona da saldırdım, kaçıp odasına girdi, kapısını kilitleyip canını zor kurtardı. İntikam uğruna beni 9 dersten sınıfta bıraktılar.

1967 yılının Haziran ayında Elbistan’da Alevi-Sünni Olayları da patlak verince, arkadaşlarımı da alıp Gaziantep Lisesi’ne gittik. Lise 2’yi orada tekrarlamak zorunda kaldım. Efelik devam ediyordu ama ders çalışmayı tamamen bırakmış, hayallerimden de vazgeçmiştim.

Gaziantep’te daha fazla dikiş tutturamayınca, Lise 3’ü Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi’nde okumak zorunda kaldım. Orada da efeliğimin yanı sıra atletizme kendimi verdim. Sonunda sıradan bir öğrenci olarak üniversite sınavlarına girdim. Fen puanları haricinde diğer puanlarımla Ankara ve İstanbul hukuk fakülteleri gibi yerleri kazanmama karşın şeytanın avukatlığını mı yapacağım diye Ankara Üniversitesi Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı’na 1969’da kaydımı yaptırdım. Tüm öğretim yılı neredeyse öğrenci olayları ve boykotları ile geçti ve neredeyse o yıl toptan sınıfta kaldık.

1970’in güz aylarıydı galiba, Ankara Zafer Pasajı’nın merdivenlerinden çıkıyordum, albay rütbeli hocamı eşiyle merdivenlerden aşağı inerken gördüm, eline sarıldım. Hal ve hatırdan sonra beni eşine tanıttı sonra:

-“Oğlum, beni neden aramadın?  İzini kaybetmiştim. Seni Harp okuluna gönderecektim. Şimdi ne yapıyorsun, nerede okuyorsun? Eğer okulundan memnun değilsen, yine de seni Harp Okulu’na aldırmak için elimden geleni yaparım” dedi.

-“Sağ ol, hocam… Bundan sonra olmaz. Hem yaşım da ilerledi, hiçbir harp okulu beni kabul etmez” dedim.

Milli Savunma Bakanlığı’nda Asker Alma Daire Başkanlığı’nda müfettiş olarak görev yaptığını, ne zaman istersem beni göreceğini söyledi. Tekrar görüşmek dileğiyle ayrıldık.

1977’de Genel Kurmay İstihbarat Başkanlığı, İstihbarat Dairesi, Batı Şubesi’nde yedek subay olarak askerlik görevimi yapıyordum. Bir gün kantine bir şeyler yemeye içmeye inmiştim. Kantin ağzına kadar tıklım tıklım doluydu. Bir kenarda ayaküstü kahve içmekte olan bir albay bana dikkatle bakıyordu. Göz göze gelip bir süre baktıktan sonra elimdeki bardağı bir masaya bırakıp yanına gittim:

-“Hocam, pardon komutanım, ben Turaç, beni hatırladınız mı?” dedim.

-“Ben de bu bizim Turaç mı acaba? diye bakıyordum” dedi. Hocam bana sarıldı, öptü.

-“Nasılsın, burada nerede görev yapıyorsun, rahatın, huzurun nasıl?”

-“İstihbarat Başkanlığı, İstihbarat Dairesi, Batı Şubesi’nde çalışıyorum. Sağ ol komutanım, iyiyim, siz nasılsınız? Aylardır burada görev yapmaktayım, ilk defa sizi görüyorum. Ben de merak ediyordum, şimdi Hocam nerelerde diye…” dedim.

-“Bitişikteki Milli Savunma Bakanlığı Asker Alma Daire Başkanlığı’nda müfettiş olarak görev yapıyorum. Oraya nasıl geleceğini biliyor musun? Burada olduğumda her zaman beklerim. Telefonumu yaz, bir sıkıntın olduğunda beni ara, seninkini de yaz bana ver, seni arar sorarım, uygun zamanlarda çağırırım, sohbet ederiz, çevremle tanıştırırım” dedi.

-“Sağ ol komutanım. Buradan Milli Savunma Bakanlığı’na geçitler vardır. Burayı en iyi ben bilirim.  Asker Alma Daire Başkanı’nın emir subayı Asteğmen Seyfi Çolak de benim hemşerim ve arkadaşımdır. Sık sık onu ziyarete gidiyordum, sizinle orda karşılaşmamız nasip olmamış…” dedim.

-“Sık sık dışarıya teftişe çıkıyorum. Ondan dolayı karşılaşmamışız” dedi.

Teskere alıncaya dek gerek telefonla beni arayıp sordu, gerekse yerine çağırdı, sohbet ettik. Çevresine beni överek tanıtırdı. Beni bir harp okula gönderememesi içine dert olmuş. Teskere bırakıp burada kalmak istersem, elinden geleni yapacağını söyledi. Ben de teşekkür edip İstihbarat Daire Başkanımız İlhan Hakman Paşa’nın da teskere bırakmamı istediğini söyledim, bundan dolayı sevindi.

***

Yıllar sonra bir gün Tuzla Şifa Mahallesi’nde Yunus Emre İlköğretim Okulu’nda Türkçe derslerine girdiğim bir sınıfta ders yaparken öğrencinin biri çocuklara “Susun ulan!..” diye narasını patlattı. Benim susturmakta güçlük çektim sınıfta herkes sustu, çıt yok. Yıllar önce benim yaptığım ve Ferhat hocamın da bana yapıştırdığı şaplamalar aklıma geldi. Anladım ki, her sınıfta bu öğrenci gibi birkaç serseri sınıfı yönetiyor. Bu sınıfta benim susturamadığım öğrencileri susturan o öğrenci ve onun gibilerilerin talimatlarıyla hareket eden öğrenciler gürültü yapıyorlar.

Ferhat Hoca gibi şaplamaları yapıştırmasını ben de bilirdim ama Milli Eğitim Bakanlığı nazarında bir öğrenciye vurmak, itelemek, kakalamak, sınıfta atmak suçtur. Eeee… Bu durumda ne yapabilirdim? Vursam suç, sınıftan atsam suç!.. Hani adamın biri yabancı bir köye gidince köpeklerin saldırısına uğramış. Yerden alıp atmak istediği taşları sökemeyince “Amma garip köy, köpekleri salıvermişler, taşları da bağlayıvermişler!..” demiş. Ben de o köpek saldırısına düşen adamın durumuna düşüp o kendini bilmez öğrencinin maskarası olmamak için:

-“Çocuklar, bugün ders yapmayacağım. Herkes rahatça bağırıp çağırabilir, istediği her hareketi yapabilir. Kim sessizce oturursa, elimden çekeceği var. Beni yok sayın” dedim. Ders saati sonuna dek sınıfta bir gürültü, bir şangırtı, bir bağırıp çağırmalar ki… Aman Allah’ım ortalık savaş alanına döndü. Diğer sınıflarda bile ders yapamayanlar gelip bakıp bakıp gittiler. İdareden gelenler kapıyı açıp baktılar ki, ben masamda oturmuş seyrediyorum. Müdahale de edemeden çekip gittiler.

Sonunda teneffüs zili çaldı. Sınıfı susturup o çocuğa “Bu sınıfı sen değil, ben sustururum. Bundan sonra bu sınıfta bir çıt çıkarsa, seni elimden kimse alamaz, Allah yarattı, demem. Şimdi anladın mı oğlum?” dedim. Gözüme aptal aptal baktı. “Anladım Hocam” dedi. Ondan sonra almaları gereken mesajı aldılar. Bir daha da öyle bir densizlik yapan çıkmadı.

İdareye de durumu anlattım. Onlar da “Yahu biz de zannettik ki, sınıfta öğretmen yok, öğrenciler kavga ediyorlar, ortalığı yıkıyorlar. Ne bilirdik ki, öğrencilere uygulamalı ders veriyorsun…” dediler.

***

Hayatın her alanında haddini bilmeyenlere haddini bildirmenin, onların burunlarını sürtüp rezil etmenin sınırsız yolları vardır. Hani ne demiş atalarımız: “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.”

***

Ferhat Hocamdan haddini bilmeyi öğrendim. Bu da bütün bildiklerimin tamamına bedeldir. Eğer yaşıyorsa sağlıklı uzun ömürler; dünyasını değiştirdi ise, ışıklar içinde yatsın…

23.10.2014

Turaç Özgür

 

 

 

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖZGÜR YURTTAŞ MANİFESTOSUDUR!..

Bugün Başbakan’ın açıklamalarından devleti ele geçirenlerin beyaz adam (sahip), yandaşların da gri adam (kâhyalar), içinde ben de dahil geri kalan herkesin de zenci (köle) olduğunu öğrenmiş bulunuyorum.

Her şeyin bir bedeli vardır: Türk Ulusu özgürlüğünü ne yolda buldu, ne de kendini bir şeyler zannedenlerden hediye aldı. Özgürlüğümüzü “İleri Demokrasi” palavralarıyla elimizden almaya kalkan ve haddini aşan her kim olursa olsun, günü ve zamanı gelince Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi kulağından tuttuğumuz gibi layık olduğu çukurda son soluğunu aldırmasını da biliriz!..

Türkiye Cumhuriyeti ilkel şeyhler ve kabileler devleti değil; Atatürk ilke ve devrimlerine sıkı sıkıya bağlı, üniter, çağdaş, sosyal bir hukuk devletidir. Bu devletin özgür yurttaşları olarak özgürlüğümüz uğruna gözümüzü kırpmadan ölmesini de, gerekirse bizi köle etmeye çalışanların haddini bildirmesini de biliriz. “Yumuşak atın çiftesi pek olur” atasözü atalarımızdan yadigâr kaldı. Kardeşkanı dökülmesin diye şimdiye kadar sabırla beklediysek, bundan sonra da bekleyeceğiz, her densizliğe katlanacağız demek değildir.

Devletin nasıl soyulduğunu, rüşvetin ve irtikâbın başını alıp nerelere vardığını, ulusun yarısının kimler tarafından nasıl dışlanıp yok sayıldığını, hukukun ayaklar altına alınıp güdümlü hale geldiğini, ulusun tüm varlıklarının kimler tarafından ele geçirilmeye çalışıldığını görmemek için kör olmak, anlamamak için de beyinsiz olmak gerekir.

Biz bu ülkenin özgür yurttaşları olarak kimsenin kölesi ve misafiri olmadığımıza göre; Başbakan, çağdaş bir hukuk devletine yakışan bir başbakan olduğunu kanıtlamak istiyorsa, öncelikle gölge başbakanlıktan kurtulmanın veya çağdaş hukuk devletlerinde olduğu gibi devleti yönetmenin yolunu bulsun, bunu da yapamıyorsa istifa etmenin yoluna baksın!..

Bunlardan birini yapmak, AKP’nin dışında kalan yurttaşlara meydan okumaktan, gözdağı vermekten vazgeçmek hem ülkemizin, hem de her yurttaşın olduğu kadar, gücü eline geçirenlerin de yararınadır!..

21.10.2014
Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“31.03.2002 PAZAR” GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN

Bu gece yaz saatine geçtiğimiz için saatleri 1 saat ileri aldık. Aynı zamanda dünya ile de uyuma geçmiş olduk.

Allah Allah!.. Yahu ne kadar da kolaymış dünya ile uyuma geçmek: Saatleri ileri alıyorsun, dünya ile uyuma geçiyorsun. Şimdiye kadar neyi bekliyorduk?

Oh ne güzelmiş, ne kolaymış… Saatleri bir saat ileri alıyor, dünya ile uyuma geçiyorsun… Umarım bu uyum geri kalmış Arap ülkeleriyle olmaz!..

Madem bu kadar basitmiş, biz de bundan sonra saatleri sürekli olarak ileri alır, dünyanın en ileri ülkelerinin bile önüne geçeriz. Şimdiye kadar bizimkiler neden bunu akıl etmediler, bir türlü anlamış değilim…

ATV’de Ceviz Kabuğu’nu yeni saate göre 05.30’a dek izledim. Beynimde incir çekirdeği kadar bir boşluğu da onunla doldurup huzur içinde yattım. Saat 12.30’da kalkıp tıraş ve banyodan sonra dışarı çıktım.

Çarşıya giderken yolumun üzerindeki bir kebapçının tabelasına gözüm takıldı. Yazı kibrit çöpleri gibi kırık kırık harflerle “DURUMS” diye yazılmıştı. İçeri girip:

-“Durum’un dürüm olduğunu anladım da, ardındaki S’nin neye yaradığını anlayamadım, merak ettim.”

-“Abe, S dürümü çoğul yapıyor. Yabancı dillerde çoğul ekidir” dedi. Bunun üzerine ben:

-“Kardeşim, ben Fransızca-Türkçe öğretmeniyim. Dilimizin içine işte böyle böyle ediliyor. Neden ‘-ler’ çoğul ekini kullanmıyorsun da ‘S’ kullanıyorsun?”

-“Böyle fiyakalı oluyor, abe” dedi.

-“Bu fiyakaların yüzünden Türkçe  iyice yozlaştı gülünç duruma düştü, gelişemediği gibi anlaşılmaz hale de geldi. Dilimizi yabancı dillerin etkisinden korumak, yozlaşmaları ve anlaşılmaz hale gelmesini engellemek için bir dil muhafızlığı da yoktur. Dilimizi korumak, biz Türklere, bu dili kullanan 70 milyon insana düşer. Ama madem fiyakalı oluyor… Siz bilirsiniz, ‘durums’unuz hayırlı olsun!..  Ben bir Türk yurttaşı olarak dayanamadım. Kusura bakmayın, ben şahsen bu durumu düzeltmediğiniz sürece acımdan ölsem sizden dürüm mürüm yemem!..” deyip oradan uzaklaştım.

“Bu, ilkel manyak da kim oluyor yahu?” der gibi arkamdan bakakaldı.

Bu yabancı dil özentisi, bir gün gelir Türkçeyi tarzancaya dönüştürür. Türkçe zaman içinde gelişmek bir yana, tam tersine Sümerce, Hititçe, Akadca, hatta Latince gibi ölü diller arasına girer. Yazık!..

Yapabileceğim bir şey olmadığından kendi kendime sokranıp yoluma devam ettim.

“Türk’üm, doğruyum, çalışkanım; zamlara, zulümlere alışkanım!..” diye kıçımızı yırtmakla bir yere varılsaydı, bugün Türkiye tüm sorunlarını halletmiş, en başta dili olmak üzere dünyanın en süper ülkesi olurdu.

Gerçekleri çarpıtarak bu ulusu aptal yerine koyanların, uyutanların ve hâlâ uyanmak istemeyenlerin Tanrı belasını versin!..

 

17.10.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HOŞGELDİN ADI KONMAMIŞ FAŞİZM!..

Bir zamanlar sıkışınca adaletin ilk kapısı dedikleri karakollara, karakolların boyutlarını aşanlar için de cumhuriyet savcılıklarına başvururdum. Karakolların ve savcılıkların altından kalkamayacağı davalarım için de hukuk veya ceza mahkemelerine başvururdum. Eğer konu idareyi ilgilendiriyorsa bölge idare mahkemelerine ya da doğrudan Danıştay’a başvururdum.

Yılların tecrübesiyle haklı olmamın yetmediğini, aynı zamanda ekonomik olarak da çok güçlü olmamın gerektiğine, aksi halde bütün bu kapılarda ağzımın payını alacağımı öğrendim.

Açtığım her dava beni adalet önünde oyalanmamın gereksizliğine inandırdı. 12 senedir de hakkımı aramak için dağa çıkmak da dâhil, ihkakıhakka mı başvurayım yoksa daha fazla batmamak için dilimi tutup, dizimi kırıp oturayım mı diye kara kara düşünmekteydim.

Nihayet, dünkü Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) üye seçimlerinden sonra tamamen şunu anladım: İktidarını ayakta tutmak istiyorsan fakir fukaraya kömür ve makarna dağıtacaksın; hakim ve savcıları çıkarların için istediğin gibi kullanmak için de alt sınırı aylık 1.150- TL vereceksin.

Sonra da bu “Bu ülkede adalet var” diyenin de, bu hâkim ve savcılarla Türkiye’de adaletin sağlanacağına inananların da, “Hakkını aramak istiyorsan işte mahkemenin yolu” diyenin de, bu ülkede adalet önünde hak arayanın da anasını belleyeceksin!..

13.10.2014

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FAŞİZM Mİ, İLERİ DEMOKRASİ Mİ?

alkol-yasaksa-türban-da-yasak-olsun_101627Çok sevdiğim Tuncelili ve Alevi bir arkadaşımı 2 ay önce ziyarete gitmiştim.

Bu arada “Baba, biz İzmir’e tatile gidiyoruz. Allahaısmarladık” diye gelini geldi.

İlk defa olarak türban taktığını görünce: “Ne o, eriştin mi?” dedim. Gülerek kayboldu, gitti.

Gelin gittikten sonra arkadaşıma:

-“Helal olsun, IŞİD’e karşı kendinizi garantiye almışsınız. Bundan sonra IŞİD kapınıza dayanırsa, gelininiz size kol kanat olup:

– ‘Duruuuunnn!.. Duruuuunnn!.. Onlar imana geldiler!.. Vuracak kelle arıyorsanız, oraya gidin!.. diye bizi gösterir, sizi de korur. Sizin kellenizi alamayanlar da bize yönelirler” dedim. Gülde:

-“Ne yapalım? Bizim geline sığınmaktan başka çaremiz var mı?” dedi.

-“Evet, sizin geline sığınmaktan başka çareniz yoktur. Nasıl olsa, başka keller de var…” dedim.

***

Dün 2 ay aradan sonra yine aynı arkadaşımı ziyarete gidiyordum, merdiven başında 11 yaşındaki torunuyla karşılaşınca aramızda şu konuşma geçti:

-“Kızım, deden evde mi?”

-“Evet…”

-“Okula gidiyor musun?”

-“Evet…”

-“Hangi okula?..”

Eliyle işaret ederek:

-”Oradaki imam hatibe…” dedi.

-“Kızım, başka okul bulamadın mı da oraya gidiyorsun?”

-“Ne yapayım, başka okul mu var ki?”

Bu sefer ben, elimle namazda selâm vermiş gibi yaparak:

-“Kızım, baban direneceğine, erişip de böyle yaparsa… Senin de gideceğin imam hatipten başka okul kalmaz” dedim.

***

Faşist uygulamaları halkına dayatıp da sonra da “İleri demokrasiye geçtik” diye övünenler!.. Alın o ileri demokrasinizi başınıza çalın, emi!..

12.10.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSKİ’NİN BAL ŞERBETİ

100_1872

Doğadan manzaralar, GÖRSELLER, Resimler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BABAMIN BAYRAMI İLE BENİM BAYRAMIM VE BAYRAM KUTLAMA

HERGİNBabam, her bayramda zorunlu işlerin yapılmasından sonra bayramlaşma merasiminde şimdikilerin “şark odası” dedikleri odasındaki köşesinde her zaman olduğu gibi bağdaş kurup otururdu. Genellikle büyük anam (analığım) da gelir babamdan birkaç metre aşağıda yerini alırdı.

Ali, Cuma, Mustafa ve ben… Biz dört erkek kardeş sıraya girer önce babamın, huzurda ise sonra da büyük anamın elini öperdik. Babam ve büyük anam da oturdukları yerden bizim yüzümüzü öperlerdi.

Sonra biz dört kardeş birbirimizle bayramlaşırdık.  Ben Ali ile Cuma’nın elini, Cuma ile aynı yaşta olmasına karşın Mustafa’nın yüzünü öperdim. Mustafa Ali’nin elini, Cuma’nın yüzünü öperdi. Ali ile Cuma da birbirlerinin yüzünü öperlerdi.

Yengelerim ve bekâr kız kardeşlerim de gelir aşağı yukarı aynı şekilde bayramlaşırdık.

Babam yaş ve konumu itibariyle kabilemizin büyüğü olduğu için amcalarımın oğulları, köyümüzde çiftçilik, çobanlık ve hizmetkârlık yapan ailelerin ileri gelen erkekleri gelirdi; herkes birbirleriyle yaş ve konumlarına göre bayramlaşırlar, protokole göre de odadaki yerlerini alırlardı. Yapılan ikramlardan sonra amcaoğulları hariç, diğerleri ziyaretlerini kısa keserlerdi.

Eğer birbirlerine küskün, dargın ve kırgın kişiler varsa bayram dolayısıyla ya kendileri gelir ya da uygun kişiler gidip onları getirip birbirleriyle bayramlaştırır, kucaklaştırırlardı. Genellikle birkaç yaş küçükler, kendilerinden büyüklerin ellerini öperler, büyükler de küçüklerin gözlerinden, yüzlerinden öperlerdi. O zamanki anlayışıma göre; küskünlükler, dargınlıklar ve kırgınlıklar da böylece ortadan kaldırılır, adına ve anlamına uygun olarak bayram yapılırdı.

Bayramlaşmaya gelenlerin ellerine kolonya dökülür, konumuna göre çay veya kahve ikram edilir, güngörmüş büyükler günün anlam ve önemine uygun birleştirici, kaynaştırıcı sohbet eder, anılarını anlatırlar, küçükler de saygı ve sessizlik içinde anlatılanları can kulağıyla dinler, verilmek istenilen derslerini alırlardı.

Sonra bir gün önceden hazırlanmış olan üzeri bol et haşlamalı veya et kavurmalı pilav, içli köfteler, kömbeler, tatlılar vs. yenilir, yanında verilenler içilirdi. Yemekten sonra bayram hazırlığı yapan diğer evler teker teker topluca ziyaret edilirdi.

***

Bizim evdeki merasim bittikten sonra, babam hariç, geri kalanlar protokole göre amcaoğullarının evlerine gider, onlarda da bayram için hazırlanan genellikle kömbeler, köfteler, tatlılar yenilir, yanında verilenlerden içilird.

Evin hanımları genellikle bayramdan önce birbirleriyle haberleşirler, bir evde etli pilav yapılmışsa, diğerinde kömbe, bir başkasında içli köfte hazırlanırdı. Tatlılardan da birisi kadayıf hazırlamışsa, diğerinde baklava hazırlanırdı.

Her gittiğimiz evde farklı yemek yiyeceğimizi bildiğimizden ona göre tedbirli olur, ona göre yer, ona göre içerdik. Acemi olup da tedbirsiz davranıp evin birinde tıka basa yiyip içenler haliyle diğer yerlerde yiyip içemezler ve o evin sahibine, özellikle hanımına karşı ayıp etmiş olurlardı.

Bayram kaç gün olursa olsun, köyümüz küçük ve herkesin de işi gücü olduğu için genellikle bu merasim, bayramın ilk günü akşamına dek tamamlanır, ondan sonraki günlerin bayram olup olmadığı kimsenin umurunda olmazdı.

***

Yaşım, kültürüm ve birikimlerim arttıkça bu tür bayramların ve bayramlaşmaların istismar edildiğini algılamaya başladım: Bu küskünlüklerin, kırgınlıkların, dargınlıkların ortadan kaldırılması, supabın açılıp da aşırı basıncın alınması çok iyi güzel olduğundan buna hiçbir itirazım yoktu. Ama supap açılıp aşırı basıncın ortadan kaldırılmasından önce buna sebep olanların mağdur etmiş olduklarına vermiş oldukları zarar ve ziyanları da karşılamaları, bir daha yapmayacaklarına dair herkesin içinde söz verip, özür dilemeleri de gerekmez miydi?

Bazı gözü açıkların bayramlardan önce “Nasıl olsa önümüzde bayram var, bu bayramda olmazsa diğerinde bayramlaşır, yaptıklarımın üzerine çizgi çektiririm, yaptıklarım da yanıma kâr kalır” düşüncesiyle bilinçli olarak yaptıkları kötülüklerinin yanlarına kâr kalması, kötülük yaptığının kendisine zarar vermemesi, intikamını almaması için bayramları dört gözle beklediklerini gördüm.

Genellikle birilerine zarar verenlerin ya da kötülük yapanların bu zarar ve ziyanlarını yerine getirmeden, usulüne uygun olarak özür dilemeden bayram dolayısıyla barıştırılmaları; hele de sırf yaşı küçük olduğu için asıl haksızın, uğursuzun ayağına götürülmesi, haksızlık yapanların kârlı, diğerlerinin de zararlı duruma getirilmeleri sinirime dokunmaya başladı.

Derken bayramları sorgulamaya başladım: İnsan gibi insanları kaynaştırmaya yarayan bayramları seviyorum. Bazılarının, ahlaksızların işine gelen bayramlardan nefret ediyorum. Kendi kendimle savaş halindeyim: Ne toptan sevebiliyorum, ne de toptan nefret edebiliyorum. Ama haksızların, hırsızların, soyguncuların, vurguncuların, yalancıların, ahlaksızların işine gelen bayramlaşmalardan bucak bucak kaçıyorum, sadece üçkâğıtçılara hizmet eden bayramlardan nefret ediyorum.

***

Eğer hâlâ adına, anlamına, şanına uygun olarak bayram yapabilenler varsa, ne mutlu onlara!.. Öylelerinin bayramlarını bütün kalbimle kutlar; büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpüp, “Bayramınız kutlu olsun!”, diğerlerine de “Ne Şam’ın şekeri, ne de Arap’ın yüzü!” diyorum.

03.10.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KOÇLAR NOHUTUN KURTLARINDAN ÇİĞRİDİĞİ İÇİN YEMİYORLAR

namaz-ne-demekÇok sevdiğim ve her gün onunla oynamaktan büyük zevk aldığım Kara Memmet’i babası Hasso Koca, amcamın oğullarının koçlarını gütmeye çoban olarak verince, babam da beni bizim koçların ve emlik kuzuların çobanı olarak görevlendirmişti. Her ikimiz de 10–12 yaşlarında ya var ya yok, oyun çocuklarıydık.

Kara Memmet’le her gün daha önceden kararlaştırdığımız muhitlerde buluşur koçları ya bir arada yayar ya da yakın olur, hem çobanlık görevlerimizi yapar, hem de doya doya güler oynar, günün tadını çıkarırdık. Sıcaklar bastırıp da dayanılmaz hale gelince, koçları ve kendimizi sıcaklardan korumak için söğütlerin altlarına götürdüğümüz zaman onların üzerlerine çıkar bol yapraklı ve taze söğüt dallarını kırıp aşağıya, koç ve kuzuların önlerine atardık.

Koçlar ve kuzular taze söğüt dallarına ve yapraklarına adeta bayılırlardı. Hele bir “gumurt gumurt” sesleri çıkararak taze söğüt şıvgalarını ve yapraklarını bir yiyişleri vardı ki, o güne kadar yazılmış hiçbir senfonik orkestranın sesler o seslerin, hiçbir sahne oyunları o doyumsuz manzaranın eline su dökemezdi.

Yeterince karınları doyup da söğüt gölgelerinde yatıp geviş getirmeleri yok mu?.. Onlar keyifli keyifli ve “gumurt gumurt” sesler çıkararak geviş getirirken biz de radyolarda duyduğumuz Arapların konuşmalarını taklit ederek ağzımızı eveleye geveleye birtakım acayip sesler çıkarır, güya Arapça konuşurduk. Yanımıza birileri geldiğinde de sesimizi daha da yükseltir herkesin dikkatini çekmeye, onları güldürmeye çalışır, bu hareketlerimizden doyumsuz hazlar alırdık.

***

Değirmen önündeki tarlamızın üst kısmına kara nohut ekilmiş, biraz da bakımsız kaldığından kurtlanmıştı. Babam o nohutu gözden çıkardığından bir gün bana: “ Oğlum, bizim koçları, kuzuları değirmenin önündeki kara nohuta götür, nohutları yesinler yeter; başka yere de götürme, götürmene de gerek yok” demişti.

Eyvah ki ne eyvah!.. Kara nohutlara koçları ve kuzuları götürmek, orada yaymak iyi güzeldi; hem koçlar doya doya nohut yerlerdi, hem de ben tazelerinden taze taze ya da olgunlarından firik yapar bıkıncaya dek yerdim. Ama babam bizim nohutlara Kara Memmet’inkileri yaklaştırmayacağına göre; bu, Kara Memmet’ten de uzak olmam, onunla oynayamamam ve Arapça konuşamamam demekti.

