SINIF ÖĞRETMENİMİZ GANİ AKARKURT

14 15 284 289 RotationofImage1-1Coğrafya dersimize giren Elbistan’ın Hasanköy’ünden uzun boylu, kalıplı, kır saçlı Gani Akarkurt aynı zamanda sınıf öğretmenimizdi. Sınıfın en çalışkan, en başarılı öğrencisi olduğum için beni kitaplık başkanı seçti. Yaşamım boyunca onun kadar ilginç öğretmen görmedim desem yeridir. Ceketinin dış ceplerinin birinde her zaman bir gazete, diğer cebinde de bir kitap bulunurdu. Yol boyunca bir yere gidip gelirken elinde kitap okuyarak gider, gelirdi. İki sözcükten çok kıcık kapardı: Hocam ve efendim. Bizim kendisine “efendim” ve “hocam” dememizi yasak etmişti. Ona ya “öğretmenim” ya da adını söylememizi isterdi. Birisi kendisine “hocam” dediğinde, “Hocan İran’da tahta sakallıdır. Ben Gani Akarkurt’um, öğretmenim” derdi. “Efendim” dediğimizde de “Efendi, sen benim kölem misin de bana ‘efendim’ diyorsun. ‘Öğretmenim’  demek zoruna gidiyorsa, adımı söyle!” derdi.

Gani Bey, öğretmenimiz bize bir mesaj vermek istiyordu ama eminim ki, o zaman o mesajı açık açık veremiyordu. Çarşı’da sadece Çarşı Camii’nin biraz ilerisinde manifatura dükkânı olan Mithat Dede’nin (Eldeniz) yanına takılırdı. Kitap okuyarak gittiği için çok ağır ağır yürürdü. Beni de çalışkanlığımdan dolayı Kitaplık Kolu Başkanı seçmişti.

Bizim de katkılarımızla boş sınıf kitaplığını ağzına kadar dolduracak birbirlerinden değerli kitaplar getirtti. Birlikte tasnif edip yerleştirdik. Liste yaptım. Öğrencilere kitap verip almak için bir de defter aldım.

Bana “Efendi, bana bak, hiçbir bahane istemem her hafta en az bir tanesini okuyacaksın. Bana da rapor vereceksin. Arkadaşların da okuyacak. Onlara bir haftalığına vereceksin, okuduktan sonra tekrar getirecekler, bir tane kayıp kabul etmem” dedi. Dediğini harfiyen uygulamaya çalıştım. Birçok sosyal dersimi bu kitaplardan öğrenmeyi tercih ederdim. Örneğin tarih kitabından daha çok tarihi eserler okuyordum.

Bir öğrenciye ihtiyacı olduğu zaman beni çağırırdı. Her nere gitse, beni de yanında götürürdü. Herkes bana “Gani Bey’in hizmekeri” derdi. Gani Bey’in hizmekeri demelerinden hiç gocunmazdım. Ona hizmet etmek, istediği zaman koşup gitmek bana zevk verir, birlikte gelip giderken bile bir şeyler öğrenirdim. Arkasından yürüdüğüm zaman kızar, “Yanıma gel” derdi. Ben konuşurken “bir kere” yerine “biyol” sözcüğünü çok kullanırdım. Gani Bey de “Efendi, ‘biyol’ değil, bir defa, bir kere” derdi. Bir de kendisine “efendim”, “hocam” dememe çok kızardı. Ders kitaplarının dışında başka kitaplar okuma zevkimi Gani Bey’e borçluyum. Kitaplık Başkanı ve Gani Bey’in hizmekeri olmam nedeniyle o yıl ders kitaplarından daha çok klasik kitaplar okudum. Eğer ders kitaplarının dışında öğrendiklerimizle ilgili bir sınav yapılmış olsaydı, kesinlikle okul birincisi seçilirdim. O yıl o kötü koşullarda baraka gibi bir hababam sınıfında yine de iftihara geçtim.

***

Gani Bey bir gün bize şöyle bir öykü anlattı: “Çocuklar, bir köyde bir delikanlı köyün sığırını yayarken, varlıklı ailelerin çocukları da okula gidiyormuş. Bu, sığır yayan çocuğun çok zoruna gidiyormuş. ‘Varlıklı ailelerin çocukları okula giderken, benim ne suçum var da okula gidemiyorum da onların sığırlarını yayıyorum. Ben de okula gitmek istiyorum. Sığırtmaç olmayacağım’ diyormuş, cebinden bıçağını çıkarıp durmadan baldırına saplamış, kendisini sakatlamış. Sonra sığır yaymaktan kurtulmuş. Babası da ne yapıp edip onu okula göndermiş. O da okuyup öğretmen olmuş.

Sizin babalarınız, analarınız kim bilir hangi şartlarda sizi okula gönderiyorlar. Siz de onların yüzünü kara çıkartmayın, derslerinize çok çalışın, hiçbir şeyi bahane etmeyin, aha bir kitaplık dolusu kitap, okuyun adam olun” dedi.

Bu öyküyü yıllarca hiç unutamadım. Bu sözün etkisinde o kadar kaldım ki, ben de bütün kötü koşullara karşın direnip okuyacağıma dair kendi kendime “Neye mal olursa olsun, pes etmeyeceğim, okuyacağım” diye söz verdim.

***

Fransızca dersimize malulen emekli Pilot İhsan girerdi. Uzun boylu ve çok kibar bir adamdı. Onu sevdiğim için Fransızcayı da severek öğreniyordum. Ezberlediğim tek dersim Fransızcaydı. Diğer derslerimi asla ezberlemezdim. Bir de dindersi öğretmenimizin ezberlememizi istediği birçok dua ve sure ezberlemiştim. O ezberlediğim dua ve surelerin anlamlarını, neye yaradıklarını hala bilmiyorum.

Yıllar sonra ben de Pilot İhsan’ın kızının Elbistan Mükrimin Halil Lisesi’nde Fransızca öğretmeni oldum. Lise 2’de sınıf arkadaşım Mustafa Kral’la evlendi. Pilot İhsan’ın ağabeyi Albay Tahsin Yazıcı da yıllar sonra Genelkurmay Başkanlığı Silahlı Kuvvetler İstihbarat ve Dil Okulu Komutanlığı’nda benim komutanım oldu. Mustafa’yı eşimin davalarını yürütmesi için avukat tutmuştum. İkili oynamasının yüzünden haklı davalarımı yatırdı. Ben kendisini azletmediğim halde ikinci bir avukat tutunca davadan çekilip karşı tarafın avukatı olmuştu. Yukarıda adı geçenlerin hatırına bağlı olduğu baroya suç duyurusunda bulunmamış, sineye çekmiştim. Yine de “Işıklar içinde yatsın” diyorum.

***

Tarım dersimize Kıyan adlı bir ilkokulu öğretmeni girerdi. Benim Küçük Yapalaklı Hüsüva’nın oğlu olduğumu öğrendiğinde “Senin Doğan abini çok severdim. Allah rahmet eylesin, traktörün altında kalıp öldü” demişti. Onun anısına benimle çok ilgilenir, beni severdi. “Benim de güzel bir kızım var; bu okulda birinci sınıfta okuyor” demişti. O gittikten sonra geveze arkadaşlarım: “Kıyan Bey, kızını sana verecek, seni çok sevdi” diye benimle dalgalarını geçerlerdi ama gerçekten de birkaç sene içinde Elbistan’ın en güzel kızı oydu diyebilirim.

Kıyan Bey, bir gün: “Oğlum Süleyman, ben öğretmen olunca ilk olarak sizin köye verdiler. Köye gittim, görevime başladım, sınıfa girdim ki, ne göreyim, en küçük çocuk benim kadar. Herkes bıçaklarıyla, kamalarıyla oynuyorlar. Korkumdan sesimi çıkaramadım. Baktım ki, üzerlerine gitsem, beni bıçaklayıp öldürürler, hepsi eşkıya gibi çocuklar. Kendi kendime ‘Yarabim ne suç işledim de beni bu köye düşürdün?’ diye kara kara düşünmeye başladım. Sonunda aklıma bir şey geldi. Kendi kendime ‘Oğlum Kıyan, pes etmek yok, bu çocukların anladığı makamdan git, başka da çaren yok’ dedim. Ardından ‘Çocuklar, yarın herkes ne kadar bıçağı, kaması varsa getirsinler; resim dersi yapıp bıçaklarımızın, kamalarımızın resimlerini yapacağız’ dedim. Çocuklar çok sevindiler. Bir gün sonra bıçağını, kamasını alan geldi. Birkaç gün bıçak, kama resimleri yaptık, kimin bıçağı daha güzel, kimin kaması daha güzel diye yarış düzenledik derken, çocuklar beni sevmeye başladılar. Ondan sonra öğretmenliğimi yaptım. Yavrum, sizin köy öyle bir köydü…” dedi. Biz de gülüştük: “Hocam, şimdi ne değişti, Süleyman gibi ağzı bozuklar türedi” dedi. “Olsun, çocuklar, Süleyman da okur, adam olur” dedi.

Şimdilik bu kadarı yeter. Biraz da diğer konulara geçelim.

***

OKUL DIŞI ÇEVREM

Ceyhan’dan ayrılan bir su kanalı Şimdiki Karaca Ahmet Caddesi’nden Malatya Caddesi’ne dek gelir, sonra 90 derece batıya akıp gider, Ceyhan’la tekrar buluşurdu. O zamanlar çevredeki bütün lağımlar buraya dökülürdü. Üzeri açık olduğu için insanın burnunun direğini kıracak kadar pis kokardı. Bir taraftan diğer tarafa geçmek için küçük tahta köprülerin yanı sıra şimdiki elektrik trafosunun yanında bu kanalın üzerinde ve yan taraflarında Çarşı’ya kadar çay bahçeleri vardı. Herkes, özellikle köylüler Elbistan’a geldiklerinde bu çay bahçelerinde oturur, sohbet eder, çaylarını, kahvelerini içerlerdi. Birini arayan burada bulabilirdi.

Elbistanlıların dilinde Pazartesi’nin adı “Mal Pazarı”ydı. İşi olsun olmasın, Elbistan’ın bütün köylüleri Pazartesi günleri sözleşmişçesine Elbistan’a gelirler, satacaklarını satarlar, alacaklarını alırlar, birbirlerine söyleyeceklerini söylerlerdi. Elbistan’ın nüfusu Pazartesi günü en az iki misline çıkardı. Bu özelliğini hala korumaktadır.

Babam Elbistan’a geldikçe burada oturur, sevenleri ve yeğenleri başına toplanırlardı. Onun bulunduğu yerde birisinin elini cebine atması ayıp olurdu. İşte bu ortamlarda Kır Ali emmi ile sık sık karşılaşırdım. Ev arkadaşlarım Cuma ve Doğan’la birlikte okumamız da burada kararlaştırılmıştı.

Babam bir gün burada otururken bana: “Oğlum, Çarşı’ya Ahmet Yüksel’in dükkânına git, orada onun ortağı Mehmet Çavuş var. O benim yeğenimdir. Ona benim selamımı söyle şöyle şöyle de” dedi.

Ahmet Yüksel’in mağazasına babamla sık sık gittiğimden orasını biliyordum. Babam manifatura ihtiyaçlarını onlarda yapardı. Ahmet Yüksel ile kardeşi Hüsnü babama “dayı” der, çok saygı gösterirlerdi. Ben de Ahmet Yüksel’e “dayı”, kardeşine de “Hüsnü abi” derdim.

Koşarcasına gittim. Ahmet Yüksel’e bakıp, “Dayı, ağamın sana selâmı var. Ağamın Mehmet Çavuş diye bir yeğeni varmış, ona ‘şöyle şöyle de’ diye beni gönderdi. Onu tanımıyorum, o kim?” dedim. Gülüştüler.

Masada oturmakta olan babama benzeyen adam: “Ne diyorsan, bana de yeğenim, o Mehmet Çavuş dediğin adam benim” dedi. Mehmet Çavuş dayımı da böylece tanımış oldum.

Mehmet Çavuş dayım bu karşılaşmamızı hiç unutmamış olmalı ki, bir toplum içinde benimle nasıl karşılaştığını, beni nasıl tanıdığını o karşılaşmamızı anlatır bana bakar gülerdi.

Artık Elbistan’ı tanımış olduğumdan Seyit amcamlara daha fazla yük olmamak, hem de daha özgür olmak için kendime yeni bir yer ve birlikte kalabileceğim arkadaşlar bulmam gerekiyordu. Birlikte kalabileceğim en uygun arkadaş olarak Seyit dayımın ve bibimin en küçük oğlu Cuma Koç vardı.

Seyit dayım hem analığımın büyük kardeşi, hem öz halamın kocası, hem de o zamanlar bir oğlu, bir kızıyla dul kalan Gülizar bacımın hem öz dayısı, hem de kayın babasıydı. Seyit dayım sağdı, Gülizar Bacımın kocası Bozo emmiden söz edilirken ne kadar büyük bir karakucak pehlivanı olduğu söylenirdi. Genç yaşta rahmetli olmuş, Gülizar bacım da dul kalmıştı. Bozo emmi ölünce ondan sonraki büyük oğlu Hasan emmiydi ama kalabalık ailenin söz sahibi onun küçüğü Ali, namı diğer Kır Ali’nindi.

Cuma, Kır Ali’nin kardeşi değil de oğlu gibiydi; onu gözü gibi sever, korur kollar, onun okuması için elinden geleni yapardı. Cuma için yapamayacağı bir şey yoktu. Kır Ali ve kardeşleri babamı babalarından fazla severler, babalarından çok babamla övünürler, onun her istediğini yerine getirirlerdi. Bu nedenle hem dayısının oğlu olmam, hem çalışkan ve terbiyeli olmam nedeniyle benimle de çok ilgilenirdi.

Kır Ali emmi; kardeşi Cuma, aynı köyden akrabaları Samıtların Mithat emminin oğlu Doğan ve benim için Malatya Caddesi’nde Muhacirlerin Mamo’nun oğulları Yusuf ve Mehmet Ali abilerin evlerinin bir odasını aylığı 40 liradan kiraladı. Cuma ile Doğan Elbistan Ortaokulu’nun 3’üncü sınıfına, ben de 1’inci sınıfına gidecektim.

Malatya Caddesi’inin üzerindeki bizim evin dış ana kapısından girdikten sonra sağlı sollu birer kapı vardı. At arabasıyla iş yapan Yusuf ve Mehmet Ali abiler ana kapıdan girdikten sonra sağlı sollu odalardan birer tanesini kendilerine ayırmışlardı. Ondan sonra ana kapının tam karşısından bir kapıdan devam edip sola dönünce bizim odamız geliyordu. Karşımızda da bir göz yer daha vardı. Bahçeye çıkmak için koridorun sonundaki kapıyı kullanıyorduk.

Bizim odanın içine birkaç basamak merdivenle çıkardık. Tahta kaplı odanın altı hem nemli, hem de küf kokardı. Daha da kötüsü İçinde fareler cirit atarlardı. Kuzey taraftaki bahçeye bakan bir penceresi vardı. Oradan bakınca okulumuzun müdürü Hüsamettin Yinanç Bey’in (Kel Müdür) su basmanı yerden bir metre kadar yüksekte önü balkonlu kerpiç evi görünürdü. O çevrede en güzel ev de onundu. Evine gelirken, giderken pencereden görürdüm. Onu orada görmek bile insana bir güvence verirdi.

Hele sabaha dek penceresinin ışığının yandığını gördükçe içimde ders çalışma, kitap okuma isteği duyardım. Akşamları yatmadan önce elektriği kapatır, uykuya dalıncaya dek yataklarımızın içinde geçmişimizle ilgili duyduklarımızı, gördüklerimi birbirimize anlatır, geleceğe dair planlarımızı konuşurduk. Bundan dolayı şafak vakti kalkıp ders çalışmak, okula hazırlanmak daha uygun olurdu. Özellikle ben erkenden kalkar, yatağımın içinde ders çalışır, Fransızca sözcükleri, deyimleri, cümleleri ezberlerdim. Benim için en verimli saatler o saatlerdi. Ödevlerimi yapmadan okula asla gitmezdim.

Bir akşam sohbetinde Hacıa emmimi çevremdekilerin ağzında duyduklarımla öyle övdüm, öyle övdüm ki, Cuma’nın da dayısı olduğu için bütün övgülerime hiçbir itiraz etmedi. Ama “Hacıa emmim sağ olsaydı, Elbistan’ın kaymakamı olurdu” deyince, Cuma: “Dayıoğlu, Hacıa dayım ilkokulu bile bitirmemiş, nasıl kaymakam oluyor?” diye gülünce, Doğan da onu tasdikledi. Benimle alay ettiler. “Peki, Hacıa emmim kaymakam olamıyorsa, kaymakam nasıl olunur?” deyince Yurttaşlık Bilgisi derslerinde yazılanları anlattılar. Bunun üzerine anladım ki, bir insan ne kadar zengin, ne kadar yiğit olursa olsun, kaymakamlık okulunu bitirmeyince kaymakam olamıyormuş. Ondan sonra Hacıa emmim gözümde bir kademe düşmüştü.

***

Bu evin doğu tarafında babamın hem dayı tarafı, hem de yeğenleri Şamoların 2 katlı betonarma uzun bir evleri vardı. Buranın üst katında babamın yeğeni Mehmet Çavuş ailesiyle otururdu. O zaman anımsadığım kadarıyla Gülizar ve Zehra adlarında 2 kızı, Sadettin, İsmet, Kâzım, Kemal adlı oğulları vardı. Asıl mal sahiplerinin Zeynel dayıların oğulları Halil ile Musa da aynı binanın altında oturuyorlardı. Musa sakin bir çocuktu ama Halil gevezenin tekiydi. Halil Mehmet dayımların aleyhine bir laf söylediği zaman kavga ederdik. Bana: “Sana ne?” dediğinde, “Nasıl bana ne ula!.. O benim babamın yeğenidir, sana laf söyletmem!” derdim. “Senin babanın yeğeniyse, benim de akrabamdır. Senin onları niye kayırdığını bilmiyom mu ula!” derdi. Ben de “Biliyorsan biliyon sana ne!” derdim.

Gülizar çok güzel bir kızdı, Gülizar’ı görmek için orada geçip de onlara doğru bakanlar olursa kavga çıkarırdım. Üstüm başım söküldüğünde ya Yusuf abinin karısına ya da Mehmet dayımlara götürür: “Bibi, şunu Gülizar dikiş makinasında bir diksin” derdim. O da: “Gel dayıoğlu, şöyle otur da Gülizar diksin. Kızım Gülizar, Turaç’ın pantolonu sökülmüş, şunu dikiş makinasında bir dik” derdi.

Halil bundan bir mana çıkardığı için “Senin onları niye kayırdığını biliyom” derdi. Halil korkumdan onların aleyhine bir laf söyleyemezdi. Beni kızdırmak için: “Onların oturduğu ev bizimdir; onları oradan çıkartacağım” derdi. O zaman “Ula sen kim oluyorsun da onları oradan çıkarıyorsun!” diye Halil’le kavga ederdim. Halil ile Musa o binanın altında oturuyorlardı, birlikte aynı okula gidiyorduk.

25.06.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ELBİSTAN ORTAOKULU’NDA İLK SENEM

ELBİSTAN

ELBİSTAN

1962-63 Eğitim-Öğretim Yılı’nda Elbistan Ortaokulu 1/A sınıfında 481 numaralı öğrenciydim. Sınıfım, ilkokulu başarılı bir şekilde bitirmiş kız-erkek karışık karma bir sınıftı. Artık güzel kızları görünce âşık olmaya başlamıştım. Sınıfımda da bir hayli bakımlı ve güzel kız vardı. Hele içlerinden birisi gözlerime o kadar tatlı bakıyordu ki, birine âşık olurum, o da benim başarılı olmamı etkiler korkusuyla bu sınıftan bir an önce kaçıp, kızların olmadığı bir sınıfta okumak istiyordum. Sınıflar arası geçişlerin yapıldığı dönemde bunu yapmalıyım diye kafama koydum. Sadece erkek öğrencilerin okuduğu 1/D ile 1/E vardı. Onlar da bahçede kurulmuş bir barakada okuyorlardı. Ben arayış içindeyken bu arada bizim köylüler ve Demirciliklileri de tanıdım. Çoğu 1/D’de okuyorlardı.

Benim kendime sınıf aradığımı görenler: “Senin orada ne işin var? Sen de bu sınıfa gel, bak bizim burada nasıl eğleniyoruz, sizin sınıf kızlarla dolu, onların arasında ne işin var? İnsan onların arasında istediği gibi konuşamaz, bir söz söyleyemez, hapishane gibi bir yer orası…” diye beni kandırdılar. Ben de üst kattaki idareye ‘Sınıfımı değiştirmek istiyorum, kızlarla birlikte okumak istemiyorum’ diye gelip gide gide idarecileri bıktırdım.

Her seferinde idare beni başından savıyor: “Oğlum, orada barakada ne işin var? Biz 1/A ve 1/B’ye en iyi öğrencileri aldık. Bütün tembel köylü çocukları barakada okuyorlar. Binanın içinde yer kalmayınca dışarıya baraka yapıldı. Gözden uzak, tembel, doğru dürüst sahipleri bile olmayan öğrencilerin, köylü çocuklarının bulunduğu bir yer ” diye uyardılar.

Hani benim inat tarafım var ya, bu inadım tutunca kimse bildiğimden caydıramaz; sonu iyiye mi gider, kötüye mi gider düşünmem. Kafama koyduğumu mutlaka yapmalıyım, yoksa o düşünce beni fena halde rahatsız eder. Kafama koydum 1/D’ye gideceğim. Sonunda kızdılar, beni 1/D’ye verdiler.

Eski ortaokulun batı tarafında doğu-batı istikametinde uzanan dışı çinko kaplı bir baraka vardı. Dev bir silindiri diklemesine ortadan 2’ye bölersin, yarısını sırtı yukarı gelecek şekilde beton bir zemine oturtursun ya, işte öyle bir şeydi. Aynı zamanda ortasından da 2’ye kasmışlardı. Bir tarafta konuşulanlar diğer taraftan rahatlıkla duyuluyordu. Eğer sınıflardan birinde öğretmen yoksa diğer sınıfta gürültüden, patırtıdan, bağırıp çağıranlardan ders yapılamazdı. Ders yapan öğretmen boş tarafa gider, dışardakileri içeriye sokar, herkesi susturur sınıfına dönerdi ama boşuna… Az sonra yine aynı şeyler…

Hayatta kendime yapabileceğim en büyük kötülük buydu. Bunu da bütün uyarılara karşın kendi elimle kendime yapmıştım. Böyle bir yerde başarılı olmayı bırakın, var olan terbiyesini, görgüsünü kaybetmemek, çizgiden çıkmamak için çok özel bir çaba sarf etmek gerekirdi.

Batıdaki 1/D’nin kapısı batıya, doğudaki 1/E’nin kapısı da doğuya bakıyordu. Teneffüslerde bağıran çağıranlar, öğretmenler gelinceye dek “Hadi kaptıkaçtı!..  Adana’ya bir yolcu!.. Gel gardaş!.. Adana’ya bir yolcu!.. Adana’ya bir yolcu!.. “

Başka biri bağırır: “Maraş’a yok mu gardaş!.. Ben Maraş’a gidiyom!..”

“Gel gardaş, gel!… Bu otobüs Maraş’tan geçiyor.  Gel!..”

Başka biri: “Malatya!.. Malatya!.. Hadi çabuk kaptıkaçtı kalkıyor!.. Malatya’ya yok mu?” “Ben Sevdilli’ye gidiyom!.. Oraya kadar binebilir miyim?”

Diğeri: “Gel gardaş gel, sıkıştırırız, araya binersin!..”

Bunların dışında akla hayale gelmedik daha nice şeyler… Geldiğime geleceğime bin pişman oldum ama bir kere gelmiş oldum. Aşağı Yapalaklı, Yukarı Yapalaklı, çevre köylerin en haylazları, yaramazları, Elbistan’ın en sahipsizleri, ağzı açılmadık küfürbazları, öğrenciye benzemeyen her çeşit varlık barakanın içindeydi.

Hele bir Yukarı Yapalaklı Haydaroğ’un oğlu Süleyman Mert vardı ki, aman Allah’ım ağzından çıkan en güzel sözler: “Essoğlu essekler!.. Essek sıpaları!.. Assağı Yapalaklılar basımıza adam olmuşlar!.. Ula Yoğarı Yapalağlıların olduğu yerde siz adam mısıız?” derdi. Allah’tan Süleyman’a kısa sürede alıştık.  Artık küfürleri iltifat gibi geliyordu. Süleyman’ın ağzıyla biz de kendisine: “Ula essoğlu essek Sülemen, öğretmen gelmeden hele bir şu ‘Erzulum’un dağları garınan boran’ı söyle de keyfimizi bulak!” derdik.  Süleyman’ın canına minnet, elinin birini kulağına götürür:

Erzulum’un dağları garınan boran
Aldı yüreğimi derdinen Veram
Sizde bulunmaz mı bir gursun galem
Yazam arzu halımı dosta seslenem

Uy beni beni beni belalım beni
Satarım bu canı alırım seni
Çıkayım dağlara da gurt yesin beni

Dört yanımı sardı telinen
Yaslı yaslı bayram yapdım elinen
Göz göz oldu yaralarım dilinen
Yaramı sarmaya da derman bulamam

Uy beni beni beni belalım beni
Satarım bu canı alırım seni
Çıkayım dağlara da gurt yesin beni

Erzulum dağlarına gara gedelim
Ayvadan usandık nara gedelim
Bu elin gözeli gönül ağlemez
Gönül ağleyecek yara gedelim

Uy beni beni beni belalım beni
Satarım bu canı alırım seni
Çıkayım dağlara da gurt yesin beni

Süleyman bu türküyü Yukarı Yapalak aksanıyla söylemeye bayılır, biz de konsere gitmiş gibi olurduk. Bazen de öğretmenler, “Süleyman oğlum, şu Erzulum’u söyle de bir dinleyek” derdi. Süleyman her zaman olduğu gibi elini kulağına alır, başlardı. Ağzı bozuk, biraz da kaba olmasa, Süleyman çok iyi bir çocuktu. Artık küfürleri de kimsenin zoruna gitmiyordu. Herkes de kendisine aynı şekilde söylediğinde “Navar ula essoğlu essek!” derdi.

Bu Süleyman sınıf başkanlığına adaylığını koydu. Herkes gırgır olsun diye Süleyman’ı başkan seçti. Yaramazlık yapanların numaralarını yazar, ders öğretmeni gelirse ona, gelmezse idareye gider verirdi. Ondan sonra da Süleyman’ın sayesinde ellerimiz patlayıncaya dek sopa yerdik.  “Ula Sülemen etme, eyleme!” derdik ama Süleyman bildiğinden kalmaz, her listenin başına beni mutlaka yazardı. Korkutmaya çalışırdım, “Ula bağ öretmene derim, birgat de onucun yen ha!..” derdi.

Sınıf başkanlığını bir darbe ile ele geçirdiğim ilk işim, hiç suçu günahı yokken, Süleyman’ı liste başına yazıp öğretmen gelmeyince idarenin yolunu tuttum.

Yaşlı bir öğretmenimiz Ömer Arıkan: “Turaç! Sınıf başkanı olur olmaz Süleyman’ı en başa yazmışsın. Sana yakışıyor mu intikam duygusuyla hareket etmek oğlum? İntikam duygusuyla hareket etmek çok kötü bir şeydir” dedi. Kulağımı tutup çekiştirmeye başladı, sonra “Bu sözlerimi asla aklından çıkarma, hadi sınıfına git!” dedi.

Öğretmenimin haklı uyarısından sonra intikam duygusunun ilkellik olduğunu çok iyi anlamış ve gücü elime geçirdiğim gücü kötüye kullanmanın ilkellik, ahlaksızlık olduğunu daha o gün anlamıştım. Bir daha da öyle yapmaya tenezzül etmedim. Beni zamanından uyaran o öğretmenimin sayesinde doğru yolu bulmuştum. O öğretmenimin ruhu şad olsun. Buna da “Ömer Ağa” derdik. “Ali Ağa”ın ağabeyiydi ama onun gibi ağzı bozuk değildi. Bir ilkokuldan ücretli olarak gelir giderdi.

***

Şimdi devletin intikam duygularla yönetildiğini gördükçe aklıma her zaman kulağımı çeken öğretmenimin o sözleri geliyor.

“Devlet” denilen gücü intikamlarına alet edenlerin sonu hüsrandır. Yaşayan bunu görecektir. Ayrıca, çocukluğumuzda öğrendiğimiz bir söz vardı: “Erkeksen erkekçe çık karşıma!..”

İntikam duygusuyla yaşamları kararanlar da mutlaka: “Erkeksen devleti alet etmeden karşıma çık!..” diyorlardır.

Gençliğimde kabadayılığın dik alasını yaptım. Ama bu yapılanların binde birini bile yapma haysiyetsizliğine tenezzül etmedim. Başkalarının gücüyle kabadayılık yapılmaz. Olsa olsa kalleşlik, ahlaksızlık, ilkellik yapılır…

Devlet gücüyle kabadayılık yapanlara sesleniyorum: Bir gün hukuku kin ve intikam duygularına alet edenlerden de Silivri İntikam Atölyesi’nde kesinlikle hesap sorulur. Kimsenin yaptığı yanına kâr kalmaz!.. Kimse korku salarak benim gibilerini susturamaz ve korkutamaz. Asıl susması ve korkması gerekenler Türk Ulusunu parçalamaya çalışanlar ve ülkeyi yağmalayanlar, yağmalatanlardır. Korkması gereken birileri varsa onlardır, yurtseverler değil, yurtsatan hainlerdir!.. Korkunun ecele yararı yoktur!..

Ömer Bey’in. “Bu sözlerim kulağına küpe olsun, intikam duygusu en ilkel bir duygudur; bunu asla aklından çıkarma!” dediği gibi “Bu ülkeyi yönetenlerin hiçbir öğretmeni kendilerinin kulağını çekip uyarmadı?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

***

Anası İncecikli babası bizim köylü bir Zeynel vardı. O da iyi Ezan okurdu. Boş derslerimizde bir Ezan okurdu ki, değme uzun havalar yanında halt etmiş. Süleyman’dan sonra sıra Zeynel’e gelirdi. O da elini kulağına atar, uzun hava makamında Ezan okurdu. Hepimiz hayranlıkla dinlerdik. Dindersi öğretmenimiz bize bol bol dua ve sure ezberletir, Zeynel’e de Ezan okuturdu. Dinderslerinde öğrendiğim dini bilgilerle ailemi ve çevreminkileri karşılaştırır, onların Müslümanlıkla ilgilerinin olmadığını söyler, çevreme bu konularda bir kara yobazın yaklaştığı gibi yaklaşırdım. Dinderslerinin asıl amacı da gelecek nesilleri yobazlaştırıp aileleriyle, çevresiyle ters düşürmek olmalıydı herhalde…

***

Türkçe dersimize Ali Arıkan giriyordu. Herkes ona “Ali Ağa” derdi. “Ömer Ağa”nın küçüğü idi. Her zaman eli sopalı gezerdi. Ondan dayak yemek, küfür işitmek kimsenin zoruna gitmezdi, tam tersine kızdırıp dayak yemek, küfür işitmek isteyenler bile vardı. Kızdığı zaman ağzına geleni söyler ve bol bol “eşşşoğlu eşşekler!” derdi. Bir yerden bir yere giderken, arkasından koro halinde “Ali Ağa!..” diye bağıranlara dönüp bir bakar: “Eşşoğlu eşşekler!.. Mayası bozuklar!..” der çeker giderdi. Eğer bunu söyleyenler derslerine girdiği öğrencilerse, kimin söylediğini tespit edemediğinde sıra dayağı çekerdi.

Onu kızdırmak için herkes yaratıcı gücünü kullanırdı: Köpek gibi havlayanlar mı, kedi gibi miyavlayanlar mı, kuzu gibi meleyenler mi, eşek gibi anıranlar mı diyeyim. Emekliliği çoktan gelip geçmişti ama öğretmenler öğretmeni, müdürümüzün de öğretmeni Ali Ağa’ma kimse “Artık git” diyemiyordu. Müdüre, öğretmenlere bile kızdığı zaman küfürsüz konuşamazdı. Maraş’ta lise müdürlüğü yaparken çocuğun birinin kulağını kopardıktan sonra müdürlükten olmuş…

Oğlunun biri İsviçre’de okurken kendisine yazdığı mektupta “i”lerin noktalarını mı, neyi koymamış. Hemen oturup okuduğu üniversitenin rektörüne “Sen bu oğlum, “i”lerin noktalarını koymasını öğrenmeden sınıf geçirirsen, şöyle yaparım, böyle yaparım” diye mektup yazıp tehdit etmiş. Şimdi medyada yazı yazanları, kısaltma yapanları görse kim bilir onlara neler der, hangi küfürleri okurdu.

Bir gün at arabası çalıştıran Şavkı’nın oğlu bizim köylü Haydar Yapıcı’ya “mercimekten ufağını neydeyim” diye küfretmiş. O da Ali Ağam gelince parmağını kaldırıp:

“Öğretmenim, Şavkı’nın oğlu bana ‘mercimekten ufağını neydim’ dedi. ‘Mercimekten ufağını neydim’ ne demektir?” diye sordu. Bunun üzerine ikisini de kara tahtaya çıkardı. Tam 2 saat üst üste hem ‘mercimekten ufağını neydim’i anlattı, hem de ikisini de döve döve analarından doğduğuna pişman etti.

Şavkı’nın oğluna: “Ne olacak babası Şavkı değil mi? Çocuklar, Şavkı arabaya yükü vurur vurur, vicdansız herif ondan sonra da durmadan kırbaçlar, zavallı atlar yükü çekemeyince durmadan atlara küfreder. İşte bu mayası bozuk da onun oğlu değil mi? Babasından duyduklarını öğrenmiş, başka ne öğrenecek! İşte böyle mayası bozuklar, herkesi kendilerine benzetirler” dedi.

Dayak ve anlatım bitmedi ama 2 saatlik derste “mercimekten ufağını neydim”i iyi öğrendik. Sonra Haydar’a dönüp:

“Ula boğ oğlu boğ! Şimdi anladın mı ‘mercimekten ufağını neydim’i dedi. Haydar fukara da:

“Anladım öğretmenim” dedi.

Anlamadım deseydi başka gün dersinde kaldığı yerden başlar aynı konuyu anlatmaya devam ederdi. İşte bu Ali Ağam böyle bir öğretmendi. Onunla olan anılarımı yazmaya birkaç cilt lazım ama ileriki yıllarda onun adı sık sık geçecektir.

24.06.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CİNCİ HOCANIN ANAM İÇİN CİNLERE BAŞVURMASI VE FECİ SONU

455410-bisikletli-cocuk-boyama-2Elbistan’da okurken en büyük zevkimiz sinemalara film izlemeye gitmek, kiralık bisikletlerle dolaşmak ve birbirimizle yarışmaktı. O zamanlar bütün anayollar şose ve çukurlarla doluydu. Toprak sokaklar evlere gidilip gelinen daracık geçitler gibiydi. Buralarda yürürken bile her an üzerinize iki katlı evlerin pencerelerinden bulaşık suları dökülebilir, pislik içinde kalabilirdiniz. Bunu da gözümüze alıp sokaklarda bisikletle dolaşmazdık

Henüz Devrim İlkokulu’nda okurken arkadaşlarımla boş zamanlarımızda ya sinemaya giderdik ya da her birimiz bir bisiklet kiralar boş yollarda yan yana sürer, bazen de yarışırdık. Harçlıklarımızın çoğunu buralarda harcardık. . Bütün yollar arada bir geçen traktörler, branda kabinli cipler ve iribaş hayvanların dışında bisikletle dolaşanların, yarışanlarındı.

Kışları çamurdan, yazları tozdan çıkılmayan bu yollar bizimdi ama yaya yürümenin bile zor olduğu bu yollarda bisikletle dolaşmak her zaman mümkün değildi. Kuru havalarda en çok da Seyit amcamın oğlu Mehmet’le birlikte Hapishane’ye ya da Karaelbistan’a doğru bozuk yollarda düşe kalka yarışırdık. Cebimde param olduğunda kiralık bisikletlerin yanından geçerken dayanamaz, mutlaka bir bisiklet kiralar biraz dolaşırdım. En büyük zevkim buydu.

***

İlkbaharda, her nasıl olduysa, anamı Elbistan Devlet Hastanesi’ne getirdiler. Abim Ali bir cipten anamı çıkarıp sırtında içeri taşıyıp yatağına yatırdıktan sonra bana bir miktar para verip:

“Köprübaşı’na git, çatal, kaşık, bıçak, bardak alıp hemen gel” dedi. Koşturarak gittim. Hükümet Konağı’nın karşı tarafında kiralık bisikletleri görünce:

“Şunlardan birine biniyim, biraz gezer, sonra da alacaklarımı alır götürürüm” diye düşündüm. Gözümü kestirdiğim bir bisikleti kiraladım, oralarda, buralarda dolaşırken nerdeyse asıl görevimi unutmuştum. Köprübaşı’nda Ceyhan Camii’nin karşısındaki yoldan geçip sola dönüyordum.  Arkamda “Turaç!..” diye bağıran Ali’nin sesini duydum. Bu kadar kısa sürede gelip de beni suçüstü yakalayacağını nereden bilirdim.  Hırsla yanıma geldi:

“Yaşı kesilesice, ben kendine para veriyom, git anana şunları getir diyom, kendisi de bisiklete binmiş keyif sürüyor!..” diye boynumun köküne şaplamayı yapıştırdı.

O zamana dek Ali’den yediğim şaplamaların, işittiğim azarların en haklı olanı her halde buydu, haklıydı; sesimi çıkaramadım:

“Bana verdiğin para cebimde duruyor, ben kendi paramla biniyorum. Şimdi dediklerini alır götürürüm” dedim. Almam gerekenleri alıp doğru bisikletçinin yanına gittim. Bisikleti teslim ettikten sonra hastaneye gidip aldıklarımı anama götürdüm. Anam ölü gibi yatıyordu. Biraz oturduktan sonra beni hastaneden çıkardılar eve gittim.

Anam uzun zamandır çekermiş, mecbur kalmışlar, getirmişler. Anam sağlığına kavuşamadan köye götürmüşler. Okul, sınavlar derken köye gidip anamı göremedim. Doğrusunu söylemek gerekirse, hep anamdan uzak, başkalarının arasında yaşadığım ve gözden de ırak olunca anamın nasıl olup olmadığını düşünüp dert edecek durumda da değildim.

Okullarımız tatil olduktan, yılsonu sınavlarımız bittikten sonra köye gittiğimde anam çok fenaydı. Ölü gibiydi. Hastaneye, doktora götürmeyse bir kere götürmüşlerdi işte, daha fazla götürüp gereksiz yere masraf etmenin ne anlamı vardı, hem de hastanenin yapacağı bir şey olsa yapardı, gittiğinde yaparlardı, demek ki yapılacak bir şey de yokmuş. Tıp bir şey yapamadığına göre artık başka çözüm bulmak gerekirdi. Babam da sağ olsun, anamın sağlığı için nihayet aranılan çözümü bulunmuş, ünlü bir cinci hocaya göstermek gerekiyormuş…

Zannederim tavsiye ve sipariş üzerine bir cinci hoca geldi. Biz çocukları: “Cinci hoca geldi, anamın neyi olup olmadığını cinci hoca cinlere soracak, onların tavsiyelerine göre gerekenler yapılacak, dolayısı ile kısa süre sonra anam da iyi olacak” diye seviniyorduk. Dolayısı ile babam da görevini yapmış, günahlarından arınmış olmanın mutluluğu içindeydi.

Bir akşam babamın odasında cinci hocanın başında toplandık. Cinci hocanın isteği üzerine içi su dolu küçük bir leğen, bir metal kaşık geldi. Odanın kapısına yakın bir yere oturdu, leğeni önüne koydu, metal kaşığı eline aldı. Sonra:

“Ben şimdi bütün cinleri toplayıp hastanın derdinin dermanı neyse soracağım. Ben suya bakıp cinleri çağırırken kendimi kaybedebilirim, onlarla ne konuştuğumu da hatırlamam. Ben onlara sorduğumda onların bana söyleyeceklerini yazabilecek içinizden kim varsa, eline bir defter, bir de kalem alsın, yazsın. Ayrıca kimse bana sakın dokunmasın, müdahale edip de cinleri kaçırmayın, size de zarar verebilirler” dedi.

Orada bulunanların en okuryazarı bendim. Cinci hocanın cinlerden öğrendiklerini not etmem için elime bir defter, bir de kurşun kalem verdiler. Ben de hocanın karşısında sırtımı kapıdan tarafa dönüp kâtip olarak yerimi aldım. Onun ağzından çıkacakları yazmaya hazırdım. Çoluk çocuk diğer seyirciler de etrafımızda yer bulanlar oturarak, bulamayanlar ayakta yerlerini alıp merakla izlemeye başladılar. Cinci hoca anamla ilgili bilgileri babama sorup küçük bir kâğıda “Aşağı Yapalaklı Velibaba’nın kızı, Hüsüva’nın avradı Döndü” diye yazıp çorabının içine koydu.

Her şey hazır olduktan sonra cinci hoca, abidik gubidik bir şeyler söyleyip gözlerini suyun içine dikerek: “Kâinattaki bütün cinleri çağırıyorum! Size bir sualim olacak, bunun cevabını vereceksiniz!..” diyor, kaşığın sırtıyla leğenin kenarına tın, tın, tın vurup cinlerin hepsinin toplanmasını istiyor, gittikçe kendinden geçiyordu.

Nihayet kara cin hariç tüm cinler, gelince ağır derecede sıtma nöbeti geçiren adam gibi bütün vücudu, özellikle elleri, ayakları zangir zingir titreyerek çorabının içine koyduğu kâğıdı çıkarıp baktı. “Aşağı Yapalaklı Velibaba’nın kızı, Hüsüva’nın avradı Döndü’nün hastalığı nedir? Biliyorsanız bana söyleyin!” dedi. Önce cinlere soruları soruyor, sonra onların yanıtlarını “öyle mi, böyle mi” diye tekrarlıyordu. Bir bakıma kendisi sorup onların yanıtlarını tekrarlıyor, bize duyuruyordu.

Ben kalem elde durmadan yazıyordum. Gelen cinlerin hiçbiri sorulan sorunun yanıtını bilmeyince,  kendi kendine kızarark: “Olamaz!.. Olamaz!.. Olamaz!.. İçinizden bunu bilen birisi mutlaka vardır!.. Peki, aranızda olmayan, gelmeyen var mı?” dedikten sonra: “Ne diyorsunuz? Kara cin mi gelmedi? Çabuk onu da çağırın, çabuk gelsin!..” dedi. Biraz sonra kara cin gelmiş olmalı ki: “Nerede kalmış şimdiye kadar? Bizi böyle bekletip duruyor!” diye kızdı. “Kara cine yol verin, karşıma çıksın!..”

Yol açılmış olmalı ki, elindeki kâğıda bir kere daha göz atıp: “Ağağı Yapalaklı Velibaba’nın kızı, Hüsüva’nın avradı Döndü’nün hastalığı nedir? Sakın ‘Ben de bilmiyom’ deme!.. Çabuk söyle!..”

Biraz durup bekledikten sonra: “Kara humma mı olmuş? Peki, iyileştirmek için ne yapmak gerekiyor? Karatavuk mu dedin? Karatavuğu ne yapacağız? Karatavuğu her şeyiyle bir et kütüğünden doğradıktan sonra ne yapacağız? Başına sıvayıp bağlayacak mıyız? Sonra ne olacak? Bir hafta sonra tavuğu başından çıkarıp temizleyince hasta karahummadan kurtulacak mı?” Kara cinin vermiş olduğu yanıtı dinliyormuş gibi biraz bekledikten sonra onun söylediklerini yazabilmem için sakin sakin ver ağır ağır özetlemeye başladı:

“Tamam, anladığıma göre: Bir karatavuk her şeyiyle bir et kütüğünde iyice ezilecek, Aşağı Yapalaklı Velibaba’nın kızı, Hüsüva’nın karısı Döndü’nün başına sıvanıp bir bezle bağlanıp, bir hafta beklenecek, bir hafta dolduktan sonra hastanın başından çıkarılacak. Ondan sonra hasta sağlığına kavuşacak!.. Anlaşıldı, çağrıma uyup geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim!.. Başka bir sualim yoktur, artık dağılabilirsiniz!..” dedi.

Ağır bir yükün altından kalkıyormuş gibi tıslaya fışlaya kalkıp kapıya yöneldi. Dışarı çıktı, 15 dakika kadar sonra kendisine gelmiş olarak geldi: “Bana bakıp, söylenilenleri yazabildin mi?” dedi. “Evet,  efendim, sorularınızı da, onların verdiği cevapları da yazdım” dedim.

“Hele bir oku bakıym” dedi, okudum.

“Aferin, iyi yazmışsın, sen adam olursun” dedikten sonra babama dönüp:

“Kara cinin dediğini harfiyen yapacaksınız, bir hafta sonra hiçbir şeyi kalmaz, hadi geçmiş olsun!.. Şimdiye kadar ne zaman suya baktım, cinleri çağırıp sorduysam, sorumun cevabını hemen alıyordum. Bu sefer beni bayağı yordular. Allah’tan ki kara cin emrime uyup hasta yatağından kalkıp topallaya topalla geldi de sualimin cevabını verdi” dedi.

Babam cinci hocaya nasıl teşekkür edeceğini bilemiyor; biz çocukları da “Anam artık iyi olacak” diye sevincimizden bayram ediyorduk. Artık vakit geç olduğu için uygulamanın yapılması da yarına kalmıştı.

Bir gün sonra cinci hoca babamla kahvaltısını yaptı “Artık bana müsaade” dedi. Babam da cinci hocanın bütün cinleri, özellikle hatırı kırılmasın diye kara cini hata yatağından topallayarak getirmesi için yaptığı büyük ve zahmetli emeğinin karşılığı olarak ücretini ve hediyesini bolca verip minnet duyguları içinde uğurladı.

Kara cinin söylediklerini uygulamak için anamı aşağıdaki ambarlardan birine indirip oraya yatırdılar. Sabahleyin pinden tavuklar çıkarılırken bir karatavuk yakalandı, boğazlandı, sonra her şeyiyle birlikte olduğu gibi bir et kütüğünün üzerinde iyice ezip anamın başına vuruldu, bezlerle iyice sarıldı. Bir hafta doluncaya dek beklenildi.

Anamın başındaki karatavuk her geçen gün koktukça koktu, pis kokulardan bulunduğu yere bile girilmiyordu, Bir hafta sonra anam çıldırdı, başındaki karatavuk temizlendi, büyük bir teştin içinde kapımızda çalışan kadınlar ve anamın kızları yıkadılar, temizlediler, gözlerinin siyahları kaybolmuş, bomboz etler görülüyordu.

Anamın “Geliyorlar!.. Geliyorlar!.. Kulunuz kurbanınız olayım bırakmayın!..” diye feryatlarını duydukça ben de çıldırma noktasına geliyor, yanında fazla duramıyordum. Anamı o hale getiren herkese, özellikle babama karşı bir hınç duyuyor, anamın bir an önce ölmesi için dualar ediyordum. Nihayet 40 gün kadar daha bağıra bağıra yaşadı, çıldırarak can verdi.

Anamın öldüğünün, daha doğrusu kurtuluşunun müjdeli haberini harman yerinde duyunca dünyalar benim oldu ama sevincimi kimse bilmemeliydi, ömür boyu kınanmamalıydım. Hem anamı kaybedip, hem de sevinmem yakışık almazdı. Her sahtekârın yaptığı gibi rol yapmam, hüngür hüngür ağlamam, gözlerimden yaşlar akıtmam, gerekirse yatıp yuvarlanmam gerekiyordu ama kendim olmaya çalışmaktan ve rol yapmaya vaktim olmadığından bunu bile becerecek yeteneğim yoktu.

Sevinerek eve geldim ama yaklaştıkça ağlayabilmek için kendimi zorladım. Gözlerimden bir damla yaş bile akmıyordu. Ayıp olmasın diye gözlerimi durmadan ovalıyor, çaktırmadan tükürükler çalıyordum. Nihayet anamın yanına geldim.

Anamı yıkamışlar, temizlemişler, kolonyalar, kokular dökmüşler, öldüğü yerin önündeki sokakta temiz bir yer yatağın içinde yatıyordu. Ne kadar cadı, rol yapan kadın varsa başına toplanmışlardı. Anamın üzerindeki çarşafı kaldırıp kar kadar ak, içine çökmüş yanaklarından, ellerinden öptüm: “Ana, hakkını helal et” dedim. Başında biraz bekleyip son kez bakıp ellerini, yanaklarını tekrar öptükten sonra beni oradan uzaklaştırdılar.

Sarsap’tan gelecek bacım Fadime, Yapalak’tan gelecek dayımlar ve anamın akrabaları bir traktörün naylonunda geldiler. Ali dayım gözyaşları içinde gelip beni öptü “Yeğenim, başınız sağ olsun, anan kurtuldu” dedi. Dayımın karısı Eşe bacım da gelip bana sarılıp öptü, o da aynı şeyi söyledi. Sonra cenaze hazırlandı, omuzlarda Hergin’nin mezarlığına götürüldü. Cenaze namazı kılındıktan sonra defnedildi. Kalabalıklar dağıldılar. Anam da kanatlarını çırparak cennete gitti. Biraz sonra evimize döndük.

Birisi anasından söz edince, anam hep orada gördüğüm gibi gözümün önüne gelir, dayanılmaz çığlıklarını duyarım, içimi bir hüzün kaplar. Ondan dolayı anamı hiç anımsamak istemem; onu anımsayıp da acı duymamam olanaksızdır. Bu da dayanılır gibi değildir. Hiçbir ana anamın yaşadıklarını, hiçbir evlat da onun evlatlarının çaresizliklerini yaşamasın…

Nur yüzlü anamı yıllar içinde, en son olarak da kara cehaletin celladı cinci hocanın kokmuş karatavuk kurşunuyla çıldırttıktan sonra bağırta bağırta hep birlikte boğup öldürdük ve utanmadan sıkılmadan roller yaparak kara toprağa verdik. Keşke anamı o vaziyette görmeseydim, keşke dünyaya gelip de bunlara tanık olmayaydım. Modern tıbba kıçını dönüp cinci hocalardan medet umanları gördükçe, duydukça onlardan da, onların dinlerinden, imanlarından, onların hurafelerinden tiksiniyorum!.. Zamanla bunlar beni dinden, imandan çıkarttı, nefret ettirdi.

Keyfi için birden fazla kadın alıp kendini bir şey sananlardan da nefret ediyorum!.. Anam 40 yaşında ya var, ya yoktu. Kurtulalı 54 yıl oldu, en değer verdiği evladı ben olduğum için kurtuluşu benim bir an önce büyümemde görürdü. Allah kahretsin, ben de çabuk büyümek istiyordum ama bir türlü hemen büyüyemiyordum. Çaresiz kaldığında “Medet mürvet, şahı merdan, sen yetiş!.. Velibaba dede nerdesin?” der, onların yardımını isterdi. Onların hiçbiri de yetişmedi, yardım etmedi, elinden tutmadı. Işıklar içinde yatsın!..

***

Henüz özgür bir birey olmanın bilincine varamamış, laikliğin ne anlama geldiğinin ayırdında olmayan, ilkel inançların oyuncağı olmuş, cinci hocalardan medet uman, evrimini tamamlayamamış erkek müsveddelerinin seks aleti kadınlara acıyayım mı, ne yapayım bilemiyorum. Yazık!.. Yuh!.. Lânet olsun!.. Şeytan diyor ki Türk Ulusunu, bu kadınları bu hale getirenlerin anasına, avradına!.. Tövbe, tövbe, tövbe, tövbe!.. Ya sabır!..

Hüsnü kuruntuya kapılan bir takım insanlar, başkalarının ders alması için bu tür anılarını bırakın yazmayı, “özelimdir” diye kimseye anlatmaz. O türlere: “Kardeşim, al o özelini başına çal emi!.. Bu tür rezillikleri sen duyurma, ben duyurmayayım, çağlar boyunca devam etsin, gitsin mi istiyorsunuz? Bana göre bunlar özel mözel değildir, bunlar kamusaldır; herkesin bilmesinde, tedbir almasında yararı vardır. Aksi halde cinci hocalara yardım etmiş durumuna düşeriz. Anlatabildim mi?” diyorum.

23.06.2016

Turaç Özgür

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞBAKANIN ÖĞRETMENİNİ KUTLARIM

Bugün haberleri izlerken Başbakan Sayın Binali Yıldırım aynen şöyle diyordu: “Ben öğretmen okulu imtihanına müracaat etmiştim. Öğretmenim ‘Sen benim halimi görmüyor musun da öğretmenliğe başvuruyorsun?’ diye evraklarımı yırtıp çöpe attı” diye adeta o öğretmenine çok şey borçlu olduğunu tüm Türk Ulusuna ilan ediyordu.

Evet, gel de öyle öğretmeni hayırla anma!.. Öğretmen olsaydı neler başına gelirdi kısaca özetleyelim:

  1. Benim gibi solcu olsaydı, anasından emdiği süt burnundan fitil fitil gelir, okul okul, il il süründürülürdü. Sonra babasından dedesinden kalanları sürgün yollarında sıfırlar, şimdi 2000 lira emekli maaşına talim eder, ne zaman öleceğini beklerdi. Demokratik her tepkisinde biber gazını, sis bombalarını, polisin tekmesini yer, TOMA’lanır, belki de içerde nefes alamaz boğulur, kim vurduya giderdi.
  2. Kesinlikle sağcı olurdu, o zaman da:
  3. En fazla bir okulda müdür olur, bilemedin ilçe ya da il milli eğitim müdürü olurdu. Emekli olduğunda da 2500 lira, bilemedin 3000 lira emekli maaşı alır, öbür dünya için gün sayardı.
  4. Başbakan oluncaya dek geçmiş olduğu aşamaların hiçbirini rüyasında bile göremez, 28 gemi, 17 şirketin sahibi olamaz, Başbakan olmak şurda dursun, sokağına bile yaklaşamazdı.

Başına gelebilecekleri engellediği için öğretmenine ne kadar dualar etse az gelir. Eğer öğretmeni yaşıyorsa, devletin olanaklarından onun payını esirgememeli, rahmeti olduysa derhal bir anıt mezar yaptırmalı, bu arada meslektaşlarının durumunu en iyi bilen bir Başbakan olarak onun yüzü suyu hürmetine artık öğretmenleri ve emeklileri içine düştükleri acıklı durumlardan kurtarmalıdır.

Umarım, Sayın Başbakan artık o sözleriyle büyük bir sorumluluğun altına girdiğini görmüş oluyordur. Kendisini sorumlu görmezse, o öğretmeninin kemiklerinin sızlayacağını, diğerlerinin de hayır dualarını alamayacağını bilmelidir.

22.06.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Olaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TANIDIĞIM EN GÖZÜAÇIK ÇOCUK KALECİKLİ CAFER’Dİ

242128-11450fft16_mf417634282 289 128269_2004_06_12_15_06_52_1459 72116966Kalecikli benden birkaç yaş büyük, sırık gibi bir Cafer vardı. Çok şakacıydı, babasından “Bizim evlat” diye söz eder, babasını öyle bir anlatırdı ki, onu dinlerken gülmekten karnımız yırtılırdı. Üçkâğıtçılıkta da eline kimse su dökemezdi. Benim kalemlerime göz diker, “Turaç, hadi seninle kalem oynayalım” derdi. Ben onun ne üçkâğıtçı olduğunu bildiğimden “Hayır, ben seninle kalem malem oynamam, sen üçkâğıtçısın, benden aldığın ödünç kalemle kalemlerimi utup elimden alıyorsun, senin kalemin bile yok ki, utuzunca bana veresin” derdim. Ne yapar yapar beni kalem oynamaya ikna ederdi. Çoğu zaman kalemi bile olmazdı ama ne dert, benden ödünç bir kalem alırdı. Sonra dışarıya çıkar, kapının önünde duvara yakın bir yere küçük bir daire çizerdik. Önce kimin başlayıp başlamayacağına daire kura çekerdik. Sonra kalemi duvara çarpar alttaki dairenin içine düşürmeye çalışırdık. Diğeri de aynı şeyi yapardı. Dairenin içine düşen kaleme vuran, o kalemi kazanırdı. Önce bilerek kaybeder, her seferinde benden ödünç bir kalem alırdı. Ondan sonra başlardı utmaya… Cafer ne yapar eder, gözünü diktiği renkli kalemlerimi utup elimden alırdı. Ardından “Silgilerimize oynayalım, para ile oynayalım” derdi ama yenileceğimi bildiğim için oyunu bırakırdım. Evdeki herkes bana “Üçkâğıtçı Cafer’le sen baş edemezsin, onunla oynama” derlerdi ama Cafer’in kandırma, ikna gücü daha ağır basar, beni tahrik eder, oyuna sokardı.

Aradan yıllar geçti. Ben Darıca’da öğretmenlik yapıyorum, bu Cafer de polis olarak Darıca’ya tayin oluyor. Benim Darıca’da olduğumu duyunca arayıp buluyor. Ailecek birbirimizi ziyaret ederdik. Ben de çocukluğumda başımda geçenleri anlatırdım: “Yenge, bu kocan var ya…”, “Çocuklar bu babanız var ya…” diye başlardım: “Vallahi bu Cafer’in polis olacağı ta o zamandan belliydi, ne yapar yapar, kalemlerimi elimden alırdı. Bana da bir tanesini, ‘Hadi bu da senin bana verdiğin ödünç kalemin karşılığı olsun’ derdi. Ben Cafer’den korkarım vallahi… Önce şöyle kendimi bir emniyete alıyım, ne olur ne olmaz, ben Cafer’e güvenemem” derdim. Herkes gülmekten bayılırdı.

Nihayet Cafer emekli oldu, Kartal’da bir ev aldı. Bir İstanbul dönüşü Cafer’in evini bulup ziyaret ettik. Cafer’e arkadaş nereye kaçarsan kaç, elimden kurtulamazsın!.. Şu benden uttuğun kalemleri almaya geldim!” dedim. Çok gülüşmüştük. Ondan sonra da göremedim.

***

Dışarda getir götür işlerine en çok Haydar koşturur, paranın bir kısmını da cebine atardı. Haydar bol paralı olduğundan ne kadar beleşçi, kendisi gibi kavgacı, ders çalışmaya yüzü olmayan çocuk varsa, onun arkadaşıydı. Arkadaşlarının lideri, adeta çete başı gibiydi. Döğüşü kavgayı, orada burada dolaşmayı çok sever, okumaya karşı da hiç yüzü olmazdı. Derslerine çalışmadığı için Seyit amcamdan en çok azar işiten de oydu.

Haydar ile aynı sınıfta okuyan ve aşağı yukarı aynı yaşlarda olan Ali, eni boyu bir, çok gülen, sevimli bir çocuktu. Ona “baba” diye hitap ederdim, o da gülerek “Ne var evladım?” derdi. Benim ona “baba”, onun da bana “Ne var evladım?” demesine en çok Zalğa bacı güler, “Turaç, iyi baba bulmuşsun” derdi.

Ahmet’le birlikte Devrim İlkokulu’na gidiyorduk. Ödevlerinde yardımcı olurdum. O da çok sevimli, çok güler ve biraz da şımarıktı.

Zeynep pembe yanaklı, tombul, sevimli bir kızdı, okuldan gelince fişlerini çıkarır, tek tek okurdu. Sonra bize verir, “Siz hangisini diyorsanız okuyayım” der hem ön yüzünden, hem de arka yüzünden hiç hata yapmadan okurdu.

Fadime biraz daha sessiz, anasının peşinden ayrılmayan eli yüzü temiz bir çocuktu.

İbrahim amcanın oğlu Ali, en çok Haydar’la gezerdi.  Ders çalışmaya yüzü olmayan, zevzeklikten yana Haydar’dan geri kalmayan bir çocuktu. Babası İbrahim amcadan bol harçlık koparır, dışarda fazla dolaşırdı. Ali’nin Gaziantep’ten nişanlı bir kızı kaçırması ile ilgili anımı ve başıma gelenleri zamanı gelince anlatacağım.

Seyit amcam, evde olduğu zamanlar hepimizi huzuruna çağırır, sorgu sualden sonra her birimizin eline 1’er lira tutuşturur, “Sinemaya gidin, sinemadan çıktıktan sonra da doğru eve gelin, orda burda döğüş kavga yok, derslerinize çalışın” derdi. Seyit amcam bize haftada bir defa sinema izni verirdi ama biz fırsat buldukça haftada 3-4 defa giderdik. Hatta aynı filme 2 defa, 3 defa giderdik. O zamanlar öğrencilere gündüz seanslarında sinemalara gitmek vardı, geceleri gitmek yasaktı.

Bütün çocukların başrollerde oynayan artistlerden birer tane abisi vardı ama hiç kimsenin ne ablası, ne amcası, ne dayısı, ne teyzesi, ne de halası vardı.  Bizim evde de herkes Ayhan Işık, Kenan Pars, Eşref Kolçak, Ahmet Mekin gibi ünlü olanlara sahiplenmişlerdi. Aynı evin içinde aynı artisti abi tutmak olmazdı. Diyet filminde kolunun diyetini veren adama kızıp kolunu balta ile kesip “Al senin diyetin!” diye fırlatan Kadir Savun’un etkisinde kalmış onu abi diye tutmuştum. Kadir Savun’un hiçbir filmini kaçırmazdım.

Öğrenci biletleri 50 kuruştu. Bazı gözü açıklar, ellerindeki biletleri atmazlar, birbirlerine yapıştırarak sahte biletle içeri girerlerdi. Yakayı kaptırmadan giren olursa, istediği yere oturur, sevdiği arkadaşları için de yakınında yer tutardı. Bir keresinde ben de bir arkadaşımla sahte bilet düzenlemiş, az kalsın enseleniyordum. Belki bir kilo ter dökmüştüm. Ondan sonra da tövbe ettim.

Filmlerde kesilmeler, kopmalar olduğunda bütün seyirciler ayağa kalkar, makiniste ver yansın ederdik. Elektrikler yanıp da “O küfredenler kimler ise çıksınlar!” deyince de kimse sahiplenmezdi. Aynı filmi birden fazla izleyenler, heyecanlarını yenemezler, ondan sonraki sahnelerde ne olup olmayacağını anlatırlar, seyrin tadını kaçırırlardı. Eve geldikten sonra filmi izlemeyenler varsa, onlara noktasına, virgülüne dek anlatırdık. Gitmemiş olanlar görmüş gibi olurlar, gitmekten vazgeçerlerdi.

***

Ali amca, oğullarının peşine düşüp Ankara’ya göçtü. Ben Genelkurmay’da yedek subay olarak askerliğimi yapıyordum. Bir gün Milli Savunma Bakanlığı Asker Alma Daire Başkanı’nın emir subayı, Sapan Mısto’nun kardeşi Seyfi: “Turaç, seni Ali Arpacı amca görmek istiyor” dedi.

Genelkurmay’ı benden daha iyi bilen olmazdı. Milli Savunma Bakanlığı’na kestirmeden giden geçitleri çok iyi bilirdim. Komutanımdan izin alıp Seyfi’nin yanına gittim. Hal ve hatırdan sonra Seyfi bir kapıyı tıklatıp içeri girdi: “Albayım, Asteğmen Turaç Özgür geldi” dedi, çıktı. Sonra ben girdim. İçerde tanımadığım bir albay ile Ali amca oturuyorlardı. Esas duruşa geçip albaya askeri selâmımı verdim. Ali amca, beni görünce: “Aha bizim Turaç!..” diye sevinerek ayağa kalktı, eline vardım. Bana sarıldı, albayla beni tanıştırdı, Albay elini uzatıp hoş geldin ettikten sonra yer gösterdi, oturdum, bana çay ikram etti. Ali amca, başladı beni övmeye…

Büyük oğlu Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde doktor, küçük oğlu İbrahim Bayındırlık Bakanlığı’nda mühendis, Küçük oğlu İsmet de İskenderun Endüstri Meslek Lisesi’nde öğretmenmiş. Kendisi ve eşi de çocukları arasında mekik dokuyormuş, zaman zaman köye gittiği de oluyormuş.

1990 yılında İskenderun Nardüzü İlköğretim Okulu’nda kısa süre öğretmenlik yaptığımı, İsmet’i okulunda ziyaret ettiğimi, diğerlerini de Elbistan’dan gittikten sora görmediğimi söyledim. İbrahim’in adresini ve telefonunu verdi. Ali amca Elbistan’a geldikçe beni arar bulurdu, sohbet eder, hoşça vakit geçirirdik.

***

Hilmi Soydan, Ziya Nakipoğlu gibi CHP’nin ileri gelenleri gelirler, siyasi konuşmalar, planlar yaparlardı. Partinin evraklarını, bazı boş formları bize doldurturlar, ufak tefek işlerde bizden yararlanırlardı. Bazı akşamlar Hilmi Soydanların evine gidip parti evrakları üzerinde çalıştığımızı bilirim. Elbistan Ortaokulu’nda kızlarıyla aynı dönemde okudum. Küçük kızı Kütüphane’de çalışırdı, sık sık gider, kitaplar alır, okur, getirirdim. Arkadaş olarak birbirimizi severdik. Hilmi Bey CHP senatörü iken Ankara’da Bahçelievler’de ziyaret etmiştik. Onunla ilgili çok ilginç anılarım var. 1972 yıllarını yazmak nasip olursa onları o zaman tarihe belge bırakmak için yayınlayacağım. Şimdilik bu konuyu burada kesiyorum.

***

Nüfus sayımı yapıldığı gün sokağa çıkmak da yasaktı. Yasağa karşın evdeki bütün çocuklar yürüyerek Çarşı’nın alt başına dek gittik. Bizden başka kimse yoktu. Uzun boylu, iri kıyım bir zabıta önümüzü kesip bizi döndürdü. Suçumun ne olduğunu da söylemeden bana bir şaplama yapıştırdı, sesi bizim köyden duyulurdu. Diğerlerinin Seyit Ağa’nın çocukları olduğunu bildiğinden onları bir şey demeyen adam beni gözüne kestirdi. Benden daha büyükler varken, şaplamayı haksız yere bana vurmasını sindiremedim. Açtım ağzımı yumdum gözümü. Küfürün bini bir para… Adam üzerime geldi. Diğerleri araya girdi, daha fazla dayak yemekten kurtuldum. Ama bu sefer de: “Sen şöyle yiğittin, böyle yiğittin ama bir zabıtadan dayağı yedin” diye benimle dalgalarını geçtiler. Ondan sonra da bu şaplamayı başıma kakarlardı.

***

İlkbahar gelince sık sık deprem olmaya başladı. Deprem olduğunda herkes dışarı fırlar, meydanlara dökülürlerdi. Bir keresinde sabahın köründe kafam duvara küt küt çakılıyor, ben de kafamı Ali Seyit amcamın oğlu Ali çakıyor sandım: “Ula bırak da uyuyayım, kafamı ne duvara çakıp duruyorsun!” diye kızdım. Birkaç saniye sonra “Deprem oluyor!.. Kaçın!..” diye kaçan kaçana!.. Kızılcaobalılar hemen sokağa doluştular.

Depremden kurtuluş yoktu. Zalğa bacımgil köye gitmişlerdi. Sadece bitirme sınavlarına girecek olanlar kalmıştık. Birisi damı loğluyor zannettim: “Ula bu kuru havada da dam mı loğlanır, ne adamı rahatsız ediyorsun!” diye bağırdım. Evde benden başka kimse yoktu. Birkaç saniye sonra Kızılcaobalılar “Deprem oluyor!.. Kaçııınn!..” diye sokağa döküldüler. O kadar deprem oldu ki, artık insanlar kaçacak yer arıyorlardı.

***

Tacim Dede’nin oğlu Mustafa elinde bir Akşam gazetesiyle Seyit amcamlara gelirdi. Her ne zaman gelirse, “hamamdan çıktım geliyorum, üşüttüm herhalde, başımda bir ağrı var” derdi. Zalğa bacım hal ve hatırını, ailelerini sorar, “Fadime, Mustafa’ya bir ıhlamur yap da getir, iyi gelir” derdi. O da “hala” diye çok hürmet ederdi. Seyit amcamla tartışmayı çok sever, kızdırmaya çalışırdı. O da ona gülerek “Aha komünist Mustafa geldi. Ula sen bu Çetin Altan’dan ne buluyorsun? Sen niye komünist oldun? Gel bırak bu komünistliği, adam ol, bizim partiye gel… Elbistan’da kaç kişi komünist varsa, hepsi senin gibi, kafadan eksik… İçinizde hiç tanınmış bir adam var mı? Terzi bilmem kim, berber bilmem kim? Komünist olup da ne olacak? Orada ne buluyorsunuz?” der, takılır, sonra da bize bakıp “Aman çocuklar, bu Mustafa’ya bakıp da siz de komünist olmayın” derdi. Mustafa’nın ağzı makineli tüfek gibiydi maşallah!.. Bir konuşmaya başladı mıydı, arkası kesilmezdi, güzel de konuşurdu ama ne yazık ki, komünisti. Bizi de komünist eder diye korkardık.

O zamanlar komünizmi anasıyla, bacısıyla şey edenler, namus mamus bilmezler olarak bilirdik. Mustafa çok iyi bir insandı ama böyle bir adamın yanından da durulmazdı ki canım. Beni çok severdi ama Mustafa gelince kaçıp kaybolmaya çalışırdım.