***

Birkaç gün Kara Memmet’ten ayrı düşmeye katlandım. Nohutun da öyle birkaç günde, haftada, hatta ayda biteceği de yok ki, biraz daha sabredeyim. Bizim koçlar, kuzular bir yıl yeseler bitiremezler. Ben de Kara Memmet’ime bu arada hasret kalacağım. Bu kadarı da olmaz ki!.. Bu, düpedüz hem bana, hem de Kara Memmet’e yapılacak en büyük kötülüktür, zulümdür!.. Bir an önce bir yolunu bulup Kara Memmet’le bir araya gelmeliyim. Yoksa bu hayat çekilmez vallahi!..

Uzaktan uzağa Kara Memmet’le birbirimize sesleniyor, ıslık çalıyor, el kol hareketi yapıyorduk ama aradaki uzaklık da hiç çekilir gibi değildi. Ne Kara Memmet yanıma gelebiliyor, ne de ben onun yanına gidebiliyordum. Bu ayrılık ikimizin de canına bağrına tak etmişti.

***

Bir akşam bir araya geldiğimizde bu ayrılığa bir son vermeyi düşündük taşındık, nihayet ben babamı kandırmanın bir yolunu buldum.

***

-“Ağa, bundan sonra koçları, kuzuları kara nohutlara götürmeyeceğim, yemiyorlar, zayıflamaya başladılar.”

-“Niye yemesinler oğlum? Yerler,  yerler!.. Sen dediğimi yap, her gün oraya götür, başka yere götürdüğünü de görmeyeyim!.. Hem de koçların, kuzuların benzine kan geldi baksana!..”

-“Ağa, vallahi yemiyorlar, nohuttan çiğriyorlar.”

-“Oğlum, niye yemesinler, niye çiğrisinler?”

-“Nohutların içinde kurtlar var, onlardan çiğriyorlar.”

Bu arada benden birkaç yaş büyük Cuma ağabeyim sesimizi duyup yanımıza gelmez mi?..

-“Ağa, ben bunun yanına ne zaman gittiysem, koçların nohutları homurt humurt yediklerini gördüm. Koçlar nohuta bayılıyorlar, iştahla yiyorlar.” Beni işaret ederek “Bu, Kara Memmet’ten ayrı düşünce ona dayanamadı. Şimdi de koçları bahane ediyor, yalan söylüyor valla!..”

Bunun üzerine babam beni azarlayıp:

-“Sen dediğimi yap, her gün koçları, kuzuları oraya götür, o kara nohutlar bitinceye kadar orada yay!.. Yalnız arada sırada suya götürmeyi ihmal etme!.. Nohutlar tuzludur, sonra tuz dokunur, çatlar, ölürler. Başka bir yere götürdüğünü görmeyeyim. Koyunlardan da uzak tut, koyunlara yuğurmalarına da fırsat verme. Tamam mı?” dedi.

Babamın korkusundan “Tamam” dedim amma, içimden de “Ölürlerse ölsünler. Ben de kurtulurum, Kara Memmet’le bol bol oynar, Arapça konuşuruk…” dedim.

***

Çocukluk arkadaşım Kara Memmet’ler birkaç yıl sonra köyümüzden Elbistan’ın Kışla köyüne göçtüler. Ondan sonra yüzünü bile göremedim. Duyumlarıma göre namazında niyazında dindar ve milliyetçi olmuş…

Hiç sevmediğim ve gıcık kaptığım üvey ağabeyi Kırca Yusuf da hem dinden uzaklaşmış, hem de solcu olmuş. Her ikisinin babaları Hasso Koca namazında niyazında dindar bir Sünni idi. Anası Sünni olan Kırca Yusuf namazında niyazında dindar milliyetçi olsa hiç hayret etmezdim.  Anası Alevi olan Kara Memmet’in namazında niyazında ve milliyetçi olmasını bir türlü anlayamadım. Tam tersi olsa hem anlar, hem de hayret etmezdim.

***

Yorumumun doğruluğunu iddia etmiyorum ama “Sonradan dönmelerden korkacaksın” diye bir söz vardır. Buna göre yorumum: Kırca Yusuf’un Sünni bir köyde rahat yaşaması için herhangi bir gayret göstermesine gerek olmadığından o, dine sığınıp milliyetçi görünmeye gerek duymamıştır. Ama her ne kadar babası Sünni olsa da anası Alevi olan Kara Memmet, Sünni bir köyde rahat yaşayabilmek, o topluma kendisini kabul ettirebilmek ve saygı göstermelerini sağlamak için –öyle olmasa bile-namazında niyazında ve milliyetçi görünmeyi seçmiştir.

***

Son söz: Olduğu gibi görünen karakterli nesiller yetiştirmek için laik eğitime önem verip, dinsel eğitimlerden uzak durmak gerektiğine inanıyorum. Aksi halde, içinde bulunduğu topluma kendisini kabul ettirebilmek için ikiyüzlü davranışlara girer. Bu da hem o kişinin, hem de içinde yaşadığı toplumun genel karakterini oluşturur, kimse de ne o toplumu, ne de o toplumun dinini kaale almaz, öylelerini kimse adam yerine koymaz. Benden uyarması!..

01.10.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ESKİ KÖYLÜLÜK İLE ŞİMDİKİ KÖYLÜLÜK BİRBİRLERİNE HİÇ DE BENZEMİYOR

Eskiden köylerde her aile kendi toplumsal konumlarına, ekonomik durumlarına, yaş ve cinsiyetlerine göre çocuklarını birtakım işlerde görevlendirirlerdi. Kız çocukları genellikle annelerinin, erkek çocukları da babalarının işlerine yardım ederlerdi. Her yöre bir üniversite, yakın çevre bir fakülte, her köy bir okul, her aile de bir sınıf gibiydi. Daha uzak yöreler ve iller görmüş, farklı kültürlerle karşılaşmış olanlar doktora yapmış gibi görünür, saygı duyulur, onlara özenilirdi. Bu devran böyle devam ederdi.

Çocukların yaşamak ve kendi ayakları üzerinde durabilmek için almaları gereken tüm dersleri yaşayarak aile içinde ve çevrelerinde almaları gerekirdi. Köylüler üretime katkıda bulunmayan kendi çocuklarına bile kolay kolay ekmek vermezlerdi. Miskin miskin yatanlara, daldan dala gezip tozanlara, herkesin takdir ettiği maharetleri olmayanlara, kim olursa olsun değer vermezlerdi. Elini sıcaktan soğuğa sokmayan, elinde cımbız ayna karşısında ayrılmayan, süslenip püslenmekten başka mahareti olmayan, inek ve koyun sağmasını bile beceremeyen, halı ve kilim dokumasını bilmeyen kızları kimse oğluna almak; aylak aylak gezen,  ense büyütüp göbek şişiren, korkak ve sünepe erkeklere de kimse kızlarını vermek istemezlerdi.  Çalışkan olmak, tuttuğunu koparmak, birçok mahareti olmak, küçüklere karşı şefkatli, büyüklere karşı saygılı olmak üstün vasıflardı. Onlar herkes tarafından övülür, örnek gösterilir, insan yerine konurdu.

Bir kız çocuğu 5 yaşlarında kendisinden küçük kardeşlerine dadılık yapmakla ya da yumurtadan yeni çıkmış tavuk civcivlerini kuşlara, kedilere karşı beklemekle, gözetlemekle işe başlardı. Yaşı büyüdükçe yatma zamanı geldiğinde akşamları yer yataklarını sererek, sabahları da onları düzgün bir şekilde yüklüğe yerleştirerek, etrafı derleyip toplayarak,  ortalığı süpürüp temizleyerek, sökükleri tamir ederek,  yemek yaparak,  kabı kacağı ya da çamaşırları yıkayarak, inekleri ya da koyunları sağarak, bağda, bahçede, bostanda çapa işlerinde annesine yardımcı olarak devam ettirirdi. Eğer fakir ve bir ağanın emrinde çalışan uşağın, hizmetkârın, marabanın, çobanın, sığırtmacın kızı ise evlerinde annesine, evin dışında da bunları ağanın hanımının tayin ve tespit ettiği şekilde ya karın tokluğuna ya da küçük bir ücret karşılığı yapardı.

Bütün bunların yanı sıra “Kız beşikte, çeyiz sandıkta” atasözüne uyarak fırsat buldukça çeyizini hazırlardı. Bu arada evliliği garantiye almak için öncelikle dayısının, amcasının, halasının, teyzesinin, sonra yakın ve varlıklı komşularının yaşına uygun yakışıklı, sağlıklı, yürekli, bilekli, becerikli,  bekâr bir oğlu varsa, başkalarının kapmasına fırsat vermeden içlerinden birini gözüne kestirir, ona âşık olur, yaşı ilerleyip evden kalmamak için fırsatlar yaratıp süzgün süzgün bakar, onun gönlünü çelmeye, onu kendisine âşık etmeye çalışır, evliliğe hazırlanırdı. Varlıklı bir aileden talep gelmediğinde de “Erim er olsun da evim çalı dibi olsun” atasözüne sığınır, evden kalmaktansa, kendisine talep olan son şansına razı olur, kaderine sığınırdı.

Bir erkek çocuğu da 5 yaşlarında bostanı, bağı, bahçeyi beklemekle, babasının ya da çalışanların azığını, suyunu götürmekle işe başlardı. Yaşı büyüdükçe kötürüm kuzu ve danaları, koçları yayar, bahçedeki bostanı veya ağaçları sulardı. Sonra varsa kuzuları, koyunları, inekleri, camızları, atları, katırları yayardı. Tarım işlerinde kazmayı, küreği, beli, çapayı, dirgeni, yabayı, anadutu, tırmığı, kalıcı, orağı, tırpanı, keseri, nacağı, baltayı kullanmayı, kağnı ya da traktör kullanmayı, çift sürmeyi öğrenirdi. Bu işlerde çalışır, üretir, aileye katkıda bulunurdu. Eğer fakir ve bir ağanın emrinde çalışan uşağın, hizmetkârın, marabanın, yanaşmanın, çobanın, sığırtmacın oğlu ise bunları ağanın tayin ve tespit ettiği şekilde ya karın tokluğuna ya da küçük bir ücret karşılığı yapardı. Ailenin malının, mülkünün, namus ve onurunun koruyucu meleği, pehlivanı olur, gözünü daldan budaktan esirgememeyi, yiğitçe dövüşmeyi, hasımlarını bertaraf etmeyi,  yürekli, bilekli, korkusuz bir delikanlı olmayı öğrenirdi.

Bu arada öncelikle dayısının, amcasının, halasının, teyzesinin, olmazsa yakın veya uzak, dost veya düşman, maharetli, sağlıklı, akıllı, albenili, güzel bir kızı varsa başkaları kapmadan içlerinden birini gözüne kestirir, âşık olur, onu diğer delikanlılara kaptırmamak için ona aşkını ilan eder,  herkesin duymasını sağlar, onu elde etmek için gereken her türlü fedakârlığı yapar, onun gönlünü çelmeye, onu kendisine âşık etmeye çalışır, evliliğe hazırlanırdı.

Evlilik konusunda herkes sınıfını, sınırını, haddini bilmek zorundaydı: Varlıklı aileler üstün vasıflı ve asil sayılır, birbirlerinden kız alıp verirlerdi. Hiçbir şeyi kalmasa da eskiden varlıklı olanlar da asil sayılırdı. Bunlardan kız almak gayet normal sayıldığı halde, zorunlu durumlarda ikinci tercih olarak kız vermek de ayıplanmaz, kınanmazdı. Asil olmayan fakirlerin varlıklılardan kız istemesi kesinlikle kabul edilemez ve haddini bilmezlik sayılırdı. Çok zorunlu durumlarda varlıklı ailenin kızları evden kaldığında ya da üstü örtülmüş tecavüz gibi utanç verici durumlara uğradıklarında çobanın, marabanın oğluna koşullu olarak verilebilirdi. Öyle de olsa, varlıklı aileler için fakirlere kız vermek bir utanç kaynağı olduğu gibi, fakir aileler için de büyük bir onur sayılırdı.

Ne kadar becerikli, namuslu ve güzel olursa olsun fakirlerden kız alan varlıklılar kınanır ve ayıplanır, asaletine zarar geldiğine inanılırdı. Varlıklı aileler fakir kıza âşık olan oğullarını her türlü baskıya karşın vazgeçiremediklerinde kendilerini küçük düşmüş olarak görür ve istemeyerek o ailen kız alırlardı. Buna rağmen kız tarafı ağanın oğluna kız vermekten dolayı büyük sevinç ve onur duyarlar, diğerlerinin de övgülerine mazhar olurlardı.

İşte eskiden köylerimiz ve köylülerimiz böyleydi. Ben bu köylülükten çok çektim. Bu zihniyetle savaştım. Her savaşımda ya yenildim ya da büyük yaralar alma pahasına çok az değişimler sağlayabildim.

Benim yıllarca başaramadıklarımı teknoloji o kadar hızlı başarıyor ki, gel de o teknolojiyi üretenlere, pazarlayanlara, kullanmasını bilenlere saygı duyma!..

Köylerde her eve önce transistörlü radyonun girmesi köylünün uyuyan beynini kısmen uyandırdı, kullanamadığı beyin katmalarını harekete geçirdi. Sonra elektriğin girmesi… Dolayısı ile televizyonun, buzdolabının, çamaşır ve bulaşık makinalarının, ev ve cep telefonlarının,  bilgisayar ve internetin girmesi köylünün yüzyıllarca afyonlanmış beynini harekete geçirdi.

Şimdi bu harekete geçmiş beyinleri yeniden kabına sokmak için onu şaha kaldıran teknoloji kullanılmaya çalışılıyorlar. Şimdilik bunda da istedikleri başarıyı elde ediyorlar. Ülkenin ekonomisine hükmedenler boyalı basını ve satılmış medyayı kullanarak din iman, türban, tuman nutuklarıyla uyutamadıklarını, beyin yıkayan dizi ve filmlerle, ruhsuz eğlence ve yarış programlarıyla, futbolla kabına sokmaya çalışıyorlar.

Devlet denen gücü ele geçirenler; Ortaçağın Engizisyon Mahkemeleri’ni andıran özel mahkemeleriyle kutsal kitaplarına ters düşen bir kısım insanları korkutarak, dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü söyleyen Galileo Galilei’lere baskı kurarak “Görmedim, duymadım ve bilmiyorum” dedirtebilirler. Ama eninde sonunda o teknolojiyi kullanan köylüler her geçen gün uyanacak ve korku imparatorluğunu yerle bir edeceklerdir. Buna sonsuz inancım vardır.

Abraham Lincoln “Bazı insanları her zaman, bütün insanları da bazen kandırabilirsiniz; ama bütün insanları her zaman kandıramazsınız” diyor. Ben de aynen katılıyorum. Tek üzüntüm: Ülkemize vemasum insanlarımıza yazık oluyor.

30.09.2014

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Makaleler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALLAH’IM BENİ YA BİR KUŞ, YA DA TAŞ ET!..

Henüz arkadaşlarıyla koşup oynaması gereken torun, evin kuzularının çobanı olarak görevlendirilir. Arkadaşları mışıl mışıl uyurlarken,  o, sabahın köründen sıcacık yatağından kaldırılır, önüne evin kuzuları katılır: “Bu kuzuları götür, kırlarda otlat, akşama doğru da al getir” derler.

Her gün aynı dram…  Arkadaşları sıcacık yataklarından mışıl mışıl uyurlarken, kendisi titreye titreye, gözlerini ovuştura ovuştura kuzuları kırlara götürür. Arkadaşları keyiflerince çayırlarda çimenlerde, diledikleri yerlerde oynarlarken; o, sıcaklarda, soğuklarda, yağmurlarda, karda, kışta kuzularına aç susuz çobanlık yapar.

Allah’ın her günü böyle geçen torun özgürce öten, uçan kuşları hayran hayran seyrederken; yine gözünün önüne arkadaşları gelir. “Onlarla birlikte koşmak, güreşmek, oynamak, gülmek, bağırıp çağırıp dolaşmak, türküler söylemek varken, bu kuzu çobanlığı da ne oluyor?” diye kendi kendine sokranır…

Artık tek başına olmak, kuzulara çobanlık etmek canına bağrına tak etmiş, bu yaşam onun için çekilmez çile haline gelmiş, canından bıkmış, kuşlar gibi özgür olmayı ya da varlığından bile haberi olmayan bir taş olmayı diler hale gelmiş…

Bulunduğu yerden yüksekçe bir kayanın tepesine çıkıp bir süre orada dikilip etrafını seyretmiş. Sonra “Allah’ım ya beni bir kuş, ya da bir taş et!..” diye bağırmış… Sesi karşıki dağdan yankılanarak kendisine gelince hoşuna gitmiş…  Tekrar tekrar “Allah’ım ya beni bir kuş, ya da bir taş et!..” dedikçe sesi karşıki dağın yamacına çarpıp yankılanarak kendisine geliyormuş… Hoşuna giden bu yangıyı duydukça kendisi de sesini yükselttikçe yükseltiyormuş…

Dedesi zaman zaman gizlice kendisini izler, kuzuları nasıl güttüğünü görmek için saklanır, sonra da ya görünmeden gider, ya da çaktırmadan ortaya çıkarmış… “Allah’ım ya beni  bir kuş, ya da bir taş et!..” diye durup durup bağırıyor, yankıları yeri göğü inletiyormuş…  Tam bu sırada aksi gibi dedesi yine kayanın altına gizlenmiş, kendisini dinliyormuş…

İnançlı ve yaşlı dede kendi kendine: “Ya Allah bizim torunun dileğini yerine getirir de kuş ya da taş ederse, bizim kuzuları kim yayacak?” diye düşünmüş. Dileğinin yerine gelmesine fırsat vermeden ortaya çıkmış:

-“Öyle mi töremeden gidesice!.. Allah seni kuş ya da taş ederse, kuzuları kim yayacak?  İn oradan aşağı, eşek sıpası!..?” demiş…

Zavallı torun dedesinin azarlaması üzerine kayanın üzerinden inip dedesinin karşısında dikilmiş:

-“Dede yav, sen kuzuları mı daha çok seviyorsun, beni mi?” diye sormuş…

-“Elbette seni çok seviyorum oğlum. O nasıl suval yavrum?” demiş…

-“Yok dede, yok!..  Ben senin umurunda bile değilim; senin için önemli olan kuzularındır. “Sen kuş ya da taş olursan, kuzuları kim yayacak?” demenden belli beni ne kadar sevdiğin…”

29.09.2014

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Öyküler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DOĞUM HAZIRLIĞI:  TÜRBAN, KARA ÇARŞAF, PEÇE, KÜLAH, TAKKE, ASA…

Dini bütün ama paraya aşırı düşkün olan kadın doğum uzmanı ve tesettürlü Dr. Ayşe Hanım hem bir devlet hastanesinde, hem de özel muayenesinde çalışmakta, ayrıca “Türkiye’de Sağlık Sorunlarının Köklü Çözümü” konusundaki eseriyle ünlüdür.

Eşi Ömer Bey ise; öğrencilik yıllarında türban ve tesettür eylemlerinin başını çekmiş, Yüksek İslâm Enstitüsü mezunu, dini bütün bir din ve ahlak dersi öğretmeni olarak yıllarca Ortaöğretimde çalışmış ve bu iktidarla birlikte Milli Eğitim’de yüksek bir bürokrat olarak görev yapmaktadır. Şu anda yılların birikimi olan “Türkiye’de Ana Okulları’nda Türban ve Tesettür” konulu üzerinde titizlikle çalıştığı eserini yayına hazırlamaktadır.

Dr. Ayşe Hanım muayene ve tahlil ücretinden olmamak için kendisine başvuranların çocuklarının cinsiyetinin belirlenmesinde bir sakınca görmez, hatta en büyük gelir kaynağı olduğu için teşvik bile eder.  Ultrasonla 2 aylık hamile hastalarının cenin halindeki bebelerinin bile cinsiyetini belirler; bilgisayar ve yazıcı marifetiyle onların renkli resimlerinden çıktılar alıp hastalarına hediye eder.

Dr. Ayşe Hanım ve eşi Ömer Bey kendi çocuklarının cinsiyetini “Ana rahmindeki çocuğunun cinsiyetini öğrenen, Allah’ın işine karışan cehennem azabından kurtulamazlar” diye inandıkları için kendi çocuklarının cinsiyetini öğrenmek istememişlerdir.

Ancak, çocuklarının cinsiyetlerini belirlemek isteyen hastaları söz konusu olunca bunu onlara hatırlatmadıkları gibi kazançlarından olmamak için de onların cehennem narında yanmaları umurlarında olmamıştır.

İşte dini bütün Kadın Doğum Uzmanı Dr. Ayşe Hanımla Ahlak ve Din Bilgisi öğretmeni, Yüksek Bürokrat Ömer Bey’in din anlayışı… Bilmem ki, ne söylemeli?

Her neyse, inançları gereği bir ay sonra dünyaya gelecek çocuklarının cinsiyeti hakkında en ufak bir bilgileri olmayan Dr. Ayşe Hanım’la eşi Yüksek Bürokrat Ömer Bey hem ne yapıp yapmayacakları konusunda araştırırlar, hem de modaya uygun olarak hazırlıklarını yapmak isterler.

Allah’a şükürler olsun ki, ekonomik durumları da iyi olduğundan her ne alırlarsa kız için pembe,  erkek için de mavi almaları gerektiğini öğrenirler. Bunun için birisi mavi, birisi de pembe olan iki liste hazırlarlar.

Pembe listede olmayıp da mavi listede olanlar: Takke, fes, takunya, asa, pisuvar (işeklik), tıraş takımı, nargile, tömbeki,  hacı yağı, hançer, ustura, bağ bıçağı, boğma teli ve “Allahuekber” levhası …

Mavi listede olup da pembe listede olmayanlar: Türban, kara çarşaf, peçe, makyaj takımı, gözyaşı kabı, kefen bezi, “Kaderim buymuş” levhası, “Bu hayat Canıma Tak Dedi” yağlı sicimi…

Eldeki listeleriyle “Erkek ve Kız Bebe Tesettürde Her Ne Ararsan Bulunur Mısmıl Mağazası”na giderler. Listedekiler alınıp paketlenir, Mısmıl Mağazası’nın aracıyla evlerine getirirler. Kapalı paketler  “Bebe Odası’na konur. Bebeğin cinsiyeti henüz bilinmediğinden beklenen gün gelinceye dek paketler açılıp kontrol bile edilmez.

***

Nihayet beklenen gün gelip çatmıştır. Ama aksi gibi Yüksek Bürokrat Ömer Bey’in de eserinin basılmakta olduğu basımevinde bulunması kesinlikle gerekmektedir. Ne yazık ki, ailesinden de kimse yoktur. Olsun…  Nihayet bütün müminler ve mümineler din kardeşi değil mi canım? Kan bağı akrabalığı şart mı?

Daha önceden hazırlanmış olan evin özel doğum odasında kadın doğum uzmanı ve ailenin can yoldaşı, sırdaşı, mümine Dr. Aybüke Hanım ve yardımcıları yerlerini alırlar. Tüm hazırlıklar yapılır. Bu arada Bebe Odası’ndaki yardımcı kendisine gelen emirleri beklemektedir.

***

İşte beklenen o kutsal an:

-“ıngaaa!… Ingaaa!… Ingaaa!…”

Dr Aybüke Hanım, narkozdaki Ayşe Hanım sanki duyuyormuş gibi yüksek sesle Konuşur:

-“ Allah analı babalı büyütsün, Ayşe Hanım!.. Nur yüzlü, altıntopu gibi bir kız evladınız oldu.”

Sonra etrafındaki yardımcılarına dönerek devam eder:

-“ Çabuk olun, türbanını, tesettürünü yetiştirin!.. 5 dakikayı geçerse büyük günahı vardır. Ömür boyu o günahın altından ezilmesin zavallı!..”

Bebe Odası’ndaki görevli hemen ilk giysilerin olduğu pembe kutuyu açar ve hayretle:

-“Aman Allah’ım bu da ne?!..  Bunların içinde takke ve erkek bebe cüppesi çıktı” der ve bu sefer de başka bir pembe kutuyu açar.  “Eyvah!.. Bunlar da hançer, boğma teli ve bağ bıçağı!..”

Dr Aybüke Hanım feryat eder:

-“Çabuk olun, bir dakikası kaldı!.. Yalnız zavallı bu bebe değil, onun türbansız kalmasına sebep olan herkes cehennem narında yanar!..”

Bir dakika bitmeden türban ve tesettürü bulmak için Dr. Aybüke Hanım dâhil, herkes doğum yapan zavallı anneyi ve bebeği orta yerde bırakıp Bebe Odası’na dalarlar.  Bütün paketleri açarlar… Sonunda aranılan bulunur ama aradan 10 dakika geçer. Herkes büyük günaha batmış olduğundan ağlamaya, sızlamaya, feryat etmeye başladığından zavallı bebenin öldüğünün bile farkına varmazlar.

İş işten geçmesine rağmen bebeği tesettüre büründürürler. Ağlayıp sızlayanlar, feryat edenler sesini kestikten sonra Dr. Aybüke Hanım bebenin öldüğünün farkına varır. Bu sefer de:

-“Bu bebek doğduğunda ölü müydü, diri miydi?” diye sorar. Kimseden ses çıkmayınca, Bebe Odası’ndaki görevli hanımın sesi duyulur:

-“Bebeğin sesi ta buraya kadar ‘Ingaaa!.. Ingaaa!..’ diye  geliyordu. Ben duydum” der.

Dr. Aybüke Hanım başına gelecekleri bildiğinden herkesi yanına çağırır:

-“Beni dikkatle dinleyin hanımlar!.. Günaha battığımız yetmiyormuş gibi bir de eğer gerçeği söylersek, hepimiz ipi boylarız. Sakın kimse bu olan bitenleri söylemesin. Ben ölü doğduğuna dair bir rapor hazırlayacağım. Burada bulunup da okuryazarlığı bulunanlar şahit olarak bu raporun altına imza atacak, diğerleri de parmak basacak. Aksi halde başınıza gelecekleri düşünün.  Tamam mı?” der. Orada bulunup da korkusundan suç ortaklığını kabul etmiş olan herkes koro halinde:

-“Tamam!..” derler. Okuryazarlar imza atarlar, diğerleri de parmak basarlar. Bu olayda sorumluluğu olan herkes suç ortağı olur ve işin içinden böyle sıyrılırlar.

***

Anne narkoz altında olduğu için olup bitenlerden haberi yoktur.  Sıra anneyi uyandırmaya gelmiştir. Duvarda ses var, annede ses yok. Dr. Aybüke Hanım,  annenin nabzını yoklar, nabız yok; stetoskopla kalbini dinler, ondan da tık yok…  Anlar ki, o da kan kaybından gitmiş… Bunun üzerine soğukkanlılığını koruyarak:

-“Burada bulunan bütün hanımlar beni dinleyin!.. Anne de sizlere ömür!.. Allah’tan gelene bizim yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur. Mukadderatı böyleymiş, mümine bir hanımdı, doğduğu günden beri zorunlu haller dışında tesettürlü gezerdi. Allah mekânını cennet etsin. O şimdi bebeğiyle birlikte cennettedir. Bunun için de uygun bir rapor yazacağım. Herkes yine imzalayacak ve imzası olmayanlar da parmak basacaklar. Eğer ağzınızdan rapordakinin dışında bir şey kaçırırsanız, sizi hiç kimse darağacından kurtaramaz. Tamam mı?” Yine hep bir ağızdan koro halinde:

-“Tamam!..” derler ve okuma yazma bilenler raporda adlarının altına imzalarını atarlar; okuma yazması olmayanlar da parmaklarını basarlar.

***

Şimdi Ahlak ve Edep Basımevi’nde son eseri “Türkiye’de Ana Okulları’nda Türban ve Tesettür”ün basımında bulunan Yüksek Bürokrat Ömer Bey’e durumu münasip bir dille anlatmaya sıra geldi. Güngörmüş, feleğin çemberinden geçmiş Dr. Aybüke Hanım söze başlar:

-“Değerli mümine arkadaşlar!.. Kardeşlerim!.. Beni can kulağıyla dinleyin: Kendinizin, çoluk çocuğunuzun ve ailenizin istikbalini, huzurunu istiyorsanız, başınıza gelecekleri düşünüyorsanız ağız birliği halinde hareket etmemiz gerektiğini bilmenizde sonsuz faydalar vardır. Allah’tan ki, ev halkından hiç kimse yoktu. Türbanı ve tesettürü zamanında bulup merhume bebeği tesettürleyemediğimiz için öbür dünyada cehennem narında zaten cayır cayır yanacağız. Hiç olmazsa, bu dünyada yanmayalım. Tamam mı, söz mü?”

Yine hep bir ağızdan:

-“Tamam!. Söz, söz!..” derler.

-“O halde söyleyeceklerimi tekrar edin ve ezberleyin. Size sorulduğunda sakın farklı şey söylemeyin! Tamam mı, söz mü?”

-“Tamam, söz, söz!..”

Dr. AybükeHanım söyler, diğerleri aynen tekrar ederler.

***

Yüksek Bürokrat Ömer Bey Helal  Matbaa’da işini halletmiş olmanın mutluluğu içinde akşam evine döner. Kapıyı Dr. Aybüke Hanım açar. Diğerleri kapının eşiğinde Ömer Bey’in sesini duyar duymaz kendilerine öğretildiği gibi gözlerine tükürükler çalıp ovalayarak feryadı figan içinde ağlamaya başlarlar. Ömer Bey birden irkilerek ve korkarak Dr. Aybüke Hanım’ın gözüne bakar ve:

-“Yoksa, yoksa, yoksa…” Yutkunur ve devamla: “ Yoksa, bebemize bir şey mi oldu?”

Dr. Aybüke Hanım; mesleğinin ve yılların kazandırmış olduğu tecrübesine dayanarak soğukkanlılıkla ve hüzünle:

-“Maalesef…  Mukadderatın önüne geçilmiyor. Bütün mesleki bilgilerime, tecrübelerime ve gayretlerime rağmen merhume bebenizi küvez olmadığı için kurtaramadık… Başınız sağ olsun… Allah mekânını cennet etsin…”

Yüksek Bürokrat Ömer Bey, hıçkırarak gözyaşlarını akıtır ve:

-“Ya annesi?” der.

Dr. Aybüke Hanım, derin bir iç çekişten sonra:

-“Maalesef, onu da kan kaybından kaybettik. Keşke çalışmış olduğu hastanenin doğum kliniğine yatırıp tedbirlerimizi alsaydık. Şimdi her ikisi de hayatta olacaktı. Ben size söyledim ama siz ‘Allah onları korur’ diye önemsemediniz… Ne kadar ağlasanız onları geri getiremezsiniz. Mukadderatları böyleymiş… İnsanların alınlarına yazılanlar, günü ve saati gelince yerine geliyor. Allah’tan başka kimse onun önüne geçemiyor. Siz bir din âlimi olarak bunu en iyi siz bilirsiniz Ömer Bey… Allah merhumelerin mekanını cennet etsin, size de sabırlar versin, başınız sağ olsun…”

Ömer Bey hıçkıra hıçkıra ağlamaktan bir şey diyemez ama kendine geldikten sonra:

-“Aybüke Hanım; siz bana ne zaman  ‘Çalışmış olduğu hastanenin doğum kliniğine yatırıp tedbirlerimizi alalım’ dediniz de ben kabul etmedim? Ben tevekküle inanan bir müminim. Ben size böyle bir şey söylediğimi kesinlikle hatırlamıyorum. Siz bana böyle bir şey demiş olsaydınız, ben kesinlikle size itiraz etmezdim. Tam tersine, bu konuda ne yapılıp yapılmayacağını ben size bıraktım. Bu konuda kararı veren ve eşimi ikna eden de sizsiniz…”

Dr. Aybüke Hanım sinirlenir ama soğukkanlılığını koruyarak:

-“Ömer Bey, acınızı anlıyorum ve acınızdan ne söylediğinizi bilmiyorsunuz. Eğer bana inanmıyorsanız o zaman yanımda burada bulunan hanımlar da vardı, onlara sorun. Onlar benim size ne söylediğimi, sizin bana ne söylediğinizi söylesinler…”

Doğum nedeniyle görevli bütün hanımlar da Ömer Bey’le Dr. Aybüke Hanımı dinliyorlardı. Ömer Bey hanımların gözlerine bakınca neredeyse koro halinde:

-“Dr. Aybüke Hanım doğru söylüyor, hastanenin doğum kliniği yerine her şeye rağmen evi tercih eden sizsiniz. Bu konuda Doktor Hanım doğru söylüyor. Biz de şahitik…” dediler.

Yüksek Bürokrat Ömer Bey, bir yandan merhume bebesinin ve eşinin başında dua ederken bir yandan da derin derin düşünerek: “Belli ki, bunlar ağızbirliği yapmışlar. Şimdi ben bunların üzerine gitsem, bunlar beni suçlu diye ilan ederler, ben yakamı adaletin elinden kurtaramam. İyisi mi dilimi tutayım da konu savcılık olmasın, eş ve evlat acısı yaşamak yetmiyormuş gibi bir de katil damgası yiyip içerde sürünmeyeyim…”

***

Mesleğinin gereğini yapmak yerine “Ne kadar da dindar kadın” desinler diye kadın ve doğum uzmanı Dr. Ayşe Hanım, gerçekten dindar olmadığı halde dindar görüntüsü verip aşırı para hırsı uğruna hem günahsız yavrusunu kaybetti, hem de canından oldu.

Bilime sırtını dönen, batıl inançlarının esiri olan, günaha batmamak ve cehennem narından yanmamak uğruna, ayrıca çevresine de “dini bütün” görüntüsü verip hak etmediği makamı işgal eden, daha da yukarılara gözünü diken Ömer Bey’in gülünç ve acıklı aile dramı böyle sonuçlandı. Yazık!..

***

Bu Ömer beyler ve Ayşe hanımlar ya da onların izinden gidenler, onlara karşı korkularından durmaktan kaçınanlar ne zaman akıllarını başlarına alıp ülkelerinin içine etmeye çalışmaktan vazgeçecekler ?

—————————————

NOT: Yukarıdaki yaşam öyküsü, günümüzde olup bitenlerden esinlenerek yaratılmış bir hayal ürünüdür. Kendini bilmezlere ders vermek için ele aldım.

28.09.2014

Turaç Özgür

 

 

 

 

DÜŞÜNSEL, Masallar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KANALI BOZUKLARLA YAŞAMAK ZORUNDA MIYIZ?

Terbiyesiz, saygısız, görgüsüz öğrencileri sık sık “kanalı bozuk!”, “kanalı bozuklar!..” diye azarlamak zorunda kalır, kızardım.

Bir gün bir öğrencim: “Hocam, ‘kanalı bozuk’, ‘kanalı bozuklar’ ne demektir?” diye sordu. Bunu fırsat bilip bir saat “kanalı bozuk”luğun ne demek olduğu üzerine televizyon kanallarındaki yayınlardan bol örneklerle aşağı yukarı şöyle anlattım:

“Çocuklar; ‘Çocuk ailenin aynasıdır’ diye bir söz vardır. Eskiden bir çocuğa baktığım zaman onun ailesini görür gibi olurdum. Çoğu zaman da haklı olduğumu anlardım. Ama şimdi çocuğa bakıp ailesi hakkında tam bir karar veremiyorum.

Konumuzla ilgili olan kısmı üzerinde ne demek istediğimi açıklayayım da kimleri ‘kanalı bozuk’ veya ‘kanalı bozuklar’ diye kastettiğimi iyi anlayın.

Burası bir okulun bağımsız ders işlenen bir bölümü, bir sınıftır. Burada ders veren öğretmenin dersini gereği gibi huzur içinde işleyebilmesi, öğrencilerin de verilenleri yeterince alabilmesi için uyulması zorunlu olan asgari kurallar vardır. Kimse kendiliğinden, kural dışı hareket edip burasını bir çilehaneye döndüremez, döndürme lüksü olmadığı gibi başkalarına zarar verme hakkı da yoktur.

Kurallara uyanlar üzerlerine alınmasınlar; kurallara uymayanlara, uyarıdan anlamayanlara, beni çileden çıkaranlara işte bu nedenle‘kanalı bozuklar’ diyorum. Daha iyi anlamanız için biraz örneklendirmek gerekirse:

Televizyon evlerimize girmeden önce, ailesi görgülü, asil ruhluysa, çocuk da öyle olur, eksikleri varsa iyi bir eğitimle tamamlardı. Tam tersine ailesi görgüsüz ve uygarlıktan nasibini almamışsa, ne kadar iyi eğitim alırsa alsın aile içinde almış olduklarını ister istemez etrafına yansıtır, karakterini ortaya koyar, çevresini rahatsız ederdi.

Şimdi yüzlerce televizyon kanalları yaptıkları yayınlarla evlerimizin içine kadar girip başköşeye kuruldular. Çoğu aileler, çoluk çocuk demeden televizyonun karşısında boş zamanlarını geçirir oldular. Ailenin, yakın çevrenin ve okulun eğitiminin yanına bir de bu yayınlar eklendi. Hatta ailenin, çevrenin ve okulun etkisinin üzerinde daha güçlü bir etki yapmaya başladılar.

Bunların içinde her yaş grubunun seyredilebilecekleri yayınlar vardır.  Bazı yaş gruplarının özellikle eğitim çağındaki çocukların asla seyredemeyecekleri, seyretmemeleri gereken yayınlar vardır. Eğitim çağındaki çocuklar; kesinlikle seyredilmemeleri gereken kanalları ve yayınları izleyip ister istemez etkileniyorlar. Kendilerini sanatçı veya sunucu zanneden birilerine, hele de yüksek reytingi dolayısı ile fazla kazananlara özenip onları taklit ediyorlar, onlar gibi olmaya çalışıyorlar, tamamen bozuluyorlar, karakterleri ona göre şekilleniyor.

Kendisinin ve çocuğunun iyiliğini, geleceğini düşünen aklı başında hiçbir aile başkalarını bırak, bilerek böylesine bozulmuş, karakter yoksunu çocuk yetiştirmez, yetiştirmek de istemez.

Akşam sabah tüm zamanlarını o kanalları izleyip çığırdan çıkıp benim terbiye ve nezaket sigortalarımı attırana ‘kanalı bozuk’, birden fazlaysa onları kastedip ‘kanalı bozuklar” diyorum. Şimdi anladınız mı?” dedim.

Öğrenciler de adeta koro halinde: “Çok iyi anladık Hocam!..” dediler. Ben de “kanalı bozuk”luğun ne demek olduğunu anlatmış oldum.

Ondan sonra bir çocuğa kızdığım zaman öğrenciler, “Hocam, onun kanalı bozuktur” derlerdi.

Yahu bu memleket neredeyse “kanalı bozuklar”ın istilası altına girmiş. Her nere baksam “kanalı bozuklar”ı görüyorum. Her ne dinlesem “kanalı bozuklar”ın sesi… Her nere gitsem, karşımda “kanalı bozuklar”… Hangi kanalı açsam karşımda “kanalı bozuklar”… “Kanalı bozuklar” her şeye ve her yere egemen oldular; herkese kendi doğrularını dayatmaya başladılar.  Bunu da “ileri demokrasi”, “milli irade” diye yutturmaya çalışıyorlar.

Böylelerine göre 100 kişinin 51’i “milli irade”, geriye kalan 49’u da bu duruma göre “zilli irade” veya şamar oğlanı oluyor. Ben de diyorum ki, “Ya aklını başına al, beni yok saymaktan vazgeç ya da al o milli iradeni başına çal!.. Sen haddini bilmezsen, ben bildirmesini, seni oradan indirmesini bilirim!..”

Bu “milli irade” ve “ileri demokrasi” mavalları henüz kanalı bozulmayanların tüm sigortalarını attırdı, yakında her yerde yangınlar çıkarsa hiç şaşmam.

Ülkemde “kanalı bozuklar”dan geçilmez oldu. Kanalı bozulmamış bir yer var mı acaba? Kanalım henüz tamamen bozulmadan ve arkama da bakmadan başımı alıp oraya gitmek istiyorum.

26.09.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

17 AĞUSTOS 1999 BÜYÜK DEPREMİ

1- 16.08.1999 Pazartesi: Özder birlikte çalıştığı arkadaşı Derya ile odasında sohbet edip bir şeyler yediler içtiler. Yattılar. Önder de kendi odasında televizyon izliyordu. Fadime ile ben de salonda hem televizyon izledik, hem de viski içtik.

Televizyonda ev sahipleri ile kiracı ilişkilerinden ve kiraların çok yüksek olduğundan bahsediyordu. 29 Mayıs Cumartesi günü evimize taşınmıştık. Bu duruma göre 80 gündür kendi evimizde oturuyorduk ve kiradan da kurtulmuştuk. Bundan dolayı “Allah’a şükürler olsun ki, kiradan kurtulduk ve Hüsamettin Özder gibi bir ev sahibimiz artık yoktur. Aksi halde bu koşullarda işimiz çok zordu” diye divanda uzandığım yerde dile getirmiştim.

Nerden bilirdim ki, birkaç saat sonra 7,4 şiddetinde deprem olacak, biz de beterin beteri duruma düşüp sokakta kalacak, sakat kalmadığımıza, ölmediğimize şükredecektik.

2- 17.08.1999 Salı: Deprem anında çocuklar uyuyorlar, Fadime ile ben de yarı uykulu durumda yatak odasında yatıyorduk. Saat 03.02’de korkunç bir patlama ve kulakları sağır eden bir uğuldama oldu. Sanki dağ gibi bir canavar durmadan kükrüyordu. Ömrüm boyunca öyle korkunç ve uzun süren bir kükreme duymamıştım. Perdeler kapalı olmasına rağmen pırıl pırıl bir ışık içeriyi aydınlattı.

Ben bir anlam veremedim. Fadime bomba patladığını zannetti. Ama korkunç gürültünün ve kuvvetli ışığın sebebini anlamak için perdeyi açıp dışarı baktığımda ortalık şimşek çakmış gibi aydınlıktı. Önce hafif bir sarsıntı ve bir kasırga sesi… Korkunç bir fırtına diye düşünürken, ardından bitmek tükenmek bilmeyen bir sarsıntı, sonra gerek evin içinden, gerekse alt ve üst katlardan kırılma, çatırtı, patırtı sesleri birbirini izledi. Biraz uzaklarda “Harrr! Harrr!” sesleri gelmeye başladı. Bu sesler bizim blokların arkasındaki binaların çökmesinin sesleri olduğunu sonradan anladım.

Sanki genç bir elma ağacının dallarındaki bütün elmaları dökmeye ahdetmiş deli bir boğa ağacı sürekli boynuzluyordu. O anda deprem olduğunu anladım. “Köşelere kaçın!” diye bağırdım. Arkasından yatağın kenarlarından iki elimle güçlüce tutunup ayaklarım yerde olduğu halde dışarıya fırlamamak için oturdum, pencerenin arkasına sindim. Üst tarafımda asılı olan Hz. Ali ve çocuklarının camiye giderken kazlarla önü kesilen posteri ayaklarıma düşüp dağıldı. Bir asır kadar uzun hissettiğimiz 45 saniyelik deprem duruncaya kadar hiç ara vermeden “Allah, Allah, Allah!..” diye ölümümüzü bekledim.

Ben yaşamımızın noktalandığı kanaatindeydim. Korkunç ölüm tünelinde bina ile birlikte bilinmeyene doğru hızla savrulup gidiyormuşuz gibi hissettim. Bu tünelde nereye ve ne zaman toslayacağımızı düşünüyordum. Bu arada kendim ve Fadime için değil de genç yaşta çocuklarımızın yaşamlarını bu şekilde noktalamalarını düşünmek beni çok rahatsız ediyor, onlara bir şey olmaması ya da acı çekmemeleri için dualar ediyordum.

Özder depremden biraz önce tuvalete kalktığı için uyanıkmış. Odasındaki kitaplığı üzerine doğru düşünce çok korkmuş. Öleceği korkusuyla durmadan yürek paralayıcı çığlıklar atıyordu. Aynı odayı paylaştığı kız arkadaşı Derya’da ses seda yoktu. O, derin uykusundan Özder’in çığlıkları ve bağırtılarıyla son anda uyanmış.

Önder üzerine düşen sıva kırıntılarıyla uyanıp ne olduğunu anlamaya çalışmış, deprem olduğunu anladığında da yastığı başının üzerine koyup yumulmuş.

Fadime bir yandan “Evimiz başımıza yıkılıyor!” diye feryat ediyor, bir yandan da “Çocuklar, buraya gelin!” diye bağırıyordu.

Bağırıp çağırmalara Önder de “Ne bağırıyorsunuz?!.” diye bağırıyordu. Derken, nihayet korkunç sarsıntı ve sesler kesildi. Binamız yerli yerinde duruyor ve biz de ölmemiştik.

Ben “Haydin dışarı çıkalım, çabuk olun!” diye seslendim gömleğimi ve eşofmanımın altını çabucak giydim. Biz merdivenden inerken karanlıkta 16 numarada oturanın kızı bir delikanlıyla çabucak merdivenlerden inip siteyi terk etti. Sonradan öğrendiğime göre başından türbanını eksik etmeyen ama sık sık sevgili değiştiren bir kızmış.

Sağ selamet dışarı fırladık. Her taraf karanlık ve toz bulutu içindeydi. Arabanın üzerine düşen sıva kırıntıları nedeniyle alarm sürekli çalıyordu.

Bizim ardımızdan bizim üst komşumuz İrfan Bey, eşi ve iki çocuğu; Hanifi Çüçen, eşi ve iki çocuğu binanın ana kapısından çıktılar.

Alan evlerini terk edenlerle doldu. Dışarı çıkanlara “Durmayın, meydanlara kaçın!” diye bağırdım ve arabaya yöneldik.

Gece Bekçisi Halil Efendi: “Bloklar gelip gelip gidiyordu, neredeyse teperi birbirlerine çarpacaklardı. Çok korktum, kaçtım. Arkadaki binalar yerle bir oldu” diye söyleniyordu.

Eyvah!.. Arabanın anahtarını almayı unutmuşum. Önder arabanın anahtarını almak için fırladı. Annesiyle birlikte onu güçlükle durdurduk. “Sen daha gençsin, ne olur ne olmaz. Sen dur, ben çıkarım” deyip 3. Kattaki evimize tekrar koşarak çıktım. Arabanın anahtarını aldım. Battaniye türü bir şeyler ararken bu arada karanlıkta hızla evi gözden geçirdim: Salondaki Grundik televizyon düşüp parçalamış, çiçeklik ve müzik setinin bir kolonu devrilmiş. Özder’in odasında: Kitaplık Özder’in karyolasının üzerine devrilmiş, kitaplar yerlere saçılmış. Özder’in televizyonunu sehpasından yere indirdim. Mutfakta dolaplar açılmış, kap kacak yerlerde saçılmış, kırılmış, savaş alanı gibiydi.

Yazlık iki yorganı koltuğumun altına kıstırıp hızla aşağı indim. Bizimkiler arabanın yanında beni bekliyorlardı. Doğru arabaya koştum. Önder, yıkıldığı söylenen evlere uzaktan bakıp gelmiş. Yerle bir olan 3 bloku görmemiş olacak ki, ayakta durana bakıp “yıkılan bir şey yok” diyordu.

Arabayı çalıştırıp bizimkileri ve Hanifi’nin çocuklarını bindirip bizim blokların arkasındaki boş alana gittik. Bizim bloklardakiler ve etraftakiler de daha güvenli olduğu için orada toplandılar.

Biraz sonra Önder yıkılan blokların yanına gidip gelmiş: “Baba, şu apartmanlar yerle bir olmuş. Karanlıkta ağlaşıyorlar, bağırıp çağırıyorlar. Işık arıyorlar” dedi.

Arabadakilere “Çabuk inin!” dedim. İçindekileri indirdikten sonra arabayı yıkılan binaların oraya götürüp incir ağacının altına arkasını getirip uzunları yaktım. Ortada evlerin harabeleri tepecikler görünüyordu. Üzerinde de onlarca yardıma gelmiş insanlar vardı. Kendimi tutamayıp “Eyvah! Benim zavallı insanlarım!” diye feryat edip el frenini çekip, arabayı stop etmeyi unutarak dışarı fırladım. Araba sarsılarak kendiliğinden stop etti.

Önder, “Ne oluyor baba, dikkat etsene!” diye beni uyardı.

İner inmez arabanın farlarının aydınlattığı tepeye fırladım. Onlarca insan sağa sola bir şeyler atıyor, canlı-cansız insan arıyorlardı. Ben de şuursuzca acıklı feryatlar edip bir yandan kırıntıları uzaklara atıyordum.

Baktım ki, bu şekilde bir sonuca varamayacağız: “Arkadaşlar hep bir yerde durmayın! Ölmeyenlere zarar vermeyin! Kurtulacakları da öldürmeyin! Ölenler ölmüştür, sağları kurtaralım! Bağırıp çağırmayalım, ses dinleyelim, yaşayanları tespit edelim, ona göre hareket edelim!” deyince, beni dinleyenler öyle yaptılar.

Bu arada birkaç yaralı kurtuldu. Seyircilerden alkış koptu. Bu alkışlara bir anlam veremedim.

“Yaşayan var mı? Yaşıyorsanız ses verin! Sizi kurtarmaya geldik. Korkmayın, bize güvenin!” diye bağırmaya başladım.

Derinlerden bir kadın sesi geldi. Birkaç kişi sesin geldiği yere yöneldik. Bir el feneri getirtip sesin geldiği yarıklardan aşağılara doğru baktık. 4–5 metre aşağılarda olduğu belliydi. Yarıklar aşağıda kapanmıştı. Birkaç adım aşağıya inip aramaya başladım. Bulamayınca çaresizlik içinde: “Yenge nasılsın? Yerin iyi mi?” diye bağırdım. O da “Nefes alamıyorum” diye seslendi. “Korkma, bir yere ayrılma, üzerin sağlamdır, seni kurtaracağız!” diye bağırdım. Sonra da “Zavallı nereye ayrılacak?” diye kendi kendime söylendim.

Bu arada yukarıdan kayan bir beton blok sol ayağıma çarptı. Az kalsın ayağım altında kalıyor ve kırılıyordu. Bunun üzerine yukarıda iş yapamaz duruma geldim. Önder’le bir adam yanıma gelip çekici kanca ve makas getirmek için arabayı istediler. Zaten bundan sonra fazla bir işe yaramazdım. Topallıya topallıya aşağıya inip iki adamla arabaya binip 500 yataklı Devlet Hastanesi (Darıca Farabi Devlet Hastanesi) inşaatlarının oraya gittik. Orada arabanın ışığında işe yarar bir şey arayıp durduk. Sonuçta bir demir makas alıp tekrar aynı yere geldik.

Biz geldiğimizde etraf vinçle, araçlar ve insanlarla dolmuştu. Arabanın orada durmasının da gereği kalmamıştı.

Bizim çocukların yanına gittim. Ağlaşıp sızlaşıyorlardı. Özder’i zaten başından beri susturamıyorduk: “Baba bu eve bir daha girmem. Buradan gidek” diyordu.

Fadime, Özder ve Derya’nın başları bağlıydı, benim getirdiğim yazlık yorganlara sarınmış ayakta duruyorlardı. Onları arabaya aldım. Arabadan ben de inip C/3’te oturmakta olan Foto Mehmet Özdemir’in hanımı Süheyla hanımı da arabaya bindirdim.

Az sonra Fadime “Başımızı yıkayacak bir yer var mı?” diye sordu. Ben kendi kendime “Vah vah!.. Zavallılar kafayı da üşüttüler” diye düşündüm.

Sonra gidip bir yerde kafalarını yıkayıp geldiler. Bu arada biz de daha güvenli alana yerleşmeye başladık.

Fadime, Özder ve Derya geldiklerinde “Neredeydiniz?” diye sordum. Onlar da “Başımızın kınasını yıkadık” deyince, o zaman kafalarını üşütmediklerini anlayıp sevindim.

Derya’nın anası ile babası gelip onu Gebze’ye evlerine götürmüşler. Bulunduğumuz yerde gezindik, yerlerde oturduk, ortalık aydınlanmaya başladı.

Arabanın radyosunda sürekli olarak deprem haberleri veriliyordu. Hükümet yetkilileri tüm Kocaeli, Adapazarı, Yalova, Gölcük, Avcılar’ın yerle bir olduğunu, binlerce binanın kadayıf gibi çöktüğünü, binlerce ölü ve yaralı olduğunu, devletin bütün imkânlarını seferber ettiğini, kimsenin paniğe kapılmamasını, depremzedelerin yaralarının sarılacağını söylüyordu.

Haberlere bakılırsa biz yine de iyiydik. Bir ara Erzincan Depremi’ni de yaşamış olan Foto Mehmet Özdemir’e “Mehmet Abi, biz de mi depremzede oluyoruz?” dedim.

O da “Hocam, biz depremzede olmuyorsak, kim olacak? Elbette biz de depremzedeyiz” dedi. O zaman anladım ki, biz de depremzede oluyormuşuz.

Nihayet güneş doğdu. Etrafımız araç ve insanlarla dolmaya başladı, sanki panayır yeri gibiydi. Tuvalet ihtiyacı olanlar 200 metre kadar uzakta olan camiye gidip geliyorlardı.

Biz de yerleşim alanımızın yanındaki 3 katlı binanın gölgesinde öğleye kadar oyalandık. Ellerimiz bağlı, yıkıntıdan çıkanları merak ediyor ve kurtarma rezaletini seyrediyorduk.

Ben Önder’le birlikte eve gittim. Evin içi savaş alanına dönmüştü. Dönüşte fotoğraf makinemi ve küçük teyplerimi, birkaç da eşya alıp getirdik.

Zaman zaman eve gidip bez, kap kacak, minder türü şeyler getiriyor, yatak yorgan çarşaflarından, battaniyelerden geçici barınaklar yapıyorduk. Mehmet ağabeylerle biz bir küme oluşturmuştuk. Fadime ile Mehmet Abi’nin karısı ve kızları bir şeyler hazırladılar, karnımızı doyurduk.

Foto Mehmet Abi ile Darıca’ya dükkânına gidip çadır kurmak için biraz bir şeyler getirdik. Biraz ağaç, tahta türü şeyler de bizim S.S. Yeşil Darıca Kooperatif Evleri’nde getirdik. Faruk Uygur’la Mehmet Yel tüm tahta ve ağaç türü şeyleri götürdükleri için doğru dürüst bir şey bulamadık. Demir ve plastik borular, kazma, kürek aldık. Hepsi o kadar… Elimizde bulunan imkânlarla, çarşaf, bezlerle piknik barınakları kurduk. Arabanın koltuğunda, barınaklarımızda, çarşaf ve battaniyelere sarınarak geceledik.

3- 18.08.1999 Çarşamba: Foto Mehmet Abi ile kahvaltıdan sonra çevremizin ve inşaatlarımızın görüntülerini fotoğraf ve video kamerayla tespit ettik. Bu arada ben evimin içini hem görüntüledim, hem de olup bitenleri küçük ses kayıt cihazımla bir mikro kasete kendi sesimle kaydettim.

Meraklılar etrafımıza toplandılar. Kamerada onlar da görünmek istiyorlardı.“Hangi kanaldasınız Abi?” diye bana soranlara, ben de iş olsun diye “Kanal D’deyiz” dedim. Bunun üzerine biz nereye gittikse, arkamızda 150–200 kişilik bir güruh da dolaştı. “Ne zaman yayınlanacak Abi?” dediler. “Akşama” dedim. Hani bir söz vardır: “Koyun can derdinde, kasap et” diye. İşte bu da onun gibi bir şey.