Aradan yıllar geçti, büyüdük, nihayet biz de komünist olduk. Bir gün Tekepınar’da Seyit amcamlardayım. Bütün gençler arka odada oturmuş, sosyalizm üzerine ateşli tartışmalar yapıyoruz. Seyit amcam ön cephedeki odasında tek başına oturuyordu. Biraz sonra dışarda: “Ula Ahmet!.. Turaç!.. Hele buraya gelin!..” diye dışarıda sesi geldi. Ahmet’le birlikte koşarak yanına gittik. Kapılarının önündeki önü açık garajın gölgesinde durmuş bize bakıyordu. “Buyur Seyit amca!” dedim.

Seyit amcam bir etrafta bir şeyler gagalayan tavuklara baktı, bir bize: “Bu tavuklar komünist mi, faşist mi?” dedi. Ahmet kıkırdayıp sesini çıkarmadı, “Dayı sen cevap ver” der gibi gözüme baktı. Ben de tavukları hiç tanımıyormuş gibi şöyle bir tavuklara, bir de Seyit amcama göz attıktan sonra gayet sakin bir ses tonuyla: “Valla Seyit amca, bunların ayaklarına bakınca komüniste benziyorlar ama gövdelerine bakınca kapitaliste benziyorlar. Bunlar komünist olamazlar, hem baldırları çıplak, hem de çok cılız, kesinlikle faşisttir” dedim.

Ahmet’le ben delikanlıydık. Ahmet biraz kilolu olsa da ben çıta gibiydim. Seyit amcam da biraz göbekli… Hiç beklemediği yanıtı alınca gülerek: “Hadi ula komünistler, defolun!..” dedi. Ahmet’le kıkırdayarak çekip gittik.

***

Babam 1966’da abim Mustafa’yı kaybolmasın diye Alıp Ankara’ya götürüyor, oradan askerlik yapacağı Denizli’ye yolluyor. Kendisi de Mehmet Başer’lerde birkaç gün misafir oluyor, Ankara’yı geziyor. Ev sahibi ile bir gün erkenden İsmet Paşa’yı Pembe Köşk’te ziyarete gidiyorlar. İsmet Paşa sabah sporunu yaptıktan sonra ziyaretçilerini kabul ediyor. Babam kendisini “Bana Elbistanlı falan derler” diye tanıtıyor, İnönü’nün elini öpüyor, bekliyor ki, İnönü de kendisini öpsün… Babama “Elbistan’a gidersen Seyit Ağa’ya selâmlarımı söyle, iyi çalışsınlar Cumhuriyet Halk Partisi’ni iktidar edelim” diyor. Ondan sonra diğer ziyaretçilerle ilgileniyor.

İsmet İnönü’nün babamı öpmemesi, Seyit Ağa’ya selâm göndermesi dert olmuş olmalı ki: “Biz kendisinin yüzünden 3 bin dönüm arazimizi kaybettik. Sabahın köründe gidip sağır İnönü’nün elini öpüyorum, beni öpmediği gibi, bir de oğlum yerindeki adama, Seyit Efendi’ye benimle selâm gönderiyor” diye kahrederdi. Biz de: “Yav, ağa, sen de parti peşinde koşsaydın, seni de öperdi; senin Hüsüva olduğunu nerden bilsin!” der gülerdik.

***

2000’li yıllarda bir de duydum ki, Seyit amcam kanser tedavisi görüyormuş… İstanbul’da oğlu Veli’nin mi, Orhan’ın mı evinde yatıyormuş. Kendisi de kanserden ölen sevgili arkadaşım Aziz ve eşini de alıp Fadime ile Yeni Bosna’ya gittik. O dev gibi adam, adam gibi adam, babam kadar yakınlık duyduğum adam erimiş, erimiş, ufacık kalmış… Beni karşısında görünce bütün acılarını unuttu, canlandı, sevincinden ne yapacağını bilemez oldu. Bana bol bol takıldı, Fadime’ye “Kızım, sen bunun kahrını nasıl çekiyorsun, buna nasıl dayanıyorsun, Allah buna bir çene vermiş maşallah!” dedi.

Ayrılırken kendisinin ve anam kadar değer verdiğim rahmetli Zalğa bacımın ellerinden öptüm, gözlerimin yaşlarını dışarı akıtmamak için elimden geleni yapıyordum ama içim yanıyordu. Zalğa bacım: “Durumu hiç iyi değil, gün günü eriyor. Turaç’ı görünce bütün dertlerini unuttu” dedi.

“Başarılı her erkeğin arkasında başarılı bir kadın vardır” derler. Seyit amcamın arkasında Zalğa bacım gibi alçakgönüllü, kalbi insan sevgisiyle dolu, tahammüllü, hoşgörülü, geniş yürekli, görgülü bir kadın olmasaydı yaptıklarının belki yarısını bile yapamazdı. Kendisi Fadime’ye “Kızım sen buna nasıl dayanıyorsun?” derken, ben de “Az kalsın Zalğa bacım sana nasıl dayandı?” diyecektim.

Bazı insanlar yakından tanımadıkları birilerini ondan bundan duyduklarıyla değerlendirir ya yerin dibine sokarlar ya da uydurulmuş efsanelerle asla hak etmedikleri iki de kanat takar göklerde uçururlar. Ben, yerleri asla doldurulamayacak biri babamdan yakın, diğeri de anamdan yakın iki insanı tanıtmaya çalıştım. Bu iki değerli insanla ilgili daha yüzlerce sayfa yazacak anılarım vardır. Bir yıl evlerinde kaldım, kalbimi kıracak ne kendilerinden, ne de çocuklarından bir söz işittim, ne de ekşi bir surat gördüm. İnsanlığı onlardan gördüm, bugünkü terbiyemin büyük bir kısmını onlardan aldım. Vücudumun her zerresinde hakları vardır, umarım haklarını helal ederek gitmişlerdir. Her ikisi de ışıklar içinde yatsınlar!.. Onların haklarını asla ödeyemem!..

***

Nihayet ilkokulu bitirdim. Bundan sonra kabına sığmayan, sığdırılamayan, bir yerde dikiş tutmayan köylü çocuğunun asıl maceraları… 1962-65 Elbistan Ortaokulu, 1965-67 Mükrimin Halil Lisesi, 1967-68 Gaziantep Lisesi, 1968-69 Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi, 1969-75 Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi, bir camız çobanından öğretme olma, kudurmuş faşizme başkaldırı yıllar, acımasız yaşam koşullarına yenik düşme, hezimet ve kocayan bir kurdun yeni köpeklere maskara olması!..  Ömrüm yeterse hepsini ele alacağım, kendimle birlikte öbür tarafa götürmeyeceğim!..

22.06.2016

Turaç Özgür

 

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SEYİT AĞA’NIN EVİNDE YAŞADIKLARIM

286325348Devrim İlkokulu’na başladığım ilk günler Kızılcaoba’da Devlet Hastanesi’nin önünden Şardağı’na doğru uzanan sokağın tepesindeki en son evde oturuyorduk. Bütün Elbistan Ovası ayaklarımızın altındaydı. Devrim İlkokulu’na gitmek için hastanenin önünden geçerdik. Elbistan’ın tek ortaokulu hastanenin güney tarafındaydı. Çarşıya gitmek için de ya bu yolu ya da mahalle aralarından yokuş aşağı belediyeye doğru inerdik, gelirken de orayı kullanırdık.

Elbistan Ortaokulu’nun Müdürü Hüsamettin Yinanç’ın çabaları ve halkın yardımıyla Elbistan Ortaokulu’nun alanında yapılmakta olan Mükremin Halil Lisesi’nin bir kısmı paralı olarak eğitim-öğretime açılmış ve çok az sayıda öğrencisi vardı.

İlkokulların 3 yıl olduğu dönemde okumuş ve ondan sonra da okuma olanağı bulamamış olan Seyit amcam, çocuklarının en iyi okullarda okumasını istiyordu. Bu nedenle yeni açılmış Mükrimin Halil Lisesi’nin kaliteli bir eğitim veremeyeceği düşüncesi ile büyük oğlu Ethem’i Gaziantep Lisesi’ne yazdırmıştı. Kendisi zaman zaman eve uğradığından başımızdaki en büyük çocuğu ortaokul 3’üncü sınıfta okuyan Mehmet’ti. Herkes Mehmet’in sözünü dinlemek zorundaydı. Evde o ne derse o olurdu. Onun sözünden çıkamazdık. Haydar, Ali ve Seyit amcamın Kaynı İbrahim Arpacı’nın oğlu Ali ortaokul 1’inci sınıfta, ben Devrim İlkokulu’nun 5’inci, Ahmet de 2’nci sınıfında okuyorduk.

Bu ev şehir merkezinden uzak, küçük ve yokuşun başında olduğundan sokağın altında Hidroelektrik Santralı’na bitişik 2 katlı kerpiç evin üst katı kiralandı. Bir akşam Mehmet’in arkadaşları da geldiler. Evde biraz yatak, halı kilim, kap kacak, sandalye masa vardı. Onları da arkadaşlarımızın yardımıyla birkaç seferde bir gece sırtlayıp yokuş aşağı yeni evimize taşındık.

Seyit amcam iki evliydi. Büyük karısı, Hacıa amcamın büyük kızı Dönüş bacı, Tekepınar’da kaldığından anasından ayrılmak istemeyen Şahin Kalecik Köyü İlkokulu’na gidiyordu.

Küçük karısı Zalğa bacı; Devrim İlkokulu birinci sınıfa yazılan kızı Zeynep’i ve henüz okul çağına gelmemiş Fadime’yi, İsmet’i, ayrıca “besleme” dedikleri Fadime adlı bir genç kızı alıp bir akşam geldiler. Arkalarından eşyalarını taşıyan traktör geldi. Yemeklerimizi yapacak, bize bakacak olanlar geldiğinden hepimizin keyfi yerindeydi.

Evde adım atacak yer kalmadı. Tahta kaplı olan zeminler halı ve kilimlerle kaplandı. Gelen eşyaları taşıyıp yerleştirdik. Kimlerin nerede kalacağı planlandı, sadece 2 kişilik karyola oturma odasının bir köşesine kuruldu. Diğer 2 odanın boş yerlerine yer yatakları serildi. Geç vakit herkes yatağına yattı.

Yatak serme ve kaldırmada en büyük yük besleme Fadime’nin göreviydi, bizler de gerekirse ona yardımcı oluyorduk. Hizmet etmenin dışında Fadime’nin diğerlerinden bir farkı yoktu. Mutfak işlerini planlayan, yemekleri yapan Zalğa bacımdı. Fadime de onun yardımcısıydı. Öncelikle okula gidecek çocuklar yer sofrasında kahvaltımızı yapar, giderdik. Ondan sonra da evin diğer fertlerine sıra gelirdi.

İster misafiri olsun, isterse olmasın Seyit amcam evde olduğu zamanlar daha donanımlı masa kurulurdu. Seyit amcam, zorunlu kalmadıkça içmezdi, içenleri de pek sevmezdi ama kendisinin kopmaz bir parçası olan kaynı İbrahim amcayı, ayık gezen diğer kaynı Ali amcaya tercih ederdi, ben de bunu anlayamazdım.

Herkes Seyit amcamı bir aşiret reisi olarak bilirdi ama onun aşiretçilikle pek ilgisi olmazdı. Türk, Kürt, Alevi, Sünni kim olursa olsun başı sıkışan onun kapısını çalar, sorunlarına yardımcı olmasını isterdi. O da hiç bıkmadan uzanmadan herkese yardımcı olur, kangren olmuş sorunları bile çözerdi. Evi de ev demeye bin şahit isterdi, evden daha çok CHP’nin bir şubesi, fakir fukaranın aşevi, çocuk esirgeme kurumu, başı sıkışanların bir sığınağı, akıl danışacağı, yardım isteyeceği, kimin ne zaman geleceği, ne zaman gideceği bir kurum gibiydi. Sofranın biri kalkmadan biri kurulur, çay servislerinin biri bitmeden diğeri başlardı. Şom ağızlılar bütün bu suyun nereden geldiğini düşünmüş olabilir. İçinde olduğum için biliyorum; kimsenin beş kuruşuna tenezzül etmez, sıkıştıkça babasından dedesinden kalan malını mülkünü satar, değirmenin çarklarını döndürürdü. İstese elin kerpiç evinde kirada kalma yerine Elbistan’ın yarısını satın alır, kendisine de saraylar, köşkler yapardı.

Seyit amcam pek evde durmazdı, CHP’nin ileri gelenleriyle ya Ankara’da, ya Maraş’ta, Ya Adana’da olurdu. Elbistan’da geldiğinde ise, kaynı İbrahim Arpacı, Tilli Kebeli Hacı, Hacı Hüsün ve birkaç arkadaşıyla ya CHP’de, ya da avukatlar, doktorlar, hâkim ve savcı gibi devlet adamlarının, ağaların, mütegallibenin, Elbistan’ın seçkinlerinin sürekli takıldığı Kulüp’te olurdu. Elbistan’da devlet de, hükümet de adeta orada yönetilirdi. Canı isteyen herkes oraya takılamaz, giremezdi. Bu Kulüp eski Hükümet Konağı’nın tam karşısında Devrim İlkokulu’nun yolunun üzerindeydi.

Seyit amcam herkesle tek tek ilgilenir, hal ve hatırlarını sorar, bir sorunlarının olup olmadığını sorardı. Uzun zaman evden uzak kaldığında Zalğa bacım onun yokluğunu aratmaz, yapılması gerekeni yapardı. Yapamayacağı bir şey olursa “Ağa, geldiğinde söylerim, elinden geleni yapar, sen de şu zaman gel” derdi. Bir şeyler yedirmeden, içirmeden göndermezdi.

Seyit amcam şaka ile Zalğa bacıma takılıp kızdırmaya çalıştığında “Siz de akıl olsa, malınızı mülkünüzü harcayıp parti parti diye evinizi, çoluğunuzu çocuğunuzu bırakıp Ankara’da, Adana’da, Maraş’ta gezmezsiniz, otellerde yatıp kalkmazsınız ” derdi. Bazen de gülerek “Para yapıştırıp camın arkasında saz kızlarını,  pavyon kızlarını öpmezsiniz. Sizin yaptıklarınızı aha bu çocuklar bile yapmaz” derdi. En ağır sözleri buydu. Seyit amcam  güler, “Yarın da Maraş’a gidiyoruz” diye kızdırmaya çalışırdı.

Kimin devletle mahkemelerle bir sorunu olsa gelir Seyit amcamı bulurlardı. Zamanının çoğu onların sorunlarını çözmek için devlet dairelerinde geçerdi. Elbistan’da herkes tarafından tanınır, sevilir, sayılırdı. Çoğu zaman kendisinin gitmesine bile gerek kalmaz, selâmını götürmek yeterliydi. Seyit amcama zamanında başvurulursa, mahkemelik davaların çoğu yerinde ve vaktinde çözülürdü. En kanlı bıçaklı davaları bile çözer, tarafları birbirleriyle barıştırırdı. Eğer bir anlaşmazlık Seyit amcamla çözülememişse, onu mahkemeler bile kolay kolay çözemezlerdi.

***

Ethem bir gün Gaziantep Lisesi’ni bırakıp geldi. Zalğa bacım: “Etem, senin okulun yok mu, niye geldin?” dedi. Ethem: “Bacı, burda okuyacağım, Antep’te okumak istemiyorum” dedi. Zalğa bacı: “Aman Etem, gurban oluyum, ne kadar diyorsan harçlığını vereyim, ağana görünmeden tekrar Antep’e git” dedi.

Ne kadar yalvardı yakardıysa Ethem’e anlatamadı. Ethem: “Bacı, ağam seni kırmaz, sen ağamın gönlünü et, burada okuyum. Ha orda okumuşum, ha burda, ne fark eder? Mükremin Halil Lisesi’ne gidiyim” dedi.

Akşam Seyit amcam, kaynı İbrahim amca ile eve dönünce “Ethem, sen niye geldin?” dedi. Sonra okulu terk edip geldiğini, burada okumak istediğini öğrenince küplere bindi: “Ben kendisinin okuyup adam olmasını istiyorum, kendisi eşek olmaya çalışıyor. Ne olacak, Haydar’la Veli’nin yeğeni değil mi?” diye üzerine yürüdü.

İbrahim amca ile Zalğa bacı Seyit amcamı sakinleştirdiler. Ethem’in burada okumasına Seyit amcamı “Çocuk orada okumak istemiyor, ha orası, ha burası” diye güçlükle razı ettiler.

O zamanlar Mükremin Halil Lisesi paralıydı. Parasını da yatırıp, Ethem’i kaydettirdiler. Ethem birkaç gün okula gidip geldi. Sonra Zalğa bacıma: “Bacı, elini ayağını öpüyüm ne olur, ağamı razı et, ben okumak istemiyom. Ben köye gidiym, ağam bir motor alsın, tarlaları sörüyüm, çiftçilik yapıym. Köyde zaten kimse de yok, orada işleri döndürecek bir adama da ihtiyaç var” dedi.

Zalğa bacı: “Etem, gurban oluyum ben ağana bunları nasıl anlatıyım, o senin okuyup adam olmanı istiyor. ‘Ben okuyamadım, herkes nerede okudun, diploman ne dedikleri zaman mahcup oluyorum’. Çocuklarım okusunlar adam olsunlar, hiçbir şeyim de olmasın diyor. Sen köye gidip çiftçilik yapmak istiyorsun. Ben ağana bir şey diyemem. Burada okuman için İbrahim’le ağanı zorla razı ettik. Gel etme eyleme, şimdi hiç kabul etmez” dedi.

Seyit amcam Ethem’in bu durumunu öğrenince kendini tutamadı, üzerine yürüdü. İbrahim amca ve Zalğa bacı yalvar yakar durdurdular. Ethem de Tekepınar’a gitti, çiftçiliğe başladı. Korkusundan Elbistan’a gelemezdi. Seyit amcam Haydar’la Ethem’e kızdığında “Ne olacak, Haydar’la Veli dayınız değil mi?” derdi.

***

Zaman zaman evinde davetler verilirdi. O zamanlar ev tam bir düğün havasına dönerdi. Bir gün hâkimler ve savcıların da aralarında bulunduğu bir davette unutulmayacak bir olay oldu. İbrahim amcanın önündeki turşunun içinden bir ölü fare varmış. Çatalını fareye takmış havaya kaldırmış, herkeste bir gülme, bir kahkaha!.. Biz çocuklar da koşarak kapıya yığıldık. İbrahim amca bir eliyle fareli çatalı havaya kaldırmış, diğer elinde rakı bardağı, ayağa kalkmış “Arkadaşlar, hepinizin şerefine!..” diye kadeh kaldırıyordu. Bu fare olayı fukara Fadime’nin dikkatsizliğinden dolayı çok azar işitmesine, ağlamasına sebep oldu.

Bu fare olayının benzerini 1976’da Tuzla Piyade Okulu’nda yedek subay öğrenci iken yaşadım: Piyade Okulu’nun 1. Taburu alt katta, 2. Taburu da üst katta yemek yerdik. Bir gün önümdeki tabakta ölü bir fare ile göz göze geldim. Çatalı fareye geçirip ayağa kalktım: “Değerli silah arkadaşlarım!.. Bu yaratık öyle bir yaratık ki, yaşamamızın her alanında ona rastlamamamız olanaksızdır. Hayranlıkla izlediğimiz çizgi filmlerin başkahramanı bu mahluk benim gibi şanslı bir silah arkadaşınızın tabağının içinde şeref verdiler!.. İşte bu mübarek yaratık! Onunla yakından tanışmak istiyorsanız buyrun!..” dedim.

Komutanlar: “Bu ne yaptığını zannediyor?” diyorlar. Nöbetçi subay yanıma geldi. Beni uyardı ama bizim tabur alınması gereken mesajı çoktan alıp merdivene dayandı. Merdivenlerden inerken, 1. Tabur bize bakarak afiyetle yemeklerini yemeye devam ettiler.

Zaman zaman kap kacağı, çatal bıçağı da alır asteğmen doktora gider “Komutanım, sık sık hasta olmama sebep olan mikroplar bunların üzerinde var mı?” diye giderdim.

Sonunda kabak mutfakta çalışan erlerin başına patladı. Bir er tuvalette hüngür hüngür ağlıyordu: “Niye ağlıyorsun?” diye sorduğumda “Komutanım, ben evliyim. Beni öldürsünler, razıyım ama karıma küfretmesinler” dedi. Anladım ki, zavallı benim yüzümden hem dayak yemiş, hem de azar işitmiş…

***

Ben Seyit amcamlarda okurken içkili masaları bırak, normal masalara bile bir kadın, hizmetçi olarak bile yaklaşamazken, İbrahim amcanın ağabeyi Ali amca karısı ile birlikte gelir, birlikte yer, birlikte içerlerdi. Köyden gelmişlerdi ama köylülüğü çoktan aşmışlar, Elbistan’ın en uygar ailesi olmuşlardı diyebilirim. Elbistan Ortaokulu 3’üncü sınıfa giden Baki ve İbrahim, bir de ilkokula gide İsmet adlı 3 çocukları vardı. Çalışkanlıkları, başarıları ve terbiyeleriyle herkesin dilindeydi. Seyit amcam Mehmet hariç, diğerlerinin tembelliğine ve her şeye boş vermişliklerine çok kızar, ya beni örnek gösterirdi ya da Ali amcanın oğullarını… Ali amcanın çocuklarından söz ederken, “Çalışacakları bir masa bile yok, yerde uzanarak derslerini yapıyorlar, siz nasıl insansınız anlamıyorum ki, yediğiniz önünüzde, yemediğiniz arkanızda, bir eliniz yağda, bir eliniz balda!..” diye kızardı.

Seyit amcamın kızı Zeynep, okuma yazmayı henüz öğrenememişti ama çantasındaki onlarca fişi ezbere okurdu. Daha da ilginci aynı büyüklükteki, birbirlerinin benzeri fişleri sırtlarından tek tek gösterirdik, hiç eksiksiz okurdu. Hangi işaretlere göre okuyor diye arkalarını incelerdik ama en ufak bir işaret de göremez hayrette kalırdık. Daha önceki okullarımda bu tür fişleri hiç görmemiştim. İlk defa olarak böyle fişlerle okumayı görüyordum. Gerek o zamanlar, gerekse sonraları fişleri tersinden okuyabilen birini de görmedim. “Bu fişin ön yüzünde ne yazdığını nereden anlıyorsun?” derdik, onu da açıklayamazdı.

Seyit amca, dışarı çıkarken bana bakar: “Turaç, bak bunları sana emanet ediyorum, sen çalışırken, bunlar da çalışmazlarsa, geldiğimde bana rapor vereceksin, tamam mı?” derdi. Ben de güler: “Tamam, Seyit amca” derdim. Seyit amcam daha ayağını kapıdan atar atmaz, benden başka hepsi kitap ve defterlerini bir tarafa bırakırlar, ya birbirleriyle güreşirler, boğuşurlardı ya da birtakım iskambil oyunu oynarlardı. Bana da: “Ula Turaç, bak, ne yaptığımızı ağama söylersen, vallaha elimizden kurtulamazsın, seni öldürürüz” diye tehdit ederlerdi. Seyit amcamın geleceği zaman sık sık pencereden yoklarlardı.

Bu evin kapısını açmak için kapının üzerindeki tokmağı çat, çat, çat vuran olursa, merdiven başından aşağıya bakıp “Kim o?” diye sorardık. Sonra yukarıdaki ipi çekip kapıyı açardık. Eğer gelen Seyit amcam ise, herkes kitabını eline alır, içlerine de Tomiks ve Teksas çizgi romanlarını koyar okumaya başlarlardı. Seyit amcam şöyle bir bakardı ki, herkes okuyor. Bu sefer bana bakıp: “Turaç, doğru söyle!.. Ben gittikten sonra bunlar okuyor muydu, okumuyor muydu?” diye sorar. Ben de Seyit amcamın gözüne bakar, “Seyit amca, sen giderken de, gelirken de vallahi okuyorlardı” der, yalan söylememiş olurdum. Oysa “Bunlar ne okuyorlardı?” diye sormuş olsaydı, ben de: “Sen giderken de, gelirken de bunlar Teksas, Tomiks okuyorlardı, inanmıyorsan, kitaplarının içine bak” derdim. Kendi aklımca, böyle yanıt vererek hem Seyit amcama karşı yalan söylememiş olurdum, hem de onun yokluğunda köşeye sıkıştırılıp dayak yemezdim. Kimse üzerime gelemezdi, sadece Mehmet’e yenilirdim. Şaka ile beni altına alır, biraz hırpalardı. O zaman da Zalğa bacım imdadıma yetişir, “Mehmet, Turaç’a dokunma” der, beni korurdu.

Seyit amcamın çocuklarının içinden en çalışkanı, en çok değer verdiği, ümit bağladığı oğlu Mehmet’di, ondan hiçbir şey esirgemezdi. Kafası fazla çalışmazdı ama çok çalışkandı. Okulunun ve derslerinin fırsatını hiç vermez, kimseye “dersine çalış, zevzeklik yapma!” dedirtmezdi. Bütün derslerini ezberlemeye çalışırdı. Beni de çok severdi, evde “Herkese meydan okuyorsun, hadi beni yen de yiğitliğini göreyim. Kim daha güçlüymüş, kim daha yiğitmiş herkes görsün” der, üzerime gelirdi. Döğüşte, kavgada elime kimse su dökemezdi ama güreş tutmasını hiç bilmezdim, güreşte yenilen her zaman ben olurdum.

Mehmet’in çok arkadaşı vardı ama en çok sevdiği, birlikte olduğu arkadaşı, Tilli Hacı Hüsün’ün oğlu, sınıf arkadaşı Mehmet’ti. Mehmet’in ne kadar sevdiği arkadaşı varsa sık sık eve gelirler, Mehmet’i ziyaret ederlerdi. Hepsinin de eli yüzü temiz, dürüst çocuklardı. Dolayısı ile onlar bizim de arkadaşlarımız olurdu. Ama diğer hiç birimizin arkadaşı eve gelip bizi ziyaret etmezlerdi.

21.06.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEVRİM İLKOKULU’NDA EĞİTİM ÖĞRETİM DURUMU

Elbistan Kızılcoba evleri elbistan4 istiklal-ilkogretim-okulu-3 Istiklal-Ilkogretim-ve-Kizilcaoba-Anaokulu-icin-ihaleye-cikiliyor_434Sınıf öğretmeniz Çolak Alirıza diye bilinen Alirıza Akpınar’dı. Babasına Muhacır Hüseyin derlerdi. Çarşı’da manifatura mağazası vardı. 11 Haziran 1967 Elbistan Olayları’nda mağazaları kısmen yağma edildi. Kendilerini toparlamaya çalıştılar, birkaç sene sonra da İstanbul’a göçtüler. Orada Gürün Han’da oğlu Hamdi ağabey aynı işi yaptı. Şans bu ya… Gürün Han’ın yanmasıyla Hamdi ağabeyin mağazası da yanıp kül oldu.

Ben bizim köyün en gözde, en iyi öğrencisiydim. Bu okula geldiğimde adeta herkes dağdan ovaya inmiş bir ayı yavrusuna bakıyorlarmış gibi bakarlar, giyimimle, kuşamımla, konuşmalarımla dalgalarını geçerlerdi. Ben de onların benimle dalga geçmelerine dayanamaz, saldırır, kavga ederdim. Hele Kızılcaoba’da oturan kalaycının oğlu bir Hüseyin vardı, kavga etmediğimiz gün olmazdı. Akşam paydosu olup evlerimize giderken yol boyunca onunla birbirimize girerdik. Biz birbirimizle kavga ederken diğer öğrenciler de seyreder, keyfini çıkarırlardı. Kızılcaoba o zamanlar Elbistan’ın en vahşi, saldırgan mahallesi sayılırdı, kimse kolay kolay bir Kızılcaobalı ile kavga etmek istemezdi ama Hüseyin Kızılcobalı ise ben de Yapalaklıydım. Bir Yapalaklı olarak bir Kızılcaobalı’ya meydanı bırakırsam, kimsenin beni adam yerine koymayacağını biliyordum. Eğer kendimi kabul ettirmek istiyorsam, Hüseyin’i kesinlikle yenmem gerekiyordu.

Kaba güç ve canavarlıkta Hüseyin’le ve diğerleriyle baş ediyordum ama asıl baş etmem derslerimde olmalı, herkesi mutlaka geçmem gerekiyordu. Aksi halde kimse beni adam yerine koymazdı. Kendi kendime “Ula bekleyin, 15 güne varmaz hepinizi geçmezsem, bana da yazıklar olsun!” dedim ve eksik olan yanlarımı gözden geçirip tespit ettim. Bütün eksiklerimi hızla tamamlayıp, sınıfta kendimden söz ettirmeye başladım derken, biraz daha gayret… Sınıfımın en iyi, en gözde öğrencisi ben oldum. Artık kimse benim kabalığımı, palyaçoluğumu, köylü ağzıyla konuşmamı görmüyordu. Birkaç ayın içinde o eksiklerimi de tamamladım. Herkesin özendiği, örnek gösterdiği öğrenci ben oldum. Alirıza Bey’in dışında diğer öğretmenler, Başöğretmenimiz Vasıf Bey de benimle yakından ilgilenmeye başladılar. Devrim İlkokulu’nun, çevre okullarının en iyisi ben olduğum ağızdan ağıza, kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Diğer okulların en çalışkan başarılı öğrencileriyle buluşur bilgi yarışı yapardık, onları yenerdim. İtibarım yükseldikçe yükseldi. Önceki halimi bilenler, geldiğim noktaya bakınca inanamıyorlardı.

Matematik süper, fen dersleri süper, hatta Tarih derslerinde bile 36 padişahın yedi sülalesini sayardım. Bütün Osmanlı tarihini ezbere biliyordum. Birisi beni kavgaya davet ettiğinde hiç tereddüt etmeden kavga eder, üstesinden gelirdim ama zayıf bir tarafım vardı: Bir türkü söyle dediklerinde ölürdüm de söylemezdim, utanırdım. İstiklal Marşı’nı bile söylerken sesimi yükseltmezdim.

Bizim zamanımızda ilkokul dâhil bütün okulların son sınıflarında bütün derslerden sınav yapılırdı. Sene içinde aldığımız notlarla ağzımızla kuş kapsak sınıfımızı geçemezdik. Sene sonu sınavını görevli bir komisyon yapardı. Onların huzurunda yazılı ve sözlü sınava girmemiz gerekiyordu. Girdiğim her derste 5 üzerinden 5 aldım. Müzik sınavında Alirıza Bey, benim huyumu biliyor ya… “Turaç, bir türkü söylemezsen, seni geçirmem” dedi. Utandığımdan söylemedim. Alirıza Bey de gırgırına ısrar ediyor. Derken bir ağlamaya başladım, az kalsın herkesi ağlatacaktım. Kaç verdiler bilmem ama o ağlamam kesin 5 üzerinden 5 ederdi.

***

Babam bana: “Oğlum, öğretmen okulu imtihanına başvur” dedi. Ben de gerekli formları alıp başvurdum. Rahmetli Başöğretmenimiz Vasıf Sipahi Bey:

“Oğlum, senin kimin kimsen yok mu?” dedi.

“Var öğretmenim, babam var, anam var, kardeşlerim var… Hepsi köyde, Hergin’de oturuyorlar. Ben de Kalecikli Seyit amcamlarda kalıyorum” dedim.

“Oğlum, babana söyle, mutlaka gelsin, beni bir görsün” dedi.

“Öğretmenim, babamın ne zaman geleceği belli olmaz” dedim.

“Oğlum, ne zaman gelirse, sen söyle mutlaka kısa sürede bir gelsin, görüşelim” dedi.

Nihayet bir gün babam Elbistan’a gelince alıp okuluma götürdüm. Vasıf Bey makamına aldı. Bana da “Turaç oğlum, sen kapıda bekle” dedi. Dışarı çıktım, kapıyı kapatıp bekledim. Babama ne diyecek diye merak edip dinledim. Hal ve hatırdan sonra:

“Amca, sen Turaç’ın neyi oluyorsun?” dedi. O da:

“Babasıyım” dedi.

“Amca, sen Turaç’ın babası olsan, onunla ilgilenirsin, sık sık gelir sorarsın. Sen nasıl babasın yav? Turaç, bu okula geldiğinde en kötü öğrenciydi. Çarçabuk kendini toparladı, okulumuzun, hatta Elbistan’ın en iyi öğrencisi oldu. Sen bu çocuğu bir günden bir güne gelip sormadığın gibi şimdi bir de öğretmen okuluna müracaat ettirmişsin. Allah’tan kork!.. O çocuk öğretmen okuluna gidip de ne olacak? Olacağı benim gibi bir öğretmendir. O çocuğun çalışkanlığına, zekâsına bilenler hayran kalıyor, sen o çocuğu köreltmek mi istiyorsun? Amca Allah öyle çocuğu herkese nasip etmez. Sana nasip olmuş, sen de kıymetini bilmiyorsun. Öğretmen okulu imtihanına giderse kazanır ama onu öğretmen okulu imtihanına göndermeyeceğim. Eğer sen sahip çıkıp okutmayacaksan, o çocuğu ben okutacağım amca!..” diye babama bir güzel fırça attı. Babam:

“Haklısın hocam, çocukla ilgilemedik. Sen ne diyorsan öyle olsun. Sağ ol…” dedi.  Vasıf Bey:

“Elbistan Ortaokulu’na yazdır, oraya gitsin. Siz de biraz daha yakından ilgilenin…” dedi. Sonra beni çağırdı. “Oğlum, öğretmen okulu imtihanına girmeyeceksin, Elbistan Ortaokulu’na yazılacaksın” dedi. Okul paydos olduğu için babamla birlikte Çarşı’ya gittik.

Başöğretmenimizin babama söylediklerini hiç duymamış gibi: “Ağa, Başöğretmenim niye çağırmış seni?” dediğimde: “Heç, oğlum… Turaç’ı öğretmen okuluna gönderme, onu ortaokula yazdır. Beni mahcup edecek şeyler söyledi. Adam haklıydı” dedi.

“Peki, sen ne dedin?”

“Ben ne deym oğlum, tamam dedim. Öğretmen okulu imtihanına girmeyeceksin, Elbistan Ortaokulu’na gideceksin” dedi.

Hey gidi dünya hey!.. İşte böyle babalar, böyle evlatlar, böyle de öğretmenler de vardı bir zamanlar… Ama büyüdükçe kendimi kullanamadım. Bana sahip çıkacak bir kimsem de olmadı. Başımdan geçen fırtınaların etkisinde oradan oraya savruldum. Bütün hayallerimi bir çöpe atıp kendini bilmez insanlarla gereğinden fazla uğraştım ve sonunda ağır yenilgiye uğradım. Rahmetli Vasıf Bey’in göndermediği öğretmen okuluna gitmedim ama sonunda yine öğretmen olarak yaşamımı zindan ettim, hayallerim mi beni terk etti, ben mi hayallerimi terk ettim; ne fark eder? Kimse beni yenemedi ama ben kendimi öyle bir yendim ki, hiçbir düşmanımın yapamayacağı kötülükleri kendi elime kendime yaptım, feleğim şaştı!..

***

Alirıza Bey, dersini bitirip biraz nefes almak, neşelenmek istediğinde kara tahtanın önüne gazeteleri serdirir: “Turaç, Hüseyin!.. Hele şöyle gelin, bir deve güreşi yapın yavrum, biz de neşemizi bulalım!..” derdi.

Hüseyin derslerinde kendini gösteremediği için bu tür şeylere can atar, hemen ortaya fırlardı. Ben de mecbur kalır çıkardım. Hüseyin’le sırtüstü ters yönde yatar, koltularımızı birbirine geçirir, dışta kalan ayaklarımızı kaldırıp birbirlerine hızla geçirir, birbirimizi tombalak aşırmaya çalışırdık. Bu deve güreşinde her zaman galip ben gelirdim. Hüseyin:

“Öğretmenim, Turaç hile yaptı” der, yenilmeyi kabul edemezdi. Tekrar denerdik, yine tombalak attırırdım. Sonunda pes ederdi. Alirıza Bey’in en bayıldığı eğlencesi Hüseyin’le bana deve güreşi yaptırmaktı. Bu deve güreşlerinde Hüseyin benim üstünlüğümü kabul etmek zorunda kaldı, pes etti, artık birbirimizle de kavga etmiyorduk, arkadaş olduk. Yıllar sonra Hüseyin’le ne zaman karşılaşsam, bu deve güreşlerini anlatmadan yakamı bırakmaz.

Anımsadığım öğretmenlerimiz: Elbistan’ın kıdemli Belediye Başkanı Ziya Nakiboğlu’nun aynen Türkân Şoray’a benzeyen kızı Türkân Hanımı, Ruşen Hanımı, Hilmi Soydan’ın eniştesi Faraza Yemliha Bey’i anımsıyorum. Alirıza Bey, birkaç yıl sonra Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirip Sosyal Bilgiler Öğretmeni olarak Elbistan Ortaokulu’nda Coğrafya dersimize, Yemliha Bey de ortaokulda yazı dersimize girerdi.

Alirıza Bey’in sağ kolu sakattı. Sol eliyle yazar, çizerdi. Çok güzel yazar ve şekiller yapardı. Ders işlemesi de olağanüstü güzellikteydi. Hele bir coğrafya dersini anlatması vardı ki, anlatmaz, adeta bizi hayali turistik bir geziye çıkarırdı. Tarih ve coğrafya derslerini kesinlikle haritasız anlatmaz, yaşatırdı. Her konuda çok başarılı bir öğretmendi. Aletsiz, araçsız ders işlemezdi, araç ve gereci yoksa çolak haline bakmaz cetvel ve pergeli de maharetle kullanarak her türlü şekli, özellikle geometrik şekilleri çizmeden ders anlatmazdı. Onun dersinden başarısız olmak için insanın beyninin olmaması gerekirdi.

Onu çok sever ve sayardık. Meslektaşları arasında da çok sevilir ve sayılırdı. Yalnız kötü bir huyunun, röntgenciliğinin olduğu söylenirdi. Sesi de çok güzeldi.

***

Bütün resmi bayramlar Alirıza Bey’in bin bir emekle yetiştirmiş olduğu Mehter Takımı’yla açılır, neredeyse Alirıza Bey’in okuduğu şiirlerle sonuçlanırdı. Milli bayram demek Alirıza Bey demekti; Alirıza Bey demek de milli bayram demekti. Onsuz hiçbir bayramın tadı tuzu olmazdı.

Günün anlam ve önemini belirten konuşmalardan sonra araya biraz çerez şiirler girer, sonra Alirıza Bey kürsüye çıkar, Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Çoban Çeşmesi”,  ardından Sadettin Akatay’ın “Aman Aras, han Aras, Bingöl’den kalkan Aras” şiirini jest ve mimiklerini kullanarak milli duygularımızı zirveye çıkaracak bir ses tonuyla söylerdi. Ellerimiz patlayıncaya dek alkışlardık.

Kazaen Alirıza Bey hastalansa da tören alanına gelmemiş olsaydı, ne Mehter Takımını görebilirdik, ne de o şiirleri o tatta okuyabilen birini… Alirıza Bey’in bu şiirleri okumaması demek, o milli bayramın yapılmaması demekti. O günlerin anısına bilmeyenler için o 2 şiiri aşağıda yayınlıyorum:

 

ÇOBAN ÇEŞMESİ
Derinden derine ırmaklar ağlar,

Uzaktan uzağa çoban çeşmesi,

Ey suyun sesinden anlıyan bağlar,

Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi.

 

“Göynünü Şirin’in aşkı sarınca

Yol almış hayatın ufuklarınca,

O hızla dağları Ferhat yarınca

Başlamış akmağa çoban çeşmesi…

 

O zaman başından aşkındı derdi,

Mermeri oyardı, taşı delerdi.

Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi.

Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi.

 

Vefasız Aslı’ya yol gösteren bu,

Kerem’in sazına cevap veren bu,

Kuruyan gözlere yaş gönderen bu…

Sızmadı toprağa çoban çeşmesi.

 

Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda,

Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda,

Ateşten kızaran bir gül arar da,

Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi,

 

Ne şair yaş döker, ne âşık ağlar,

Tarihe karıştı eski sevdalar.

Beyhude seslenir, beyhude çağlar,

Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi…

***

AMAN ARAS, CAN ARAS
Yüzyılların ardından kopup gelen bir vakar,
Kahramanlık, yiğitlik, erlik destanıdır bar.
Bu oyunda gör bizi, geçme sakın ıraktan,
Gözün varsa seçersin bar da karayı aktan.

Bir savaş seyri vardır, dadaşın her barında
Görünce kanın kaynar, o an damarlarında
Doyum olmaz bir görsen kör oğlunun barını,
Güvenirsin gücüne, düşünmezsin yarını.

Dumlu’dan ta Basra’ya çağlayan selimiz var.
Bahtımız kara değil bu gün Karasu kadar.
Bingöl yaratmadı mı, kan çağlayan Aras’ı
Hazar çalkalanırken kanar Türk’ün yarası

Aman Aras, han Aras, Bingöl’den kalkan Aras,
Al başımdan sevdamı, hazarda çalkan Aras.
Dadaş çelik bir yaydır, onu germeye gelmez.
Çağlayan bir sel olur, dağlara da baş eğmez.
Yayla bulutu gibi yükselir yavaş yavaş,

Sonra birden sel olur, köpürür coşar dadaş…
Doğunun sınır taşı Erzurum’un dadaşı,
Efesi var İzmir’in eğilmez Türk’ün başı.

Bar Başlıyor
Barbaşı sallarken mendilini,
Gözüne al dadaşım gönülden sevgilini.
Dinle davul ne diyor…dan, dan, dan

Ben bu sese vurgunam, can can can…
Canlar yurdundur elbet, her can vatana kurban.
Atalar yurt sevmeyi davuldan öğrendiler,
Bu ilk Bar’ın adına sarhoş barı dediler.
El ele tutuştular, gönülden tutuşanlar, hepsi de sarhoştular.
Seven sarhoştur elbet; içse de, içmese de.

Dadaşlar, ağır ağır bir halka çevirdiler,
Yurda kurban yiğitler, bu halkaya girdiler.
Ses yok, donmuş dudaklar, gözler şimşekleşiyor,
Kırat kişniyor, neden toprakları eşiyor?

Dan, dan, dan, kanları kaynaştıran bir ses çıktı zurnadan.
Dağlar gibi dadaşlar, kımıldandı durmadan.
Tanrım bu ne duruştur, gözler halkalanıyor,
Ufuklar bayraklaştı, cihan dalgalanıyor.

Silkin ey Palandöken, dök başından karını,
Dadaş oynarken senin gösterir vakarını.
Vur davulcu davula, candan coşsun dadaşım,
Çal zurnacı, oynasın dadaş, dönüyor başım.

***

Elbistan’ın en iyi Mehter takımını o yetiştirir, bayramlarda yürütürdü. Bir de bir yavrukurt izci takımı vardı. Bir ara beni de yavrukurtlar arasına aldı ama baktı ki, kurda benzer bir tarafım yok, oradan alıp kendi icadı Yeniçeri takımına aldı. Rehber takımında her 3 adımdan sonra bir sağa, bir sola dönülüyordu. Bu Yeniçeri takımında da her 5 adımdan sonra 5 adım sağa, sonra 5 adım sola… Ben de bu takımda çok iyiydim.

Bu Mehter takımının o kadar etkisinden kaldık ki yüzyıllardır 3 adım sağa… Zink, zink, zink! Sonra 3 adım sola…  Zink, zink, zink!.. Mehter takımı yetersiz gelince, Yeniçeri takımını hortlatmaya çalıştık. Şimdi 5 adım sağa… Dom, dom, dom! Sonra 5 adım sola… Dom, dom, dom! Ardından “Çoban çeşmesi”, üzerine bir de “Aman Aras, Han Aras”… Sonra dolap beygiri gibi dön babam dön!.. Bütün dünya bizi kıskanmasın da ne halt etsin?!.

Benim zamanımda Alirıza Bey bir taneydi, şimdi hangi tarafıma dönsem binlerce Alirıza Bey:

Vur davulcu davula, bütün düşmanlar çatlaya,

Sakın ola ki yerinden saymaya, dön babam dön!..

20.06.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSAN OLMAYANLARI İNSAN YERİNE KOYMAYIN!..

Birine bir şey ikram ettiğinizde size teşekkür eder; bu ikramlarınızı devam ettirdiğinizde yavaş yavaş teşekkürü etmeyi bırakır, sonunda tamamen keser, o yapılanların hakkı olduğunu sanır, daha kaliteli olmasını bekler. Birden kestiğinizde ise, “Sen benim kazanılmış haklarımı ne hakla kesersin!” diye isyan eder. Bundan dolayı sakın gözünüzün nuru da olsa kimseyi bu tür ahlaksızlıklara alıştırmayın!..

Şu anda başımıza oylarımızla bela ettiğimiz AKP ve dünya liderimiz de aynısını yapıyor. Bizi tepe tepe yönetmeyi bir hak, ülkemizi de babalarından kalmış çiftlik zannediyorlar. Ya başımızı alıp bir yerlere gideceğiz ya da adam gibi bunlarla savaşmasını bileceğiz. İşi kadere dökenler de onların yardımcı kuvvetleridir. Onlar da ya adam gibi saflarını belirler ya da karşı tarafın uşakları ve onların saflarında olduklarını kabullenmiş olurlar. Onlarla da aynı mücadeleyi yapacağız; vergilerimizle yedikleri makarnaların, kıçlarını ısıttıkları kömürlerin karşılığı olarak verdikleri oyları kullanmasını bilmezlerse, haklarımızı burunlarından getireceğiz. Ülke elden gidiyor, adamlar hâlâ makarnalarla, din afyonlarıyla başımıza bela üstüne bela gelmesine alet oluyorlar. Haddini bilmeyenlere haddini bildirmek de görevimiz olmalıdır.

Adam Türkiye’nin üzerini kubbe halinde kapatarak sadece cami haline getirip oyunu arttırmayı, yaraları kaşıyarak iktidarda kalmayı öğrenmiş, sonsuza dek de yerini korumayı amaç edinmişse, bundan sonra da kaşıyacak yeni yaralar bulacağından hiç şüpheniz olmasın!..

Tepemizde oturmasının sebebi olan anayasayı tanımıyorsa, biz de onu tanımayacağız. Bundan daha doğal bir hakkımız olabilir mi? Hepimizin anasına avradına her gün toptan küfrediyor, biz tevekküle karşılıyor, adını sayınsız ağzımıza alamıyoruz.

Bilyesi dağılmış tekerlek gibi yalpa yapmanın bir anlamı yoktur. Bundan dolayı oylarımızı verdiğimiz muhalefetin aklını başına alıp adam gibi savaşmasını, gerekirse seçmenlerini sokağa dökmesini istemek hakkımızdır.

Dinin, inancın ne anlama geldiğinden bile habersiz insanlara yaranmak için “Ben daha dindarım. Bakın ben de iftar yemekleri veriyorum” yarışına girdiğiniz sürece, dini kullanan mahlûkların yelkenlerine rüzgâr taşımış olursunuz. Eğer din bezirgânlarıyla baş etmek istiyorsanız şu dindar görünme dalkavukluğunu derhal bırakıp, ticarette, siyasette, askeriyede, eğitim alanlarında, kısaca yaşamın tüm alanlarında dini kendi alanına çekmenin, laikliği yaşama geçirmenin yollarını arayın, aksi halde bu kısır döngü devam eder, herkes de din bezirgânlarının kölesi duruma düşer, ülkemiz de Ortaçağ karanlıklarında debelenir durur!..

“Allah namaz kılmayı emretmiştir. Namaz kılmayanlar hayvandır” diyen hayvan oğlu hayvana: “Ulan, ben namaz kılmıyorum, bundan sonra da hiçbir güç bana namaz kıldıramaz. Hayvan oğlu hayvan sensin. Namazını da al başına çal!..” diyorum.

19.06.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İLKOKULU ELBİSTAN’DA OKUMA KARARIMI VERİŞİM

68 69 70 71 72İnsanın eline hiç ummadığı zamanlar bir fırsat geçer ya… Bu olayın bana bir yararı oldu. Nurhak Dağları elimizle tutacak kadar yakınımızda, onun bir kolu Şardağı’nın eteğine kurulmuş olan Elbistan burnumuzun dibindeydi ama çok merak etmemize karşın bizi alıp oraya götüren olmamıştı.

Geceleri yüksek bir yerlerde bulunduğumuz zaman pırpır yanıp sönen sokak lambalarının ışıklarını görebiliyor ve hayalimde canlandırıyordum. 2 jandarmanın refakatinde yürüyerek ilk defa Elbistan’a gittim. Mahkeme nedir onu öğrendim. Misafir kaldığım Seyit amcaları daha yakından tanıdım. Çocukları ile kaynaştık, kendimi kabul ettirdim, bol bol şakalaştık. Onların bana yakınlık göstermesi, Elbistan’ın da hoşuma gitmesi üzerine 5’inci sınıfı gelip onlarda kalmayı, Elbistan’da okumayı o gün kafama koymuştum.

Köy okulları o zamanlar şehir merkezlerinden geç açılırdı. Yine bir bahane ile Elbistan’a gelmiş, Seyit amcalarda kalmıştım. Seyit amcamın çocukları ile birbirimizi çoksevmiştik. “Ben de sizde kalayım, burada okuyayım” dedim. Onlara da benim gibi bir arkadaş lazımdı ki, “Yapalak’ta ne işin var, buranın okulları daha iyi, gel, bizde kalırsın” dediler. Babam da baktı ki Yapalak’ta kalırsam, başım belaya girecek, Benim Elbistan’da okuma isteğimi kabul etti ve 5’inci sınıfı onların evinde okudum.

***

Sorgu Hâkimliği’ndeki ifademden sonra Hayırlah emmi de kısa zamanda Elbistan Cezaevi’nden çıktı. Cezaevinden çıkar çıkmaz doğru kurtarıcısı babamı ziyarete Hergin’e gidip: “Hüsüvemmi, yeğenimiz Turaç beni içeri düşürdü, senin sayende yine o yeğenimizin ifadesiyle çıktım” diye babamın elini öpüp teşekkür ediyor.

Babam da geçmiş olsundan sonra “Hayırlah, hadi Ali’nin seninle kan bağı yok, Turaç’la senin kan bağın da var. Adama kötülük işte böyle yeğenlerden gelir” diyor, gülüşüyorlar.

Ben üniversitede okurken Hayrullah emminin amcaoğlu Hüseyin abi Maraş Nafia Müdürlüğü’nde şoför olarak çalışıyordu. Sultan Korusu’na yol çalışmaları yapılırken abim Cuma’nın yol üzerindeki evine uğradığından sık sık görüşürdük.Bu nedenle beni daha yakından tanıdı. Anamın dayısı olan babası Uzun Garip dayıma benden bahsedermiş. O da Hüseyin abiden ve başkalarından duyduklarıyla beni çok merak edermiş. Bir gün Elbistan’a yolum düşerse gidip göreyim dermiş.

Uzun Garip dayımın yolu bir gün Elbistan’a düşüyor. Oğlu Hüseyin abiye: “Beni Hergin’e götür yeğenim Döndü’nün oğlu Turaç’ı görmek istiyorum” diyor ve beni ziyarete geliyorlar: “Yav herkes senden bahsederken Turaç şöyle kaçıyor, böyle uçuyor diye seni yere göğe sığdıramıyorlar; seni çok merak ettim. Hüseyin’e: ‘Oğlum, Turaç’ın evine götür de ölmeden önce yeğenimi bir göreyim, çok merak ediyorum’ dedim. Vallahi sırf seni görmeye geldim” dedi.

Garip dayımı ağırladım, beni tanımaktan çok memnun oldu. Hayırlah emmiyi nasıl içeri düşürüp çıkarttığımızı anlattık. Gülüştük.

Hüseyin abi emekli olduktan sonra Mersin Pozcu’da ev alıp yerleşmiş. Bir gün Mersin’e gittiğimde gelip beni buldu, evine götürdü. Eşi ve çocukları da Almanya’da çalıştıkları için evlerinde yalnız kalıyordu, beni misafir etti, elinden geldiğince beni ağırlamaya çalıştı, birkaç gün misafiri oldum. Mersinden işim bittikten sonra Elbistan’a döndüm, ondan sonra da göremedim.

***

Hele şu reklâm aralarını bırakıp tekrar Küçük Yapalak’a Hüseyin emmigile geleyim. Ağa’nın yüzünden hem fukara Hayırlah emmi, hem ben, hem de Ali çektik. Bu olayın asıl sorumlusu olan Ağa da tereyağından sıyrılan kıl gibi sıyrılıp çıktı.

Etraftan gelen şikâyetler üzerine Hüseyin emmi oğlu Ağa’nın yaramazlıklarına çok kızar, azarlar, beni de kendisine uydurmaya çalıştığı için zaman zaman pataklardı. İkimize de çok öğütler verirdi. Çok sigara içer, dolayısıyla bir öksürmeye başladı mı da arkası kesilmezdi. Köylüler bu tür öksürenlere yelpik derler.  Hüseyin emmi ne kadar sertse, karısı Hanze bi de o kadar yumuşaktı. Dili de kalbi gibi tertemizdi.

Hüseyin emmi sülâlesinin üzerine toz kondurmaz, babası, dedesi ile çok övünür, onları gururla anlatırdı. Bir gün bir misafiri ile konuşurken: “Bir yerde birisi beni karşısındakine ‘Aşağı Yapalaklı Hacıa’nın gaynı Hüseyin’ diye tanıtınca tepem attı. ‘Yav, sen beni niye Hacıa ile tanıtıyon? Benim bir sülâlem, bir babam yoğ mu? O, Hacıa ise, Hacıa’dır. Benim babam da Başıböökler’in Cuma’dır. Niye ‘Aşağı Yapalaklı Başıböökler’in Cuma’nın oğlu Hüseyin’ demiyon da, Hacıa’nın gaynı diyon?’ diye azarladım. Herkesin bir sülâlesi, bir babası, anası vardır. Onnar dururken hısım ağrabayla tanınmak onnara saygısızlık deâl de nedir?” derdi.

Hüseyin emmi öyle deyince benim de aklıma hemen Yukarı Yapalaklı bir değirmen nöbetçisinin bizim Cuma’ya: “Kimin kulusun, kimin ümmetisin?” sorusuna karşılık “Hüsüva’nın kuluyum, Zalğa Hatının ümmetiyim” sözü gelirdi, gülerdim. Cuma evlendikten sonra da kendisini babamla değil de, kayınbabası ile tanıtırmış. Kimin neyisin diyenlere: “Seyit Efendinin eniştesiyim”dermiş. Bunu duyan rahmetli Hayrı emmi Cuma ile “Seyit Efendinin eniştesi” diye dalga geçerdi. Biz de damatla enişteyi birbirlerine karıştırırlar, eskiler damada enişte derlerdi.

Cuma’dan açılmışken Cuma ile devam edeyim: Cuma, Demircilik ilkokuluna gitmeden önce Hüseyin emmigilde bir yıl kalmış. Bundan dolayı sık sık Cuma’dan söz ederler, benimle kıyaslarlardı. Hanze bi: “Bizim bir kedi vardı. Cuma ikide bir onun guyruğunu tumanbağı lastiği ile bağlardı. ‘Cuma,  gadasını aldığım, yazığ etme eyleme’ diye yalvarırdım emme Cuma bildiğinden galmazdı. Bir gün zavallı kedinin guyruğu goptu” dedi.

Zalğa abla ile Masume de “Cuma çok gurtluydu, bu Sincik eyle deâl” diye beni överlerdi.

Hüseyin emmigilde kaldığım yıl benim ayağım uğurlu gitti: Zalğa abla Demircilikli öğretmen Mustafa Güzel ile, Masume de Köşklü Derviş emminin oğlu Niyazi Erdoğan’la nişanlandılar. Bir gün hepimiz bir arada oturmuş konuşuyor, şakalaşıyorduk. Kızlar benimle dalgalarını geçince, ben de onlara laf vurmak için:

“Hanze bi…” dedim.

“Ne var gadasını aldığım?”

“Hanze bi, benim ayağım size uğurlu geldi valla…”

“Sen Veli Baba’nın torunusun, senin ayağn uğurlu gelmeyp de kimin ki gelek gadasını aldığm” dedi.

“Hanze bi, niye diye sormuyon?”

“Niye gadasını aldığm?”

“Hanze bi, ben size gelmesem, bu gızların evde galacağlardı valla!..” deyince herkes gülmekten kırılıp geçti. Sonra gülme krizleri bitince Hanze bi:

“He, ula babam, eyle oldu, birez daha galsan şu da geder” diye  Zeynep’i gösterdi. Yine gülüştük.

***

Hanze bi’nin “Gülderen” adlı bir kızı oldu. Ağa’nın küçüğü Zeynep onu severken: “Çiftçi meseziynen, çoban asasıynan gurban olsun” derdi.

“Çiftçi” deyince gözümün önüne babam, emmilerim gelirlerdi. Ben de:

“Bir daha çiftçi meseziynen deme, valla seni öldürrüm!” derdim. O da inadına inadına aynı nakaratla severdi.

“Hanze bi, şu gızına söyle ‘çiftçi meseziynen’ demesin, o eyle söyliyerek çiftçilik yapanları gastediyor, ağam gözümün önüne geliyor valla” derdim. O da:

“Gızım, Turaç’ı huylandırma, eyle deme, başğa bişey de!..” derdi. Bu sefer de:

“Reçber meseziyle, çoban asasıyla gurban olsun!..” derdi.

“Hanze bi, bu gızın reçber de demesin… Ha çiftçi, ha reçber, ikisi de aynı şey deâl mi?” derdim. Hanze bi yine:

“Gız yaşı kesilesice, Turaç’ın canını sığma, başğa bişey de… Sağı başğa ad mı yoğ?” derdi.

***

Ağa ile ben yemeğimizi yedikten sonra üzerine biraz da yufka ekmek tıkıştırırdık. Zalğa abla ile Masuma gülerler, bize bakıp:

“Ağa ile Sincik şimdi de sıkı çapıtı goyuyorlar” der, gülerlerdi.

Şimdikiler “Bu sıkı çaputu da nedir?” diyebilirler. Anlatayım:

Bizim zamanımızda elle dolma av tüfekleri vardı. Onların namlularına bir atımlık barut konduktan sonra barut dökülmesin diye bir miktar sıkı çaputu koyarlar, demir çubukla onu sıkıştırırlardı. Sonra yeterince kurşun saçma koyarlar, onun dökülmemesi için de üzerine yine bir miktar sıkı çaputu koyup demir çubuğu ile onu da iyice baskılarlardı. Sonra horozunu kaldırırlar memesinin üzerine ilk ateşlemeyi yapacak olan bir kapsül koyarlar, horozu yavaşça indirirlerdi. Tüfek de ateşe hazır olmuş olurdu. Ava sıkacakları zaman da tüfeğin kabzasını sağ omzuna iyice yerleştirirler, horozu kaldırırlar, sol elle tüfeğin namlusundan kavrarlar, sağ elin işaret parmağını ile tetiği çekecek şekilde tüfeği kavrarlar, hedefe nişan alıp çekerlerdi. Ateşe hazır hale getirmek için her seferinde aynı şeyler tekrarlanırdı.

Köroğlu’nun “Delikli demir icat oldu, mertlik bozuldu” dediği işte bu tüfekti. Teknoloji ilerledikçe o tüfeklerin pabucu dama atıldı, müzelerde yerlerini aldılar.

Okulda okuyan çocuklar bu tüfekleri taklit ederek kendi tüfeklerini kendileri yaparlardı. Tabanca ya da mavzer mermilerinin boş kovanlarını onların dış çaplarına uygun 15-20 cm uzunluğundaki demir bir borunun bir tarafına çaka çaka yerleştirirlerdi. Sonra ona ağaçtan yaptıkları bir kabzaya tellerle sıkı sıkıya bağlarlar,  tapanca haline getirirlerdi. Ağaç kasanın üzerinde tetik ve horoz tertibatı da yaparlardı, olurdu tabanca… İçine yukarda anlattığım gibi barut ve saçma koyarlar arkasına da kibrit çöplerinin başlarını sıyırıp sürtme yerindeki kâğıda sarar kapsül yaparlardı.

Bütün öğrencilerin elinde bulunanların en meşhuru Çoban Şamo emminin oğlu Hasan’ınkiydi, onunla bir hedefe ateş eder, vururdu, biz de hayran kalırdık derken, bir gün Babo Ede’nin oğlunun tabancası geri tepiyor, kendisi ölümden kurtuluyor ama yüzünün tüm derisinin içi barutlarla doluyor, 4-5 ayda ancak temizleniyor.

***

Ağa 5’inci, ben de 4’üncü sınıfta okurken aynı dersliği paylaşıyorduk. Bir gün Başöğretmenimiz Hüseyin Bayar Ağa’yı tahtaya kaldırıp:

“Ağa, oğlum şu zelzele nasıl oluyor? Arkadaşlarına anlat” dedi. Ağa birkaç kere öksürüp boğazını temizledikten sonra:

“Oretmenim, bir sarı öküz varmış, dünya da bu öküzün boynuzlarının üzerinde duruyormuş. Öküzün her ayağının altında birer galıp sabın varmış, öküz de tusbanın üzerinde duruyormuş. Buvalek vızzz diye gelip de öküzü soğunca, öküz buvaleği govmak uçun guyruğunu sallar, başını bir o yana bir bu yana döndürürmüş. O zaman öküzün boynuzlarının üzerindâki dünya titrermiş. Buna zelzele diyorlar”  deyinceye dek kimsede çıt yoktu. Başöğretmenimiz:

“Oğlum, ebeyin anlattığı gibi değil, kitapta yazdığı gibi anlat!” dedi. Ağa yine birkaç kere “öhö  öhö” diye öksürdü, durdu, düşündü, bir şey söyleyemeyince:

“Onu bilmiyom Oretmenim” dedi. Bütün sınıf gülmeye başladık.

***

Hafta tatilimde Hergin’deydim. Pazartesi günü Elbistan’a giden bir traktör olup olmadığını öğrenir, ona göre hareket ederdik. Pazartesi günü Elbistan’a gidecek traktör yoksa bir gün önceden yola çıkardık. Eğer Pazartesi günü Elbistan’a gidecek traktör varsa sabahı beklerdik. Traktörle yola çıkmadan önce 3 Nisan 1961 Pazartesi günü Cuma’nın ilk çocuğu Doğan dünyaya geldi. “Rahmetli Doğan” oldu diye bizim evde düğün bayram oldu.

Ben Hüseyin emmigilde okurken Cuma hem bir yıllık evli, hem de Demircilik İlkokulu 5’inci sınıfta Hüseyin emminin damadı Mustafa abinin öğrencisi olarak okuyordu. Mustafa abi haftada bir nişanlısını ziyarete geldiğinde bana bakar: “Cuma’ya ‘Sen de Hergin’e karını ziyarete git’ diye izin verdim” der gülerdi.

Hanze bi bir gün: “Mıstafa,Turaç maşallah çok ağıllı, zeki, çok çalışgandır. Herkes övüyor, Cuma’nın dersleri nasıl, ee mi?” diye sorar sonra da “Ula babam, Cuma’yı mezun edin de çocuğ artığ mektebe gedip getmekden gurtulsun. Evlendi, maşallah bir de oğlu oldu” deyince, Mustafa abi:

“Bibi, evlendikten sonra ‘Artık Cuma’yı mezun edelim de kurtulsun’ diye sınıfını geçirmeye başladık. Yoksa Cuma’nın keyfine bırakacak olursak çalışıp sınıfını geçmeye, mezun olmaya hiç niyeti yoktu. Cuma iki senede bir sınıf geçiyordu. Artık evlendi, çoluğa çocuğa karıştı. Kendisi de koskocaman adam oldu maşallah. Bu sene mezun edip diplomasını vereceğim, sen merak etme!..” dedi.

***

Mustafa abi her gelişinde yanında okuyacağı kitap ve gazete de getirirdi. Bir gün babamla Hüseyin emmi misafir odasında otururlarken kapalı kapının arkasında onlara gazete okuyan Mustafa abinin sesi geliyordu. Sesi sanki okumuyor da konuşuyormuş gibi o kadar doğal geliyordu ki, çok hoşuma gitti. Kendi kendime “Demek ki, bir yazıyı okurken de konuşuyormuş gibi okumak lâzımmış, öyle arkandan atlı geliyormuş gibi okunmazmış” diye düşündüm. Önceleri arkamdan atlı kovalıyormuş gibi çok hızlı okur, noktalama işaretlerine, vurgu ve tonlamalara hiç dikkat etmezdim. Bu olaydan sonra Mustafa abiyi kendime örnek aldım, o şekilde okumayı başarmaya çalıştım, nihayet başardım da…

***

Yaramazlıktan yana üzerime yoktu ama derslerimde de çok başarılıydım. Derslerimi yapmadan önce ayağımı bir yere atmazdım. Önce derslerime hazırlanır, ödevlerimi yapar sonra oyun oynamak için dışarı çıkardım. Bu arada Ağa köyün altından girer, üstünden çıkar, eve gelirdi. Bu sefer de birlikte oynardık.

Başöğretmenimiz Hüseyin Bayar okulun bahçesinde gezerken yolda geçen babamı gördü. Yanına gidip hal ve hatırını sordu. Sonra benimle ilgili konuştular. Başöğretmenimiz babama beni övüyordu: “Hüsüvemmi, Turaç çok akıllı, zeki, çalışkandır. Maşallahı var, üstüne öğrenci yoktur; Ufak tefek yaramazlıkları oluyor amma o kadarı da olur. Ne yap et, Turaç’ı okut!.. Arkasına düşerseniz o, okur…”

Babam da “Sağ ol oğlum, sayenizde… Siz nasıl layık görüyorsaaz, biz de üzerimize düşeni yaparık…” diyordu. Oysa bir günden bir güne benimle ilgilendiğini görmedim. İlgilenmiş olsa kimde kalıyorsam arada bir bir şeyler getirir, beni sorar, bana bakanlara da teşekkür ederdi. Zaman zaman okuluma uğrar beni sorar, üzerine düşen neyse onu yapardı. Kimde okuyacağıma ben karar verip, gidip oraya kapağı atıp, okula gidiyordum. Ekmek elden, su gölden yaşayıp gidiyordum. Kendi gayretlerim olmasaydı, Mustafa ile camızların peşinden koşturuyor olacaktım. Birileri beni övdüğünde “Aman Hüsüvemmi, ne yap yap Turaç’ı okut” dediğinde her baba gibi babamın da bir ezberi vardı: “Ceketimi satar, Turaç’ı okuturum” derdi. Derdi ama bunlar hepsi lafta kalırdı. Öyle de olsa hoşuma giderdi.

***

Babamı dayımlarda bir günden bir güne görmediğim. Bir yıl boyunca Hüseyin emmigilde bir kere görmüştüm. O gelişi de benim için değildi, Hüseyin emminin ısrarı üzerine, oradan geçerken bir kahvesini içmeye gelmişti. Okuluma da bir günden bir güne gelmiş değildi. Başöğretmenimizle orada karşılaşması da bir tesadüf sonucuydu. Başöğretmenimiz ayağına gitmemiş olsaydı, o görüşme de olmazdı.

O zamanlar niye gelip beni ziyaret etmiyor diye aklımın ucundan bile geçirmiyordum ama şimdiki değerlendirmelerime göre babamın tutumu tam anlamıyla kınanacak bir durumdur. Kimisi “Aman evladım, yaman evladım!..” diye evladının arkasına düşer, kendini yer bitirir, kimisi de çocuk zengini babam gibi hiç umursamazdı. Eğitimimi ve yetişmemi babamın, ailemin keyfine bıraksaydım, ne olacağım belliydi.

Dayımlarda okurken beş kuruşluk bir katkılarının olmadığını söylemiştim. Hüseyin emmigilde de aynısının olduğu kanaatindeyim. Benden gizli bir şeyler yapmış olsalardı birini görmesem birini görür ya da kesinlikle duyardım. Bu ne sorumsuzluktur, şimdiki değerlendirmelerime göre ölçebileceğim hiçbir ölçü bulamıyorum. Lafa gelince beni babam, ailem okutmuş oldu. Kimlerin arasında nasıl okuduğumu, nasıl yetiştiğimi bir ben, bir de varsa Tanrı bilir.

***

Köyümüz Küçük Yapalak’taki okul anımla ilgili son olarak şunları da kısa kısa yazayım:

Her hafta olmasa da birkaç haftada bir Cumartesi günleri öğleden sonra gruplar halinde yola çıkar, akşama kadar ailelerimizin kaldıkları yerlere giderdik Hergin’de sadece Hacı ile ben okuyordum. Birlikte gider, birlikte dönerdik. Bazen bizden daha uzaklara gidenlerle birlikte yola çıkardık.

Dayımlarda kalırken bir keresinde Saat Taşın’a gelinceye kadar zaman zaman yorgunluktan yola devam edemeyen Hacı’yı sırtımda taşımıştım. Hacı ömrü boyunca çalışsa benim bu iyiliğimi ödeşemez. O zamanlar akrabalarıma öyle bağlıydım.