Attığım nutuklar ve tanıtım seslendirmeleri karşısında etrafımızdaki kalabalıklar bizi tasdikliyorlar ve yer yer alkışlarıyla destek veriyorlardı. Kameramanım başının ağrımaması ve hükümetle ters düşmemek için işine gelmeyen yerlerde kayıtları durdurmuştu. Sonradan teypteki sesimle karşılaştırınca kuşa çevirdiğini anladım.

Nihayet, kameramanım korkusundan benden ayrıldı. Tek başıma röportajlarıma ses kayıt cihazıyla devam ettim. 4 bloktan 3’ü yıkılan 5 katlı Petkim Evleri’nin etrafındaki meraklılara ve seyircilere depremle ilgili görüşlerini almak için teybimi uzattım. Zaman zaman yorumlar yaptım. Kimileri de siyaset yapıyorsun diye bana sataştı. Aldırış etmedim, yapmam gerekenleri yaptım.

Kameramanıma “Neden tamamını çekmedin, sansürledin?” deyince de “Sen devlete, hükümete atıp tutuyordun, o zaman kaydetmiyordum” dedi. “Yahu ne atıp tutması, sadece eleştiriyordum. Eleştirmek suç mu?” dedim. O da “Neme lazım, tedbirli olmak lazım” dedi. Hay senin tedbirini!.. MHP’li, ülkücü, koca bozkurtun milliyetçilik damarları kabarmış olmalı ki, eski bir komünistin eleştirilerine dayanamamıştır.

Ayrıca, Mehmet Abi’nin oğlu Samet’le birlikte bizim blokların ve arkamızda yıkılan blokların görüntülerini aldık. Aynı zamanda ben seslendiriyordum. Elimdeki mikro teybe de sesimi kaydediyordum.

Meraklı ve seyircilerle yaptığım röportajlara örnek:

-Beyefendi burada ne oldu?

-Abi, depremde burada 5 katlı 3 apartman yıkıldı.

-Yakınlarınızı mı arıyorsunuz?

-Hayır, Abi.

-Peki, seyrediyor musunuz?

 -Evet, Abi.

-Meraklı mısınız? Evet, Abi.

-Peki, bu 25 tonluk kepçeliler, bekolar ne yapıyorlar bu yıkıntıların üzerinde?

-İnsanları kurtarmaya çalışıyorlar.

-Ölüleri mi, dirileri mi?

-Hem ölüleri, hem de dirileri.

-Bu nasıl kurtarmak, başlarında bir uzman var mı?

-Hayır, Abi.

-Ölüleri kurtarmaya çalışıyorlarsa, zaten onların evleri kendilerine mezar olmuş, bıraksınlar, onlar orada biraz daha yatsınlar. Yok, eğer dirileri kurtarmaya çalışıyorlarsa bu nasıl kurtarma? O araçların paletlerinin, kepçelerinin altında karıncaların bile saklanamayacağı kadar boşluk kalmaz.

-Abi, bunlar dirileri de öldürmeye çalışıyorlar.

 ***

-Merhaba, kardeş! Siz kimsiniz, meraklı mısınız?

-Evet, Abi, meraklıyım.

-Bu araçlar belediyenindir, değil mi?

-Bilmiyorum Abi.

-Özel bir şirketindir, diyorlar, doğru mu?

-Başka bir şahıs söze giriyor:

-Bunlar Unsur İnşaat’ın araçlarıdır. Adamlar hiçbir karşılık beklemeden kurtarmayı yapıyorlar.

Başka birisi:

-Allah razı olsun onlardan abi. Böyle insanlar da var.

-Evet, Allah razı olsun, iyilik mi ediyorlar, kötülük mü ediyorlar bilemiyorum.

Başka bir grubun yanına yaklaşıyorum. Şov ve siyaset yapıyorsun diye bana saldıracaklar neredeyse. Oradan uzaklaşıyorum.

Öğleden sonra yıkılan binaların civarında kalabalıklar toplanmış, ayaküstü konuşuyorlardı. “Milletvekili gelmiş” dediler. Küçük teybimi gömleğimin cebine koyup yanlarına gittim.

Fazilet Partisi Kocaeli Milletvekili ve Meclis Başkan Vekili Vecdi Gönül, Gebze Kaymakamı, Gebze Belediye Başkanı Ahmet Pembegüllü, Gebze Emniyet Müdürü çevreyi gezip bilgi almak için koruma polisleriyle gelmişler.

Milletvekiliyle dinliyor, orta yaşlı bir beyefendi de sürekli dilek ve şikâyetlerini sıralıyordu. Bir türlü sözlerini bitirmiyordu. Dayanamayıp araya girdim. Adam bozuldu: “Ben daha sözlerimi bitirmedim” dedi.

Ben de “Senin sözlerinin biteceği yoktur. Bizim de söyleyeceklerimiz var, bitir de biz de söyleyeceklerimizi sayın milletvekilimize söyleyelim” dedim. Baktım sözlerini bitirmiyor. Araya girdim. Kendimi tanıttım. Deprem anından başlayarak durumu özetledim. Seslerini de aldığımı söyleyip teybimi cebimden çıkardım.

“Sayın milletvekilimi burada görmekten memnun olduk. Keşke diğer partilerden de milletvekilleri gelselerdi de depremzedelerin durumlarını yakından görselerdi. Ona göre önlemler alınması için girişimlerde bulunsalardı. Darıca Belediye Başkanı’nın burada bulunmaması büyük bir eksikliktir. Özellikle onu görmek isterdik. İnsanlar nerede barınıyorlar, ne yiyorlar, ne içiyorlar, ihtiyaçlarını nasıl gideriyorlar? Ne yapmak gerekir, hangi önlemleri almak gerekir, enkaz altında kalanların kurtarılması için kılavuzlar var mıdır, yok mudur, şu 25 tonluk kepçeliler, Bekolar kimlerin emriyle kimleri kurtarmaya çalıyorlar, birtakım izleri mi kaybetmeye çalışıyorlar yoksa insanları mı kurtarmaya çalışıyorlar? bilmiyoruz.

Böyle kurtarma olmaz. Ben bir deprem uzmanı değilim ama bu yapılanların yanlış olduğunu görüyorum. Bu kepçelerin, bu paletlerin altında değil insan, karınca bile kurtulmaz. Bu şekilde kurtulmayı bekleyen bir canlı olmaktansa, ölmüş olmayı tercih ederim.

Yaptığım bir röportajda gencin biri: ‘Beton bir blok kaldırılınca altından 13 yaşlarında bir kız çocuğu çıktı. Elinden tutup tam çekmek üzereydim ki, blok çocuğun üzerine düştü, canımı zor kurtardım,  çocuk ezilerek öldü’ diyor.

Böyle kurtarma olmaz. Bir sorumlu yoktur. Ölenler zaten ölmüştür. Hiç olmazsa, itina ile yaralılar ve sağ kalanlar kurtarılabilir. Ama bu şekilde insanlar diri diri parçalanıp çıkarılıyor. Böyle olmaz!” dedim.

Pembegüllü alındı, bana sataştı. Pembegüllü’ye Milletvekili kızdı: “Bırakın arkadaş konuşsun, dinleyelim” dedi. Pembegüllü sustu. Pembegüllü’ye ‘Sayın Pembegüllü iki gündür size teşekkürler edip, duruyorum. Darıca Belediyesi bizimle ilgilenmedi ama Gebze Belediyesi bize tankerlerle su gönderdi, yiyecekler dağıttı diye. Aha bu teypte kayıtlıdır. Sözüm size değildir. Sözüm Darıca Belediye Başkanı İbrahim Pehlivan’a ve diğer yetkilileredir” dedim.

Ardından Kaymakam alınıp teybimi istedi. Ben teybimi yere çarpacak zannedip yumruğu atmaya hazırlanıyordum ki, kendisini aklayan bir konuşma yaptıktan sonra teybimi verdi.

Konuşmaya devam ettim. “Sayın Milletvekilim, böyle afetlerde devlet ne yapacağını bilemiyor. Milletin örgütlenmesine de fırsat verilmedi. Örgütsüz milletin de başına bunlar gelince olan oluyor. Bu devlet konuşanı, düşüneni sevmiyor, örgütlenmeyi engelliyor. Her şey el yordamıyla yapılıyor. Ben hak ve hukukumu aradığım için il il, okul okul süründürüldüm. Şimdi de Yalova’da sürgün hayatı yaşıyorum. Sizden de yardım isteyip tekrar buraya gelmek istiyorum. Aha şurada kendi imkânlarımızla yatak yorgan yüzleriyle yapmış olduğumuz barınaklarımızda kalıyoruz,  yaşam savaşı veriyoruz. Devleti yanımızda göremiyoruz” dedim.

Kaymakam, gülerek sözümü kesti, “Biraz daha konuşursan, beni de sürgün kaymakam edeceksin” dedi.

“Bütün hırsızlar, talancılar kol geziyorlar. Bunlar için tedbirler alınmalıdır. Toplu çadır kentler kurulmalı, her türlü hizmetler gitmelidir. Benim gibi kendi imkânlarıyla evlerine yakın yerlerde yaşamak isteyenlere de yardımcı olunmalı, elektrik, su ve telefon verilmeli, seyyar tuvalet ve banyolar kurulmalıdır” dedim.

Kaymakam “Onlar için çalışmalarımız vardır. Kimse mağdur edilmeyecek” dedi.

“Bugün şöyle bir duyum aldım: Körfez’deki TÜPRAŞ infilak etmek üzereymiş. Eğer patlarsa, bilmem kaç atom bombasına eşdeğerde bir felaket olacakmış. Patlama sonucu çıkacak duman ve gazdan kimse kurtulamazmış. Dağlara kaçmak gerekiyormuş. İyi güzel de hangi dağa, hangi yollardan kaçacağız? Bunun altyapısı yapıldı mı? Burada öyle bir dağ mı var? Gaz ve duman dağ mağ dinlemez. Doğru dürüst bir ilkokul bitirmiş bir çocuk bile bilir ki, gazdan kaçarak korunulmaz. Gazdan korunmak için kapalı yerlere girilir, kapı ve pencereler gaz sızdırmaz hale getirilir, tehlike geçinceye kadar beklenir. Böyle bir şey varsa, yanlıştır. Yoksa, derhal basın yayın yoluyla yalanlansın. Çıkacak panikte insanlar birbirlerini yerler, hırsızlara da gün doğar” dedim.

Kaymakam “Kim çıkarıyor böyle dedikoduları?” diye kızdı.

Ben de “Bugün herkesin dilindedir. Aynı alanda yaşadığımız arkadaşları güçlükle ikna ettim. Yoksa burayı terk etmek istiyorlardı” dedim.

Milletvekili “TÜPRAŞ’ın 60 metrelik bir bacasının sarsıntılardan çöktüğünü, meydana gelen yangının da ondan oluştuğunu, petrolün denizde yayılıp tersaneyi yok etmemesi için 2 kilometrelik bariyerin çekildiğini, İsrail’den gelen köpükle yangının söndürüldüğünü, bu konuda en ufak bir endişe duyulmamasını dile getirdi.

Ben de “Söylenenler doğrudur demiyorum. Yalanlansın ve önlem alınsın diyorum” dedim.

Milletvekili “Hocam, çok doğru söylüyorsun. Sözler uçucudur. Bunları yaz, belgele, kitap haline getir, unutulmasın. Ben Erzincan Valisiyken depremde 25 akrabamı kaybettim” dedi.

Ben de “Yazıyorum efendim, resimlerini de çekiyorum. Röportajlar da yapıyorum” dedim.

Sonra içlerinde ben de olmak üzere birlikte 7 kişilik bir grup yıkılan binaları gezdik. Yıkıntılara kimse yanaşmasın diye kırmızı şerit çekilmişti. Şeritlerin içindeydik. Milletvekili ile yan yana yürürken:

—Sayın Milletvekilim, Ankara’ya geleyim de bana torpil ol, buraya geleyim.

—Kocaeli DSP Milletvekiline derdini anlatsan daha iyi olmaz mı?

—Beni sürenler zaten onlardır.

—Yaa!.. Tamam, gelirsin, yardım ederim.

—Beni hatırlar mısın?

—Seni unutmak mümkün mü? diye güldü.

—Tamam, efendim, en kısa sürede Ankara’da sizi ziyaret edeceğim.

—Bekliyorum, dedikten sonra tokalaşıp ayrıldık.

Baktım ki, Hasan Aydın ve kardeşleri bize doğru geliyorlar. “Sayın Milletvekilim, şu gelenler şimdi size çatarlar. İki gündür insanlar çatacak adam arıyorlar. Milletvekilliğinize, polislere güvenmeyin. Onlarla muhatap olmadan burayı derhal terk edin” dedim. Tokalaştık, ilgime ve uyarılarıma teşekkür etti.

Grup burnumuzun dibine kadar gelip: “Tuuu!.. Sizden hiç utanma yok mu, sizden hiç arlanma yok mu, siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz? Bu insanları bu araçların altında bile bile öldürüyorlar. Sorumlular nerede? Şerefsiz herifler!” diye sataştılar.

Onlar kendilerini savunmaya çalıştılar. Baktılar ki iş daha da kötüye gidiyor, kaçmaktan başka çare bulamadılar. Bizimkiler derhal arabalarına binip adeta kaçtılar.

Onlar uzaklaştıktan sonra bana “Senin o şerefsizlerin arasında ne işin var?!.” diye sataştılar.

Ben de “Size ne, size mi danışacağım?! Ne işim varsa, vardır!” dedim. Beni kendilerinden saydıkları için daha fazla üzerime gelmediler.

Yeğenim Haşmet Kale telefonla aradı: “Mustafa Dayım da oraya geliyor” dedi. Fadime’ye durumu anlattıktan sonra “Sevgili Ağabeyciğim geldiğinde nerede yatıracağız?” dedim. Sonra gülerek “Onu da evde ağırlayalım” diye ekledim.

4- 19.08.1999 Perşembe: Cafer Başak çadırımıza gelip bizi ziyaret etti.

Hasan Aydın, çadırımıza gelip bizi ziyaret etti. “Kaymakam kendisine hakaret ettiğimi ileri sürerek beni savcılığa şikâyet etmiş” dedi. Ben de “İyi ya! Mahkemede biraz daha söversin” dedim. Gülüştük.

Onlar ayrıldıktan sonra biz bez ve çarşaflardan kurduğumuz geçici çadır inşaatlarına devam ettik. Ben her fırsatta etrafımı temizliyor ve suluyordum. En küçük bir cam kırığı ve yabancı bir şey görsem topluyor, çöplüğe atıyordum. Toprak elektriğimi aldığı için çoğu zaman yalınayak geziyordum. Mehmet Abi’yi yaşından dolayı “Oba Başkanı”, kendimi de “Belediye Başkanı” olarak adlandırdım. Burada daha uzun zaman kalacağımız hesabıyla yağmur yağdığında bulunduğumuz yerin suyla dolacağının hesabını yaparak, önümüzdeki sokakla bulunduğumuz yer arasında 4-5 metrelik yer çadır kurmaya daha uygundu ama böğürtlenlerle kaplıydı. Değil çadır kurmak, yanından bile geçilmiyordu. İleride perişan olup ikinci bir felaketi yaşamamak için orayı temizlemekten başka çare yoktu. Mehmet ağabeylerle ortak çadırımızı oraya kurmayı kararlaştırmıştım ama benden başka da çalışacak kimse yoktu. Herkes işine gidiyordu. Ben yalnız başıma kazma, kürek, bel, balta ne buldumsa onlarla orayı ikinci günden başlayıp günlerce temizledim.

Benim bu gayretimi görenler benimle dalgalarını geçiyorlardı. Hele bir bayan öğretmen vardı ki, kendini öğretmen değil de Yeşil Çam’ın süper starı zannediyordu. En çok da o benimle dalgasını geçiyordu. “Hocam, canın sıkıldıkça etrafı temizliyorsun. Herhalde buraya yerleşeceksin. Bizim elimiz değmiyor, biraz da bizim çadırın önünü temizleseniz” diyordu. İştah açıcı bir bayan olduğu için gülüp geçiyor, “Olur, Hoca Hanım” diyordum. İçimden de “Yakında yağmurlar yağdığında görüşür” diyordum. Söylenenler hiç umurumda değildi.

Komşumuz Nurettin Abi, benim bu titizliğimi seyreder ve beni takdir edermiş. Bir ara bana “Hocam, siz Avrupa’da mı yaşadınız?” dedi.

“Hayır, hiç Avrupa’ya gitmedim” dedim.

“Hocam, öbürleri tembel tembel yatarken, dedikodu yaparken, her şeyi devletten milletten beklerken, siz durmadan, bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz. Pislik içinde yüzen yeri tertemiz ettiniz, etrafı yaşanılır hale getirdiniz. Tam bir Avrupalı gibi hareket ediyorsunuz. Sizi günlerdir seyrediyor ve takdir ediyorum.

Hocam, ben Erzincanlıyım, biz de Erzincan’da ve burada deprem geçirdik. Depremzedeleri en iyi ben anlarım. Adım Nurettin’dir, bu bina benimdir. Ben Avusturya’da çalıştım, emekli oldum. Aynı zamanda inşaat ustasıyım. Bodrum katta bir kamyondan fazla inşaat malzemesi ve diğer araç-gereçler vardır. Başkasına olsa bir çöpümü vermezdim ama sizin için oranın kapısını açıyorum. İsterseniz hepsini dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Sonunda da giderken bana teslim edersiniz. Zemin kattaki dükkânın tuvaletini de kullanabilirsiniz” dedi.

Foto Mehmet Abi’ye Nurettin Abi’nin malzemelerini kullanabileceğimizi söyleyince, “Nurettin Abi, beni çok sever, benim için yapmayacağı şey yoktur” diye övündü. Ben de bozulmasın diye geçeği söylemedim. İleride bunu Nurettin Abi’ye söylediğimde güldü: “Onun için bir çöpümü vermezdim” dedi.

Neyse, bu kötü günlerde Nurettin Abi’nin bu iyiliğini ömrüm boyunca unutmam olanaksızdır. Zaten 82,5 m2’lik çadırı da Nurettin Abi’nin o sözünden sonra yaptırdık. Aksi halde halimiz kötüydü.

Kazım Özcan arayıp hatırımızı sordu.

5- 20.08.1999 Cuma: Bugün yeğenim Cahit, annesi, Mehmet Erdoğan, Mustafa Bakır,  Elbistan’dan; Ali Kepez de İstanbul’dan aradı.

Mehmet Abi ile birlikte Gebze Küçük Sanayi Sitesi’ne gidip depremzedelerin isteklerine göre çadır diken dükkâna gidip beyaz naylon brandadan 7,5 metre x 11 metre ebadında ortak kullanacağımız çadırın siparişini verip, 30 milyon ödedik.

6- 21.08.1999 Cumartesi: Mamo Emminin oğlu Hacı Kale Elbistan’dan telefonla arayıp hatırımızı sordu.

Mehmet Abi ile Küçük Sanayi Sitesi’ne gidip çadırımızı arabanın bagajına koyup getirdik.

Mehmet Abi’nin daha önce geçirmiş olduğu Erzincan depremindeki tecrübesinden yararlanarak yeni çadır alanımıza çadırımızı nasıl kuracağımızı planladık. Planımıza göre: Aşağı yukarı 2’şer metre aralıklı ve birbirine paralel üç doğru üzerinde birbirlerine eşit uzaklıkta kazık yerleri tespit ettik.

7- 22.08.1999 Pazar: Kazık yerlerini hazırlayıp kazıkları yerleştirmeye başladım. Bu iş için birkaç gün çalışmam, bir kazığı yerleştirmek için de kazma, kürek, manila kullanarak en az 50 cm derinliğinde çukur açmam gerekiyordu. Bu hem çok yorucu, hem de çok zaman alıyordu.

Çukuru açtıktan sonra çevrede taşlar topluyor, kazıkların oynamaması için etrafına çaka çaka dolduruyordum. Kazıkları birbirlerine aşağı yukarı 2’şer metre aralıklarla dikmeye başladım. Orta sıradaki kazıklar en az 3’er, kenardakiler de 2’şer metre dış yüksekliği olacak şekilde ayarlıyordum.

8- 23.08.1999 Pazartesi: Faruk Uygur tatilinden dönüp Darıca’ya gelmiş. Bize görünmeden kooperatif evlerine uğrayıp ilk keşfini yapmış.

Ben kazık dikmeye devam ettim.

Mehmet Abi’nin yardımıyla kazıkların üzerine uzunluğuna kalasları çiviledik. Sonra yanlamasına da aynı şekilde aşağı yukarı yarımşar metre aralıklarla aynı şeyleri yaptık. Bu şekilde çadırın çatısını sabitleştirdik.

Önder çalıştığı fabrikadan Mehmet Abi’nin bir yakınının kamyonetiyle günlerce ambalaj mukavvası ve palet getirmişti.

Çadırın iskelet malzemelerinin neredeyse tamamı Nurettin Abi’ye aittir.

Bizim kooperatif evlerinden de biraz tahta gibi şeyler aradık, bulamayınca 5–6 tane mastar aldık. Bunun üzerine Bekçi Fahri Efendi 7450643’e telefon edip beni Faruk’a şikâyet ettikten sonra anahtarları ortaya atıp evine gitti.

Aradan zaman geçmeden Kahraman Eser geldi. Bekçilerle muhatap olmamamı söyledi. Kiminle muhatap olacağımı sorunca, yanıt veremedi.

Mehmet Abi’nin yakını, kamyonetin sahibi delikanlı mukavvaları çatının üzerine çivileyerek tamamen kapattı. Tahta paletleri de çadırın tabanına döşedik. Onların da üzerini mukavvalarla döşedik.

Sıra geldi çadırı çatının üzerine yerleştirmeye. Onu da hep birlikte yerleştirdik. Bulabildiğimiz ince demir kazıklarla çadırın bağlantı yerlerini yere çaktık ama bunlara güvenilmez. İlk fırsatta çadırı fırtınalara karşı güven altına almak gerekiyor.

Daha sonra çadırı uzunluğuna ikiye bölerek doğu tarafını biz, batı tarafını da Mehmet Ağabeylere ayırdık.

Kurduğumuz çadır altında ilk geceyi geçirirken sabaha kadar yağmur yağdı. Çadırın çukur yerlerinden sular akmaya başladı. Sabaha dek suyla mücadele edip durduk.

9- 24.08.1999 Salı: Darıca Belediyesi’nden Mimar Nurdoğan Yılmaz, Gebze Belediyesi’nden İnşaat Mühendisi Erkan Çelenk ve Bayındırlık ve İskân Müdürlüğü’nden İnşaat Mühendisi Hicran Uzun’la ekibini alıp bize haber vermeden, yangından mal kaçırır gibi ilk kontrolü yaptırmakta idi.

Mustafa Demiral mi, Hanifi Çüçen mi bilemiyorum. Birisi bana durumu bildirdi. Mehmet Abi ile çatı işini yapıyorduk. İşimizi bırakıp yanlarına gittik.

A ve D bloklar kontrol edilmiş, B Blok’una gelmişlerdi. Biz B Blok’ta oturuyorduk. Daha önceden tespit ettiğim yerleri kontrol ettirip not etmek istiyordum.

Hicran Uzun’a “Şuraya da bakınız, buraya da bakınız” deyince, bozuldu:

“Bizim işimizi bize öğretmeyin” dedi. B Blok’un altının üçte birisini kaplayan deponun anahtarı olmadığı için orayı kontrol etmediler. “Burada bir şey yoktur” dedikleri kolonun üzerindeki sıvayı ben kırarak açtığımda kolon kırık çıktı.

“Şuraya da bakılsın” deyince, Erkan Çelenk, “Bize görevimizi öğretme! Biz burada at mı oynatıyoruz?” diye efelendi.

Ben de “At mı oynatıyorsunuz, it mi oynatıyorsunuz bilemem, kontrol edecekseniz doğru dürüst kontrol ediniz, yoksa kontrol etmeyi bırakınız!” diye çıkıştım. Daha sonra “Kardeşim ben burada oturuyorum. Ölümden döndük. Bundan sonra da burada oturmaktan başka çaremiz yoktur. Kimsenin açığını aramıyoruz. Eğer bina sağlam çıkarsa, en çok biz sevineceğiz, kurban keseceğiz” dedim.

Bunun üzerine Hicran Uzun “Biz size oturmayın diyoruz. Ama oturursanız siz bilirsiniz” deyip C Blok’a gittiler.

Rapora göre D’ye girip çıkılmaması, diğerlerinde de oturulmaması konusunda görüş belirttiler.

Bizim B Blok’ta “Kirişlerde kesik mevcut, 6 kolonda kesik, ağır hasar mevcut. Kirişler-döşemede çatlak var, hasarlı, oturulmaz” raporu verildi.

D Blok’un etrafına tehlikeli olduğu için kırmızı şerit çekildi.

Faruk Uygur bana dalaştı. Muhatap olmak istemedim. Başından kaza geçtiğini, ondan dolayı gelemediğini söyledi. Ben de “Biz de ölümden döndük, yaralıyız. Nezaket gösterip bir geçmiş olsun demedin” dedim. Nerede olduğumuzdan haberinin olmadığını söyledi.

Görevini yapmadığını, bizi bekçilerle yönettiğini söyleyip arkasından “Arkadaş sana karşı bir nezaketsizlik, bir kabalık ettik mi?” dedim. O da “Yok” diye yanıt verdi. Ben bunun üzerine: “Depremi Faruk Uygur yaptı demiyoruz. Depremden gelen felâketlerle, inşaat ve mühendislik hatalarından gelen felâket ayrıdır. İnşaat ve mühendislik hatalarının cezasını, varsa, çekersin. Bunu hukuk yollarından ararız” deyip oradan ayrıldık.

Hava bulutlu ve serindi. Polis Selim Özgüleç’le blokları gezdik, blokların ve çevrenin fotoğraflarını çektik.

Aramıza ajan olarak katılan ve birkaç gün ancak oturabilen üst komşum, Denetim Kurulu Üyesi, Faruk Uygur’un kuklası İrfan Yılmaz (tatlı su balığı) çadırını toplayıp Darıca’ya gitti.

Mehmet Abi’nin baldızını da oğlu Samet garajlara götürdü.

Felaket denecek bir rüzgâr esiyordu. Tek başıma sağlamlaştırmaya çalıştığım çadıra hâkim olamadım ve rüzgâr bir yelken gibi çadırı şişirip fırlatıp attı.

Eyvah!.. Bütün emekler boşa gitmişti. Fadime, ben, Ali Bey’in eşi Gülten ve Mehmet Abi’nin kızı Sonay çadırı yeniden kurmaya çalıştık. Ama başaramadık.

Komşumuz Erzurumlu Mustafa Demiral ve misafirleri perişan halimizi utanmadan sıkılmadan seyrettiler.

Nihayet 3 genç yolda geçerken yardımımıza geldiler. Onlarla çadırı kurduk. Yağmur hızlanmaya başladı. Gençler ilerideki çadırlarda kalıyorlarmış, pazarcılık yapıyorlarmış. Bundan dolayı çadır kurmada becerikliydiler.

Oh!.. Nihayet kurtulmuştuk. Fadime battaniyenin altına girmiş ağlıyordu. Geçler “Ağlama Teyze” diye teselli etmeye çalıştılar. Sonra da “Yapacağımız başka bir şey var mı?” dediler. Teşekkürler ettik, gittiler.

Çadırımız kurulduktan sonra o kadar güçlü sağanak yağmur yağdı ki, çukurlardaki çadırlar sular altında kaldılar. Baktım ki, bizi seyredenler perişan vaziyette çadırlarının önünde bekliyorlar. Onlara “Orada yağmur altında ne bekliyorsunuz? Buraya gelin, bizim çadırımız da, gönlümüz de geniştir” dedim. Utana sıkıla geldiler. Kendilerinin yaptıklarına karşı benden özür dilediler. Ben de “olur öyle şeyler” dedim.

Tatlı su balıkları, Mehmet Abi’nin eşi, kızı ve oğlu Bayramoğlu’nda kalıyorlar. Mehmet Abi akşamları çadıra geliyor. Onun da dırdır vırvırlarından usandım. Dengesiz hareketler yapmaktan kurtulması mümkün değil. Sürekli olarak bir şeyleri eleştiriyor, özellikle karısından şikâyetçi… Güya biz de kendisini, yaşından dolayı, S.S. Yeşil Darıca Çadır Kentimizin Başkanı olarak sayıyoruz. Faruk’tan farkı yok. Eş ve çocukları kendisini dinlemiyor, karısına söz geçiremiyor. Bizim derdimiz bize yetmiyormuş gibi hıncını bizden çıkarmaya çalışıyor. Damadı Murat’la kızı Sumru kendi çadırlarında yatıyorlar. Gebze İş Bankası’nda memur, Diyarbakırlı Ali Bey ve karısı Gülten bizim çadıra taşındılar.

Çadırı 3’e böldük. Doğu tarafında biz yatıyoruz. Diğer tarafta da Ali Beyler yatıyor. Çadırın içinde doğudan batıya doğru sağ tarafta uzunca bir koridor, sol tarafta da oturma ve yatak odaları, ayrıca her iki başında da giriş kapıları bıraktım. Koridor ve batı taraf mutfak olarak kullanılıyor.

10- 25.08.1999 Çarşamba: Sabah olunca çocuklar işlerine gittiler. Özder daha önceden ablasının yanına gitmişti.

Faruk Uygur bir gün önce D Blok’un etrafına çekilen kırmızı şeridi çıkarmış.

Mehmet Abi’nin kızlarının bankacı müdürleri geldi. Büyük kızının müdürü bir piknik çadırı getirip kendi eliyle kurdu. Küçük kızı Sonay’ın entel sakallı müdürü gelip onları Bayramoğlu’na Yapı Kredi Bankası’nın yazlıklarına götürdü.

Bizim evden durmadan gerekli malzemeleri çadıra taşıyoruz. Önder’in çalıştığı fabrikadan tahta paletler ve ambalaj mukavvaları getirttik. Altlarımız paletlerle, çatının, paletlerin ve boş yerlerin üzeri mukavvalarla kaplı…

Çekirgeler, salyangozlar, karıncalar, kelebekler ve adını bilmediğimiz nice böcekler aile fertlerimiz oldular. Geceleri çekirge ötmeleri neşemizi arttırıyor.

Küçük televizyonda sürekli kanalları tarayıp devlet büyüklerimizden bol bol palavralar dinliyor, depremzedelerin korkunç ve acıklı görüntülerini, çaresizliklerini izliyoruz.

Bir devlet bakanımız yurtdışı yardımları reddetti, basın-yayın da ağzının payını verdi. Adamın tuzu kuru, hali vakti iyi… Utanmadan sıkılmadan efelenip kuyruk tutuyor. Hani hem Türk’üz, hem de Müslüman’ız ya!.. Biz elin küffarından yardım alacak kadar küçülmedik.

Bizim durumumuza gelince, birkaç ekmek, birkaç domatesten sonra yüzümüze bile bakan olmadı. Başkanımız Faruk Uygur depremden önce Antalya’ya tatile gitmişti. Depremi duyar duymaz üçüncü gün güya hızla gelirken yolda kaza geçirmiş. Aslında kaza maza geçirmedi. Çürük çarık yaptığı S.S. Yeşil Darıca Konut Yapı Kooperatif Evleri’nin 14 yıllık hem sorumlusu, hem yönetim kurulu başkanlığını, hem kontrol mühendisliğini yaptığı için pisliklerini örtbas etmek için Ankara’larda bürokrat arayıp durmuştur.

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

 İNEK SAĞANLAR BİLİRLER

İneklerin memesinin altına bir kova yerleştirir, memelerini sıkarak sütünü kovanın içine sağarlar. İnsafa, vicdana aykırı zam demek, daha büyük kova demektir. Sağılacak ineğin kapasitesini aşıp kovayı dolduruncaya kadar sağmak ahmaktır, zulümdür. İneklerin memelerinden kan gelmeye başlamışsa, kovayı büyütmenin yararı nedir? Süt yerine kan veren inek ölürse, sağacak olanlar neyi sağar?

 

02.01.2012

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“İTİ ÖLDÜRENE SÜRÜTÜRLER”

Adamın biri büyük abdestini yaptıktan sonra yerden aldığı bir taşla kıçını silerken eline dışkısı bulaşmış. Tiksinerek bir “Tuuu!..” çektikten sonra kendinden geçip elini olanca gücüyle önündeki kayaya vurmuş. Canı fena halde yanınca da acısını dindirmek için kirlenmiş elini ağzına sokup “Offf!.. Offf!.. Offfff!..” diye çırpınmaya başlamış.

Özal; “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar bütün Türklerin hamisi, ağabeyi olacağız” dedi, beleş petrollerden nasiplenmek istedi. “Siz kim oluyorsunuz da bizim ağabeyimiz oluyorsunuz!” dediler, çoğu kıçını döndü.

AKP komşularımızla sorunlarımızı sıfırlamaya ve BOP Eşbaşkanlığında Ortadoğu’ya yeni düzen getirmeye çalıştı; akla hayale gelmedik sorunların üreticisi ve sorumlusu oldu.

Bir atasözümüz: “İti öldürene sürütürler” der. Şimdi IŞİD itini bize sürütecekler. Aman burnumuza dikkat edelim.

Kardeş “Esat”, düşman “Eset” oldu. Düşman “Eset”i ortadan kaldırmak için kelleci, ciğerci, namus ve haysiyet celladı IŞİD’i bağırlarına basıp koruyan, kollayan, yallayıp büyüten, silahlandırıp eğitenler, hem dünyanın, hem de bizim başımıza bela ettiler. Sonra kirlenen nazik ellerini  ABD öncülüğündeki güçlü devletler tutup “Tuuu!..” diye BM Genel Kurulu’nda kayaya vurdular. Bakalım acıyan bu eller kimin ağzına gidecek?

25.092014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Olaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RÜYADA GÖRDÜĞÜM TÜRBAN KÂBUSU

Türbanlı bir kadın, sabah erkenden evinden çıkıp boş bir alanda kestirmeden otobüs durağına doğru yürümeye başladı. Evinden birkaç yüz metre uzaklaşmıştı ki, aniden bir fırtına çıktı, başındaki türbanı alıp götürdü. Geri dönse otobüsü kaçırıp işine geç kalabilir, amirinden fırça yiyebilirdi. Üşümemek için sırtına giydiği hırkasını çıkarıp saçlarının ve boynunun görünmemesi için türban yerine onu kullanıp yoluna devam.

Biraz ilerlemişti ki, durmuş olan fırtına yeniden patlayıp başındaki hırkasını da alıp gitti. Bunun üzerine, üzerindeki entarisini çıkarıp başına türban yerine doladı, yoluna yine devam etti.

Zaman zaman duran ama fırsat kollar gibi aniden patlayan fırtına bu sefer de kadının başındaki entarisini kaptığı gibi götürdü. Kadıncağız ne yapacağını şaşırdı ama inançları gereği saçlarını ve boynunu da sıkı sıkı kapaması gerekiyordu. Kendisine yardım edebilecek etrafta kimse de olmadığından bu sefer de iç çamaşırını çıkarıp başına türban niyetine dolayıp yoluna devam etti.

Kadıncağızla inatlaşmış gibi bu sefer de başındaki iç çamaşırını kaptı, götürdü.  Eyvah ki ne eyvah!.. Evinden bir hayli uzaklaştığı için tekrar geriye dönemiyor, otobüs durağına da az bir mesafe kaldı. Ama saçının tellerini ve boynunu da kem gözlerden koruması gerekiyordu. Aksi halde cehennem narında yanma korkusu vardı. O kadar narin ve nazikti ki, bunu göze alamazdı. İnsaflı ve halden anlayan bir mümin çıkar, yardımcı olur diye üzerindeki son giysisini de çıkarıp başına türban yerine geçirip yoluna devam etti.

Ulan şerefsiz rüzgâr, bu zavallı kadıncağızdan ne istersin? Soğuktan titreye titreye yoluna devam ederken, daha güçlü bir fırtına başına geçirdiği son şeyi de birden kapmaz mı? Kadıncağız kendini bileli bir günah işlediğini anımsamıyor ama melekler bir yakını ile karıştırıp yanlış rapor vermiş olabilirler. Kim bilir hangi kiminle karıştırdılar da zavallı kadını cezalandırıyorlar. İşlenmiş hiçbir günahı yokken böyle anadan doğma çırılçıplak hale getirdiler.

Bu arada otobüs de durağa yaklaşmaktaydı. Onu kaçırıp işinden gücünden olmamak için elleriyle, kollarıyla saçını, başını olabildiğince kapattı. Elinden olmayan nedenlerden dolayı içine düştüğü bu utanç verici durumu anlayıp kendisine yardım edecek mümin kardeşlerinin olduğunu düşünerek olanca hızıyla koşup otobüse kapağı atmayı düşündü.

Otobüse yetişti yetişmesine de bütün insafsız seyircilere de gün doğdu: Mümin kardeşleri kendilerine sığınan birine yardım edeceklerine ağızlarından salyalar akıtarak seyretmeye başladılar.

Eyvah!.. Eyvah!.. Eyvah!.. Aksi gibi ahlak zabıtası orada ne geziyor? Çöplükten ele geçirdikleri birkaç metre bez parçası ile zavallı kadını sarmalayıp tımarhaneye götürmeye çalışıyorlar. Kadıncağızın feryatlarına dayanamayarak:  “Yapmayın yahu!.. O inançlı, namuslu bir kadındır!.. Onun yeri evidir, onu evine götürün!..” diye yardımına koştum.

Ahlak zabıtası: “Bu inançlı, namuslu bir kadınsa, mutlaka sen de onun pezevengisin ulan!” diye çenemde bir yumruk patlatıp beni de arabaya sürüklemeye başladılar. Tam bu sırada kan ter içinde uyandım.

Oh be!.. Allah’tan ki rüya imiş… Kadıncağızı kurtarayım derken bir de pezevenklikten kodesi boylamak vardı.

24.09.2014

Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KIL PAYI KAÇIRILAN EVLİYALIK

Çocukluğumda köyümüzde yaşamını sığırtmaç olarak kazanan cüce denecek kadar kısa boylu, sevimli bir sığırtmaç vardı: Adı “Hüseyin” miydi neyse, tam olarak anımsayamıyorum. Zaten herkes ondan söz ederken, onunla konuşurken “Hömülü” diye hitap ederdi. Sabahın erken saatlerinde köyün sığırlarının toplandığı, akşamları da sahiplerine bırakıldığı köy meydanında genellikle Hömülü ile sığırlarını getirip götüren kadınların sesleri duyulurdu.

Köyün çocukları bir araya gelip, Hömülü’yü de gördüğümüzde: “Hömülüüüü!..  Hömülüüü!.. Küllüklere kömülüüüü!.. / Hömülüüü!.. Hömülüüüü!.. Küllüklere kömülüüü!.. / Hömülüüü!.. Hömülüüü!.. Küllüklere kömülüüüü!…” diye hep bir ağızdan yüksek sesle ve koro halinde bağırır, Hömülü’yü kızdırmaya çalışırdık. O da bize kızar, elindeki sopasını gösterir,  yanımıza yöremize taşlar atar, korkutmaya çalışırdı ama biz onun bir şey yapmayacağını bildiğimizden ondan korkmazdık.

Aradan yıllar geçtikçe eski korocular büyür, yenileri doğardı ama nakarat devam ederdi: “Hömülüüü!.. Hömülüüüü!.. Küllüklere kömülüüüü!..”

Hömülü sığırtmaçlığından bıkmış, usanmış,  hem de bu şekilde herkes tarafından küçümsenmiş olmaktan illallah etmiş olmalı ki, hem beleş yaşamanın yolunu bulmak, hem meşhur olmak, hem de acısını köylüden çıkartmak ister. Kendisinden önceki evliyalar gibi köyünden saygı ve itibar görmenin hesabını yapar.

Sonunda evliya olmayı kafasına koyar, planını yapar ve önüne gelene:

“Evde tek başıma sırtüstü yatıyordum emme daha uyumamıştım. Ayanımda arıstağdan sesler gelmee başladı. Ardından yaşıl cüppeli, sarığlı, ellerinde Kuran’nan 12 adam gelip garşımda durdular. İlk evvel gorğdum, sona ayağa gağmak istedim. ‘Bizden gorğmaa, ayağa gağmaa gerek yoğ. 12 İmam dedikleri bizik. Sen Allah’ın çok sevdii bir gulusun, Allah seni evliya etmee garar vermiş. İstediklerini yerine getirirseng sen evliya olacaan. Melekeler Allah’ın istediklerini yerine getirmeni saa tebliğ etmek uçun bizi saldı. Şimdik sen bütün hazırlıını yap, bizi bekle. Biz 12 gün sona saa gelip senin dilini alacaak. Gene sen her zamanğı gimi yiyecean, içecean emmee 12 gün boyunca hiç konuşamayacaan, herkesle yalnızca işmar ederek anlaşacaan. 12 gün sona da gelip dilii saa vereceak, dilin çözülecek, sen esgisi gimi gonuşacaan. Temam mı?’ deyp, gene arıstağdan gayıplara garışdılar” der.

Hömülü bu 12 günlük 1’inci evrede planını herkese yeterince anlatır, sesini duyurur, sonra evinde inzivaya çekilir. Hömülü’yü dinleyenler alay edip gülerler ama 12 gün bittikten sonra Hömülü’nün dilinin gerçekten alınıp alınmayacağını da merak edip gün saymaya başlarlar.

12 günlük 1’inci evre bitip, 12 günlük 2’nci evre başlar başlamaz Hömülü rol gereği asla konuşmaz, herkesle sadece işaret diliyle anlaşmaya, konuşmaya başlar. İlk günler yine kimse aldırış etmez, “Hömülü rol yapıyor” diye alay ederler. Ama günler ilerledikçe, köyün yaşlıları, ileri gelenleri, dini bütünleri “Yahu, bu Hömülü de Allah’ın kulu değil mi? Belki söyledikleri doğrudur. Evinde inzivaya çekilmiş, hiç dışarı çıkmıyormuş, kimseyle de işaret dilinin dışında konuşmuyormuş… Allah kime ne kısmet vereceğini kendisi bilir.Kim bilir belki Hızır aramızda Hömülü donunda dolaşıyor, Allah bizi sınıyor da haberimiz yoktur. Sonra Allah’ın zoruna gider, bizi cezalandırır. Tedbirli olmakta fayda vardır. Gidip şu Hömülü’yü ziyaret edelim, hatırını soralım” demişler.

Başlamışlar Hömülü’yü ziyaret etmeye, acaba numara mı yapıyor diye bir punduna getirip konuşturmaya çalışmışlar… Ne yapmışlarsa, Hömülü tek sözcük konuşmamış, sonunda zorunlu olarak işaret diliyle anlaşmışlar. Ama her geçen gün de Hömülü’yü ciddiye alıp, daha sık ziyaret etmeye başlamakla kalmamış, geleneklere uygun olarak yiyecek, içeceklerle elleri dolu dolu gidip, sabahtan akşama kadar da saygılı bir vaziyette başını beklemeye, Hömülü’yü yalnız bırakmamaya çalışmışlar.

Derken dilinin çözülmesine bir gün kala ziyaretçilerden ve köyün ileri gelenlerinden Şeğ Mustafa kendisine ikram edilen çayın şekerini atmayı unutunca, Hömülü tek sözcük bile konuşmaması gerektiğini unutup: “Ya şekeri!..” demez mi?..

Bunu duyan herkes çayını bile bitirmeden gülerek “Hömülü’nün dili çözüldü, şimdiye kadar rol yapıyormuş” diye aldatıldıklarını anlayıp Hömülü’nün evini terk etmişler.

Vay be!.. “Ya şekeri!..” demez olasıca!.. Bir gün daha sabredemez miydin, ya da planlarının kazasız belasız sonuçlanması için evini son günlerde ziyarete kapayamaz mıydın? Hem senin evliyalığın elinden böylece uçup gidiverdi, hem senin günlerce başını bekleyip evliyalığından nasiplenmek isteyen sahabelerinin hayalleri yıkıldı, hem koskocaman köyümüz Küçük Yapalak yeni bir evliyadan olduğu için beklenen yatırımlardan ve turizm gelirlerinden de oldu. Yazıklar olsun sana Hömülü!..

23.09.2014

Turaç Özgür

 

 

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GELECEĞİMİZLE OYNAYANLAR BEDELİNİ KAT BE KAT ÖDERLER

153264Askerlerimizin başına çuval geçirildiğinde; “Aman ABD ile aramız açılmasın” diye göz yumuldu.

“%12 nüfusa sahip Aleviler nasıl olur da % 88 Sünni nüfusa sahip Suriye’yi yönetir?” düşüncesiyle kendi halkına zulmedenler, güya Suriye halkını Esad zulmünden kurtarmaya soyunup Suriye’nin içini karıştırdılar: Binlerce masum insanın katledilmesine, milyonlarca insanın yerinden yurdundan olmasına sebep oldukları yetmiyormuş gibi 2 milyona yakın Suriyeliyle Türkiye’yi bitli yorgana çevirdiler. Yemedik yedirdik, içmedik içirdik; giymedik giydirdik… Biz de açlığa mahkûm olduk. Sorumlulara sesimizi çıkaramadık, sindik, sindirildik, korktuk, korkutulduk, sustuk, susturulduk…

“Allahuekber” diye kellesini kestiği savunmasız insanların kadınlarına, kızlarına tecavüz edip ya öldüren ya da cariye pazarlarında pazarlayan IŞİD’in Musul Konsolosluğumuzu işgal edip, 49 görevlimizi tutsak etmesine, “Aman IŞİD’i kızdırıp da rehinelerimize zarar vermeyelim” diye oynanan oyunların, insan yaşamına değer veriliyor görüntüsünün, kirli çamaşırların ortaya dökülmemesi için yayın yasağı kondu. Böylece Türk Ulusunun duyarlı insanlarının da üç maymunu oynaması sağlandı.

IŞİD’e karşı oluşturulan koalisyona “49 rehinemizin yaşamını tehlikeye atamayız” diye yan çizenler kahraman ilan edildi.

Aslında nedeni bilinip de gizlenmeye çalışılan birtakım pazarlıkların sonucu “49 rehinemizi sağ salim kurtardık” diye pazarlamacılar kurtarıcı ilan edildi, elleri öpüldü.

***

Diyelim ki, bütün bunlar o 49 rehinenin kurtarılması için alınan tedbirlerdi.  Sebebi her ne olursa olsun, sonuçta rehinelerimiz kurtarıldığına göre:

Eğer biraz ulusal onurumuz varsa: “Ulan kıçı kırık katiller sürüsü!..  Siz Türk Ulusunu sizin gibi çapulcu sürüsü mü zannediyorsunuz? Ha 49 insanımızı tutsak ettiniz, ha Türk Ulusunun tümünü, ha Musul Konsolosluğumu işgal ettiniz, ha Türkiye’yi!.. Ne farkı var?

Sizi dost bilip elinize düşmelerine sebep olduğumuz 49 masum insanımızın başına bir şey gelmesin diye her türlü şerefsizliklerinize şimdiye dek katlandık.

Sebebi her ne olursa olsun, kim olurlarsa olsunlar, savunmasız insanların din adına kesildiği, yerinden yurdundan edildiği bir dine kutsal bir din, Müslümanlık denir mi? Siz kirli emellerinize dinimizi de alet ediyorsunuz.

Türk Ulusu, sizin gibi katiller, caniler, şerefsizler, namussuzlar sürüsüne teslim olup oyuncağınız olmaktansa onuruyla yaşamak için gerekirse tümden ölmesini de bilir.

Ellerimizle kanlı ellerinize terk ettiğimiz rehinelerimizin yaşamlarını tehlikeye atmamak, onları sağ salim kurtarmak sorumluluğumuzun, onların vebalinin altında ezilmemek için 101 gün size tahammül etmek zorunda kaldık.

Şimdi bu sorumluluğumuz da sona erdiğine göre sizin ananızı bellemenin zamanı çoktan geldi!..” diye naralayıp, o çapulcular sürüsünü tarihin çöplüğüne gömüp tüm insanlığa sonsuz bir hizmette bulunmak yerine, bir de sadece onların güvenliğini sağlamak anlamına gelen “Tampon Bölge” kurulmaya çalışılıyor.

Koruyun, kollayın bakalım!.. Bu işin sonucu nereye varacak? Nereye varacağı belli: Sünni İslam devleti, daha doğrusu Sünni İslam İmparatorluğu, Halifeliği hayalleriyle en başta Anadolu’daki Alevilerin, çağdaş düşünceye sahip laik demokrat insanların kellelerine gözünüzü diktinizse, günü ve zamanı geldiğinde o kellelerin her birini bir atom bombası haline getirdiğinizde girecek delik bulamayacaksınız!.. Bunu din afyonuyla uyuşturulmuş, kirli paralarla ziftlenmiş küflü beyninizden asla çıkarmayın!..

Yeter artık bizim aklımızla, mantığımızla, sabrımızla, geleceğimizle alay ettiğiniz!..

22.09.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ŞEHİT ŞAHİN LİSESİ BENİM GURURUM VE ONURUMDUR

GAZİANTEP ŞEHİT ŞAHİN LİSESİ1978–81 Eğitim-Öğretim yıllarında Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nde Fransızca Öğretmeni olarak görev yaptım. Fransızca’nın dışında Ortaokul kısmında Türkçe derslerine; 2 Dindersi öğretmenin korkularından giremedikleri lisenin son sınıflarında dinderslerine girdim.

12 Eylül öncesi ve sonrası sıkıyönetimlerin baskısı altında unutulmaz anılarla doluyum. Şehit Şahin Lisesi “Tam bağımsız, gerçekten demokratik Türkiye” ülküsüne, “Atatürk İlke ve Devrimleri”ne tüm öğretmen, öğrenci ve personeliyle birlikte ödünsüz ve sıkı sıkıya bağlı, yurtsever, inançlı, yürekli,  devrimci solun kalesi, lokomotifi ve beyni olmasından dolayı “Moskova” ile en küçük bir gönül ve göbek bağı olmamasına karşın, adı “Küçük Moskova” idi. Bundan dolayı da sürekli olarak fincancı beygirlerini ürkütür ve onların şimşeklerini, yıldırımlarını üzerine çekerdi.

Bundan dolayı Şehit Şahin Lisesi’nde görev yapmak, öğrenci olmak; gurur verici olduğu kadar yürek de isterdi. Bu gururu yaşatanlara şükran borçlarım vardır, tümünü sımsıkı kucaklıyor ve gözlerinden hasretle öpüyorum.

Gaziantep ve Şehit Şahin Lisesi ile ilgili olarak “www.turacozgur.com” sitemde birçok anım vardır. İlgili anılarımı da zaman zaman yazmaya çalışacağım.

Sonra 1981–82 Eğitim-Öğretim Yılı’nda birilerinin de ayağına fazla basmış olmalıyım ki, Gaziantep Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emirleriyle Hoşgör Mahallesi’ndeki Gazi Ortaokulu’na sürüldüm ama Şehit Şahin Lisesi ile hiçbir zaman bağımı koparmadım.

11 Ekim 1982’de de istifamı verip Elbistan’da köyümde 4 yıllık inzivaya çekildim.

Sevgili Öğrencim Süleyman Yıldız’ı başarılı çalışmalarından dolayı özellikle kutluyor; kendisini ve tümünüzü gözlerinizden öpüyorum.

20.09.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KANSIZLIĞIMIN SEBEBİ YAVAŞ YAVAŞ ANLAŞILMAYA BAŞLADI

Marmara Üniversitesi Gastroenteroloji Enstitüsü’nde 18.09.2014 saat 11.30’da endoskopi ve kolonoskopi randevuma damadım ve küçük kızım ile gittim. Hasta kabul işlemleri yapıldı, kansızlığıma teşhis konması amacıyla tüm tahlil ve tedavilerime ait geçmişimle ilgili 5–6 yıllık dosyamın da incelenmesi için verdim.

Kızıma “Kızım, ne zaman çağıracakları belli olmaz, sen de kantine gidebilirsin” deyince, “Baba, ben elkızı değilim, beklerim” dedi. Ben de “Sağ ol, kızım” dedim. Beklemeye başladık.

Hazırlanmam için az sonra beni içeri aldılar, arkası pencereli tek giyimlik giysiyi veren erkek hastabakıcı “Alttakilerin hepsini çıkart, bunu giy, şu dolaba koy, ilerdeki sedyeye sırt üstü yat, bekle” dedi. Dediğini yapıp bir bayan hemşirenin yardımıyla 12.00’de tekerlekli sedyeye sırt üstü yattım.

Benimle ilgilenen yoktu. Saat 12.30’da ilk gördüğüm hemşireye “Beni unuttunuz galiba?” dedim. O da “Seni unutmadık hocalar yemeğe gittiler. Birazdan gelirler” dedi. Yapılacak işlemlerle ilgili soru sorunca, arkasından giren hanımı göstererek “Aha anestezi uzmanı hanım geldi, ne soracaksan ona sor” dedi. Bunun üzerine anestezi uzmanı hanıma “İkişer defa kolonoskopi ve endoskopi yaptırdım. Özellikle her endoskopi esnasında öğüre öğüre ölüyordum, midem sürekli kasılıyor ve aleti dışarı atmaya çalışıyordu. Sizden ricam; gerekirse tam uyutun, haberim olmasın. Bir de ince bağırsağıma da girecek misiniz?” dedim. O da gülerek “Sen kayıtsız ol, haberin bile olmayacak. İnce bağırsağının tamamına giremiyoruz, olanaklarımız kısıtlıdır, bir kısmına gireceğiz. Biraz sonra seni alacağız” dedi, kayboldu.

***

Kapılar açık olduğu için Hasta Kabul’de bayan Sekreter’le bir hasta arasında geçen konuşmaları rahatlıkla duyuyordum. Sekreter hanım alışılagelmiş bir takım sorular soruyor, hasta da genellikle olumlu yanıtlar veriyordu. Sekreter “Madem bir şeyin yoktur, o zaman neden gedin?” dedi. 74 yaşındaki erkek hasta endoskopi ve kolonoskopi yaptırmaya yalnız gelmiş. Sekreter hanım, “Amca, 74 yaşındaki bir adam kolonoskopi ve endoskopi yaptırmaya yalnız gelir mi? Aha başına bir şey gelse, ne olacak?” diye uyarınca, kızımın biraz önce: “Baba, ben elkızı mıyım?” dediğini anımsayarak ne kadar şanslı olduğumu düşündüm.

Biraz sonra bir hemşire gelip, benim üzerinde uzandığım sedyeyi sürükleyerek birkaç kapı ilerideki kolonoskopi odasına aldı. İçeride bilgisayarın başında bekleyen biri, birkaç hemşire, hastabakıcı ve doktor başıma üşüştüler. Sol kolumun üzerine yatmam ve kıvrılmam istendi. Dediklerini yaptım.

Karşımdaki duvarda bir monitör ve aletler gözüme ilişti. Bu arada bir hemşire sağ elimin üzerinde damar yolu açmak için birkaç damarı yokladı. Ceyhan ve Seyhan nehirleri gibi damarlarımdan damar arayınca, “Ne o, damar mı bulamıyorsun?” deyince alınıp: “Sen işime karışma” dedi. Kendi kendime: “İşine karışmayayım ama canı yanan da benim” diye düşündüm. Arkasından yanındakine ders verir gibi, “Aha böyle yerleştireceksin” diye iğneyi damarıma yerleştirdi, sabitledi. Sonra o damar yolundan damarıma ağrı kesici ve uyuşturucu gibi bir şeyler enjekte etti.

Biraz sonra operasyon başladı, 1,5 metrelik patlakgözlü (kameralı aydınlatma) hortum kolonumda ilerlemeye başladı. Ben duvardaki monitörden tünelde olup bitenleri yarı uyanık vaziyette görüyordum.

Bir ara uyumuşum ama “Aha bir tane polip”, ardından başka bir ses “Onu yakala”yı duydum. Arada sırada ön taraf yanı başımdaki bayana yarı uykulu ve anlaşılır anlaşılmaz bir şeyler soruyordum. O da “Sus konuşma” diyordu. Sustum ama sağ kolumu bilinçsizce başıma doğru kaldırınca, “Ne yapıyorsun? Kıpırdama” diye kolumu tuttular, eski yerine bıraktılar.