Bir keresinde Hacı, Mığdat dayının oğlu Hasan ve ben yola çıktık. Mızırap emminin değirmenin aşağısında arkın üzerinde bir dut, onun altında da bir bahçe vardı. Baktım ki, dutun dalında kara bir kuş, aramızda da en az 50 metre mesafe var. Yerden bir taş alıp Hacı’ya: “Hacı, ben şu guşu vuruym mu?” dedim. Hacı da “Sen oruya gadar daşı bile yetiştiremen, hadi vur da görüym!” dedi. Bunun üzerine taşı bir fırlattım, taş gitti, kuşu duttan aşağı düşürdü. Zavallı kuşun kanadı yaralanmıştı. Kuşu bırakıyorduk, arkasından o nereye giderse, biz de oraya gidiyorduk. Yıldızlar görünmeye başlayınca Hergin’e geldik.

Bir gün yine Hacı, Mığdat dayının oğlu Hasan ve ben yola çıktık. Mızırap emminin değirmenini geçtikten sonra Sarsap Çayı’nın karşısına geçip yolumuza devam ettik. İnneciler’in yukarısında bize doğru bir kıratlı geliyordu. Bize yaklaşınca babam olduğunu anladık. Elbistan’a gidermiş… Bizi sorduktan sonra Hasan’ın ayağındaki soğuk su lastiğine bakıp: “Ağa, bana şu ayakkabıdan bir tene al” dedim. Sonra babam “Hadi, geç kalıyorsunuz, akşam olmadan gedin” diye söyleyip kendi yoluna, biz de kendi yolumuza devam ettik.

Babam Elbistan’dan dönüşte bana bir tane soğuk su lastiğinden yapılma ayakkabı almıştı. Ona ne kadar sevindiğimi anlatamam.

Köyümüz yağmurlu ve karlı mevsimlerde çamurdan, yazları da tozdan kubardan çıkılmazdı. Özellikle biz çocuklar ya Gislaved ya da soğuk su lastiği ayakkabılar, içlerine de dizlerimize dek el örmesi yün çoraplar giyerdik. Sert ayakkabılar çoraplarımızın topuğunu keserdi. Bu kesikleri aynı iplerle ördürürdüm. Ayakkabılarımız yırtıldığında Gıdıkların Hüseyin emminin evinin altında ayakkabı tamiri yapan oğlu Silo’ya gider solüsyonla ayakkabılarımızı yapıştırtırdık. Silo, beni her nerede, ne zaman görse: “Aliii!.. Düüüüt!..”  der, arkasından da eliyle gitti işareti yapar, ağzını büzer ıslık çalardı.

***

Soğuk ve güneşli havalarda Hubu’nun oğlu Hasan Hüsün emmigilin damlarının üzerine çıkar, duvar diplerinde Hacı, Aynalı Cuma, Danadilli Veli, Kuzudilli Veli ile dama, bilye, düğme, aşık oynardık. Danadilli Veli ebesinin evine Hızır’ın uğrayıp pekmez küplerini nasıl taşırıp evlerinin içini doldurduğunu anlatırdı. Biz de alay eder, gülerdik.

***

Bizim köyde bazı evlerde özellikle kadınlar arasında Ramazan orucunda oruç tutanlar vardı. Ramazanın aslında 3 gün olduğuna, bu 3 günün 30 güne yayıldığına inananlar vardı. Bize de Ramazan’ın başında, ortasında ve sonunda olmak üzere 3 tane tutmanın sevap olduğunu, o 3 günü yakalayabileceğimizi söylerlerdi. Hüseyin emmigilde kalırken ailenin çocuklarıyla birlikte 2 gününü tutmuştum. Arifesini de Hergin’de tutarken büyük anamın cebime koyduğu üzümü unutup yemiş ve bozmuştum.

***

Ben 2’nci sınıfa giderken kocaman köyde okula giden birkaç tane kız vardı, bunlardan birisi Mızırap emminin 4’üncü sınıfa giden kızı Mese’ydi. Mese’nin iki kaşının ortasında Japonların güneşi gibi kocaman bir döğme vardı. Bir gün Başöğretmenimiz Mese’yi okulun huzuruna çıkarıp: “Kızım, sen çingene misin, bu ne!?.” Diye azarlamıştı.

O zamanlar modaydı, köyümüzün bütün kadınlarının ellerinde, alınlarında oralarında, buralarında bu tür döğmeler eksik değildi. Bir de kadınlar burunlarını deldirirler gerçek karanfil sokarlardı. Kimileri de gümüş karanfil sokardı. Bunlardan biri de anamdı. Bu gümüş karanfillerle kulakları arasında altın veya gümüş bir zincir takanlar da vardı. Bunlara da “hırızma” derlerdi. “Alnı yazmalı gelin,/ Burnu hızmalı gelin,/Duvaklanmış gidiyor,/Sarı çizmeli gelin” manisi buradan gelir. Ayrıca kadınlar poşularının, yada eşarplarının altında zülüf, erkekler de kâkül bırakmayı, renkli yünlerle yapılmış çoraplar giymeyi çok severlerdi.

O zamanlar bekar kızların dışındakiler başlarına eşarp, bürük, yazma gibi örtüler atarlar, yaşlı olanlar da poşu takarlardı. İlk defa olarak Adana’ya çalışmaya gidip oradan evlenip gelen Alişirlerin bir delikanlının eşi üzerine içini bile gösterecek kadar şeffaf beyaz naylon entari giymiş, sütun gibi bacakları, saçları da açık gezerdi. Köyün bütün zampara gençleri onu görmek için can atarlar, adına da “Yarım Dünya” derlerdi.

***

DANANIN BURNU GÖRÜNDÜ, DAYANSIN ABBASOĞULLARI

Bizim köyde yaşlı, kimsesiz bir kadının köy civarında geçimini sağladığı küçücük bir tarlası varmış. Her yıl oraya arpa, buğday gibi şeyler eker, gözü gibi bakarmış.

Ama gel gelelim o minnacık tarlanın yakınında oturan Abbasoğulları’nın danaları zavallı kadıncağızın tarlasına girer, keyiflerince taze göcekleri dişlerlermiş.

Kadıncağız Abbasoğulları’na: “Danalarınıza sahip olun, göceğime girmesinler, bana zarar vermesinler” diye yalvarıp yakarmaktan dilinden tüyler bitermiş ama kadını insan yerine bile koymayan Abbasoğulları aldırış etmezlermiş. Zavallı kadıncağız da çaresizlik içinde sürekli olarak tarlasını beklemek zorunda kalırmış ama buna karşın danaların vermiş oldukları zarar ve ziyanın önüne bir türlü geçemezmiş.

Abbasoğulları’nın aldırış etmemeleri karşısında içi intikam duygularıyla dolan kadıncağız, biricik ineğinin doğuracağı günü sabırsızlıkla beklemeye başlamış.

Nihayet, inek doğururken kadıncağız dananın burnunun görünmesiyle birlikte heyecanla ve gururla bağırmış: “Dayansın Abbasoğulları, dananın burnu göründü!..”

O gün bu gündür birisinin birinden intikamını, hıncını almak için eline bir fırsat geçse bizim köyde: “Dayansın Abbasoğulları, dananın burnu göründü!..” sözü bir özdeyiş, bir deyim olarak kullanılır ve bu sözün ne anlama geldiğini herkes çok iyi bilir.

***

HACI UŞAĞINDA OKUYUP DA KİM ADAM OLDU?

Çirkin Hüseyin bizim traktörün şoförüydü. Bir gün traktörün arkasında naylonla her nerden geldiyse, Hüseyin emmigilin kapısında durdu. Naylonun bir lastiğini tamir etti. Ağa, ben ve meraklı birçok arkadaşım da Çirkin Hüseyin’in etrafında dolaşıyorduk. Traktörü çalıştırmadan önce bana: “Nâlet, sen burda ne bekliyon? Gel seni de Hergin’e götürüym de gardaşın Mıstafa’ynan camızları yay!.. Hacı Uşağı’nda kim oğumuş da adam olmuş ğu sen de olacağsın!..” dedikten sonra boynumun köküne okkalı bir şaplama vurdu.

Küfrederek biraz uzaklaştım: “Ula Çirkin Hüseyn!.. Oğumağla adam olunuyorsa, saa inat sonunadar oğuyacağım, üniversiteye de gedeceam ula!..” dedim. O da:

“Eee.. Seni de görrüm nâlet!..” deyip gitti.

Yıllarca ne zaman bunalıp okulumu terk etmek istediysem çirkin Hüseyin’in hayali karşıma dikilip: “Nâlet, oğuyom de burda ne bekliyon? Hacı Uşağı’nda kim oğumuş da adam olmuş ğu sen de olacağsın!..” sözlerine karşılık olarak: “Ula Çirkin Hüseyin!.. Oğumağla adam olunuyorsa, saa inat sonunadar oğuyacağım, üniversiteye de gedip bitireceam ula!..” sözlerim beni engelledi. Eğer Çirkin Hüseyin öyle deyip boynumun köküne şaplamayı yapıştırmasaydı, ilkokuldan sonrasına gitmezdim ya da en azından bunaldığım bir zaman okulu terk ederdim. Bundan dolayı Çirkin Hüseyin’in bu iyiliğini de unutamam…

18.06.2016

Turaç Özgür

—-

Not: Küçük Yapalak’tan İlkokulu’ndan ayrılıp 5’inci sınıfı Elbistan Devrim İlkokulu’nda okumaya başladım. Bakalım neler yaşayacağım, sabırla okuyup ibret almak isteyenler okur…

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞI BÜYÜKLERİN HÜSEYİN EMMİGİLDE OKUMAM

1960-61 Eğitim Öğretim Yılı’nın başlama birlikte yeni oesrarkulumuzda Ağa ile aynı derslikte birlikte kalıyorduk. Ben 4’üncü sınıfa giderken, Ağa da 5’inci sınıfa gidiyordu.

Ağa 5’inci sınıfa gidiyordu ama benim yarım kadar bilgisi yoktu. El becerileri benden fazlaydı. Divit uçlarıyla, ya da kendi icadı ağaç uçlarla çok güzel yazı yazardı. O zamanıkambocya-da-mahkemeye-cikarilan-turk-elleri-kelepceli-kacmaya-calistin modası olan tavukların iri teleklerinden do
lma kalem yapar, kullanılmaz hale gelmiş kopya kalemlerin uçlarını ya da ip boyalarını okkalarda eriterek mürekkep yapar, tavuk teleğinden yapma dolma kalemine çeker, ünlü hattatlar gibi el yazısı ile yazı yazardı. Resimde de fena değildi. Bu konuda Ağa’yı kendime örnek alırdım ama çoğu zaman elimi yüzümü boyadan koyardım.

Her gün Ağa ile birlikte olunca haliyle onunla fazla dolaşmaya da başlamıştım. Ağa’nın işi gücü orda burda dolaşmak, oyun oynamak, kavga etmekti. Ben de diğerlerinde olmasa da kavgadan yana Ağa’dan fazlalığım var, noksanlığım yoktu. Zaman zaman bizden illallah okuyanlar olurdu ama hiç umurumuzda değildi.

Turacılara özendiğimizden ahırlarına girer, ineklerin birinin yularını çıkarır, birbirimizin sırtında karartmadığımız, morartmadığımız yer bırakmazdık. Belimizdeki morlular, karalar zebraların sırtları gibi olurdu. Tura naralarımızı duyan Hanze bi gelir, “Ula babam yapmayın, etmeyin!.. Birbirinizi öldüreceksiiz, sesiiz ta dışarı da duyuluyor” derdi. Ağa benim belimde turayı şakırdattığında ona kızar, “Sen nasıl Turaç’a öyle vuruyon, ona nasıl gıyıyon?” derdi. Ben aynı şekilde vurunca: “Ellerin dert görmesin, söz dinlediği yoğ, herkes kendinden dertli, vur babam vur!.. O sana nasıl acımadan vuruyorsa, sen de ona acımadan vur!” derdi. Ağa da gülerek: “Ana gız, sen nasıl anasın? Turaç bana vurduğunda ‘ellerin dert görmesin’ diyon, ben ona vururken de ‘sen Turaç’a nasıl gıyıyorsun?’ diyon!” derdi. O da “Oğlum, Turaç bizim amanıtımızdır, sana bişey olsa, kimse bişey demez emme Turaç’a bişey olursa, babasına, anasına ne diyeceak?” derdi. İşte böyle analar olduğu gibi, böyle de emanetçiler vardı.

Tura faslı bittikten sonra ineğin yularını boynuna takar, hiçbir şey olmamış gibi kol kola girer dışarı çıkar, sünepe oynayacak arkadaş arardık.

Sünepeyi kaydıramaz, taşları daireden çıkaramazdım ama dert mi? Ağa’nın maşallahı var, sünepe oynamaktan yana eline kimse su dökemezdi. Benim on atışta çıkaramadığım taşları Ağa bazen bir vuruşta çıkarırdı. Sünepeyi bir kaydırırdı, dairenin içindeki taşları bir vurmada dışarı atardı. Rakiplerimizi Ağa yener ama sıra binmeye gelince “Ağa, sen dur, ona ben bineceğim”” der, en çok da ben binerdim. Ağa’nın sayesinde hiç yenilmezdik ve kimse de bize binemezdi.

Bir gün Ağa’gilin kapısında Sütlük Abbas emminin oğlu Veli ile Hasan Hüseyin emminin oğlu Mahir eşleştiler, Ağa ile de ben… Ağa yeniyor, ben ayaklarımı uzata uzata Veli’ye biniyorum. En çok da Veli’ye binmeyi severdim. Nasıl olduysa Veli zıllıdı. Derken kavga ettik. Veli’nin babası oğlunu kayırdı. Ağa’nın babası Hüseyin emmi Zaloğlu Rüstem gibi hızla gelmesiyle birlikte Abbas emminin suratına öyle bir şaplama yapıştırdı ki, şakırtısı bütün köyde yankılanmıştır.

Abbas emmi fena halde bozuldu ama: “Hüseyin emmi, büyüğümsün, sana el kaldırmak bana yakışmaz” dedi.

Hüseyin emmi: “Ula, el kaldırsan ne yaparsın!?” diye naraladı. Abbas emmi zavallı içine çekip evine gitti.

***

HAYRULLAH EMMİNİN ESRAR YAPMASI VE ŞİKÂYET ETMEMİZ

Okullar açıldıktan bir süre sonra Ağa ile bizim mahalleye gittik. Ali bir yerden çift sürmekten gelmiş emmimin oğlu Mustafa’nın kapısına traktörü park etmiş, önüne de bir döşek serdirmiş yüzüstü yatıyordu. Ağa ile sessizce oradan ayrılıp bizim terk edilmiş eve gittik. Ahıra, oradan kevikliğe girdik. Bizim keviklikle Hacıa emmimgilinki arasındaki duvarda bir küçük delik vardı, oradan içeriye bakınca Hayırlah emminin karsı ve çocuklarıyla esrar yaptıklarını gördük. Bizim konuşmalarımızı duyunca Hayırla emmi kızdı, oradan ayrıldık. Sonra beş kapı ve bölümden geçtikten sonra benim çıkrıkla oynadığım en dipteki bölüme geldik. Oranın o kevikliğe bitişik duvarından bir insan sığacak büyüklükte bir geçit açılmıştı. Bu geçitten Hayırla emmigile bakıp “Bunlar burada esrar imal ediyorlar” diye yavaş yavaş konuşuyorduk. Bizi fark eden Hayırlah emmi yanımıza kadar gelip, “Ula gene mi siz!.. Hadi defolun gedin eşşoğlu eşşekler!..” dedi. Oradan ayrıldık. Ağa:

“Adam hemi Hacıa dayımgilin, bibimgilin kevikliğinde esirâl çıkarıyor, hemi de bize küfrediyor. Ben ona gösterrim!.. Geder Ali abeye söylerim!” dedi. Ben:

“Ağa, Ali’ye söylemiyek; ona söylersek, gelir adamla gavga eder, sona geder cendermeye şikât eder. Yazık, boş ver” dedim. Ağa:

“Heee Turaç!.. Adam hemi suçlu olacağ, hemi de bize küfredecek, ‘Bize eşşoğlu eşşekler, defolun!’ diyecek!. Eyle demiye ne hakkı var, Turaç?” dedi.

“Ağa, temam, bize eyle demiye hakkı yoğ, emme dedi işde!.. N’olacağ dediyse, babamız yerinde adam. Şimdi o da eyle dediğine pişman olmuşdur. Ali’ye dersek, Ali onuynan gavga etmeynen galmaz, geder cendermeye de şikât eder, müfreze gelir, fıkaranın ocağını söndürürler, yazığ!.. Gel etme eyleme, Ali’ye söyleme!..” diye yalvardım, yakardım ama Ağa bildiğinden kalmadı, koşarcasına Ali’nin yanına gitti:

“Ali abe!.. Ali abe!..” diye dürterek uyandırdı. O da:

“N’avar ula!?” ula diye gözlerini öfeleyerek kalktı. Ağa, makinalı tüfek gibi:

“Hayırlah emmi avradıyla, çocuğlarıyla Hacaı dayımgilin kevikliğinde esirâl çıkarıyor. Sizin kevikliğin deliğinden bağınca bizi goodu. Sona orıya bağan başğa bir duvarın deliinden bağdığ, bizi görünce küfrederek yanımıza geldi, “Ula eşşoğlu eşşekler gene mi siz!’ de bizi oradan da goodu” dedi. Ali, bunun üzerine sinirlenerek:

“Ben ona şimdi gösterrim, ula Turaç, motorun golunu tağ, kompresörü galdır!” dedi. Dediğini yaptım. Ali traktörün kolunu çevirdi, ben de kompresörü düşürdüm. Motor “tak tak tak!” diye çalışır çalışmaz. Bizim Kelo Mustafa’nın evinin karşısındaki Teslim emminin 2 katlı evinde oturan Hayırlah emmi merdiven başında göründü. Ali onu görür görmez:

“Ben saa şimdi gösterrimm!” dedi. O da:

“Ula Ali, baa ne gösterecean?!. Elinden geleni arğana goyma ula!” diye kafa tutup evine gitti. Hayırlah emmi kaybolur kaybolmaz Ali bize yavaş sesle:

“Ben şimdi Hergin’e gediyormuş gimi oğulun oraya doğru geder, oradan da tekrar döner Albıstan’a cendermeye geder, müfreze galdırırım. Siz buradan gaybolmuş gibi yapın, görünmeden onnarı takip edin, müfreze gelene gadar da bir yere getmeyin, temam mı?” dedi. Ağa ile ben de “Temam!” dedik.

Ali traktöre binip okulun oraya kadar gitti. Sonra Horoz Alilerin harman yerlerinden geçip Elbistan’a gitti. Ağa ile ben de önce Daylı’ya gidiyormuş gibi gittik. Görünmez yere geldikten sonra tekrar bizim evlerin oraya gelip Hayırlah emmiyi takip ettik. Hayırlah emmi birkaç çuval henüz tam işlenmemiş esrarı sırtlayıp sırtlayıp bizim harman yerlerine tozun kubarın içine döktü. Son olarak bir çuvalı daha sırtlayıp elekleri de alıp Murtaza dayımgille Kara Ellez dayımgilin evinin önüne doğru gitti. Ağa ile ben de ona görünmeden takip ettik. Sırtındaki çuvalı ve elekleri de bizim Kel Mustafa’nin kuzey batı bitişiğindeki Mustafa Dayıların üzeri kapalı, duvarları yıkık örenlerine bırakıp evine gitti.

Aradan birkaç saat geçtikten sonra bir de baktık ki, başlarında bir yüzbaşı ile jandarma müfrezesi Elbistan’dan Hayırlah emminin evinin önüne geldi. Ben, Mustafa’gilden çıkıp müfrezenin yanına gittim. Aynı arabanın içinden çıkan Ali abim “gomutanım, bu gardaşımdır. Size göstersin” dedi.

Ağa nerede diye aradım ama ara ki, Ağa’yı bulasın… Ağa müfrezeyi görünce bana görünmeden kaçıp evlerine gitmiş. Komutan Hayırlah emmiyi yanlarına çağırttı. Bana da “Sen bu jandarmalara esrarları göster!” dedi.

Ben önde, jandarmalar arkamda harman yerine gittik. Yanlarında getirdikleri torbaların ağızlarını açıp etrafta saçılmış olan esrarları gelişigüzel içine koyuyorlardı. Ben baktım ki, jandarmaların hepsini toplamaya niyetleri yok, ellerimle yeri kazıya kazıya toplamaya başladım. Jandarmanın birisi beni tersledi: “Eşşoğlu eşşek!.. Adamın ocağını yaktın!.. Ulan bırak!..” dedi. Torbayı doldurup götürdüler.

Komutanın yanına gelince ben, komutana bakıp: “Şurda da var efendim!..” dedim.

Komutan: “Git, onları da jandarmalara göster!” dedi.

Oraya gittik. Jandarmalar elekleri bırakıp sadece esrar dolu torbayı aldılar. Oysa o elekler daha büyük suç kanıtlarıymış. Jandarmalar bunu bildikleri için almamışlar, ben de bilmediğim için sesimi çıkarmadım.

Sonra jandarmalar Hayırlah emmiyi alıp evine götürdüler. Biraz sonra elleri boş geldiler.

Komutan alt kapıyı gösterip: “Burası da mı sana ait?” diye Hayırlah emmiye sordu.

“Hayır, orası bana ait değil, benim orası ile ilgim yok. Sahibi de burada yok, kimin girip kimin çıktığını bilmiyom” dedi.

Kapıyı nasıl açtılar bilemiyorum ama orasını da aradılar. Esrar tozu imal etmek için her türlü eleklerle birlikte kına haline getirilmiş paket paket esrar getirdiler. Tutanaklar tutuldu, benim ifademi aldılar. İfademde öyle şeyler söyledim ki, fukara Hayırlah emminin kurtulmasına imkân yok. Hayırlah emminin de eline kelepçeleri vurup, Ali ile birlikte götürdüler. Köyün meraklıları ile Hayırla emminin yakınları ve sevenleri de oraya doluşmuşlardı. Herkes Ali ile beni ayıplıyor, kınıyorlardı.

Ben oradan fazla durmadım çekip Daylı’ya, Hüseyin emmigile gittim. Bir de ne göreyim, Ağa orada, korkusundan beti benzi kaçmış duruyordu. Ağa’ya bakıp:

“Ula Ağa, adamı şikât ettiren sensin, sona beni orada yalaaz bırakığ niye gaçdın, nasıl gaçdın?” dedim. Ağa:

“Bağdım ğı, müfreze cemseyle geliyor. Onnarı görünce gorğdum, kimseye görünmeden oradan gaçdım” dedi. Ben hâlâ ne kadar ayıp ettiğimizin, adama kötülük ettiğimizin farkında bile değildim. Yaptıklarımızlabir marifetmiş gibi övünüyorum.

Ali, Hergin’e gidince babam durumu öğreniyor, çok üzülüyor, ikimize de çok kızıyor, Ali’ye ver yansın ediyor: “Sen ağılları bir şeye ermeyen çocuğlara uyup goşa goşa cendermeye gedip, fığara Hayırlah’ı Allah’tan gorğmadan, utanmadan, sığılmadan nasıl şikât edersin? Şimdi onu içerden çığarmağ da size düşüyor. Onu nasıl gurtarırsaaz gurtarın, ben onu bunu bilmem!..” diyor.

Ben korka korka Hergin’e gittiğimde de babam bana veryansın ediyor: “Ula eşşek sıpası, Hadi Ali’nin bir şeyi deâl, senin anayın dayısının oğlu, senin dayın sayılır. Sen niye ona uydun? Ne yapıp yapıp ifadenizi değiştireceksiiz, onu tekrar kurtaracaksıız. Sizin yüzüüzden ben iki insan içine çığmaym mı? İsterseez siz içeri girin, ben onu bunu bilmem, sağın keşif geldiğinde onun aleyhine olan bir söz söyleme!.. Evlat diye ikiziin de yüzüne bağmam!..” dedi.

Etrafın bize davranışından, kınamasından, babamın bu sözlerinden sonra anladım ki, adama çok büyük bir kötülük yapmışız. Adamı içeri attırdığımız gibi kurtarmak da bize kaldı. Keşiften önce beni, “şöyle şöyle diyeceksin” diye öğrettiler. Ben de onlar ne derse onu öğrendim. Söyleyeceklerimi ezberledim.

Konu mahkemeye intikal etti. O zaman Sorgu Hâkimlikleri vardı. Olay yerine keşif geleceği gün ezberlerimi tekrarladılar, ben de ne söyleyeceklerimi iyice ezberledim.

“Tamam, sen bunları söyle, Hayırlah’ın kurtuluşu senin elindedir. Seni korkutmaya çalışırlar ama sen sakın başka bir şey söyleme. Hayırlah da fazla yatmaz, delil yetersizliğinden çıkar dediler.”  Benim bir yere ayrılmamam için sıkı sıkı tembih ettiler. Hüseyin emmigilde keşifin gelmesini, beni çağırmalarını bekliyordum.

Abbasoğullarının orada kimlerin Mehmet Ali derler, o geldi. Onunla birlikte keşif yapılan yere giderken, ne söyleyeceklerimi yokladı, sonra “Aferin, işte böyle söyleyeceksin” dedi. Keşif alanına gittim, keşif heyetine beni getirdiklerini söylediler. Tutanak tutuldu. Sıra benim ifademe geldi. Bana öğretildiği gibi:

“Efendim, bir gün arkadaşlarımla ben bu sokakta oyun oynuyorduk. Ali abem de bu sokağa motorla hızla girince az kalsın Hayırlah emminin oğlu altında kalıyordu. Hayırlah emmi abeme: ‘Ula biraz dikkat etsene, kör müsün!?’ dedi. O da motordan indi. Birbirleriyle kavga ettiler. Abeme o zaman küfredince çok zoruma getmişti. Ben de bu adama nasıl bir kötülük yaparım da intikamımızı alırım diye düşünüyordum. Bir gün harman yerlerine dökülmüş esrarları gördüm. Sonra şuradaki örenlerde de görünce, bunları Hayırlah emmi oraya koydu diye abime söyledim. O da benim yalanlarıma inanıp jandarmaya şikayete gitti. Jandarmalar gelince onları Hayırlah emmi koyarken gözlerimle gördüm diye adama iftira ettim. Şimdi benim yüzümden Hayırlah emmi suçsuz yere yatıyor, asıl suçlu olan benim. Hayırlah emminin de abemin de bir suçu günahı yoktur. O esrarları oralara kimlerin koyduğunu bilmiyorum, burada oynarken gördüm. Başka da bir diyeceğim yoktur” dedim. Keşif bittikten sonra orada bulunanların yüzü gülüyordu, bana “Aferin ula, adamı sen düşürdün, sen de çıkaracaksın” dediler. Oradan ayrılıp eve gittim.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra 2 jandarma köye gelip beni alıp yürüyerek Elbistan’a götürdüler. O gün Elbistan’da Seyit Ağalarda kaldım. Her şey ayarlanmış, bütün umutlar benim Sorgu Hâkimliğinde vereceğim ifadeye bağlıydı.

Son olarak Seyit Ağa ve onun yanında bulunanlar da beni yokladılar: “Hakim, seni korkutmaya çalışır ama sen korkma, hiçbir şey yapmaz, senin yaşın da daha tutmuyor, seni kimse içeri atamaz, ha babam kendini göster, Hayırlah’ın kurtuluşu bugün senin vereceğin ifadeye bağlı” dediler.

Eski Hükümet Konağı’nda ana kapıdan girdikten sonra sola döndük, ikinci kapının önün bizimkiler beni bekliyorlardı. İfade verme sırası bana gelince “Şahit Turaç Kale!..” diye mübaşir çağırdı. İçeri girdim. Hâkimin sırtı pencereler, yüzü bana dönüktü. Bana gösterilen yerde tek başıma ayakta durdum. İfade tutanağının girişi doldurulduktan sonra hâkim bana ne sorduysa, hiçbir heyecan duymadan soğukkanlılıkla keşifte söylediklerimi tekrarladım. Hakim: “Ulan bacaksız!.. Sen şimdiden böyle olursan, senin kahrın çekilmez, senin yüzünden insanların başları belaya girer. Seni de abini de idam edeceğim, ipe çekeceğim!..” dedi. Ben gayet soğukkanlı bir şekilde, sanki sahnede bir oyun oynuyormuşuz gibi:

“Efendim, abimin ne suçu var? Bütün suç bendedir. Benim yalanlarıma inanıp abim jandarmaya şikâyete gitti, adam da benim yüzümden suçsuz yere yatıyor. İdamı hak eden birisi varsa, o da benim… Abime de kıymayın, adamı da bırakın.. Ben suçumun cezasını çekmeye razıyım…” dedim.

Hakim bana bağırarak: “Çık şuradan, ikinizi de idam edeceğim!..”

Kapıdan çıkar çıkmaz, beni bekleyenlerin yüzleri gülüyordu. “Aferin ula sana!.. Hayırlah’ı içeri düşürdüğün gibi, şimdi de senin ifadenle çıkacak!..” dediler.

Ben de seviniyordum. Babamın kızmalarından, herkesin kınamalarından da kurtulmuştum. Okulda çok arkadaşım bile benden yüz çevirmişlerdi. Hele Hayırlah emminin Veli adlı bir oğlu vardı, korkusundan yanıma yaklaşamazdı ama “Ben onu öldüreceğim” diye tehdit haberlerini alırdım.

17.06.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DAYIM ÇOK HOŞGÖRÜLÜ, EŞE BACIM DA ÇOK TİTİZ VE OTORİTERDİ

428180-3-4-f7260 52257566 siirt-oyunlari02Disiplini severim ama fazlası da insanı çileden çıkarır. Ali dayımın hoşgörüsüne karşılık Eşe bacım çok disiplinli ve temizlik hastasıydı. İşin içine bir de Döndü ablama yapılan baskılardan dolayı zaman zaman bunalır, kaçacak yer arardım. İlk yılım daha rahat geçti. Hem çevreyi tanımaya, hem de özgürlüğün tadını çıkarmaya çalışıyordum. “Oğlum, nerede kaldın, üstün başın kir içinde kalmış, çabuk elini yüzünü yıka, bundan sonra da o çocuklarla oynama, oraya buraya gitme…” sözlerini sıkça duymaya başlayınca bunalmaya başladım.

Mahalledeki arkadaşlarımla çelik çomak, sünepe oynarken, birbirimizle boğuşurken ister istemez üstüm başım kirleniyor, elim yüzüm bazen yaralanıyordu. İlk yıl Hacıa ile birlikte oynuyorduk. O, biraz daha kibar ve sakindi, oraya buraya da fazla gitmez, okulda ya da kaldığı evden çıkmazdı. İkinci yıl o Elbistan Ortaokulu’na başladı. Ben de Mamo emminin oğlu Hacı ile Başıbüyüklerin Hüseyin emminin oğlu Ağa ile daha fazla oynamaya, gezmeye başladım. Bizim mahalleye gider, orada oynar, hatta canımızı sıkan çocuklarla bol bol kavgalar eder, yara bere içinde eve dönerdim.

Traktörler tarlaları sürerken, Hacı ile bizim traktör neredeyse onu bulur, üzerinde gelir giderdik, kötenin bıçakları toprağı yardıkça mis gibi toprak kokusu çıkardı. Arkasından temli toplayarak gider gelirdik. Bazen direksiyona ben geçer sürerdim. Tabii pislik içinde de eve dönerdik. Ekinlerin arasında patlavukları toplar, kucağımıza doldurur pat pat patlatırdık. Tarlalarda fareleri kovalar, yemlik zamanları göceklerin içinde yemlikler toplar yerdik. Tabii ağzımız burnumuz da leş yemişe dönerdi. Özgürlüğüme çok düşkün olduğum için artı dayımlarda okumamayı düşünmeye başlamıştım.

***

AĞBABA İLE ÇİFT SÜRMEMİZ VE KOVULMASI

Babam Ağbaba’yı şoför tutmuştu. Ağbaba tarlaları sürerken akşamları köye evine gelirken Hacı ile ben de onunla birlikte dönerdik. Bir gün sonra nereye gideceğini öğrenir, onun gideceği yere gitmeyi kararlaştırırdık. Yatmayı, uyumayı çok sevdiği için bana traktörü nasıl süreceğimi, hatı nasıl takip edeceğim, hat başlarında otomatiğin ipini nasıl çekip kaldıracağımı, tekrar hata nasıl gireceğimi, otomatiği çekip sokuları nasıl indireceğimi öğretiyordu. Zaten bu konularda daha önceden de eğitimliydim. Ama tek başıma çift sürmemiştim. Ağbaba babamın şoförüydü ama beni de kendisine iyi bir şoför olarak yetiştiriyordu. Kendisinin gözetiminde çift sürmeyi bayağı öğrenmiştim. Hacı da çamurluğun üzerine sıkı sıkı tutunur otururdu. Ağbaba’nın gözünde artık iyi bir şoför olmuştum.

Ağbaba, Kıraçlar’da çift sürerken yanına gittik. Biraz sonra direksiyona beni oturttu, kendisi uygun bir yer bulup yattı. Tarla büyük ve uzun olduğu için gelip gelip gidiyorduk. Hat başlarına gelince kötenin otomatiğinin ipini çekiyor, diğer tarlaların içinden bir U dönüşü yapıp tekrar hata giriyorduk. Bazen de dönüşte de aynı hatın içinden devam ediyorduk. Tarlayı dere tepe etmiştik.

Tarla bitince Ağbaba’yı uyandırıp “Ağbaba abi, tarlayı bitirdik” dedim. Şöyle bir baktı, tarla  kapkara gözüküyor ama biraz daha yakından baksa, nasıl rezi ettiğimizi görürdü. Gözlerini öfeleyerek bize bir aferin çekti, direksiyona geçti,  köye geldik.

4-5 ay sonra biderler ekilirken beni de kürekle evlek almaya götürmüşlerdi. Bizimkiler “Bu nasıl çift sürme diye Ağbaba’ya aleyhinde veryansın ediyorlardı. Ben de korkumdan “Bu tarlayı Ağbaba sürmedi, o uyurken Hacı ile ben sürdüm” diyemiyordum. Doğrusunu söylesem, bu sefer de Ali’den dayak yerdim.

Ağbaba günlerce Hergin’e gitmediği gibi nerede, ne yaptığını da babama bildirmemiş olduğundan babam meraklanıp peşine düşmüş. Sora sora Ağbaba’yı Kızılseğir’de kendi çaplarını sürerken buluyor. “Sen bana haber vermeden, daha bizim tarlaları bile sürmeden kendi çapını nasıl sürersin!” diye kızıyor. Sonra traktörü ve köteni gözden geçiriyor.  Bir de bakıyor ki 2 sokulu kötenin bıçakları yok, bıçaksız olarak sürüyor. Köten de laçka olmuş… Bunu görünce “Ula bıçaksız kötenle tarla sürülür mü? Bıçak yatakları bile eriyip yok olmuş, sen nasıl şoförsün, sen benim malımın düşmanı mısın?” diye Ağbaba’ya kovuyor. Traktöre binip köye geliyor. Ağbaba da evine dönüyor, ondan sonra İstanbul’a gidiyor, orada çalışmaya başlıyor. Ağbaba’yı o günlerin anısına hiç unutmadım.

Büyüdüğümde duydum ki, Ağbaba işadamı olmuş. Ağbaba ile hiç karşılaşmadım ama İç Erenköy’de bir düğünde tesadüfen Ağbaba’nın abisi Hüseyin abi ile tanıştım. Kendisini “Ağbaba’nın abisiyim” diye tanıttı. Gıyabımda duyduğu efsaneleri anlata anlata, beni öve öve bitiremedi. Eşimle beni evine götürdü, ağırladı, çok hürmetler etti. Anılarımı ve babamla olan anıyı anlattım, bayağı neşelenmiştik. “Ağam kendisini kovmasaydı, köyde onun bunun kapısında çalışmaya devam ederdi. Demek ki, babamın kovması kendisinin iyiliğine olmuş” dedim. Hüseyin abi ile de Ağbaba ile de ondan sonra karşılaşmadım.

***

BAŞIBÜYÜKLERİN HÜSEYİN EMMİGİLDE OKUMAYA KARAR VERMEM

Dayımgilin evi neredeyse yas evine dönerken, onların 50 metre kadar uzağındaki Hüseyin emmigilin evi de özellikle ilkbaharla birlikte kapılarının önündeki dutun altı tam bir düğün evi gibiydi. Beni de çok severlerdi. Hemen hemen her gün Ağa ile birlikteydim. Ağa ile oynar, Ağa ile gezer, Ağa ile birlikte evlerine gider karnımızı doyururduk. Ağa’nın anası rahmetli Hanze bi’nin dili de çok tatlıydı. Üvey oğlu Hüseyin abi amcası Mehmet Ali emmigilde kalıyordu, Hergin’de İbrahim ve Hayrı emmilerin traktörlerini sürüyordu. Babası ve analığı ile araları açık olduğu için babasıgilin yüzüne bile bakmazdı.

Hanze bi’nin büyük oğlu, abim Ali’nin musahip kardeşi Hasan abi, ilkokuldan sonra Maraş’ta 5 yıllık Sanat Okulu’nda okumaya başlamış, köye geldiğini de hiç görmemiştim.

Hasan abi Maraş’ta okurken, Mese dezemgil de o zaman Maraş’ta kalıyorlarmış. Hasan abi, Mese dezemin kocası Polatların Yemliha emmiden ödünç harçlık istemiş, o da ona kalp bir yüzlük verip: “Hasan, bunu bozdur; 50 lirasını sen harçlık olarak al, 50 lirasını da bana getir” demiş.

Hasan abi o paranın sahte olduğunu bilmeden bir yerde bozdururken, yakayı ele verir, içeri düşer. Hanze bi, “Senin dezenin kocası olacak o nâlet Yemliha, oğlumun hayatını kararttı, istikbaliyle oynadı. İnşallah kendilerinin de evlatlarının ayağına dolaşır” diye beddua üzerine beddua ederdi.

Hasan abi epey yattıktan sonra çıktı, okulunu bitirdi, ilkokul öğretmeni oldu, Köşklü Hüso emminin benim tekkel arkadaşım kızıyla evlendi. Balıkesir’in bir köyüne yerleştiler. Onların huyuna suyuna göre hareket ettiği, namazında niyazında olduğunu duyardım. Birkaç kere de yüzünü gördüm hepsi o kadar… Bir daha da görmedim.

Hüseyin emminin Zalğa ve Masume adlı yetişkin, bir de Ağa’nın küçüğü Zeynep adlı kızları vardı. Bir araya geldiğimizde gırgırın şamatanın bini bir para… Kızlar benim konuşmamla alay ederler, beni kızdırmaya çalışırlardı. Zalğa abla ile Masume en çok da “şimdi” yerine “sincik” dememe takılırlar, adımı bile “Sincik” koymuşlardı. Ben de kendileriyle alay eder, “Evde kalmışlar” derdim. Baktım ki Ağa ile birbirimizden hiç ayrılmıyoruz, bari birlikte kalalım diye düşünüp Yapalak’ta 3’üncü yılımı onlarda okumayı kafama koydum.

Ben Yapalak’a ilk geldiğim günler Ağa’yı elinde bir sopa ile çember kovalarken görürdüm. Bazen bana da verirdi ama onun kadar becerikli değildin. Köyümüzde çember çeviren tek çocuk Ağa’ydı. Ders çalışmaya yüzü olmayan, sevimli, becerikli ve biraz da ele avuca sığmayan bir anarşistti. Bir bakarsın aşa uçta kavga ediyor, bir bakarsın yukarı uçta it taşlıyor, bir bakarsın Hacı Uşağı mahallesinde, bir bakarsın Daylı’da… Ağa’yı her yerde görmek mümkündü.  Ağa’nın sevmediğim bazı huyları vardı ama gözü pek olduğu, kavgadan kaçmadığı, beni yalnız bırakmadığı için de çok severdim. Ağa ile bir olur, ben de oralarda buralarda dolaşır, onunla bununla birlikte kavga ederdik.

Benim huyumdur, bir şeyi yapmayı kafama koydum mu sonunu düşünmeden hemen onu uygulamaya koyarım. Kararsızlıktan ve vesveseden nefret ederim. Bundan dolayı 4’üncü sınıfı Ağa’gilde okumayı kafama koydum. Babamın, büyük anamın kızmalarına, anamın: “Sen Ali edemgili çiğneyip başkasında kalamazsın” demesine aldırış etmeyip oldubittiye getirerek 2 yıllık emeklerine karşılık nankörlük yapıp onlara haber bile vermeden Başıbüyüklerin Hüseyin emmigilde 4’üncü sınıfa başladım. Üstelik dayımgil ile Hüseyin emmigil de o sıralar birbirlerine küskündüler.

DAYIMGİLİN BANA KIRILMASI, BENİMLE KONUŞMAMALARI

Kendilerine haber bile vermeden, üstelik konuşmadıkları insanların evine gidip onlarda kaldığım için dayımgil haklı olarak bana kırıldılar, adımı bile anmadılar.

Döndü ablam evlerine su götürmek için uzun boylu bir kuğu gibi sessizce kuyunun başına gelir, 15-20 metrelik kuyuya ucunda satır bağlı ipi sarkıtır, satırın suya batması için hızla sallar, sonra suyu çeker, satırlarını doldurur, kimseyle göz göze gelmemek için özellikle bizim tarafa bakmadan götürürdü. Nankörlüğümü biliyordum ama çocukluk işte… Satırlardan tutup salınarak giderdi, ben de çaktırmadan hüzünle arkasından bakardım.

Döndü ablamı o sene apar topar Üçkilis’eye gelin ettiler. Ondan sonra haberini alırdım ama yüzünü hiç görmemiştim.  1974’te ben evlendikten sonra bir gün Hergin’e yolu düşmüş, bize gelmişti. Duyunca koşarak eve gittim. Yılların vermiş olduğu hasretlikle birbirimize sarıldık. Kocası İbiş abi Almanya’ya gitti. Ardından da Döndü ablam… Birkaç yıl sonra kanserden mi, her nedense, kanatlarını çırparak cennete gitti. Işıklar içinde yatsın!.. Onun haklarını nasıl ödeyeceğimi bilemiyorum. Kendilerine haber bile vermeden 3’üncü sene dayımları terk etmemin büyük bir saygısızlık olduğunu yıllar sonra anlayabildim.

Aradan yıllar geçtikçe kendime geldim, kendimi dayıma affettirdim. Onu gördükçe ilgilenir ellerinden öperdim. Zaman zaman dayıma: “Dayı, anamın miras hakkını alacağım” der kızdırmaya çalışırdım. O da her zaman olduğu gibi tatlı tatlı güler, bana: “Turaç, yeğenim; hayhay!.. Babamızdan bize doğru dürüst bir şey kalmadı, elimde ne varsa hepsi anamdan kalmadır.  Gel, nereyi diyorsan al, senin canın sağ olsun yeğenim” derdi.

Ben de: “Yav dayı, sen ne diyeceksin diye mahsustan söylüyorum vallahi…  Senin haklarını bir ömür boyu ödeyemem” derdim. Umarım dayım, Eşe bacım ve Döndü ablam beni affetmişlerdir.

Şunu da söylemeliyim ki, dayımlarda kaldığım 2 yıl boyunca ne anam geldi, ne de babam… Hergin’e gittikçe dayımın ve Eşe bacımın selâmlarını anama ve babama götürürdüm. Anamın selamlarını da onlara… Babam laflarını bile etmese bile sorduklarında “Selamı var” derdim.

Dayımlarda yatmam için ne bir yatak gönderdiler, ne de yiyecek, içecek bir şey götürdüğümü anımsıyorum. Belki zaman zaman babamdan üç beş kuruş harçlık koparırdım. Zaman zaman rahmetli dayımın “Al oğlum, harçlık edersin” diye elime bir liralıklar verdiğini çok iyi anımsıyorum.

Bizim orada bir söz vardır: “Gürün’den yiyor, Gübün’de ürüyor” diye… Ben okullar tatil olduğunda evimize gider, camız yayar, koç yayar, çalışanlara azık götürür, bahçe bekler, bizimkilerin yumuşlarını yerine getirir, Ali’ye muavinlik yapar, bol bol dayağını yerdim ama üzerime alınanların, kitap ve defterlerimin dışında tüm masraflarım dayımların üzerindeydi. Her karne tatili dönüşü büyük anam Cuma Demircilik’e döneceği zaman bir gün akşamdan keteler ve çörekler yapılır, dumaslar, peynirler vs. ile kocaman bir torbayı doldururlar, onunla gönderirlerdi. Ben de kuru boş, çıkınımı alır dayımlara giderdim. Boşuna dememişler “Analı kuzu, kınalı kuzu” diye. Benim de bir anam vardı ama aile içinde tüm kredileri sıfırlanmıştı. Bu kadarı da bir tür yüzsüzlüktü. Şimdiki insanlar olsa, kolumdan tuttuğu gibi kapının önüne bırakırlardı.

16.06.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AHMET BABA BÜYÜK DAMINDA CEM TÖRENLERİ

4(1) 20 2559 maxresdefault 201308129606889ef60546f38321687d6e19ea85veli-baba-cemevi-torenle-acildi-4931473_oŞimdi gelelim Küçük Yapalak’ta dayımlarda okurken Ahmet Baba’nın evinde yani büyük damda gördüğüm cemlere:

Dayımlarda kaldığım 2 yılın kış aylarında “Ali Ağa” adlı dede cem törenlerini yapmaya Malatya’dan gelirdi. O zamanlar Ali Ağa’nın yolu ve yordamı çok iyi bildiğini, herkes tarafından çok sevilip sayıldığını görüyor ve duyuyordum.

Dede gelmeden önce rahmetli Ahmet Baba’nın karısı Sürmeli Eşe bacı bu işle görevli olanları çağırır büyük damı hazırlatırdı. Büyük damın ana kapısından girdikten sonra sol tarafa bir kapı açılırdı. Kurbanlar, adaklar, gelen hediyeler burada korunur, burada hazırlanırdı. Giriş kapısının karşısındaki kapıdan girilir, raflara ayakkabılar çıkarılırdı. Buradan da cem törenlerinin, ibadetin yapıldığı yere girilirdi.

Haremlik selâmlık şeklinde ikiye ayrılmış bu iki mağ odanın ilk ve büyük bölümü erkekler, direklerin arkasındaki 60 cm kadar yükseklikteki tahta bölmeyle ayrılmış ikinci bölüm de kadın ve çocuklara ayrılmıştı.

Her iki bölüm de halı ve kilimlerle kaplı olurdu. Birinci bölümün üst başında altında yün döşekler, arkasında yün yastıklar bağdaş kurmuş olan dede, onun yanında da elinde sazı şakirdi otururdu. Diğer erkekler yaş ve liyakat durumuna göre kenarlarda dizlerinin üzerinde otururlardı. En yaşlılar ve liyakatliler dedeye yakın olurlardı.

Dede ve şakirdi misafir olduğu yerin yaşlılarıyla salona girdiğinde herkes ayağa kalkar, o oturduktan sonra yine yaş ve liyakat sırasına göre dedenin elini öperler, yerlerine otururlardı. Dedenin elini istisnasız olarak herkes öperdi, onun öpüp öpmemesi tercihine kalmıştı ama kimse de “Beni neden öpmedi?” diye gücenmezdi. Dededen sonra gelenler eşikte dizlerinin üzerine kapanırlar, yeri üç kere öptükten sonra emekleyerek dedenin yanına gelir, yeniden yere kapanır, üç kere de orada yeri öper, sonra ayağa kalkar, dört büklüm halinde dedenin elini, ya da ceketinin yenini öper, geç kalmışsa mazeretini söyler, dualarını alır, yerine otururdu.

Bunu çok iyi yapan, dede olmadığı zaman da büyük damı yöneten yaşlı bir köylümüz vardı. Diğerleri de ona benzemeye çalışırdı. Ben de kendi kendime “Keşke ben de şu adam gibi büyüsem de onun gibi yapabilsem” der, ona özenirdim. Bana kalırsa, diğerlerinin de öyle yapmaları için özellikle sonradan gelir, herkesin görmesini sağlardı.

Herkes yerini aldıktan sonra dilediği şekilde oturan, genellikle bağdaş kurarak oturan dede 12 İmamlardan, onların yaşamlarından, Kerbelâ şehitlerinden söz eder, her talibin bilmesi gereken şeyleri söyler, herkes can kulağıyla dinler, dedeyi onaylamak için hep birlikte “Halla halla!.. Halla halla!..” derlerdi. Dedenin konuşmaları bittikten sonra taliplerden sorular gelir, dede onlara da yanıtlarını verirdi.

Dede birisini tanıyamadığı zaman ona “Talibiniz falan”, genellikle çocuklar için de “Falanın oğlu, kızı filan kulunuz” diye takdim edilirdi.Dede de haliyle kendini herkesten büyük görür, taliplerine kullarıymış gibi bakar, onların adlarının arkasına “can” sözcüğünü ekleyerek söylerdi. Adamın adı Hüseyin ise, ona “Hüseyin can” derdi. Talipler (öğrenciler) de dedeye “dedem” ya da “imanım” diye hitap ederlerdi.

Kadın ve çocuklar bölümünde gürültüler gelirse, onları elindeki uzun bir sopayla görevli olan dürter, susturur, oturuşunu bozanlar, gelişigüzel hareket edenler ve konuşanlar olursa sık sık “Edep ahu!” diye sesini yükseltir, herkesin sakin olmasını, güzel oturmasını, çocuklarını susturmasını sağlardı. Kuralları ihlal edenler oradan uzaklaştırılırlar, uymamakta direnenler, tövbe etmeyenler, etseler bile tövbeleri kabul edilmeyenler bir daha oraya alınmazlardı.

Hediyesi ya da adağıyla gelenler olursa, huzura alınabilecek olanlar hediye sahibi ile birlikte alınır. Dedenin huzurunda durur, “Hak kabul etsin, adağın yerini bulsun…” gibi dualar okunduktan sonra görevlilere verilir, hediye getiren de dedenin elini öper, uygun bir yere otururdu.

Ali dayımla Eşe bacım, Hasan’la bana dedenin huzurunda verip duasını almamız ve elini öpmemiz için ayrı ayrı bir şeyler verirlerdi.

Eğer, adak ve hediye huzura gelecek cinsinden değilse, görevli tarafından bu durum sesli olarak dedeye anlatılır, o adağın ya da hediyenin sahibi huzura alınır, dedenin duasını alıp elini ya da eteğini öptükten sonra geri geri çekilip kendisine gösterilen yere dizüstü otururdu.

Her eylem öncesi ve sonrası ona uygun bir dua edilirdi. Bu dua edilmeden o eylem yapılamazdı. Örneğin aşağıdaki dualar yeri geldikçe okunurdu:

“Cem töresinde adak yemeğinde lokma için; yemekten önce:
Bismişsah Allah  Allah !.. Evvel Allah diyelim, kadim Allah diyelim!.. Sebber-ü, sübber sundular kevser, bismişah!.. Sofra Ali´nin, himmet Veli´nin, bismişah!.. Geldi Ali sofrası, şah diyelim!.. Şah versin, biz yiyelim! Allah, eyvallah! Destur Şah!..

Yemekten sonra okunur:
Bismişah Allah Allah!.. Bu gitti, ganisi gele… Hak Muhammed Ali bereketini vere!
Yiyip yidirenlere, pişirip kotaranlara, nur-i iman, aşk-u sevk ola! Gittiği yer gam ve dert görmeye!.. Artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin!.. Lokma hakkına, evliye keremine, cömertler cemine, gerçek erenler demine “Hü” diyelim!.. Nimeti celil, bereketi İbrahim Halil!
***
Kurban duası kurban kesilirken edilir:
Allahü Ekber!.. Allahü Ekber!.. Lâ İlâhe İllallahü Vallahü Ekber!.. Allahü Ekber Velillah-il Hamd, Kurbanı Halil, Fermanı celil, Canı İsmail, Peyigi Cebrail!.. Allah Muhammet Ya Ali!..
***

Sofra Duası :
Bismillah bismişah Allah Allah!.. Nimmet-i Celil, bereket-i Halil, şefaat-i Resul, inayet-i Ali, Himmet-i Veli ola!.. Artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin!.. Hak-Muhammed-Ali bereketini vere!.. Yiyip yedirenlere, pişirip getirenlere nur-i iman ve aşkı şevk ola !.. Dertlere derman, hastalara şifa ola!.. Gittikleri yerde kan ve keder görmeye lokmalarınız kabul ola!.. Üçlerin, beşlerin, yedilerin, on iki imamların, ondört masumu pakların, onyedi kemerbestlerin, kırkların, Rical ül gayp erenlerin ve Pir dergahina yazıla!.. Yiyene helal yedirene delil ola!.. Hak saklaya. Hızır bekleye gerçeğe Hüü!..

***
Lokma Duası:
Bismillah bismişah Allah Allah!.. Hizmetleriniz Kabul ola, lokmalarınız, kurbanlarınız ulu dergaha yazılmış ola!.. Hak Muhammed Ali’nin didarından, İmam Hüseyin’in darından,
On iki imamın katarından ayırmaya!.. On dört masumu pak, on yedi kemeri best ve kırklar şefaatçınız ola!.. Emeğiniz zaya gitmeye!.. Her iki cihanda yüzünüz ak imanınız pak ola!.. Ömrünüz bereketli, yuvanız meseretli ola!.. Dil bizden nefes Pir’den sayıla!.. Allah eyvallah Hüü!..”

***

Lokmalar, pilavlar, kavurmalar gelirdi. Duası okunmadan yemeğe başlanmazdı. Dede sofra duasını okuyup kendisi başladıktan sonra diğerleri de başlardı. Yemekler yenip herkes çekildikten sonra duası okunmadan da sofralar kaldırılmazdı.

Yalnızca dedenin ve ekâbir takımının önündeki sofra sinileri dağılıncaya dek beklerdi. Üzerinde sürekli olarak taze etler, meyveler, sebzeler, çerezler, rakı ve şarap şişeleri, bardaklar eksik olmazdı.

İçki dedikse, meyhanelerden içki içilir gibi içki içilmezdi. Sembolik olarak bir bardakla idare edilirdi. Buna bade derlerdi. Dede zaman zaman kendi eliyle birine bade ve lokma verdiğinde önce dedenin eli öpülür, sonra bir yudum alınır, ardından dedenin ekmek içinde vermiş olduğu lokma alınır, dedenin eli öpülüp “12 imamlar aşkına!” diye bade kaldırılp bir yudum alınır, ondan sonra o bade yerine konur, badeyi veya lokmayı alanda yerine otururdu. Bu kurallara uymayanlara asla itibar edilmez ve oradan uzaklaştırılırlardı.

Söylenecek söz kalmadığında ortada bulun şeyler duası okundaktan sonra kaldırılır. Görevliler süpürgeleriyle ortalığı süpürür, ibrikçi ve leğenciler gelir dededen başlamak üzere orada bulunanların ellerine su döker, uzatılan havluyla ellerini kurularlardı. Sonra şakirt eline sazı alır, Yunus Emre’den, Pirsultan’dan Şah İsmail’den, Kaygusuz Abdaldan vs. deyişler söylenir, semalar yapılırdı. 12 İmamların adlarının geçtiği birçok Duazı İmamlar saz eşliğinde söylenir, herkes de huyu şu içinde yeri geldikçe koro halinde “Halla halla!.. Halla halla!.. Halla halla!..” diye haykırırlar, o duaya katılırlardı. İşte bir örnek:

 

İlâhi Mustafa Mürteza hakkı

İnsan-ı Kâmilden ayırma bizi

Yüz-i yirmidörtbin Enbiya hakkı

İnsan-ı Kâmilden ayırma bizi

 

Desti girimizdir İmam-ı Hasan

Hüseyn-i kerbelâ şah-ı şehid’an

İmam Zeynel, İmam Bakır elaman

İnsan-ı kâmilden ayırma bizi

 

Caferi Sadık cümlemizin serveri

Musa Kâzım, Rıza yolun rehberi

Medet mürvet Taki, Naki, Askeri

İnsan-ı kâmilden ayırma bizi

 

Muhammed Mehdi’dir şah-ı velâyet

İşitir cihanı nuru hidayet

Niyazımız budur her dem her saat

İnsan-ı kâmilden ayırma bizi

 

SIDKI’ yam dünyaya eyleme heves

Ruh pervaz edep de kalır bu kafes

Ya ilâhi evvel ahir son nefes

İnsan-ı kâmilden ayırma bizi

 

Haksızlığa uğramış olan Ehlibeyt soyu ve Kerbela Şehitleri için onların yolunda gidenler 1500 yıldır ağlamaya devam edip seller gibi gözyaşları dökerken, zerre kadar insanlık sevgisi almamış Yezid soyu bunları anlamadıkları gibi iftira üstüne iftira edip, utanmadan sıkılmadan Hz. Muhammed’in ümmedi olduklarını söyleyip İslam’ın ruhunu boşaltıp akşam sabah namaz kılıyorlar. Bu kadar pişkinliği insan olanların yapması mümkün değildir.

Ağıtlar söylenirken herkes ayağa kalkar, gözlerinden yaşlar akıtarak “Ya İmam Hüseynnnn!.. Ya İmam Hüseynnnn!.. Kerbelâ Şehidi Ya İmam Hüseyinnn!..” diye göğüslerini yumruklayarak gözlerinden yaşlar akıtırlar, Yezit’e lânetler okurlardı. İşte bu ağıtlardan bir tanesi, acımasızca kılıçtan geçirilen, oklarla delik deşik edilen o masum insanları gözünün önüne getir, hadi ağlama, nasıl ağlamıyorsan:

Hasan’ım ağu içti leb-i sükker ah çeker,
Hüseyin attan düştü kime şikâr, ah çeker,
Nerde kalmış acaba bak Zülfikar, ah çeker,
Ali’nin on bir oğlu yerde yatar, ah çeker,
Fatma ananın ciğeri sızlar sızlar, ah çeker.

 

Hüseyin attan düştü Sahra-i Kerbela’ya,
Cibril kurban haber ver Sultan-i Enbiya’ya!..
Yektir Ali, tektir Ali, şahtır Ali, Ali Ali, cansın Ali
Ali, Ali, yar Ali!..
Cümle Kureyş ensarı düştü ah-u figana,
Ali, Yezid boyadı çifte kuzun, al kana,
Ey Server-i Enbiya sen bunu de Süphan’a,
O gün ola göreydim Yezid düşe divana,
Sırattan seyredeydim geçer iken o yana.
Hüseyin attan düştü Sahra-i Kerbela’ya,
Cibril kurban haber ver Sultan-i Enbiya’ya!..
Yektir Ali, tektir Ali, şahtır Ali Ali, Ali, cansın Ali
Ali, Ali, yar Ali!..
Medine dağlarında susamla sümbül ağlar,
Dağlar inim iniler sular sarhoş, sel ağlar ,
Cümle kuşlar figanda bak dertli bülbül ağlar,
Viranede baykuşlar hû çeker, yıl yıl ağlar,
Kerbela’ya kulak ver sahra ağlar, çöl ağlar,
Lanet olsun Yezid’e şah-u geda kul ağlar,
Ey Mürteza gel yetiş binekte Düldül ağlar,
Hasan’ım ağu içmiş gözyaşları sel ağlar,
Kerbela imdat ister gözetirler, yol ağlar.
Hüseyin attan düştü Sahra-i Kerbela’ya,
Cibril kurban haber ver Sultan-i Enbiya’ya!..
Yektir Ali, tektir Ali, şahtır Ali Ali, Ali, cansın Ali
Ali, Ali, yar Ali!..

Bana göre insanın insana gösterdiği sevgi, ibadetlerin en kutsalıdır. Mazlum insanların ıstırabına seyirci kalıyor, ruhunun tek bir teli sızlamıyorsa, o her ne yaparsa yapsın, yaptıkları boşunadır. Ders zili çalındığında sınıfa girip, çık zili çalındığında çıkar gibi evine gitmekle, anlamını bilmediği şeyleri mırıldanıp taklalar atmakla ibadet olmaz.

İbadetlerin en büyüğü insana duyulan sevgidir, bir canlıya zarar vermemedir; kardeşliği pekiştirip huzur içinde birlikte yaşayıp paylaşmasını bilmektir; biri yerken diğerinin bakmamasıdır, biri ağlarken diğerinin gülmemesidir. Biri tüm bencil duygularından arınıp ya da onları frenleyip eline, diline, beline sahip olurken, diğerinin eline fırsat geçince son vitese takıp gaza basması, vahşi mahlûklar gibi zayıf olana saldırmamasıdır. Kendisine emanet edilenlere ihanet etmemesi, insanların rızkına el koymaması, kamunun mallarını zimmetine geçirmemesidir.

Bu törenler aşağı yukarı bir ay boyunca böyle devam ederdi. Dedeler gittikten sonra da Cuma akşamları büyük dam özellikle Cuma akşamları açılır, evlerden gelen yiyecekler, içecekler gelenlere, özellikle çocuklara dağıtılır, orada yenirdi.

Hergin’de olduğu gibi görülme merasimine de musahip kardeşler eşleriyle birlikte katılırlardı. Çürük bir elma ayıklanmadığı, göz yumulduğu zaman sepetin içindeki tüm elmaları çürütür ya… İnsan kılığına girmiş, topluma saygısız olanlarda oradan ayıklanmadığı zaman aynı şey olur düşüncesiyle görülmeye uygun olmayanlar dışarı çıkarılırlar, uygun hale geldikten sonra alınırlardı. Bu görülme olayı bir nevi hesap vermeydi.

Benim en çok hoşuma gideni de buydu. Hesap vermekten kaçınanlar buraya giremezlerdi. Tövbesini yerine getirmeyenler ya da ağır suç işlemiş olanlar “yol düşkünü” sayılırlar, dışlanırlardı. Hatta öyleleri o toplumda yaşayamazdı. Öyle camilerde olduğu gibi iş olsun torba dolsun diye sadece abdestini alıp imamın arkasından saflarda yerini alanlar gibi büyük dama giremezler, anlamadıkları duaları asla okumazlardı. Ya da Mevlana tekkkesinde olduğu gibi “İster kafir ol, ister Mecusi, / kim olursan ol, gene gel!../ Tövbeni bin kere bozmuş olsan da gene gel!..” yoktu. İnsan gibi insan olup gelmek, insan gibi gitmek vardı. Hatta bu yolun yolcularına: “Gelme gelme, dönme dönme, gelenin malı dönenin canı; bu yol demirden leblebi ateşten gömlek ye yiyebilirsen, giy giyebilirsen!..” diye uyarılar yapılırdı.

Camilerde ve Mevlana tekkelerinde olduğu gibi hırsızlar hırsızlıklarını, huysuzlar huysuzluklarını, ahlaksızlar ahlaksızlıklarını devam ettirip buralara adımlarını dahi atamazlar, kendilerine buralarda yer bulamazlardı. Bu tür toplum dışı yalama olmuş varlıklar insan bile sayılmazlardı. Öylelerinin buralara alınması onlara hoşgörüyle bakılması da onların yaptıkları ahlaksızlıklara ortak olmak anlamına geleceğini herkes bilir, ayağını ona göre denk alırdı.

Bu, insanı insan eden, insanı kâmil dedikleri erdemli insanların ayaklarına su dökemeyecek, insanlık erdemlerinden uzak kalanlar da bunlara “Kızılbaşlar, mum söndürüyorlar, ana bacı bilmiyorlar” diye iftira ederler, bu mübarek insanların kestiklerini bile yemezlerdi. Ne diyelim herkes dağarcığında olanları ortaya koyabilir, mayasında ne varsa onları söyler. Söylenecek tek bir söz var: İt de yemez!.. İt dediysem aşağılık insanları kastediyorum.

Alevilerin köpekleri bile haram yemezler. Bunu da herkes bilmelidir. Hayvanları aşağıladığımı sanmayın; tam tersine kendi türlerine insanlar gibi tuzaklar kurup soylarını kurutmaya çalışmadıkları, güçlü olanların güçsüzler üzerinde tahakküm kurmamaları, dişi erkek ayrımı yapmadıkları, birlikte yiyip içtikleri, biri yerken diğerinin onun gözüne bakmadığı için onları daha çok seviyorum.

***

Şu dedelerin kendilerini padişahlar gibi görüp, onlar gibi herkese el etek öptürüp, kendini taliplerinden çok farklı zannetmelerinin dışında bu törenlerin yapılmasının faydaları inkâr edilemeyecek kadar çoktur. Toplumları ayakta tutan onların bu tür güzel alışkanlıklarıdır. Bunların ortadan kaldırılmasından yana değilim; çağımıza uyarlanıp geliştirilmesinden yanayım.

Türkler henüz Arapların kıçına yamanmadan önce bugünkü Alevilerin yaptıkları türden ibadetlerini yaparlar ve onlar gibi yaşarlardı. Osmanlıların kuruluşunda en büyük harcı olanlar, Edep Ali ve onun gibiler Aleviydi. Osmanlı padişahları bakıyorlar ki, Alevi geleneklerini, göreneklerini, terbiyesini devam ettirilerse üç kıtaya yayılamayacaklar, fetihler yapamayacaklar, kardeş ve evlat kanı döküp tahtlarını koruyamayacaklar, o zaman Aleviliği terk edip Sünniliğe geçiyorlar.

Gerçek Alevilikte yârin yanağından başka her şey kamunun malıdır, ortaktır. Tüm dünya Alevileşseydi, cenneti öbür tarafta aramaya gerek kalmaz, kimse kimsenin canına, malına, namusuna göz dikmezdi. Bu gün ne çekiyorsak, kıçık kırık Araplara özentiden, Vahabileşmekten, kişisel stokçuluktan çekiyoruz. Oysa Hz. Muhammed bile “Arap bendendir ama ben Arap’tan değilim” demiştir. Arapların kıçından kurtulmadığımız sürece başımıza daha büyük felâketlerin geleceği şimdiden bellidir.

Akla, mantığa, insan haklarına, hukukun üstünlüğüne, çağdaş demokrasiye uyarlanan, bilime, evrensel kültüre sırtını dönmeyen her güzel davranış, duruş bana göre ibadettir. Bu anlamda insan kimseye iyilik yapamıyor, topluma katkıda bulunamıyor ama kimseye de bir zarar vermiyorsa, o da ibadet halindedir.

İbadetin yeri, zamanı ve şekli olmaz. İnsan tuvalette ıkınırken bile güzel şeyler düşünüyorsa ibadet halindedir; kötü şeyler düşünüyorsa günah işliyordur. Benden söylemesi…

15.06.2016

Turaç Özgür

—–

EKİ: Köyümüzün değerli ozanı Duman Bal’ın Veli Baba Cemevi’nin açılışına hediye şiiridir.

ÇERAĞI YANIYOR
Bugün güneş Hz. Ali nişanesiyle doğuyor.
Hünkâr Hacıbektaş Veli gelmiş bizi gözlüyor.
Melekler dizilmiş dilimizdeki Hak kelamını yazıyor.
Yine Küçük Yapalak’ta Veli Baba’nın çerağı yanıyor.

 

Katarların yolu benim güzel köyüme gidiyor.
Zakirlerin sazı, sözü köyümden semaya yükseliyor.
Canlar cem olmuş, Hakk’ı ene’l Hak’ta buluyor.
Yine Küçük Yapalak’ta Veli Baba’nın çerağı yanıyor.

 

Miraç’ta Muhammed’in yolunda aslan olan pirim var.
Kırklar Cemi’nde Muhammed ile dönülen semayı gör.
Başında düşen tacında bir kemerle sen beline sar.
Yine Küçük Yapalak’ta Veli Baba’nın çerağı yanıyor.

 

Aslımız, Ali’ye bend olan atalarımızdan geliyor.
Görmeyenler görsün, kandilimiz kubbede yanıyor.
İnanmayanlar okusun, Kuran’da böyle yazıyor.
Yine Küçük Yapalak’ta Veli Baba’nın çerağı yanıyor.

 

Yeşeren ümitlerimiz bu yıl meyvesin veriyor.
Telli sazın feryadı bugün Kerbela’da duyuluyor.
Pirim Ali’nin dolusun içenler şifa buluyor.
Yine Küçük Yapalak’ta Veli Baba’nın çerağı yanıyor.

 

Tarihini yazsam Anadolu’ya sığmaz taşıyor.
Atalarımızı sorarsan, Orta Asya’dan Horasan’dan geliyor.
Muhammed Ali’yi bu canlar Hak nuru biliyor.
Yine Küçük Yapalak’ta Veli Baba’nın çerağı yanıyor.

 

Yaz Duman ulu çınar yeşermiş büyüyor.
Acıları yüreğimize gömdük, canlar cem oluyor.
Dilimizde dökülen sorarsan, Hakk’ın kelamıdır.
Yine Küçük Yapalak’ta Veli Baba’nın çerağı yanıyor.

—–

NOT: Bu şiiri Küçük Yapalak Veli Baba Cemevi’nin açılışına hediye olarak yazmıştım Veli Baba’ya selâm olsun Küçük Yapalaklılara ve ben “Ben Aleviyim, ben insanım” diyenlere selâm olsun!.. Hz. Ali gardaşınız, Hızır yoldaşınız olsun!..

—-

TURAÇ ÖZGÜR’ÜN NOTU: Küçük Yapalak köyümüzün altın kalpli ozanı bu şiirini köyümüz ve Veli Baba ile ilgili yazımı yayınladıktan sonra bana gönderdi. Benim tek katkım anlamını bozmayacak şekilde yazım kurallarına uygun hale getirmek ve noktalama işaretlerini koymak oldu. Aslı kendisindedir. Duygularını nasıl yansıtması kendisinin tercihi olduğu gibi, nasıl yazılıp yazılmayacağının tercihi de kendisine aittir. Eğer bilmeyerek bir hatam olduysa kendisinden özür dilerim.