Kolonoskopi işlemi biter bitmez girdiğimiz yöne doğru sedyeyi sürükleyip endoskopi odasına götürdüler.

***

Ağzıma plastik bir huni koyup ısırmamı istediler. Dediklerini yaptım. Bu arada damar yolundan birkaç şey daha enjekte ettiler. Ondan sonra derin bir uykuya dalmışım.

***

Kolonoskopi ve endoskopi yapan Hoca’nın kapısını çalıp içeri girdim:

— “Selâmünaleyküm Hoca’m, izniniz olursa kansızlığımın sebebinin anlaşılıp anlaşılmadığını ve ayrıca kötü bir şeyler olup olmadığını öğrenmek istiyorum.”

Görkemli masasının arkasındaki beyaz önlüklü, 60 yaşlarında irikıyım Hoca döner koltuğuna yaslanıp hafifçe yana kaykılarak ve selâm verişimle alay edercesine davudi sesiyle:

—“Vah aleykümselâm, merhaba, hoş geldin, şöyle buyur, anlatayım!..” dedi. Gösterilen yere oturup:

—“Hoş bulduk Hocam,sizi dinliyorum” dedim.

—“Burası Mollahane değildir, resmi bir kurumda nasıl selamlaşırlar, emekli bir öğretmen olarak en iyi sizin bilmeniz gerekmez mi? Bunu size yakıştıramadım” dedi.

— “Uzun zamandır ‘İyi günler, günaydın, tünaydın, iyi akşamlar, iyi geceler’ gibi selamlaşmaları unuttuk. Bu tür selam verdiklerimiz hem selamımızı almıyor, hem de kişilik özelliklerimizi anlayıp ‘Bu münafık kesinlikle Müslüman değildir’ diye ilgilenmiyor, dolayısı ile işimiz de görülmüyor. Sizin gibi çağdaş insanlarla karşılaştığımız zaman da böyle mahcup oluyoruz. Özür dilerim, Sayın Hocam” dedim.

—“Sayın Hoca’m, siz doğru bildiğinizi yapın, her dayatılana da boyun eğmeyin. Üç kuruşluk çıkarları için kendisine dayatılanlara boyun eğenler, boyun eğdiklerinin kulu ve kölesi durumuna düşerler. İnsan karakterine yaraşır kişiliği korumanın faturaları vardır: Her türlü haksızlığa, dayatmalara karşı boyun eğenler ‘Ben özgürüm” diye boş yere şişinmesinler; onlar birinci sınıf kölelerdir. Bu kadar kolay teslimiyetçiliğin sonunda ülkemiz tamamen mollalaşır, insanca yaşamımız biter; bunu asla unutmamak ve her neye mal olursa olsun bizi köleleştirmeye çalışanlara karşı gerekli direnci gösterip, hadlerini bildirmemiz gerekir” dedi.

—“Anladım efendim, öyle davrandığım için de ayrıca özür dilerim. Bundan sonra dünyada tek başıma kalacağımı, başıma her türlü belanın geleceğini bilsem bile insan karakterine ve soyadıma uygun davranacağıma dair, size söz veriyorum” dedim.

—“Meydanı haddini bilmezlere bırakmamak gerektiği konusunda sizi uyardım. Unutmayın ki, siz de bana şeref sözü verdiniz. Her neyse, asıl konuya gelelim: Kolonda polip; polipektomi, internal ve eksternal hemoroidler görüldü. Bir polip alınarak patoloji laboratuvarında incelenecek ve sonucu bir ay sonra alabileceksiniz. Gerekirse, bir kolonoskopi daha yapılıp –varsa- diğer polipler de alınacaktır.

Endoskopiye gelince, antral gastrit görünümü, antrumda anjiodisplazi… Sizin anlayacağınız midenizde birtakım yaralar var, 20 Ekim’de geleceksiniz, onları yakacağız. Duodenum ve korpusta parçalar alındı; onlar da patoloji laboratuvarında incelenip raporu size verilecektir.

Ayrıca, şunu da bilmenizde yarar vardır: Devletimizi yönettiklerini zannedenlerin harcamalarından para kalmadığı için bu yakma işlemi için SGK para ödemiyor. Onun için 270- TL para vermeniz gerekiyor” dedi.

—“Teşekkür ederim, efendim, anlaşılmıştır. İyi günler…” deyip ayağa kalktım, elimi uzattım ama:

-“Lütfen oturun, sıra kansızlığın asıl sebebine açıklamaya geldi: Hani bir atasözümüz ‘Biri yer, biri bakar; kıyamet de orada kopar’ der ya…”

—“Evet, efendim…”

—“Ulusal gelirin %70-80’ini gücü ele geçirenler, yandaşlarıyla yer,  yağmalar ve yağmalatırken, geri kalanlara da %20–30 kalıyor. Bunun içinde dolaylı ve dolaysız vergileri de çıkardığında ülke nüfusunun en az %50’si senin gibi kansız ve cansız kalıyor. Her türlü hastalıklar da gelip bu kesimi buluyor. Sağlıklarını korumak için de gıdalarından kesip; yok ilaç farkı, yok tedavi farkı, yok ben bu ilacın, bu tedavinin parasını ödemem zırvalamaları…

Bir atasözümüz de ‘Ayranı yok içmeye, atla gider sıçmaya’ der ya…” diye sürdürdü.

—“Evet, efendim, sizi zevkle dinliyorum…” dedim. Devamla:

-“Kardeşim; bir ülkede yönetilenler hem fakirleşiyor, hem de açken ve perişan geziyorken, yönetenler hem zenginleşiyor, hem de semizleşiyor. Yönetilenler başlarını sokacak bir in bulamıyor, yönetenlerin bu saray sevdaları, bu uçak sevdaları, bu şatafatları, bu hovardalıkları nedir?

Hele hele de ulusun yarısının karnı gök gürültüsü gibi gürlerken, şimşekler çakarken sen devlet mi yönetiyorsun yoksa din ve mezhep savaşı mı veriyorsun?

Komşularında bir rahatsızlık olduğunda aracılık yapacağına, sınırlarında huzur sağlayacağına, kendi derdin kendine yetmiyormuş gibi, komşu ülkelerin iç işlerine burnunu sokmak da, ortalığı karıştırıp kendi yurttaşların aç ve susuzken 2 milyon Suriyeli’yi başına bela etmenin, onları besleyip büyütmenin, uygar dünya ile ipleri koparma pahasına IŞİD’e arka durmanın, ilkelliğin batağında yuvarlanmayı, kendi yurttaşlarını boğazlatmayı, ülkeni huzursuz etmeyi ülke yönetmek mi sanıyorsun?

Kısaca söylemek gerekirse, yönetenlerin zenginleştiği, yönetilenlerin fakirleştiği; ülke yurttaşlarının, çalışanların, üretenlerin gıdalarından kesilip ülkesine ihanet edenlerin beslendiği, insanlıktan nasibini almamış IŞİD gibi teröristlerin, canilerin, insanlık düşmanlarının her türlü ihtiyaçlarının karşılandığı bir ülkede senin gibilerinin payına da kansızlık, gıdasızlık, sürünmek düşüyor. Bu rezaletler direnmek yerine korkunuzdan demokrasicilik oyununu biraz daha devam ettirirseniz, asıl beterin beteri geride geliyor. Anladın mı?” diye noktaladı.

-“Çok iyi anladım Saygıdeğer Hocam, çok iyi anladım!.. Hoşça kalın efendim, izninizle iyi günler!..”

— “İyi günler!.. Haa… Bir dakika!.. Bizi kendilerine kul ve köle etmek isteyenler bu düzenlerini devam ettirmek için kutsalları, dini kullanıyorlar. Bu nedenle muazzam bir örgütlenmeleri var. O kadar ihtilaller, darbeler oldu, o kadar hükümetler geldi geçti. Din düşmanı damgasını yememek için hiçbiri korkusundan bu örgütlenmeye dokunamadı. Bizim de onlara karşı örgütlenmemiz kaçınılmazdır. Aksi halde, tek tek bir şey yapamayız!..”

— “Tamam, efendim, bunu kesinlikle sağlamalıyız. Aksi halde başarmamız olanaksızdır.”

***

Birden uyandım tek başıma sedyede yatıyordum; az sonra karşımda beni almaya gelen kızımı görüp doğruldum. Kızım:

-“Babacığım, sen kiminle konuşuyordun öyle?” dedi.

Ben de:

-“Hiç kimseyle konuşmuyordum. Narkoz verilmişti, uyuyordum, rüya görüyordum. Sen ne zaman geldin?” dedim.

-“Turaç Özgür’ün yakını yok mu diye seslendiler. Sonra da ‘Git al’ dediler. Ben de geldim. Giyeceklerin nerede?” dedi.

-“9 Nolu dolaptadır, git getir” dedim. Kızım gitti, giysilerimi getirdi, çıktı. Ben de giyindikten sonra orayı terk ettim.

Doktorla görüşmek istediğimi söyleyip bekledim. Doktor geldi. Sorularıma aşağı yukarı rüyamdaki gibi yanıt verdikten sonra “Sekreterden randevu günü alın, randevunuz geldiğinde gelin. Midedeki yaraları yakacağız. Gerekirse, bir kolonoskopi daha yapacağız” dedi. Teşekkür edip ayrıldık.

***

Sekreter’den 20 Ekim 2014, saat 09.45’e randevu aldık. Sekreter rüyamda gördüğüm gibi:

—“SGK yakma işlemlerinin parasını vermiyor. Bunu yaptırmak istiyorsanız, para ödemeniz gerekiyor” dedi. Sonra kızımla sekreter arasında şu diyalog devam etti:

Kızım: —“Ne kadar?”

Sekreter: —“270 –TL.”

Kızım: —“Tamam, öderiz” dedi.

Ardından ben dayanamayarak:

— “Bizi yönetenlerin hovardalıklarından bizim sağlığımıza para kalıyor mu? İlaçlarımızdan, tedavilerimizden kendilerine saraylar yaptırıyorlar, uçaklar alıyorlar, biz de sefilleri oynuyoruz. Niye ödesinler ki? Alay etmiş gibi, utanmadan sıkılmadan bir de ‘Sağlık sorununu hallettik’ demezler mi?” dedim.

Orada bulunanlar sessizce gözüme baktılar. Olumlu ya da olumsuz bir şey söylemediler. Bakışlarından bana hak verdikleri belliydi ama korku dağı sarmış… Yazıklar olsun!.. İyi günler dileyip ayrıldık.

***

Gidiş yolumuzla dönüş yolumuz farklıydı. Gidiş 20 km, dönüş 13 km. Çağdaş bir hukuk devletinde olsa bu yol parası bile devletin cebinden çıkar. Bizde ise… Adam sen de… Milletin kendisi olacağımıza ipleri eline geçirmiş vekil olmak varmış… Eğer vekil olsaydık, mutluluk çubuğumuzu bile devletin kesesinden Amerika’ya gider taktırırdık.

19.09.2014

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Masallar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YURTDIŞI VİZELERİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

27.02.2002 ÇARŞAMBA GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN:

Sevgili kızım İngiltere’ye dil kurslarına gitmek için tüm evraklarını tamamlayıp vize için başvurmuştu. İngiltere Konsolosluğu vize vermemiş. Annesi telefonla arayıp sorduğunda durumu anlatmış, vize alamamasına çok üzülüyormuş.

Birkaç gün önce amcası ve bir akrabanın kızının vize alamamasından söz edilirken, yeşil pasaportuna da güvenerek: “Onlar köylüler… Köylülerin turist pasaportuyla İngiltere’ye gezmeye gitmediklerini, gidince gelmeyeceklerini İngiltere Konsolosluğu bilmiyor mu? Bana kesinlikle vize verirler.”

Sevgili kızım, şunu bilmiyor: Batılılar, Osmanlıları ve onun küllerinden yeniden doğan Türkiye’yi uygar bir ülke olarak hiçbir dönemde görmediler. Biz de adeta onların gözünde barbar görünmek için tarih boyunca gayret ettik. Gittiğimiz her yeri haraca kesmek, vurup kırıp din aşılamaktan başka bir şey yapmadık. Evrensel kültüre, özellikle pozitif bilimlere doğru dürüst bir katkımız olmadı.

Hep almışız ya da almaya çalışmışız, hiçbir şey vermemişiz. Bundan sonra da ne kadar gayret gösterirsek gösterelim bilinçaltlarındaki olumsuz imajımızı silemiyoruz. Bunu başaramadığımız sürece de hakkımızda iyi şeyler düşünmezler.

Yurtdışına giden her Türk; Batılıların gözünde işlerine, aşlarına göz diken, kendilerine zarar vermekten başka bir şey düşünmeyen, kendileri için yararlı hiçbir şey yapmayan, din aşılamaya çalışan,  uyumsuz oldukları yetmiyormuş gibi uyum göstermeye de hiç niyetleri olmayan insanlar olarak tanınmaktadır.

Batılılar bizim gibi ülkeleri sömürdükleri oranda sever ve değer verirler ama aradaki mesafeyi asla kapatmazlar. Onların sevgileri ve verdikleri değerler; ağaların, patronların, asalakların hizmetçilerini sevmeleri ve onlara değer vermeleri gibi bir şeydir. Kontrol altına alamadıklarından da nefret ederler.

Şunu asla unutmamak gerekir ki hiçbir ağa, hiçbir patron hizmetçileriyle düşüp kalkmak, evlenmek, onlarla eşit olmak, aynı ortamı paylaşmak, aynı sofrada yemek, içmek, eğlenmek, yatmak istemezler; onların ayakaltında dolaşmalarına, gözlerinin manzarasını bozmalarına da asla izin vermezler.

Yeşil pasaportmuş, siyah pasaportmuş… Geç efendim geç!.. Her birine bir bahane bulup engellemelerinin altında yatan işte bu duygudur. Kusura bakılmasın ama biz de hak etmiyor değiliz: Ülkemizde yaşayan yurttaşlarımıza yaptıklarımız, yaşamlarını burunlarından getirdiklerimiz yetmiyormuş gibi, gittiğimiz her yerde de din aşılıyoruz.

***

Arkadaş, bu çağda bu aşı tutmaaaaazzzz!.. Sen tuttuğunu zannedersin ama tam tersine dinine düşman yaratmaktan başka bir şey yapamazsın. Hiç kimse senin dinine inanmak, onu ezberlemek, senin gibi ibadet etmek zorunda değildir. Aklını başına al, kutsallarına saygı gösterilmesini istiyorsan, başkalarının da kutsallarına saygılı ol, dilini tut, adam ol, kim neye inanırsa inanır, kim nasıl ibadet etmek istiyorsa eder, sana ne!..

Haddini bilirsen sen de rahat edersin, başkaları da rahat eder!.. Aksi halde, ummadığın taş o gereksiz kafanda öyle delikler açar ki, sebebini anlamaya fırsat bile bulamazsın!.. Bunu bir an olsun aklından sakın çıkarma!..

Son söz: Beni dinine ortak eden, malına neden ortak etmiyorsun?.. Bu dünyayı bana zindan eden gaddar, cennete neden yalnız gitmiyorsun?..

16.09.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KUVEYT BÜYÜKELÇİLİĞİ’NİN BADİGARTLARI VE 49 MUSUL TUTSAĞIMIZ

Musul Konsolosluğumuzda görevli, diplomatik statüye sahip 49 yurttaşımız Suriye ve Irak’ı mezbahaya ve geneleve döndüren “Irak Şam İslâm Devleti (IŞİD)” adlı canilerin 3 aydır tutsağıdır. Yayın yasağı nedeniyle ne bir haber var, ne de hesap veren hükümet var.

Kuveyt’in Ankara Büyükelçiliği’nde görevli diplomatik statüye sahip badigartları Hava Kuvvetleri Komutanımızın F–16 savaş pilotu kurmay yarbay damadını Ankara’da linç ediyorlar. Türk vatandaşı olduklarının bilincine varamamış ödlek zavallılar da buna seyirci oluyor. Hükümette gık yok. Niye? Bunların diplomatik dokunulmazlığı varmış. Kabak Türk şoförünün başına patlıyor.

Gel de sorma: Bu kıçı kırık Kuveytlilerin diplomatik dokunulmazlığı var da, bizim Musul Konsolosluğumuzda görevlilerin diplomatik dokunulmazlığı yok mu?

Bir an kendimi o 49 rehineden biri sayıyor ve şöyle diyorum: “Ey Türkiye Cumhuriyeti!.. Bu canilerin elinde tutsak olmadansa, Türk uçaklarının bombardımanıyla şehit olmayı tercih ederim!.. Eğer tüm dünyanın IŞİD canilerine karşı alacakları tavırları önceden görüp, onları koruyabilmenin bir bahanesi olarak derin stratejik planlarınızın bir malzemesi değilsek, yeryüzünde bir tek IŞİD canisi kalmayıncaya dek bombalamanızı sabırsızlıkla bekliyoruz. Aksi halde, sizin de IŞİD’in yoldaşları olduğunuzu haykırıyoruz!”

14.09.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AYAĞA KALKIP BAĞIRIYORUM!.. İSYAN EDİYORUM!..

Bir insan; hiçbir şeyi olmasa da onurunu, gururunu, namusunu, adalet duygusunu, sevecenliğini, haksızlıklar karşısında isyan etme cesaretini ve gelecekle ilgili ümitlerini kaybetmemelidir.

Ülkemin içine düşürüldüğü korkunç durumları düşününce, bu koşullar devam ettiği sürece, ufukta hiçbir ümit ışığı da göremiyorum.

Korkusunun tutsağı olmuş  bir ulus; haksıza “haksız”, hırsıza “hırsız”, gaspçıya “gaspçı”, din tacirine “din taciri”, alçağa “alçak”, rüşvetçiye “rüşvetçi”, satılmışa “satılmış”, haine “hain”, zalime “zalim” diye haykıramıyor, onlardan hesap sorma yürekliliğini kendinde göremediği gibi onları başına taç edip ayaklarına pabuç oluyor ve yalakalık ediyorsa, böyle yaşayacağına yok olsun daha iyi!..

Bir içinde bulunduğumuz koşulları değerlendirip üzerine ölü toprağı serpilmiş, ev faresi gibi yaşamı yaşam sanan, beş duyusunu kaybetmiş çevreme bakıyorum; bir de içinde fırtınalar, tayfunlar, boralar, kasırgalar kopan, kendini ıssız bir adada tek başına kalmış gibi gören kendime bakıyorum, utancımdan kıpkırmızı kesiliyorum!..

Demokratik düzen, hukukun üstünlüğü, insan hakları, adalet, eşitlik, kardeşlik, özgürlük buysa, yaşadıklarımızsa, yaşayacaklarımızsa…  İstemiyorum!..  İstemiyorum!.. İstemiyorum!.. Alın onları başınıza çalın!..

Gerçekleri görüp hayal bile kuramamak korkunç bir kâbustur. Bu kâbusu yaşamamak için ev faresi mi olmam gerekiyor? Asla ev faresi olmayacağım, hiçbir güç de beni ev faresi edemez!.. Kendini Tekir görenlere meydan okuyorum!.. Ben ve benim gibilerini yok edebilirsiniz ama asla köle edemezsiniz!.. Sonunda kaybeden siz, kazanan biz olacağız!.. Bunu asla unutmayın!..

13.09.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAL ŞERBETİ Mİ, SU MU İKRAM EDELİM?

100_1785

Doğadan manzaralar, GÖRSELLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HER TÜRLÜ KEYFİYET FAŞİZMİN TA KENDİSİDİR

04.02.2002 PAZARTESİ GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN:

07.45’te okula hareket ettim. İkinci dersten sonra programımda 2 ders saati boşluk vardı. Öğretmenler Odası’nda beklemek zorunda kaldım. Bu arada bir bayan öğretmen haftalık ders programından dert yanıp, programı yapan Sosyal Bilgiler Öğretmeni Ahmet Turgay Bey’e 2. Dönem Haftalık Ders Programı’nın düzeltilip düzeltilmeyeceğini sordu. O da bu konuda idareye en fazla itirazda bulun ben olduğum için  –bana bakarak- “İkinci Dönem Haftalık Ders Programını Turaç Bey yapsın” dedi.

Ben de kendisinin gözünün içine bakarak: “Evet, neden olmasın!..  Programı ben yaparsam, önce kendiminkini arka arkaya hiç boşluk bırakmadan haftanın 3 gününe yerleştiririm. Sonra da diğerlerini haftanın 5 günü hem sabah, hem de öğle devresine dilediğim gibi yayarım.  Önemli olan benim programımdır, diğerleri nasıl olursa olsun, ne önemi var!..” diye Ahmet Turgay’a laf vurdum ama adam pişkin, sadece pişkin pişkin sırıttı.

Bu kendini adaletli arkadaşımız her sene kendininkini ve arkadaşlarınınkini düzgün yapıp, diğerlerini de keyfine göre yapıyor. Kendisine sor: Hem sosyalist, hem de Diyarbakırlı olduğu için su katılmamış devrimcidir, asla adaletsizlik yapmaz.

Derslerime arka arkaya devam ettim. Bu arada Zorunlu Tasarruf  Listesi Öğretmenler Odası’na asıldı. Listeyi inceledim, benim ismim yoktu. Zorunlu Tasarruf ‘a maaşlarından kesinti yapılan eşitim arkadaşlar, aşağı yukarı bir maaş tutarında nema alıyorlardı. Benim alamamamın sebebi uzun hikâyedir, özetlemek gerekirse:

1994 Nisan’ında 6 yılı doldurunca baştan beri yararına inanmadığım, faşistçe bulduğum, biraz da tepki duyduğum için yasa gereği bir dilekçe verip Zorunlu Tasarruf’tan ayrılmıştım. Erken ve gönüllü ayrılanlardan prim kesilmeyecek, adlarına devlet tarafından katkı olmayacak ve devletin şimdiye kadar adlarına yatırmış oldukları % 3’ten vazgeçmiş olacaklardı. Buna karşılık sadece maaşımdan kesilen kesintiler toplamı olarak aşağı yukarı 6,5 milyon TL verilmesi gerekiyordu.

Görev yaptığım okullar, hatta iller sık sık değiştiği için maaşımdan yapılan kesintiler görülmesine karşın 3 aylık icmallerin bazıları sistemde görünmüyormuş. Bunun sorumlusu ben olmadığım halde sistemde görülen her ne ise ona razı olduğumu bildiren dilekçeler yazmama karşın vermemek için eksik olan 3 aylık icmalleri bahane ettiler. Çalışmış olduğum okullara dilekçeler yazıp Zorunlu Tasarruf dosyama koymak amacıyla tarafıma gönderilmesini istemiş, bir türlü getirtememiştim.

Bu eksik icmalleri bahane edenler, Zorunlu Tasarruf dosyamda 3 aylık icmallerin tamamını bir arada göremeyenler, var olanlar için bile almam gereken kesintileri vermediler. Dolayısı ile boynuz beklerken, kuyruktan kulaktan da oldum: Yıllarca herkes her yıl nemalarını alırken, ben devletin katkısı % 3’ten vazgeçtiğim gibi, maaşımdan kesilen % 2’yi ve nemalarını da alamadım.

Benden sonra Zorunlu Tasarruf’a maaşlarından  % 2, artı devlet katkısı % 3 kesinti kesilenler 5 yıl daha kesintilerin karşılığı olarak, her yıl aşağı yukarı bir maaşlarına denk gelen 350–400 milyon  TL nemayı alırlarken, bütün yasal yolları denememe karşın benim almam gereken nema kendini bilmez ama işini bilen birtakım bürokratların keyfi tutumuyla verilmedi.

Hakkımı alırım derken, bir de alacağımdan çok masraflara boğulduğumu fark edip sonunda pes edip vazgeçtim.

Yasa gereği tarafıma verilmesi gereken kesintiler toplamı verilmediğine göre nasıl oluyor da ilişkim kesilmiş kabul ediliyor ve dolayısıyla nema alamıyorum. Bunu anlamış değilim.

Bu devleti keyfince yönetenler, 6 yıl boyunca maaşımdan “Zorunlu Tasarruf” adıyla haraç anlamına gelebilecek kesintiler keserek her ay maaşımın % 2’sine el koyanlar yasaya aykırı olarak henüz ilişiği kesilmemiş olan benim Zorunlu Tasarruf”umun hesabını vermiyorlarsa, bunun suçlusu da ben oluyorsam, orada hukuk da yok, devlet de yok; keyfiyet var, devlet görünümlü örgütlü çete var, adı konmamış faşizm var demektir.

Bütün uğraşlarım sonucunda şunu iyi anladım:  Devleti faşist dangalak bürokratlardan temizlemeden hak aramak boşuna gayretten öte gitmiyor. Çünkü Türkiye’de hak aramak için çalınan kapılar ya açılmıyor, ya işlemiyor ya da her ne yaparsan yap boşuna… Adalet dağıtması gereken hakim ve savcılara adaleti yerine getirsinler diye boşu boşuna yüksek maaşlar ödeniyor. Onlara asgari ücret bile fazladır.

***

Bu günlüğümü yayınlamama sebep olan: Basından öğrendiğime göre, hâkim ve savcıların maaşları 1050- TL arttırılacakmış. Sınama deneme yoluyla ekonomik ve siyasi gücüm kadar haklı olduğumu anladığım için ne kadar haksızlığa uğrarsam uğrayayım, 12 yıldır adalet önünde hak aramayı terk ettim.

Bundan dolayı diyorum ki, hâkim ve savcıların maaşları, zaten diğer eşiti memurların maaşlarından kat kat fazladır. Maaşlarını arttırmak yerine, adaletin içine edenlerin veya edilmesine göz yumanların, hukukun siyasete alet edilmesine seyirci olanların maaşları asgari ücretin seviyesine çekilmelidir. Doğrusu budur. Herkes haddini bilmelidir. Ayrıca, hâkimler ve savcılarla ilgili seçimlerin yaklaştığı bugünlerde bu maaş artışının AKP iktidarı tarafından verilen bir rüşvet olduğuna inanıyor ve bunu protesto ediyorum.

10.09.2014

Turaç Özgür

 

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ASANSÖR FACİASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ VE BİR ANIM

03.02.2002 Pazar Günlü Günlüğümden:

Merkezi Afyon’un Sultandağ ilçesinde 6 şiddetinde deprem olmuş.

7,4 şiddetindeki depremi 17 Ağustos 1999’da yaşadığımız için bu depremler artık bize çocuk oyuncağı gibi geliyor. Üzülüyorum üzülmesine ama duygularımı mı kaybettim nedir, o kadar da duygulanamıyorum. Sanki gerçek bir olayı, bir trajediyi değil de televizyonda oynayan bir filmi izliyormuşum gibi oluyorum.

Bizim için varsa yoksa 17 Ağustos 1999 depremi var… Diğerlerinin bizim için neredeyse önemi yok. İnsan duygularını da yitirirse, sıradan bir hayvandan, bir bitkiden farkı da kalmıyor.

Hani varlıklı insanlar, yoksullara, fakirlere yalandan acıyarak tepeden bakarlar ya… Biz de 7,4 şiddetindeki depremi geçirenler, küçük deprem geçirenlere tepeden bakıyoruz: İçimizden “Sizinki de deprem mi?” diyoruz.

Depremi yaşamamış olanlar, acımasız koşullarda sürünmeyenler, benzeri sahneleri filmlerde izledikleri için hiç mi hiç etkilenmiyorlar; bundan eminim… 17 Ağustos 1999 depreminin acısını yaşamayanlar ne demek istediğimi anlayamazlar.

Geri kalmış bir ülkenin batandaşı olmak kolay mı? Bir gün deprem, bir gün sel, başka gün yel, bir başka gün toprak kayması derken, asıl sorumlular timsahın gözyaşlarını dökerken, bu felâketlerde ne götüreceklerini hesaplıyorlar; utanmadan, sıkılmadan durmadan ahkâm kesiyorlar.