İznini alarak bu yazıyı dedem Veli Baba ile ilgili yazıma ek yapıyor, bana zamanında gönderdiği için de kendisine ayrıca teşekkür ediyorum.

15.06.2016

Turaç Özgür

—-

Arkası yarın…

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSANI ÇILDIRTAN BİR TEKERLEME

Çocukluğumuzda hangi sözcüğü kullanırsan kullan seni kızdırmak isteyenin elinden kurtulamayacağın bir tekerleme vardı. Ondan kurtulmak için ya ondan daha güçlü olup tepesine çökmen ya da başını alıp gitmen gerekirdi. Örneğin:

-Hayvan hayvandan çıkar, sen bir hayvandan çıkarsın, dayına dayayayım, içine boyayım dayın Halep’ten gelince sen bana ne vereceksin?

-Ananın şeyini vereceğim!..

-Ananın şeyi ananın şeyinden çıkar, sen bir ananın şeyinden çıkarsın, dayına dayayayım, içine boyayım dayın Halep’ten gelince sen bana ne vereceksin?

-Şeyimi vereceğim!..

-Şeyimi vereceğim şeyimi vereceğimden çıkar, sen bir şeyimi vereceğimden çıkarsın, dayına dayayayım, içine boyayım dayın Halep’ten gelince sen bana ne vereceksin?

-…..

-…..

***

Arkadaşlar, arkasını cahil insan sürüsüne, daha da kötüsü devlete dayamış, insan müsveddesi profesörlere karşı lafla başa çıkamayız. Öylelerinin şeyini şey edebiliyor muyuz, edemiyor muyuz? Örgütlenip edemiyorsak, daha çok anırma duyarız!..

14.06.2016

Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEDEM VELİ BABA VE HAKKINDA SÖYLENEN RİVAYETLER

b-795912-Hacı_Bektaş_Veli_(haydarkaya1972@hotmail)fluu-2005-09-06_-_Kopie

 

 

 

 

 

 

 

esekli Veli Baba dedemin göstermiş olduğu kerametlerle ilgili ünü etrafta yayılmaya başlamış, ona inananlar saygı gösterirlerken, bu arada inanmayanlar da doğal olarak alay ederlermiş.

Bir gün Veli Baba dedem, eşeği ile Avuren’den geçip Elbistan’a giderken, onu gören kalabalık: “Bu kızılbaşa şöyle kerametli, böyle kerametli diyorlar. Hele şu tabutun içine birini sokup şununla biraz dalgamızı geçelim” demişler. Orada bulunan birini tabutun içine alelacele koyup kapağını kapatmışlar. Veli Baba’nın önünü kesip:

“Veli Baba, bir cenazemiz var. Namazını da kılacak kimsemiz yok, cenazemizin namazını kılar mısın?” demişler. Dedem de:

“Ölü niyetine mi, diri niyetine mi?” demiş.

“Ölünün diri niyetine namazı kılınır mı?. Elbette ölü niyetine kılacaksın” demişler. Dedem, onların ellerinden kurtulamayınca:

“Suç, günah benden gitti” demiş, ölü niyetine namazını kılmış… Dedem uzaklaştıktan sonra tabutun içindekine:

“Kalk, ula kalk!.. Kızılbaş gitti” demişler. Tabutun içinden adamın hiç kıpırdamadığını görünce, kapağını kaldırmışlar. Bir de ne görsünler, adam çoktan ölmüş…

Veli Baba dedemle dalga geçtiklerine bin pişman olmuşlar ama iş işten geçmiş. Tekrar yanına gidip yalvarmışlar, yakarmışlar, yeniden diriltmesi için:

“Benim yapacağım bir şey yok, Allah’ın işine karışamam. Ben ‘Ölü niyetine mi, diri niyetine mi?’ dediğimde siz ‘Ölü niyetine’ dediniz, beni kendi halime bırakmadınız. Ben de ‘Ölü niyetine’ namazını kıldım. Geri kalanı Allah’ın işi…” demiş.

***

Varlıklı bir adam Veli Baba dedemi sınamak için ağılına götürmüş. Bir hafta önce ölmüş olan kuzusunu direğin dilkiceğinden alıp önüne atmış:

“Seni şöyle kerametlidir, böyle kerametlidir diye övüyorlar. Hadi şu kuzuyu dirilt de kerametini göreyim!..” demiş.

Dedem, yalvarmış yakarmış melun adamın elinden kurtulamamış. Zorunlu kalınca ellerini havaya kaldırıp:

“Ey yeri göğü yaratan, her şeyi yoktan var eden, cansızlara can veren Allah’ım!.. Bu adam beni seninle sınıyor. Ölü bir kuzuya can vermek benim gibi aciz bir kulunun haddine mi düşmüş, yüceliğini göster de şu kuzuya bir can ver, şu aciz kulunu bu kendini bilmeze karşı utandırma Yarabbi!..” der demez kuzu meleyerek kalkmış…

***

Yine günlerden bir gün Veli Baba dedem eşeğiyle Aşılık civarında giderken, münasebetsizin biri:

“Sen benim abamı çaldın, onu ne yaptınsa, derhal ver” diye dalgasını geçmiş. Veli Baba dedem de ilk defa gördüğü bu adamın çirkin oyununu anlamış:

“Senin aban, falan yerde, filan kayanın altındadır. Bırak yoluma devam edeyim” demiş.

Adam anlamış ki, gerçekten de doğru söylüyor. Çünkü oraya o abayı kendisi saklamışmış… Bunun üzerine dedemin eline ayağına düşmüş, kendini affettirmeye çalışmış.

Rivayete göre dedemle dalgalarını geçenlerin ocakları kör olmuş…

***

Bana “Sen bunlara inanıyor musun?” diyenler olursa;

“Kardeşim, ben ancak pozitif bilimlere inanırım. Sen beni ne yapacaksın, İsa’ya, Musa’ya, Muhammed’e inanıyorsan, dedeme niye inanmıyorsun? Onların yaptıkları doğruysa, dedemin yaptıkları neden yanlış olsun? Sen bana bakma!.. Sen inanıyor musun, inanmıyor musun? Ona bak!.. Bana göre her efsanede alınacak dersler vardır: Halk sevdiğini uçurur, sevmediğini de yerin dibine batırır!”

Gösterdiği iddia edilen kerametlerine ister inansınlar, isterse inanmasınlar, kimseye bir zararı olmayan manevi değerler bir toplumu birbirlerine bağlayan çimentolardır. Dedem de kendi toplumunun bir araya gelmesinde bir avuç çimento olabilmişse, ne mutlu ona, ne mutlu onun torunlarına, ne mutlu onun köylülerine, ne mutlu onun saflığına, dürüstlüğüne inanıp bir potada erimeye çalışanlara!..

***

VELİ BABA DEDEMİN OCAĞINA YAPILAN ADAKLAR

Bir kış Eşe bacımın babası Gürün’den geldi. İrikıyım, sevimli bir adamdı. Bana: “Ötme Turaç ötme, eşin var senin, avlanacak yer değil” diye Karacaoğlan’ın bir türküsü ile takılırdı. Ben de güler geçerdim.

O gittikten sonra yıllardır çocukları olmayan karı koca birileri Gürün’den dayımlara, kerametli Veli Baba dedemin ocağına yüz sürmeye adaklarıyla geldiler. Kurbanlarını kestiler, bir hafta kadar dayımlarda kaldılar. Gürüne döndükten birkaç ay sonra kadının hamile kaldığı haberi geldi. Biz de en az onlar kadar sevindik.

Bir gün de yıllardır çocukları olmayan Yukarı Yapalak’lı bir karı koca dayımları ziyaret edip Veli Baba dedemin ocağından himmet istediler, kurbanlarını kestiler. Onlar da köylerine gittikten birkaç ay sonra kadının hamile kaldığı haberleri geldi.

İster Alevi olsun, isterse Sünni olsun, Veli Baba dedemin ününü bilenler, duyanlar, ona inananlar ya bizzat gelerek ya da bulundukları yerlerden onun adına adaklar adayıp himmetini bekleyenlerin olduğunu duyardık.

Veli Baba dedeme ve onun ocağına gerek köyümüzde, gerekse çevre köylerde saygı gösterilir, onun adıyla dileklerde bulunurlardı. Köyümüzde ne kadar Veli adında insan varsa, çoğunun adı onun adıdır.

Dayım’dan sonra oğulları evlerine bakmadılar, Ahmet Baba’nın oğulları da kendi evlerine bakmadılar. İstanbul’a gittiler. Buralar ören viran oldu. Dayımınkini Cuma dayımın kızı Zeynep satın aldı. Evlerin yerleri temizlendi, uzun zaman boş kaldı.

Emine dezemin oğlu Abbas emekli olduktan sonra İzmit’e yerleşti. Ben de Darıca’ya… Birbirimizi ziyaret ettikçe Abbas’a: “Teyzeoğlu, bildiğim kadarıyla Zeynep’in ekonomik durumu iyidir. Veli Baba dedemin yerini köye bağışlasın, köylülerimiz sağ olsunlar, Veli Baba dedemizi en az bizim kadar kendilerine yakın görür, onu sever sayarlar, onun kerametlerine inanırlar. Köyümüzde anlatmasını bilirsek, oraya Veli Baba dedemin adına bir cemevi yapılır, eminim ki, herkes elinden geleni yapar” diye adeta taciz ederdim.

Benim ve Abbas’ın bir rolü oldu mu, olmadı mı bilemem ama duydum ki, Cuma dayımın kızı Zeynep orasını cem evine bağışlamış. Şimdi o yerde “Veli Baba Cemevi” vardır. Köyümüze hayırlı uğurlu olsun… Dedem ışıklar içinde yatsın!.. Emeği geçenler sağ olsunlar, var olsunlar!..

***

KÖYÜMÜZDE YAPILAN CEMLERLE İLGİLİ GÖRDÜKLERİM, YAŞADIKLARIM

Küçük Yapalak’ta olanları anlatmadan önce Hergin’de okul öncesinde gördüklerimi yaşadıklarımı anlatmak istiyorum:

Hergin’de yaşayanlar; çiftçi, çoban ve marabaların dışında orada Mamo Ağa dedemin oğulları, mal mülk sahibi olanlar yaşıyorlar. Küçük Yapalak’tan buraya göçtükten sonra zorunlu olarak her kış cem ibadetlerini de Malatya’dan gelen dedeleri kılavuzluğunda yapmayı sürdürmüşlerdir. Benim anımsadığım iki tanesini anlatmak istiyorum. Yapalak’taki gibi cem törenlerini yapmak için ne büyük damlar, ne de onları yaşatmakla görevli babalar vardı. Akrabalarım dedeler geldiğinde kendi aralarında uygun buldukları bir evi cem törenlerini yapmak için düzenlerlerdi.

Bunlardan ilki Şu anda İbrahim emminin, o zaman Haydar emminin oturduğu evin kuzey doğu köşesindeki büyük oda idi. Burası iki mağ büyüklüğündedir. Girişteki geniş bölüm erkeklerin, dar bölüm de kadın ve çocukların oturmasına ayrılmıştı.

Ceme sadece Hergin’de oturanlar değil, Yapalak’tan ayrılmış Sarsap, Erikli ve Üçkilise’dekiler de katılıyorlardı. Görülme olayında bizimkilerin musahip kardeşlerinin de olması gerekiyordu. Bunlar ya Yapalak’ta ya da adı geçen yerlerde yaşıyorlardı. Musahip kardeşsiz ceme katılsalar da görgüye katılamazlardı. Babamın musahibi Hüsün emmimin damadı Kara Ellez dayıydı. İleride ben de büyüdüğümde bu görgüye katılabilmek için kendime bir musahip kardeş bulmam gerekiyordu. Çocukluğumda Mamo emminin oğlu Hacı ile musahip olmayı düşünüyordum. Biz belli bir yaşa geldikten sonra bunlar da unutuldu.

Bu cemde görülme dedikleri tören yapılıyordu. Bu görülme töreni bir bakıma ceme katılan yetişkin karı kocaların musahip kardeşleriyle dedenin huzurunda dara durması ile başlardı. Birtakım dualar ile görgüye gelen musahip kardeşler Alevilik görgü ve usullerine göre dedenin karşısında elleri göğüslerinde bağlanır, başları eğik, sağ ayak parmakları sol ayak parmaklarının üzerine gelecek şekilde dururlardı.

Dede orada bulunan herkese, bunlardan bir şikâyeti olup olmadığını, bu törene katılmayı hak edip etmediklerini sorardı. Hani hiç ummadığın taş baş yarar derler ya… Bir bakarsın, kimsenin adam yerine bile koymadığı birisi, örneğin köyün sığırını yayan sığırtmaç ayağa kalkar, “İmanım, ben falandan şikâyetçiyim. Hakkımı vermedi, eksik verdi ya da samanlı verdi” derdi. Bunun üzerine o dara duranlardan suçlu olanların suçlarını bağışlatmaları, zarar görenlerin zararlarını vermeleri emredilir. Herkesin huzurunda diz çöktürülüp yere kapanması istenir, tövbe ettirilir, sembolik olarak da, dede elindeki çubukla suçlunun beline belli sayıda vururdu.

Bu cemde birisi babamdan şikâyetçi oldu. Babam tek başına dedenin karşısında secdeye kapanmış gibi duruyor, Kara Dede dedikleri adam da babamın sırtına çubukla defalarca vuruyor, tövbe ettiriyor, o adamdan özür diletiyor, sonra zarar ve ziyanlarını vermesi için babamı bırakıyordu. Babam gereğini yaptıktan sonra kaldığı yerden görgüye katılıyordu. Şimdiki hâkimler gibi bir yıl sonraya ertelemiyordu. Adalet anında sağlanıyordu. Bu görevini yerine getirmeyenler dışlanıyor, yol düşkünü sayılıyor, o toplumda bir daha yaşama olanağı bulunamıyordu. Alevilikte yol düşkünü olmak ölümlerden ölüm beğenmek demekti. Bunu yaşamayanlar anlamazlar.

Benim gözlerim fal taşı gibi açılmış olarak kendi kendime: “Ben de babam herkesten büyük, kimsenin gücü babama yetmez, kimse babama vuramaz, babam asla haksızlık yapmaz. Şu Kara Dede dedikleri adam ne yaman bir adammış yav, koskocaman babamı, Hüsüva’yı herkesin gözünün önünde bir çocuk gibi döğüyor, tövbeler ettiriyor, haksızlıklarını da yanına kâr koymuyor. Demek ki, bir adam ne kadar büyük olursa olsun, ondan daha büyükleri var, onun haksızlıklarının hesabını da eninde sonunda soruyorlar. En iyisi hiç kimseyi küçümseyip haksızlık yapmamak gerekir” diye düşündüm.

Bu cemde öğrendiğim ana fikir: Namuslu, onurlu yaşamak istiyor, kimsenin arkandan kötü demesini istemiyorsan kimseye haksızlık etmeyeceksin, hakkını yemeyeceksin, dürüst ve adaletli olacaksın, hesap vermek için öbür dünyayı beklememek oldu. Bu cem bütün yaşamımı etkiledi.

İkinci cem, bir yıl sonra Birader Haydar emminin bu odaya benzer odasında yapıldı. Herkes gıcır gıcır yıkanıyor, en güzel giysilerini giyiyor, kokular sürünüyor, ceme gidenler kurbanlarını, orada herkesin yemesine, içmesine yarayacak bir şeyler götürüyorlardı. Ben de herkes gibi yıkandım, temiz giysilerimi giydim. “Bir şişe şarap götüreceğim” diye tutturdum. Evde şarap kalmamış… “Tavuk verelim, şunu verelim, bunu verelim” dediler. Ne dedilerse para etmedi. “Şarap da şarap!..” diye tutturdum. Kendimi yerden yere vurup, yattım yuvarlandım, feryadı figanlar ettim. Sonra nasıl ettilerse bir şişe şarap buldular, elime verdiler de sesim kesildi.

Büyük bir zafer kazanmış kahramanlar gibi cemin yapıldığı yere gittim. Beni dedenin huzuruna aldılar. Dede duasını okudu, şarabı teslim aldılar. Ben de dedenin elini öpüp geri geri kadınların arasına, danalığa, pardon hareme gidip Haydar emminin arkasında kasılı bölümde yerimi aldım.

Dedenin öğütleri, şakirdinin saz eşliğinde Alevi deyişleri derken, herkes dizlerinin üzerine oturdu, bu cemlerde zaten başka türlü oturulmaz. Erkekler ellerini birbirlerine tempolu olarak vurup bir sağa, bir sola:

“Hak bizi mahrum eyleme hak bizi mahrum eyleme
Kurulsun ulu divanlar kurulsun ulu divanlar
Canımızı serimizi canımızı serimizi
vermeye gelmişiz canlar vermiye gelmişisiz can
Hak La ilahe ilallah ilallah Şah ilallah
Ali Mürşid güzel Şah Şahım eyvallah eyvallah
Cemalullah Feyzullah La ilahe ilallah

Esti muhabbet yelleri esti Esti muhabbet yelleri esti
Kokusu sarmış elleri kokusus armış elleri
Cennet bağının gülleri cennet bağının gülleri
vermiye gelmişisiz canlar vermiye gelmişisiz canlar
Hak La ilahe ilallah ilallah Şah ilallah
Ali Mürşid güzel Şah Şahım eyvallah eyvallah
Cemalullah Feyzullah La ilahe ilallah
Muhammed Ali Pirimiz Muhammed Ali Pirimiz
Kimseye çıkmaz sırrımız kimseye çıkmaz sırrımız
Gönüllerdir yerimiz gönüllerdir yerimiz
almaya gelmişiz canlar almaya gelmişiz canlar
Hak La ilahe ilallah ilallah Şah ilallah
Ali Mürşid güzel Şah Şahım eyvallah eyvallah
Cemalullah Feyzullah La ilahe ilallah

Pir Sultanım el aman Pir Sultanım el aman
Şahdan gele bize ferman Şahdan gele bize ferman
Güzel pirim derde derman güzel pirden derde derman
Almaya gelmişiz canlar Almaya gelmişiz canlar
Hak La ilahe ilallah ilallah Şah ilallah
Ali Mürşid güzel Şah Şahım eyvallah eyvallah
Cemalullah Feyzullah La ilahe illallah” diye koro halinde söylemeye başlayınca, ben de aynı şekilde tempo tutup söylüyordum. Haydar emmi arkasına aniden dönüp “Sen sus!.. Sen söyleme!..” dedi.

Sustum ama canım da fena halde sıkılmıştı: “Siz söylüyorsunuz da ben niye söylemiyorum? Siz rakı getirdinizse, ben de şarap getirdim” diye kendi kendime sokrandım.

Cemlerde dedenin dışındakiler adap ve usul gereği dizlerinin üzerine otururlar, arkalarına yaslanıp bağdaş kurup yayvan yayvan oturamazlardı. Oturuşunu bozanlar  olursa “Edep yahu!..” diye uyarılırlardı.

İçimizde Sünni olarak Hayrı emminin çiftçisi ve uzun zamandır köyümüzde ailecek yaşayan sadece Diricanlı Hasso Koca vardı. Hasso Koca iki evliydi; büyük karısı Sünni, küçük karısı da Aleviydi. Alevilerin cemine Sünniler katılamazlardı ama demek ki, Hasso Koca’yı kendilerinden sayıyorlardı. O da bu cemlerde her Alevi’nin uyması gereken kurallara onlar gibi uyuyordu.

Hasso Koca vakit namazlarını evinde, tarlada takımda iş yaparken de Sarsap Çayı’nın kenarında çimenlerin üzerinde kılardı. Cuma günleri eşeğine biner, 5 km’lik Evcihüyük’e gider Cuma’yı orada kılar, gelirdi.

Babam ve büyüklerimiz: “Sakın Hasso Koca namaz kılarken, önünden geçmeyin, rahatsız etmeyin, saygısızlık göstermeyin” diye bizleri tembihlerlerdi. Hasso Koca da bizim bir büyüğümüz gibiydi. Onu kimse dine imana davet edip ya da sen niye namaz kılıyorsun, namaz kılacaksan içimizde işin ne diye rahatsız etmeyi aklının ucundan bile geçirmezlerdi. Onu çok sever ve sayarlardı. Onun da üzerimizde çok hakları vardı. Köyümüzden göçüp gittikten sonra ne o bizleri, ne de biz onları unuttuk.

Abim Cuma, ben, bizim köylü Kulağı Delik Garip emminin oğlu Mahir’le Kayseri’nin Uzunyayla’nın Uzunpınar’a 1967’de bu Diricanlı Hasso Koca’nın akrabalının evinde yatıp kalkmış, orada traktörlerle çift sürmüştük. Onlar da oraya bizimkilerin kapılarından göçüp gitmişler, zengin olmuşlar, bir kısmının Adana’da da işyerleri varmış… Bizi padişahın veliahtlarıymışız gibi ağırlamışlar; babalarımızdan, dedelerimizden nasıl iyilikler gördüklerini anlata anlata bitirememişlerdi.

Elbette tanımadığımız, yüzlerini hiç görmediğimiz, bir daha da hiç göremeyeceğimiz öyle bir yerde o muameleyi görünce, babalarımız dedelerimizle iftihar etmiştik. Sen yeter ki ek, sen biçemezsen bile senden olanlar bir gün kesinlikle biçerler!.. Tabii iyilik ekenler iyilik, kötülük ekenler de kötülük biçerler!..

Aleviliğin hoşgörüsünü, farklı inançlara saygısını görmek istiyorsan, işte örnekler!.. Öyle “Bizim dinimiz hoşgörü dinidir, bizim dinimiz gibi din yoktur” diye kazalmakla, fos öğüntülerle olmuyor, olmuyor, olmuyor!.. İyi olan her şey, kötü olan her şey gibi eylemlerde kendini gösteriyor. Kimse öğünerek kıçını boş yere yırtmasın!..

Büyüdükçe bazı şeyleri beğenmez oldum, acımasızca eleştiriler yaptım. Dinden soğuyup dedeleri de kovmaya başladığımız zamanlar geldi. Benim bulunduğum bir yerde bir dede geldiğinde adama yapmadığımı koymaz, geldiğine bin pişman ederdim. Babam çok rahatsız olur, dededen özür diler, “Dede kusura bakma, içimizde bir kâfir, bir Yezit çıktı. Şuna bir himmet et de yola gelsin” derdi.

Bir gün babama: “Ağa, ben çocukken iki kere cem yaptınız, görüldünüz. Şimdi ne oldu da cem yapmıyorsunuz, görülmüyorsunuz?” dedim.

“Oğlum, sen de sanıyorsun ki, dedeleri ben kaçırdım, benim gibiler kaçırdı…  Dedeleri sen kaçırmadın, senin gibiler kaçırmadılar: Haksızlık yapanlar, onun bunun hakkını yiyenler, köyün meralarını sürüp iki gidiğin otlayacağı yer bırakmayanlar kaçırdı. Görülme olsaydı hangi yüzle gelip de görülmeye katılacaklardı? Senin gibileri de kullandılar. Ne zaman o akılsız kafana dank diyecekse bilmiyom!” dedi.

Babamın ne demek istediğini çok iyi anladım. Gerçekten de dedeleri biz kaçırmamıştık. Onları haksızlık yapanlar, hırsızlık yapanlar, fakir fukaranın alın terlerinin üstüne yatanlar, güçsüzlerin mallarına el koyanlar, onlara kötülük yapanlar kaçırmışlardı. Bizleri de yaylarına sadece ok, oltalarına yem etmişlerdi. Vay eşşek kafam vay!..

Şimdi bir haksızlığa uğradığım zaman hakkımı aramak için bir mahkeme bulamıyorum. Bütün mahkemeler güçlülerin emrinde çalışıyor. Her ne zaman o kapıyı çaldıysam, ağzımın payını aldım. O kapıda ekonomik gücün ve siyasi nüfuzun kadar haklısın, geri kalan boş şey!..

Doğup büyüdüğüm yerde bile birisi incindiğinde onun yanında yer alır, ondan önce ben ölmeye koşardım. Gün geldi en haklı davalarımda “Allah billah” sözlerini dillerinde düşürmeyenler, uğurlarında ölümü bile göze aldıklarım korkularından benim için kıllarını oynatmadılar, tanık bile olmadılar. Acı da olsa, eninde sonunda “Hayat Üniversitesi” dedikleri üniversitede doktoramı yapıp kabıma çekildim.

Yılda bir kere olsun büyük damlarda görülme olacak diye beklentim de kalmadı. Çünkü onlar da yozlaştı. Kala kala ihkakı hak, yani kendi adaletini kendin sağlamak kalıyor. Şimdi olanlar da budur. Bakıp göremeyenler bir göz doktoruna gidip gözlerini muayene ettirsinler, ne demek istediğimi anlarlar. Kocamış bir “kurt” olarak “köpek”lere maskara olmamak için artık çok özlediğim dağlar, yaylalar burnumda tütseler de, burnuma tıkaç tıkayıp gözlerden uzak durmaya çalışıyorum.

14.06.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DÖNDÜ ABLAMDAN MASALLAR DİNLEMEYE BAYILIRDIM

tarkan-patliyorum-212492 angel-1143208_960_720Melek yüzlü, fidan boylu, pırlanta kalpli Döndü ablam da gerek annesinden, gerekse okuduğu masal kitaplarından o kadar masal öğrenmişti ki, anasından fazlalığı vardı, eksikliği yoktu. Kışları girişin sol tarafındaki küçük odada soba yanar, içerisi de sımsıcak olurdu. Batı tarafına bakan duvarında, bir insanın uzanamayacağı kadar yukarıda iki küçük pencere vardı. Duvardaki petrol lambasının ışığında mindere uzanarak ödevlerimi yapar, Büyük Kezbanı dezemin oğlu İbiş abi ile nişanlı olan Döndü ablam da çeyizini işlerdi. Onu sevmediğini, gönülsüz olduğunu biliyordum. Adını bile ağzına almaz, o konulara hiç değinmezdi, zaman zaman çok hüzünlenir, gözleri nemlenir, içini bile dökemezdi.

Dayımla Eşe bacım, Hasan akşamları komşulara oturmaya gittiklerinde ödevlerimi yaptıktan sonra: “Döndü abla, şu Bozatlı Hızırı, Beybulak’ı, Keloğlan’ı bir anlat da dinleyeyim” derdim. O da beni kırmaz, belki on defa anlattığı masalları anlatmaya başlardı. Ben de her seferinde yeni şeyler anlatıyormuş gibi zevkle dinlerdim. Çoğunu dinleye dinleye ezberlemiştim ama yine de Döndü ablamın anlatmasını isterdim. Hüzünlü olduğu zamanlar gözleri nemlenir, sesi titrerdi. Bilirdim ki, Döndü ablam içten içe ağlıyor. Komiklikler yapıp güldürmeye çalışırdım.

Bir keresinde dayanamayıp: “Döndü abla, sen niye ağlıyorsun? Sen öyle yapınca ben de çok üzülüyorum. Senin İbiş abiyi sevmediğini biliyorum. Döndü abla, keşke büyük olsaydım seni kimseye vermezdim” demiştim.

Döndü ablamın bir can yoldaşı, bir parçası gibiydim. Üst kattan aşağı kata inilen bir merdiven vardı. Ahıra inmek için de bu merdiven kullanılırdı. O, merdivenden aşağıya, kilere inip çıktığında, hem yardım etmek, hem de korkmasın diye onunla birlikte iner, çıkardım.

Ona duyduğum yakınlık kadar hiçbir ablama yakınlık duymamıştım. Hiçbir ablam da onun bana gösterdiği kardeşlik kadar kardeşlik göstermemiştir. Hani şu platonik aşk derler ya… Döndü ablama öyle bir duyguyla bağlıydım. Bir günden bir güne beni üzecek bir söz söylemedi. Ben de onun üzülmemesi için elimden geleni yapardım.

Döndü ablamın sihirli sesiyle o anlattığı masalların içine karışır giderken, sıcaktan mayışır, başım kucağına düşer, uyurdum. Bana kıyıp da kaldırmazdı. Eşe bacımın “Gız Döndüüü!..” diye sesi gelince, uyanırdım.

***

İBİŞ ABİNİNİN BACAKLARINA KURŞUN KALEMLE ÇAKMALARIM

Bir akşam İbiş abi, ben, Eşe bacım Misafir Odası’nda oturuyorduk. Eşe bacımın baskılarına karşın Döndü ablam ne yanımıza geldi, ne de odasından çıktı. İbiş abinin gelmesiyle huzurunun iyice bozulduğunu, üzüldüğünü anladım. Döndü ablamı sevindirecek bir şey bulmalıydım. Düşünürken düşünürken nihayet buldum. Kurşun kalemimin ucunu mahsustan kırıp İbiş abinin yanına gidip oturdum:

“İbiş abi yav, ödevimi yapacağım da kalemimin ucunu sivriltemiyom, şunu bir sivriltsene” dedim. İbiş abi cebinden bir çakı çıkarıp tornadan çekmiş gibi özene bezene sivriltip bana verdi.

Yanından kalkarken olanca gücümle kalemi aniden bacağına çaktım. Zavallı İbiş abi:

“Ula kerata ne yapıyon?” dedi. Gözlerine ters ters bakıp, “İbiş abi, kaza oldu yav, kalemin ucu gene kırıldı, şunu bir daha sivriltsene” dedim.

Beni başından savamayınca, çaresiz kaldı, yine aynı şekilde sivriltip bana verdi. Bu sefer dikkatli olmaya çalışıyordu. Dikkatini dağıttıktan sonra yine olanca gücümle bacağına çaktım. İbiş abinin canı fena halde yandı, bana bir türlü kızamıyor da… Yanından uzaklaştırmaya çalışıyordu ama gitmiyordum.

“İbiş abi, bu kalemin ucu çok çabuk kırılıyor, keveke midir nedir yav, şunu bir kere daha sivrilt de ödevimi yapacağım” dedim.

“Turaç, senin elin rahat durmuyor. Sen benden uzak durursan sivriltirim, yoksa sivriltmem” dedi. Kalemi kendisine verdim sivriltti, önüme attı. Doğru, Döndü ablamın yanına gittim: “Döndü abla, kalemi kendisine sivrilttirip sivrilttirip bacağına iki defa saplayıp hoplattım. Bugünlük bu kadarı yeter, sen canını sıkma, üzülme. Şimdi onu buradan uzaklaştırırım valla… Bundan sona ben varken kolay kolay gelemez” dedim.

Fukara Döndü ablam: “Eline sağlık Turaç… Onu kov da yatağını sereyim, uyku zamanın geldi” dedi.

İbiş abinin bulunduğu yere gittim:

“İbiş abi yav, ben yatacağım, saba okula gedeceğim. Sen nerede misafirsen get de ben yatayım” dedim.

İbiş abi baktı ki Döndü ablam gelmiyor, benden de kurtuluş yok, başına daha kötü şeyler gelmeden çekip gitti.

***

AL BASMALARI, CİN ÇARPMALARI…

Misafir Odası dedikleri yere Döndü ablam her akşam yatağımı serer, herkes kalktıktan sonra da kaldırırdı. Kimse olmadığı zamanlar soba yanmadığından biraz soğuk olurdu ama o benim için önemli değildi. Yattıktan sonra vücut ısımla yatağım çabucak ısınırdı. Ama asıl korkum yalnız yattığım zamanlar al basmaları, cinlerin gelmesiydi. O zamanlar anlatılan al basma laflarını çok duyar ve etkisinden kalırdım. Bol bol rüya görür, çoğu zaman da rüyalarla gerçekleri birbirine karıştırırdım. Rüyamda uçmadığım gün olmazdı. Ama bazen de sabaha dek allarla, cinlerle boğuşurdum. Al basmalarından çok korkardım ama kimseye de söylemezdim. Bu korku ile aylarım, hatta yıllarım geçti. En sonunda bu korkuyu yenmesini başardım ve ondan sonra allara da, al basmalarına da, cinlere de inanmadım.

Bu al basmaları yerine Döndü ablamın anlattığı gibi güzel masallar anlatılsaydı, korkulacak bir şeyin olmadığı kafalarımıza yazılmış olsaydı, eminim ki, daha sağlıklı yetişirdik.

Hele Hacıa emmimin bir karısı Zöre bi vardı ki, onun anlattığı al ve cin öykülerinden bırakın küçük çocukları, kocaman adamlar bile korkar, irkilirlerdi. Yapalak’taki evleri ile bizim evler bitişiktir. Sadece arka taraflarda bizden taraftaki boşluğa bakan bir ambarları vardı. Önünde de üzeri sal taşlarıyla kapatılmış kör bir kuyu vardı. Biz çocuklar oraya korkumuzdan yaklaşamazdık. Bizi oralarda gördüğünde Zöre bi bize şöyle anlatırdı: “Burada sakalı iki karış, kendisi bir karış bir cin var. Sağın oraya yağlaşmayın, sona sizi çarpar!..” Bu cin öyküsüne hepimiz inanır ve oraya yaklaşamazdık.

***

ALİ DAYIMLARIN AİLE YAPISI

Emine dezemin oğlu, Kahraman abi ile dayımın büyük kızı Elif ablam yeni evlilerdi ve çocukları da yoktu. Hemen hemen her gün birlikte dayımgile gelirlerdi. Elif ablamın gözleri bahar nezlesi miydi, neyse hep sulanırdı. Elif ablamı da, Kahraman abiyi severdim, onlar da beni severlerdi. Ama bazen Döndü ablama nişanlısı ile ilgili çok öğütler verirler, baskılar yaparlardı. O zaman onlardan uzaklaşmaya çalışır ve çok üzülürdü. Döndü ablamı üzgün görünce ben de dayanamaz çok üzülürdüm ama onların yanına yaklaşmaz, uzak dururdum.

Döndü ablama bağlılığımı ve benim üzüldüğümü gören Eşe bacımın keyfi yerinde olduğu zamanlar bana bakar gülerdi: “Sen canını sıkma oğlum, senin için de bir kızım var, sen hele büyü, günü geldiğinde onu sandıktan çıkaracağım, sana vereceğim” derdi. Ben de “Ben evlenmek istemiyorum” der uzaklaşırdım.

***

Ali dayımın 2 oğlu, 2 de kızı vardı. Kızlarını yeterince tanıtmış oldum. Ben dayımlarda 1958-60 yıllarında 2 sene okudum. Ne daha önceden, ne de Yapalak’ta okuduğum 3 yıl boyunca dayımın büyük oğlu Hüseyin’i hiç görmedim. Çok sevimli, zeki, çalışkan ve yakışıklı olduğunu söylerlerdi. Gözümün önüne Hasan’a benzeyen ama ondan daha büyük, daha akıllı, olgun bir çocuk gelirdi. Ben dayımların evine geldiğimde Hüseyin de Gürün’de dedesigilde ortaokul 1’inci sınıfa gidiyordu, her yıl iftihara geçiyormuş, onu ailecek herkes çok seviyor ve sık sık ondan söz ediyorlardı. Döndü ablam ondan söz ederken “Hüseyin abim” derdi. “Döndü abla, sen ondan büyüksün, onun sana abla demesi, senin de ona Hüseyin demen gerekmiyor mu?” dediğimde: “Turaç, bir abim olmadığı için ona ‘abi’ diyorum” derdi. Ne demek istediğini çok iyi anlardım. Yani Döndü ablam, kendisine yapılan baskılara karşı koruyucu bir melek arıyordu. Bunu bildiğim için kendi aklımca Döndü ablamın koruyucu meleği olmaya çalışırdım.

Gelelim Hasan’a… Hasan, dayımın en küçük oğludur. Sevimli, güler yüzlü, arada bir burnu akmasına karşın tertemiz, ince bir sırık gibi, çok saf ve altın gibi kalbi olan bir çocuktu. Ha bir de fena halde gıdıklanırdı. Gıdıklanma huyunu bilen birisi “gıdı gıdı” dese gülmekten aklı giderdi, üzerine gidersen sırt üstü yatardı. Yaşça benden küçüktü ama boyu o zaman bile benden uzundu. Şimdi 2 metrenin çok üstündedir. İkimiz de birbirimizi çok severdik. Anası ile bir yere gitmezse, benden ayrılmazdı. Güreşmeyi çok severdi. Evlerinin önünde hemen hemen her gün karşıma dikilir: “Halaoğlu, hadi güreşek” derdi. Ben de Hasan’ı kırmamak için her seferinde “Tamam, Hasan… Hadi hatırın için güreşek” derdim. Ama her seferinde aynı şeyleri yaşardık. Hasan sevinerek: “Hadi başlayak” deyince:

“Peki, Hasan” derdim. Ben Hasan’a daha dokunmadan Hasan güler, güler, sonra da kendini yerde bulurdu.

“Halaoğlu, sen benden büyüksün, elinin birini kullanma!..” derdi.

“Peki, Hasan… Elimin birini cebime koyuyom” der üzerine giderdim. Hasan’a elimi dokundurmadan gülerek geri geri çekilir, sırt üstü yatardı, ben de üzerine…

“Hala oğlu, öbür elini de kullanma!..” derdi. Ben yine:

“Peki, Hasan, iki elimi de cebime koyuyom. Hadi hazır ol, geliyom!..” der üzerine giderdim. Hasan yine dokunmadan güler güler sırtüstü yatardı, ben de üzerine… Gülmeleri bittikten sonra:

“Halaoğlu, ayağının birini de kullanma!..”

“Peki, Hasan… İki elimi, bir de ayağımı kullanmıyom. Hadi kendini kolla, ben geliyom!..” Ben daha yanına bile yaklaşmadan Hasan yine yerde…

“Halaoğlu, diğer ayağını da karıştırma!…”

“Peki, Hasan… Bak şimdi iki elim ceplerimde, iki ayağımı da kullanmıyom. Hadi Hasan dayan, ben geliyom!..”  der Hasan’ın üzerine omuzlarımla giderdim. Hasan gülmekten adeta bayılır, sırtüstü yere yatar, ben de üzerine abanırdım. Hasan kendine gelince:

“Halaoğlu, omuzunun birini de karıştırma!..”

“Peki, Hasan… Ellerimi, ayaklarımı, omuzumun birini de karıştırmıyom. Hadi dayıoğlu dayan ben geliyom!..” Hasan yine gülme krizine girer, sırtüstü yatar, ben de üzerine…

“Halaoğlu, diğer omzunu da işin içine karıştırma!..”

“Peki, Hasan… Ellerimi, ayaklarımı, iki omuzumu işin içine karıştırmıyom. Dayan dayıoğlu ben geliyom!..” Hasan gülme krizine girer, sırtüstü yatar, ben de üzerinde…

“Halaoğlu, çeneni de karıştırma!..”

“Peki, Hasan… Ellerimi, ayaklarımı, omuzlarımı, çenemi işin içine karıştırmıyom. Dayan ben geliyom!..” dedikten sonra “Gıdı gıdı, gıdı gıdı, gıdı gıdı!..” diye sesler çıkarırken, horozlar gibi hoplaya zıplaya Hasan’ın üzerine giderdim. Aman Allah’ım!.. Hasan gülmekten neredeyse kalp krizi geçirecek… Üzerine gidince sırtüstü yatar, ben de üzerine abanırdım. Hasan kendini toparladıktan sonra:

“Halaoğlu, gıdı gıdı, gıdı gıdı da etme!..” deyince, bu sefer de ben dayanamaz:

“Yoğ, Hasan… ‘Gıdı gıdı, gıdı gıdı’ da etmezsem olmaz!.. Dayıoğlu ‘gıdı gıdı’ da etmeyim de ne yapayım? Ne istediysen yerine getirdim. Bu iş ‘gıdı gıdı’sız olmaz Hasan!..” der, o günlük güreş merasimimize son verirdik.

Bir gün sonra Hasan karşıma dikilir:

“Halaoğlu, haydi güreşek!..”

“Peki, Hasan…” der, aynı şekilde bitirirdik.

Hasan bir günden bir güne yakamı bırakmazdı. Her gün aynı şey… Arada bir Eşe bacım araya girer:

“Turaç, ula babam!.. çocuğa bir yıkılsan da hevesini alsa, ne olur?” derdi. Ben de:

“Eşe bacı, niye yığılıym!.. Gendisi ne isterse yapıyom. Ağlı kesiyorsa yığsın… Valla gönlümle kimseye yığılmam!..” derdim.

***

Bize daha bir şehir görme nasip olmadan Hasan annesiyle Elbistan’a,  Gürün’e gitmiş… Köye dönünce gördüklerini anlata analata bitirememiş: “Dedemgilin evinin her yerinde aletirikler, onnarı yağıp söndürmek uçun da dûğmeleri var. Aletiriğin dûğmesine çırt de basdım, yandı; cırt de basdım söndü” diye önüne gelen çocuklara anlatırmış. Hasan’ı görenler kızdırmak için “Cırt de basdım yandı, cırt de basdım söndü” diye dalgalarını geçerlerdi. Hasan da huylanır, küfrederdi.

***

Ali dayımların karşı komşuları Tello Hüsün bir gün Maraş’a gitmiş. Bakırcı Çarşısı’ndaki kazanları görünce çok şaşırmış… Köye gelince gördüklerini dayıma anlatmış:

“Ananı avradını s….m Ali Ede, Maraş’da da bağır var!.. Maraş’da da bağır var!..” diye hayretini belirtince, dayım da zannediyor ki Tello kendisine küfrediyor. Bunun üzerine:

“Ula Tello, ben de senin ananı avradını s….m!.. Bu nasıl laf ula!..” demiş. Bunun üzerine fukara Tello:

“Ali Ede, sağı ben saa mı diyom!.. Ben bağırlara diyom!..” demiş. Bunun üzerine dayım:

“Haaa!.. şöyle söylesene!..” dedmiş…

Tello abi’nin sağdıcı Ali dayımdı. Ali dayımlarım evlerinin önünde, damların üstünde bayrak törenindeki davette o kadar helva yemiştim ki, motoru fena halde bozmuştum. Bundan dolayı o günü hiç unutmam.

Bir de kimlerin düğünüydü bilemem ama Daylı’da kuyunun yanındaki meydanda davul zurna eşliğinde halaylar çekiliyor, horalar tepiliyor, “Kalenin ardı bıtırak /Gelin kızlar oturak / Ananız babanız gelmeden /Şu işi bitirek!… // Kalenin ardı tandır / Yandır Allah’ım yandır! / O kızın gönlü bendedir…” diye el ele tutuşmuş delikanlılar halaylar çekiyorlar. Sıra tura oynamaya geliyordu:  Er meydanına ‘tura’ dedikleri sambanın her iki ucunu elleriyle havada tutup hoplaya zıplaya bir delikanlı fırlıyor, diğer delikanlılara meydan okuyordu. Turada kendini gösteren delikanlılara da genç kızlar âşık oluyordu. Şimdiki genç kızlar da kimin parası çoksa, onun oğlunun uyuz birisi olup olmadığına bakmıyor, ona âşık oluyor. Para en büyük değer olunca mertlik de tarihe karıştı. Yazık!..

Bu turaların o kadar etkisinde kalmıştık ki, Başıbüyüklerin Hüseyin emminin evinde kalırken, şimdi eniştemiz olan Ağa ile ahırlarına gider, ineğin birinin yularını çıkarır, birbirimizi öldüresiye turadan geçirirdik. Ağa bana acımasızca vurduğunda rahme Hanze bi, oğlu Ağa’ya “Sen nasıl kıyıyorsun da Turaç’a öyle vuruyorsun!” derdi. Aynı şekilde ben Ağa’ya vurunca güler, “Ellerin dert görmesin!” derdi. İşte böyle analar da vardı.

Bu Ağa ile maceralarımızın tamamını anlatmaya ömrüm yetmez ama asıl birkaç maceramızı, onların evlerinde kaldığım zamanki anılarımı yazacağım.

Radyoların, televizyonların olmadığı o dönemlerde herkes o zamanlar  “Hasan’ın dediği gibi…”,  “Ali Ede’nin dediği gibi…” diye yaşanmış fıkralar anlatır, gülerlerdi. Gerçek babayiğitleri de “tura” dedikleri er meydanında tanırlar, çocuklarının öyle yetişmesini isterlerdi. Şimdikiler de kimin parası çoksa, onları öve öve bitiremiyor.

Keşke o zamanlar duyduklarımı yazsaydım. Bizim köyde birkaç kitap dolduracak kadar fıkra çıkardı. Ne yazık ki, yok olan insanlarla birlikte kaybolup gittiler…

***

“Türkler düzyazıyı bilmezler, onlar meramlarını türkülerle, destanlarla dile getirirler” derler. Gerçekten de öyle olduğuna ben de inanıyorum. Mektup yazmasını bilmeyen insanlar bile sorunlarını dizelerle, dörtlüklerle öyle bir dile getirirler ki, insanın hayran olmaması elde değildi…

Bizim köyde de birkaç şair vardır. Bunların içinden en meşhuru benim de tanıma şansımın olduğu Lolo Ali’dir. Lolo Ali, Evcihüyük’ün camisinin halılarını soyar, hocanın yerine de şeyini eder ve içeri düşer. Yargılanırken savcıya hitaben yazdığı bir şiirle savunmasını dile getirir. Bizzat kendisine rica edip defalarca o şiiri hayranlıkla dinledim. Âşık İhsani vallahi eline su dökemez. O zaman onları yazmadığıma şimdi çok pişman oldum.

Bir gün: “Ali emmi, bu şiirlerini Cafer’e miras mı bırakacaksın, o bu şiirlerin tadından ne anlar? Sen gel bunları ya kendin bastır, kaybolmasın ya da bana bağışla” dediğimde o zaman araları açık olan Cafer’i kastederek:  “Ona zırnık bir şey bırakmam, ama istersen sana bırakırım” demişti. Keşke birer kopya alaydım. Şimdi “O şiirler nerede?” diye merak ediyorum. Umarım başlarına bir şey gelmemiştir.

Kimin yazdığını bilmiyorum ama bizim köyü anlatan bir şiiri daha unutamam: “Aşağı Uç’tan başlayalım destana, / Ala Bekteş de yakışıyor bostana!..” diye başlayan o destanı da ne olur Küçük Yapalak’ın adını kullanarak Facebook sayfası açanlar, bulun da yayınlayın!.. Bir de ne olur elinizdeki eski mektupları, fotoğrafları, belgeleri imha etmeyin!.. Onlar kutsal emanetler gibi bir yerde demirbaş numaraları verilerek arşivlensin. Neleri yok ettiğinizin farkında bile değilsiniz. Benden söylemesi!..

13.06.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SAKALLARIN MUHARREM EMMİNİN AZİZ’LE BENİ SINAV YAPMASI

Spielendes_Kätzchen Çelik-Çomak-Oyunu birdirbir 0,,16247828_303,00Diğer derslerimizde olduğu gibi matematikte de sınıfımızda benim, Patikçi Hasan Hüseyin dayımın oğlu Mahir Toprak’ın ve uzun yıllar köyümüzün muhtarlığını yapmış olan Sakalların Muharrem emminin oğlu Aziz Öztürk’ün üzerine öğrenci yoktu.

Sakalların Haydar emmi, Muharrem emmi damlarının üzerine çıkar, birbirlerine bağlı damların üzerinden yürüyerek dayımlara gelir, dayımla sohbet ederlerdi. Eşe dezem, kocası Halil İbrahim emmi, bir de Başıbüyüklerin Mehmet Ali emmi zaman zaman dayımı ziyaret ederlerdi. Dayım da genellikle akşamları Mehmet Ali emminin odasına giderdi. Arada bir ben de Hacıa’yı görmeye giderdim.

Muharrem emmi, oğlu Aziz’i teşvik etmek için beni evlerine çağırır, bizi matematikten sınav ederdi. Muharrem emminin sınavları okulunkinden da zorlu olurdu. Matematik kitabımızdaki problem bizim için hafif kalırdı. Nerede bulurdu bilmiyorum ama öyle zor havuz problemleri, alacak verecek problemleri bulur sorardı ki, Aziz’le ben bunların yanıtını aynı anda verirdik. Muharrem emmi de çok sevinir, bize güzel sözler söyler, iltifatlar ederdi. Biz de Muharrem emminin gözüne girmek için derslerimize daha çok asılırdık.

Biz ilkokul 2’nci sınıfta okurken, köyde bakkal dükkânı çalıştırmakta olan Sakalların Veliba emminin oğlu Hüseyin de Elbistan Ortaokulu’nda 1’inci sınıfta okuyordu. Hafta sonu tatillerinde Hüseyin’i çağırır, aynı sorularla üçümüzü de sınav yapardı. Aziz’le benim rahatlıkla yaptığımız problemleri zavallı Hüseyin yapamazdı. Muharrem emmi de ona “Yüzü kesilesice!.. Nalet olasıca!.. Töremiyesice!.. Sen ortaokul bire gidiyorsun, bunlar ilkokul ikiye gidiyorlar. Sen nasıl öğrencisin? Okumaya yüzün yoksa gel de babana yardım et!..” diye şaplamaları Hüseyin’e yapıştırırdı. Aziz ile ben, bizim yüzümüzden dayak yediği için üzülürdük. Bu sınavların arkası bir türlü bitmediği için hemen hemen her hafta sonu fukara Hüseyin, Muharrem emmiden bol bol azar işitir, dayak yerdi.

***

BAŞÖĞRETMENİMİZİN BENİ MATEMATİK DERSİNE ÇAĞIRMASI

Matematikte ünlendim ya… Bir gün 5’nci sınıftan bir öğrenci bizim sınıfa gelip “Öğretmenim, başöğretmenimiz Turaç’ı çağırıyor” dedi. Öğretmen: “Hadi git oğlum” dedi. Gittim.

4’lerle 5’ler birlikte aynı sınıfta okuyorlardı. Derslerine de bizim köylü Celal Bayar emminin oğlu Başöğretmen Hüseyin Bayar giriyordu. Ben içeri girince, Başöğretmenimiz bana bakıp:

“Turaç, şöyle gel oğlum” dedi. Elime bir tebeşir verdi. Sonra sınıfa dönüp kızgınlıkla: “Bakın, sizin çözemediğiniz problemi Turaç nasıl çözecek!..” dedikten sonra tekrar bana bakarak “Oğlum, tahtadaki problemi oku ve çöz, hadi seni göreyim!” dedi.

Kızıl derili gibi ablak ve al al yanakları olan başöğretmenimiz hem sert, hem heybetliydi, Sinirden daha da kızarmıştı. Onu o şekilde, öğrencileri de gözlerime kötü kötü bakar vaziyette görünce ellerim, ayaklarım titremeye başladı. Bir de 4 ve 5’lerin sınıfında olduğumu düşününce heyecanlandım. Bildiklerimi de unuttum, dilim adeta lal oldu. Muharrem emminin bize sorduğu soruların yanında karatahtada yazılı olan matematik sorusu çocuk oyuncağıydı ama adeta bütün bildiklerimi unuttum. Kem küm ettim, problemi çözemeyince iyice kızdı: “Hadi ulan sen de defol!.. Karşımda öyle durma!.. Doğru sınıfına git!” dedi. Sümsük sümsük sınıfıma gittim.

Öğretmenim: “Ne oldu oğlum?” dedi. Utana utana, kızara bozara durumu anlattım. Bütün sınıf düştüğüm duruma gülüyorlardı. Eminim ki, en çok da Aziz’le Mahir seviniyorlardı.

Şimdi düşünüyorum da iyi ki çözememişim; yoksa benim yüzümden zavallı çocuklar bir de sıra dayağı yerlerdi.

***

KÖYÜMÜZDEKİ OKULUMUZLA YENİLERİN KIYASLANMASI

O yıllar hem köyümüz kalabalıktı, hem de okulumuz cıvıl cıvıldı. Sabahleyin saat 08.30’da okulun güney tarafında dizilir, saç ve tırnak muayenesinden sonra sırayla sınıflara alınırdık. Dersler de 09.00’da başlardı. 3 ders yaptıktan sonra eve yemeğimizi yemeye gelirdik. 1,5 saatlik aradan sonra tekrar okula giderdik. 2 saat daha ders yapar, evlerimize dönerdik. Ders saatleri 45 dakikaydı, 15 dakika da teneffüs olurdu. Gerek sabahleyin, gerek öğle arasında, gerek paydostan sonra bol bol oynama fırsatı bulurduk. Hatta 15 dakikalık teneffüslerde bile oyuna doyardık. Çarşamba ve Cumartesi günleri öğleden sonraları okul olmazdı. Pazar günü ise tam gün tatildi.

Ya şimdi? 40 dakikalık ders saatlerine karşılık 10 dakika teneffüs veriliyor. Özellikle çok katlı okullarda öğretmenler, öğretmenler odasına gidecek, ihtiyaçlarını giderecekler, sonra tekrar katları tırmanarak sınıflarına girecekler, yoklama yapacaklar.  Öğretmenler deneyimleriyle kurnazlığı öğrenmişler: 10 dakikalık teneffüsleri 15 dakikaya çıkarıp ihtiyaçlarını kısmen giderip, istirahatlerini ediyorlar. Öğrencilere gelince onlar için tam bir felâket: Son kattan merdivenleri kullanarak ineceksin, henüz aşağı bile inemeden gir zilleri… Merdivenleri tekrar tırmanıp sınıflara çıkacaksın… Bahçede, katlarda nöbetçi öğretmenlerden, sonra da vaktinde sınıfına giren öğretmenden “Nerede kaldın ulan? Bir daha görmeyeyim!..” diye fırça yiyeceksin… Olacak şey mi bu?

Özellikle ilkokulların tek katlı, hadi bilemedin 2 katlı yapılması, çocukların da sınıflarda öğreneceklerinin dışında, yeterli oyun alanlarında doya doya oyun oynamaları, hoplayıp zıplamaları, enerjilerini boşaltmaları gerekir. Boyacı küpüne ip keleplerini daldırıp daldırıp çıkarmak gibi eğitim öğretim yapılır mı?  Elbette yapılmaz…

Ayrıca kendisi çağın ihtiyaçlarına göre donatılmamış, psikolojik, sosyolojik ve ekonomik sorunlarla boğuşan ve özgür birer birey olmaktan çıkarılmış, kapı kulları haline getirilmiş, ders kitaplarından başka bir kitap alıp okuyamayan, günlük planlardan başka bir satır yazı yazmayan, dolayısıyla doğru dürüst düşünemeyen, düşünenlerin de korkularından düşüncelerini söyleyemeyen öğretmenlerle geleceğimizin teminatı olan nesiller yetiştirilir mi? Elbette yetiştirilmez.

Bu durumda öğretmenler fakir fukaranın çocuklarını oyalamak için ucuza tutulmuş birer oyalayıcı, birer dadı; öğrenciler de sokaklarda aylak aylak gezeceklerine gün boyunca okul adıyla her birisi birer oyalama kampı haline getirilmiş alanlarda, kapalı mekânlarda oyalanan sürü durumuna düşürülmüş oluyor.

Devlet 778.000 km2 vatan toprağında camiye, AVM’ye, kaçak saraylara, gerekli gereksiz her şeye uygun alanlar buluyor, okula gelince yer bulamıyor. Cami sayısının 10 katı imam yetiştiriyor, bir diktatörün tek başına yönettiği bir ülkede gereksiz yere 550 milletvekilinin her birine bir öğretmene verdiğinin 10 katı maaş veriyor, tüm yargılamaları kendisi tek başına yaptığı halde gereksiz yere binlerce hâkime, savcıya olmayan adaleti yerine getirsinler diye bir öğretmene verdiği maaşın 5 katı maaş veriyor… Yaya gidilmesi gereken tuvalete bile en lüks Mercedeslerle, BMW’lerle gidiyorlar… Hısım akraba teknolojinin son harikası sesten hızlı jet uçaklarına doluşup hafta sonlarını SAM amcalarının yanında geçirmeye gidiyorlar. Her şeye para bulunuyor, okula ve öğretmene bütçe olanakları, o da neyse, bir türlü elvermediği için bulunamıyor, merkezi okulların yerlerine AVM’ler yapılıp, buralardaki öğrenciler de her gün servis araçlarıyla kilometrelerce uzaklara götürülüp getiriliyor. Eğitime yatırım yapılmayınca eğitim bel veriyor. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi şimdi bütün öğretmenler ölü yıkayıcısı imama, öğrenciler de çömeze dönüştürülüyor. Sonra utanmadan sıkılmadan pişkin pişkin “Bu eğitim neden bu hale geldi?” diye sırıtıyorlar.

Birilerine çok mahrumiyet içinde eğitim görmüş olduğumuz görünebilir ama bana göre yine de bütün bunları düşününce bizim nesillerin çok daha şanslı olduklarını düşünüyorum. Çünkü hiç olmazsa öğretmenlerimiz tüm eksiklerine karşın imama değil, öğretmene benziyorlardı, bizim de ruhumuz tutsak edilmemiş özgürdük…

***

Şimdiki çocuklar gibi oynayacak top bulamazdık. Mutlaka top oynamak isteyenler, kıl ve çalı çaput yumaklarından top yapıp oynarlardı. İstemediğimiz kadar boş alan bulur, ta Selektör’e, Çevlik’e dek gider oralarda birbirimizle dalaşır, güreşir, çelik-çomak, sünepe, sekmeç, abudamya, ip atlama oynardık. Birbirlerine paralel iki sıra halinde yedi mini oyuklar yapar, belli sayılarda taşları bu oyuklara birer birer dökerek yalak oyunu, yere çizdiğimiz tabloda dama oyunu oynardık.

Okul dışı da buna benzer oyunları oynardık ama daha çok sünepe ve anası eğri oynardık. Yenilenlere binerdik.

***

HACI UŞAĞI MAHALLESİ’NDE HACI UŞAKLI ÇOCUKLARLA HAFTA SONLARI

Tatillerimizde evlerimize gitmemişsek, bizim sülâlenin sahipsizlikten yıkılmakta olan Hacı Uşağı Mahallesi’ne gider, onun bunun yanında kalan sülâle çocukları bir araya gelir, Hüsün emmimin oğlu Mustafa’gilin ya da Murtaza dayıgilin kapısında çelik-çomak, sünepe ve anası eğri oynardık.

Bir keresinde Hacıa, Hacı ve birkaç arkadaşımla Mustafa’gilin kapısında oyun oynuyorduk. Arkama bakarak kaçıyordum, aniden önüme dönünce Kara Ellez dayımgilin iki katlı evinin duvarının köşesine çarpıldım. Neredeyse bütün dişlerim dökülecekti, ağzım burnum kan revan içinde kaldı, günlerce ıstırap çektim. Rahmetli babam bana “Yavuz itin yarası eksik olmaz” derdi. Yavuz olup olmadığımı bilemem ama onunla bununla kavga etmekten ya da sakarlığımdan yaralarım hiç eksik olmazdı ama böylesi görülmüş değildi.

***

İmirzelerin İmirze emmi Kaya’nın başına yeni bir dükkân açmıştı. Şimdiye kadar bulunan dükkânlardan bulunmayan yiyecekler de getirmişti: Zeytin taneleri, üzeri şeker kaplı esrarlı şekerler… Biz ona “esiralli şeker” derdik. Biz çocukların eline 25 kuruş, 50 kuruş demir para geçtiği zaman İmirze emmiye gider “İmirze emmi, 25 kuruşluk esiralli şeker ver” ya da “50 kuruşluk zeytin ver” derdik. O da kefeli terazide tartar, sonra gazete kâğıdından yapılma şeytan külahı dedikleri külahın içine koyma yerine ceketlerimizin cebine aktarırdı. Biz çocukları bırak, büyükler bile ceplerinden esiralli şeker ya da yağlı siyah zeytin tanesi çıkarır yerlerdi. O zamanki görgümüz buydu.

Bu esiralli şekerleri Hacıa çok severdi. 25’er kuruşluk esiralli şekerlerimizi ceplerimize koydurur, doğru inin cinin top oynadığı bizim mahalleye giderdik. Hacıa emmimin damlarının üzerinde arkası boşluğa verilmiş tuvaletin önünde soğuğa karşı duvara belimizi verir, güneşlenir esiralli şekerlerimizi yerdik. Ben hemen yer bitirirdim. Hacıa kum tanesi gibi şekerleri iki parmağının ucunda birer ikişer ağzına atarak ancak birkaç saatte bitirirdi.

Hacıa, Hacı’yı pek sevmezdi, genellikle benimle gezerdi. Hacı, Hacıa ve ben birlikte olduğumuz zaman Hüsün emmimin ikinci karısı Gülender bi’gile giderdik. Gülender bi bize sarılır öperdi. Kışları ısınmak için hemen her gün tandır yandığından bizi görünce ya tandırın üzerine saçı koyar bazlama ya da tandırın batlarında çörek pişirir sonra da: “Gelin, gadasını aldıklarım, gelin!.. Garnınız acıkmıştır, garnınızı doyurun” derdi.

Çörek ya da bazlamaların arasına çökeleği kor, zevkle yerdik. Bazen de hedik ya da kavurga kavururdu. Gülender bi melek gibi bir kadındı, evde ne bulursa bize verirdi, keyifle yerdik. Tandırlarına ayaklarımızı uzatır, türküler, marşlar söylerdik.

Hacı derslerinde pek başarılı değildi, hatır gönül için sınıf geçirirlerdi ama marş ve destan söylemekte, yalak ve dama oyunu oynamakta eline kimse su dökemezdi. Destancı Ali Gözükara’dan almış olduğumuz bir sayfa “Aşkınla yanarım mazot değilim, / Ali’yi severim, Yezit değilim!” destanını köyümüzün bütün çocukları ezbere bilir, söylerdik. Hacı’nın en çok sevdiği şiirlerin başında  “Daldalan daldalan dalın üstüne, / Bir saat, bir köstek kolun üstüne!” şiiriydi.Ezbere bilir ve marş gibi söylerdi. Ben de Hacı’ya eşlik ederdim. Gülender bi’lerin evini okula döndürürdük.

***

Sarsaplılarla bir araya geldiğimizde Murtaza dayının bizim iki katımız büyüklüğündeki iri dana gibi oğlu Hasan Hüsün ile Karabacak Hasan Hüsün emminin oğlu Veliba, Mığdat dayının oğlu Hasan’ı üzerime salarlar, bizi kavga ettirirler, kendileri de bundan sadistçe zevk alırlardı. Hasan da onlara arkasını dayar, bana durmadan gıcık verirdi.

Gülender bi, onlara karşı benim yanımda olur, onlara kızar: “Oğlum Hasan Hüsün, Veliba, siz Turaç’ınan ne uğraşıp duruyorsuuz? Siz koskocaman delganlı olmuşsuuz, utanmıyor musuuz Turaç’ınan uğraşmaya?” der, sonra da Hasan’a dönüp: “Oğlum, sen Hasan Hüsün’ünen Veliba’ya bağıp da Turaç’ınan ne uğraşıyon? Turaç’ın bacısı gardaşın Omar’ın nişanlısıdır. Baltaaz kütüklerinden daha çığmadı, heç olmazsa o zamanadar sus, birez altta gal oğlum!..” derdi.

Hasan da: “Gendisi baa istiğini söyleyecek, ben de baltamız kütüklerindedir de bişey demeyiceam mi? Bacılarının galını uçun birez fazla para alırlar, başga da bişey edemezler ya… Alırlarsa alsınlar, her zaman alacağ dealler ya…” derdi.

***

Zannederim o sene ablam Fadime gelin oldu. Babam da 5000 lira kalın (başlık parası almıştı.) 5 bin lira deyince, orada biraz durmak gerekir. O zamanlar 5000 lira kalın verenlerin evleri deprem görmüş gibi olurdu. Bu para ağaların kızlarının en alt sınırıydı. Fakirlerin kızlarının üst sınırı da en fazla 1500 liraydı. Yani bu duruma göre babam çok insaflı davranmıştı. Hasan’ın gevezeliklerine karşı en az 10 bin lira alması gerekirdi.

Rahmetli Ali dayım, evine gelenlerle sohbet ederken, Eşe bacıma dediğini yaptıramadığı zaman gülerek: “Ula avrat, ben seni almak uçun o zaman 100 lira vermişdim. Ben o paraynan bu köyün yarısını alırdım, gıymetini bil!” derdi. Bunun üzerine herkes gülerdi.

Rahmetli Ali dayıma herkes “Ali Ede” derdi. Bu “ede” sıfatı önüne gelene verilmezdi. O zamanlar ağa çocukları büyük erkek kardeşlerine “küçük ağa), fakirler de “ede” derlerdi. Bir de nadiren babalarına “ede” diyenler vardı. Bunların dışında ancak herkes tarafından çok sevilen kişilerin adlarının arkasına “ede” sıfatı getirilerek söylenirdi. Bunların en başında Ali dayım geliyordu. Bir de Yukarı Uç’ta “Babo Ede” vardı, Ahmet Dede’nin şakirtiydi ama Ali dayım kadar popüler değildi.

****

Dayım çok hoşgörülü, alçakgönüllü, altın gibi kalbi olan, herkes tarafından sevilip sayılan bir insandı ama evde asıl otorite Eşe bacımındı; o ne derse, o olurdu. Köyümüzde o kadar Eşe vardı ki, onları tanımak için lakaplarıyla veya sıfatlarıyla tanırlardı. Eşe bacım çok uzun olduğu için herkes onu “Uzun Eşe” diye bilirlerdi ve çok güzel masallar anlatırdı. Ondan masal dinlemeye bayılırdım. Masal dağarcığı da bayağı genişti.

Evlerinin üst katının cephesinin bitişiği olan damın altı dayımın emmisi Ahmet Baba’nın eviydi. Burası aynı zamanda “büyük dam” yani cemevi olarak kullanılırdı. Bu dam ve diğerleri birbirine ekliydi. Aynı zamanda bizim oyun alanımızdı. Ya komşulardan birileri akşamları dayımlara gelirdi ya da dayımla Eşe bacı, Hasan’ı da alır birilerine giderlerdi. Genellikle damlarının üzerinde en yakın eve kadar giderler, onların kapısına inen merdivenden inerler, çıkarlardı. Döndü ablamın can yoldaşı, Muharrem emminin kızı Fato’nun geliş gidiş yolu da burasıydı.

12.06.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALİ DAYIMLARDA OKUMA KARARIMI BÜYÜK ANAMA KABUL ETTİRMEM

küçük yapalakKeyfimden adeta kanatlanmış uçuyordum. Sıra bunu büyük anama söyleyip onun onayını almama gelmişti. Nasıl anlatıp gönlünü edeceğimi düşüne düşüne bizim eve geldim. Evde büyük anamdan başka kimse yoktu. Büyük anam:

“Oğlum, şimdiye kadar nerede kaldın? Bir kayboldun, bir daha görünmedin” dedi. Bunun üzerine ben:

“Büyük ana, Hacıa ile okula gittik. Bugün onların okulu açıldı. Orada gezdik, oynadık. O okulda okumaya karar verdim.” Dedim.

“Oğlum, Köşk’te Elif bacıngilde kalıyorsun, burada kimde kalacaksın? Kimse kimsenin kahrını çekmez” dedi. Bunun üzerine neşe ile:

“Büyük ana, Ali dayımın oğlu Hasan’la evlerine gittik. Dayımın karısı Eşe bacıyla, dayımın kızı Döndü ablayla tanıştım. Eşe bacıya söyledim. O da ‘Gülâle gel, oğlum. Sen de bizim oğlumuz sayılırsın’ dedi. Onlarda kalacağım” dedim. Büyük anam:

“Oğlum, yerinde su mu çıktı. Elif bacın senin kahrını çeker de, bakıym onlar çekecek mi? Sonra pişman olursun” dedi.

“Yok, büyük ana, onlar da oğluna arkadaşlık ederim diye sevindiler.”

Nihayet büyük anamın da onayını aldım. Bir gün sonra okula gidip Hacıa ve Hacı ile buluşup onlara da “Ben artık burada okuyacağım” diye müjdeyi verdim. Onlar da çok sevindiler. Başöğretmen rahmetli Hüseyin Bayar’la görüşüp durumu anlattım. Beni 2’nci sınıfa 193 numara ile kayıt ettiler.

Büyük anam köyde bir ay daha kaldı. Okul ihtiyaçlarımı aldım. Bu arada ben de bizimkilerin işi bitinceye dek kendi evimizde okula bir ay boyunca gidip geldim. Tüm eğitim öğretim yaşamım boyunca kendi evimizde kaldığım günler sadece bu kadardı. Ondan sonraları hep başkalarının evlerinde, bekâr yaşamı, pansiyonlar ve yurtlar…

Anam da benim dayımlarda okuyacağımı öğrenip sevinmişti. Hergin’e gittiğimde müjdeyi anama söyleyip olan bitenleri anlattım. Eşe bacının, Döndü ablanın selamlarını söyledim. Sonra benim giyeceklerimi hazırlamasını, çimmek için bana su ısıtmasını söyledim.

***

Yapalak’ta okula başladığımda ana kapının karşısındaki sınıf bizim sınıfımız yani 2’inci sınıftı. Türkçeyi Kürtçe aksanıyla konuştuğum için herkes ağzıma öykünür benimle dalgasını geçerdi. Gücüm yetsin yetmesin, birisi canımı sıktığında elime ne geçerse, canımı sıkanlara fırlatır, bol bol kavga eder, kafa kırar, kafamı kırdırırdım.

Bir gün sabahleyin okula gidiyorum. Çoban Sülemen’in oğulları Hasan ve Mehmet ile sürtüştük, birbirimize küfrettik derken birbirimize girdik. Tek tek olsa gücüm yeterdi. Hem Hasan biraz daha büyüktü, hem de ikisi bir olunca ikisiyle baş edemedim. Birbirimizin kafasını, göz kırmaya başladık. Ben bir tane vurursam, onlar iki tane vuruyorlardı. Ama yenik düşmeyi kendime yediremediğim için pes etmedim. Kavgayı daha da alevlendirdim. Bunlar beni alta düşürdüler; vur ha vur… Ne bana arka çıkan, ne de bizi aralayan vardı. Bir de baktım ki, 25 metre kadar uzağımızda Hacıa görmezden gelip yan yan bakarak gidiyordu. Oysa Hacıa bana sahip çıkmış olsaydı, iki onlar, iki de biz olacaktık. Galip gelemesek de ya beraber kalırdık ya da en azından daha az dayak yiyecektim.

Hacıa’nın benim sadece akrabam değil, aynı zamanda en sevdiğim arkadaşımdı. Başıma gelen her olayda bir ders alıyordum Bu kavgada da şu dersi aldım: Başına kötü bir şey geldiğinde kimseye güvenmeyeceksin, kendi gücüne güveniyorsan savaşını tek başına devam ettireceksin. Bu, benim için acı bir tecrübe oldu ama ne yazık ki, korkusundan bana sahip çıkamayanların kavgalarında onlardan önce atıldığım için başım da sürekli belaya giriyordu. ***

Öğretmenimiz yeni bir konuya başladığında her öğrenciye sırasıyla bir kere okuturdu. Sıra bana geldiğinde kekemelik dönemimin intikamını alırcasına nokta, virgül görmez o kadar hızlı ve yüksek sesle okurdum ki, her seferinde öğretmenimiz: “Oğlum, biraz yavaş oku” diye uyarırdı. Benim kadar hızlı okuyamayan, hatta heceleyen öğrenciler de: “Turaç, geldiği okulda 3’üncü sınıfta okuyormuş, herkesten iyi olduğunu göstermek için burada 2’nci sınıfa yazılmış” diye kıskançlık gösterirlerdi; ben de öyle olmadığını, hatta sınıfı geçip geçmediğimi bile bilemediğimi söylerdim. Kimse buna inanmazdı.

Sınıfımız nasıl değişti bilemiyorum ama giriş kapısının karşısındaki sınıftan sağ tarafta güneydeki sınıfta okumaya başladık. İlk günler Mamo emminin oğlu Hacı ile birlikte oturuyorduk. Okumam, kitap harflerini taklit ederek yazmam ve sınıfımızda çoğunun adını bile bilmediği sayıları saymakta, yazmakta, kerat (çarpım) cetvelini ezbere söylemekte üzerime yoktu ama dört işleme gelince dünyadan haberim yoktu.

Öğretmen toplama, çıkarma, çarpma, bölme üzerine gerek sınıf içinde, gerekse ev ödevi olarak problem verdiğinden Hacı ne yapmışsa, ona bakar aynısını yapardım. Bu konuda mahcup olmamak için sınıf içi yarışmalarda öğretmen bir soru sorduğunda susar, sesimi çıkarmaz, parmak kaldırmaz, öğretmenin gözüne bakmamaya çalışırdım. Bu arada kendi kendime: “Durun hele 15 gün sonra hepinizi geçmezsem, bana da yazıklar olsun!” derdim.

Gerçekten de 15 gün sürdü sürmedi. Dört işlemde sınıfın en iddialı öğrencisi oldum. Sınıfta bir matematik problemi sorulduğunda ben, Muharrem Öztürk’ün oğlu Aziz ve Hasan Hüseyin Toprak’ın oğlu Mahir aynı anda parmaklarımızı kaldırırdık; benimkilerin tamamı doğru olurken, onların yanlış yaptıkları çok olurdu. Bu konuda “Hepiniz geçeceğim” sözümü kısa sürede yerine getirmiş, sınıfımın en gözde öğrencisi olmuştum.

Hacı’nın defterine bakıp yaptığım matematik problemlerini gözden geçirdiğimde ne göreyim: İçlerinde tek doğru olan bir problem yoktu; tamamı yanlıştı.

Hani Hacıa 5’inci sınıfta okuyor, her şeyi bizden de iyi biliyordu ya… Öğretmenin aylarla ilgili ev ödevi vermesi üzerine Hacıa’ya başvurdum. O da 12 ayın adlarını doğru yazmasına karşın her ayı birer gün arttırarak defterime yazdı. Ben de sevinerek bunları temiz bir sayfaya kendi yazımla yazdım. Öğretmen “Çocuklar senenin aylarını kim okuyacak bakalım?” dedi. Parmaklar hava… Bana bakıp “Turaç, oğlum oku bakayım” dedi. Ben de başladım okumaya… Sonra “Öğretmenim; Ocak 31 gün çekiyor, Şubat 32 , Mart 33, Nisan 34, Mayıs 35, Haziran 36…” diye devam ettirince doğrusunu bilenler gülmeye başladılar. Kısaca söylemek gerekirse, Hacı’ya bakıp matematik öğrenilmeyeceğini, Hacıa’ya bakıp ayları ya da başka şeyleri öğrenemeyeceğimi, rezil olacağımı anladım; doğrusunu öğrenmek için sınıfta öğretmenlerimi can kulağıyla dinliyor, evde de derslerime çalışıyor, hazırlanıyordum.

***

Okulda hemen hemen her gün tırnak muayenesi, sık sık da bit muayenesi yapılırdı. Tırnakları uzun olanlar, tören alanında tüm öğrencilerin karşısında duvar dibinde yerlerini alırlardı. Başöğretmenimiz Hüseyin Bayar, öğrencilerin ellerine elinden hiç düşürmediği kırılmaz bir çubukla birer ikişer tane vurur, “Bir daha görmeyeyim!” diye azarlardı. Bu tırnak muayenesinde hiç çıkmadım. Ama bir gün bit muayenesinde tüm öğrencilerin karşısına çıkmak zorunda kaldım.

Lolo Ali’nin oğlu Cafer’deki bitler bir köye yetecek kadar çok olurdu. Her bit muayenesinde bütün okulun karşısına çıkarılır,  yüzüne tükürülür, sonra dayağı yer, evine gönderilirdi. Fukara Cafer’e acır, anasına da içimizden kızardık.

Bir gün bit muayenesinde ben de Cafer’in ve bitli öğrencilerin yanında tüm öğrencilerin karşısında yerimi aldım. Duvarın dibinde tek sıra halinde yüzümüz öğrencilere dönük olarak ayakta dikiliyorduk. Kimsenin yüzüne bakamıyor, tükürüklerden ve yiyeceğim dayaktan daha çok, Eşe bacımın söyleyeceklerinden korkuyordum.

Başöğretmenimiz her zaman olduğu gibi çocuklara komutu verdi: “Tükürün ulan bunların yüzüne!..” derdemez:

“Tuuuu!… Tuuuuuu!.. Tuuuuuuuu!..” diye adeta yüzümüze gözümüze gökten tükürük yağıyordu. Tükürük seansı bittikten sonra ikinci komut olarak “Ellerinizi açın ulan!..” dedi. Biz bitli öğrenciler iki ellerimizi de açıp sıramızı beklemeye başladık. Ben onunla bununla her gün kavga ettiğim için çok dayanıklı biriydim. Bundan dolayı şu tükürme ve aşağılama olmasa, yiyeceğim çubuklar vız gelirdi. Başöğretmenimiz acımasızca her birimizin her eline 2’şer çubuk vuruyor, hızını alamazsa kıçımıza da birer tekme vuruyordu. Sonra üçüncü bir komut: “Doğru evlerinize!.. Analarınız, babalarınız da buraya gelecekler!..”

Tükürüğü, sopayı ve tekmeyi atlattık. Onlar helal olsun!.. Aman Allah’ım ölür müsün, eve gider misin?!.. Keşke birkaç kat daha vuraydı da bu sözü söylemeyeydi. Şimdi ben nasıl eve gideyim de Eşe bacımın, Döndü ablamın karşısına çıkıp “Benden bit çıktı. Başöretmenimiz bizi eve gönderdi, sizi okula çağırıyor” diyeyim? Tabii eve gitme yerine ortadan kaybolmayı tercih ettim.  Sonra akşama doğru sümsük sümsük eve gittim.

Ben gitmeden önce kara haberim, ünüm eve, Eşe bacıma gitmiş… Temizlik hastası Eşe bacımın ve Döndü ablamın yüzüne utancımdan bakamıyorum…

Gerçekten de Eşe bacım temizlik hastasıydı. Elini sabunla yıkar, biraz sonra bir daha… Bir şeyi sabunlaya sabunlaya neredeyse kullanılmaz edercesine yıkar, biraz sonra bir daha yıkar… Ben Hergin’den gıcır gıcır gelirim. Eşe bacımın sesi gelir: “Döndüüü!.. Kızım, Turaç’a su ısıt da bir çimsin, üstünü başını da değişsin!..” derdi.

“Eşe bacı, anam beni sabunlaya sabunlaya çimdirdi, bütün giyeceklerimi kazanda kaynattı, yıkadı. Üzerimdekileri yeni giydim geldim, vallahi tertemizim…”

“Olsun oğlum olsun!.. Ne olur ne olmaz, sen gene de dediğimi yap!.. Döndü ablan sana su koysun, çim, üstündekileri de değiş!..”

Pazar günü eve gelmişsem hemen, yok Pazartesi günü eve gelmişsem, öğle paydosunda eve gelir gelmez… Rahmetlik Döndü ablam, Eşe bacımın talimatı üzerine alt katta bir kazan su ısıtır, cağa çeker, iniştirir, temiz giysilerimi bırakır çıkardı. Ben de çimer, yeni giysilerimi giyerdim. Eşe bacım ancak o zaman rahat bir nefes alır, “Haa şimdi ne yapıyorsan yap!” derdi.

Şimdi gel de bu temizlik hastası Eşe bacıma durumu anlat, elinden, dilinden nasıl kurtuluyorsan kurtul…

Eşe bacım sinir krizini atlattıktan sonra beni sorguya çekti: “Oğlum, kiminle oturuyorsun?” dedi.

“Kötü Hüsün’ün oğlu Çetin’le oturuyorum”

“Bir daha o Çetin’le oturma, ben şimdi köylülerin yüzüne nasıl bakacağım?”

“Tamam, Eşe bacı, öğretmenime söylerim. Onunla bir daha oturmam” dedim.

***

Öğretmenimize: “Öğretmenim Çetin’le oturmak istemiyorum. Çetin hem veremlidir, hem de bitli… Dayımgilde kalıyorum. Dayımın karısı Eşe bacım bana kızıyor: ‘Çetinden sana bit geliyor, bitleniyorsun, bizim yüzümüz yere geliyor. Öğretmenine söyle, seni temiz bir çocukla oturtsun’ diyor” diye ısrar ettikçe beni tersliyor. “Hayır, onunla oturacaksın!.. Sen doktor musun da onun veremli olduğunu söylüyorsun? Nereden biliyorsun onun veremli olduğunu? Bitlerin senden gelmediği ne malum?” diyor.

“Öğretmenim; Çetinin ağzı kokuyor. Veremli olmasa ağzı kokar mı? Bitler de ondan geliyor valla!..”

“Oğlum, her ağzı kokan veremli midir? Bitler belki senden geliyor. Otur oturduğun yerde, itiraz istemiyorum!..” derdi. Sonunda Çetin’den kurtulmanın çaresini kendi yöntemlerimle bulmaya çalıştım.

ÇETİN’DEN  VE BİTLERİNDEN KURTULMA GİRİŞİMİM

Bir gün hiç beklemediğim bir zamanda tesadüfen Çetin’den kurtulma fırsatı elime geçti. Bu altın fırsat hemen değerlendirdim.

O yıllar haftalık tatiller Cumartesi öğleden sonra başlar, Pazar günü sona ererdi. Hergin, Sarsap, Erikli, Üçkilise ve Ferhatpınarı’ndan gelen öğrenciler Cumartesi günü köyden çıkar ailelerimizin oturduğu yere gider, genellikle Pazartesi günü de erkenden bir traktörün arkasındaki naylona biner Elbistan’a gidenlerle dönerdik.

Mamo emminin oğlu Hacı ile ortak oyuncak tek kare film gösteren bir makinamız vardı. Bu makineyi Çetin’e 75 kuruşa borca satmıştık. Çetin borcunu vermemek için durmadan bir bahane uyduruyor ve alacağımızı vermiyordu.

Bir Cumartesi günü öğleden sonra ben, Hacı ve Çetin’nin kardeşi Cinali yürüyerek yola çıktık. Akşama doğru Hergin’in mezarlığına gelmiştik. Bir de baktık ki, Çetin bir sopanın ucuna çıkınını takmış, omuzuna almış türkü söyleyerek 150 metre kadar arkamızdan geliyordu.

Hacı’yı bir kenara çekip: “Hacı, sen Cinali’yi dövüyormuş gibi yap ama sakın dövme. Ben de şu borcumuzu bahane edeyim, Çetin’i bir güzel döveyim, bir daha okula gelmesin, yoksa onun yüzünden Eşe bacımdan daha çok azar işiteceğim. Çetin’den gelen bitler yüzünden yüzüme tükürmeye devam edecekler” dedim.

Çetin’in yakasından tutup: “Sen bizim alacağımızı nasıl vermezsin, bizden haraç mı yiyeceksin ulan? Ya alacağımızı vereceksin ya da bir daha okula gelmeyeceksin!..” diye Çetin’i bir güzel dövdüm.

Cinali “Yapmayın, etmeyin!” diye yalvarınca, Hacı da “Ne diyorsun ula, abim diye arka mı çıkıyorsun?” diye Cinali’yi itekleyip uzaklaştırıyor, dövüyormuş gibi yapıyordu.

Çetin’in gözünü öyle korkuttum ki, zaten okula gelmeye niyeti de yoktu, 75 kuruş borcunu verme yerine okulu terk etti. Dolayısı ile ben Çetin’in yüzünden bitlenmekten ve Eşe bacımın da dilinden kurtuldum…

11.06.2016

Turaç Özgür

 

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÜÇÜK YAPALAK KÖYÜNDE OKUL YAŞAMIM

show_image_NpAdvHovermaxresdefault

 

 

 

 

1957-58 Eğitim Öğretim Yılı’nda Köşk Köyü İlkokulu’na nasıl başlayıp nasıl sonuçlandırdığımı bundan önceki bölümde anlatmıştım. Sıra ana köyümüz Küçük Yapalak İlkokulu’nda 1958-59 Eğitim Öğretim Yılı’nda ilkokul 2’nci sınıfa nasıl başlayıp devamını nasıl getirdiğime geldi.

Kendi başımdan geçenleri anlatmaya başlamadan önce 1940’lı yıllarda köyümüzde ilkokulu bitirmiş, daha sonra öğretmen olarak da hizmet etmiş, Elbistan Ortaokulu’nda Biyoloji dersimize girmiş olan Eldelekli rahmetli öğretmenim şair, yazar Ali Kemal Gözükara ile Cem Vakfı adına yapılan bir söyleşide kendi dilinden almış olduğum aşağıdaki yazıyı onun anısına saygımdan yayınlıyorum. Sizlerin de zevkle okuyup ondan bir şeyler öğreneceğinize eminim.

Eski nesil köylülerim adı geçen Ali Kemal Gözükara ile destan ozanı Ali Gözükara’yı birbirlerine karıştırmazlar ama yeni nesil tanımayabilir, tanısa da birbirine karıştırabilirler. Bundan dolayı her ikisinden de kısaca söz etmek istiyorum.

Ben köyümüzde ilkokulu okurken destancı Ali Gözükara güncel olan olaylar üzerine destanlar yazar, bastırır, köylerde kendi yanık sesiyle söyleyerek satardı. Hatta sevenlerini kaybedenler ona sipariş destanlar bile yazdırırlardı. Bu şair Ali Gözükara’yı “Aşkınla yanarım mazot değilim / Ali’yi severim Yezit değilim” destanıyla anımsıyorum.

1931’de doğup 3 Mart 2006’da ölmüş olan öğretmen, şair, yazar Ali Kemal Gözükara’nın “Yırtık Pabuçlar, İbili’ye Mektuplar, 1Mayıs Türküsü, Paslı Kelepçeler, Masalda Masallar, Çeyrek Adam, Döne’ye Mektuplar” adlarıyla basılmış eserleri vardır. Ayrıca basılmamış 70 dosyası… Ankara’da öğrencilik yıllarımda yanılmıyorsam Tarhan Kitabevi adlı büyük bir kitapçıda çalışıyordu. Kızılay’a yolum düştükçe ziyaret eder, hal ve hatırını sorar, kitaplar alırdım.

Öğretmenine, düşünürüne, şairine, yazarına, sanatçısına elinden gelen kötülüğü yapmaya alışmış bir devletimiz olduğu gibi, ne yazık ki onlara doğru dürüst sahiplenmeyen bir de halkımız vardır. Halk tencere ise, devlet de kapağıdır. Hani bir söz vardır: “Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş” diye… Yıllar geçiyor, ne tencere değişiyor, ne de kapağı…

Aşağıdaki yazıya katkım sadece onu okunur hale getirmektir. Geri kalan 20.08.1998’de kendisi ile yapılan söyleşiden alınmıştır. Sözü fazla uzatmadan yerimi adı geçen rahmetli hocam Ali Kemal Gözükara’ya bırakıyorum:

ALİ KEMAL GÖZÜKARA (ADSIZ) (1928-2006)

“Nüfus cüzdanımda 1931 yazıyor ama gerçekte 1928 doğumluyum. Maraş’ın Elbistan kazası Eldelek Köyü’nde doğdum. Köyümüz yarı Alevi, yarı Sünni. Esasında köyümüz çok çağcıl bir köy… Köken olarak önceden Aleviymiş sonradan Sünniliğe dönüşmüşler, fakat bizde babalar çoktur. Evliya Baba, Kara Baba, Battal Baba gibi babalar çok bizim köyümüzde… Onlar inancı sürdürüyorlardı.

Bizim yakınımızda Hatice (Hacca) Ana vardı. Hacca Ana zaman zaman Küçük Yapalak’a giderdi. Ben ilkokuldan sonra Küçük Yapalak’la o kadar çok ilgilendim ki, şimdi kalksam Ankara’dan Elbistan’a gitsem bana Küçük Yapalak’tan hususi araba gelir. Davete çağırırlar. Hâlbuki Sünni köylerimizden bunu görmedim.

En çok dostlarım da Aleviler’den oldu. Alevi-Sünni diye de ayrım yapmıyorum. Ayrım hatadır. Fakat onların bana yaklaşması, kültüre yaklaşması daha başkaydı, daha güzeldi, daha hoştu. O itibarla onları daha çok seviyordum. İlkokulu bitirdiğim Küçük Yapalak’a döndüm öğretmen olarak. Orada benim her sözüm yasaydı. Öğretmenlik öylesi yerde yapılır. Adamlarda Hz. Ali’nin, “Bana bir kelime öğretenin bin yıl kölesi olurum” felsefesi hâkim vaziyetteydi. Öğretmenin elini öperler. Öğretmen başköşedeydi, benim yerim de baştı. Başta otururdum, hatta dedeler geldiği zaman gene ben en üst köşede otururdum.

İlkokulu bitirdikten sonra iki yıl ara verdim. Babam beni Köy Enstitüsüne göndermek istemedi. Çünkü 20 lira maaşla ben ne iş göreceğim. Benim çiftim çubuğum meydanda kalacak diye düşündü ve ben de ona uydum. Ama uymamın asıl sebebi de kızlardı, hoşuma giden kızlar vardı, onlara müptelaydım. O itibarla iki yıl kaldım sonra kendime geldim, uyandım. Dedim: ‘Yok bu böyle olmaz.’ Geçtim gittim Köy Enstitüsüne 1945 yılında.

1946 yılında Köy Enstitüsünde artık kalemi elime almaya başladım. Öyküler yazdım, masallar yazdım, hikâyeler yazdım. Hatta “İbiliğe Mektuplar” 1948 yılında tamamlanmıştı. Yattı taa 1970 yılına kadar. 1970 yılında İstanbul Ararat Yayınevi tarafından basıldı. 5 yıldan sonra nice Alman Harbi yıllarının o kötü yılları, kıtlık yıllarını atlatarak Köy Enstitüsünü bitirdik.

Öğretmen oldum. Memleketimde Tapkıran köyüne verdiler. Hem Alevi hem de aşiret köyü, Kürt köyü. Malatya ile Elbistan hududu arasında ama Elbistan’a bağlı bir köy. Orada kaldım bir yıl ama hastaydım. Hastalığım yüzünden raporla ben ayrıldım oradan.

Yeniden başka bir köye, Karahöyük diye bir köye gittim. Karahöyük’te kaldım 5 yıl. 5 yıldan sonra Tepebaşı diye bir köye geldim. Orada evlendim. Bu günkü hatunu aldım. Hatundan 6 tane çocuğumuz oldu. 4’ü kız 2’si oğlan. Çocuklarıma yüksek tahsil yaptırdım. Her birisi iş sahibi, aş sahibi demektir.

Çift çubuk sürdüm, döğen sürdüm, çiftçilik yaptım. Sürüye gitmeyen kendi koyunlarımızı güdüyordum 5-6 tane… Köyümüz ovanın ortasında söğüt, kavak ağacı olan bir köydü; sebze yetişirdi ama meyveye pek merak yoktu. Birkaç tane ufak tefek bahçe vardı: Dut ağaçları, elmalar…

100 / 110 haneydi, cami vardı. 1950 yıllarına kadar pekiyiydi halkın itibarı. Bilmiyorum camiye karşı ilgisiz demeyim de, nasılsa pek kimse kimseyi kınamazdı. Kılan kılardı, kılmayan kılmazdı. Abdestini alan alırdı. Ama şimdilerde herhalde değişti sanırım.

Bizim köyle Küçük Yapalak 15 dakika mesafede. Küçük Yapalak büyük bir köy…  Zaten Elbistan’da ilkokul kurulmuş ilk köy orası. Onların fikirleriyle bizim köyün fikirleri zıt değildi birbirlerine. Tam paralel giderdi. Birbirlerini severler, otururlar, yerler, içerler, sohbet ederlerdi. Ama diğer Sünni köyler, Küçük Yapalak’la öyle değillerdi. Zaten koskocaman Elbistan Ovasında üç tane Türk Alevi köyü var: Demircilik, Çıtlık, Küçük Yapalak. Diğerlerinin tamamı Sünni…

Koskoca Elbistan Ovası Sünniler’in elinde. Öbürleri, gerek Türk Alevileri, gerekse Kürt Alevileri pek kenara çekilmişler. Kürt Aleviler dağlarda kalmışlar. Ova ötekilerin elinde. Onlar biçer, onlar eker, onlar yer… Ta tarihi devirlerden beri böyle… Kim bilir belki Emeviler’den, belki Yavuz’dan beri böyle olmuş. Bilemiyorum.

Evliya Baba’yı gördüm, yaşlıydı. Çok yaşlı bir adamdı. Tam Alevi Kültürü hâkimdi o adamda. Bize Aleviliğin ne demek olduğunu anlatırdı. Biz ondan dinlerdik, ondan duyardık. Benim dedem de öyleydi. Dedem de köyde hocaydı. Yani sıfatı hocaydı. Dedem hocalığı Sünni köyde değil de Demircilik köyünde Alevi köyünde yapıyordu. Çocukları okutuyordu. O zaman eski yazıyı okutuyordu. Dedeme Kara Hoca diyorlardı. Dedemin çok öğrencileri vardı. Şimdi hemen hemen sonu gelmek üzere bitti, onların hepsi öldü.

Alevilerin cemi Küçük Yapalak’ta oluyordu tabi. Bizim orada olmuyordu. Cem Evine almıyorlar Sünnileri. Beni de öyle kabul ediyorlardı. Çocuklardan öğreniyordum. Tanıdığım sevdiğim kişilerden öğreniyordum. Toplanıyorlarmış, güzel güzel sohbet ediyorlarmış. Kötü bir tarafları yok. Mesela o musahip kardeş meselesi çok önemli bir şey. Dedeler Küçük Yapalak’a, Çıtlık’a geliyordu. Orada Cemlerini yaparlar, nasihatlarını ederler. Ondan sonra hakkullahlar toplanır, bilmem ne işte, onlar yapılırdı.

Annem Osmanlı kadını, iyi yetişmiş, ağırbaşlı vakur, bilgili, kültürlü bir kadındı. Ben annemden öğrendim her şeyi. Dili annemden öğrendim, yaşamı annemden öğrendim, bütün hareketlerimin % 99 una annem hâkim. Beni tam eğitti. Öğretmenden de öte öğretmen gibi eğitti. Ben bugün dilimi, dilimin bütün güzelliklerini anneme borçluyum. Annem çok iyi bir hanımdı, kültürlüydü, akıllıydı. Babam saftı, sefildi, terbiyeliydi, temiz adamdı ama annem kadar kültürlü değildi.”

Rahmet hocamın izniyle söyleşinin geri kalan kısmını yazmayacağım. Bundan sonraki söz benim.

***

ÇOCUKLUK GÖZÜMLE KÖYÜMÜZ KÜÇÜK YAPALAK

Çocukluğumda köyümüz aşağı yukarı 300 hanelikti. Halk tarafından yapılmış, toprak damlı, 3 sınıflı kerpiç bir ilkokulu, karşısındaki bahçe içinde başöğretmenin oturduğu kerpiç bir lojmanı vardı. Köyümüzün birkaç km güney doğusunda bulunan Eldelek’te okul yokken, oradan da öğrenciler günübirliğine yürüyerek gelir giderlermiş. 3 öğretmenin okuttuğu, genellikle erkeklerden oluşan aşağı yukarı 300 öğrencisi vardı. Giriş kapısının karşısındaki 1’inci sınıfı köyümüzden bir eğitmen okuturdu. Güneyindeki sınıfta 2 ve 3’ler, kuzeydeki sınıfta da 4 ve 5’ler birlikte okurdu.

Ben bu okula 1958’de ilkokul 1’inci sınıfı Köşk’te bitirip bitirmediğimi bile bilemeden 2’nci sınıfa burada başladım. 4’üncü sınıfa geçince bu kerpiç okulun karşısına köylülerin ve biz öğrencilerin de büyük emeklerle katkısı olan kiremit çatılı betonarme bir ilkokul yapıldı. Kerpiç bina boşaltılıp bütün sınıflar ve idare oraya taşındı. Bir ara bu kerpiç bina boş kaldı. Daha sonraki yıllarda, zannederim 1970’li yıllarda burası da ortaokul olarak kullanıldı.

O yıllar birçok aile kız çocuklarını, bazıları da hem erkek, hem de kız çocuklarını okula göndermezlerdi. Eğer köyümüzün tüm çocukları okula gönderilmiş olsalardı okulun kapasitesi kesinlikle ikiye çıkardı. Çevre köylerin, hatta Elbistanlıların bile gıptayla bakmış oldukları köyümüzde tüm ailelerin kızlarını okula göndermemeleri kınanacak bir şeydir.

Ta Eldelek’tekiler köyümüze gelip ilkokul diplomasını aldıktan sonra doğru Köy Enstitüleri’ne gidiyorlar. Kendi köyümüzün özellikle kız anaları, babaları çocuklarını iki adım ötedeki okula göndermiyorlar. Kızlar da evlerinde çeyizlerini işleyip koca bekliyorlar. Bu durum kınanacak şey değil de nedir?

Kime sorsan çağdaş, modern, Atatürkçü ama kafa yapıları rahmetli hocam Ali Gözükara’nın övdüğü kadar gelişmemiş olmalı ki, kızlarını okula göndermemişler. Atatürk gelecek nesillerin iyi yetişmesi için babalardan daha çok annelere değer vermiş ama bizim köylüler tam tersini yapmışlar. Yukarıdaki yazıdan anladığım kadarıyla Ali Gözükara’yı diğerlerinden farklı eden annesinin kendini iyi yetiştirmiş aydın bir kadın olmasıdır.

Bizim köylülerden sık sık duyduğum sözlerden biri şuydu: “İki çıplak birbirleriyle evlendiklerinde çıplak çıplak çocukları olur.” Buradaki çıplaktan kasıt, fakir demekti. Ben bunu “İki cahil evlendiğinde cahil cahil çocukları olur” diye tercüme ediyorum. Ya da “Anne cahilse, baba âlim bile olsa o aileden kolay kolay âlim çıkmaz; çıksa çıksa yarım insan çıkar” diye de tercüme edebiliriz.

Köyümüz gerek büyük şehirlere, gerekse yurtdışına göç verince, ayrıca bu köyden kopma Hacı Uşağı adıyla anılan, köyün daha varlıklı sülalesi Evcihüyük köyünün mezralarından Hergin, Sarsap, Üçkilise, Erikli, Ferhatpınarı ve Aşılık’a yerleşince gerek ilkokula, gerekse ortaokula kaydedecek neredeyse öğrenci kalmadı. Ayrıca taşımalı sisteme geçince her iki okul da zamanla kapatıldı. Daha sonraki yıllarda ilköğretim adıyla tekrar açıldı ve öğrencilerin bir kısmı yukarıda adı geçen yerlerden gelmeye başladı.

***

KÜÇÜK YAPALAK’TA İLKOKULA GİTME KARARIM

Büyük anam harman zamanları köye gelir, harmanlar kaldırılıp da ekinler ekilinceye dek kalırdı. Yumuş çocuğu olarak ben de köyde bulunuyordum. Köylüler okullar açılsa bile çocuklarını hemen göndermezlerdi. İşleri güçleri bittikten sonra okula göndermeye başlarlardı. Bundan dolayı Elbistan’da okullar açıldıktan bir ay sonra da köylerde açılırdı. Dağ köylerinde ise daha da geç açılırdı. Köşk’teki okul henüz açılmamıştı ama köyümüzün okulu açılmıştı.

Haydar emminin oğlu Hacıa benden 6 ay küçük olmasına karşın vaktinde okula gittiği için 5’inci sınıfa, ben de 2’nci sınıfa geçmiştim. Hacıa okulun açıldığı ilk gün beni alıp Küçük Yapalak İlkokulu’na götürdü. Köşk’le kıyaslandığında okul, okula; öğretmenler, öğretmene; öğrenciler de öğrenciye benziyordu. Okulun cephesi batıya bakıyordu ama tören güneyindeki boş alanda yapıldı. Okul, gözüme hem büyük, hem de görkemli görünüyordu. Öğrenciler hem daha kalabalık hem de daha bakımlı görünüyorlardı. Köşk’ün okulu gözümde neredeyse okul olmaktan çıkmıştı.

İlk gün olduğu için kimse ders yapmıyor, etraftaki boşluklarda koşuşturup oynuyorlar, birbirlerini kovalıyorlardı. Ben de Mamo emminin oğlu Hacı ve Hacıa ile birlikte dolaşıyorduk. Hacıa ile aramızda şöyle bir konuşma geçti:

“Köşk’te, dağın başında ne işin var? Sen de buraya gel, burada oku. Her gün birlikte okula gider, birlikte gelir, birlikte oynarız. Tatillerde de Hergin’e gideriz” dedi.

“Hacıa, Köşk’te Elif bacımgilde kalıyom. Burada kimde kalacağım?” dedim.

“Ben, ağamın dayısı Mehmet Ali dayımgilde kalıyom. Aha Hacı da İmirzelerin Hacı emmigilde kalıyor. Senin de dayın var, dezelerin var, onlarda galırsın” dedi.

“Onlar beni görseler tanımazlar, ben de onları görsem tanımam. Bana bakarlar mı ki?” dedim.

“Niye bakmasınlar? Dayın Ali Ede’nin oğlu Hasan da bu sene birinci sınıfa başlayacak. Onu bulak da onunla evlerine get, söyle” dedi.

İçime bir ışık doğdu. Hemen Hasan’ı arayıp bulduk. Hasan’la tanıştım. Hasan benim halasının oğlu olduğumu öğrenince sevindi. Paydos zili çalınca Hasan, ben, Hacıa, Hacı hep birlikte Daylı Mahallesi’ne geldik. Hacıa Başıbüyüklerin Mehmet Ali emmigile, Hacı bizden ayrılıp İmirzelerin Hacı emmigile gitti.

***

Hasan’la sol tarafımızda 2 katlı bir evin taş merdivenlerini çıktık. İkinci katın güneye bakan kapısında ben beklerken, Hasan:

“Anneee!.. Anneee!.. Nerdesin?..” diye çağırdı. Annesi, Eşe bacı:

“Ne var oğlum?” diye kapıya çıktı. Hasan:

“Anne, bu, Döndü halamın oğlu Turaç!..” dedi.

Ben hemen eline sarılıp öptüm, o da uzun boyu ile dört bükülerek sarılıp iki yanağımdan da öptü. Eşe bacı:

“Ooo… Maşallah koskocaman olmuş… Nasılsın oğlum. Döndü nasıl?” dedi. Hasan gülerek:

“Anne, halamın oğlu bizde okumak istiyor” dedi. Eşe bacım:

“Gülâle gelsin oğlum, bir tane dayısı kaldı, burada okuyacaksa bizde kalmayacak da kimde kalacak. Bahtı gara Döndü’mün, görümcemin oğlu, benim de oğlum sayılır. Birlikte okula geder gelir, birlikte oynarsınız” dedikten sonra “Gız Döndüüü!.. Gel hele kim gelmiş!..” dedi.

Melek yüzlü, selvi boylu Döndü ablam da geldi, o da bana sarılıp iki yanağımdan öptü.

Eşe bacıma: “Eşe bacı, büyük anam Hergin’e gidene kadar bizim evde kalacağım. Onlar gittikten sonra da buraya gelirim” dedim.

“Tamam, oğlum, gülâle git, Zalğa bacıya da, anana da çok çok selâmlarımı söyle” dedi.

Hem ben seviniyordum, hem de Hasan… Hasan’ın keyfi benimkinden fazlaydı vallahi. Ağzı kulaklarında durmadan gülüyor, seviniyordu.

10.06.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

NEDEN KORKMALI?

SEVENİN

ESİNTİLER, Sevgisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MEHMET ALİ EMMİNİN HERGİN’E BENİ ARAMAYA GELİŞİ

ELBİSTAN

ELBİSTAN

horse-316907_960_720 434Okul paydos olduktan sonra beni göremeyen Elif bacım, Mehmet Ali emmi, Kemal’le Tahsin’e nerede olduğumu sormuşlar. Onlar sabahtan beri beni görmediklerini söyleyince kendilerine neden haber vermedikleri için kızmışlar. Sonra aramadıkları yer, sormadıkları kimse kalmamış… Başıma kötü bir şey gelmesinden endişe etmişler, çok korkmuşlar. Vakit geçtiği için Mehmet Ali emmi atına binip Hergin’e gelememiş.  Başıma bir şeyler gelmesinden korktukları için sabaha dek uyuyamamışlar.

Mehmet Ali emmi sabah olunca atına bindiği gibi Hergin’in yolunu tutar. Babamla birlikte bizim kaysı bahçesinde geziyorduk. Üst başında sedirlerin oraya gelince bir de ne göreyim: Mehmet Ali emmi atının üzerinde Sarsap Çayını geçti geliyor. Kendi kendime “Eyvah!..” dedim ama babam da bir atlının geldiğini görünce oradan uzaklaşamadım. Bana: “O atlı kim oğlum?” dedi. Ben de korka korka “Mehmet Ali emmi” dedim. “Çağır da buraya gelsin” dedi. “Mehmet Ali emmi ağam burada!..” dedim. Bunun üzerine kestirmeden yanımıza geldi. Beni sağ selâmet görünce sevincinden gülüyor, hem de:

“Ula Turaç, sabaha kadar gözümüze uyku girmedi. Seni aramadığımız yer, sormadığımız kimse kalmadı. Hepimiz çok üzüldük. Seni aramak için geldim. Sen niye bize haber etmeden, kimseye görünmeden kaçıp geldin?” diye kızdı.

Babam da: “Ben anlamıştım zaten, bunun tek başına böyle çıkıp gelmesinden şüphelenmiştim” diye bana kızdı. Mehmet Ali, kusura bakma, bunun sizi üzeceğini zaten biliyordum, sana da söylemiştim. Hele neyse, hoş geldin Mehmet Ali, Nasılsın, iyi misin, Elif nasıl, çocuklar nasıl? Hısım akraba nasıl?” dedi.

Mehmet Ali emmi de: “Hoş bulduk Hüsüva, hepimiz iyiyik, ellerinden öperik. Siz nasılsınız, ev bark nasıl, herkes iyi mi?” dedi.

Karşılıklı olarak usul gereği birbirlerini gelmişini geçmişini sordular. Sonra atının başını tutmak için bizim bahçeden çıktım. Mehmet Ali emminin elini öptüm, o da beni öptü, atının yularından tuttum. Babam da bahçeden çıktı. Mehmet Ali emmi babamın elinden, o da sarılıp yüzlerinden öptü. Hep birlikte evin yolunu tuttuk. Ondan sonra derin içimden derin bir oh çektim. Bu macerayı da bu şekilde atlatmış oldum.

***

Bir gün babamla erik bahçesinde sedirlerin gölgesinde oturuyorduk. Babam nasıl okuyup yazdığımı anlamak için kendi yöntemiyle beni sınav yaptı. Elime verdiği yazılı her şeyi hatasız ve çok hızlı okudum, söylediklerini kargacık burgacık da olsa hatasız yazdım. İstediği sayıları rakamlarla yazdım; bunlara çok sevindi aferinler aldım. Sıra dört işleme gelince, sorduğu soruların yanıtlarını kâğıda deftere yazmadan sözlü olarak verdim ama rakamlarla kurallara uygun olarak hiçbirini hesaplayamadım. Babama da: “Bunnar da ne oluyor? Beyle şeyleri heç görmedik kine…” dedim. Hem babam üzüldü, hem de ben çok mahcup oldum.

Bunlardan da haberim olsaydı, bilenlere yalvarır yakarır, kesinlikle öğrenirdim ama ilk defa böyle şeylerle karşılaştığımı itiraf ettim.

***

Aradan aylar geçmesine karşın sınıfı geçip geçmediğime dair herhangi bir karne veya yazılı belge gelmediği gibi, sözlü olarak da öğrenmiş değildim ama sınıfımı geçtiğime kesinlikle emindim. Nasıl olsa okullar açıldığında aynı okula gittiğimde gerçek her neyse öğrenirim, kesinlikle 2’nci sınıfa devam ederim diye düşündüm. Çünkü eğer ben sınıfımı geçmediysem, hiç kimsenin geçmesi mümkün değildi. Bundan emindim. Hiçbir zaman da karnemi merak etmedim. Doğrusunu söylemek gerekirse karnedir, niye verilir, onu bile bilmiyordum. Karnenin ne olup olmadığını bile babamdan ilk defa duyuyordum. Bana göre karne demek, tatil demekti.

***

Köşk’te ilkokul 1’inci sınıfı okuduktan sonra 2’nci sınıfı köyümüz Küçük Yapalak’ta okumaya başladım. Aşağıda anlatacağım olaydan önce iki defa daha Köşk’e uğramıştım. Bunlardan ilki Haraba yaylasına yeğenim Kemal ile birlikte kırat ve eşekle gitmemiz, ikincisi de tek başıma Şeğo Ağa’nın Kömü dedikleri yaylaya eşekle tek başıma gidişim. Bunları daha önce anlattığım için burada tekrar anlatmak istemiyorum. Ama aşağıdaki olayı, ondan sonraları Köşk’e gidişlerimi, gelişmeleri kısaca özetlemek istiyorum:

Köşk’te ortak buğday ekmiştik. Ben orta 1’i bitirmiş, 2’nci sınıfa geçmiştim. 1963’te buğday hasat mevsimi babam beni Köşk’e görevlendirmişti. Eniştemlerde yatıp kalkıyor, ortaklardan hakkımıza düşen buğdayları da ortakların eşekleriyle eniştemlerin evinin bitişiğindeki boş ağıllarının bir köşesine boşaltıyorduk.

Mehmet Ali emminin evinin doğu tarafında etrafı taş duvarlarla çevrili küçük bir bostanı vardı. Şeğo emminin kapısındaki göletten buraya su getirir, sebzelerini sulardı. Ne zaman hıyar ve acur alsam hep onları anımsarım. Onların tadı hâlâ damağımda gitmez.

Hüso emmi evinin yanına döktüğü harmanında çalışırken, yine birileriyle itişip kakışmaya başladı. Misafir olmama karşın Kemal’le birlikte dirgenleri kapıp koşmaya başladık. Adamlar bırakıp kaçtılar. Biz de tekrar döndük. Yıllar sonra Kemal bu kahramanlığımı öve öve bitiremedi. Oysa her ikimizin de yaptığı yanlıştı. Kavgaların çoğunu ya çocuklar ya da benim gibi işgüzarlar körüklerlerdi.

***

Ağzı Eğri Hasan emmi her ne zaman etrafı seyretmek ve hava almak için 2 katlı evinin üzerine çıksa, eniştem evin duldasında durur, bize de: “Şöyle ıslık çalın, size bakınca sağ elinizin işaret parmağıyla çenenizi gösterin, o ne demek istediğinizi anlar” derdi.

Ben, Kemal, Tahsin, Bayram, Doğan, Şahin… Aklımız henüz hayra ve şerre ermediğinden, ıslık çalabilsin çalamasın, hepimiz kapının önünde adamın göreceği şekilde yan yana durur, sağ elimizin baş ve işaret parmaklarını birleştirip, dilimizi katlayıp kıçımız yırtılırcasına ayı ıslığı çalar, adamın bize bakmasını sağlardık. Sonra elimizi ağzımızdan çıkarır, şöyle bir kavis çizdikten sonra işaret parmağımızı çenemize götürürdük. Zavallı adam damdan iner, kaybolurdu. Eniştem de bu durumdan bayağı keyiflenir, gülerdi.

Aradan tam 10 yıl geçtikten sonra 1967’nin Temmuz ayında yeğenim Kemal evlerinin karşısındaki tepeciğin gerisinde at üzerindeyken Demirkıratlı biriyle birbirlerine tabanca ile ateş ederler. Sonunda yeğenim Kemal vurulur. Kurşun alt çenesinin bir tarafından girip öbür tarafından çıkar, kendisi de ölümden döner. Bu; yerli yersiz sürtüşmelerin, gereksiz hasımlıkların, birbirlerine karşı gösterdikleri yiğitlik yarışının sonucudur. Bu da kara bir cehaletten başka bir şey değildir. İşin bu kerteye gelmemesi için kıllarını kıpırdatmayanlar da bu olayların sorumlularıdır. Neyse, bu olayı hoş bir fıkra ile noktalayayım.

***

Adamın biri onca yol gittikten sonra Kayseri yakınlarında bir yerde mola vermiş. Oğluna: “Oğlum, şu parayı al, git; ekmeğimize katık, eşeğimize yem, bize de eğlencelik bir şey al, getir” demiş.

Oğlu bir dükkâna uğrayıp babasının kendisine söylediği sözü söyleyince dükkân sahibi, oğlanın eline kocaman bir karpuz tutuşturup: “İçi ekmeğinize katık, kabukları eşeğinize yem, çekirdekleri de size eğlence olur” demiş.

Oğlan babasının yanına gelince dükkâncının söylediklerini babasına söylemiş. Babası: “Oğlum, burada bize ekmek yok; en iyisi buradan hemen gidelim” demiş. Orada kalıp gereksiz yere direnip zamanlarını ve enerjilerini harcamak yerine rızklarını başka yerde aramışlar. İyi de etmişler. İşte buna aklını kullanma denir.

Bu fıkrada olduğu gibi, geç ve güç de olsa Mehmet Ali emmi aklını kullanıp mallarını, mülklerini satıp beladan uzaklaşmak için göçmeye karar vermişler. İyi de etmişler.

Bazı insanlar beladan kaçıp başını alıp gidenleri kendi akıllarınca korkaklıkla kınarlar. Mehmet Ali emminin kimseden korkmayacağını dost düşman herkes bilir. İnsanı “Yiğit yiğit diye canından, cömert cömert diye de malından ederler.”  Mehmet Ali emmi de, Elif bacım da hem yiğit, hem de cömerttiler. Mehmet Ali emmi kapılarından bir yabancı geçerken bile adamı tutar evine götürür, bir şeyler yedirip içirmeden yakasını bırakmazdı.

***

Mehmet Ali emmi, Kemalin vurulma olayından sonra bakıyor ki, burada yaşamaya devam ederse kendisinin başına gelenler çocuklarının da başına gelecek ve onların da başları belalardan kurtulamayacak…  Kardeşlerine kahredip arazilerini ve evini köylülerine satıp 1968’in Kasım ayında Hergin’e göçüyor.

Ben Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi son sınıfta okuyordum. Karne tatilinde Hergin’e geldiğimde Mehmet Ali emmiler Hergin’de bizim ağılın yanında 2’şer mağ şeklinde 2’ye bölünmüş garaj dediğimiz evde oturuyorlardı. Burasını yine saraya çevirip bir yere yerleşinceye dek mesken edinmişlerdi.

1969’da babamın yeğeni Murtaza dayıdan şimdiki evlerinin bulunduğu taşlı tarlayı satın alıp kıraç tarafına evlerini yapıp oraya yerleştiler. Su altında kalan yeri de bahçe yaptılar. Kim ne derse desin, bana göre Köşk’ü satıp orayı terk etmekle çok iyi yaptılar. Aksi halde başları belalardan kurtulmazdı. Bu konuda kendisini kutluyorum.

***

Babamı, Elif bacıma bir yer göstermediği, Murtaza dayıdan bir tarla almalarına seyirci olduğu için eleştirip “Biz senin evladınız da Elif bacım senin neyin? Sen de hiç Allah korkusu, babalık duygusu yok mu? Senin burada, Aşılık’ta bir sürü tarlan var. Hatta Kızılpınar var… Niye bir yer göstermedin de onlara seyirci oldun? Bu vicdansızlık değil mi?” dediğimde babam: “Yavrum, Mehmet Ali, emmilerinin uşaklarıyla yarın kavga ettiğinde bizim de başımız belaya girer, çocukları da kendisinden kalmazlar. Saba onlar da büyüyecek, her biri Mehmet Ali olacak… Ben buralarda yerleşmesinler, çekip başka yere gitsinler diye yer göstermedim. O da gitmiş Murtaza’dan orayı almış. Yoksa ben de senin kadar düşünmedim değil…” derdi.

Babam kendisini bu şekilde aklamaya çalışırdı ama ben bu mazereti hiçbir zaman kabul etmedim. Herkes haddini bilirse kimse kimseyle durup dururken ne kavga eder, ne de kötü olur. Birileri rahat etsinler diye böyle bir durumda insan evladının elinden tutmayacak da ne zaman tutacak?

Çarpık marazi bir hastalığın sonucu olarak: Baba ve analar kendilerinin neleri varsa ya sağlıklarında erkek evlatlarına eşit olarak paylaştırırlar ya da kendileri öldükten sonra kendini erkek zannedenler tarafından eşit olarak paylaşılır, kızlara zırnık koklatılmaz. Babanın yaşadığı köyde varlıklı birine gelin olan kızların dışındakiler, babalarının köylerine bile yerleşemezler. Kızlar babalarının mallarından pay almadıkları, erkekler de onlara vermedikleri için övünür, etrafa caka satarlar. Bunlardan biri de ne yazık ki biziz. Babam “Kızlarından mal kaçıyor” diye babamı mahkemeye verdiğim için başıma gelmedik bir şey kalmadı. Bu konuyu ileride ömrüm yeterse, bir roman gibi tüm ayrıntılarına dek ayrıca yazarım. Şimdi bu anılarımın sınırlarını çok zorlamış olacağımdan bu kadarı yeterlidir.

***

Rahmetli Mehmet Ali emmiye bir gün Aşılık’ta kendi evlerinde: “Sen bizi Ağzı Eğri’ye böyle yapın diye öğretirdin. Biz de aklımız hayra şerre ermediğinden dediğini yapar, adama gıcık verir, damının üstünden kaçırırdık. Bunlar yanlış şeyler. Bak şu Allah’ın işine ki oğlun Kemal de aynı şekilde vuruldu; Allah göstermesin canından oluyordu, ölümden kıl payı kurtuldu. Demek ki, bu tür şeylerle övünmek, insanlara gıcık vermek doğru değil. ‘Düşmanın karınca ise de kork’ diyen atalarımız boşuna söylememişler” dedim. Çocukluğumda kendisine benzemeye çalıştığım eniştemi şiddetle eleştirmiştim.

***

1966’da Cuma ile Çevirme’ye çift sürmeye gitmiştik. Köyümüze dönmeden önce Köşk’e uğrayıp hem Mehmet Ali emminin tarlalarını, hem de bazı Köşklülerin tarlalarını sürmüş, birkaç gün orada kalmıştık. Kemal, Kalender Hacı’nın kızıyla nişanlıydı. Kemal, Cuma ve ben aynı odada yatıyorduk. Kemal Cuma ile beni uyuttuktan sonra nişanlısının yanına gitmiş. Sabahleyin erkenden Cuma kalkmış: “Turaç artık uyan, bak Kemal çoktan kalkmış, işine gitmiş” diye dalgasını geçip güldü. Sonra da “O, gece bizi uyudu sandı. Gizlice kalkıp nişanlısının yanına gitti. Sen farkına varmadın mı?” der demez. Bir da baktım ki, Kemal’in ağzı kulaklarında: “Dayı, ne gülüyon?” diye kapının öbür tarafında bize bakıyordu.

***

1967’de Cuma ile ben bizim Fiat 415’i, Küçük Yapalaklı Kulağı Delik Garip emminin oğlu Mahir de Haydar emminin Massey Fergüson’unu alıp Çevirme, Yelken derken Kayseri’nin Uzunyayla’ya gitmiş, 11 Haziran 1967 Elbistan Olayları’ndan 2 gün sonra Köşk’e uğrayıp Mehmet Ali emminin tarlalarını, birkaç parça da başkalarınınkini sürmüştük.

Kemal evlenmiş olduğundan karısı Döndü gelip Cuma ile benim elimi öpmüştü.

***

Yeğenlerim de babalarının anısına 1983’te arazilerini, 1984’te de evlerini tekrar aldılar.  1988-89 ve sonrasında rahmetli Bayram hariç hepsi İngiltere’ye gittiler.  İşlerini bildiklerinden çok para kazandılar. Eski evlerini söküp yeni ve daha modern bir ev yapmışlar. Bundan sonra gitsem de o çocukluk anılarımın sıcaklığını bulacağımı zannetmiyorum. Şimdi hepsi İngiltere’de çalışıyorlar. Babalarının adıyla Aşılık Mehmet Ali Mahallesi’ni kurdular, her birinin 3-4 katlı villaları var, Elbistan’da ve birçok şehirde mülkiyetleri var. Senede bir ay altlarında lüks cipleriyle gelir sefasını sürerler. Köşklülerle de eski kırgınlık, dargınlık ve düşmanlıklardan izler de silindi. Bundan iyisi can sağlığı…

Mülkiyet bakımından her biri 100 Mehmet Ali eder. Mehmet Ali emminin sesi de güzeldi. Kerkük Musul radyolarında Kürtçe türküler söylendiğinde kendisi de huyu şu içinde koşulur yanık yanık söylerdi. Eminim ki, evlerinin üzerindeki mezarından ruhu kalkıp etrafını seyrediyor ve o ezgileri daha keyifle söylüyordur. Ruhu şad olsun, ışıklar içinde yatsın. Atalarımız “Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli” demişler. Umarım hayallerini gerçekleştirmişlerdir.

***

Dünya liderine göre: Madem çocuk yapmayan kadınlar eksik, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu görevleri yerine getirmeyen hainler olduğu düşünülüyor. Madem en az üç çocuk doğurmayan kadınlar, bu vatanın kendilerinden beklediği milliyetçilik görevini eksik yapmış sayılıyor. O zaman Elif bacıma dünya liderinin madalya takması gerekir düşüncesindeyim. İşte kanıtım: Elif bacım Mehmet Ali emmi ile 1942’de evlendikten sonra ilk çocukları Bayram’ı 1944’te, 2’ncisi Zalğe’yi 1946’da, 3’üncüsü Kemal’i 1949’da, 4’üncüsü Tahsin’i 1951’de yapıyorlar. Bayram’la Zalğe 7-8 yaşlarına geldiklerinde hastalanıp ölüyorlar. Ama hayata küsüp sağ kalan 2 çocuk bize yeter demiyorlar. 5’inci çocuklarını yapıp kaybettikleri Bayram’ın adını vuruyorlar. Sonra sevgili abim Doğan 1955’te ölünce onun adını vurmak için 6’ncısını yapıyorlar. Büyükleri Şeğo Ağa’yı küstürmemek için 1959’da 7’nci çocuklarını yapıp adını Şahin koyuyorlar. Sonra 1961’de 8’inci çocukları olunca kaybettikleri kızları Zalğe’nin adını koyuyorlar. 1963’te 9’uncu çocukları olunca adını Hasan koyuyorlar ama ne yazık ki, 9 aylıkken o da hakkın rahmetine kavuşuyor. Yorgun vücut biraz kendisini toparlayınca 1967’de 10’uncu ve son çocuklarını yapıp noktayı koyuyorlar.

Şimdi durmadan çocuk yapmayan ya da az çocuk yapan kadınlara çatan adama “Hani benim Elif bacımın madalyası, ödülü?” demek hakkım değil mi?

Yaşamın o kadar zorluklarına göğüs gerebilen, 1960’larda Malatya’dan Gaziantep’e giderken onlarca takla atıp 150 metrelik uçurumdan yuvarlanın otobüsün içinden sağ çıkmayı başaran Mehmet Ali emmi, 1971 yılında aniden ortaya çıkan böbrek yetmezliğinden yaşamını kaybetti. Işıklar içinde yatsın!..

Ne yazık ki, 2’nci Bayram’da henüz 44 yaşlarında geride dul bir eş ve 2’si erkek, 2’si kız olmak üzere 4 evlat bırakarak bu dünyaya elveda etti.

Bayram’ın oğlu Mehmet Ali hariç, adı geçen diğerlerinin tamamı İngiltere’dedir. Ne yazık ki, Elif bacım 4’üncü çocuğu Tahsin’i de 3 sene önce kaybetti. Tahminime göre yaşı 90’nın üzerindedir. Bunca acıya direndiğine göre bundan sonraki yaşamını da başta ruhsal sağlığı olmak üzere sağlıklı ve huzurlu olarak geçirir ümidindeyim.

***

Ondan sonra da 1988’de Fransa’da arkadaşım Hüseyin Kepez’in annesi ve karısı ile isteği üzerine baldızına kardeşi Haydar için dünür gitmiştim. Öyküsünü bilmeme karşın, Köşk’te bir cami görünce, mahsustan: “Bu cami de ne oluyor? Köşk ne zaman Müslüman oldu da haberimiz yok?” diye sorduğumda: “12 Eylül’de Maraş’ın Sıkıyönetim Komutanı, Faşist Yusuf Haznedaroğlu Paşa köyümüze gelirken korkumuzdan davul zurna ile boğazda karşılamıştık.

Davul zurna ile karşılanması paşanın çok hoşuna gitti: ‘Muhtar, bir eksiğiniz var mı?’ diye sordu. Paşaya yaranmak için: ‘Paşam, camimiz yok’ dedi. Paşa etrafındakilere: ‘Buraya en kısa zamanda bir cami yapılsın’ diye emir verdi. Bu cami, o zaman yapıldı. Bir de imam tayin ettiler ama Allah’ın bir kulu içini görmeye bile gitmedi” dediler.

Köşk’ün öğrencisiz bir ilköğretim okulu, imamı olan ama cemaati olmayan bir camisi, bir de sağlık ocağı vardı. Ondan sonra da Köşk’e gitmek nasip olmadı.

Rahmetli Mehmet Ali emminin ve sevgili Elif bacımın üzerimdeki haklarını ödemem olanaksızdır. Yapılanları inkâr etmeyip adlarını ve anıları önünde ayağa kalkıp hayırla anıyorum. Ayrıca Köşk köyü ve Köşklülerinde üzerimde unutulmaz hakları vardır. Çocukluğumda çocukça yapmış olduğum haksızlıklarımı bağışlarlar ve haklarını helal ederlerse mutlu olurum.

***

Bu anılarımı birilerini övmek ya da birilerini karalamak için yazmadım, öyle yapmayı da kendime yakıştıramam. Gerçekler, yalnızca gerçekler neyse bilinsin, yapılan iyilikler de, kötülükler de unutulmasın, onlardan ders çıkarılsın diye yazdım, yazmaya devam edeceğim. Zaman zaman yerel ağızla yazıyorum. Sakın kimse ağzımıza mı öykünüyor diye alınmasın.  Köşk sayfasını burada kapatıp, Küçük Yapalak sayfasını aralıyorum.

09.06.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HALİL EMMİNİN BOCUSUNUN BACAĞIMDA ET KOPARIP YEMESİ

ataturk-sozleri-ogretmenler-gunu

KAVGA EDEN ÇOCUKLAR Bir gün eniştKÖPEK ISIRMASIemlerin evlerinin 100 metre kadar uzağında evi olan küçük kardeşi Hüso emmi ile birileri damların üstünde itişirken, Mehmet Ali emmi bana: “Turaç, çabuk bizim Halil’e git, tüfeğini alsın, çıksın, bizim Hüso’yu dövüyorlar!..” dedi.

Eniştemlerin evlerinden aceleyle fırlayıp, Nebo Halil ve Hüsün emmimin kızı Menekşe bacı ile evli olan kardeşi Mıçço Mustafa’nın evini geçtikten sonra100 metre kadar batısındaki Halil emmilerin evine bir solukta gittim. Avlunun kapısını açıp içeri girdim. Heyecanla ve yüksek sesle: “Halil emmi!.. Halil emmi!.. Hüso emmiyi dövüyorlar. Mehmet Ali emmi ‘Halil tüfeğini alsın, çabuk çıksın!’ dedi” diye sözlerimi tam bitirmiştim ki, avlularındaki bostan bocusu sine sine yanıma gelmiş: “Ulan ne ortalığı karıştırıyorsun!..” dercesine sağ bacağımın dış tarafında pantolonumla birlikte bir lokma etimi koparıp gözlerimin önünde ağzını şapırdatmaya başladı. Canım fena halde yanınca, ben olanca gücümle feryat etmeye başladım. Avluya Felek, ablası, anası, Seyfi, ardından Halil emmi çıktılar, bocuyu kovdular. Halil emmi mavzerine kaptı, ben de bacağıma sargılar sarıldıktan sonra topallaya topallaya eve gittim.

Aylarca bacağımın ağrısından yatıp kalkamadım, topal topal gezdim. Kocakarı ilaçları ve yağlı hamurlarla iltihaplarını aldılar. Bu bocunun ısırık izini o günün anısı ve eğitim gazisinin ikinci nişanı olarak hala taşımaktayım.

***

KARNE TATİMİ HERGİN’DE GEÇİRMEM

Karnesiz karne tatilinin ne zaman başladığı, ne zaman bittiğini ve Hergin’e nasıl geldiğimi anımsamıyorum ama karne tatilimi Hergin’de geçirdiğimi çok iyi anımsıyorum. Kürtçeyi öğrenememiştim ama Türkçeyi Kürt aksanıyla konuşuyordum. Abim Ali ve hizmekerimiz Cullo Kefo’nun oğlu Bayram beni ahırın bir musuruna çıkarırlar “Okul vakti yaklaştı” şarkısını zorla söyletirlerdi. Ben de bir yandan ağlar bir yandan Kürtçe vurgularıyla hem o faşistlere, hem de bir ahır dolusu camızlara, ineklere, danalara, atlara onların istediği tempoda:

“Ğalğ artığ sabah oldu / Her taraf sesle doldu / Güneş doğdu ufğun aşdı / Oğul vağdı yağlaşdı // Südcü köşeyi döndü / Bütün lambalar söndü / Karanlığlar uzağlaşdı / Oğul vağdı yağlaşdı // Sürü getti ovaya / Guşlar uçdu havaya / Uyğunun da dadı gacdı / Oğul vağdı yağlaşdı” şiirini yüksek sesle okuturlardı. “k”leri “ğ” gibi telaffuz etmeme gülerler, benimle dalgalarını geçerlerdi. Ben de gözlerimden seller gibi gözyaşları akıtarak şiiri bitirirdim. Sadist herifler benim bu hallerime bakar bakar büyük bir zevk alırlardı.

Bayram elleriyle tütünden sigara sarar, “Kim daha uzağa üfleyecek? diye ahırın penceresinden içeri giren loş ışığa doğru üfleyip yarışırlardı.

Sabahleyin üşümemek için gidebileceğim tek yer olan 40-50 camız, sığır ve atların ahırına gittiğimde Ali, elime ağaç dallarından uçları çakı sivriltilmiş çöpleri verir: “Get, tarhana kazanından pancarları bu çöplere geçir, kimseye görünmeden çabucak gel! Gelmezsen elimden kurtulamazsın ha!..” diye de beni tehdit ederdi. Ben de eve gider, altı tezek ya da kerme ile ısıtılan, dibi kara kurum kaplı kocaman kazanın içinde fokur fokur kaynayan tarhana kazanını kocaman ağaç çomçayla karıştırır, içindeki pancar dilimlerine sivri çöpleri zıpkın gibi saplar, kimseye görünmeden doğru ahıra giderdim. Gözlerimin içine baka baka yerler, ardından da deli tütünden sarma sigaralarını tüttürürlerdi.

Nihayet karne tatilim bitti, Köşk’e dönmem gerekiyordu. Büyük anam gıyabında Küşo diye bahsettiği çoban kayıp koyununun Köşk’te olduğu duyumunu almış olduğundan oraya gidecekmiş. Beni de onunla göndermek istediler.

Benim Köşk’e gideceğimi anlayınca Ali elime hava pompasını verdi. “Naylonun bütün tekerlerinin havaları inmiş, git onları şişir, ondan sona nereye gediyorsan get, yoksa seni bir yere salmam!” dedi. “Köşşo’yu kaçırırsam, kiminle Köşk’e gideceğim* En iyisi gidip lastikleri şişireyim” dedim. Aldım elimi pompayı bizim evlerim altındaki arkın altında duran naylonun yanına gittim. Bütün lastikleri boşalmıştı. Her birisini bomba gibi şişirdim. Eve geldim. “Ben sana ne dedim? Git lastiklerin havalarını şişir demedim mi? Sen daha ne duruyon, yoğsa saba seni Köşk’e salmam ha!..” dedi. Güldüm: “Hepsini de şişirdim” dedim. “Ula daha gaç dakka oldu, sen beni mi gandırıyon?” dedi. “Yoğ, niye gandırıym ki, inanmıyorsan get bağ!..” dedim. “Ula sen kompresör müsün? Helal olsun. O zaman motorun da lastiklerini şişir” dedi. Zorunlu olarak gidip garajdaki motorun da lastiklerini şişirip geldim.

Övünmek gibi olmasın benim yanımda kompresör bile aciz kalırdı. O kadar hızlı hava vururdum ki, sayarken bile sayıyı yetiştiremezdim. Allah Ali’den razı olsun, onun sayesinde kollarım öyle güçlenmişti ki, akranlarımdan hiç kimse bileğimi bükemezdi.

Sekiz tekerin sekizini de şişirdim. Sonra, yarın Küşşo ile Köşk’e gitmeye hazırlandım. Küşo da “Ben saba erkenden Köşk’e gedeceam, Turaç’ı hazırlayn” dedi.Ben “Ali ile Cullo Bayram’dan kurtuluyom, arkadaşlarıma, okuluma kavuşacaam” diye seviniyordum.

Anam üzerimdekileri yıkayıp kuruttu, beni de çimdirdi. Sabahleyin kahvaltımı yaptım. Gitme zamanı beni yine bizim evin doğu tarafındaki duvarın önüne götürdü, cebinden çıkardığı bir 5 lirayı harçlık olarak ceketimin cebine soktuktan sonra bana sarılıp defalarca öptü, kokladı, okşadı. Ben de anamın elini öptüm. “Hadi güle güle get oğlum. Mehmet Ali’ye, Elif bacına selam söyle, Allah zihin açıklığı versin” derken, gözlerinden yine sevinç yaşları damlamaya başladı.

Kahvaltıdan sonra Küşo ile birlikte Hergin’den ayrıldık. Güzün, Mehmet Ali emmi ile 4-5 saatte at ve eşekle gittiğimiz yollardan Karacaören’i geçip tepeye çıktıktan sonra karlara bata çıka, yoruldukça dinlene dinlene, acıktıkça çıkınımızdan azığımızı yiyerek akşama doğru Köşk’e vardık.

Küşo emmi beni Elif bacımlara teslim etti. Kendisi de o gün onlarda misafir oldu. Mehmet Ali emmi, bacım ve yeğenlerim beni görünce sevindiler. Bacımın ve Mehmet Ali emminin ellerinden öptüm. Onlar da bana sarılıp yanaklarımdan öptüler. Yeğenlerimle sarılıp öpüştük. Küşo emminin de hal ve hatırını sorup misafir ettiler. Ben sorulan sorulara yanıtlar verdim, selam gönderenlerin selamlarını söyledim.

Yol boyunca defalarca “Küşo” emmi diye hitap etmeme karşın, beni uyarıp “Benim adım Küşo değil, Durdu’dur” demediği için Elif bacımlarda da Küşo emmi demeye devam ettim. Elif bacım gülerek beni bir kenara çekip “Onun adı Küşo değil, Durdu’dur” dedi. Hiç bozuntuya vermeden ondan sonra Durdu emmi demeye başladım.

***

KARNE TATİLİNDEN SONRA KÖŞK’TE İKİNCİ DÖNEM

Karne tatilinden sonra kış çok sert ve karlı geçti. En kötü günlerde bile okula gidip gelmeye, alışık olduğumuz şeyleri yapmaya devam ettik. Bütün günler ve aylar neredeyse birbirinin aynısı olarak devam ediyordu. Eğitim-öğretimin devam ettiğini görüp de başka köylerden okumakta olan Vahit ve Murtaza gibi yeni arkadaşlarımız da aramıza katılmışlardı.

Öğretmenimizin hiç yüzünü görmediğimiz halde nefesini ensemizde hissediyor, her gün yeni şeyler öğreniyorduk, kurulu düzen kendiliğinden tıkır tıkır işliyordu. Okuma ve yazma açlığı çeken bütün öğrenciler, bilenlerin bilmeyenlere öğretmesi, kendi özel gayretleri ve azimleri sayesinde normal bir okulda öğrenebileceğinden bile daha fazlasını en kısa zamanda neredeyse öğrendiler. Herkes mutlu ve durumundan memnundu.

Karlar yavaş yavaş erimeye başlayınca, okula hiç uğramayan öğretmenimizin yüreğini müfettiş korkusu sarmış olmalı ki, Nisan ayının başlarında okuldan çıkmaz oldu. Sınıflara giriyor, eksikleri tamamlamaya çalıyor, sık sık kontroller yapıyor ve ödevler veriyordu. En başta ben olmak üzere önlüğü ve yakası olmayan öğrencilere “Hani senin önlüğün?” diyor, elindeki topuzlu değnekle kafasına acımasızca vuruyordu. “Hani senin yakan?” diyor, kafasına vuruyordu.

Beni sıkıştırdıkça “Yakında Mehmet Ali emminin mahkemesi var, Elbistan’a gidecek, gelirken de bana önlük ve yaka getirecek” diyordum. Ne Mehmet Ali emminin Elbistan’a gittiği vardı, ne de benim aynı sözleri tekrarlamamın sonu geliyordu. Her sorgu, sual ve yoklamadan sonra kafama birkaç defa topuzlu değnek yiyordum.

Bu yetmiyormuş gibi her gün sınıfa geliyor, sanki kendisi tek bir harf öğretmiş gibi: “Herkes defterini çıkartsın, adını soyadını yazsın” diye ödev veriyordu. Ben de karne tatilinde Hergin’de abim Cuma’nın üzerine adımı soyadımı yazıp bana hediye ettiği defteri ve kalemi çıkarıp “Turaç Kale” diye yazıyordum. Yazdıklarımızı yoklamaya geldiğinde: “Senin adın, soyadın ‘Turaç Kale’ değil, ‘Turaş Kalem’dir. Sen adını soyadını bilmiyor musun? Niye doğrusunu yazmıyorsun?” diye topuzlu değneğiyle kafama vuruyordu. Ben her itiraz ettiğimde topuzlu değnek kafama daha sert iniyordu. Kafama yediğim topuzlu değneklerden kafamda patates gibi birçok yumrular oluştu. Artık dayanamaz olmuştum.

Nisan’ın sonuna doğru bir gün kaçıp Hergin’e gitmeyi kafamda tasarladım. Bu planımı kimseye söylemedim. Masmavi gökyüzünde güneşin pırıl pırıl parladığı bir gün kimseye görünmeden ve haber etmeden Hergin’in yolunu tek başıma tuttum.

Elbistan’a gelip giden insanların, atların ve eşeklerin kardan oluşturdukları belime kadar gelen çığırından adeta kaçarcasına yola düştüm. Karlara bata çıka, düşe kalka Karamağara’ya geldim. Kestirmeden Karamağara’nın tepesine çıktım. Daha kestirme olduğunu bildiğim halde Kınalıdere’den gidip kurtlara yem olmamak için sağ taraftaki izi takip ederek Palavar’ın karşısına dek geldim. Sonra sola dönüp Höplek köyü ve önünde Türk Bayrağı’nın dalgalandığı Jandarma Karakolu görünmeye başladım. Birkaç yüz metre daha gittikçe azalan karla içinde yürüdüm. Höplek sırtlarından itibaren karlar bitti, biraz daha ilerledikten sonra yollar kupkuruydu. Ayaklarımın altında 10 km’lik yemyeşil Sarsap Vadisi uzanıyordu. Ondan sonra da sırtını Şardağı’na yaslamış, tepesi bembeyaz karlarla kaplı olan yemyeşil Elbistan Ovası seriliydi.