Bu doğal felâketlerin hiç sorumlusu yok: Her şey Allah’ın takdiriyle oluyor. Vay şerefsizler vay!.. Sizin de, böyle takdir eden kendinize benzettiğiniz Allah’ınızın da!..

Zavallı aptallar da kendilerini sığır gibi güdenlerden farksızdırlar. Onlar da bu tür doğal afetleri Allah’ın kendilerini bir cezalandırması olarak görüyorlar. Sonra da kurtuluşu o felâketleri kendilerine layık gören Allah’larına dualar edip kendilerini kurtarmalarını bekliyorlar.

Eğer belaları veren, verirken de bundan büyük bir zevk alan Allah ise; bu belaları, gözyaşlarını, ölümleri, rezillikleri neden ortadan kaldırsın ki?

Gerçekten de bu doğal afetleri, felaketleri veren Allah ise; neden bu belaların hesabı ondan sorulmaz da “Allah’ım sen bize acı, bizi kurtar, bize yardım et!..” diye ona yakarırlar? Bunu bir türlü anlayamıyorum. Ne büyük bir çelişki…

Bu belalar Allah tarafından veriliyorsa, bu Allah kendine inanan, dualar eden, uğrunda tapınan fakir, zavallı, tembel, aptal Müslümanları hiç sevmiyor. Kendisine inanmadığı halde her konuda tedbirler alan kâfirleri çok seviyor olmalı ki, daha büyük depremlerde, doğa olaylarında genellikle onların burunları bile kanamıyor.

Sen miskin miskin yat, uzan, keyfine bak, çalışma, her konuda alınması gereken tedbirleri alma, başına gelecekleri düşünme… Sonra da iyi ve kötü her ne varsa Allah’tan bil; işi kadere, alınyazısına dök, bilime sırtını çevir, sorumluluk üstlenme, sorumlulardan hesap sorma… Bir felaketle karşılaşınca da “Allah verdi” de… Kurtuluşu da o belaları, gadaları verdiğine inandığın Allah’tan ara…

Şimdi ben böylelerine “Allah belanı versin!” demeyeyim de ne diyeyim?

Bilmem ki, bu dangalakların yüzünden her türlü ilkelliklerden ne zaman kurtulacağız? Bu ülkeye akıl, izan, sağduyu, bilim ne zaman gelecek?

Afyon’da saat 09.11’de olan 6 şiddetindeki depremi irili ufaklı birçok artçı depremler izledi. Prof. Dr. Ahmet Işıkara televizyonlarda yine baş gösterdi: “Sonraki depremlerin en büyüğü 5,5 olabilir” dedi. Biraz sonra da 5,3 şiddetinde bir artçı deprem oldu.

Bu Ahmet Işıkara’nın kulağına Allah fısıldamıyorsa, kesinlikle bilim fısıldıyor ama artık bilimsel konuşmalarını yaparken bile siyasilerin ağzının içine bakıyor. Onların hoşuna gitmeyecek şeyleri söyleyemiyor.

Bir bilim adamı bilimsel bir açıklama yaparken siyasilerin ağzının içine bakıyorsa, orada gerçek bilimden de, bilim adamından da söz etmek boşunadır. Yazıklar olsun!..

Yerbilimleri konusunda Türkiye’nin en büyüklerinden birisi olan Prof. Dr. Aykut Barka bugün toprağa veriliyor. Rahmetlinin zamanında yapmış olduğu uyarılar tek tek oluyormuş. Fincancı katırlarını zamanında çok ürkütmüş. Arkasından dostları diyorlar ki: “Bu deprem, Aykut Barka’yı uğurluyor ve sorumluları da bir kere daha uyarıyor…” Ben de diyorum ki: “Uyarıların yerine getirileceğini zannedenler, daha çok beklersiniz!.. Ayrıca, uyaranın bir yüzü, uyananın da iki yüzü kara olsun!..”

09.09.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DÜRÜSTLÜĞÜN BEDELİ KENDİNE VE AİLENE YAPACAĞIN EN BÜYÜK KÖTÜLÜKTÜR, AYRICA MEYDANI DÜRÜST OLMAYANLARA BIRAKMAKTIR

Dürüstlüğün rezillik olduğunu kimse bana söylemedi, rahmetli anam ve babam da uyarmadı. Ben de dürüst olduğum için iyi bir şeyler yaptığımı zannediyordum.

Dürüst olduğum ve dürüst olmayı bırakmadığım zaman er veya geç daha fazla saygı duyacağımı, herkesin beni takdir edeceğini, beni çocuklarına örnek göstereceklerini, itibarımın artacağını, ileride heykelimin dikileceğini zannediyordum.

Dürüst olmakla kendime, aileme ve yetiştirdiğim öğrencilerime ne kadar büyük ve affedilmez kötülükler yaptığımı, bu konuda çok yanıldığımı, tam tersi olduğumu, beceriksizin teki olarak nitelendiğimi geç de olsa anladım.

Artık huy değiştirmeye, çevreme vermiş olduğum zarar ve ziyanları gidermeye zamanım da kalmadı. Kimseye de benim gibi olmalarını ne yazık ki, öneremiyorum. “Kader utansın!” da diyemiyorum. Çünkü kaza ve kadere asla inanmam.

Bizim hırsızlar bizden götürdükleriyle, çalıp çırptıklarıyla, el koyduklarıyla serveti saman sahibi oldular. Dolayısıyla devletin ve ulusun tüm güçlerini ellerine geçirdiler. Haramzadeydiler, asılsızdılar; asilzade ve muhterem insan oldular. Herkes onların önünde ceketini düğmeliyor, çocukları en iyi okullarda okuyor, en iyi yerlerde onlar oturuyor, en iyi yaşamı onlar yaşıyor… Bir elleri balda, bir elleri yağda sırtımızda keneler, kırşaklar, bitler, pireler gibi yaşıyor, debeleniyorlar.

Ben ve benim gibiler, ailelerimiz ve çocuklarım da sürünüyoruz. Kendilerini bir halt zannedenler de artık yüzümüze bakmıyor, varlığımızdan bile rahatsız oluyorlar, dostluğumuz onlar için çekilmez oldu. Dün dost bildiklerimiz düşman oldular, ilgiyi kestiler, bizi artık tanımıyorlar. İtibarımız ayaklar altında… Herkes bizimle dalgasını geçiyor.

Yuh olsun bana da, dürüstlüğüme de!.. Benim gibi olanlar da!..

“Dürüstlüğün olmadığı bir yerde dürüst olmaya çalışmak, rüzgâra karşı tavuk yolmaya benzer; ağzın, burnun pislik içinde kalır!” İşte onlardan biri de benim!..

Sakın dürüst olmaya özenmeyin!.. İki elim yakanızdan gitmez!..

Ben kendi adıma eşimden, çocuklarımdan, öğrencilerimden çok çok özür dilerim, beni affedin deme hakkım da yok. Tek istediğim: Gözünüzü dört açın ve meydanı alçaklara, hırsızlara, soygunculara, talancılara, yalancılara, din tüccarlarına bırakmayın!.. Gerekirse her yöntemi kullanın ve üretimden ve ülkenin her karışından payınızı alın, yağma etmek gerekiyorsa onu da yapın, alçakların, hırsızların ellerini avuçlarını kurutun, sizden çaldıklarıyla size hükmedemesinler, sizi güdemesinler!..

08.09.2014

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

29.01.2002 SALI GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN:OKULLAR ŞİRKETLER GİBİ YÖNETİLECEKTİ, CENAZESİ KALDIRILIYOR

…11.30–13.00 arasında Toplam Kalite Yönetimi (TKY) konusunda Öğretmenler Kurul Toplantısı yapıldı.

Kirli Eğitim Bakanlığı, pardon Milli Eğitim Bakanlığı –güya- çağdaş eğitime geçiyor ya… Bundan dolayı TKY ile çağdaşlığı yakalayacak. Bu kafayla nah yakalarsın!..

Bu “Kirli Eğitim de nereden çıktı?” diye soran olabilir. Şuradan çıktı: Elbistan Mükrimin Halil Lisesi’nde 1966-67’de lise 2’ncı sınıfta öğrenciyken, henüz genç Hamit Özkara Hocamız Biyoloji derslerimize girerdi. Her öğretmene bir lakap takmak öğrenciler arasında yaygındı. Koçero ve Ceymis Bond’umuz  vardı… Bir de Hamido’muz oldu. Asıl adlarını söylemez, lakaplarıyla hitap ederdik.

12 Eylül’ü protesto edip 4 yıl aradan sonra kendi isteğimle 1986 Haziran ayında Elbistan Gazi Mustafa Kemal Ortaokulu’na Fransızca Öğretmeni olarak yeniden atamamı yaptırmıştım. Kısa süre sonra sürgün yaşamını tamamlayan Hamido Hocamız da okulumuza Fenbilgisi Öğretmeni olarak geldi, Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı. 3 yıl birlikte çalıştık, sert duruşuna karşılık ipek gibi bir kalbi vardı. Hoşsohbet ve herkes tarafından sevilip sayılan bir insandı. Onun da benim gibi sürgün yaşamı bol olduğu için çok ortak yönlerimiz vardı, bundan dolayı birbirimizi çok sever sayardık.

“Milli Eğitim”e “Kirli Eğitim” derdi. Nedenini sorduğumuzda çok güzel açıklar ve biz de kendisine hak verirdik. Bu “Kirli Eğitim” sözü de rahmetli Hocamın söylemiyle çoğumuzun diline de oturmuştu. Eğer gerçekten cennet dedikleri bir yer varsa, kesinlikle oradadır. Bu “Kirli Eğitim”in ele alınacak bazı tarafları hâlâ varsa onun gibi değerli hocalarımız sayesindedir.

Gelelim TKY’ye… Bu TKY sistemine göre, özel teşebbüsün işyerini yönettiği gibi, her eğitim kurumu da kendisini öyle yönetecekmiş. Bu sisteme göre okullar birer işyeri, birer işletmeymiş… Müdür işveren, öğretmenler işçi, öğrenciler de müşteriymiş…

Oh, oh!.. Ne güzel, ne güzel!.. Benim yıllardır yapmış olduğum tanımlamaya göre “Oyalama Kampları” terfi edip şimdi de “İşletme”ye döndü. Bakalım sonu ne olacak?

Zaten her okul yönetimi; öğrencilere civciv, velilere de yolunacak kaz gözüyle bakıyordu. Şimdi AB aşkına bu ikiyüzlülük resmileşip apaçık yapılacakmış…

Ayrıca idarenin yükü öğretmenlere yüklenip, idare zaman zaman sadece koordinatörlük yapacakmış… Her öğretmen, her çalışan da başarısı oranında maaş alacakmış… Başarısız olanların önce maaşları düşürülecekmiş, sonra da sözleşmesi iptal edilecekmiş…

Bu; ayrıcalıklı beylere, hanımefendilere farklı ücret ödemesi yapılacak, diğerlerinin de pabucu dama atılacak demektir. Kısaca söylemek gerekirse, faşizm resmen uygulanacaktır.

Bir de bundan sonra sevkler Sağlık Ocakları’na değil, Sağlık Eğitim Merkezi’ne yapılacakmış…

Bunun anlamı da şudur: Sağlık Eğitim Merkezleri kaymakam beylerin kontrolünde ve icazetinde olduğuna göre; bundan sonra öğretmenler ölseler bile rapor verilmeyecek, dolayısıyla asıl amaç da gizlenmiş olacaktır.

***

Kuşçu Ecevit Koolisyonu genel seçimde tarihin çöplüğüne atıldı. Onun başarısızlığı üzerine AKP iktidar oldu. 12 yıldır eğitim sistemi dinselleştirile dinselleştirile Gayya Kuyusu’nun başına getirildi. 9 yıldır emekli öğretmen olarak tiksinir hale getirildiğim okulları görmek bile istemedim ama genlerime işlediği için uzaktan da olsa eğitimin düştüğü acıklı durumları izlemeye devam ediyorum.

***

Yürekli bir eğitimci şu kirlene kirlene burnumuzun direğini kıran eğitimin cenaze namazını kılsa da bir an önce Gayya Kuyusu’na atılsa, burnumuzun direği de kurtulsa iyi olmaz mı?

07.09.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

22.01.2002 SALI GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN VE BUGÜN

(O dönem DSP, ANAP ve MHP koalisyonu vardı, Başbakan da kuşçu Bülen Ecevit’ti.)

…Önder işinden gelir gelmez, elimdeki gazetenin spor sayfasını alıp Spor Toto, Skor Toto ile ilgilenmeye başladı. Her Türk batandaşı gibi Önder de geleceğini şans oyunlarında görmeye başladı.

Ne yapsın çocuk? Evlenme yaşı geldi, parasızlıktan evlenemiyor. Çalıştığı işten aldığı ancak sigara ve cep telefonu masraflarını karşılıyor. Güya işi var.

Böyle işi olsa ne olacak, olmasa ne olacak? Aslında yok sayılır. Durum kötüden de kötü!.. Ekonomistler bu tür işi olanlar için “gizli işsizlik” mi diyorlar, ne diyorlar. Yani bir insan çalıştığı işinde emeğinin karşılığını alamıyorsa, dolayısıyla tasarruftan vazgeçtik en zaruri ihtiyaçlarını bile karşılayamıyorsa, bunun çalışmasının faydasını sadece çalıştıranlar görüyorsa, buna “gizli işsizlik” deniyorsa, düzene de faşizm demek yerinde olur.

Bu delikanlının tek kurtuluşu: Şans oyunlarında tutturmak ve yaşamına yön vermek… Hayal kurmak ve ümit etmek de olmasa boku yedi…

Aslında tüm Türk Ulusu’nun durumu böyledir. Sadece soyguncular, vurguncular, hortumcular yaşıyor, diğerleri de ölünce cennette yaşayacaklar.

Oh, oh, oh!.. Ne paylaşım, ne paylaşım!.. Tam bize göre!.. Türk’ün şanında cephede ölüp şehit olmak vardı, şimdi açlıktan ölüp murdar olmak var!..

Ulan, böyle paylaşımın da, bunu kader belleyip susanların da, bu memleketi yönetenlerin de!..

***

GELELİM BUGÜNE:

AKP tek başına 12 yıldır iktidardadır. Emanetçi Abdullah Gül’ün kısa süreli Babakanlığından sonra kesintisiz olarak AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan Başbakanlık yaptı. 7 yıllık görev süresi biten Gül’den sonra Erdoğan Cumhurbaşkanı oldu. Gül’ün Başbakanlık beklentisi yattı, sıradan bir vatandaş oldu. Ufukta tüm komşularla düşman olmamızı sağlayan Ahmet Davutoğlu göründü, Başbakan oldu.

Ha, bu arada milli gelir 4’e katlanmış… Öyle diyorlar. Bizim payımız semtimize bile uğramadı.

Tüm ulusal servet yok pahasına yağmalandı. İktidardakiler ve onların yandaşlarından başkalarının gözyaşlarına mendil dayanmaz oldu.

Soruyorum: Biz batandaşlar için ne değişti?

06.09.2014

Turaç Özgür

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALİ EKBER GÜLTEKİN’NİN ARDINDAN

Sevgili dostum, köyümüzün yeri kolay kolay doldurulamayacak pırlanta bir evladının kaybını acı ve üzüntü ile öğrenmiş bulunuyorum. Tanrı’dan rahmetlerini esirgememesi için arkasından dualar etmekten başka bir şey yapamıyorum. Yakınlarına sabırlar ve başsağlığı dilerim. Mekânın cennet olsun, ışıklar içinde ebedi uykunda uyu…

02.02.2011

Turaç Özgür

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

PİS KOKULARLA İLGİLİ BİR FIKRA

Adamın birisi kahvede arkadaşlarıyla sohbet ederken, aniden bir gaz bombası patlatıvermiş. Sonra bu patlamanın kaynağını giz­lemek için altındaki sandalyeyi bir o yana bir bu yana çevirerek gacırtı gucurtu sesleri çıkarmaya başlamış.

Etrafa yayılan pis kokulardan burnunun direği kırılan birisi dayanamayarak: “Arkadaş, gacırtıyı gucurtuya getirmeye çalışıyorsun ama bu pis kokular ne olacak?” demiş.

***

25 Aralık Yolsuzluk Dosyası hakkında “Takipsizlik Kararı” verildi.

***

Dosyanın böyle kapatılamayacağı konusunda sokranan bir batandaşa verilen İleri Demokrat Sözcü’nün yanıtı:

—Peki, kardeşim anladık, diyelim ki haklısınız ama hesapsız kitapsız da konuşulmaz ki: Koskocaman dünkü apak AK Parti’nin Genel Başkanı, T.C.’nin Başbakanı ve bugünkü Cumhurbaşkanın en değerli mahdumu, geleceğin Yeni Türkiye’sinin biricik lideri Bilal Bey Hazretleri 30 milyon Avroyu sıfırlayamadı diye sıradan bir batandaş gibi kokulu mu gezsin istiyorsunuz?

—Hayır, estağfurullah efendim…

—O zaman dilinizi tutun, münasip yerinize sokun! Daha fazla da canımızı sıkmayın!..

—Anladım efendim…

—İyi anlamalar!.. Haaa… Şöyle!.. Adam olun yahu!..

04.09.2014

Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SELÂMLAŞMALAR

SELÂMLAŞMALAR

Ben ve çevrem, GÖRSELLER, Resimler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“ONLAR HARUN GİBİ GELDİLER, KARUN OLDULAR”

-“Babacığım, elimde bol miktarda sıfır var, ne yapayım”?

– “Oğlum, o sıfırları yan yana diz, önüne de dikil!”

-“Tamam babacığım… Sıfırları dediğin gibi dizip sağ tarafına, önüne geçip dikildim ama ayakta duramıyorum…”

-“Arkanda ben varım oğlum, korkma, dik dur!..”

-Ya babacığım, sıfırları yan yana dizip sağ tarafına, önüne dikildim, değişen bir şey olmadı.”

-“Oğlum, arkasına değil, ‘önüne yani soluna dikil!’ dedim. Ne kadar geç anlıyorsun, oğlum!”

-“Tamam babacığım anladım ama sol tarafına dikilirsem adım solcuya çıkmaz mı? Sen her zaman ‘Sakın sola yaklaşmayın!” demiyor muydun? Şimdi ne değişti de ‘Soluna dikil’ diyorsun?”

-“Oğlum, şimdi ben sana nasıl izah edeyim bilmiyorum ki, sıfırların sağına dikilirsen, sen olursun; soluna dikilirsen, Karun olursun. Sen dediğimi yap!”

-“Tamam, babacığım, anlamadım ama önüne dikiliyorum… Babacığım, dediğin gibi sıfırların sağından soluna yani önüne geçip dikildim. Şimdi ne değişti?”

-“Çok şey değişti oğlum, çok şey!.. Şimdi sen Karun oldun, Karun!..”

-“Babacığım, bu yaştan sonra adımı mı değiştirdin, ben adımdan memnunum, ne gerek vardı?”

-“Hayır, oğlum!.. Zengin oldun, demek istiyorum!..”

-“Harun Amca gibi mi?”

–“Hayır oğlum, Harun Amca da kim oluyor!.. O, zibidinin tekidir!.. Karun gibi, oğlum!.. Karun gibi!..”

-“Yaa… Babacığım, Numan Amca’nın hayali karşıma dikilmiş: ‘Bunlar Harun gibi geldiler, şimdi Karun gibi oldular’ diyor. Ne demek istiyor, anlamadım.”

-“Boş ver oğlum, onun gibileri çok iyi bilirim; eline kırık  bir saz verirsek bizim için yeni besteler yapar!..”

-“Babacığım, sıfırların soluna dikilmek hayırlı geldi ama şimdi de paralel polisler tişörtlerine ‘SI-FIR’, ‘ZE-RO’ diye yazmışlar. Bunlar ne demek istiyor?”

-“Önemli değil, oğlum, onlar Silivri’de, Hastal’da biraz tımar edilirlerse, ‘Sen çok yaşa padişahım!’ demeye başlarlar!”

-“Tamam babacığım, selâmünaleyküm…”

-“Aleykümselâm, canım oğlum!..”

02.09.2014

Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ADIMIN ÖNÜNDEKİ TC

Adımın önüne “TC’yi koymaktan onur duyar ve gerekirse, onun uğruna canımı seve seve veririm. “TC’den nefret edenler ve onu parçalamaya çalışanlar da adlarının önüne “WC” koyabilirler.

09.04.2013

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GAF YAPMAK DA BİR SANATTIR

Ülkemizde son yıllarda gaf sanatçıları ile laf sanatçıları yarış halindedir. Yalaka medya da çanak tutuyor.

23.09.2011

Turaç Özgür

 

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RTE EŞİT KOŞULLARDA MI CUMHURBAŞKANI SEÇİLDİ?

Başbakan RTE: Gezi Olayları’nda “Hadi sıkıysa sen git, Amerika’da polise taş at!”  demişti.

Vatandaş Turaç Özgür olarak ben de: “Hadi sıkıysa sen de git, Amerika’da başbakanlık yap!”  demiştim.

Devletin tüm gücünü ve yalaka medyayı kullanarak, diğer adayların ellerini kollarını adeta bağlayarak eşit olmayan şartlarda cumhurbaşkanı olan RTE’ye şimdi de “Hadi sıkıysa git de aynı şekilde gerçekten demokratik bir ülkede göğsünü gere gere ‘Ben hak ederek cumhurbaşkanı oldum’ de de görelim” diyorum

31.08.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RTE BENİM CUMHURBAŞKANIM MI, DEĞİL Mİ?

Bir iftar konuşmasında RTE “Tencere tava çalanlara karşı yargıya giderek hakkınızı savunun. Yargıda onlar mücadele etsin. Yıllarca biz mücadele ettik, şimdi onlar uğraşsın!”diye hem halkı kışkırtı, hem de halkı “onlar ve biz” diye ikiye böldü. O zaman ben “Bu başbakan, asla benim başbakanım olamaz”  demiştim.

Şimdi o günün Başbakanından en ufak bir değişiklik olmadığı halde cumhurbaşkanı oldu. Ben “Bu cumhurbaşkanı benim cumhurbaşkanımdır” dersem, doğru söylediğime kim inanır? Ayrıca kendi kendimle çelişkiye düşmez miyim? “Bu benim cumhurbaşkanım değildir” dersem, suçlu ben mi olurum, dedirten mi olur?

Ey dost ve düşmanlar! Lütfen yardımcı olun, sizce ne demem gerekiyor?

31.08.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SÖMÜRÜYE ALET EDİLMEYEN İNANÇ SAYGINDIR

Gerçek bir solcu, sosyalist, hatta komünist –kendisi inanmasa bile- sömürüye alet edilmediği sürece kimsenin inancıyla uğraşmaz. Onun sorunu sömürü yapanlarla halkı uyutanlardır.

31.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BEDELLİ ASKERLİKLE İLGİLİ

Şehit ya da gazi olmamak için aile bütçesinin ne kadar olması gerekiyor?

20.10.2011

Turaç Özgür

Askerlikten kurtulmak için acilen satılık bağ, bahçe… Müracaat: Sütü bozuk Memmet Ağa

22.11.2011

Turaç Özgür

Bugüne bugün bana “Osman Ağa” derler. Vatanı gitsin bizim iki ineğin parası ile Sığırcı Ali, Çoban Veli beklesin. Satarım inekleri, veririm bedeli, mahdum Bekir de gitsin 5 yıldızlı otellerde yosmalarla gününü gün etsin, hayat üniversitesinden diplomasını alsın.

02.12.2011

Turaç Özgür

Profilimdeki asker elbiseme bakıp da balyozcu general zannetmeyin, vallahi balyozcularla ilgim yoktur, olsa olsa 12 Eylülcü olabilirim.

30.03.2012

Turaç Özgür

20130626: Şehit ya da gazi olmamak için aile bütçesinin ne kadar olması gerekiyor?

26.06.2013

Turaç Özgür

 

 

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ULUDERE KATLİAMININ SORUMLUSU KİMDİR?

-Uludere katliamının sorumlusu bulundu: Genelkurmay Eski Başkanı Emekli Orgeneral İlker Başbuğ.

– Kanıtın nedir?

– Kardeşim, Uludere katliamının sorumlusu aranırken durup dururken tutuklanmadı herhalde.

06.01.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FAŞİZM YAŞADIKLARIMIZDIR

Ey vatandaş!.. Sen faşizm nedir bilir misin? Bilmiyorsan, bil: Bu yaşadıklarımız faşizmdir!..

18.11.2011

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SEVENLER ÜZMEZ

Gerçekten sevmesini bilen, affetmesini de bilir; sevdiğinin tükenmesini seyretmez… Eğer, sevdiğiniz sizin ıstırap çekmenizden zevk alıyorsa, peşine düşmeye değmez; çünkü o sadisttir.

08.11.2011

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YERİNİ ARAYAN AKIL

Bir insan başını bir şeylerin içine gizlemeye çalışırsa, örneğin din-iman ve türban kamuflajının arkasına saklarsa, o başı arayan akıl yerini bulamaz.

20.05.2006

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BABASINDAN UTANAN

Bir katır fıkrası da benden… Katıra sormuşlar: 

– Baban kimdir?

Babasıyla kendisini tanıtmaktan utandığı için soyundan övüneceği at aklına gelmiş:

– Dayım attır, demiş.

01.01.2012

Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“VAN”DALLAR

Çürük inşaat yaparak soygun yapanlar!.. Depremde ölenleri siz öldürdünüz, soğuktan can çekişenler sizin hırsızlıklarınızın sonucudur. Hırsızlıkla elde ettiğiniz servetlerinizle elde ettiğiniz lüks yaşamınızdan memnun musunuz?

14.11.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Olaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DÖRT İLKEM

Özgürlüğümü borçlu olduğum Ata’ma atmam!..

Tüm dünyayı bana verseler de yurdumu satmam!..

Donup öleceğimi bilsem uyuz itin döşeğinde yatmam!..

Acımdan öleceğimi bilsem, köpeğin ağzından kemik kapmam!..

19.08.2013

Turaç Özgür

HAKKIMDA, Özsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ASIL KAHRAMAN ÇOBANDIR

Başbakan’a göre polis adeta kahramanlık destanı yazmış olduğundan, onları kutluyor. Ben de kendisini kutluyorum, özgür bir ulusun yarısını koyun sürüsü haline getirebildiği için; asıl kahraman çobandır.

24.06.2013

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİMLERE EFE DENİR?

Sadece kendi öz gücünü kullanarak kendinden güçlülere veya en az eşitine efelik yapanlara “efe” derim. Güçsüzlere karşı veya arkasına birilerinin ya da devletin gücünü alarak efelik yapanlara da “hoşt!” derim.

09.01.2013

Turaç Özgür

 

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HAKKINI ALMANIN KISA YOLU

Çalınan haklarımı aramak için yıllarca dilekçe yazdım. Adaleti bulamadım. Gün geldi hakkımı çalana yumruk salladım, tekme savurdum. Binlerce dilekçeden daha etkili olduğunu gördüm. Yazık!..

08.12.2012

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EN KUTSAL İNANÇ HANGİSİDİR?

Bana göre en kutsal inanç, babadan, dededen miras yoluyla kalan değil; hiçbir etki altında kalmadan herkesin kendi özgür iradesi ile bilinçli bir şekilde seçtiği inançtır.

02.05.2012

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ADALETİN OLMADIĞI YERDE YAŞANILMAZ

İkiyüzlü ve güdümlü adaletin olduğu yerde hiç kimsenin can ve mal güvenliği yoktur. Orada en zalimler hükümdar, en mazlumlar mahkûm olur. Orada yaşanılmaz.

15.09.2013

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

NEZAKET SÖYLEMLERİ VE OTURUŞLAR

Birine “hoca, komutan, albay…” şeklinde hitap etmek nezaketsizliktir. “hoca” değil, “hocam”; “komutan” değil, “komutanım”; “albay” değil, “albayım” şeklinde hitap edilir.

Ayrıca bizden büyüklere de “sen” değil, “siz” denir. Henüz tanımadığımız veya samimi olmadığımız birine de senli benli tavırlarla hitap etmek görgüsüzlük ve densizliktir.