Kendimi cehennemden kaçıp cennetin kucağına düşmüş gibi hissetmeye başladım. Okumayı, yazmayı ve rakamları çok iyi öğrendiğim halde okula hiç uğramayan öğretmenimizin sınıfımı geçirip geçirmeyeceğini bilmememe karşın, kendimi geçmiş kabul ediyordum. Ayrıca karların erimesi ile birlikte içine müfettiş korkusu düştüğü için okula gelmeye başlayan öğretmenimizin üzerimizde sanki bir hakkı, emeği varmış gibi cehennem zebanileri gibi her gün kafama hiç acımadan topuzlu değneğiyle vurup yumrular oluşturmasından da kurtulmuş olduğumdan sevinçten içim içime sığmıyordu. Kurtuluşu ve özgürlüğü seçip Köşk’ten tek başıma kaçıp kurtulduğum, cennete kavuştuğum için kendimle adeta gurur duyuyordum. Neşe içinde, bildiğim ezgileri, “Dağ başını duman almış” marşını ve “Kalk artık güneş doğdu” şarkısını içimden tekrarlayarak önümde kalan 10 km’lik yolu tamamlayıp Hergin’e geldim.

Gökyüzünde parlayan güneş ve onun kardan yansıyan kavurucu parlak ışınlarıyla zencilere dönmüş olmalıyım ki, henüz okulların tatile girmediğini bilip de tek başıma beni karşılarında görenler, gözlerine inanamıyorlar ve şaşkın şaşkın yüzüme bakıp gülüyorlardı. Ben niçin güldüklerinin farkında bile değildim. Meğer onlar bu kadar simsiyah oluşuma gülerlermiş… Ben kendimi göremediğim için bunun farkında bile değildim.

İlk olarak babamın odasına gidip ellerinden öptüm. O da beni öptükten sonra babamla aramızda şöyle bir diyalog oluştu:

-“Oğlum, kiminle geldin, nasıl geldin, niye geldin?”

-“Oğulumuz tatil oldu, ben de havalar iyiydi, tek başıma yürüyerek geldim.”

-“Okulların tatil olmasına daha çok var. Bu gadar erken nasıl tatil olur, senin tek başına o ıssız dağ yollarında gelmene nasıl müsaade ederler oğlum? Bunda bir iş var emme bilemem.”

-“Ne biliym, oldu işte!” diye babamı inandırmaya çalıştım.

Babam Mehmet Ali emmiyi, Elif bacımı, yeğenlerimi sordu. Daha birçok ecel sorusundan sonra:

-“Oğlum, kafandaki bu şişlikler nedir? Simsiyah olmuşsun, Araplara dönmüşsün, bu vaziyetin nedir?” dedi. Ben de:

-“Arkadaşlarımla şakalaşırken, güreşirken gafam öyle öyle oldu. Hava çok güneşliydi, gar da yüzümü yağmış, ondan kararmışım zaar …”

-“Peki, karneni aldın mı, sınıfını geçtin mi?”

-“Sınıfımı geçtim emme karnelerimiz de sona verilecek” dedim.

Babam inandı mı, inanmadı mı bilemem ama anamı, büyük anamı, diğerlerini görmek bahanesiyle babamın odasından ayrıldım.

Anamın, büyük anamın, gelinlerin ellerinden öptüm. Beni her gören aynı soruları sordular; onları da babamı atlattığım gibi atlatmayı becerdim.

Beni sağlıklı gören anam çok sevindi, sarılıp sarılıp defalarca öptü, kokladı, gadamı aldı, gurban oldu… Bir de kendisine yoldaş bulduğu, birlikte camızları yayacağımız için Mustafa çok sevindi.

08.06.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HALKÇILAR İLE DEMİRKIRATLARIN BİTMEZ TÜKENMEZ KAVGALARI

Mehmet Ali Erdoğanbeştaş mavzer mermisi

Köşk köyünün verimli toprakları, çayırları, yaylakları, kışlakları, pınarları kendilerini diğerlerinden daha soylu, Mavzerasil ve ağa görüp soyadları Erdoğan; adları sırasıyla Şeğo, Derviş, Hüseyin, Halil, Mehmet Ali ve Hüso olan 6 kardeşin iken, CHP’yi terk edip Demokrat Parti’ye geçmedikleri için kapılarında çalıştırdıkları Demokrat Partililere 1954 Toprak Tevzi Komisyonu tarafından dağıtılınca köyde huzur ve barış ortamı tamamen bitmiş ve köy halkı Halkçılar ve Demirkıratlılar olmak üzere ikiye ayrılmıştı.

Toprakları ellerinden alınanlarla, kendilerine toprak verilenler adeta birbirlerine karşı kan düşmanlığı güdüyorlardı. Bundan dolayı da en küçük bir bahane yıllarca birlikte kardeşçe yaşayan köylülerin birbirlerine düşmelerine, uzun menzilli silahlarıyla zaman zaman birbirlerine minicik mazgal deliklerinden ateş etmeleri eksik olmazdı. Her Halkçının Demirkıratlara bakan duvarlarında en az bir mazgal deliği, aynı şekilde her Demirkıratın daHalkçılara bakan davarlarında en az bir mazgal deliği bulunurdu. En ufak bir kavgada mavzerler, martinler, filintalar bu mazgal deliklerinden çıkarılır, karşılıklı olarak birbirlerine “Zommmm!.. Zommmm!..” sıkarlardı. Yeteri kadar zomurtulardan sonra tekrar günlük yaşamlarına dönerlerdi.

Bana kalırsa, Menderes’in Demokrat Partisi, özellikle Alevi köylerindeki birliği, dirliği, düzeni, birbirlerine kardeşçe bağlılıklarını, barış ve kardeşlik ortamını ortadan kaldırmak ve ellerinden toprakları alınan Alevilerle, kendilerine hiçbir altyapısı yapılmadan toprak verilen Alevileri birbirlerine düşürmek için bu uygulamayı bilinçli olarak yapmış ve amacına da varmıştır. Aynı uygulama bir Alevi köyü olan köyümüz Küçük Yapalak’ta da yapılmış ve aynı sonuç elde edilmiştir.

***

Küçük Yapalak’ın Boklucalar (Örenler) mevkiinde dedem Mamo Ağa’dan oğullarına kalan binlerce dönüm arazi köylülere dağıtılıyor. Dağıtılmayan 200 dönüm kadar kısmına da bizimkiler silahlanıp traktörlerine binip orasını sürmeye gitmişlerdi. Bizimkilerin sürmesini istemeyen köylüler de silahlanıp engellemeye çalışmışlardı. Biz çocuklar da traktörlerin arkasına düşüp Hergin’den oraya yürüyerek gitmiştik. Bizimkiler gece gündüz sürekli olarak orayı sürdüler. 1975’te Küçük Yapalak’a kadastro girince üzerlerine tapulatmışlardı. Bu Boklucar yüzünden çıkan sürtüşmeler de sonuçlanmıştı. Şu anda orası Hüsün emmimden dolayı Mamo emminin, Hacıa emmimden dolayı oğlu Haydar emminin, babamdan dolayı da abim Ali’nin üzerine yazılmıştır. Aradan biraz daha zaman geçerse, diğer hissedarlar avuçlarını yalamaya başlar.

***

Kendilerine toprak verilenler, kooperatifleşip örgütlenemedikleri ve topraklarını işletemedikleri için olanakları olanlara höbek (1/10) karşılığı kiraya vermek ve 20 yıllık süre dolunca da onlara tekrar satmak zorunda kalmışlardır. Bunun böyle olacağı biline biline elindeki topraklarla kıt kanaat geçinen insanları diğerleriyle düşman etmenin başka bir açıklaması olamaz.

***

Öğretmenimiz bekâr olduğu için neredeyse her gün onun varlığı ile kendilerini onurlanmış gören Demirkıratlıların birinin evinde yer, içer, kumar oynar, orada yatar ve okula bile uğramazdı. Bu durumdan da hiçbir velinin şikâyetçi olduğunu duymuş değildim.

Öğretmen okula uğramazdı ama öyle bir sistem kurmuştu ki, herkesin ensesinde adeta nefesi duyulur ve korkusunu çekerdik. Birtakım öğrenciler gizli ajanlar gibi günü gününe, saati saatine diğerlerini “Bu öğrenci falanla Kürtçe konuştu; bu öğrenci de falana şöyle küfretti, böyle küfretti” diye fişlenirlerdi. Kim kimi fişliyor bilemediğimiz için herkes birbirine ajan gözüyle bakar, ondan çekinirdi. Köyün tamamı Kürt olduğu ve doğru dürüst Türkçe bilmedikleri için zaman zaman Kürtçe konuşmamaları ve fişlenmemeleri olanaksızdı. İçlerinden Kürtçe bilmeyen tek öğrenci de bendim. Ben de ona buna bol bol küfretmekten dolayı fişlenirdim. Tek bir Kürtçe sözcüğün parasal cezası 5, tek bir küfrünki de 25 kuruştu. Kürtçe konuştuğu ve küfrettiği için ceza almayan yoktu ama eminim ki, küfretmekten dolayı ceza alanların en başında rekor bana aitti. Allah’tan ki bu paraların tahsili yapılmadı, aksi halde herkesin babası iflas bayrağını çoktan çekerdi.

Kendisi okula bile uğramadığı halde 4 ve 5’inci sınıf öğrencileri hem 1’inci sınıflara, hem de kendi sınıflarına öğretmenlik ederler, bildiklerini diğerlerine öğretirlerdi. Asıl olması gerekeni kimse bilmediğinden dolayı bu, doğal sayılıyor, kimse de itiraz etmiyordu.

***

Hemen hemen hiçbir öğrencinin doğru dürüst kitabı, defteri, kalemi, kalemtıraşı, silgisi, cetveli, çantası yoktu. Bazılarımızın elinde “At, At, Tut!.. Yat, Yat, Uyu!..” ile başlayıp “Karga, karga gak dedi; çık şu dala bak dedi” diye biten Alfabe kitabı vardı. Kitabı olmayanlar da olanlarınkinden yararlanırlardı. Ayrıca basılı ne bulursak onu kitap diye okur, üzerine yazı yazabileceğimiz ne bulursak onun da üzerine defter diye yazı yazardık. Belli bir kılık kıyafet zorunluluğumuz olmadığı için herkes ne bulursa onu giyer, onunla yatar, yuvarlanır, onunla okula gelirdi. Bütün öğrenciler adeta okuma, yazma ve bir şeyler öğrenme hastalığına tutulmuştu. Amacımıza varmak için okul sadece bir bahaneydi. Öğrenmemiz gerekenleri azim ve bilenlerin desteği ile çabucak ve hızla öğreniyor; birbirimizle adeta yarışa gidiyorduk.

Sonbaharın can çekişen günlerinde alfabemizdeki “Kalk artık güneş doğdu, ufkun aştı, okul vakti yaklaştı” şiiri ile “Ankara’nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak! Düşman yine başkaldırmış, şu feleğin işine bak!” marşını ezberlemiştik. Bu şiir ve marştaki bütün “k”leri Kürtçe aksanı nedeniyle “ğ” olarak telaffuz ederdik. Okulumuzun bulunduğu konum yüksek ve soğuk olduğu için teneffüslerde ve öğle paydoslarında100 metre kadar güneyimizdeki dulda yamaca gider, kendiliğimizden oluşturduğumuz gruplar halinde en çok “Ankara’nın taşına bak!” marşını söyler eğlenirdik.

***

Yeğenim Kemal ile ben “Kim daha önce okuma ve yazmayı öğrenecek?” diye adeta yarış ederdik. Doğal çevresi çok daha fazla olduğundan Kemal, benden her zaman bir adım önde giderdi.  Okuma yazma bilen amca oğullarına, hala oğullarına 25 kuruş, düğme ya da koyunların ön ayaklarından çıkarılan aşık gibi oyuncaklarından birini onlara vererek alfabedeki bir parçayı öğrenir gelirdi. Benden de karşılığını almadan bana öğretmezdi. Bundan dolayı Kemal her zaman benden daha kârlı olurdu.

Okumayı bu yöntemle bir ay gibi kısa bir zamanda öğrendik. Yazı yazmaya gelince, kitap harflerini aynen taklit ederdik. Yazılmasında en çok zorluk çektiğimiz harf karıncaya benzeyen küçük “g” ile şapkalı “ğ” harfleriydi. Rakamları da eniştem Mehmet Ali emmi öğretti. Dört işlem diye bilinen toplama, çıkarma, çarpma, bölmeye gelince hiç haberimiz bile olmadığından merak edip öğrenmediğimiz gibi, öğreten de olmadı.

Mehmet Ali emmi gibi varlıklı aileler kendi paralarıyla tuttukları hocadan Latin harfleriyle okuma yazmayı öğrenmişler. Ceketinin koyun cebinde zaman zaman küçük bir not defteri, bir de kopya kalem çıkarır, ona el yazısıyla bir şeyler yazardı. Aynen Atatürk’ün el yazısı gibi… İtalik harflerin birbirlerine bağlanması, yukarı ve aşağı uzantısı olan iki boyutlu harflerin öyle çalımlı uzantıları olurdu ki, seyrine doyamazdım. Hele bir 3 boyutlu “f” harfi vardı ki, seyretme de yanında yat… Gerçekten söylüyorum Mehmet Ali emminin el yazısının hayranıydım.

Bütün okul yaşamım boyunca o yazı sitilini taklit etmeye çalıştım, yazı derslerimize giren öğretmenlerin öğrettiklerini de az bulmuş olmalıyım ki hâlâ kitaplığımda bulunan bol örnekli güzel yazı çalışması kitabındakileri de taklit ettim ama o kadar güzel yazı yazacak yetenek yokmuş ki, bir türlü öyle güzel yazılar yazamadım.

Yazı yazmasını bilmeyen ve güzel yazı görmemiş öğrencilerim benim yazımın güzel olduğunu söylerlerdi. Ama ilkokul bile görmemiş Mehmet Ali emminin o harika yazılarını görmüş olsalardı, kim bilir benimkilere ne derlerdi. 17 Ağustos 1999 büyük yıkımından sonra günlük tutma virüsüne yakalandım. Bugüne dek 12600 sayfa günlüklerimi, onun birkaç katı da mahkeme dosyalarımı, farklı konulardaki yazılarımı yazarken, alay ettiğimiz doktor yazılarından bile berbat oldu. Şimdi kendi yazılarımı ben bile okuyamıyorum vallahi.

***

En çok defter ve kalem bulmaktan güçlük çekerdik. Bazen kurşun kalemlerimizi parçalara ayırır, iplikle aynı kalınlıktaki bir ağaca bağlar ya da oyuk bir ağaca sokar sonuna dek kullanırdık. Defter yerine de evde bulabildiğimiz kese kâğıtları, çimento torba kâğıtları bulunmaz birer nimetti. Silgi yerine atılmış lastik ayakkabıların tabanlarını kullanırdık. Araç ve gereçlerimizi bez torbaların içine koyardık. Okulun sobasında yakacağımız tezek, basma ve kermeleri her gün koltuğumuzun altında götürürdük. Kara tahtada yazı yazmak için sertleşmiş beyaz toprakları kullanırdık. En bol olan şey de eski keçelerden kesilmiş tahta silgileriydi.

Bir gün son dersimiz bitmek üzereyken arkamda oturan muhtarın oğlu torbasından çimento kâğıtlarından yapılma defterini çıkardı. İçimden “Bu defter aynen benimkine benziyor” dedikten sonra şüphelenip torbamın içine baktım ki, benimkiler yok… Arkama dönüp sertçe: “Sen benim defterimi çaldın, hırsız!.. Defterimi ver!..” diye bağırdım. “Bu senin defterin deâl, bu benim defterimdir, vermem!” dedi. Verirsin vermezsin diye ağız dalaşından sonra gönlüyle vermeyince anlayınca ayağa kalkıp sıranın üzerine çıktım.  “Ben adama defterimi yedirmem ula!..” diye olanca gücümle çocuğun burnuna bir tekme savurdum; zavallının ağzı burnu kan revan içinde kaldı. Canı fena halde yanmış olmalı ki, feryat etmeye başladı. Gönlüyle vermediği defterimi de alıp torbamın içine koydum.

Tam bu arada paydos zili de çaldı. Bütün okul dışarı çıktık, Halkçılarla Demirkıratlılar yol boyunca birbirimize girdik. Bizim sınırlarımıza gelinceye dek kahramanca (!) savaştık. Allaha şükürler olsun ki,  Demirkıratlıları mağlup ettik. Biraz sonra uzun menzilli tüfekler mazgal deliklerinden çıktı, herkes kendine göre düşman gördüğü tarafa “dan, dun” etmeye başladı.

Köylerde, hele de bu köyde dayak yiyip ağlayarak eve geleceğine, öl daha iyi. Eğer dayak yiyip gelseydik, evde kimse yüzümüze bakmazdı.

Demirkıratlıları nasıl mağlup ettiğimi yeğenlerim ballandıra ballandıra enişteme ve bacıma anlattılar. Onlar da beni adeta bir kahraman gibi karşıladılar. Ben de zafer kazanmanın keyfini yaşadım. Köylerdeki yiğitler, kahramanlar bu koşullarda yetiştiğinden, sebebi her ne olursa olsun, kimse çocuğunun korkak ve pısırık olmasını istemezdi. Çocuğu haksız bile olsa, ailenin ileri gelenleri onu destekler, arka çıkar, asla onu suçlamazlardı, tam tersine onu bu marifetlerinden dolayı överlerdi. Böylesi ortamlar geleceğin kahramanlarının yetişmesi için büyük fırsat sayılırdı. Bu koşullarda kendini gösterebilenler, geleceğin en gözde yiğidi olurdu. Herkes ondan korkar, çekinir, hatırını sayardı. Dolayısı ile onun sayesinden ailesi de çok itibarlı olurdu.

***

Hani bu Halkçılarla Demirkıratları ya da şöyle diyelim: Ağalarla diğerlerinin savaşlarının yoğun olduğu bir dönemde Mehmet Ali emmi bir mahkemesinden dolayı Elbistan’a gidiyor. Her gidişinde en az 2 gün evinden uzak kalıyor. Bunu bilen Demirkıratlar,  henüz genç bir gelin olan Elif bacımı korkutmak için gecenin yarısında damın üzerine çıkıp damı tekmeliyorlar. Elif bacım mavzeri kaptığı gibi ayak seslerinin geldiği yerlere arka arkaya zomulatmaya başlayınca gelen hainler korkularından kendileri kaçıp canlarını zor kurtarıyorlar. Tabii Elif bacım da ulusal kahramanımız Nene Hatun kadar olmasa da cesareti ve düşmana karşı bir kadının namusunu ve evini nasıl koruyacağını göstermiş olduğu için ağızdan ağıza, kulağa bu kahramanlığı yayılıyor ve bölgesel kahraman sayılıyor. Bizim en iftihar ettiğimiz şeylerden birisi de budur.

***

Şimdiki nesil bu Mavzer’in ne menem bir silah olduğunu bilmez. Bilmeyenler için açıklayayım: Alman malı uzun menzilli, haznesine 5 adet mermi alan, her atışta el ile hareket edilen bir mekanizması olan silahtır.  Sol el namludan kavranır, silahın sol tarafındaki mekanizması sağ el ile yukarı kaldırılır, geriye çekilir. Fişeklerle dolu olan 5’li şarjör üstten yerine yerleştirilir, fişekler şarjörden yuvasına yerleştirilir, boş şarjör yuvasından çıkarılır, mekanizma hızla öne itilerek namluya bir fişek sürülür, sonra mekanizma 90 derece aşağı hızla indirilerek kapatılır. Ondan sonra kundak sağ omza sıkıca yerleştirilir, sağ elin işaret parmağı tetiği çekecek şekilde kabzayı sıkıca kavrar, sonra nişan alıp tetiğe basılır. 5 mermi bitinceye kadar bu aç-kapa işlemi yapılır ve tetiğe basılır. Haznedeki mermiler bitince aynı işlem tekrar yapılır. Ne kadar hızlı olursanız olun 5 mermiyi yatağına yerleştirip bunları tek tek sıkabilmek için en az 60 saniye gerekir. Bunun için de özel eğitim almak, sıkmak için de biraz yürekli olmak gerekiyor. Elif bacım daha önceden bu eğitimi almış ve benim tanıdığım kadınların içinden de en yüreklisidir.

***

Bu mavzerlerle kıyaslandığında şimdikiler çocuk oyuncağı sayılır. Varlıklı her ailenin kendini korumak için en az bir tane mavzeri, martini ya da filintası, ayrıca birkaç tane de tabancası, yeteri derecede de mermileri olurdu. Bütün bunları 12 Eylülcüler özellikle Alevi köylerinde tehditlerle toplayıp onları diğerlerine karşı korunmasız hale getirdiler.

Güneydoğu’nun birçok ilinde katliam silahı olan kalaşnikoflara bile ruhsat verilirken, diğer illerde de silahsızlandırma politikası sıkıyönetim komutanları tarafından acımasızca sürdürülüyor ve silahı olmayanlara bile bir yerlerden silah temin ettirip toplanıyordu. İki tabanca da benim vardı. Birini Gaziantep’te teslim etmiş, diğerini de köyde saklıyordum. Sonunda onu da teslim etmek zorunda kalmıştım. Bu konudaki öykümü burada yazmaya kalkarsam, bu yazının sınırlarını çok zorlamış olurum. Diğer illerden silahlar toplanırken, Güneydoğu’da silahlara ruhsatlar verilmesi bugünkü ortamı hazırlamak değişeydi, neyin nesiydi?

***

Gündüzleri de bazen sudan sebeplerle Halkçılarla Demirkıratlıların bitmez tükenmez kavgaları nedeniyle mazgal deliklerinden silahlar sıkılırdı. Pırço Hüseyin emmi ile kardeşi esrarkeş Hasan Efendi’nin birleşik evlerinin güneyinde biz oyun oynarken üzerimizden bommm!.. bommmm!.. cıvvvv!.. cıvvv!.. diye kurşunlar giderdi. Biz bu seslere alışık olduğumuz için umursamadan oyunumuza devam ederdik.

***

Ben Köşk’e gelmeden önce, böyle bir arbedede keskin nişancı “Topal Osman” lakaplı Hüseyin emmi kendi mazgal deliğinden 1957’nin Mayıs ayında sıktığı mavzer kurşunuyla Demirkıratlardan Gıllan Hasan emminin kendi mazgal deliğinden tüfeğini çıkartıp etrafa kurşun sıkarken çenesini dağıtıyor. Adam ölümden kıl payı kurtuluyor.

Adamcağızdan bahsederlerken “Ağzı Eğri” diyorlar. Bu suçu Topal Osman emminin bekâr yeğeni, Şeğo emminin oğlu Kahraman abi üzerine alıyor: “Onu ben vurdum” diyor ve asıl suçlu olan amcasının yerine Elbistan Hapishanesi’nde yatıyordu. Bütün Halkçıların en kahramanı Kahraman abi idi. Onu ne zaman aklıma getirsem Gaziantep’in Kurtuluşu’nda efsaneleşmiş Karayılan gözümün önüne gelir.

***

Köşk’e kar yağmadığı gün hemen hemen olmazdı. Okula giderken boyum kadar yeni yağmış karı yara yara önde gidip yol açmak benim görevimdi. Kemal’in kucağında okulun sobasında yakmak için tezekler, basmalar ya da kermeler olurdu. Tahsin de genellikle üzerine oturacağımız minderi, içinde kitapların, defterlerin ve diğer araçların olduğu torbaları taşırdı.

1957-58 kışı o kadar çok kar yağdı ki, her evin yetişkinleri günler, geceler boyunca toprak damları, sürgülerle kürümek olanaksız hale gelince, ağaç kar kürekleri ile kürürlerdi.  Kardan kaybolan kapı ve pencerelerin önlerindeki karları uzaklaştırmaya çalışırlardı. Mehmet Ali emminin gece gündüz damlardan hiç inmediği günleri bilirim. Damlardaki karları kürekle uzaklaştırmaya bizim gücümüz yetmezdi ama yeğenleri kendilerininki kürüdükten sonra yardımına gelirlerdi. Ne kadar damın varsa, kışın o kadar da zahmet çekerdin.

Tek katlı evler etraflarına yığılan karlardan görünmez olurdu. Biraz uzaklara gidebilmek için metrelerce üzeri açık yollar yapılırdı. Biz çocuklar da biraz güneş gördüğümüzde ya toprak damlarda oynar ya da kardan tüneller yapar içinde oynardık. Soğuk havalarda genellikle günümüz sıcak odalarda, ahırlarda, ağıllarda geçerdi.

Misafir odasında oturma fırsatı bulduğumuzda Elif bacımın çeyizinden kalma gramofonun üzerine sahibinin sesi taş plaklardan birini koyar çalardım. Hoşuma en çok gideni de “Ha bu diyar, ha bu diyar”dı.

Bir gün bu plaklarla ilgili olarak şunu anlatmıştı: “Ağam bu gramofonu bana çeyiz olarak aldıydı. Anamla bacım (anam) kavga ettikleri zaman gramofona ‘Koca avrada mest aldım, feriğime fes aldım/Çatla da patla koca avrat’ plağını çalar, anamı kızdırırdım” derdi.

Ben de en çok bu plakla “Ha bu diyar”ı çalardım. İşte ha bu diyar:  “Gece çıktım ayaza /Sarıldım bir beyaza /Ele bir yar sevmişem /Hem okuya hem yaza //Ha bu diyar ha bu diyar /Ha bu di ha bu di ha bu diyar /Eledir yar eledir /Aşkın beni söyletir / Almış yari yanına /Hem sever hem söyletir // Ha bu diyar ha bu diyar /Ha bu di ha bu di ha bu diyar //Irmak susuz olur mu /Dibi kumsuz olur mu /Doğru söyleyin dostlar /O yar bensiz olur mu //Ha bu diyar ha bu diyar /Ha bu di ha bu di ha bu diyar.”

***

Eniştem bazen boş zamanlarımızda Kemal’le beni sıcak ahıra çağırır, önümüze de kenelenmiş koyun ve tokluları yatırır: “Bunların kenelerini tırnaklarınızın arasında sıkıştırıp böyle kıracaksınız” derdi. Kemal verilen görevi zevkle yapardı. Ben, keneleri kırıyormuş gibi tırnaklarımı birbirine sürter, çıt çıt sesleri çıkarmaya çalışırdım.

Kemal benim kene kırmayıp tırnaklarımı çıtlattığımı görünce: “ Sen beni gandırıyon, elinde heç gan yoğdur, seni ağama söylerim “ diye beni tehdit ederdi. Ben de “Ula keyraş, sen söylersen, ben de senin yanına goymam, valla seni döverim!..” diye tehdit ederdim.

Hüso emminin tekkel oynamakta mahir kızı yanımıza gelirdi. Soğuk havalarda hayvanların nefesinden en sıcak yer, her zaman ahır olurdu. Ahırın en aydınlık yerini temizler, süpürür palazı serer üzerinde tekkel (beş taş) oynardık ama her zaman yenilirdim. Allahtan ki bu oyunda yenilene binilmezdi.. Eğer öyle bir şey olsaydı yanmıştım.

Okul dışı soğuk günlerde kız erkek bütün oyun arkadaşlarımız bir araya geldiğimizde eniştemlerin evinin bitişiğindeki boş ağıllarına gider, orada sık sık bok dağıtmaç oynardık. Oyun arkadaşlarım: Yeğenlerim, Halil emminin oğlu Seyfi, Seyfi’nin ablası Felek, halakızları Ete, Ete’nin emmioğlu Cino Hasan… Bu oyunun kurallarına göre eşleşirdik. Birbirinin üzerine koyduğumuz taş yığınını belli bir mesafede taş veya sopayla dağıtırdık. Taşları tekrar eski haline getirene dek kaleye gider, sopamızı alır, yakalanmadan dönersek, rakibimizi yenmiş olurduk. Dolayısı ile yenilen rakibimize belli bir mesafeye kadar binerdik. Övünmek gibi olmasın, bu oyunda kimse elime su dökemezdi.

Yeğenlerime ve erkek arkadaşlarıma binmek hem işime gelmezdi, hem de ağırlığımı taşıyacak kadar güçlü olmadıklarından genellikle rakiplerimi “Sidikli” diye benimle dalga geçen büyük kızlardan seçer, onların sırtına biner, ayaklarımı yerde sürüterek adeta işkence ederdim. En çok bu oyundan zevk alırdım. Hemen hemen kimse beni yenip binemezdi ama ben her oyunda galip gelir, rakiplerime doya doya binerdim. Kızlar, zaman zaman işi şakaya döker, beni bir güzel pataklarlardı.

***

Köylerde analar, babalar, yakınlar oğullarına ve kızlarına yakıştırdıkları birine: “Seni oğluma alacağım, sana kızımı vereceğim, falana filanı alacağız” diye ad takar, bir nevi bellilik takar, onları birbirlerine yaklaştırırlar, başkalarının göz dikmesini engellerlerdi. Bu yakıştırmalar çocukları birbirlerine yaklaştırır, birbirlerini sahiplenirler, çoğu zaman gerçekleşirdi.

Elif bacıma yardıma gelen, bizim de oyun arkadaşlarımız kızlar, yakınlıklarına göre bacıma “halojın (dayı karısı), omojın (amca karısı) diye hitap ederlerdi. Zaman zaman güneşe serilmiş bir döşek görürler, bunun kime ait olduğunu bildikleri halde muzırlıklarından Elif bacıma bu döşeği niye güneşe çıkardığını sorarlardı. O da ben mahcup olmayayım diye henüz 3 yaşındaki yeğenim rahmetli Bayram’ın üzerine atardı. Kızlar bana bakıp kıkırdayarak gülünce, Elif bacım da gülerek Felek’e bakar “Seni gardaşıma alacağım” derdi.

Yeğenim Kemal de Elif bacımın bu sözünü esah sanır Felek’e “Dayımın nişanlısı” diye takılırdı. Diğer kızlar da birbirleriyle şakalaşırken Felek’e “Turaç’ın nişanlısı” derlerdi. Felek fena halde huylanır, “Teeehhh!.. O sidikliye mi galdım!..” derdi.

Bir gün Elif bacım, Felek’e :“Felek, seni gardaşıma gurban ederim, ben gardaşıma seni layığ görüyom da sen ne şımarıyon? Yatağını ıslatan Bayram’dır, bir daha ona sidikli deme!..” diye kızdı. Ben de onun beni “sidikli” diye beğenmemesinin acısını bok dağıtmada onu yenerek durmadan biner, ayaklarımı yerde sürütür, öcümü alırdım.

Bu Felek gün geldi, Topal Osman’ın yerine hapis yatan amcasının oğlu, bizim de gözümüzde gerçek bir kahraman olan Kahraman abi ile evlendi; mutlu bir evlilikleri oldu. Hüso emminin kızı da Başıbüyüklerin Hüseyin emminin oğlu öğretmen Hasan abi ile evlendi, onlarında evlilikleri mutlu oldu. Diğer arkadaşım, Pırço Hüseyin emminin kızı Ete’nin de ne olduğunu bilmiyorum.

***

Eniştemlerin kapısında güneşli sabahlarda güneşlenirken, karşı taraftaki tepeciğin üzerindeki ağıldan davarlarını çıkarırken çobanın “Ek, dudu, sıse, çor penç, şaş, haft, hayişt, naha, daha, dav yek, dav dudu…” diye saymasını yüksek sesle tekrarlardım ve kısa süre içinde sayıları istisnasız olarak öğrendim. Ama öğretmenin yasak koymasının yüzünden öğrenmek için can attığım Kürtçeyi, küfürleri hariç, çok az öğrendim. O öğretmen şimdi öyle bir köyde öyle öğretmenlik yapacak, bir de dillerini yasaklayacak… Vallahi yürek ister.

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TURAÇ ÖZGÜR

TURAÇ ÖZGÜR

 

 

 

 

06.06.2016

Turaç Özgür

 

ESİNTİLER, Toplumsal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÖŞK KÖYÜ’NDE İLKOKULA İLK ADIM, İLK BAŞLANGIÇ

öküzün boynuzundaki dünya Büyükayı-ve-Küçükayı-takımyıldızı-1 Sabahleyin kahvaltıdan sonra ilk işimiz, bize göre güneydoğumuzda birkaç yüz metre uzağımızdaki okula yeğenlerimle gidip yazılmak oldu. Nurhaklı genç öğretmen Mehmet Çağlayansu beni öğrenci kütüğüne 78 okul numarası ve “Turaş Kalem” diye kaydetmiş.

Okul dediğimiz; girişin sağındaki, solundaki odaları sınıflar haline getirilmiş, Davulcu Dılo’ya ait tek katlı kerpiç bir ev… Devletin tek katkısı bir öğretmen tayin etmek, geri kalan her şey köylülerin olanaklarıyla oluşturulmuş…

Okulun önünde toplandıktan sonra öğretmenin emriyle içeri girmeye başladık. Şimdiye dek hiçbir okul ve sınıf görmediğim için öğrenmiş olduğum görgü kurallarına göre, okulun girişinde ayakkabılarımı çıkarttım. Arkamdan bunu gören öğretmenimiz: “Oğlum, burası köy odası değil, okuldur. Okulda ayakkabılar çıkarılmaz, ayakkabılarını giy!..” sesini duydum Ayakkabılarımı tekrar giyip yeğenlerimin peşine takılıp soldaki odaya girdik.

Sınıfın tabanını, köy odalarında olduğu gibi halı ve kilimlerle, duvar kenarlarını da yastıklarla döşenmiş bir yer olarak hayal ederken, kapının yan tarafında uyduruk bir karatahta, toprak tabanlı yerde iri taşların üzerinde 3 sıra halinde derme çatma, çarpık çurpuk tahtalar görünce ister istemez üzüldüm. Kapının karşısındaki ilk sıraların orta yerinde yeğenlerimle evden getirdiğimiz minderlerimizi tahtanın üzerine koyup yan yana yerlerimizi aldık.

İçerisi ilkokula yeni yazılan öğrencilerle tıklım tıklım doluydu. Okulumuz doğuya bakıyordu. Sınıfımız, doğuya bakan duvarında alt tarafı eğimli, köylülerin delik dedikleri, iki küçük pencere ile loş bir şekilde aydınlatılıyordu.

Diğer sınıf da bunun benzeriydi. Orasını da oradan buradan gelme 2, 3, 4 ve 5’inci sınıflar dolduruyordu. Okulumuzun tamamı erkek öğrenciydi, tek bir kız öğrenci bile yoktu. Köşk köyünün beş km kadar doğusundaki Beyyurdu köyünden gelen10 kadar öğrenci ve benim haricimde diğerlerinin tamamı Köşklüydü. Dışardan gelen çocukların yaşları genellikle 15-16 civarındaydı. Beyyurdu Alevi ve Sünni karışık bir köydü. Kürt Alevi olanların soyadları Aygün ve Özcan, Türk Sünnilerinki de Kozan’dı. Her sabahleyin topluca gelirler, ders bitiminde de sessizce ve topluca köylerine giderlerdi.

Öğretmenimiz yazdan çalınma güzel bir sonbahar günü bütün okulu yakındaki bir kıra, doğuya bakan bir dere yamacına götürdü. Altımızda ipek bir halıya benzeyen yemyeşil çimenler, üzerimizde billur gibi masmavi bir gökyüzü ve pırıl pırıl bir güneş vardı ama görünürde tek bir ağaç ve üzerimizde uçuşan tek bir kuş yoktu.

Öğretmenimizle bir eğitim öğretim yılı boyunca belki ilk ve son defa bu kadar yüz yüzeydik. Hafif eğimli bir alanda biz öğrenciler öğretmenimize dönük olarak oturuyor, o da bize göre aşağımızda ve ayakta sadece astronomik bilgiler veriyor, biz de hiçbir soru sormadan kuzu sessizliği ve hayranlıkla onu dinliyorduk.

7 kattan oluşan dünyanın güneşten koptuktan sonra milyarlarca yıl içinde soğuyup kabuk tutmaya başladığını, kabuğun en altındaki Mağma denilen yerin fokur fokur ateş kaynadığını, zaman zaman bu lavların yanardağlardan yeryüzüne fışkırdığını, dünyanın etrafındaki gökyüzünün 7 kat olduğunu, buna atmosfer dendiğini, bu atmosferdeki oksijen yüzünden nefes alıp yaşadığımızı, o olmazsa yaşayamayacağımızı, güneşin etrafında atmosferiyle birlikte dönen bir gezegen olduğunu, halk tarafından bilindiği gibi tosbağanın üzerinde ayaklarının altında sabun olan bir öküzün boynuzlarının üstünde olmayıp, uzayın boşluğunda, düz olmayıp yuvarlak olduğunu, kendi etrafında dönerek bir günde gece ile gündüzü oluşturduğunu, güneşin etrafında uzayda kendi ekseninde 66 derece eğimle 365 günde dönüp ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış mevsimlerini meydana getirdiğini, dünya bir incir çekirdeği büyüklüğünde ise, güneşin de bir elma büyüklüğünde olduğunu, ayın da dünyadan kopma ve onun etrafında dönen bir uydu olduğunu, dünyanın etrafındaki turunu 30 günde tamamladığını, geceleri gökyüzünde görmüş olduğumuz yıldızların bizden çok uzaklarda olup dünyamızdan kat kat büyük olduklarını, büyük ayı, küçük ayı, ülger, terazi adlı birçok yıldız kümesinin olduğunu, küçük ayı yıldızının en parlak olanına kutup yıldızı dendiğini, bu yıldızın daima kuzeyi gösterdiğini, gemicilerin geceleri yönlerini bulmak için bu yıldızdan yararlandığını, halk arasında Samanyolu diye bilinen yıldız topluluğunun milyonlarca yıldızlardan oluşan bir galaksi olduğunu, bir koca karının delik çuvalından dökülen samanlarla hiç ilgisinin bulunmadığını, zelzele denilen sarsıntıların büvelek denilen böceğin öküzü sokması sonucu öküzün titremesiyle meydana gelmediğini, yeraltındaki dev mağaraların kepmesi sonucu yerin sarsıldığını, şafak vakti doğuda Sabah Yıldızı, akşamları da batı da görülen Çoban Yıldızı’nın aynı yıldız, Venüs gezegeni olduğunu öğrendik.

Öğrendik ama babamın Demirkazık dediği yıldıza Kutup Yıldızı, Sabah Yıldızı ve Çoban Yıldızı dediklerine Venüs gezegeni demesi, Yedi Kardeşler dediklerine Büyük Ayı, Küçük Ayı demesi, dünyanın öküzün boynuzu üstende değil de uzayda boşlukta olduğunu söylemesi, hele şu koca karının yırtık çuvalından döke döke yaptığı Samanyolu ile büveleğin öküzü sokmasının sonucu kaşınırken boynuzlarının üstündeki dünyayı titretip zelzeleyi yapma öykülerini yalanlanması canımı çok fena sıkmıştı ama artık mektepli olduğuma göre babamın dediklerine değil, öğretmenin dediklerine inanmaktan başka da çarem yoktu.

Benim anımsadığım kadarıyla bu kır gezisinde yaşamım boyunca asla unutamayacağım astronomi ve jeoloji dersimizi çok ayrıntılı olarak almıştık. Bu konularda bilimsel araştırmalar yapmak istemeyecekler için de bu temel bilgiler yeterliydi. Öğretmenimizin bize toplu olarak vermiş olduğu ilk ve son dersti. Bir yıl boyunca doğru dürüst okula gelmediğine, bize de bir şey öğretmediğine göre karnelerimizi de verip tatil etmesi gerekirdi ama her nedense bunu yapmadı.

Bu ilk ve son dersten sonraki günler, hatta aylar boyunca öğretmenimizin yüzünü bile doğru dürüst gördüğümüzü anımsamıyorum.

***

Köşk köyünün doğusunda Beyyurdu, batısında Alkayolu, daha ileride Hatçepınar, Uzunpınar ve Sarıçiçek vardır.

Güneyinde Karamağara, güneybatısında Fakoğlu, Fakoğlu’nu tırmanıp 5 km kadar gidildikten sonra Palavar’a varılır. Palavardan yokuş aşağı inildiğinde sağ tarafta çukurda Şuul köyü, yukarı doğru tırmanıp birkaç km gidildiğinde Höplek’e Höplek’in de güneyinde Sarsap, Aşılık, nihayet Hergin gelir. Bütün bu köylerin Elbistan’a gitmek için yolları Hergin’den geçer. Hergin bu bakımdan stratejik önemi olan bir yerdir.

Köşk’ün kuzeyi mor sümbüllü, bin bir türlü çiçeklerle ve koyun sürülerinin bol bol yayılacağı, besleneceği otlarla dolu serin dağlar, pınarlar ve koyaklarında karların eksik olmadığı yaylalar ile çevrilidir.

Beyyurdu ile Karamağara arasında Keçemağara, Keçemağara’nın kuzeyinde, Beyyurdu’nun doğusunda Yapılı, Yapılı’dan doğuya doğru gidilince sağ taraftan doğuya bakan yeşil bir derenin yamacına kurulmuş Horhor, biraz daha ilerleyince Gürün sınırına yakın Elbistan’ın son köyü Çevirme’ye varılır.

Eğer Gürün’e gitmek istiyorsan Çevirme’den kuzeye doğru gidip Mato’nun Yurdu denilen yokuştan aşağı indikten sonra sola çark eden yolu takip edip Gürün’ün Elbistan sınırına en yakın köyü Fatma Derviş’e varırsın. Biraz daha ilerisinde Gökpınar’ın tepesinde Yelken köyü, Yelken’in altında dağlar arasında kayaların içinde billur gibi fışkıran Kızılırmak’ın kaynağı, yerli ve yakın çevre turistlerinin günübirliğine konaklayıp alabalık yedikleri, piknik yaptıkları Gökpınar’a varılır. Sağ tarafı beyaz zeminli uçurumlarla dolu, kıvrıntılı, kaygan ve tehlikeli uçurumlardan yokuş yukarı tırmanılıp 5 km kadar kuzeye gidilip, tekrar yokuş aşağı inildiğinde yeşillikler içindeki yoldan Malatya-Ankara yoluna, oradan da Gürün’e varılır.

***

Ben 1977-78’de Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı’nda yedek subay olarak çalışırken İngiliz Kıdemli Askeri Ateşesi Tuğgeneral Sellers, asıl amacı neydi bilemem ama sık sık bu Gökpınar’a alabalık yemeye Ankara’dan gelirdi. Zamanı gelince gerek bu Sellers’la olan maceramı, gerekse bu Gökpınar ile ilgili güzel anılarımı anlatırım. Her ne kadar rahmetli Hasan Pulur özet olarak Milliyet gazetesindeki köşesinde Erbakan’a ders vermek için Sellers’a kafa tutmamı yazmışsa da ayrıntılı olarak anlatmak bir yurttaşlık borcumdur.

***

Köşk’ü biraz daha yakından tanımakta yarar vardır:

Üçte ikisi doğuda kalacak şekilde kuzeyden güneye kabaca bir çizgi çektiğimizde doğusunda çoğunluğu oluşturan fakir Demirkıratlılar, batısında da varlıklı Halkçı ağalar oturmaktadır.

Eniştemlerin evi, Elbistan’a giden yolu kapatacak kadar yükseklikte, kuzeyi de biraz daha yüksekte olan iki tepeciğin arasında, Köşk’ün güneyindedir. 100 metre kadar güney doğusunda eniştemin en küçük kardeşi Hüso emminin evi var. Bu iki evin arasında, yayvan derenin tam ortasında kendilerinin ve yakınlarının kullandığı bir su kuyusu vardır.

Elif bacım zaman zaman kuyuya düşmememiz için şu öyküyü anlatırdı: “Adamın biri bir gün eğilmiş, kuyunun durgun ve ayna gibi berrak suyunda kendini seyrediyormuş. Bu arada ağzı açık olduğundan takma dişlerini kuyunun içine düşürmüş. ‘Dişlerine ne oldu?’ diye soranlara da ‘Şüştü, kuyuya düştü’ dermiş. Sonra siz de şüşüp kuyuya düşmeyin” derdi. Biz de bu öyküye güler ve şüşüp kuyuya düşmemek için çok dikkat ederdik.

Eniştemlerin evlerinin 50 metre kadar arkasındaki tepeciğin hemen üzerinde eniştemin eniştesi Pırço lakaplı Hüseyin emminin evi, onun doğu bitişiğinde Pırço Hüseyin emminin esrar müptelası ama kibar, nezaketli tavır ve konuşmasıyla herkesin Hasan Efendi diye hitap ettiği adamın evi vardı. Biz güneşli havalarda dışarda oynadığımız oyunların çoğunu bu iki evin duldasında oynardık.

Pırço Hüseyinlerin batısında güney-kuzey istikametinde rüzgârı ve fırtınası bol bir sokak vardır. Bu sokağın sonunda 6 kardeşin en hatırlısı, söz ve ekmek sahibi Şeğo Ağa’nın, bir kısmı 2 katlı evi vardı. Anımsadığım kadarıyla o zamanlar köyün iki katlı ve en büyük evi de oydu… Arka bitişiğinde, doğuya bakan ev Şeğo Ağa’nın kendisinden sonra gelen kardeşi Derviş emmiye aittir.

Şeğo Ağa’nın evinin önü batıdaki geniş arazilere bakmakta ve boştur. 50 metre kadar uzağında bir çeşme vardır. Bu çeşmenin suları duvarları taş ve toprak bir havuza akmaktadır. Havuzun sularıyla sulanan kavak ağaçları da Şeğo Ağa’ya aittir.

Şeğo Ağa’nın evinin önünde geçen sokağın üzerinde Şeğo Ağa’nın 3 numara kardeşi Hüseyin emmi (Topal Osman) oturmaktadır. Onun yakınında Uzun İbo (Usta İbo)’nun ve eniştemin müsahip kardeşi Hayso emminin evi vardır.

Eniştemlerin evlerinin biraz ileri batısında Nebo Halil ve kardeşi Mıçço Mustafa’nın evi, biraz ilerisinde, Şeğo Ağa’nın kavaklarının güneyinde 4 numara kardeşi Halil emminin evi vardır.

Nebo Halil’lerin yakınında da Hergin’de bir ara çobanlık yapan, Hallo ve Mıllo adlarında oğulları olan, herkesin Dana Nasır olarak bahsettikleri kaba saba bir adamın evi vardı.

Köşk’te herkes birbirlerini soyadlarından çok lakapları ile tanırdı. Herkesin genellikle adının önünde bir lakabı söylenerek bahsedilirdi. Aklımdan kalanlardan biri de Gillan Hasan’dı. Lakabı olmayanı kimse tanımaz.

***

Lakap deyince burada bir fıkra anlatmazsam olmaz: Adamın birinin adı “eşek”miş. “Eşek gel”, “eşek git” denmesinden usanmış. Bir gün ağasına gitmiş: “Ağa, artık şu ‘eşek’ olan adımı değiştir. Herkesin bana ‘eşek’ demesi çok zoruma gidiyor” demiş. Ağa da: “Peki, ‘Arkadaşlar,  bundan sonra kimsenin buna ‘eşek’ dediğini duymayayım; buna bundan sonra herkes ‘sıpa’ diyecek” demiş. Zavallı sevinerek evine koşmuş: “Avrat, müjde!.. Ağa, benim adımı değiştirdi. Bundan sonra kimse bana ‘eşek’ diyemeyecek” demiş. Karısı da: “Peki, ne diyecekler?” demiş. “Bundan sonra herkes bana ‘sıpa’ diyecek” demiş. Karısı kızarak: “Ula eşşoğlu eşşek, sıpa büyüyünce ne olur, sen de hiç beyin yok mu?” demiş.

***

Şeğo Ağa’nın Ali, Doğan, Hasan Zeki, Kahraman ve Muharrem adlarında oğulları, birisi Kalecikte Seyit Ağa’nın kardeşi Mehmet emmi ile evli, diğeri de Uzun İbo’nun gelini 2 kızı olduğunu zannediyorum. Şeğo Ağa’nın çok sevip saydığım karısı Zöre Hatun, beni evlerinin yakınında gördüğü zamanlar evlerine çağırır, beni öper, okşar, ceplerime kuru üzüm, çerez gibi şeyler koyar, elime de çörek, kömbe gibi şeyler tutuştururdu. Bunları hiç unutmadım. Aradan yıllar geçtikten sonra torunu İlyas’a “İlyas, naylonun boşsa sen köyünüze giderken bana söyle de ben bir şeyler atayım” dedim. İlyas “Peki, Turaç abi” demesine karşın, bana demeden çekip gidiyor. Bu çok zoruma gitti. Bir gün İlyas’ı Elbistan’da yakalayıp “İlyas, senin babanın annesinin adı neydi?” dedim. O da ne diyeceğimin farkında bile değil, “Zöre’dir Turaç abi” dedi. Ben de “Sana yazıklar olsun ki, o Zöre Hatun’un torunusun!.. Onun verdiği üzümleri, batıkları, çörekleri de unutmam, senin bu yaptığını da!..” dedim. İlyas, “Turaç abi, özür dilerim” dedi. Neyse, bu huyum herhalde iyi bir huy değildir…

***

Şeğo Ağa yapı olarak Süleyman Demirel’e benzer, sert bakışlı, tok sözlü bir adamdı. Hemen hemen her gün bir 35’lik bir şişe rakı içer, bir yerlere atıyla giderken bile terkisindeki heybesinde rakısını da götürürdü.

Kendi denginde olan misafirlerini ağırlamakta üstüne yoktu. Her gittiği yerde atının yularını tutmaya, heybesini almaya, eğerini ve ağırlıklarını taşımaya neredeyse misafir olduğu evin tüm genç erkekleri koşturur. Atını ahırın en güzel yerine bağlarlar, önüne otları ve arpayı yığarlar, tımar ederler, altını daima temiz ve kuru tutarlardı.

Gittiği yerlerde ev ağzına kadar etle dolu olsa bile ona duydukları saygıdan dolayı ayrıca kuzular kurbanlar kesilir çok büyük itibar ve saygı görürdü. Bunlardan birisi de babamdı. Bunları defalarca gözlerimle gördüm. Kendisinin dengi olmayanların evine asla misafir olmazdı. Kendi çapında bir sultandı.

Evinden de hemen hemen hiç çıkmaz, balkona çıktığında elindeki dürbünle uzak arazileri tarardı, belinde Hitler döneminden kalma ruhsatlı tabancayı hiç eksik etmez, kızdığı zaman çok fena kızar, ağzının dolusu ve sert bir şekilde küfrederdi. Benim bildiğim kadarıyla en kötü tarafı da buydu. Çevresi ve kardeşleri kendisine “ağa” diye hitap ederler, sözünden asla çıkmazlar, sözlerini eleştirmeye bile korkarlardı. Kardeşleri ve yakın çevresi, gündüzleri ve akşamları etrafında toplanırlar, sohbet ederler, onu dinleyip hizmet ederlerdi.

Derviş emminin Niyazi ve Vahit adlı 2 oğlu vardır. Niyazi ağabey İstanbul’da seyyar satıcılık yapar, zaman zaman da köye gelirdi. Bir de Çomu’da gelin kızı olduğunu biliyorum. Vahit, Köşk Köyü İlkokulu’na 2’nci dönem geldi. Vahit de bize okuma yazma konusunda yardım ederdi, zaman zaman da oynardı. Sakin ve etliye sütlüye karışmayan bir çocuktu.

Hüseyin emminin etliye sütlüye karışmayan, birlikte aynı okulda okuduğumuz Ali ve Veli adlarında 2 oğlunu anımsıyorum.

Halil emminin Hasan ve Seyfi adlarında 2 oğlu, birinin adı Felek olan 2 de kızı olduğunu anımsıyorum. Hasan çok güzel türküler söylerdi, “Telgrafın tellerine kuşlar mı konar / İnsan sevdiğine böyle mi yanar?” türküsünü hiç unutmam. O güzel sesinin yankıları kulaklarımdan gitmez. Attan düşerek öldüğünü anımsıyorum. Felek oyun arkadaşımızdı, büyüğü de hiç dışarı çıkmazdı.

Eniştem Mehmet Ali emminin benden büyük ilk iki çocuğu Bayram ile Zalğe’nin hastalanıp öldüklerini daha önce söylemiştim. Ben orada okurken Kemal, Tahsin, Bayram, Doğan vardı. Diğerleri Şahin, Selahattin adlı 2 oğlu, bir de Zeliha adlı kızları sonradan oldular. Kemal’le Tahsin aynı zamanda sınıf arkadaşlarımdır. Bayram henüz 3 yaşlarında olduğundan okul çağında değildi, Doğan da kucaktaydı.

Hüso emminin Fate adlı bir kızı, Cahit adlı bir oğlunu anımsıyorum. Cahit henüz okula gitmiyordu. Fate de tekkel arkadaşımdı.

Pırço Hüseyin emminin ben orada okuduğum sene evlenmiş olan Derviş adlı bir oğlu, bir de oyun arkadaşımız Ete adlı kızı vardı.

Hasan Efendi’nin beyinsel özürlü büyük oğlu Urfan ile Hasan adlı 2 oğlunu anımsıyorum. Urfan’ı herkes Deli Urfan olarak bilirken, Hasan’a da Cino derlerdi. Cino da hem sınıf, hem de oyun arkadaşımızdı.

Uzun İbo her türlü taş ve kerpiç evlerin ve onların her türlü doğramasını yapan çevrenin en ünlü yapı ustası olarak bilinirdi. Oğlu Etem, bizden büyük olmasına karşın sık sık bir araya geldiğimiz olurdu.

Hayso emminin biz yaşlarda Murtaza adlı sessiz ve etliye sütlüye karışmayan bir oğlu vardı. Bizden önce başka bir yerde okuyordu, sonradan Köşk köyü ilkokuluna geldi, okuma ve yazma konusunda bize hem yardım ederdi, hem de zaman zaman birlikte oynardık. Hayso emmi, eniştemin musahip kardeşi olduğundan eniştemler tarafından çok saygı görür, yeğenlerim de emmi diye hitap ederlerdi. Murtaza ilkokulu bitirdikten sonra Hayso emmi Elbistan’a göçtü. Astsubay olan oğlunun da katkılarıyla bir arsa alıp ev yaptı, oraya yerleşti.

06.06.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MEHMET ALİ EMMİLERİN HERGİN’E GÖÇMESİ

at510 eşekten düşmeMehmet Ali emmi ile Elif bacım 1942’de evlendikten sonra 1944’te Bayram, 1946’da Zalğe, 1949’da Kemal, 1951 yılında da Tahsin, 1954’te Bayram dünyaya geliyor. İlk çocukları Bayram ile Zalğe 7-8 yaşlarına geldiklerinde birer yıl arayla ölüyorlar. Hem 2 çocuklarının kaybına yanarlarken, hem de bu aralarda köylüleriyle yapılan aşırı döğüş ve kavgalar sonucu bakıyorlar ki, başları belaya girecek, o kadar evlerini barklarını, ağıllarını, ahırlarını, çift ve çubuklarını bırakıp 1954’ün Nisan ayında 3 küçük çocuklarını da alıp koyunlar kuzularken Hergin’e göçüyorlar.

Babamın, evimizin aşağısında genellikle çiftçilerin, çobanların oturdukları, zaman zaman da ambar olarak kullanılan 3 mağ bir evi vardı. Orada oturuyorlardı. “Asil olmayan insanlar sarayı kümese çevirirken, asil insanlar da çadırı saraya çevirirler” diye sık kullandığım bir sözüm vardır. Bu sözüm tam da bunlar için söylenmiştir.

Mehmet Ali emmi ve Elif bacım bir ambardan bir saray yapmışlardı adeta. Yerleri halılarla döşemişler, hezanların ve direklerin arasını kilimlerle ve perdelerle bölmüşlerdi. Arka bölmeler yatak odaları ve diğer ihtiyaçlar için kullanılırken, ön cephe aile ferlerinin ve misafirlerin ağırlanması için sosyetenin şark odası dedikleri türden döşenmiş, halıların üzerinde yün döşekler ve minderler, kenarlarda yaslanmak için halı yastıklarla donatılmıştı. Ateşi sönmeyen pırıl pırıl bir ocağın üzerinde içinde her zaman bir şeylerin piştiği kalaylı bakır bir tencere bulunurdu. Isınmak için de bir soba kuruluydu. Normal zamanlarda petrol lambasıyla aydınlatılan evin tavanda misafirler geldiğinde yakılan bir lüks lambası sarkardı.

Mehmet Ali emmi kendisine yapılanlara asla sindiremeyen bir insan olduğu için dayanamaz 1955’te köylerine gider, Tero’yu vurur hapse düşer. Bir süre de Elbistan Hapishanesi’nde yatar.

***

Yıllar sonra 17 Ağustos 1999 büyük yıkımında ailecek ölüp, yeniden doğduğumuzda Kocaeli Darıca’da buna benzer bir çadır kurmuş, içinde 292 gün yaşamak zorunda kalmıştık. Dışardan bakanlar şekilsiz kocaman branda bir çadır görürlerdi. Ama içerisini elimizden geldiğince saraya çevirmiştik. Devletin verdikleri ile yetinip de acı çekenler, içini gördüklerinde adeta kıskançlıklarından çatlarlardı. Neredeyse evimin yarısını buraya taşımıştım. İçinde televizyondan müzik setine, telefondan faksa, buzdolabından fırına, çekyatlardan, masa ve sandalyalara, iğneden ipliğe kadar neler yoktu ki… Bir de bizimkilerin dırdırı olmasa keyfim rahmetli Kaddafi de bile yoktu. İhtiyaçlara göre bölmeler ayırmış, düzenlemiştik. Depremin korkusunu atıp kanatlanıncaya dek orada yaşamıştık. Bir bunu, bir de Mehmet Ali emmi ile Elif bacımın o sarayını hiç unutmam. Yaşamak en sert koşullara karşı direnmektir, direnirken de çözümler yaratmaktır. O katlanılması zor koşullarda yaşama tutunmayı, direnmeyi, teslim olmamayı öğrendim. Bunu beceremeyenler, yıkılır giderler.

***

Yeğenim Kemal’le dut bahçesinde dut yiyor ve oynuyorduk. Kıl boncuklarla yapılmış, üzeri desenli, süslü, fermuarlı bir cüzdanı cebinden çıkarıp: “Bunu ağam verdi. Hapishanede bir arkadaşı yapıp vermiş, ağam da bana verdi” diye övünerek gösterdi.

Elime alıp evire çevire baktım, fermuarını açıp açıp kapadım, çok hoşuma gitti:

-“Kemal, bunu bana ver, ne istersen veririm” dedim.

-“Hayır, vermem!” dedi.

Ben ısrar ettikçe Kemal Nuh dedi, peygamber demedi. Bunun üzerine canım fena halde sıkıldı. Cüzdanı bir taşın üzerine koyup yerden kocaman bir taş alıp üzerine balyoz gibi bindirdim. Cüzdan paramparça…

-“Keyraş, ben sizin koçu da yayıyom, benden  ne istesen veriyom, sen bir cüzdanı bana vermiyon!.. Al cüzdanını başına çal!.. Bundan sona benimle baraber gelir, koçunuzu da sen yayarsın!..” dedim. Kemal ağlayarak evlerine gitti.

Bir gün sonra sabahleyin Mehmet Ali emminin koçunu kaldıkları yerde bırakıp kapıyı üzerinde zerzaladım. Bizim koçları alıp Değirmenin Önü’ne götürdüm. Biraz sonra Mehmet Ali emmi pırıl pırıl giysiler içinde kendi koçunu yularından tutup getirdi, bizimkilere katmak istedi. Bana da:

-“Sen nasıl olsa, sizin koçları yayıyorsun, bizim bir koçu da yaysan ne olur?” diye gönlümü etmeye çalıştı.

Kemal’e çok kızgındım ama asıl sebep arkadaşa ihtiyacım vardı. O da gelirse, hem koçları birlikte yayar, hem de arkadaşsız kalmazdım. Kemal’in gelmemesini bahane edip:

-“Sizinkini yaymam, bundan sona Kemal de gelecek, barabar yayacağ, yoğsa yaymam!” dedim.

Mehmet Ali emmi yalvardı yakardı, bildiğimden kalmadım. Sonra:

-“Ula Turaç, bak döverim ha!..” diye tehdit etti. Birisi bir şeyi bana zorla yaptırmaya çalıştığında yapacağım şeyi de asla yapmam. Öyle inat bir huyum var. Bu huyum depreşti ya… Mehmet ali emmi her ne yaptıysa yaptı, gönlümü edemedi:

-“Keyraş evde yatsın, ben de tek başıma koç yayım!.. Tohumluk mu besliyorsuuz? Gelsin, koçuuzu yaysın!..” dedim.

Çaresiz kalan Mehmet Ali emmi, koçlarının yularından tutup gitti. Ondan sonraki günler gönlümü yaptılar, onu da bizim koçlara katıp yaydım.

Onlar Hergin’e geldiklerinde Kemal 6, Tahsin 4, ben de7 yaşlarındaydım. 1955’te çok sevdiğim Doğan abimi, 1956’da Döndü bacımı kaybetmem, Hergin’de görmeye alıştığım Mehmet Ali emminin, Elif bacımın bir de yeğenlerimin gitmesi benim için çekilmez olmuştu.

İlkokula başlama yaşım çoktan gelmiş geçmiş, artık kendi kararlarımı kendim verecek yaşa gelmiştim. Böyle giderse başıma gelecekleri kendi kendime düşünmeye ve birtakım kararlar vermeye başlamıştım. Elime bir olanak geçse kaçıp kurtulmak istiyordum. Günlerden bir gün bu altın fırsat elime geçti.

MEHMET ALİ EMMİNİN HERGİN’E GELİŞİ VE OKULA GİTME KARARIM

Elif bacımla evli olan eniştem Mehmet Ali emmilerin Köşk köyü, bizim köyün kuzeyinde, deniz seviyesinden 400-500 metre daha yüksekte olan Sultankorusu denilen küçük bir plato ovasının en güzel ve merkezi yerinde, Hergin’e 20, Elbistan’a da 40 km uzakta olduğundan eniştem Elbistan’a her gidiş gelişinde bir gecesini bizde geçirirdi.

Mahkemelerden başını alamayan Mehmet Ali emmi orta boylu, çakır gözlü, burma bıyıklı, yakışıklı, nur yüzlü, sevimli, yiğit, cömert ve daime şapka vurunan bir insandı; onu çok sever ve onun gibi olmak isterdim. Cebinden de kâğıtlı ya da boyalı şekerleri hiç eksik etmezdi. Ben onu çok seviyordum. İstiyordum ki, her zaman bize gelsin. Protokol sırasına göre sıra bana geldiğinde elini öperdim. O da yüzümü öpüp saçlarımı okşadıktan sonra elini cebine götürüp, hiç eksik etmediği şekerlerden bir avuç dolusu verirdi. Sonra yanından çekilir, verilen şekerleri yavaş yavaş yiyerek oradan uzaklaşırdım.

Zannederim Ekim ayından bir gün, Elbistan dönüşü bize geldi. Babamın odasında hal ve hatır merasiminden sonra elini öptüm, o da beni öptü, saçlarımı okşadı, her zaman olduğu gibi elini cebine sokup avuç dolusu şekerimi verdi.

Babam, makat denilen sabit divanın sağ alt köşesinde her zamanki köşesinde yer minderinde, Mehmet Ali emmi de babamın biraz aşağısındaki yer minderinde, ben de Mehmet Ali emminin biraz aşağısında halı üzerinde oturuyorduk.

Mehmet Ali emmi babama “Hüsüva” diye hitap ederdi. Babamla aralarında hal ve hatır merasiminden sonra bir okul muhabbeti başladı. Eniştem, keyifle ve gülümseyerek Kürtçe aksanıyla: “Hüsüva, hökûmet bizim köye Nurhaklı genç bir muallim verdi. Davulcu Dılo’nun bir mabeyin, 2 odalı boş bir evini de mektep haline getirdik. Bizim çocuklardan Kemal’le, Tahsin’i de mektebe yazdırdık, onlar da mektebe gidiyorlar” dedi.

Kendisinin keyfiyeti yüzünden okul çağımı geçirmekte olduğumu aklının bir ucundan bile geçirmeyen babam: “Çok gözel olmuş, eyi etmişsiniz” diye sevindi.

Mektep sözünü duyunca, beni de götürür umuduyla Mehmet Ali emmiye iyice sokuldum, babamın duyamayacağı bir ses tonuyla:

-“Mehmet Ali emmi, ne olur beni de götür. Ben de okumak istiyom” dedim.

Mehmet Ali emmi de saçlarımı okşayıp babamın duyamayacağı şekilde:

-“Tamam, canım seni de götürürüm” dedi.

Ben işi sağlama bağlamak için ikide bir: “Mehmet Ali emmi, ne olur beni de götür, ben de mektebe getmek, okumak istiyom” diyor ve Mehmet Ali emmiye iyice sokuluyordum. O da her seferinde gülümseyerek “Tamam canım, seni de götürürüm” diye tekrar ediyordu.

Babam merak edip:

-“Mehmet Ali, o sana ne diyor, gene şeker mi istiyor?”

Mehmet Ali emmi gülümseyerek:

-“Yok, Hüsüva, şeker istemiyor, başka bir şey diyor…”

-“Hiç böyle yapmazdı. Sana iyice sokulmuş, şeker istemiyorsa ne diyor?”

-“Mehmet Ali emmi, ne olur beni de götür, ben de okumak istiyom, diyor.”

-“Peki, sen ne diyon?”

“Tamam, seni de götürürüm diyom emme herhalde sözüme inanmıyor ki, sürekli aynı şeyleri söylüyor. İşi sağlama bağlamak için benden söz alıyor.”

Bunun üzerine babam gülümseyerek:

-“Bre Mehmet Ali, o kafası böyüğü götürüp de başına bela mı edeceksin, o okumadığı gimi çocukları da döver, dışarda da durmadan kavga eder, sizin de başınızı belaya sokar. Burada gardaşı Mıstafa’yla camızları yayıyor. Korkarım, sen bizi ondan da edeceksin…” dedi.

Memnun olacağına, babamın öyle söylemesi çok zoruma gitti ama Mehmet Ali emmiden de Köşk’e gitme, mektebe yazılma sözünü aldım ya… Bu da benim için yetti. O gün dünyalar benim olmuştu. Artık ben de mektebe gedecek, okuyup büyük adam olacaktım. Kim ne söylerse söylesin, hiçbir şey umurumda değildi. Sevincimden şekerleri yemeyi bile unutmuştum. Doğru, ahırda camızları ve inekleri sağmakta olan, anamın yanına gidip müjdeyi verdim:

-“Anaaa!.. Anaaa!.. Gız anaaaa!.. Artık ben de mektebe gedeceğim!.. Okuyup böyük adam olacağım!.. Mehmet Ali emmiyle yarın Köşk’e gedip mektebe yazılacağım, orada okuyacağım. Giyeceklerimi hazırla, çıkın et!.. Beni de çimdir!.. Sabahleyin gediyok!..” dedim. Fukara anam kulaklarına inanamadı.

-“Oğlum, esah mı diyon ula? Gadasını aldığım, gurban olduğum, köyü terk edip buraya, dağ başına geldik. Gardaşın Mıstafa’nın mektep vakti çoktan geçti, seninki de geçiyor. Siz tam mektebe gedecekken, ağan bizi alıp köyden getirdi. Burada da mektep yok… Herkes, sizinle aynı yaşta olan çocuklarını hısım akrabalarının yanına okusunlar diye mektebe gönderip okutuyor. Cuma da Demircilik’e dayılarının yanına getti, orada okuyor. Kala kala bir siz kaldınız. Baban sizin önünüze camızları kattı, gardaşın da, sen de mektebe gedemediniz. Get de oku, adam ol yavrum…” dedi.

Anam da çok sevindi. İşleri bitirdikten sonra su ısıttı, beni çimdirdi, kirli giysilerimi yıkayıp çıkın etti. Sabaha kadar sevincimden gözlerime uyku girmedi. Hayalimde ve rüyamda bile yeğenlerimle okula gidiyor, onlarla okuyor, yazıyor, okulun önünde oynuyorduk, doğrusunu söylemek gerekirse, keyfime de diyecek yoktu.

Sabah kahvaltısından sonra gitme zamanı gelmişti. Anam beni evimizin doğu tarafındaki duvarın dibine götürdü. Sarılıp sarıp öptü, kokladı, bağrına bastı, elime de 5 liralık bir kâğıt para tutuşturdu: “Gadasını aldığım,  gurban olduğum, tek umudum sensin… Bunu cebine goy, düşürme emi… Sona Mehmet Ali emmine verirsin, o da Elbistan’a gedince sana defter, kalem alır” dedi.

Anamın tek umudu, en gözde çocuğuydum. Tekrar tekrar sarılıp yanaklarımdan öptü, ben de anamın elini öptüm. Gözleri sevinçten yaşararak: “Güle güle get, gadasını aldığım, güle güle get, oku da böyük adam ol, Elif bacına da selamlarımı söyle, kendisinin de çocukların da gözlerinden öperim” dedi.

Mehmet Ali emmi atına, ben de Elbistan’da satmış olduğu atın eğerinin vurulduğu eşeğin üzerine bindim. Bizim kapıdan yokuş aşağı yola doğru inerken, kapılarını süpürmekte olan Zeynep bacı bize bakıyordu. Mehmet Ali emminin hal ve hatırını sorduktan sonra:

-“Mehmet Ali, Turaç’ı da eşeğe bindirmişsin, yoğsam onu da mı götürüyon?” dedi.

-“Zeynep, bizim köye hökümet bir muallim verdi, bir mektep açtık. Turaç, bizim çocuklarla barabar mektebe gedecek” dedi.

-“Bre Mehmet Ali, o her gün yatağa işiyor, şeyine de bir torba bağlayın, yoğsam başedemezsiiz” diye gülerek dalgasını geçti. Çok zoruma gitti, ona ters ters bakıp sustum. O, devamla: “Mehmet Ali; o, şergadanın tekidir, çocuklarını döver, her gün dışarda kavga eder, sizin de başıızı belaya sokar. Başğa işiiz yoğ da onuna mı uğraşacaksıız? O, okuyup da ne olacağ? Burada gardaşı Mıstafa’yla camızları yayıyor. Emmimi perişan edecean!..” dedi.

Mehmet Ali emmi:

-“Turaç; ağıllı, aslan gibi bir çocuğdur, yiyenleriyle barabar mektebe geder gelir, barabar oğurlar. Görecean hepiizi de mahcup edecektir” dedi. Bunun üzerine ben Zeynep bacıya:

-“Sen tembel, korkak, sümüklü oğluna bağ!.. Beniinen ne uğraşıp duruyon? Beni nedecean, istersem oğurum, istersem oğumam saa ne benim oğuyup oğumamda? Emme hepize inat oğuyacaam, hepiiz göreceksiiz, hemi de oğlundan daha ee oğuyacaam!.. Siz benim oğuyup da adam olmamı istemiyorsuuz, eşşek olmamı istiyorsuuz. Oğula getmek ee deâlse, siz niye oğluuzu eviizde goymayp da köye, elin evine oğula gönderiyorsuuz?” dedim.

-“İki gün sona gaçıp gelirsen, o zaman ben saa söyleyeceamı söylerim!” dedi

-“Çoğ beklersiiz!..” dedim.

***

KÖŞK KÖYÜ’NE YOLCULUK VE EĞİTİM YOLUNDA İLK GAZİLİĞİM

Hergin’den ayrıldık, yol boyunca çocukluğumun geçtiği bahçeleri,  Aşılık’taki çayırları, çimenleri, ağaçları seyrederek, kuş seslerini dinleyerek ilk defa gördüğüm Karacaören’e geldik. Yol ikiye ayrılıyordu: Sol tarafımızda Kayaboğazı’na (Sarsap) sırtımızı dönüp, sağ tarafımızda Üçkilise tarafına saptık. Biraz ilerledikten sonra sola sapıp, kıvrıla kıvrıla Kömeç dedikleri birkaç yüz metre yüksekteki çıplak bir tepeye çıktık.

Arkamıza dönüp baktığımızda uzayıp giden yeşil bir vadi, daha uzaklarda Elbistan Ovası ve Şardağı… Sağımıza baktığımızda yeşil bir derenin karşı tarafındaki düzlükte Üçkilise’nin evleri ve bahçeleri… Birkaç km güneyde Ferhatpınarı… Solumuza baktığımızda yeşil vadinin sonuna doğru Sarsap (Kayaboğazı), onun güney batısında daha yükseklerde bir dere içinde yeşilliklere boğulmuş Erikli, aşağı yukarı bizimle aynı seviyede bir km kadar uzağımızda Höplek köyü ve önünde Türk Bayrağı dalgalanan Jandarma Karakolu… Önümüzde dümdüz bir tepe, tuz taşları gibi kayaların üzerinde Tanrıların arabalarının izleri gibi birbirine paralel giden izler…

Biraz gittikten sonra Kınalıdere dedikleri dereye geldik. Issız ve fazla derin olmayan dereyi geçtikten bir süre sonra kestirmeden ayaklarımızın birkaç yüz metre aşağısında “T” şeklinde yeşil bir vadinin içinde beyaz sıvalı toprak damları ile Karamağara köyü, sol tarafta birkaç km uzaklarda bizim bulunduğum seviyede Palavar köyü, “T”nin bitiminde, Palavar’ın hemen altında Sarsap Çayı’nın kaynağında yeşilliklere gömülmüş Şuul (Uncular) köyü, karşımızda çok uzaklarda bozkırlar üzerinde Keçemağara ve irili ufaklı boz tepeler, tam karşımızdaki tepenin arkasında da Köşk köyü…

Karamağara’nın tepesinden aşağı doğru kayaların arasındaki patika yoldan inmeye başladık. Eniştemi görenler ilgilenip lafa tuttuyor, hal ve hatırını soruyorlardı. Karamağara köyünü dura kalka geçtikten birkaç yüz metre sonra yeşillikler bitiyor ve yol ikiye ayrılıyordu: Sağ tarafımızdaki yol Keçemağara, Yapılı, Beyyurdu, Horhor, Çevirme köylerine gidiyormuş. Sol tarafımızdaki yol da bizi 4-5 km uzaktaki Köşk köyüne götürüyor. Biz sola saptık, her tarafı taşlar ve düz kayalarla kaplı kuru bir derenin içinde, keçi yolu gibi bir yolda giderken, altımdaki eşeğin beli üzerindeki at eğerinden incinmiş olmalı ki, hopladı, zıpladı, götledi, beni üzerinden yumruk büyüklüğündeki taşların ve düz kayaların üzerine tepe üzeri atmasıyla birlikte yıldızları saymaya başlamıştım ki, kıçıma bir de çifte yiyince canım fena halde yanmaya başladı.

Başımdan oluk gibi kan akıyor, kıçıma yediğim çifteyle de fena halde kıvranıyordum. Eğitim yolunda az kalsın şehit oluyordum. Şehit olamadım ama eğitim yolunda ilk gazinin ben olduğumu kesinlikle iddia edebilirim.

Ben sel sümük ve kafamdan akan kanlar birbirine karışmış vaziyette ağlarken, Mehmet Ali emmi atından inmiş, bir yandan beni teselli etmeye, bir yandan da yarılan kafamdan akan kanları durdurmaya çalışıyordu…

Ben kendime gelince dere boyunca yolumuza devam ettik. Köşk’e bir km kala sol tarafımızda mülkiyeti ağalara ait olup da köye kadar uzanan yeşil bir çayırlığın ve Şeğo Ağa’nın evinin karşısındaki kavaklardan başka, sırtını yüksek dağlara yaslamış düz ama biraz dalgalı, çimenlerin yeni çıkmaya başladığı bozkır bir ovacık vardı.

Nihayet 4-5 saatlik yoldan sonra sağ selamet Köşk’e geldik. Küçük bir tepeciği aştıktan sonra Mehmet Ali emmilerin evi 100 metre kadar uzağımızda, hemen karşımızdaydı. Tepecikle ev arasında eniştemlerin, kardeşlerinin, komşu ve yakın akrabalarının yararlandığı bir su kuyusu vardı.

***

Elif bacım ve özellikle yeğenlerim Kemal, Tahsin, Bayram bizi görünce çok sevindiler. Onların beni böyle karşılamalarından dolayı dünyalar benim oldu. Benim geleceğimden haberi olmayan Elif bacım: “Ooo… gardaşım gelmiş, gadanı alayım, gurban olayım” diye bana sarılıp koklayarak öptü, ben de elinden öptüm. Yeğenlerimle kucaklaşıp birbirimizi yanaklarımızdan öptük, çok sevindik.

Elif bacımın benim geleceğimden haberi yoktu ama eniştemin ne zaman döneceğinden haberi olduğu için mükellef bir yer sofrası hazırlamıştı. Beni sofranın üst tarafına, tabiri caizse başköşeye oturttular, altımda minder, arkamda halı ve yün yastıklar, sol tarafımda yanan bir ocak vardı.

Yer sofrasının etrafında çember olduk, yemeğimizi iştahla ve sevinçle yerken, ben ikide bir arkama yaslanıyor, çokbilmiş çocuklar edasıyla nutuklar atıyordum. Beni şimdiye kadar, anam hariç, kimse bu kadar şımartmamış ve adam yerine de koymamıştı. Eniştemle bacım benim bu ne oldum hallerime, sonra da birbirlerine bakıp kıkır kıkır gülüyorlardı. Hem benim, hem de yeğenlerimin keyfi yerindeydi. Bunu anlatacak sözcükler bulamıyorum. Tek cümleyle söylemek gerekirse, çok ama çok mutluydum.

05.06.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DÖVENDEN PATOZA, TAKTAKIDAN HARMAN MAKİNASINA…

dövenleharman makinesi iletaktakıÇocukluğumda ve ilk kara patozgençlik yıllarımda harmanlar camızların, öküzlerin, atların arkalarında sürükledikleri altları keskin çakmak taşlarıyla kaplı dövenlerle sürülürdü. Daha sonraları olanakları olanlar bu işi traktörlerinin arkalarına diskharo, bunun da arkasına 4 tane döğen bağlayıp sürmeye başladır. Taneler başaklarından, yuvalarından ayrılıncaya, saplar saman oluncaya dek sürülürdü; buna malama denirdi. Bu malama yabalar ve dirgenlerle poyraz ve aşağı yel doğrultusunda zaman zaman üzerine çıkılıp tepelenerek toplanırdı, buna da tığ denirdi.

Harmanın oylumundaki alan çalı süpürgeleri ya da sert süpürgelerle süpürülüp sürgü ve yaba ile tığın doğu ya da batı tarafında toplanırdı; bunlara da süprüntü denirdi. Tığlar ve süprüntüler poyraz ya da aşağı yel esince yabalarla savrulur, ağır olan taneler rüzgârın estiği tarafa, saman da alt tarafa ayrılırdı. Tanelere cec denirdi. Cecler kalbur ve saratlarla elenir, aşağı yukarı 10 kg alan çelik denilen ölçeklerle ölçülerek çuvallara konur, taşıma araçlarıyla ambarlara götürülürdü. Süprüntüler genellikle bol taşlı olduklarından ya yıkanarak taşlarından ayrılır, un ve bulgur yapılırdı ya da tavuk yemi olarak kullanırdı.

Rüzgârın inmediği yerlerle tığlar taktakı denilen harman makinalarıyla savrulurdu. Bu işleri meslek edinenlerden biri de Marabalı Yalama Hüseyin emmiydi. Taktakının insan gücüyle çevrilen kolu dışta kalacak şekilde cecin uygun bir tarafına yerleştirilir. Kolu bir adam uygun tempo ile çevirirken, bir adam yaba ile taktakının üzerine uygun bir tempo ile malamayı bırakırdı. Taktakının rüzgâr üreten kanatları samanı arkasından püskürtürken, bir dizi eleklerden geçen taneler yine arkasından yere dökülürdü. Bu taneleri oradan alıp uygun bir yere dökmek ve samanları zaman zaman uzaklaştırmak için de bir adam çalışırdı. Bu duruma göre taktakı ile harman savurmak için en az 3 kişi çalışırdı. Saman tanelerden ayrıldıktan sonra cec isteğe bağlı olarak taktakıdan bir kere daha geçirilirdi.

Gençlik yıllarımda döğenlerin pabucunu sap yeyip saman sıçan kara patozlar atmıştı. Bu kara patozların da pabucunu sap yeyip taneleri bir tarafa, samanları da başka bir tarafa çıkaran harman makinaları attı. Dolayısı ile hem döğenlerin, hem patozların, hem de  taktakıların pabuçlarını harman makinaları attı. Ondan sonra döğenciler  taktakıcılar tarihe karıştı. Toz ve kubarlardan yalama olan Yalama Hüseyin emmi de görünmez oldu.

***

DOĞAN ABİMİN ÖLMESİ, DÖRT GÖZLE BEKLENEN OĞLAN ÇOCUĞU

1955’te Hergin’de bizim bağın bulunduğu yerdeki tarlanın sapları oradaki tarlaya harman edilip traktörle sürülmüş. Uzun zaman rüzgâr gelmeyince Marabalı Yalama Hüseyin emmi ile taktakısını getirmişler. Hüseyin emminin işi bittikten sonra onu ve taktakısını Maraba’ya götürmek için naylona yüklemişler. Babam, Hüseyin emmi, birkaç adam naylona binmişler. Henüz greyder yüzü görmemiş olan doğal yollardan yollarına davam etmişler. Eski yol bizim Kulakçayır’ın üzerinden, Omoların bahçelerini ikiye bölerek geçerdi. Bahçelerden Saat Taşı’na dek yol tarlalardan kaçan sular ya da yağmur sularıyla hamur haline gelirdi. Burada geçen traktörler karterlerine dek bata çıka giderlerken oluşan çukurlar kuruduğunda da geçit vermezdi. Bu bozuk yolda direksiyon hâkimiyeti çok güçleşirdi.

Bu bozuk yolda direksiyon hâkimiyetini kaybeden abim Massey Harris 44 traktörü deviriyor, kendisi de altında kalıyor. Babam ve diğerleri defalarca kaldırmaya zorlanıyorlar, yoruldukça tekrar bırakıyorlar. Evcihüyük’ten gelen insanların yardımıyla abim traktörün altından kurtarılıyor ama traktörün her kaldırılıp indirilmesinden aldığı darbalar ve kan kaybından dolayı yaşamını yitiriyor.

Bu olaydan sonra babam gözünün önünde oğlunu kaybetmesinin acısına çok üzülüyor. Adeta hayata küsüyor. Kanlı diye bu traktörü satıp Deutz 35’lik alıyor. Uzun yıllar bu acıyı unutamadığı ve kendisine abimin ölümünü anımsattığı için bağın bakımını bile ihmal ediyor. Nihayet “Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur” atasözünde olduğu gibi o güzelim bağ terk edildiği için çalılaşıyor, ölüyor. O muhite bu bağdan dolayı Bağyerleri denir Kendi gitti, adı kaldı yadigâr.

Doğan abim Hergin Mezarlığı’na defnedilirken köyün küçük çocukları değirmenin önünde oynuyor ve camızları yayıyorduk. Aklımız ermediğinden mezara bile gitmemiştik ama kendi aramızda Doğan abimin ölmesine üzüldüğümüz kadar da cennete gideceği için seviniyorduk.

Çünkü beynimize yerleştirilen inanca göre: Çocuk yaşlarda ölenlerin bir melek gibi uçarak cennete gideceğinden emindik. Sevincimiz bundan dolayıydı. Doğan abim, hayalimde iki kanadıyla cennete doğru uçuyordu. Bu hayallerle uzun yıllar avunduk. Hatta “Keşke biz de küçük yaşlarda ölsek de iki kanadımızla uçarak cennete gitsek” diye kendi aramızda konuşur, ölümü özlerdik. Henüz bu dünyaya doymadan çocuklarını bu küflü inançtan dolayı ölüme özendiren aileler günümüzde de ne yazı ki var.

***

Henüz küçücük bir çocukken ateşli ve ağır bir hastalığa yakalanmış, ölümden dönmüştüm. Ondan sonra kekeme olarak konuşurdum. Başkalarının benimle alay etmelerinden kaçar, hiç kimseyle doğru dürüst konuşmaz ve asla gülmezdim. Doğan abimin ölmesinden sonra anamın ayağının düşüncesizce Yapalak’tan tamamen kesilmesi var olan sorunları daha da arttırdığı gibi aşırı derecede kalabalıklaşan aile içindeki iktidar ve muhalefet arasındaki dayanılmaz dırdırlar, kavgalar zirve yapmaya başlayınca psikolojim iyice bozulmaya, var olan huzursuzluğum gittikçe artmaya başladı.

Ayrıca ailemin anlayışına göre okula gitmesi gereksiz olan kızların yanına Mustafa ile ben de Döndü’nün oğulları olduğumuz için eklenmiş olduk. Hani bir atasözümüz “Analı kuzu, kınalı kuzu” der ya… Bir çocuğun kınalı kuzu olması için anasının olması tek başına yetmiyor, aynı zamanda babasının da adam gibi babalık yapmasına bağlı… Aksi halde ya uyuz kuzu olur ya da saldırgan bir eşkıya… Bunu yaşayarak öğrendim.

1955’in sonbahar aylarından birinde Esme bacının anası Dönüş bacı bize kızını ziyarete gelmişti. Onun geldiği günlerde anamın bir kızı oldu. Anam, Dönüş bacıya saygısından ve onun bize geldiği günlerde olduğu için kızına onun adını verdi. Dönüş bacı Tekepınar’a evlerine gittikten sonra Esme bacı anama: “Kızına anamın adını vurma!” demiş. Bunun üzerine rahmetli anam da çok üzülmüş ama kızının adını değiştirmekten başka da çare bulamadığından Emine teyzemin adını vurmuştu. Bu, anamın başına ilk kere gelmiyordu. Benim adımı Hacıa koyduğunda da Zöre bi bizim bacadan sarkıp “Gız Döndüüüü!.. Oğlunun adını değiştir, benim torunum olunca onun adını Hacıa vuracağım!” demişti. Ama zavallı anam bu olaydan ders almamış olmalı ki, Emine’nin adını Dönüş vurmuştu.

***

Mustafa ile aynı yaşta olan ve gerek analığımın, gerekse babamın gözde oğlu ve veliahdı Cuma, Demircilik’te Murtaza dayısının evinde ilkokula giderken, bizim eğitim görüp görmememiz babamın ve diğer aile fertlerinin hiç umurunda olmadığı, Hergin’de de ilkokul olmadığından okula gitmemiz artık tamamen unutulmuştu.

***

Doğan abim öldüğünde “Leyla” adlı 5-6 aylık bir kızı vardı, karısı da birkaç aylık hamileydi. Dul kalan karısı, Doğan’ın yerini tutacak ve kendi yerini de sağlama alacak bir oğlan çocuğu bekliyordu. Ne yazık ki, günü ve saati geldiğinde bir kız çocuğu oldu, adını analığımın adı olan Zalğa koydular, o da kısa süre sonra öldü.

Henüz çocuk yaşta evlenmiş olan Esme bacı, ömür boyu yetim kızının başını bekleyemeyeceğini anlamış olacak ki: “Leyla’yı anasız bırakıp babamın evine gidip kendime yeni bir koca arayamam, Cuma’nın büyümesini beklerim” dedi.

Bir süre sonra henüz Demircilik İlkokulu’nun 1’inci sınıfına giden Cuma ile nişanlanıp onun yeterince büyümesini beklemeye başladı. Bu davranışıyla da gerek babamın, gerekse analığımın gözüne girdi. Dolayısı ile hem aile içindeki yerini korudu, hem de babam ve analığımdan sonra söz sahibi oldu.

Babamın acizliği, hoşgörüsü, iktidarın muhalefet üzerindeki baskıları her geçen gün arttıkça arttı. Zavallı anam bazen evi terk eder, bir örenin köşesine çekilir ya da bahçeye iner söğütlerin duldasında oturur, biz küçük çocukları da dizinin dibinde tavuk civcivleri gibi anamı teselli etmeye çalışırdık. Ya hizmeker ve çobanlardan biri ya da herkes yattıktan sonra anamın ellerinden tutar, yalvar yakar eve götürür, sessizce yer yataklarımızı serer içine girerdik.

Sabahleyin kalkıp da anamın başını alıp gitmediğini görenler, yeni günün yeni enerjisiyle kavgaya kaldıkları yerden devam ederlerdi. Zavallı anam ölünceye dek bu böyle devam edip gitti. Daha da kötüsü, anamın en güvendiği, en gözde oğlu olan beni bir avuç üzümle, şekerle kandırmaya çalışıp: “Sen onun çocuğu değilsin, sen bizim çocuğumuzsun” diye beni anamdan koparmaya çalışmaları, ona zaman zaman saygısızlık yapmam, anam için zulümlerin en beteriydi.

Bütün bunlara karşın anama: “Hangi oğlunu daha çok seviyorsun?” diye sorduklarında, “Turaç’ı daha çok seviyorum” derdi.

“Sana zulüm ettiği için mi çok seviyorsun?” diyenlere: “Olsun, o büyüdüğünde kimin ne olduğunu anlar, beni bana kötülük edenlere karşı gene o korur” demesini hiç unutmam. Ondan sonra anama sahip çıkmaya başladım ama ne yazık ki, yapılan zulümlere dayanamayan anam kafayı üşüttü, gözlerini ve aklını kaybetti. Biz de anamı henüz 40 yaşlarındayken kaybettik.

Eğer gerçekten bir Tanrı varsa, anasına veya babasına birileri zulüm ederken çocuklarını çaresizlik içinde seyirci bırakmasın.

***

Abimin kaybıyla yanıp tutuşan, zayıf ve halsiz düşen Döndü bacım bir doğum anında aşırı kan kaybından 1956’da rahmetli oldu, bebeği de kısa süre sonra öldü. Döndü bacımın ilk çocuğu olan Hasan, henüz kucakta iken ölmüştü. Hayatta kalan tek oğlu Mehmet, yabancı analık elinde büyümesin diye analığım, anamın en büyük kızı Elif ablamı amcamın oğlu, eniştem Hayrı emmiye adeta kendi eliyle apar topar düğünsüz, törensiz gelin etti, daha doğrusu torunu Mehmet için kurban etti.

Çocukluğumda aşağı yukarı her gün yarı çıplak vaziyette kapıya çıkıp ağlamayı ve çevreyi rahatsız etmeyi alışkanlık haline getirmiştim. Ağlamayı unutmuş olduğum bir bahar sabahı babam kapının önündeki kayanın üstünde her zaman olduğu gibi sandalyesinin üzerinde ayak ayaküstüne atmış sütlü kahvesini yudumluyordu. Biraz ilerideki meydanda geçmekte olan Döndü bacım babama bakıp: “Ağa, bugün Turaç hiç ağlamadı. Niye ağlamadı ki?” deyince, babam da: “Kızım, Turaç artık büyüdü, niye ağlasın ki?” dedi.

Kapının önündeki samanlığın üzerinde, babamın arkasında geziyordum. Bu sözleri duyunca, kendi kendime: “Demek ki, artık büyümüşüm, ağlarsam ayıp olur” dedim.

Hiçbir eğitimci her gün alışkanlık haline getirdiğim bu huyumdan kolay kolay beni vaz geçiremezdi ama Döndü bacımın sözüne karşılık babamın o sözünden sonra ağlamayı temelli unuttum.

Hem abimin, hem de ablamın ölümüyle analığım sık sık mezar ziyaretine gider, ağıtlar yakardı. Anam da evde kimse yoksa örtü damına girer, sandığının içinden Cuma ve İsmail dayılarımın pantolon ve gömleklerini çıkarır, onları öper okşar, bağrına basar: “Gardaş, gardaş, siz ölmiyeydiiz, ben öleydim!.. Bacılarız öleydi” diye sessiz sesiz ağlardı. Sonra o giysileri katlayıp yerlerine koyardı. Bana da ya küçük bir ayna, tarak ya da bir yağlık verirdi.

Zaten kalabalık ve huzursuz olan evimizde gelinlerin gelmesi, anamın da Yapalak’tan ayağının kesilmesiyle huzur daha da bozulmuş, adeta yaşanmaz olmuştu. Evdeki kavgaları duymamak ve huzursuz olmamak için canım eve gelmek bile istemezdi. Okula göndermeyi akıl edemeyen babam, her köylü gibi yaşımıza başımıza bakmadan abim Mustafa ile beni camızlarımıza çoban etmişti.

***

Yapalak’ta Gavuren mevkiindeki tarlamız çeltikçilere kiraya verilmiş, Beylik arkı uzatılarak onun sularıyla sulanmıştı. Çeltiğin sarı sapları da Hergin’deki iki ağılımızın arasında, önü yerden birkaç metre yüksek, arkası yer seviyesinde olan büyük bir kayanın üzerine harmanlanmış, etrafı da diğer hayvanlardan korunaklı hale getirilmişti. Buna “Hayma” diyorduk. O kış, havalar çok iyi gittiği, hatta kar bile yağmadığı için camızları ahırda besleme yerine çoğu zaman bu haymadan yere atılan çeltik saplarıyla dışarda beslerdik. Mustafa ile ben de camızlara gözcülük ederdik.

Güneşli havalarda bu haymanın güney tarafında çeltik saplarına gömülür, Mustafa ile kendi kendimize konuşur: “Allah birini bu dünyadan alıp cennete koyduğunda karısı hamile ise onun yerini tutacak bir erkek çocuğu verir, o da onun yerini tutar” diye bekliyorduk. Hatta ailecek aynı beklenti içindeydik.

Özellikle tek başıma kaldığım zamanlar çeltik saplarının içine gömülür,  gözlerimi yumar, hayaller kurar, hayal dünyamda güzel şeyler görmeye, bu yaşadıklarımızdan kurtulmaya, anamı da kurtarmaya çalışırdım.

Kuru ve yavan çeltik saplarını yiyip susayan camızları değirmenin önüne suya indirdiğimiz zaman değirmenin suyu ile batak haline gelmiş çimenleri iştahla dişlerlerken camızlardan biri batağa saplanıp çıkamayınca büyüklerimizden yardım isterdik. Yardıma gelenlerin kimileri kuyruğundan, kimileri de kulaklarından sürükleyerek güçlükle çıkarırlardı. Güçleri yetmediğinde ön ayaklarının arkasından güçlü bir kendirle bağlarlar, traktörle çekip kurtarırlardı. Biz bu bataklığa batmazdık ama camızlar sık sık batarlar, çıkamazlardı.

Yeşil çimenleri ve suları çok seven camızlar, bazen Sarsap Çayı boyunca 2-3 km uzaktaki Akbeyler’e kadar giderler, taze çayır ve çimenler dişlerler, durgun sulara girer yüzerlerdi.

Mustafa ile benim üzerimizde soğuktan korunmak için ne doğru dürüst bir giysi, ne de ayaklarımızda doğru dürüst bir ayakkabı olurdu. En fakir aile çocuklarından bile daha sefil ve perişan bir halimiz vardı. Aile içinde zaten fazlalık gibi olduğumuz için ölsek bile kimsenin umurunda değildik. Bütün bunlara karşın büyüklerimizin korkusu ile çay boyunca çamurlara, sulara bata çıka, ayaklarımıza batan dikenlerden dolayı topallayarak camızların peşleri sıra titreyerek gider gelirdik.

Toprak ve çamurlar içinde oynamaktan el ve ayaklarımız yarga yarga yarılır kanardı. Ayaklarıma batan diken ve iğde çöğüllerinden ayaklarım şişer, iltihaplanırdı. Evleri henüz yapılmadan önce Haydar emminin değirmen arkının üzerindeki evinde oturan rahmetli Zeynep bibim bunları itina ile temizler, diken ve çöğülleri iğne ile çıkarır, iltihaplarını almak için yağlı hamurlar bağlardı. Şişmiş olan ayaklarımın iltihaplar, bibimin sayesinde bu yağlı hamurlarla teper, ben de ıstıraplardan kurtulurdum.

***

Rahmetli bibim tam bir iyilik meleğiydi, bu tür sıkıntıları olanların yardımına hemen koşar, yarası beresi varsa kolonya ve ispirto ile temizler, iltihabı varsa, iğne ile deşer ya da yağlı hamur bağlar iltihabını alırdı. Hasta sağlığına kavuşana dek onun ayağına çağırır, gelemeyecek durumdaysa ayağına gider bakar, sağlığına kavuşması için elinden gelen her şeyi yapar, koca karı ilaçları yapar, merhem diye sürerdi.

Bütün bunlardan fayda göremeyince Haydar emminin anası Zöre bi’ye havale ederdi. Onun en iyi bildiği şeyler: Kulağı ağrıyorsa sigara içen birinin hastanın kulağına sigara tüttürmesini sağlamak, gözü ağrıyorsa limon tuzunu suda eritip gözüne damlatmak. Limon tuzu bulamazsa “sâ” dedikleri deri şapladıkları tuzu eritip gözüne damlatmak, tütsü vermek, “Dazara duzara, göz edenin gözü bozara” diye hastanın üzerinden ateşe tuz atıp çatır çıtır sesler çıkartmaktı. Bu da bir fayda vermeyince kurşun eritip suya dökmek, kurşunların şekillerine bakıp ona göre yeni yöntemler denemekti. Bütün bunlar da fayda etmediğinde: “Cinlerin çoğ olduu bir gayanın üzerine, küllüğe çödürürken cin çarpmış. Bu benim yapacağm şey deal hocaya gösterip mısğa yazdırmağ lâzım” diye öneride bulunurdu. Zöre bi’ninkileri bibiminkilerle karşılaştırınca, bibiminkilerin daha bilimsel olduğuna inanmaya başlamıştım.

***

Köylerde adettendir: Tandırda ekmek yaptıktan sonra yıkanıp temizlenmek için tandırın içindeki ateşin ısısı ile su ısıtırlar. Bunun için kara don kazanı tandıra düşmesin diye bir hedirgeç koyarlar. Bu hedirgeçle tandırın üzerien don kazanını yerleştirirler. Sonra kazının içini suyla doldururlar. Su fokurdamaya başladığında da satırları içine daldırıp varsa cağa, yoksa uygun bir yere taşırlar. Sonra bu suyu iniştirirler (yani insanın vücudunu yakmayacak şekilde gelinceye dek soğuk su eklemek). Sonra teknenin içine girerler ya da cağın içine üzerine oturacakları bir iskemle, kütük gibi şey koyarlar. Onun üzerine de otururlar. Suyu tasla alıp başlarından aşağı döker, sabunlanırlar, ovalanırlar. Şampuan yerine de ıslanmış kille saçlarını ovalarlar, durulanırlar çıkarlardı.

Rahmeti anam bir gün ekmek yaptıktan sonra tandırın üzerinde don kazanıyla su ısıtıyor. Su ısındıktan sonra kulplarından tutup indirmeye çalışırken, kazanı deviriyor, su alev alev yanan tandırın içine dökülüyor, kaynar suların çıkarmış olduğu yakıcı buhar anamın yüzünü ağır bir şekilde yakıyor. Bibim; günlerce yapmış olduğu ilaçlarla, pansumanlarla anamın kavrulan yüzünü tedavi etti. Bu iyiliklerini unutmam olanaksızdır.

***

İlkbahara doğru bir gün Esme’nin doğum sancıları başladı. Kadınlar doğum yaparlarken, evin erkekleri ve çocukları evden uzaklaşırlar. Babam da sıcak odasını terk edip ağıla geldi. Dört gözle beklediği müjdeli haberde bir oğlan çocuğu beklerken, Esmenin bir kız çocuğu doğurduğu haberini alınca adeta dünyaları yıkıldı. Ailecek birkaç gün neredeyse yas tuttuk. Çocuğa analığımın adı olan Zalğa adını koydular. Bu çocuk sebebi her ne ise, kısa süre sonra öldü. Doğan’ın yerini tutacak oğlan olması beklenirken, kız olması nedeniyle ölümüne kimsenin üzüldüğünü anımsamıyorum.

***

Hem aile içindeki huzursuzluk, hem de okul çağımın gelip geçmekte olduğunun farkında ve bilincindeydim. Babamın ve ailemin insafına, vicdanına ve anlayışına kendimi bırakırsam olacağım ya bir camız çobanı ya tarla takımlarda Ali ve Cuma abilerimin hizmetinde sabah akşam çalışan bir uşak, bir hizmeker ya da gördüğüm, yaşadığım haksızlıklara ve zulümlere dayanamayıp ileride bir eşkıya olacaktım.

***

Yazın sıcak günlerinde camızları Sarsap Çayı’nın derin ve durgun sularına sokar yüzdürür, üzerlerine biner, onlarla birlikte yüzer, çimerdik. Amcaoğullarından Veligo’m ve İbrahim emmi tarlalarını gezerken ya da çocuklarının peşine düştüklerinde köyün bütün erkek çocuklarının Sarsap Çayı’nın kıyılarındaki çimenliklerde oynadıklarını gördüklerinde yanımıza sessizce yaklaşırlar, işi şakaya verip özellikle beni derin suların içine giysilerimle atarlardı ki, boğulup öleyim, ileride çocuklarının başına da bela olmayayım diye…

Ben çok küçük yaşlarda yüzmeyi öğrendiğim ve gururumu da incittirmemek için çoğu zaman onların beni yakalayıp atmasına fırsat vermeden yakalanacağımı anladığımda: “Siz atacağınıza ben atılırım” der, o derin sulara kendimi giysilerimle atardım. Sonra da “Siz kendi çocuklarıızı neden atmıyorsuuz da, hep beni atıyorsuuz, bunu bilmiyom mu sanıyorsuuz?” dedikten sonra sulara dalıp çıkarak onlarla dalgamı geçerdim. Onlar gittikten sonra sudan çıkar, ıslanan giysilerimi güneşte kuruturdum.

***

İlkokula başlama yaşım çoktan gelmiş geçmiş, artık kendi kararlarımı kendim verecek yaşa gelmiştim. Böyle giderse başıma gelecekleri kendi kendime düşünmeye ve birtakım kararlar vermeye başlamıştım. Elime bir olanak geçse kaçıp kurtulmak istiyordum. Günlerden bir gün bu altın fırsat elime geçti. Bu kısmı aşağıdaki bölümde anlatacağım.

04.06.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“DURMA YAZ!” DİYE SOKUYOR BENİ ANILARIM

ANILARIM

ESİNTİLER, Toplumsal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ASIL SUÇLU KİM?

Sen küllerinden genç bir Cumhuriyet kurmuş Atatürk’e sahip çıkmayacaksın, teknolojiye ve bilime kıçını dönüp çağa ayak uyduramayan, halkını din imanla yüzyıllardır uyutmuş köhne Osmanlıları, “Yeni Osmanlılar” diye hortlatmaya çalışacaksın, boyunun ölçüsüne bakmadan derin sulara dalacaksın, Amerikan Emperyalizminin Ortadoğu’da taşeronluğunu yapmaya soyunup Şam Emevi Camii’nde Cuma namazı kılma sevdasıyla Suriye’nin içişlerine karışacaksın, sorumlu olduğun devlette Berkin Elvanların katline alkışlar tutturup, anasına yuhlar çektirip yaptıklarınla övünürken, Mısırlı çocuk için gözyaşları döküp her gittiğin yerde oy getirisi var diye Rabia işareti yapıp Mısır’ı çileden çıkaracaksın, kaynamayan kazanın altına durmadan odun atıp IŞİD, El Nusra, Müslüman Kardeşler katillerine sahip çıkıp zavallı insanları boğazlatıp, 3 milyon Suriyeliye kapıyı açacaksın, sonra onları besletmek için Almanya’ya el açıp avro dileneceksin, sıfır sorunlu komşuluk palavralarıyla bütün komşularınla köprüleri atıp düşman olacaksın, bebek katili dediğin Apo ile kanka olup Cumhurbaşkanlığını yetersiz bulup başkanlık hayallerine kapılıp Güneydoğu’nun altını, üstünü cephaneliğe çevirmelerine göz yumacaksın, aradığın başkanlığı elde edemeyince tek bir terörist kalmayıncaya dek taş üstünde taş, baş üstünde baş kalmayacak diye kendi vatandaşlarının evlerini başına yıkacaksın, stratejik derinlik diye stratejik yukalığın dik alasını yapıp dışişlerini içişlerine propaganda malzemesi olarak kullanıp bakın İsrail başbakanına nasıl da kafa tutuyorum diye şov yapıp “One minute” diyeceksin, İsrail’e kafa tuttuğunu göstermek zavallı insanların Akdeniz’de katledilmesine sebep olacaksın, sonra sıkışınca “One minute”ü unutturmaya çalışıp İsrail’den medet umacaksın, güçlü devletlerle köprüleri atıp Afrika’nın çöllerinde, Asya’nın bataklarında aile devleri arayıp güç gösterisinde bulunacaksın, bizim tarlanın üzerinde 17 saniye geçti diye Rusların uçağını düşürüp Türkiye’yi ekonomik çıkmaza soktuğun yetmiyormuş gibi, sınırından öteye uçak uçuramayacaksın…

Kardeşim bu koşullarda seni kim ciddiye alır? Sana ders vermek için bir şeyler bulamam mı diye tarihin çöplüğünü karıştıranlar, bir şey bulamayınca: “Bunların dedeleri Ermenileri kıydılar, soykırım yaptılar” diye kararlar alırlar. Sonra bir delinin bir kuyuya taş atıp kırk akıllının çıkarmaya çalıştığı gibi çabalar durursun. Bunun asıl sorumlusu da koskocam Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdışı Suudi’nin, Katar’ın kıçına takan sensin. Her tarafı cephaneliğe çevirmelerine göz yumduğun kıçı kırık iki PKK’lıyı yok ediyorum diye masum vatandaşlarının evlerini başlarına yıkıp, zavallı insanların ölmesine göz yumulursa, biraz sonra da dünya ayağa kalkar: “Bunlar kendi yurttaşları Kürtlerin sonunu getirmeye, soykırım yapmaya başladılar” diye dikilirler. O zaman ne yapacaksın? Bu gidişle başımıza ne çoraplar ördüğünün biraz ayırdına var da Türkiye’ye son anda bir iyiliğin dokunsun bari!.. Böyle devlet yönetilmez; bu korku imparatorluğunun da bir sonu gelir, asıl sorumlular hesap verir!..

03.06.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DOĞAN ABİMİN MUSTAFA İLE BENİ OKULA YAZDIRMAYA GÖTÜRMESİ

71 massey harris 44Zannederim 1954-55 Eğitim-Öğretim Yılı’nın başlarıydı. Babam ilk defa olarak Mustafa ile bana ceketler, pantolonlar, gömlekler ve ayakkabılar almıştı. Mustafa ile birlikte aynı yatakta yatıyorduk. O akşam sevincimizden onları da yatağımıza alıp yatmıştık.

Bir gün rahmetli anam benden 3-4 yaş büyük ve ablam Fadime’nin ikizi ağabeyim Mustafa’yı ve beni okula kayıt için giydirdi, süsledi, püsledi, henüz kendisi de 15 yaşlarında olan rahmetli Doğan abimle Elbistan’ın Küçük Yapalak İlkokulu’na kayıt yaptırmaya gönderdi.

Güle oynaya okula gittik. Okulun o zamanki başöğretmeni her kim ise abime: “Doğan oğlum, bu sene bunları okula kayıt yapamam, 1’inci sınıfta bunları yerleştirecek ne sıramız ne de yerimiz kaldı. Sen bunları götür, gelecek sene getirin, kaydedelim” dedi. Abim de henüz kendisi çocuk olduğu için direnemedi, hevesimiz kursağımızdan kalmış olarak üzüntü içinde eve döndüğümüzü anımsıyorum.

Doğan ve Ali abilerim evlenmeden önce birbirleriyle dirlik edemeyen analığım kendi çocukları ve küçük ablam Elif’le Hergin’de, anam da kendi çocuklarıyla hemen hemen bütün yaz ve kışları Küçük Yapalak’ta otururlardı. Kendi aramızda konuşup Küçük Yapalak’tan söz ettiğimiz zaman “köy, köyümüz, köyde” gibi sözcükler kullanırdık. Hergin’den söz ettiğimizde de “Hergin” derdik.

Yapalak’ta günlük süt ihtiyacını karşılamak için birkaç ineğin ve yumurta ihtiyacını karşılamak için de yeterince tavuğun dışında canlı malımız hemen hemen olmazdı. Hergin’e gelince sürüyle koyunlar, kuzular, camızlar, inekler, Atlar, eşekler, kazlar, çuluklar (hindiler), tavuklar, say sayabildiğin kadar… Ayrıca, Yapalak’a göre daha serin, temiz ve bol akarsuları, temiz içme suları vardı.

Hergin; bağ, bahçe, bostan ve zirai işlerin yanında her türlü hayvan yetiştirmek için de daha uygun ve bereketli, daha serin bir yerdi. Bir sürü koyunumuz, 40-50 adet de sağılır camız ve ineklerimiz, atlar, eşekler, kazlar, çuluklar, tavuklar eksik olmadığından Hergin’dekiler bunlarla ilgilenirlerdi.

Yapalak’ta genellikle buğday arpa türü tarım ürünleri yetişir, İlkbahar’da Sarsap Çayı’ndan gelen biraz su olmasına karşın, yazları çok kurak, sıcak ve bir o kadar da sinekli, tozlu geçerdi.

Anamın Yapalak’taki görevi burada çalışan işçilere, ırgatlara ve gelen gidenlere hizmet etmek, yemek yapmaktı. İçecek temiz bir su kaynağı bile yoktu. Su ihtiyacımızı İlkbahar’da Sarsap ve Beylik arklarının kirli sularından ya da milsi milsi kokan kuyu sularından elde ederdik.

Anam Sarsap Çayı’ndan tarlaları sulamak için köyün içinden geçen arkta su aktığını duyduğunda bir km kadar kuzeye komşu kadınlarla, kızlarla gider oradan, bazen de 1 km kadar güneyimizdeki Beylik arkından her biri 10 litrelik satırlarla (büyük bakraç) bir veya iki kere temiz su getirirdi. Başka seçenekleri olmadığından bütün köyün, kuyu sularına tercih ettiği bu arazi sulama arklarının sularıydı. Bizim çocukluğumuzda o suları biz zemzem suyu gibi içerken, şimdiki nesiller susuzluktan öleceğini bilse bir yudum içmezler.

Bir atasözümüz “Akan su pislik tutmaz” der. Bunu yeterince bilimin ışığından nasibini almamış insanlar “Eğer bir su akıyorsa, o su da mikroplar barınmaz, hiç tereddüt etmeden içebilirsin” anlamında anlarlardı. Yaşım ilerleyip yeterince eğitim gördüğümde bu atasözünün yanlış yorumlandığını anlamış oldum. Bu atasözü “Akan sularda mikrop barınmaz” anlamında değildir. Bu atasözü “Üzerinde taşıdığı pislikler yerinde durmaz, suyla birlikte akıp gider” demek istiyor. Böyle olunca, kim bilir kimlerin içine ettikleri pislikleri o sularla birlikte zemzem suyu niyetine içtik. Kim bilir bu suların taşımış oldukları koli basili bakterileri ile kimler öldü. Kalanlar da o basillere, bakterilere dayanıklı olanlardır. Bunlardan biri de kesinlikle benim…

Rahmetli Doğan abim beni çok severdi. Ben de onu çok sever, gördüğüm zaman bayram ederdim. Yapalak’a gelince beni kucağına alır, öper, okşardı. Eğer saçlarım uzunsa önünde bir kâkül bırakarak ve kendince özenerek makasla keserdi. Ben de her seferinde anamın kocaman halı makasını alır, gizlice kâkülümü kökünden keserdim.

Yakın çevrede traktörle bir yere giderken beni de yanına bindirir gezdirirdi. Zaman zaman da elimden tutar yanında gezdirirdi. Bir günden bir güne beni azarladığını anımsamıyorum. Çok yakışıklı ve altın gibi bir kalbi vardı.

Hergin’de bizim evin önünde Haydar emminin damlarının üzerinde beni diğer çocuklarla güreştirdiğinde ben yıkınca ne kadar sevindiğini, boynuma dayanamayıp yıkılınca da ne kadar üzüldüğünü hiç unutmam.

Bir gün de beni traktöre bindirip Aşılık’a götürmüş, çayırlarda gezdirmiş, Emo emminin çocuklarıyla güreştirmişti. Ben çok gürbüz bir çocuktum, benimle gurur duyardı. Öldüğünde dünyam kararmıştı.

***

Doğan abimin bu yaptıklarına benzer bir anım babamla hiç yoktur. Bir günden bir güne beni veya başka bir çocuğunu kucağına alıp herkesin içinde sevdiğini, saçını okşadığını asla anımsamıyorum ama yıllar sonra Ali’nin çocuklarını yanına bile yaklaştırmazken, Cuma’nın çocuklarını kucağından indirmemesini de anlayamıyorum.

Rahmetli babam aile içinde kim güçlüyse ya onun yanında yer alır, ya onun zayıflar üzerindeki zulmünü görmezden, duymazdan gelirdi. Sanki büyük bir marifet yapıyormuş gibi gittikçe kalabalıklaşan ailesini bir arada tutma yerine ayrı evler yapıp yerleştirmeyi kendince ayıp sayar, birbirlerinden uzak tutmayı hiç aklının ucundan bile geçirmezdi.

Hiçbir şey yapamıyorsan birbirinden uzak iki köyde evlerin var, bari taraflardan birini bir köye, diğerini de diğer köye yerleştir e mübarek. Bunu bile akıl edemezdi. Kendi aklınca güya bütün aileyi bir arada tutmaya çalışıyordu. Bu anlayışının cezasını hem zayıf olan anam, hem de biz çocukları çekerdik.

Babam aslında çok iyi bir insandı, herkes tarafından sevilir, sayılır, sözü dinlenirdi. Ama bütün bir aileyi bir arada tutmakla tamamımıza ne kadar büyük kötülükler yaptığının farkında bile değildi. Babamın bu yaptıkları aklıma gelince onu affedemiyorum.

***

Benimle yaşıt olan traktörümüz Massey Harris 44 gazyağı ile çalışır, zaman zaman egzoz patlamaları ve aşırı yüksek sesi çok uzaklardan duyulurdu. Her ne zaman o sesleri duysam Doğan abimin geldiğini anlar, sevincimden bayram ederdim.

Her fırsatta bir bahane ile ya enseme bir tokat yapıştırıp ya da kıçıma kuvvetli bir tekme vurup beni sık sık ağlatan Ali abime karşı da beni korurdu. O, öldükten sonra “Yılanın başını küçükken ezmek lazım” düşüncesiyle özellikle Ali abim beni her fırsatta döver, korkutmaya ve sindirmeye çalışırdı. Hem onu sevmez, hem de öldüreceğini bilsem ona karşı direnir, bildiğimden de kalmazdım. Dolayısıyla da bol bol dayağını yerdim.

Belli bir yaşa gelip okullar tatil olunca Hergin’e döndüğümde muavini olarak beni yanında götürür, her yanlışıma bir bahane bulup tekme ya da tokat atardı. Traktörün ve naylonun tekerlerinin tamamı hemen hemen hurda olduğundan bir günde birkaç kere lastik tamir eder, ben de hava pompası ile kompresör gibi şişirirdim.

Bir keresinde bizim evin önündeki kayanın üzerinde Deutz 35’lik sağ arka iç lastiğini tamir etti. Jantın çevresindeki çemberin vidalarını yeterince sıkmamış olacak ki, kendisi kirlenen ellerini yıkamak için değirmen arkına inip dönene dek ben 1500 kere pompaladım, arkadan öne geçmek üzereydim. Tam bu sırada lastik birden gümledi, kocaman çember en az 100 metre havada uçarak Büyük Selvi’nin oraya düştü. Bir saniye farkla ölümden döndüm. Neyse halime acımış olacak ki, o gün bir de dayağını yemedim.

***

Beni korkutmaya ve sindirmeye çalışanlara karşı hiçbir şey yapamadığım zaman bol bol küfreder, güçlülere asla teslim olmazdım. Bu huyumdan dolayı analığım ve amcaoğulları: “Bu, ileride çocuklarımızın başına bela olur” diye sindirmeye, korkutmaya çalışırlardı. Onlar beni sindirmeye çalıştıkça ben daha da bilenir, öfkelenir, isyankâr ve saldırganlaşırdım. Bu da zamanla karakterimin bir parçası oldu.

Zamanla bana çocukluğumda kötülük yapanlardan intikamımı fazlası ile aldım. Kendi yaşantımdan ders almış olmalıyım ki, kendini bir şey zannedenlerden korkmadığım gibi, küçük çocukların kinlerini üzerime çekmekten çok korkarım. Elimden geldiğince onlarla çok iyi dost olmaya çalışırım.

***

Büyük anam, babamla evlendiğinde kendisine çeyiz olarak baba evinden bir camız verilmiş… O bir camız yıllar içinde üreye üreye 30 kadar camızımız olmuştu. Temeli kendisine ait olduğu için büyük anam, camızların kendisinin olduğunu, ileride bunlardan Mustafa ile benim hiçbir hakkımızın olmadığını, bunların kendi çocuklarının hakkı olduğunu her fırsatta ya doğrudan söyler ya da ima ederdi.

Sıra onları yaymaya gelince: “Bu görev, neden Cuma ile Ali’nin değil de Mustafa ile benimdir?” diye düşünmekten ve içimden de isyan etmekten kendimi bir türlü alamazdım. Bundan dolayı canım istemeyerek camızları yayar ve onlara zarar vermekten adeta bir zevk alırdım.

Babasından çeyiz gelen bir camızdan dolayı üreye üreye bir ahırı dolduran bütün camızların kendisinin olduğunu söyleyen analığımın yerine camızların altına bakmak, sütlerini sağmak, potuklarını emzirmek gibi hiç de hoş olmayan pis ve zahmetli işleri de anam yapardı. İleride analarından miras olarak bunların kendilerine kalacağını bilen Ali ile Cuma’nın yerine de onları yaymak, arkasından koşturmak da Mustafa ile bana düşerdi. Bunu düşünmek bile beni çileden çıkarırdı.

Babasından gelen bir camızdan dolayı bütün camızların kendisinin olduğunu söyleyen büyük anamın bir günden bir güne: “Kızılpınar denilen yer de kumam Döndü’nün babasından kendisine çeyiz olarak kalmıştır. Ondan da Cuma ile Ali’nin hakkı yoktur, Turaç’la Mustafa’nındır” demek işine gelmezdi.

Zavallı anam da camızlar için söylenen sözlere karşılık olarak: “Madem camızlar senindir, senin çocuklarına kalacak; Kızılpınar da benim babamın malıdır, ondan da senin çocuklarının hakkı yoktur. O da benim çocuklarımın hakkıdır” demek ya aklına geçmezdi ya da korkusundan söyleyemezdi. Bizim yanımızda da bir günden bir güne ne söylediğini, ne de ima ettiğini anımsamıyorum.

“Nasıl oluyor da anamdan gelen hepimizin oluyor ama analığımdan gelen sadece kendi çocuklarının oluyor?” diye düşünmekten kendimi alıkoyamazdım.  Bunu düşünmek bile beni rahatsız ederdi ama bir günden bir güne sözünü etmezdim ya da analığımın korkusundan edemezdim.

Babamdan da bir günden bir güne: “Ula avrat!.. Bana bak, haddini bil, fitne fücürlük yapma!.. Babandan gelen bir camız benim emeklerimle çoğaldı. İkinci avradım Döndü’nün babasından gelen Kızılpınar, nasıl benim ve çocuklarımın oluyorsa, o camızlar da benim ve dolayısı ile çocuklarımındır. Çocuklarım arasında ayrı gayrı yapıp aralarına nifak sokma!..” dediğini duymuş değildim. Bu da babamın iyi bir aile reisi olmadığının kanıtıdır. Sebebi her ne olursa olsun, bir ailenin içinde kardeşler arasında ayrımcılık yapmak hiç kimsenin yararına olmadığını yaşayarak öğrendim.

***

Anam kendi çocukları ile hemen hemen dört mevsim Yapalak’ta oturur, analığım da yetişkin olan çocuklarla ilkbaharın gelmesiyle Hergin’e gider, kış gelinceye dek orada kalırdı. Dolayısıyla anamla analığımın kavgaları bu aralarda olmaz, herkes de rahat ve huzur içinde yaşardı. Demek ki, kendinden başkalarını düşünmeyen iki evliler en azından böyle yapmalıymış. Adamlar hem hadlerini aşarak iki evlilik yapıyorlar, hem de ortakları bir arada tutmaya çalışıyorlar. Bu kadarı da olmaz!..

Bazı erkek müsveddeleri suçu asla kendilerinden aramazlar, daima başkalarından ararlar ve evlerinde otoriteyi sağlamak için eline geçirdiği balta, kazma saplarını karısının ya da çocuklarının belinde kırardı. Bunlardan biri de marabamız Veli Çavuş’tu. Kazak erkeklere herkes onu gösterirlerdi. Çocukluğumda bir gün kağnının yan kazıklarından birini çıkarıp zavallı karısı Karakız’ı onunla öldüresiye herkesin içinde dövmüş ve sakat bırakmıştı. Bu Veli Çavuş kazak erkek olmaya çalışanlara bir örnek olarak gösterilirdi.

Aile içinde otorite sağlaması için babamın da böyle davranmasını elbette doğru bulmam ama yapmış olduğu hatayı bilip, en azından ortakları birbirlerinden uzak muhitlerde yaşatabilirdi. Sadece bunu yapmış olsaydı, belki daha sağlıklı yaşamamıza da fırsat vermiş olurdu. Ama o, başkalarına gösteriş yapmak için en az dörde bölünmesi gereken kalabalık ailesini otoritesiz bir ataerkil (pederşahi) aile reisi gibi gereksiz yere bir arada tutmaya çalıştı, çok kötü bir sınav verdi. Cezasını da hepimiz çektik. Amacım kimseyi yargılayıp incitmek değil, ama bunlardan ders alınsın, bir daha da kimse bu tür densizlikler yapmaya kalkmasın diye yazıyorum.

Babam, gelinler geldikten sonra anamı Yapalak’ta temelli tutup, diğerlerini Hergin’de barındıracağına tam tersini yaparak anamın ayağını Yapalak’tan kesip Hergin’e kavganın tam merkezine koydu. Üstelik ilkokulun bulunduğu bir yerden dağ başına götürerek geleceğimizle oynadı. Ayrıca gelinlerin gelmesi ile anamın aile içindeki yeri son sıralara düştü ve yetersiz olan kredisi de iyice sıfırlandı.

Hergin’deki camız ve inekleri sağacak, yeri geldiğinde altlarını temizleyecek, onların gübrelerinden tezekler yapacak, yazları bahçelerde bostanlarda çapa yapacak bir hizmetçiye ihtiyaç vardı. Bu işleri bedava yapacak anamdan da iyi köle bulunamazdı.

Babam analığımla anam arasındaki döğüş ve kavgaları az bulmuş olacak ki, kendi başlarına ailelerini yönetemeyecek kadar çok küçük yaşlardaki abilerimi sanki şartmış gibi evlendirerek kavganın ortasına iki de gelin getirdi. Zaten otoritesiz olan ve ailenin kalabalıklaşmasıyla otorite kurmakta daha da aciz kalan babam, kalabalık ve birbirini yiyen ailesini bir arada tutmak için başıboşluğu ve güçlülerin keyfiliğini, zayıflar üzerindeki tahakkümünü ve zavallı anama yapılan zulümleri, eziyetleri, hakaretleri, iftiraları çoğu zaman görmezden gelirdi. Dolayısıyla güçlüler kendilerini sadistçe tatmin ederlerken, olanlar da hem anama ve hem de biz çaresiz çocuklarına olurdu. O koşullarda psikolojik sağlığımızın bozulmaması hiç mümkün olur mu?

Bunun tek sorumlusu ne analığımdır, ne anamdır, ne de gelinlerdir. Bunun asıl sorumluları bir ortağın üzerine henüz çocuk yaşlarındaki dünya güzeli anamı verenlerle, gençlik heveslerini tatmin etmeye çalışan bencil babamdır. Eşinin birini kaybetmeden “Geleneklerimize ve dinimize göre uygundur” diye pis Araplar gibi gidip ikinci bir kurbanı kendi bencil zevklerine alet edenlere de, kızlarını bir meta gibi görenlere de yuh olsun!.. Öyleleri geleneklerini de bulunmaz bursa kumaşı dinlerinin o konudaki hoşgörüsünü de alıp başlarına çalsınlar!..

03.062016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CUMHURİYETİN ÖNCESİ VE SONRASI KÜÇÜK YAPALAK

Cumhurbakan_Atatrk_Tunceli_Pertek_Halk_Evi_nnde17_Kasm_1937 bolu-halkevi KütüphaneCumhuriyet öncesi köyümüzde herhangi bir okul yokmuş ama Hacı Onbaşı’nın kapısının önünde kerpiç duvarlı, toprak damlı, minaresiz bir cami varmış. Babamın anlattığına göre köy halkı derhal işini gücünü bırakır, abdestini alır Cuma günleri o camiye gider toplu olarak Cuma namazı kılarlarmış. Bu alışkanlıkları Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar sürmüş. Gerek Cumhuriyet öncesi, gerekse sonrası kışları uygun zamanlarda “büyük dam” dedikleri yerlerde çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı, zengin fakir ayrımı yapmadan özellikle uzun kış geceleri hep bir araya gelip asıl ibadetlerini buralarda yaparlarmış.

Bu büyük damların yaşatılması, korunması, düzenlenmesi için Alevi babaları görev yaparlarmış. Dedeler gibi bunlar da soydan gelirlermiş. Bunlardan bir tanesi Hacı Uşağı’nın yoğun olduğu mahallede Deli Eliflerin eviydi. Diğeri de Daylı’da anamın emmisi Ahmet Baba’nın eviydi. Şimdi yerinde Küçük Yapalak Cemevi bulunmaktadır. Zannederim bir tane de yukarı uçta vardı. Yeri gelirse ilkokul anılarımda Ahmet Baba’nın evinin bulunduğu büyük damla ilgili anılarımı ayrıntılı olarak yazarım.

Köylüler yukarıda adı geçen camide kendi tuttukları hocadan aldıkları derslerde Arap harfleriyle okuma yazmayı öğrenirlermiş. Osmanlıların baskı ve zulmünden kurtulmak için de burada gösteriş Cuma namazlarına toplu olarak kılarlarmış.

Genç Cumhuriyetle birlikte Osmanlıların baskı ve zulmünden kurtulan köylüler artık Cuma namazlarını da, burasını ibadet yeri olarak kullanmayı da bırakmışlar. Burası devlet tarafından Halkevi’ne döndürülmüş. Birbirlerinden değerli çeviri klasik kitaplarından büyük bir kitaplık da burada açılıp muhtarlığa emanet edilmiş. Aynı zamanda burada genç yaşlı demeden herkese askerliğini Ali Okulları’nda yapmış olan okuma ve yazmayı Latin harfleriyle öğrenmiş eğitmenlerin gözetiminde okuma yazma kursları açılmış. Ne yazık ki, buralara sadece erkekler gidip Latin Harfleriyle okuma yazma öğrenmişler. Kadınlar yine Ortaçağ karanlıklarına mahkûm edilmişlerdir.

Muhtar olan Hacıa emmimin 1945’te vurulması ile birlikte bu Halkevi dağıtılmış, kitaplarının bir kısmı da bizim eve taşınmış. Büyük bir selenin içinde harmanlanmış vaziyette dururlardı. Bu kitapları zaman içinde çamurdan motorlar, cipler karşılığı Duran’a taşımıştım. Mucitlikle uğraşan Duran genç yaşlarda ölmüştü. Işıklar içinde yatsın…

Bu Halkevi tamamen kullanılmaz olup sahipsiz kaldığında sonradan erişip Sünnileşen Hacı Onbaşı’nın burada besi hayvanları beslediğini çok iyi anımsıyorum. Küçük Yapalak’ta Cuma namazlarını kılan iki kişi kalmıştı. Bunlardan birisi, Hacı Onbaşı (Hasan Hüseyin Yıldız), diğeri de kardeşi Eğitmen Hüseyin Yıldızdı (Kuruş Hüseyin). Her ikisi de Cuma namazlarını Yukarı Yapalak’a kılmaya gidip gelirlerdi.

Köylere elektrik ve telefon verilmeye başladığı 1980’li yıllarda köylüler burasını tamamen kaldırıp yerine kendi olanaklarıyla Köy Muhtarlığı ve tek hat girişli Telefon Santralı yapıp Abisef Polat’ı da görevlendirdilerdi. Şu anda ne olarak kullanılıyor, bilmiyorum. Varsa yanlışlarım doğrularını yazanlar olursa düzeltme olanağım olur.

***

Bu Halkevi’nde kurslara katılıp Latin Harfleriyle okuma yazma öğrenenlerden biri de rahmetli babamdır. Babamın zaman zaman bir fıkra gibi anlattığı iki şeyi hep anımsarım.

Bunlardan birisi: Kurs hocası bir gün Eriklili Kamber emmiyi tahtaya kaldırıp “Kamber bir ‘A’ yaz” demiş.

O da ‘A’ diye kafadan bir şey çiziktirmiş.

Bunun üzerine hoca: “Kamber, bu nasıl ‘A’?” demiş.

Kamber emmi de: “Bundan ee ‘A’ olmaz” demiş.

Babam, Kamber emmi ile ilgili birçok şey anlatmıştı da aklımdan kalanlardan biri buydu.

Diğeri de şuydu: Oğlu askerde olan komşularından birisi Elbistan Askerlik Şubesi’nden gelen bir celbi alıp Kamber emmiye götürmüş: “Kamber, içimizde en iyi okuma yazma bilen sensin, şunu hele bir oku da ne yazıyor anıyak?” demiş.

Hani Kamber emminin de okuması yazması çok güçlü ya… Zannetmiş ki askerdeki oğlundan gelen bir mektup… Celbi eline alıp kâğıtta yazılanları okuyormuş gibi gayet ciddi olarak:   “Muhterem babacığım, anacığım; evvela üzerimize farz olan Cenabı Allah’tan en iyi selâmlarını gönderir, kardan ak, gülden nazik her iki elleriizden incitmeden, hasret ve hörmetle doya doya öperim…” diye başlayıp bütün eş ve dostların hatırını sorup selâm ve hürmetlerini sıralayıp para isteğini de belirttikten sonra: “Kestane kebap, acele cevap beklerim.  Oğlunuz falan” diye bitirmiş.

Kamber emminin kafadan uydurma okuduğu mektup bitince: “Kamber, needdin sen yav? Bu mektup dealdi, bu askerlik şubesinden gelen bir celpti” demişler.

O da: “Ne biliim, siz mektup dediiz, ben de mektup gimi oğudum. Celp deseydiiz, celp gimi oğurdum” diye yanıt vermiş.

***

1980’lerin başıydı. Gaziantep’te öğretmenlik yapıyordum. Karne tatilini Elbistan’da Haydar emmigilde geçiriyordum.

Hayda emmi bir gün: “Turaç, Emine dezeyin kızı, Haydar’ın karısı ölmüş. Cenazesine ben gedemediydim. Hadi, sıcağı sıcağına Erikli’ye gedek de ‘başınız sağ olsun’ diyek” dedi.

Bütün yollar kar kaplıydı. Güçlükle Sarsap’a geldik. Erikli’ye arabayla gitmemiz olanaksızdı. Arabasını kızı Dönüş’gilin kapısına bıraktı. Yürüyerek Haydar Eryalçın’ın evine yokuş yukarı giderken ona ayak uyduramıyordum. O zamanlar sigara içtiğim için nefes nefese kalıyordum. “Bak, sen bana yetişemiyorsun” diye gülüyordu.

Zannederim “Sen sigara içmeye devam edersen, işte bu duruma düşersin. Bak, ben sigara içmediğim için senin gibi nefes nefese değilim. Bırak şu mereti” der gibiydi.

Kısa süre sonra Erikli’ye Haydar’ın evine vardık. Oda tıklım tıklım doluydu. Bize en yukarılarını boşaltıp ısrarla yer göstermelerine karşın, ben haddimi bilip geleneklerimize uyup yaşlı büyüklerimizin üst tarafına geçmeyi asla kabul etmedim. Orta yerlerden Kamber emminin alt tarafına oturdum. Haydar emmi de aynı şekilde yapıp makatın altındaki sağ köşede yerini aldı.

En yaşlılar makatta oturuyorlardı. Başınız sağ olsun ve hal hatır merasiminden sonra siyasi konuşmalar başladı. Ateşli bir tartışmaya girdik. Geleneklere uyup büyüklerime karşı saygıda nasıl kusur etmemeye çalışırsam, bir fikir tartışmasında da fikirlerimin en ateşli savunuculuğunu yapmasını bilir, inandırıcı olmayan fikirlere şiddetle karşı gelmesini de bilirim. Yine bu huyum depreşti.

Erikli ve Üçkiliseliler’in bildiklerini okuduklarını, kendi doğrularını dayattığını görünce, dayanamayıp: “Şimdiye dek size hep mektup demişler, mektup gibi okumuşsunuz; celp deselerdi, celp gibi okurdunuz” derdemez, orada bulunanlar gülme krizine girdiler.  Makatta oturmakta olan Süleyman emmi parmağıyla sol üst tarafımda oturan Kamber emmiyi göstererek durmadan “Diha, diha, diha!..” diyordu. Ama ben ne demek istediğini bir türlü anlayamıyor, Süleyman emmiye peril peril bakıyordum.

Gülme krizi diner gibi olunca Süleyman emmi: “Turaç, işte o sözü söyleyen odur” diye Kamber emmiyi işaret ediyordu.

Kamber emmiye baktım, gayet sakin. Şapkasının siperi kaşlarını nerdeyse içine almış, yarı aralık çakır gözleriyle bana bakıyordu. Ancak o zaman pot kırdığımı anlamış oldum. Bu sözü söyleyenin bu Kamber emmi olduğunu da böylece öğrenmiş oldum.

Bu rahmetli Kamber emmi ile ilgili başka bir konuşmaya burada değinmezsem, Kamber emmi konusu eksik kalır.

Aradan yıllar geçiyor, bir gün Kamber emmi Hergin’de rahmetli Zeynep bibimle otururlarken, Veligo’mun anası Sennaz bi, bunların yanına tesadüfen gelir, karşılarına oturur, bibime: “Zeynep, bu herif kimdir?” diye sorar.

Fakir fukara ayırmadan herkese nezaketle hitap eden bibim de Sennaz bi’ye bakıp: “İlâ bacı, Kamber ağamı tanımadın mı?” der.

Sennaz bi: “O nasıl Kamber ağaymış Zeynep?” der.

O da: “Eriklili Kamber ağam, bacı” der.

Bunun üzerine Sennaz bi, Kamber emmiyi küçümseyip sokranarak: “Oho ohooo!.. Avradın da Kamber ağası!..” diye birkaç kere tekrar eder.

Rahmetli Zeynep bibim çok mahcup olduğunu ve insanları küçümseyenlere karşı örnek olarak zaman zaman: “Bacım, adamın yanında durup durup ‘Oho ohooo!  Oho ohooo! Avradın da Kamber ağası!..’ demesini heç unutamıyom, yer yarılsaydı içine girerdim” der, üzülerek anlatırdı.

Yeteri derecede oturduktan sonra Erikli’den ayrıldık. Yürüye yürüye aşağıya Sarsap’a inerken, Haydar emmi gülerek: “Ölü evini de düğün evine döndürmeyi başardın maşallah!” dedi.

Ben de: “Ne bileyim, o sözün sahibinin hâlâ yaşadığını, o sözün onları öyle güldüreceğini” dedim.

***

Sarsap’tan Elbistan’a döndükten bir gün sonra Haydar emmi: “Bugün de Demirciliğe bir ölü yerine gideceğim, sana da gidip başınız sağ olsun demek düşer. Bu sefer ağzına sahip ol da onları da güldürme!..” diye sıkı sıkı tembihledi.

Demircilikteki ölü evinde de oda tıklım tıklım dolu… Hal hal hatırdan ve başınız sağ olsundan sonra yine ateşli bir siyasi tartışma derken, ne dediğimi anımsamıyorum ama odada bulunanlar bir sözümden dolayı gülmekten neredeyse altlarına kaçıracaklardı. Ben sadece “Yahu ne dedim de bunlar böyle güldüler?” diye etrafıma baktım.

Haydar emmi daha fazla güldürmeyeyim diye ziyareti kısa kesti, Elbistan’a geldik. Kaynanama: “Avrat, bir daha Turaç’la bir ölü yerine asla getmem!.. Dün Eriklileri, bu gün de Demirciliklileri ölü evinde güldürmekten kırıp geçirdi valla” dedi.

Ben de: “Ne bileyim yahu, bana göre normal olan bir şey demek ki onlara göre farklı bir anlama geliyormuş… Kültür farkı dedikleri herhalde bu olmalıdır. Uzun yıllar başka yerlerde yaşadığım için çevremle ters düşüyorum. Bana göre normal olan bir şey, onlara göre anormal ya da gülünç oluyor. Onlara göre normal olan bir şey de bana göre anormal ve gülünç olabiliyor demek ki…” dedim.

***

AĞALAR SEVER DE DÖĞER DE AMA FAKİRLER ONU TAKLİT EDEMEZLER

Köyümüzde herkes ya sülâle, ya baba, ya ana adları ya da lakapları adlarına eklenerek anılırlardı. Bazıları da sadece lakaplarıyla tanınırlardı. Bu lakaplar argo anlamı taşısa bile kişiler kendilerini tanıtmak için o lakapları kullanmak zorunda kalırlardı. Aksi halde kendilerini tanıtamazlardı. Çoğu zaman halkın taktığı bu lakaplar o insanın adından daha önemli hale gelirdi. Buna alışanlar kendilerini tanıtmakta çok zorluk çekmezlerdi.

Kimse kimseyi soyadıyla tanımazdı. Zorunlu kalmadıkça anasının adını ya da lakabını kullanarak yüzüne karşı hitap etmezler ama onun yokluğunda çevrede nasıl tanınıyorsa ondan söz ederken o şekilde söylerlerdi. Öyle herkesin adının arkasına ağa, bey, efendi, hanım, hatın sıfatlarını koyup söyleyemezlerdi. Bu kurallar dikkat etmeyip de hak etmeyenlerin adlarının önüne veya arkasına bu sıfatlardan biri konulduğunda da Kamber emmi olayında olduğu gibi alay konusu olurdu.