Ne kadar samimi olursak olalım, toplum içinde bacak bacak üstüne atıp kaykılarak veya ayaklarımızı uzatarak, hatta aile içinde bile olsa büyüklerin yanında uzanarak oturmak, ortamı yatak odası görünümüne çevirmek de saygısızlığın ta kendisidir, karşıdakini de kaale almamaktır.

Bütün dost ve düşmanlara önemle duyurulur.

30.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZOROKRASİ

Bana soruyorlar: “Türkiye’deki rejim demokratik mi?” diye. “Tam bir zorokratik rejimdir” diye yanıtlıyorum. Sizce nedir?

27.04.2012

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YENİ YIL KUTLAMASI

Umarım tüm dünya emekçilerine yeni yılda yepyeni bir ilham gelir, uykularından uyanırlar, hem üretip hem de köle olmazlar. Beyinlerdeki zincirlerin kırılması dileğiyle…

31.12.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CUMHURİYET BAYRAMI KUTLAMASI

Çağdaş hukuk, Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı, insan haklarına saygılı, demokratik ve laik Cumhuriyetimizi sonsuza dek yaşatmak tüm ulusumuzun görevidir. Bu uğurda gerekirse canımızı vermekten asla çekinmeyiz. Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun!..

29.10.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZAM DEĞİL, AYARLAMA

Zam değil, ayarlama yapıyorlarmış… Tüketilen hizmet ve ürünlere canlarının istediği oranda, çalışanların, emeklilerin aylık ve ücretlerine gelince sadaka… Bu ne ahlaksız bir ayarlamadır yahu!.. Al ayarlamanı başına çal!..

18.10.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DENİZ FENERİ DAVASI’NIN SAVCILARININ UZAKLAŞTIRILMASI

Deniz Feneri davasının savcıları uzaklaştırılmışsa, ben de bir batandaş olarak hükmümü veriyorum: Asıl suçlular adaleti ele geçirmişlerdir! Öyle adaletin içine bir gün ederiz. O suçlular bunu unutmasınlar!

27.08.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CHP MV DURDU ÖZBOLAT

Kadın-erkek eşitliği, Sayın Durdu Bey’i açık sözlülüğünden dolayı tebrik ederim. Biraz da kadın erkek eşitliği üzerine kafa yorsun ve bu eşitsizliği Elbistan’da tarihin çöplüğüne atmaya çalışsın, etrafındaki miras gaspçılarıyla da fazla dolaşmasa iyi olur.

08.08.2009

Turaç Özgür

GÜNCEL, Onaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSANLA HAYVAN ARASINDAKİ FARK

Mecelleden: iyi yanları, kötü yanlarına üstün olan yaratığa insan denir.

Turaç Özgür’den: Kendinden başka kimseyi düşünmeyen mendebur yaratığa da hayvan oğlu hayvan denir.

17.09.2011

Turaç Özgür

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CAN DOSTUM HIDIR CAN’IN “GİDERSEN” ŞİİRİ

HIDIR CAN

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HAKAN ŞÜKÜR HAKKINDA

Hakan Şükür merkezi İstanbul’da olan Lig TV’de aylığı 150.000- TL’den futbol yorumu yapacakmış. Diğerleri de Ankara’nın dışında herhangi bir il veya ilçede asıl işlerini bulup bir şeyler yapsınlar. Yeteneklerine göre 100–150 bin TL almanın yolunu bulsunlar. Malum geçim sıkıntısı var. Milletvekili maaşlarınızı da almanızın bir mahsuru yoktur. Fazla mal göz çıkarmaz…

Yerinize kim mi bakacak? Danışmanlarınız, sekreterleriniz, şoförleriniz ne güne duruyor? Onlar bakar.

Ya millet ne der? Onu bilemem. Hani bir söz vardır: “Eşeğe binen, osuruğuna katlanır” diye…

06.01.2012

Turaç Özgür

***

Hakan Şükür MV mi yoksa Lig TV’nin futbol yorumcusu mudur? Hakan Şükür hem 11 bin TL MV maaşını alacak, hem “hasta” bahanesiyle TBMM’ne gelip toplantılara katılamayacak… Ama ayda 200 bin TL karşılığı İstanbul’da haftanın her günü Lig TV’de futbol yorumu yapacak. Ama CHP’li bir doktor Ankara’daki herhangi bir hastanede halka bedava hizmet edemeyecek, CHP MV Muharrem İnce fizik dersleri boş geçen Mamak’taki bir lisede bedava ders veremeyecek. Burası Patagonya mı?

18.02.2012

Turaç Özgür

***

Hakan Şükür İstanbul’da Lig Tv’de ayda 150-200 bin TL karşılığı futbol yorumculuğu yaparak ekonomik sağlığına kavuşma savaşı verirken münafıkların tacizi bir türlü bitmiyor: “Mademki hastadır, “Doktor raporum var” bahanesi ile Ankara’ya gelemiyor, TBMM’ndeki toplantılara ve oylamalara katılamıyor, o zaman bu hasta adam nasıl oluyor da Lig Tv’de haftanın bütün günleri futbol yorumu yapıyor? Tüyü bitmemiş yetimler “Ingaaa!.. Ingaaa!..” yani “Süüüüt!..Süüüüüt!” diye ağlarken 11.000- TL milletvekili aylığını, ayrıca yolluğunu, harcırahını alıyor? Üstelik emrine tahsis edilmiş bir sekreter, bir danışman, bir şoför de ense yapıp Meclis dışındaki emsallerinin birkaç katı boş yere aylık alıyorlar? Bu ülke bu kadar mı zengin?” diyorlar.

23.02.2012

Turaç Özgür

 

 

 

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MİLLWETVEKİLLERİNİN MAAŞLARI

Milletvekilleri seçmenden oy isterken vatana, yurttaşa hizmet edeceklerini söylüyorlar. Kendileri 17 bin TL maaş alırken, şoförsüz tuvalete bile gidemezken hizmet edecekleri vatan elden gidiyor, yurttaşlar da tahtalıköye bile giderken kefen bulamıyorlar. Bu duruma göre milletvekilleri kime hizmet ediyorlar acaba?

14.10.2011

Turaç Özgür

***

Milletvekilleri 2 yılda emekli olup 25 yılda emekli bir öğretmenin 8-10 katı emekli maaşı almasını sindiren millet, bulunmaz bursa kumaşları 63 akil insanlarını da 2 ayda emekli eder, onlara da milletvekillerinin 10 katı emekli maaşı verir. Çünkü onlar çok akilli insanlardır.

11.04.2013

Turaç Özgür

***

Milletvekilleri kendilerine ayrıcalık tanımada milletin sabır taşını çatlattılar. Bir gün o taşların arasında sıkışır kalırlar, kaçacak yer de bulamazlar. Benden söylemesi!..

18.04.2013

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MÜMTAZER TÜRKENE HAKKINDA

Mümtazer Türköne “Atatürkçü olmayı kendime hakaret sayarım” diyor. Ben de Atatürkçü olmayı kendisine hakaret kabul eden bir kimsenin Atatürk Dil, Tarih ve Kültür Kurumu’nda -Atatürk’e layık bir bilim insanı yokmuş gibi- yönetim kurulu üyesi olmasını, hatta Atatürk’ün ülkesinde yaşamasını kendime hakaret sayarım.

03.01.2012

Turaç Özgür

***

Mümtazer Türköne’nin Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Tüksek Kurumu’na yönetim kurulu üyesi olarak atanmasını uygun bir fıkra açıklayalım.  Hırsızı kasayı soyarken yakalamışlar:

– Hayrola ne yapıyorsun burada?

– Ben buranın bekçisiyim, demiş hırsız, eksik var mı diye kasadaki paraları sayıyorum… Sonuç: Hırsızın kasadaki paraları saymasına ne kadar inanıyorsan, Mümtazer Türköne’nin adı geçen kuruma atanmasının da o kadar doğru olduğuna inanabilirsin.

03.01.2012

Turaç Özgür

***

Mehmet Metiner zırvalamalarına devam ediyor, ona tahammül etmek zorunda mıyız? “Cemevleri terör yuvalarıdır” diyen adama “Camiler ne yuvalarıdır?” deme hakkımı kullanıyorum.

08.10.2013

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SENİN KREDİN BEŞ PARA ETMEZ

CHP Genel Başkanı: “AKP’ye kredi veriyoruz. Ne yapacaksa, yapsın!”

AKP Genel Başkanı: “Sen kim oluyorsun da kredi veriyorsun! Senden kredi isteyen mi var?!”
Vatandaş Turaç Özgür: Haklı söze ne demeli? Apo 4000 militanıyla hatırını saydırırken, kendisine “Sayın” dedirirken, sen şehitlere “kelle” dendiğinde, satılmadık bir şey kalmadığında 15 milyon seçmenini sokağa döküp yeri göğü inletemiyorsan, senin kredin beş para etmez demektir.

06.01.2013

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SÜREKLİ ATALARIYLA ÖVÜNENLERE SUNULUR

Durmadan atalalarıyla övünen bir soylu ile Alman ozanı Heinrich Heine’nin arasında bir konuşma:

– Zatialiniz tıpkı patatese benziyorsunuz.

– Neden?

– Neden olacak, patatesin de sadece toprak altında olan kısmı önemlidir; üstündekinin hiçbir değeri yoktur.

30.08.2014

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Söylevler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BU GİDİŞLE ALEVİLERİ DE DAĞA ÇIKARACAKLAR

Alevileri de en sonunda dağa çıkaracaklar. O zaman cem evinin cümbüş evi olmadığını ancak anlarlar. Ben Alevi anadan babadan olma ateist bir adamım ama anama-babama-ceddime de küfrettirecek kadar haysiyetimi kaybetmedim. Benden uyarması!..

03.03.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GÖKTEN ZEMBİLLE GELDİKLERİNE İNANANLAR

Birileri kendilerinin gökten zembille geldiklerine inanıyor, her şeyi yapacağını, canının istediği tüm kavramları, her şeyi ayaklarının altına alacağını, bu ulusun da sonsuza kadar tahammül edeceğini zannediyorsa, aldanıyordur. O kişi veya kişilerin zembillerine binip bir an önce geldikleri yere gitmelerini öneririm!..

03.03.2013

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CÜRETLERİNİ KARAYOBAZLIKLARINDAN ALIYORLAR

Onların yaptıklarına “Bu cesareti nereden alıyorsunuz?” denmez. “Bu cüreti nereden alıyorsunuz?” denir. Onlar o cüreti kara yobazlıklarından alıyorlar. Çizmeyi aştıklarının farkında değildirler. Günaha girmeye gelince, bu çağda kara çarşafa girmek, günaha girmenin ta kendisidir.

11.06.2012

Turaç Özgür

 

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

VAJİNA BEKÇİLİĞİ

Bu “vajina bekçiliği” geri kalmışlığın en önemli getirilerindendir. Bundan dolayı bu bekçilik prim yapıyor. Getirisi çok olan bekçilikler yaşar. Bu işe rahmetli Sezar yaşasaydı: “Yapma Brütüs!.. Sezaryen olmasaydı, ben olmazdım. Ben olmayınca da sen olmazdın!..” derdi herhalde..

20.05.2012

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEMOKRASİ BİLİNÇLİ İNSANLARIN REJİMİDİR

Ordu hangi ülkede siyasete burnunu sokmuşsa, orada demokrasinin ırzına geçilmiştir. Ama gerek Mısır’da, gerekse bizde demokrasi vardır diyenler, demokrasiden ne anlıyorlar? Demokrasinin ne anlama geldiğini bile bilmeyen sürünün oylarını din ile, ırk ile veya simit ile kandırarak sandıktan çıkanlar demokrat mıdır? Demokrasi bilinçli insanların rejimidir. Bir ülkenin insanlarının demokrasi bilinci yoksa sandıktan genellikle faşizm çıkar. Bu, ne kadar normal ise, ordunun müdahalesi de o kadar normaldir.

04.07.2013

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HİZMETÇİ DEVLET DAYAK ATMAZ

Çağdaş, demokratik, hukuk devletleri hizmetçi devlettir. Hizmetçi devlet, hizmetlerini adı ve sınıfı her ne olursa olsun, memurları aracılığıyla yapar. Burada dayak yiyen vatandaş yani efendidir, dayak atan da hizmetçidir yani polistir. Bu, bir ahlaksızlıktır. Var ise, Allah böyle hizmetçileri düşmanın başına bile vermesin!. Bu tür hizmetçilerden kurtulmaktan başka çaremiz yoktur.

24.06.2013

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNANANLAR DEĞİL, DİN TACİRLERİ MUTLUDUR

Dinler, toplumları mutlu ettikleri oranda değerlidir. Müslüman ülkelerde sadece din tacirleri mutludur. Diğerleri de bu dünyada bulamadıkları mutluluğu öbür dünyada elde etmek için “Allahüekber!” diyerek birbirlerini kesiyorlar, tecavüz ediyorlar..

15.09.2013

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DİLENEREK HAK ALINMAZ

Hiçbir hak dilenerek elde edilmez. Dilenenlere sadaka verirler. Onurlu insanlar sadakayı asla kabul etmezler. Hele de çalınan haklar dilenerek değil, direnerek alınır. Direnmekten kaçınanlar köle ruhlu insanlardır. Onlarla hiçbir yere varılmaz.

25.06.2013

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÜLKESİNİ SATANIN VATANI YOKTUR

Bize bir kurtuluş savaşı daha yaptırmaya hainlerin hakkı yoktur. Yeraltı, yerüstü zenginliklerimizi aldıkları veya alacakları komisyon uğruna satanlar, peşkeş çekenler vatan hainleridir. Bunların vatanı yoktur. Bu ulustan çaldıklarıyla yaşayabilecekleri her yer onların vatanıdır. Bizim de bir vatanımız vardır: Türkiye Cumhuriyeti.

20.06.2013

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GICIK VE KAÇIK İNSANLAR

Dünyada en gıcık ve kaçık insanlar; kendi inancına saygı beklemeyi bir hak bellerken, başkalarının farklı şeylere inanmalarına ya da hiçbir şeye inanmamalarına sataşan ve saldıranlardır. Bana göre saygı gösterilecekse, herkesin inancına ya da inanmamasına da saygı gösterilmelidir.

24.02.2013

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MİLLETVEKİLİ MAAŞ İLE MEMURUN MAAŞI

Emekli milletvekilleri %100 arttırılmış maaşlarının tamamını almış bulunuyorlar. Emekli memurlar da 4 aydır kendilerine verilecek sadakayı bekliyorlar. Bu arada elektriğe yüzde 9,2; doğalgaza 18,7 zam… Yuh yuh soyanlara, soyup kaçanlara, yuh!.. Yuh kendilerini çok akıllı, milleti aptal yerine koyanlara!.. Yuh!.. Yuh!.. Yuh!.. Yuh sizden korkanlara!..

04.04.2012

Turaç Özgür

 

 

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSAN YAKANLARA SESLENİŞ

Din adına, Allah adına canlı canlı insan yakanlar!.. Sizin dininiz, sizin Allah’ınız bu emri size ne zaman verdi? Sizi gidi sizi katil sürüleri!.. Şimdi rahat rahat gezeceksiniz, yeni Sivaslar sizi bekliyor it soylular!.. Benim gibileri yakarak kendinize benzeteceğinizi mi zannediyorsunuz?!. Sizin gibi itlere benzeyeceğime yanmayı tercih ederim.

13.03.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GRİPE KARŞI DİRENEN KAZANIR

Dünya ilaç tekellerinin sadık uşağı GRİP, bu yıl da farklı bir kılığa girerek önce beni, sonra da eşimi kırıp geçirmek için sinsi sinsi saldırdı. Bir haftalık boğuşmadan sonra beni içine paketlediği kefeni yırtıp içinden 3 kg fire ile çıktım. Kefenini de alıp, şimdilik defolup gitti.

Eşim de kefeni yırtmak üzere… Aman bu emperyalist uşağına dikkat!.. Direnenlere uşaklar vız gelir tırıs geçer!.. Direnemeyenler zaten yoktur, onlar için fark etmez.

16.01.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MİLLETVEKİLLERİ MAAŞ ARTIŞLARINI NEDEN GİZLİYOR?

-Milletvekilleri emekli milletvekillerinin maaşlarının arttırılmasını oylamak için Meclis Televizyonu’nun yayınına son vermesini ve ayrıca herkesin uyuduğu saati neden beklemişlerdir?

– Kardeşim; kurt dumanı, tefeci bunalımı neden sever, bulanık suda neden balık avlanır, birilerinin bir şeylerini yürütmek isteyenler neden gecenin karanlığını tercih eder, zamparalar neden ayın batmasını bekler? Bütün bunların yanıtlarını biliyorsan, yukarıdaki sorunun yanıtını bulman da çocuk oyuncağı gibi kalır.

28.12.2011

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

19 MAYIS NERENİZE BATIYOR?

19 Mayıs, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum günüdür, kutlu olsun!..

19 Mayıs aynı zamanda padişahlığın da ölüm yıl dönümüdür, Allah rahmet etsin!..
Ölü seviciler bayramımız nerenize batıyor? Oranıza mı? Aman oranıza sahip olun!..

19.05.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MİLLETVEKİLİ MAAŞ ARTIŞINA DOLAYLI DESTEK

CHP, MHP ve BDP emekli milletvekillerinin maaşları arttırılırken genel kurulu -gerekirse savaş alanına döndürüp engelleme yerine- terk ederek dolaylı yoldan destek vermiştir. Bu, aynen böyle biline ve ona göre hesap sorula!..

25.12.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ATATÜRK’E VEFA BORCUNU ÖDEMEYENLER ONURSUZDUR

Bir kişi onurlu bir insan, onurlu bir yurttaş olduğunu söylüyor ama bu onurlu sıfatını, işgal ettiği mevkileri Atatürk’e borçlu olduğunu söyleyemediği gibi, tam tersine onun düşmanlarını öve öve göklere çıkarıyorsa, ondan onursuz, ondan kalitesiz bir varlık yoktur.

11.11.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Onaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KADININI AŞAĞILAYANLAR İNSAN DEĞİLDİR

Anamız kadın, bacımız kadın, karımız kadın, kızımız kadın… Eğer bunlar aşağılık iseler, onlardan olanlar, onlarla yaşamını sürdürenler de aşağılık oğlu aşağılıktırlar. Bunları aşağılayanlar da kendini aşağılatanlar da insan değildir.

21.09.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Onaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KORKMUYORSUN DA BU NE HAL?

Büyük ozan Nazım Hikmet: “Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar” diyor. Tarihteki kahramanlıklarımızla övüne övüne bitiremiyoruz. Ya bol bol palavra atıyoruz ya da yalan söylüyoruz, gerçekler ortada: Tavşan kadar bile yürek yok bizde kardeşim!.. Dünü bırak, bugüne bak!.. Korkmuyorsun da bu ne hal?!.

20.12.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GÜCE TESLİM OLAN YARGIÇLAR UTANSIN

Yargıçlar rüşvet almasın, cüzdanlarıyla vicdanları arasında gel-git yapıp hukuka, adaba, vicdana aykırı kararlar vermesinler diye aylıkları diğer köle memurlara göre daha yüksektir. Hukukun üstünlüğü yerine gücün üstünlüğüne göre karar veren yargıçlar yüzünden artık hakkımı yargıda aramıyorum. Güce teslim olan yargıçlar utansın!..

11.12.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SEVGİLİ OĞLUM

Değirmen altındaki tarlayı satıp bedelini ödeyip seni şehit olmaktan kurtaracaktım ama CHP Anayasa Mahkemesi’ne gidiyor.

Yahu bu CHP de pişmiş aşa su katmaya çalışıyor. Ne olur, ne olmaz diye şimdilik satmaktan vazgeçtim. Öpüyorum.

Baban

30.11.2011

Turaç Özgür

 

Aile içi, DÜŞÜNSEL, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİM ÇALDI EMEKLERİMİZİ?

Sen çalmadın, o çalmadı, bu çalmadı… Peki, kim çaldı emeklerimizi, birikimlerimizi, geleceğimizi?  Ulan hırsız oğlu hırsızlar, alçak oğlu alçaklar, kum saati gibi her şeyimizi ambarınıza boşalttınız, biz eriyip yok olurken siz semirdiniz domuzlar gibi, su aygırları gibi… Kızaracak surat da yok sizde!.

22.11.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖĞRETMENLER GÜNÜ VE VAN DEPREMİ

Bugün “Öğretmenler Günü” nedeniyle öğretmenlerin ellerinden öpen sahtekarlara sormak gerekir: Öğretmenlere insanca yaşamak için olanaklar verilseydi, Van depreminde o kadar öğretmen çürük binaların altında can verir miydi? Sakın benim elimi bir sahtekâr öpmeye kalkmasın, ellerim yumruk olup adi suratında patlayabilir!

24.11.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEPREMLERİN ALTINDA KİMLER KALIYOR?

– 1999 depreminin altında Ecevit hükümeti kalmış, silinmişti. Bakalım Van depreminin altından bu hükümet kalkabilecek mi?

– “kalkar” mı dedin, anlayamadım?

– senin gibi korkusundan gerçekleri haykıramayan korkak aptallar oldukça kalkar!.. O zaman daha beterine hazır ol!.. Çünkü sensin kendini bu rezaletlere layık gören!..

18.11.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EY KADINLAR!..

Şeriata geçit verirseniz, şeriat gelirse, şu veya bu bahane ile hanzo yakınlarınız tarafından öldürülürsünüz. Töre ve namus cinayetlerinin gerisine bakarsanız, dinsel yobazlığın yattığını görürsünüz.

17.10.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KADINLARIN KURTULUŞU

CHP’li bir kadın yetkili “kadınların kurtuluşu ekonomik bağımsızlıklarına bağlı…” gibi inanılmaz (!) Bir şeyler söylüyor. Partilerindeki kadın düşmanı sosu bol yalcıları görüp söylemiştir diye gülmekten az kalsın karnım yırtılıyordu vallahi!..

01.10.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TEK KİTABA KÖRÜKÖRÜNE BAĞLILIĞIN SONUCU: GERİKALMIŞLIK

Tek kitaba körü körüne bağlı, her şeyi onun içinde arayan, kalkınmış bir tek ülke gösteremezsiniz. Geri kalmamızın sebebini biraz da buradan arama cesaretini gösterirsek, sorunlarımıza bir çözüm bulabiliriz. Aksi halde daha çok sürünürüz.

26.09.2011

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RAMAZAN’IN ARDINDAN

Aslında Ramazan ömür boyudur. Her şey gibi o da şova dönüştü, kısala kısala bir aya tutsak edildi. “Oh be kurtulduk!” dercesine terk ederken arkasından bayram yapılıyor.

Bayramlar kara günlerden kurtulmanın ardından yapılır. “On bir ayın sultanı” diye karşıla, giderken de bayram yap.

Birine misafir olduğunuzda arkanızdan bayram yaptıklarını duyarsanız, o eve, o semte bir daha uğrar mısınız?

23.08.2011

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZOROKRATİK DEVLET

Bir devletin bağrında değişik çıkar grupları vardır. Bu, inkâr edilemez bir gerçektir. Bu gerçekler ortada iken çağdaş, demokratik ve laik bir devlet düzeninin huzur içinde devamı için yapılması gereken zorunlu şeyler vardır: Eşitlik, özgürlük, kardeşlik  gibi…

Bunlar gözetilip hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına dayalı bir anayasal düzen kurulmazsa, o devlete demokratik değil, zorokratik devlet denir. Zorokratik devletin yaşamaması için her yurttaş elinden geleni yapar ve o devlet eninde sonunda çöker

29.08.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖRÜMCEK YUVASI KAFALAR

Çalıp çırptıklarından yaptırdığı kulenin zirvesinde “en büyük benim, benden büyük yok!” diye efeleniyordu. “İn aşağıya da kafanın çapını ölçelim!” dedim. Kafatasından yuvalanan bir örümcek saldı üzerime, canımı zor kurtardım.

20.08.2011

Turaç Özgür

 

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RAKİPLERİYLE KOZLARINI PAYLAŞMAK İSTEYEN BABAYİĞİTLERE ÖĞÜDÜM

Sakın işin içine kutsallarınızı, dini, Allah’ı karıştırmayın. Karıştırırsanız, o kutsalların kokuşup çöpe atılmasına sebep olursunuz. O dinin katili olacağınızı da asla unutmayın!.. Çünkü benim gibiler kullanılan her şeyden nefret eder ve saygı göstermezler. Bunu asla unutmayın!..

28.05.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FAZIL SAY’I DESTEKLİYORUM

Başbakan Alevilerin kutsal yerleri olan cemevleri için “Cemevleri cümbüş evleri” derken bir kısım halkın manevi değerlerini aşağılamış olmuyor mu? Bana göre bundan daha büyük bir aşağılama olmaz.

Fazıl Sayı harcamak ve gözden düşürmek için aranan bahane onun yanında devede bir kıl bile sayılmaz. Fazıl Sayı bütün kalbimle destekliyor ve onu harcamaya çalışanlara “Artık yeter!..” diyorum.

21.09.2013

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

UYARI!..

Başbakan ODTÜ’den geçerken “Yol istemiyoruz, ormanlarımıza dokunma!” pankartına bakıp “Yol medeniyettir. Siz medeni bir dünyada yaşamaya layık değilsiniz, gidin ormanda yaşayın!” diyor. Yani “Siz ayısınız, onun için orman istiyorsunuz” demek istiyor. Bu sözleriyle Başbakan yangına körükle gidiyor.

Bu sözleri bir ülkenin başbakanı söyleyemez. Söylese söylese hesap vermemek için ülkede iç sava isteyen birisi söyleyebilir. Her halde ileride benden hesap sorulmasın diye iç savaş istiyor.

ABD’nin ünlü başkanlarından Abraham Lincoln “Bazı insanları her zaman, bütün insanları da bazen kandırabilirsiniz; ama bütün insanları her zaman kandıramazsınız” diyor. Bir gün bu ülkenin bütün insanları olmasa da çoğunluk insanları gözlerini açarlar ve bunların hesaplarını çok ağır olarak sorarlar. Kimse kendini hesap sorulmaz zannetmesin!..

18.09.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KREDİ KARTI SOYGUNUN ARACI MI?

Kredi kartlarını kullandığım İş Bankası ve Ziraat Bankası’nın yetkilileri Başbakanın söylediğine göre siz beni soyuyormuşsunuz… Utanın!.. Utanın!.. Utanın!.. Vicdansızlar!..

Yahu siz beni adam yerine koymuyorsunuz, bunu anladım da, herkesi bir narasıyla hizaya getiren Başbakanı da mı adam yerine koyup korkmuyorsunuz?…

Sizi gidi gaddar soyguncular sizi!.. Başbakan beni size soydurmamak için emekli maaşımı insan gibi yaşayacağım seviyeye yakında getirir, ben de kredi kartlarınızı başınıza çalarım!..

19.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖZGÜRLÜK ŞEHİTİ ALİ İSMAİL KORKMAZ

Eskişehir’de Ali İsmail Korkmaz, 38 gün önce özgürlük için Taksim Gezi Parkı’na destek verdiği zaman iktidarın salyalı köpekleri tarafından linç edilmişti. Bugün devrimin şehitleri arasında sonsuza kadar yaşayacak yerini almıştır. Işıklar içinde yatsın. Ailesinin, tüm sevenlerinin ve özgürlük savaşçılarının başları sağ olsun. Lafta değil, gerçek anlamda kanı yerde kalmayacaktır.

Ey insanlık düşmanı faşistler!.. Şehitlerimiz sahipsiz değildir, defolun her karışı şehit kanıyla sulanmış bu topraklardan!..

05.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BOŞA HARCANAN ENERJİ: OYUN

Bazı insanlar enerjisini kahvelerde oyun oynarken masa yumruklayarak boş yere harcıyor. Bu tür kişiler şimdiye kadar bir kediye bile karşı gelememiş zavallılardır bence. Bu zavallılara “Ey arkadaş!.. Yerinde kullanmadığın enerjinle etrafını rahatsız ederken, ayn