Sonradan zengin olmakla da kimse “ağa” sıfatını hak etmiş sayılmazdı. Tersi de geçerliydi. Tüm mal varlığını kaybetmiş olanlar bile asla “ağa”lık sıfatını kaybetmiş sayılmazlardı. Bu bir asalet unvanıydı. Kimse gelişi güzel kullanamazdı. Ağaların oğullarına da belli bir yaştan sonra “ağa” demek zorunluluğu vardı. 30-40 yıldır artık nerdeyse kullanılmaz oldu.

Ağalar kızlarını ağalara verirler, ağalardan kız alırlardı. Normal olanı buydu. Eğer bir ağa oğluna fakir bir aileden kız almak zorunda kalmışsa bu, ona çok büyük lütufta bulunmuş, onu onurlandırmış demekti. O aile de bununla gurur duyarlardı. Çoğu fakir insanlar, aslanlar gibi fakir delikanlılara kızlarını vermek yerine, ağaların yamuk yumuk oğullarına kızlarını vermeyi ya da fakir ama sağlıklı, artist gibi bir kızı oğluna almak yerine herhangi bir ağanın sağlıksız, kurbağa gibi kızını almayı tercih ederlerdi. Ağa soyundan gelmeyen bir fakirin, ağa soyundan kız istemesi haddini bilmezlik olarak karşılanır ve kınanır, kapıdan kovulurdu. Eğer ağanın kızı bir fakirle ya da ağanın yanaşmasıyla kaçmışsa, onun ocağına incir ağacı dikilir, bir daha kolay kolay yüzüne bakılmazdı.

Delikli demirin icat edilip mertliğin bozulduğu gibi Alamanya icat edilince bu gelenek de bozuldu. At izi it izine karıştı, kimin parası çoksa, artık şan da onundur, şöhret de onundur, asalet de onundur. Dolayısı ile güzel kızları, delikanlıları kapmak artık fos ağaların tekelinden çıkıp parası olanların eline geçti. Paran kadar ağasın, paran kadar akıllısın, paran kadar yakışıklısın, paran kadar güzelsin, paran kadar alimsin, paran kadar asilsin!.. Parası olan düdüğü çalıyor, parası olmayan avucunu yalıyor. Bakalım önümüzdeki 15-20 sonrası ne olacak?

Birkaç göbek geriden başlayacak olursak gelmiş geçmiş meşhur ağalarımız: Mamo Ağa, onun oğulları Hüsün Ağa, Hacıa, Hüsüva (Adlarının sonundaki ‘a’ ağa demektir.)… Omara ya da Omar Ağa, Selim Ağa, Haydar Ağa, Mıstafa Ağa…

Babası yerine anasının adıyla tanınmak hoş bir şey olmasa da anasının adıyla tanınanlar da vardı: Ele Cuma, Ebik’in oğlu, Dişo Fatma’nın oğlu gibi… Zorunlu olmadıkça kimse babası ya da soyundan erkek olan ünlü biri yerine kendisini anası ile ya da rütbesi düşük babası ile tanıtmak istemez.

Hani babası eşek, anası at olan katır var ya… Bu katıra “Kimin oğlusun diye sorduklarında utandığından “Eşeğin oğluyum diyemeyince, bula bula anasının kardeşi atı bulmuş ve gururla “Dayım, attır” demiş. Yani zorunlu kalmadıkça kimse kendisini anasıyla ya da ana tarafıyla tanıtmak istemezdi. Babasından utanıp kayınbabasıyla tanıtanları ve övünenleri sıralamaya kalksam, en az bir sayfa tutar. Onları burada es geçiyorum.

Övgü sıfatlarıyla tanınanlar: Velibaba, Ali Ede, Abdal Ellez, Şeğ Mustafa, Mustafa Dayı…

Askerlik rütbesiyle tanınanlar: Veli Çavuş, Haydar Çavuş, Onbaşı…

Sülale adlarıyla tanınanlar: Sakalların Muharrem, Omaraların Mığdat, Kürthalillerin Memmet, Başıbüyüklerin Hüseyin, Horuz Alilerin İbo, İmirzelerin Hasan Hüsün, Abbasoğulların Yunus…

Sadece lakabıyla tanınanlar: Kelgüccük, Patikçi, Pakit, Hömülü, Kıro, Hıra,Tello, Kepo, Körükçü…

Özür ve renleriyle tanınanlar: Kör Hüsün, Kör Hüso, Kötü Hüsün, Kel Mıstafa, Kel Hüsün, Topal Ellez, Yamığ Veli, Aynalı Cuma… Ala Bekteş,  Sarı Cuma, Kara Mısto, Kara Gülük, Çapar Haççe, Dişo Fatma, Kulağı Delik Garip, Çörü Cuma, Uzun Eşe, Kuru Hüsün…

Lakap ekli adlarıyla tanınanlar: Kasap Veliba, Tohumluk Veli, Kuruş Hüseyin, Zembil Abbas (Nezaket icabı, zembil yerine zengin de denirdi.)

Kısa adıyla tanınanlar: Ağa (Fos Ağa), Halibem, Hallo, Mığo, Haydo, Hodo, Ebik, Mine, Memo, Silo, Kefo, Abisef, Hayırlah…

Tüm düğünlerin ve davetiyelerin organizatörü Hodo Veli’yi anlatmaya kalksam sayfalar yetmez; yeri geldikçe adı geçer.

Zembil Abbas demişken babamın anlattığı şu olayı anlatmadan geçemeyeceğim:

Zengin Abbas, ağalara özenip onu bunu döğmeye yelteniyormuş. Zengin Abbas’ın bu davranışına dayanamayan bir pehlivan bir gün herkesin içinde: “Hacıa dövüyor, ağa diye sesimizi çıkarmıyok!.. Omar Ağa dövüyor, ağa diye sesimizi çıkarmıyok!.. Selim dövüyor, ağa diye sesimizi çıkarmıyor, Haydar ağa dövüyor, ağa diye sesimizi çıkarmıyok!.. Ula zembil Abbas, sen ne vacir vicir edip bize ağalık taslıyon!..” dedikten sonra Zengin Abbas’ı kucaklayıp yere atmış, gırlağına yapışmış, “Ula bir daha o ağalara bakıp da bize ağalık taslamaya kağarsan valla seni gırtlaklar öldürrüm!..” demiş.

Yani o fakir fukaraların ağalardan dayak yemesinin asıl sebebi onların kapılarında işe mahkûm olmalarından kaynaklanıyordu. Yoksa o ağalar onlara bir fiske vuramazlardı. Şimdi o ağalar çoktan tarihe karıştılar, yerlerine holding ağaları türedi, din bezirgânı ağalar türedi, din iman, türban, tuman, fistan, Kuran diye diye bilinçsiz seçmenleri afyonlayıp devleti ele geçirdiler. Şimdi ağalar ağası bir ağamız var ki, tadından yanında yatılmaz oldu. Devlet denilen bu ağanın gücünü ele geçirenler “Benden büyük ilah yoktur!” diyorlar. Örgütsüz halimizle katlanıp gidiyoruz. Hani bir söz vardır: “İt kaya gölgesinde yatarmış da, kendi gölgesi sanırmış” diye… Şimdi bizim itler, altında yattıkları gölgeyi kendi gölgeleri sanıp tüm ulusu kırbaçlıyorlar. O eski ağaları bulabilsek, önlerinde secdeye kapanacağız. Söylentiye göre onlar kapılarında çalışanları aç gezdirmezlermiş… Şimdiki ağamız bir eliyle vermeden, diğer eliyle vergi diye alıyor. Gel de eski o köhne ağaları arama!..

02.06.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KIL PAYI KAÇIRILAN EVLİYALIK

düven resim74 Samanyolu-Kagnilari-013-600x250Çocukluğumda köyümüzde yaşamını sığırtmaç olarak kazanan cüce denecek kadar kısa boylu, sevimli bir sığırtmaç vardı: Adı “Hüseyin” miydi neyse, tam olarak anımsayamıyorum. Zaten herkes ondan söz ederken, onunla konuşurken “Hömülü” diye hitap ederdi. Sabahın erken saatlerinde köyün sığırlarının toplandığı, akşamları da sahiplerine bırakıldığı köy meydanında genellikle Hömülü ile sığırlarını getirip götüren kadınların sesleri duyulurdu.

Köyün çocukları bir araya gelip, Hömülü’yü de gördüğümüzde: “Hömülüüüü!..  Hömülüüü!.. Küllüklere kömülüüüü!.. / Hömülüüü!.. Hömülüüüü!.. Küllüklere kömülüüü!.. / Hömülüüü!.. Hömülüüü!.. Küllüklere kömülüüüü!…” diye hep bir ağızdan yüksek sesle ve koro halinde bağırır, Hömülü’yü kızdırmaya çalışırdık. O da bize kızar, elindeki sopasını gösterir,  yanımıza yöremize taşlar atar, korkutmaya çalışırdı ama biz onun bir şey yapmayacağını bildiğimizden ondan korkmazdık.

Aradan yıllar geçtikçe eski korocular büyür, yenileri doğardı ama nakarat devam ederdi: “Hömülüüü!.. Hömülüüüü!.. Küllüklere kömülüüüü!..”

***

Hömülü sığırtmaçlığından bıkmış, usanmış,  hem de bu şekilde herkes tarafından küçümsenmiş olmaktan illallah etmiş olmalı ki, hem beleş yaşamanın yolunu bulmak, hem meşhur olmak, hem de acısını köylüden çıkartmak ister. Kendisinden önceki evliyalar gibi köyünden saygı ve itibar görmenin hesabını yapar.

Sonunda evliya olmayı kafasına koyar, planını yapar ve önüne gelene:

“Evde tek başıma sırtüstü yatıyordum emme daha uyumamıştım. Ayanımda arıstağdan sesler gelmee başladı. Ardından yaşıl cüppeli, sarığlı, ellerinde Kuran’nan 12 adam gelip garşımda durdular. İlk evvel gorğdum, sona ayağa gağmak istedim. ‘Bizden gorğmaa, ayağa gağmaa gerek yoğ. 12 İmam dedikleri bizik. Sen Allah’ın çok sevdii bir gulusun, Allah seni evliya etmee garar vermiş. İstediklerini yerine getirirseng sen evliya olacaan. Melekeler Allah’ın istediklerini yerine getirmeni saa tebliğ etmek uçun bizi saldı. Şimdik sen bütün hazırlıını yap, bizi bekle. Biz 12 gün sona saa gelip senin dilini alacaak. Gene sen her zamanğı gimi yiyecean, içecean emmee 12 gün boyunca hiç konuşamayacaan, herkesle yalnızca işmar ederek anlaşacaan. 12 gün sona da gelip dilii saa vereceak, dilin çözülecek, sen esgisi gimi gonuşacaan. Temam mı?’ deyp, gene arıstağdan gayıplara garışdılar” der.

Hömülü bu 12 günlük 1’inci evrede planını herkese yeterince anlatır, sesini duyurur, sonra evinde inzivaya çekilir. Hömülü’yü dinleyenler alay edip gülerler ama 12 gün bittikten sonra Hömülü’nün dilinin gerçekten alınıp alınmayacağını da merak edip gün saymaya başlarlar.

12 günlük 1’inci evre bitip, 12 günlük 2’nci evre başlar başlamaz Hömülü rol gereği asla konuşmaz, herkesle sadece işaret diliyle anlaşmaya, konuşmaya başlar. İlk günler yine kimse aldırış etmez, “Hömülü rol yapıyor” diye alay ederler. Ama günler ilerledikçe, köyün yaşlıları, ileri gelenleri, dini bütünleri “Yahu, bu Hömülü de Allah’ın kulu değil mi? Belki söyledikleri doğrudur. Evinde inzivaya çekilmiş, hiç dışarı çıkmıyormuş, kimseyle de işaret dilinin dışında konuşmuyormuş… Allah kime ne kısmet vereceğini kendisi bilir. Kim bilir belki Hızır aramızda Hömülü donunda dolaşıyor, Allah bizi sınıyor da haberimiz yoktur. Sonra Allah’ın zoruna gider, bizi cezalandırır. Tedbirli olmakta fayda vardır. Gidip şu Hömülü’yü ziyaret edelim, hatırını soralım” demişler.

Başlamışlar Hömülü’yü ziyaret etmeye, acaba numara mı yapıyor diye bir punduna getirip konuşturmaya çalışmışlar… Ne yapmışlarsa, Hömülü tek sözcük konuşmamış, sonunda zorunlu olarak işaret diliyle anlaşmışlar. Ama her geçen gün de Hömülü’yü ciddiye alıp, daha sık ziyaret etmeye başlamakla kalmamış, geleneklere uygun olarak yiyecek, içeceklerle elleri dolu dolu gidip sabahtan akşama dek saygılı bir vaziyette başını beklemeye, Hömülü’yü yalnız bırakmamaya çalışmışlar.

Derken dilinin çözülmesine bir gün kala ziyaretçilerden ve köyün ileri gelenlerinden Şeğ Mustafa kendisine ikram edilen çayın şekerini atmayı unutunca, Hömülü tek sözcük bile konuşmaması gerektiğini unutup: “Ya şekeri!..” demez mi?..

Bunu duyan herkes çayını bile bitirmeden gülerek “Hömülü’nün dili çözüldü, şimdiye kadar rol yapıyormuş” diye aldatıldıklarını anlayıp Hömülü’nün evini terk etmişler.

***

Vay be!.. Dilini biraz daha tutmasını becerebilseydi, “Ya şekeri!..” demez olasıca!.. Bir gün daha sabredemez miydin, ya da planlarının kazasız belasız sonuçlanması için evini son günlerde ziyarete kapayamaz mıydın? Hem senin evliyalığın elinden böylece uçup gidiverdi, hem senin günlerce başını bekleyip evliyalığından nasiplenmek isteyen sahabelerinin hayalleri yıkıldı, hem koskocaman köyümüz Küçük Yapalak yeni bir evliyadan olduğu için beklenen yatırımlardan ve turizm gelirlerinden de oldu. Yazıklar olsun sana Hömülü!.. Yaktın bizi!..

***

KÖYÜMÜZÜN GENEL DURUMU

Bizim evin karşısında Selim Ağaların, onların güneyinde de bir ark vardı. Arkın öbür tarafında Deli Elif’in evi vardı. Bunlar ocak olduğu için evleri büyükdam (şimdiki cem evi) olarak kullanılırdı. Ben bu büyükdamın içini anımsamıyorum ama Hacı Uşağı ile bir kısım köylülerin cemleri burada yapılırdı. Bu evin üzerine iki katlı bir ev yaptırmaya başladıklarında Deli Elif’in oğlu Çirkin Hüseyin ile ağabeyi, yanılmıyorsam Velibaba bir gün çevredeki ufacık çocukları topladılar, aşağıdaki kerpiçleri yukarıya bize taşıttılar. Kerpiçlerin büyüklerine ana, küçüklerine de kuzu derler. Ben anaları kucağıma alıp merdivenlerden tırmanamıyordum ama kuzuları birer birer alıp karnımı patlatırcasına yukarı taşıyordum. Yani Çirkin Hüseyinlerin evinin ikinci katında benim emeğim de var. Vicdansız herif şimdi İngiltere’de yaşıyor. Acaba biz çocuklara ne kadar zulüm ettiğini anımsıyor mu? Kaç çocuğun elinden tutmuştur?

Bizim mahallede ne kadar küçük çocuk varsa Çirkin Hüseyin onlara kesinlikle bir lakap takmıştır. Bunların içinden en meşhuru “Haççe karının zırlağı” idi. Ben de çok ağlayıp etrafı ayağa kaldırdığımdan bu lakapla onurlandırılmıştım. Haççe karı kimdir, ne zaman yaşamıştır, öyle birisi var mı, öyle bir zırlağı var mıydı, yok muydu bilemem ama bu “Haççe karının zırlağı” lakabını almayan çok az çocuk vardır.

***

Bu Deli Eliflerin evlerinin yan tarafında Kürt Zöre diye biri otururdu. Benim büyümemde çok yardımları olmuş, bana bakarlarmış, anamın işi olduğunda hep onlar ilgilenirler, beni severlermiş. Kürt Zöre’nin oğlu aşağı gitmiş. O zamanlar “aşağı gitmek” Adana’ya Aydın’a, gurbete çalışmaya gitmek anlamında kullanılırdı. Zavallı kadın da oğlu Habo’nun arkasından “Habon, aşağı getti, örtü pırtı götürmedi” diye üzülür, sızlanır, gözyaşları dökermiş.  Bu “Habon aşağı getti, örtü pırtı götürmedi” herkesin ağzında bir nakararttı.

İyi mi, kötümü hâlâ ayırdına varamadım ama bir huyum vardır: Bana yapılan iyilikleri de, kötülükleri de asla unutmam.

Aradan yıllar geçti derken, 1967-68’de Gaziantep Lisesi’nde okurken, eski otobüs garajlarının üst tarafında bir göz evde Seyit dayımın oğlu ile birlikte kalıyordum. Habo abi de bu garajda elinde taşıdığı küçük koku camekanı içinde koku satıyordu. Okuldan eve geliş gidişlerimde sık sık Habo abiyi ziyaret ederdim. Habo abi en güzel kokuları üzerime sıkar, beni en güzel kokulara boğardı. Eve gittiğimde Cuma, “Dayıoğlu, parfüm dükkânına dönmüşsün gene” derdi.

Bir gün sınıfta bizim bekâr ve süslü bayan fizik öğretmeniz yanımdan geçerken beni kokladı, sonra: “Bu ne kokusu Turaç?” diye tersleyip canımı sıktı. Ben de “Hocam, sizinkini bastırdı diye niye kıskanıyorsun?” dedim.

Kadın bana kafayı taktı. Fizik dersinde 10 üzerinde 9 aldığım zaman üzülür yas tutardım. Einstein bile benim kadar fizikten anlamazdı desem yeridir. Fizik dersinin hastasıydım. Kadın bana kafayı taktı ya… Kendi aklınca beni cezalandırmak için bir bahane bulması gerekiyordu. Bir gün benim sıranın altında bir kopya kâğıt buldu. Sorulara verdiğim yanıtlara baktı: “Olamaz, o soruları ben bile zor çözmüştüm. Sen nasıl çözersin? Sen kopya yaptın!.. Aha da ispatı!..” dedi.

“Yapma hocam, benim huyum değil, ben asla kopya çekmem, tenezzül de etmem. O kâğıt benim değil, yazılarımla karşılaştır. İstersen daha zorlarını sor, gözünün önünde çözeyim. Niye gözlerinle görmediğin şeyde iddia ediyorsun?” dedim.

“Sen Elbistan’da sınıfta kaldın. Bu sene aynı sınıfı tekrarlıyorsun. Derslerine bile çalışmıyorsun. Kopya çekmiyorsun da bu kadar güzel cevapları nasıl veriyorsun? Şimdiye kadar demek ki, hep kopya çekermişsin!.. Seni kopya çekmekten idareye vereceğim. Yazılılarının hepsine de sıfır vereceğim!.. Otur yerine!..” dedi.

“Hocam, ben derslerimde başarısız olduğum için sınıfta kalmadım. Her sene iftihara geçiyordum. Beni kasten sınıfta bıraktılar. Benim bütün derslerim iyidir. Çalışmadan bu kadarını yapıyorum. Çalışırsam, kimse elime su dökemez” dedim.

Gel de kadına anlat… Dediğini yaptı, beni de bunalıma soktu… Ondan sonra çılgınca hareketler yapmaya başlayıp lisenin efesi oldum. Bu sefer de önümü alamadılar. İşte böyle öğretmenler, insanı delirtirler.

Bu olayın nedeni, zavallı Habo abinin başıma ne dertler açacağını bilmeden yaptığı iyiliklerin yüzündendir. Habo abinin altın gibi bir kalbi vardı; o beni, ben de onu çok seviyordum.

***

Harman zamanı geldiğinde birkaç traktörün dışında tarlalardan harman yerlerine kağnıların  “Cızzzz!.. Bavvvv!..” sesleri gelirdi. Sonra sabahlara dek harmanların etrafında öküz, atların arkasında sürüklenen döğenlerin üstünde harman süren insanların “caaaa!… ohaaaa!… dehhh!” sesleri duyulmaya başlardı. Harmanlar sürülüp de tığlar savrulmaya başladığında “De hababam!.. Ha gayret az kaldı!..” sesleri gelirdi. Ondan sonra da harman yerlerinden evlere buğday veya arpa yüklü kağnıların “Cızzzz!… Bavvvv!” sesleri yeri göğü inletirdi. Ağaların kağnıların sesleri fakirlerinkinden daha yüksek ve daha ahenkli çıkardı. Babam Yapalak’ta artık öküzlerle, mandalarla kağnı çekmeyi çoktan terk etmiş, bu işleri marabamız Veli Çavuş’a bırakmıştı. En güçlü ses bizim kağnının sesiydi. Onun sesi duyulmaya başladığında herkes “Bu, Hüsüva’nın kağnısının sesi” derdi. Fakirlerin kağnılarının sesi ağalarınkini asla geçemezdi; eğer geçerse bu, o ağalara hakaret ve isyan demekti. Bundan dolayı herkes haddini bilir, ona göre davranırdı.

Harmanlar savrulup buğday ve arpalar samanlarından ayrıldıktan sonra çeçler kalbur ve saratlarla elenir, çuvallanır, sonra kağnılara yüklenip ambarlara çekilirdi. Bu işleri yapabilmek için harmanlar evlere yakın yerlere dökülürdü.

Sıra samanlar gelince karşılıklı uçları ağaç iliklerle iliklenen kare şeklindeki çulların içine samanlar yabalarla konur, karşılıklı uçları iliklenir ve ortasından 2 metre kadar dayanıklı bir sırık geçirilirdi. Sonra bir adam önden, bir adam da arkadan bunu kevikliklerine taşırlar, ağaç rampalardan kevikliğin üst deliğinden içeri aktarırlardı. İçerdeki samanları birisi içeri girer, elindeki yapayla güzelce boş yerlere yerleştirir, tepelerdi. Samanlar arıstağa kadar doldurulurdu.

İlk ve ortaokul yıllarımda harman zamanları samanlığa samanları bu şekilde yerleştirmek benim görevimdi. Ağzımı burnumu kadınların başlarına geçirdikleri bürüklerle, eşarplarla kapatmaya çalışırdım ama yine de samanlar bittikten sonra bile en az bir ay saman tozlu balgamlar çıkarırdım. Yaşım ilerleyince bir gün “Yapmıyorum!..” diye isyan ettim. Babam eline aldığı bir sopayla beni kovalamaya başladı. Lale Devri’nde damdan dama atlarken düşüp ölen Şair Nedim gibi damdan dama, oradan da aşağı atlayıp kaçarken babam arkamdan sopasını fırlatıp “Sen kevikliğe girmek istemiyorsan, camızlara git, Mustafa gelsin!..” diye naraladı ama ben ondan sonra ne camızlara gittim, ne de keviklik deştim. Kölelikten ve zulümden kurtulmak istiyorsanız, isyan etmesini, hiç kimseye gücünüz yetmiyorsa ölümü göze alıp damdan dama atlamasını öğrenmelisiniz!.. Özgürlüğün bedeli çok ağırdır. Benim bunları hak ettiğime inancım tamdır. Çünkü bedellerini yaşamım her aşamasında fazlasıyla ödedim. Ne yazık ki, sünepe seçmenlerin sayesinde tekrar başa döndük!.. Varsa eğer, Allah onların belalarını versin!..

01.06.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖRNEK AİLEM VE KÖYÜMÜZÜN GENEL YAŞAM TARZINDAN KESİTLER

ibrik ilyaskoy leğenHüsün ve Hacıa emmilerim gibi babam Hüsüva da iki evliydi. Ben dünyaya gelmezden önce ölenleri saymazsak, analığım Zalğa Hatun’undan yaş sırasına göre Elif, Gülizar, Döndü, Doğan, Ali ve Cuma adlarında 5 çocuğu; anam Döndü Hatun’dan da Elif, Fadime-Mustafa (ikizler), Turaç, Kezbanı, Güssün ve Emine adlı 7 çocuğu olmak üzere toplam 13 çocuğu vardı. Analığımın Zeynep adlı bir kızı, anamın da ilk çocuklarından Mamo ve Turaç adlı çocukları henüz küçücükken ölmüşler. Sayıda bunların adı bile geçmezdi.

Ben henüz dünyaya gelmeden analığımın çocuklarından Elif bacım, Köşk köyüne Mehmet Ali Erdoğan’a; Gülizar bacım da Demircilik köyüne Bozo Koç’a gelin gitmiş. Döndü bacım da ben doğduktan sonra aynı köyde amcamın oğullarından Hayrı Kale’ye gelin gitmişti. Ben henüz 6 yaşlarındayken Doğan abim, Kaleycikli Seyit Ağa’nın kızı Esme; Ali de Hacıa emmimin küçük kızı, Döndü bacımın değişiği Selfiraz’la henüz çocuk yaşlarındayken evlendirildiler.

Herkes kendi anasına “ana”, babama “ağa”, analığımdan olanlar anama “bacı”, anamdan olanlar da analığıma “böök  (büyük) ana”; büyük Elif, Gülizar, Döndü ablalarımın ve yaşça bizden büyük evli genç kadınların adlarının arkasına “bacı” ekleyerek söylerken,  geriye kalanlar birbirimizi adlarımızla çağırırdık. Anam Ali dayıma “ede” dediğinden, en küçük bacımız Emine’ye de Mustafa ile bana istisnai olarak “ede” demeyi öğretmişti.

Amcalarımızdan ya da bizden yaşça büyük amcaoğullarından,  köylülerden söz ederken adlarının sonuna “emmi”, Halalarımızdan söz ederken “bibi”, amca karılarından ya da köyün bizden yaşlı kadınlarından söz ederken adlarının arkasına “bi” ya da duruma göre “bacı”, teyzelerimize “deze”, dayılarımıza “dayı” derdik.

***

Hacıa emmimin, Abdal Ellez emminin, Teslim eminin, Kara Ellez dayımın evleri birbirlerine girmiş vaziyetteydi. Hacıa emmin, Teslim emminin ve Kara Ellez dayımın ev kısımları iki katlı, diğer yerler: Samanlıklar, ahırlar ve bizimki de bir kattı. Toplam alanları 10 dönüm civarındaydı.

Bizim evin cephesi güneye bakıyor, sırtı yani kuzeyi ve doğusu Hacıa emmiminkine bitişik, batısı boş bir alana bakıyordu. Bu boşluğa ahırın temeği açıktı. Hayvanların atıkları temekten oraya atılırdı. Yanı başında da bir küllüğümüz vardı. Ahırın kuzeyindeki danalığın yarısının batı tarafı önünde iki kanatlı kocaman tahta kapısı olan garaj olarak düzenlenmiş. Burasının kuzeyi keviklikti (samanlık). Samanlığın üzerine yanyana konmuş iki hezan merdiven haline getirilmişti. Batı tarafındaki tarlaya harmanlarımız dökülür, çul içine konan saman karşılıklı uçlarından iliklenir, arasından güçlü bir sırık geçirilir, sırığın bir ucunu bir adam, diğer ucunu da başka bir adam omuzlanırlar bu merdivenden kevikliğin üzerindeki delikten içeri dökerlerdi.

***

Evimize kocaman bir ağaç kapıdan girilirdi. Sağ tarafındaki misafir odasına 4-5 basamaklı taş bir merdivenden çıkılırdı. Bu taş merdiven her ne zaman aklıma gelse, abim Cuma’nın bu merdivenin üstünden aşağı doğru üzerime işemesi gelir. Bunu üzerine ağlaya ağlaya ortalığı birbirine katmıştım, beni güçlükle avutmuşlardı. Cuma çoğu zaman Hergin’de yaşadığından onunla ilgili bu köyde anımsadığım tek anım budur.

Babam ve misafirler sürekli olarak günlerini bu odada geçirirlerdi. Odaya girdikten sonra 2 metre kadar bir alanın sol tarafına ayakkabılar çıkarılırdı. Sağ tarafında da önünde küçük bir kapısı olan yan ve üst tarafı tahtadan yapılmış kümes gibi bir yer vardı. Adına cinlik dedikleri buraya odun konur, üzerine de leğen, ibrik gibi şeyler konurdu. Bizi cezalandırdıkları zaman da bir süre oraya bırakır, kapısını kaparlardı.

Bu bölüm asıl oturulan yerden bir metre kadar yükseklikte tahta perde ile ayrılır, tam orta yerinde bir metre kadar açıktan içeri girilirdi. Kapının tam karşısında bir metre eninde yarım metre yüksekliğinde makat vardı. Makatın üzeri ve yan duvarların önleri halılarla kaplı, ayrıca bunların üzerleri de yün döşekler ve minderler kaplı olurdu. Duvar tarafları da içleri ot basılı halı yastıklarla donatılmıştı. Odanın zemini tahta kaplı ve üzerinde halı ve kilimlerle kaplı olmayan boş bir alan bulunmazdı.

Kışları odun sobası ile ısıtılırdı. Tezek ve kerme gibi şeyler asla buraya girmezdi. Sobanın çıkışı karşıki duvarın üst tarafında, soba da girişe bir metre kadar yakında tam ortada dururdu.

Bu odadan sonra sağa açılan bir kapı vardı. 3 mağ kocaman bir gözdü. Buraya “Yazevi” Burası tepeden aydınlatılırdı. Kapının karşı tarafındaki duvarın tam orta yerinde de bir ocak vardı.

Yazevi’nin kapısının tam karşısında bir başka kapıyla “Kışevi”ne girilirdi. Burasının aydınlatılması dış taraftaki duvardan iki delikle aydınlatılırdı. Buranın sol duvarının orta yerinde bir kapı ile üstten aydınlatılan bir bölüme girilirdi.

Kışevi’nin kapısının tam karşısında bir kapı ile 3 mağ tandırlı eve girilirdi.  Burası da duvarın üst tarafındaki iki delikle aydınlatılırdı. Buranın sol tarafının tam orta yerinde bir tandır, tandırın üstünde de termik santral bacası gibi bir baca vardı. Bu bölüm deliklerden daha çok bu bacadan içeri giren ışıkla aydınlatılırdı. Tandırdan sonraki duvarın sol tarafında bir ocak, sağ tarafında da bir kapı ile yatakların konulduğu bölüme girilirdi.  Bu kapının sağ tarafında bir arpa kuyusu vardı.

Bu Tandırlı Ev’in batı tarafındaki kapıdan üstte aydınlatılan bir bölüm vardı. Burada da çıkrık, sele içinde kitaplar vs. bulunurdu. Benim günlerimin çoğu burada geçerdi.

Bizim evin ana kapısına bakan duvarın ortasında da bir ocak vardı. Odanın kapısının tam karşısındaki büyük kapıdan kocaman bir ahıra girilirdi. Kapının karşısındaki duvardan bir temek vardı. Hayvanların atıkları dirgen ve kürekle bu temekten dışarı atılırdı. Ana kapı tarafındaki duvardan aydınlatma delikleri vardı.

Ahıra girdikten sonra sağa dönüldüğünde danalığın kapısı vardı. Anam beni işte bu danalıkta dünyaya getirmiş. Bu danalığın kuzey duvarında kevikliğin kapısı vardı. Bu kapıdan içeri girince kocaman bir keviklik… Ondan sonraları da Hacıa emmimin kevikliği gelir. Bizim kevikliğin duvarından o tarafa küçük bir delik vardı. Bu delik iletişim deliğiydi.

Evimizin karşısında dar bir geçidi saymayacak olursak boydan boya Selim Ağaların evleri gelirdi. Aralığın sol tarafındaki iki katlı, diğerleri de tek katlıydı. Kapımızın önünde de Çal’dan gelme iki kocaman tuz taşı vardı. Taşların altındaki boşlukta kurbağalar yaşardı. Geceleri onların seslerini duyardım.

Şimdi bütün bu evlerin yerleri tamamen yıkıntı kalıntılarıyla doludur. Keşke elimde oralarının her cepheden çekilmiş birer resmi olsa… Onları gözüm gibi korurdum. Ne yazık ki, tek bir resim bile yok. Bu yazımı okuyanların elinde varsa, benimle paylaşırlarsa çok sevinirim.

***

Sokaklar ya çamur ya da toz kubar içinde olurdu. Biz çocuklar da genellikle bu damların üzerlerinde oynardık.

Dama ne zaman çıksam Hacıa emmimin duvarına sırtını verip güneşlenirken birilerini oralarından, buralarından bit temizlerken görürdüm. Bunların kim olduklarını burada yazmak istemiyorum. Şimdi o kişiler kendilerinden başkalarını insan yerine bile koymuyorlar. Acaba o bit temizlemeleri akıllarına geliyor mu?

Evlerimize gelip giden büyüklerin önlerinde kalkar, onlar uygun yerlere oturmadan ya da bulundukları yeri terk etmeden asla oturmazdık. Selam alıp vermek, hal ve hatır sormak küçüklerin görevi değildi. Uzun zamandır görmediğimiz bizden büyük yakınlarımızla karşılaştığımızda ve misafirlerimiz geldiklerinde ellerinden öperdik, onlar da bizim yüzümüzden öperler ama onlar bize soru yöneltmedikçe asla konuşamaz, “hoş geldiniz”, “merhaba” gibi selamlamalar ve hatta hal ve hatır sormak bile ukalalık sayılırdı.

Kapalı bir yerde otururken yaşça büyük olanlar yukarıda, küçükler aşağıda olmak üzere yaş ve mevki sırasına göre adaba uygun bir şekilde otururduk. Yaşı ve mevkii ne olursa olsun kimse ayaklarını uzatamaz, büyükler hariç diğerleri bağdaş dahi kuramaz, asker sitili oturdu, sandalyada oturuyorsa ayak ayaküstüne atamazdı. Büyükler bir şeyler istedikleri zaman bütün küçükler şimdikiler gibi duymazlıktan gelmez, tam tersine adeta birbirleriyle yarışırcasına hemen ayağa kalkmaya çalışır, o isteği içimizden ilk ayağa kalkmış birisi derhal yerine getirir, diğerleri tekrar yerine otururdu.

Örneğin birisi su istediğinde bir masanın üzerindeki sürahide hazır bulunan suyu altındaki bir kristal bardağın içine dökülmeyecek kadar koyar, sağ avucumuzun içinde götürüp verir, suyu verdikten sonra geri geri çekilir, ayakta bekler, sonra tası veya bardağı almak için aynı şekilde gider bardağı alır geri geri çekilirdik. Kimse gelişi güzel hareket edip ortamın havasını ve ahengini bozamazdı. Bozanlar da o ortama alınmazlar, azarlanıp kapı dışarı edilirlerdi.

Köyümüzde genellikle ekonomik durumu ve saygın kişiler bu şekilde adına misafir odası dedikleri en donanımlı odalarını çevresindekilere açarlardı. Babamın oda düzeni ve uygulamaları neyse diğerleri de aşağı yukarı aynıydı. Adabı muaşeret kurallarına uymayanlar ya kendileri buralar gitmezler ya da oralardan uzaklaştırılırlardı.

Evin misafirlere hizmet edebilecek yaştaki çocukları hariç, çevredeki sadece yetişkinler devam ettikleri odaya her gün bir veya iki kere gelir yerini alırdı. Aynı odaya gelenlerin yerlerine onlar varken başkaları oturamazdı. Bir mazereti çıkıp da gelmeyenler merak edilir, neden gelmedikleri gelenlere sorulurdu ya da o kişi geldiğinde mazeretini bildirirdi. Bu odalar bir nevi büyüklerin öğretmen, küçüklerinde öğrenci olduğu okullardı. Hatta adalet dağıtan, küskünleri barıştıran birer adalet evleriydi. O odanın çevresinden birileri birbirleriyle küskünlerse, büyükler araya girer, sorunları çözer, barıştırırlardı. Eğer o odanın müdavimi değillerse, diğerleri o odaya çağrılırlar, aynı şekilde sorunları çözülür, barıştırılırdı. Çağrıya uymayanlar kınanır ve dışlanırlardı.

***

Babam sabahleyin elini yüzünü yıkayacağı zaman üzerinde sabun bulunan el leğeni, su dolu ibriği hizmet eden omzuna peşkiri (havlu) atar odasına götürür, el leğenini uygun yere bırakır, ibrikle ellerine su dökerdi. Elini yüzünü yıkadıktan sonra omuzundaki peşkiri verirdi. Elini yüzünü kuruladıktan sonra getirdiklerini alır çıkardı. Tam küçük bir padişah gibi davranırdı. Misafir varsa onlar için de aynı tören yapılırdı. Ailenin geri kalan fertleri de bir tasın içine su koyar, sabunu, pişkiri alır dışarı çıkardık. Tası uygun bir yere koyar, avucumuzla suyu alır, ellerimizi sabunlar, en az üç kere yüzümüze su serptikten sonra omzumuzdaki pişkirle kurulardık. Sonra boşalan tası ve peşkiri yerine koyardık. Bu şekilde elimizi yüzümüzü temizlediğimizi sanırdık. En erken haftada bir kere ya cağa, ya ahıra ısıtılmış suyu taşıyarak orada tasla başımızdan aşağı su döküp sabunlanarak çimmiş olurduk. Şimdiki gibi banyolar, tuvaletler, lavabolar, musluklarda akan sular… Bunları rüyalarımızda görsek inanamazdık.

Şurasını da eklemek gerekirse köyümüzde örnek gösterilecek ailelerin durumu bizimki gibi olanlardı. Diğer fakir fukaranın durumlarını anlatmaya kalksam, onların torunları gelir beni öldürürler. En iyisi anlatmayayım.

Evin tuvaleti evin dışında olduğundan babam ya da misafir tuvalete gideceği zaman ibrikle su götürülüp bırakılırdı. Tuvalet dönüşü gelirken ibriği kendisi getirirdi. İbriği alanın omzunda yine pişkir ve bir elinde de sabun beklerdi. Bu saltanat son yıllarında yavaş yavaş kalkmaya başladı. Çocuklar genellikle tuvalet işlerini küllüğe yaparlar, kıçlarını da taşlarla silerlerdi.

Dışarda da olsa tuvaletler ancak belli ailelerin vardı. Diğerleri damlarının arkaları uygunsa oralarda, değilse birkaç yüz metre uzaklarda ya bir çalı dibi ya da bir çukur ararlar. Buldukları uygun yerlerde çömelerek işlerini yaparlar, taş ya da kesekle kıçlarını temizlerlerdi.

***

Ben henüz doğmadan önce babam, Hacıa emmimin oğulları ve babamın yeğeni Murtaza dayı ortaklaşa 6 liraya bir gazyağıyla çalışan Massey Harris 44 traktör almışlar. Birkaç yıl sonra ortaklar haklarını babama devretmişler. Abim Doğan 1955 Eylül’ünde bu traktörün altında kalarak ölmüştür.

Yine aşağı yukarı benimle yaşıt olan Ağa marka lambalı kocaman bir radyomuz vardı. İki adet pili vardı: Birisi, kerpiç kalıbı gibi bir pil, diğeri de 750’lik rakı şişesi kalınlığında bir pil… Bu radyo çalınırken arka kapağını açıp içinde adam aradıklarını bile gördüm. Özellikle biz çocuklar, içine o kadar çok adamın, hayvanın nasıl sığdığını, orada nasıl yaşadıklarını çok merak ederdik. Bu radyo şimdi babamdan yadigâr diye evimin başköşesinde yerini korumaktadır. Bu tür radyolardan tüm köyde en fazla 5 tane ya var ya da yoktu. Bu radyolara bir servet değerinde para vermek gerekiyordu. Haberleri dinlemek ayrıcalıklı ailelere mahsustu. Fakirlerin kulakları da türküler duysun, eğlensinler diye pencereleri açarlar, sesini herkes duysun diye yükseltirlerdi.

Ben artık delikanlı olduğumda bu lambalı radyoların yerlerini bu radyoların büyük pilleri büyüklüğünde Philips ve Sierra marka transistörlü radyolar aldı. Fakir fukara da bu radyoları alıp dinlemeye başlayınca bir ağalarına karşı da kazan kaldırmaya başladılar. Köroğlu’nun “Delikli demir icat oldu, mertlik bozuldu” dediği gibi her evde bir radyo sesi duyulmaya başlayınca toplumsal yapılarda da değişimler oldu.

***

Zaman zaman Hergin’e, zaman zaman da Yapalak’a gelir giderdik. Bundan dolayı başımdan geçen olayların birinci sahnesi Hergin’de geçerse, ikince sahnesi de Yapalak’ta geçerdi ya da tersi olurdu.

Hergin’de bir gün öncesinden Tekepınar’a gelin görmeye hazırlandılar. Kadın erkek bir sürü insan bizim traktörün naylonuna bindiler. Anam bir yere gider de ben gitmez miyim? Feryatlar çıkararak traktörün peşine takıldım, o kadar ağladım, o kadar feryat ettim ki, her zaman olduğu gibi dağları taşları inlettim. Her ne yaptılarsa beni durduramadılar. En sonunda Gümüşün’de yolda beni bekleyip naylona aldılar.

Tekepınarı’na Sarsap üzerinden vardık. Seyit Ağa’nın güneye bakan evinin önünde, içinde insan kaynıyordu. Bir kadın beni batı tarafındaki köşeye götürüp buz gibi suyla herkesin önünde kıçımı yıkadı. Hava buz gibiydi, bir de poyraz esiyordu ki, sadece iliklerime kadar üşüdüğümü anımsıyorum.

İkinci sahne Küçük Yapalak’taki evimizde geçti. Tandırlı eve kapısı açılan loş bir göz oda vardı. Oradaki yükler ağzına dek döşek, yorgan ve yastıklarla doluydu. Rahmetli Doğan abim ile Ali abimin nişanlılarına gelinliklerini oraya bırakmışlardı. Biz çocuklar arada bir kapıyı aralayıp içeri bakıyorduk. Onlar her seferinde beyaz gelinliklerinin içinde süzülerek ayağa kalkıyorlardı. Göz göze gelince gülüp kaçıyorduk.

Dışarda gelen davul zurna sesinden neredeyse kulaklarım patlayacak. Bu her iki sesten de nefret eder, onları duymamak için ellerimle kulaklarımı kapar, insanlardan uzak dururdum.

Bir de bebekken geçirmiş olduğum ateşli hastalıktan olmalı, hem kekemeydim, hem de yüzüm hiç gülmezdi. Bundan dolayı ne konuşur, ne kimseyi dinler, ne de gülerdim. Anamdan başkaları bana nasıl dayanırlardı bir türlü anlayamazdım. Bu huylarımın ikisi de büyüyünce geçti. Bu sefer de adeta geçmişimin öcünü alırcasına hızlı konuşmaya ve ağzım kulaklarıma varana dek gülerdim. Bu gülmelerim yüzünden Haydar emminin çok azarını işittim: “Ne gülüyon? Gülmeden konuşamaz mısın?” derdi. Zaten bizimkilere göre büyüklerin yanında konuşmak da, gülmek de suçtu. Neyse gelelim düğüne:

Akşam olunca babamın odası dolup taştı. İçkili sofralar kuruldu, davetlilerin neşeli sesleri gelmeye başladı. Kafalar çakır keyif olunca genel istek üzerine Cuma dayım türkü söylemeye başladı. Herkesin sesi kesildi. Sadece Cuma dayımın yanık sesi geliyordu. Dışardakiler de kapıya, pencerelere dayanıp Cuma dayımın türkülerini dinlemeye başladılar.

Sanki düğün değil de konser veriliyordu. Herkes işini gücünü bırakmış, ağızları açık bir şekilde Cuma dayımı dinliyorlardı. O gıcık kaptığım davul zurnanın sesi de bu arada kesildi. İçerde sürekli istekler geliyor, Cuma dayım da coştukça coşuyordu derken, Mızırap emminin “Çaplar ayrı, Dipler ayrı, Ortakıraç da bambaşka!..” diye sesi geldi. (Bu Çaplar, Dipler, Ortakıraç dedikleri yerler Yapalak’ın en gözde arazilerinin bulunduğu mevkiilerdir. Mızırap emmi uzun yıllar muhtarlık yaptığı için oralardan gözünün kaldığını içki masalarında bu nakaratıyla her yerde ifade ettiğini anımsıyorum.)

Bunun üzerine Cuma dayım işi şakaya verip: “Uzun uzun kamışlar, Mızırabınkinin ucunu boyamışlar!..” diye bir uzun hava tutturdu. İçerde, dışarda  kahkahalar, alkışlar!.. “Yaşa!.. Bravo!.. Varol!..” sesleri…

Önce miydi, sonra mıydı, ayırt edemiyorum. İbrahim emminin de düğününü anımsıyorum. Onunki ağa konağının ikinci katında olduğu için sadece gürültüleri, bir de davul zurna seslerini duyuyordum. Onları duymamak için de seslerin gelmediği yerlere kaçıyordum.

31.05.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BU İKİ TABLODA FARK NEREDEDİR?

İKİ AYRI DÜNYA

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İŞTE TURAÇ ÖZGÜR

TURAÇ ÖZGÜR

HAKKIMDA, Özsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÜÇÜK YAPALAK’TA GEÇEN ÇOCUKLUĞUM

fener FOTOGRAF MAKİNASIResmi adı Küçük Yapalak olup da halk tarafından genellikle Aşağı Yapalak olarak bilinen ana köyümüz Elbistan Ovası’nın kuzeyinde 100.000 dönüm araziye sahip, İlkbahar’da Sarsap Çayının sularıyla sulanabilen, yazları susuz ve kurak bozkır üzerinde kurulmuş bir Türk Alevi köyüdür.

Babam Hüseyin Hilmi Kale; Hacı Uşağı sülalesinden 2 karılı Mamo Ağa’nın 3’ü erkek, 5’i kız olmak üzere toplam 8 çocuğunun 6’sı, erkek çocuklarının en küçüğüdür. Halk tarafından Küçük Yapalaklı ya da Aşağı Yapalaklı Hacıalar’ın Hüsüva olarak tanınır.

Anam Döndü; aynı köyden Solak Veliler’den Kerametli Veli Baba’nın torunu 2 karılı Veli Toprak’ın 3’ü erkek, 6’sı kız toplam 9 çocuğundan 5’incisi, babamın da 2’nci karısıdır.

Ben Turaç Özgür; babamın ölenlerle birlikte 7’si erkek, 9 kız olmak üzere toplam 16 çocuğundan13’sü, erkeklerin de 7’si; anamın 4’ü erkek, 5’i kız olmak üzere toplam 9 çocuğunun 6’sı, erkek çocuklarının da 4’üncüsü olarak Küçük yapalak köyünde dünyaya geldim.

Doğum tarihimi kesin olarak bilmemekle birlikte yaptığım araştırmalara göre 1947 yılının Mayıs ayında dünyaya gelmiş olma ihtimalim daha güçlüdür. Buna karşın her nasıl olmuşsa, babam ve amcaoğulları Evcihüyük’ün Hergin mezrasına göçtükten sonra o zamanki muhtar kendi tahminine göre beni 12.05.1949 doğumlu olarak Elbistan Nüfus Kütüğü’na kaydettirmiştir. Bu tarih benim gerçek doğum günüm değildir. Ben bu tarihi “Vatandaşlığa kabul günüm”, dolayısıyla resmi doğum günüm olarak görmekteyim.

Benden sonra dünyaya gelen kız kardeşlerim ketum kaldıklarından kocaları tarafından mahkeme kararlarıyla nüfus kütüğüne kaydedilmişlerdir. Onları düşününce kendimi şanslı hissediyorum.

***

Anamın anlattıklarına göre çok sağlıklı gürbüz bir çocuk olarak dünyaya gelmişim ama henüz kucaktayken ateşli, ağır bir hastalık geçirmişim. Beni kaybedecekleri korkusuyla babam ve anam oturur çaresizlik içinde ağlarlarmış. Askerliğini sıhhiye olarak yapan Marabalı bir kişi her gün gelir bana iğneler yaparmış. (Sıhhiyelerin o zamanlar önüne gelene vurdukları Penicillin olduğunu zannediyorum.) Derken ben ölmekten kurtulmuşum. Anama o sıhhıyenin beni kurtardığını söyleyip ona dualar ederdi.

Hergin’de bir gün babamın odasında: “Yapalak’ta ağamın odasının orta yerinde soba nal gibi kızarmış yanıyor. Tıklım tıklım dolu olan odanın makatından bir adam danalayarak indi, sobanın her tarafını ağzıyla yaladı. Ben de açık kapının eşiğinde birinin kucağında bunları gözlerimle gördüm. Herkes şaşkın şakın bakıyordu. bakıyordu. Sonra adam aynı şekilde makata gidip yerini aldı. Ben büyüdükten sonra onun Hızır Dede diye biri olduğunu öğrendim” der demez, şimdi kayınbabam olan rahmetli Haydar emmi bana bakıp: “Sen o zaman daha dünyada bile yoktun” diye beni azarladı.

“Benim en büyük özelliğim, neye mal olursa olsun, yalan söylememektir. Kimse bana yalan söyletemediği için başım sık sık belaya giriyor. Ben asla yalan söylemem. Şimdi sizi göre ben yalan mı söylüyorum yani?” deyince, hesap yapmaya başladı.

“Ben o zaman askerde yeni gelmiştim. Bizim Hacıa da yeni olmuştu. Zemheri aylarından biriydi” dedi. Bunun üzerine ben: “Peki benim söylediklerimin neresi yalandır? Gözlerimle gördüğüm şeyi anlatıyorum, sen de doğruluyorsun. Ben Hacıa’dan 6 ay büyük olduğuma göre, demek ki, gördüklerim doğrudur. Sadece bunu hatırlamıyorum ki, daha nice şeyleri de bugünkü gibi hatırlıyorum. Örneğin; anamın memesini emmeyeyim diye çamurlar mı çalmadılar, çıra isleri çalmadılar, acı biberler mi çalmadılar… Her seferinde ağlaya ağlaya anamın memelerini temizlettirip emiyordum…” dedim.

Bizimkiler “Çocuktur, ne anlar? Çocuktur unutur” diye bilirler. Ben kendimden biliyorum ki, çocuklar gördüklerini, duyduklarını, yaşadıklarını asla unutmazlar. Büyüdüklerinde ne gördüklerinin yorumlarını kendilerine göre yaparlar. Bunu kimse kabul etmek istemiyor ama ben bebekliğimden beri gördüklerimi unutamıyorum. Başka bir örnek vermek gerekirse: Ben henüz kucaktayım. Babamla ana bizim evin batı kısmındaki tarlanın içinde cec eliyorlar, ben tozların, kubarların içinde iki gözüm kan çanağı onları seyrediyorum. Sonra anam beni kucaklayıp eve götürdü.

****

Kaymaklı bisküviyi çok severdim. Evde kaymaklı bisküvi kalmamışsa, “Gammaklı püsküvit!.. Gammaklı püsküvit!..” diye feryadı figanlar eder, yerlere yatar yuvarlanırdım. Anam bir torbanın içine biraz buğday koyar, benden 3 yaş büyük Mustafa ile Fadime’nin omzuna yükler. Ben önde, onlar arkada köyün bakkal dükkânına gider, kaymaklı bisküvi alırdık. Onların elinden alır, kaymaklı bisküviyi ben taşırdım.

Hacıa emmimin evinin karşısında Mızırap emmi 2 katlı bir evde otururdu. Mustafa ile Fadime’nin yaşlarındaki oğlu Abuzer ile kızı Mese bizi ne zaman görseler koro halinde: “Şeer bizimdir!.. Şeeer bizimdir!..” diye tuttururlardı. Biz de onlara karşılık olarak aynı şekilde koro halinde: “Şeer sizin deal, bizimdir!..” diye kafa tutardık. Sonra birbirimizi taşlamaya başlardık. Onlar sıkışınca avlularının kapısından içeri girerler. Biraz sonra damın üstüne çıkarlar yine: “Şeer bizimdir!.. Şeeer bizimdir!..” diye tuttururlardı. Onlarla en çok kavgamız da bu “Şeer bizimdir!” sözüydü.

“Şeer” diye Elbistan’ı kastediyorduk ama Elbistan neye benziyor, hiçbirimiz görmemiştik bile.

Mesenin üzerinde her zaman güzel bir fistan, bizim üçümüzün üzerinde de yırtık pırtık fistanlar… Ayaklarımızda ayakkabı da olmazdı. Abuzer’e gelince sosyete çocukları gibi tertemiz pantolon, gömlek, ayakkabı… O zaman Abuzer elime bir geçmiş olsaydı, ilk işim onun pantolonunu, gömleğini yırtmak olurdu herhalde…

Bisküvi dolu kese kâğıdını sıkı sıkı tutar, arada bir acıdığımdan Fadime’yle Mustafa’ya da verirdim.

****

Kışları 3-4 mağa tandırlı evin tandırı yanar, anam batlarında üzerleri yumurtalı çörekler pişirirdi. Belli bir kıvama geldikten sonra tandırın çevresine çaput minderler, palazlar, ne bulursak serer üzerlerine oturur, ayaklarımız tandıra uzatır, üstümüze de çarşaf gibi bir şeyler alırdık. Keyifle çöreklerimizi, kavurgalarımızı, kuru dutlarımızı yer, ayaklarımızı birbirlerine vurarak üzerimizdeki termik santral bacası gibi bacanın içindeki yuvalarına cik cik sesleriyle girip çıkan kırlangıçları seyrederdik.

Bu baca Hacıa emmimgille de iletişim kuran bir aygıttı. Onların evleri 2 katlı olduğundan damların üzerinden gelip o bacadan aşağı bize seslenirler, mesajlarını verirlerdi.

Söz bu bacadan açılmışken şunu söylemezsem olmaz: Ben dünyaya geldiğimde anam adımı emmimin adı olan “Hacıa” koymuş. Bu, emmimin dul karısı Zöre Hatunun kulağına gidince, Zöre Hatun yel yepelek bu bacaya gelir, aşağı doğru: “Gız Döndüü!.. Gız Döndüüü!.” Diye çağırır. Zavallı anam lohusa haliyle bacanın altından yukarı doğru: “Buyur Zöre bacı!” der. O da “Bizim Fato hamiledir. O, oğlan doğurduğunda ben onun adını Hacıa koyacağım. Sen oğluna başka bir ad vur!” der, gider.

Fukara anam kara kara düşünür ama adımı değiştirmekten başka da bir çözüm bulamaz. Ölen ilk oğlunun adı olan “Mamo”yu bana ad olarak vurur. Mahalledeki kadınlar “Amaan Döndü başka bir ad bulamadın da Kürt adımı vurdun?” derler. Anam fukara yine kara düşünmeye başlar. Sonunda mal bulmuş Mağribi gibi sevinir. Bana ölen ikin oğlunun adı olan “Turaç”ı vurur. O gün bugündür, kimse benim Turaç’lığımı elimden alamamıştır.

***

Yaza doğru da yine 3-4 mağlık Yazevi’nde kalıyorduk. Anam bu sefer de mısır ununundan çörekler yapar, bir saratın kıçına şöyle bir vurur, kalbur görüntüsü verir, bunları iki sacın arasında kömbe gibi pişirirdi. Bu mısır çöreklerinin tadına doyamazdım. Anam da sık sık yapardı.

Arka tarafım üşüdüğü zaman sırtımı ocağa döner, karşısında dikilirdim. İkide bir fistanım tutuşurdu. Beni yanmaktan son anda kurtarırlardı.

Bir gün yine bu ocağın üzerinde kara kazanın içinde fokur fokur tarhana kaynadı, içindeki pancarlar pişti. Kocaman bir kalaylı leğenin içine tarhanayı koydu. Etrafında oturup ağaç kaşıklarla kaşıklamaya sıra gelince Fadime ile Mustafa canımı sıktılar. Onlara sinirlenip “Ben yemiyom, size de yedirmem!” diye çıplak ayaklarımla leğenin içine girdim. Ayaklarım börtlenince aniden fırlayıp çıktım. Anam soğuk suya tutuk ayaklarımı yıkıyor, ıstırabımı dindirmeye çalışıyordu. Bir de baktım ki, Mustafa ile Fadime kaşıkları ellerine almışlar tarhanayı yiyorlar.

Zaman zaman rahmetli Cuma dayım bize gelir, bu ocağın karşısında sandalyaya oturur, beni kucağına alır, öper, saçlarımı okşar, anamla sohbet ederdi. Cuma dayımı o kadar çok seviyordum ki, hergün bize gelmesini istiyordum, hatta onun hiç gitmesini istemiyordum.

İsmail dayımın ölmesinden sonra onun acısına dayanamayan Cuma dayım hastalandı, yataklara düştü, artık bize gelemiyordu ama hemen hemen hergün Emine, Eşe ve Mese dezelerimle birlikte anam Cuma dayımlarda buluşurlar, Cuma dayımın karısı Cemile bacı ile birlikte yer yatağında yatan Cuma dayımın etrafında toplanırlar ağıtlar yakarlardı.

Ya anamın eteğinden yapışır onunla birlikte ya da o, bana görünmeden gitmişse ağlaya ağlaya dar sokaklardan geçer Daylı Mahallesi’nde Ali dayımın evinin karşısında Cuma dayımın tek katlı evini bulurdum.

Bu ağlama ve feryatlara dayanamaz, anama “Haydi evimize gedek! El uçun ne ağlıyon?” diye poşusundan çekiştirir dururdum. Benim çekiştirmeme dayanamayan anam bana kızar, yanından uzaklaştırmaya çalışırdı ama bir türlü elimden kurtulamazdı. Sonra herkesin dağılacağı zaman Emine ve Mese dezelerimle birlikte bizim Hacı Uşağı Mahallesi’ne gelirdik.

Mese dezem şimdiki evlerinin bulunduğu eski evlerinde, Emine dezem de onların karşısında, arkın altında Hacı Onbaşı’nın evine bakan, bir evde oturuyordu. Zaman zaman anamla birlikte Emine dezemgile gider, Abbas ve İbrahim’le oynardım. Sonra onlar okulun yanına yaptırdıkları evlerine göçtüler.

Bu, aylarca böyle devam etti. Bir gün Cuma dayım, bir deri bir kemik kalınca öldü. Ondan sonra feryadı figanlar devam etti gitti. Anam Cuma dayımın pantolonunu, gömleğini çıkarır, onları bağrına basar “Gardaş, gardaş, gardaş!.. Bizi bırakıp gettin!.. Senölmeyeydin, ben öleydim!..” diye sel gibi gözyaşları akıtarak hergün ağlar, ben de çok huzursuz olurdum.

Bu seramonilerini anam uzun yıllar Hergin’de de devam ettirdi. Evde kimse olmadığı zamanlar sandığını açar Cuma dayımın pantolonunu ve gömleğini çıkarır, onları öper, okşar, koklar, sonra da sessizce ağlardı. Ben çok kardeş sevgisi gördüm de anamın Cuma ve İsmail dayıma karşı gösterdiği sevgiyi görmedim.

***

Ben henüz dünyaya gelmeden önce bizim köyün devlet tarafından açılmış bir kütüphanesi bile varmış. Halk kıymetini bilmediği için zamanla kütüphane kapanmış, bir kısım kitapları da bizim evin orta yerindeki tepeden aydınlatılan çıkrık vesairenin durduğu izbe bölümde ağaç dallarından örme kocaman bir selenin içinde gelişi güzel yığılı dururdu. Bunları eline alıp bir okuyanı, benden başka bir kimsenin karıştırdığını bile görmedim.

Ben bu izbe yere her gün tek başıma birçok kapıdan geçerek gelir giderdim. Burada elime geçen ne bulursam onları söker, içlerine bakar, tekrar eski haline getirmeye çalışırdım. Buradaki bir ip eğirme çıkrığının kolunu yoruluncaya dek çevirir, sonra bu kitapları karıştırır, resimlerine bakardım. Bu kitapların varlığından kitap okuma ve kendi kendine bir şeyler yapma meraklısı “Duran” adlı delikanlıya söz etmiştim. O, bana kendisine gizlice götürüp verdiğim kitapların karşılığı olarak çamurdan traktör, cip yapardı. Ben de sonu gelinceye dek birer, ikişer götürür Duran’a verirdim.

Anamla analığımı kavgaları hiç eksik olmazdı ama ben aklıma koydum bir şeyi yapmadan da asla vazgeçmez, o isteğim yerine gelinceye dek feryadı figan eder, ağlar, herkesin huzurunu bozardım. Böyle günlerden bir gün köyümüze sulu fotoğraf dediğimiz fotoğraf makinası ile bir adam gelmiş, isteyenlerini fotoğrafını çekiyor, sonra veriyordu. “Para verin, benim de fotoğrafımı çeksin” diye akşama kadar ağladım, feryat ettim. Kimse yüzüme bakmadı.

Unutamadığı bir şey daha var: Bir çerçi geldi, bütün çocuklar etrafına üşüştük. Çerçi hülbesini çıkarıp sergiledi. Bir el fenerine gözümü diktim. “İlla o aletiriği bana alacaksıız!” diye tutturdum. Döğüş kavgadan beni gören, beni dinleyen kim!.. Akşama kadar kendimi yerden yere vurdum, aldırış eden olmadı.

Yıllar sonra evlenip de ilk çocuğum Önder olunca, ilk işlerimden biri onun fotoğraflarını çekmek oldu. Bir gün de bir elfeneri alıp eline tutuşturdum: “Al oğlum bunu, istediğini yapabilirsin, hatta kırabilirsin!..” diye boşalıp ferahlamıştım.

30.05.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BUGÜN İSTANBUL’UN 563. FETİH GÜNÜYMÜŞ…

istanbul-29-mayis1453Genç Cumhuriyetin ulusal bayramlarını eften püften bahanelerle kutlamamak ve kutlatmamak için ellerinden geleni yapanlar, Atatürk’ü unutturmaya çalışırken Osmanlının tarihinden, daha da ileri giderek tarihin çöplüğünden kahramanlar arıyorlar. Böylelerinin Türkiye Cumhuriyetini yönetmeye de en küçük resmi bir sandalyayı da işgal etmeye hakları yoktur. Yazıklar olsun bunlara ve bunlara katlananlara!..

Bir kişi, sebebi her ne olursa olsun, başka bir kişinin evini ya da mülkiyetini zor kullanarak ele geçirirse, buna gasp denir. Gasp; dinen günah, toplumsal açıdan ayıp, hukuken de ağır bir suçtur. Aklı başında hiçbir kimse de gasp ettiği şeylerin yıl dönümlerinde düğün bayram yapmaz.

Bir kişi çalınan haklarını zor kullanarak almaya çalışır ya da alırsa dinen mubah, toplumsal açıdan normal, hukuk açısından ihkakıhak, yani hakkı olan bir şeyi hukuk yollarından saparak zorla elde etme demektir. İhkakıhakka başvuranlar ağır cezalara çarptırılırlar.

Bir ulus, başka bir ulusun mülkünü işgal eder, zorla ele geçirirse; Amerikan Emperyalizminin güdümündeki Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Mahkemeler güçlünün yaptıklarını fetih sayıp alkışlar ve ödüllendirir; güçsüzlerin yaptıklarını işgal sayıp kınarlar ve ağır cezalara çarptırırlar.

Mazlum bir ulus, işgal edilen topraklarını ulusal güçlerini kullanıp işgalcileri atarsa buna İstiklal Savaşı ya da Kurtuluş Savaşı denir. Kurtuluş Savaşı’nın önemli günleri devletin desteği ile ulusal bayram olarak kutlanır. Kurtuluş Savaşı’na omuza vermiş şehitler, gaziler, kahramanlar hayırla anılırlar. Bir ulus ulusal bayramlarını kutlarken, onların sevinçlerini paylaşan diğer uluslar da tebriklerini gönderirler.

Ama sebebi her ne olursa olsun; ister bir kişi başka bir kişinin evini işgal etsin, isterse bir ulus başka bir ulusun evini fetih adıyla işgal edip ele geçirsin, bu günlerin kutlanması, mazlumları tahrik eder, düşmanlıkları daha da körükler.

Bundan dolayı, sayenizde başımızda yeterince dert varken, İstanbul’a hâlâ Konstantinopolis diyen komşularımızı tahrik edip başımızı belalara sokmak gibi bir niyetimiz yoksa ulusal bayramlarımızın bile unutturulmaya çalışıldığı, kutlanmadığı bir dönemde sevincimizi içimizde saklayıp, İstanbul’un Fethi’nin 563. Yıldönümünü alayıvala ile kutlamayı bir densizlik olarak görüyor ve tahrikçileri şiddetle kınıyorum!..

29.05.2016

Turaç Özgür

 

 

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

UZUNGÖL’DEN EVCİHÜYÜK’E ÇAYIRLAR, TARLALAR VE KIRAT

42Uzungöl’ün bitiminde Sarsap Çayı’nın sol tarafındaki Akbeyleri ve Omolar tarafındaki Evcihüyük’ün arazilerini sulayan bir su arkı var. Arkın altındaki söğütler bitişikteki tarla sahiplerinindir.
Ayrıca, Uzungöl’den birkaç yüz metre aşağıda Çevrim Çayırı civarında başlayıp Sarsap Çayı’nın sağındaki Akbeyleri, Evcihüyük’ün hüyükten taraftaki arazilerini sulayan ve Koyunoğlu’nun değirmenine su taşıyan bir ark daha var.
Uzungöl’ü geçip sol taraf ark üzerinden birkaç yüz metre ilerleyince bir ucu bu arka dayanan, kuzey doğuya doğru uzanan bir kuru dere var. Bu derenin adı Mecinin Deresi’dir. Uzungöl’den buraya kadar olan yerler çayırdı. Bu çayır, babamla Hüsün emmimin oğullarının görüşleri kaale bile alınmadan 4 kardeş tarafından orantısız ve keyfi olarak 3’e bölündü. Sıra İbicek atmaya geldi. Ne yaptılar ettiler çayırın en büyük ve iyi yeri olan alt tarafını kendilerine, en kötü, en berbat, en bol kılçıklı, sel sularıyla paramparça olmuş, en küçük yerini de babama düşürttüler. Babam, Hüsün emmimin oğulları Birader Haydar ve Mamo emmiler bu paylaşımı hem kabul etmediler, hem de bu rezalete karşı geldiler. Ondan sonra babamla 4 kardeşlerden, Hayrı emmi hariç, diğerleri arasında birbirlerine bağırmalar, çağırmalar, birbirlerine ağza alınmayacak küfürler gırla gitti. O zamanlar sürü sahibi ya da büyükbaş hayvan sahibi köylüler için bir metre kare çayır, 5 metre kare sulu tarladan daha değerli sayılırdı. Özellikle babam bu haksızlık karşısında evlatlarını kaybetmiş gibi feryat ediyordu.
Birader emmi ile Mamo emminin de sesleri, itirazları çıkıyordu ama babamınkinin yanında pek önemli değildi. Çünkü onlarınki babamınkine göre çok daha iyi konumdaydı.
Hacıa emmimin oğlu, eniştemiz Hayrı emmi ile babamın çocuklarından Ali, Cuma ve ben bir kenarda sadece seyrediyor, sesimizi bile çıkartamıyorduk. Babam, acz içinde bağırıyor, çağırıyor, canı yanıyormuş gibi feryat ediyor ve onlara: “Siz adam olsanız, bana yaptığınız bu yiğitliğinizi babanızın düşmanına karşı yaparsınız!. Hacıa öldüğünde ben onun kanı yerde kalmasın diye avukat tuttum, mahkemelerle uğraşıp elimi avucumu kuruturken siz mal mülk peşinde koşuyorduuz!.. (İbrahim’i kasterek) Şuna bak adam olmuş da bana laf söylüyor, Hayder ile Veli seni kışkırtıp kışkırtıp gendileri bir kenara çekilip seni üzerime koyuruyorlar!.. Sen kim oluyon da bana laf söylüyon? Sen ne zaman adam oldun da garşıma çıkıyon? Bu yiğitliğini get de düşmanına yap!..” diye makinalı tüfek gibi konuşuyordu.
Babam ve diğerleri aciz kaldıklarında her kavgada bu başa kakıncı dile getirirlerdi. O zamanlar aklımın ermediğinden bir bu sözler bana normal geliyordu ama büyüdükçe bu konuda babamı da, diğerlerini de kınadım.
Haydar emmi, her zamanki kurnazlığıyla: “Yav emmi, sen bizim büyüğümüzsün, emme ne dediğini bilmiyon, Hacıa bizim babamızsa senin de gardaşındır. Her zaman bunu başımıza kakıyon!..” diyordu. Şimdiki düşünceme göre çok da doğru söylüyordu.
Veligo’mla İbrahim emmi de hakaret anlamında: “Menderes!.. Menderes!.. Sen ölmedin ki, biz kurtulak!.. Senden çektiğimiz ne!..” diyorlardı.
(Babamın akıl vermesi üzerine Veligo’m Demokrat Parti’ye üye olmuş ama onların Alevilere atıp tutmasına dayanamadığı için: “Yok, emmi ben onlara artık dayanamıyom, isterlerse bütün malımızı dağıtsınlar, bir daha oraya uğramam, istifamı vereceğim” demiş, sonra da o partinin ocak-bucak teşkilatından ayrılmış. Babam, Veligo’mun bu erdemli hareketini takdir etme yerine: “Yav, Veli Demirgırat Parti’de galsaydı, 3000 dönüm arazimiz, hayvanlarımızın yayıldığı binlerce dönüm meralarımız boşu boşuna gapımızdakilere, Kürnelilere dağıtılmazdı. Bütün bunnarın suçlusu Veli’dir” der, Veligo’mu suçlayarak anlatırdı.)
Herkes kendilerine düşen yerlere sahip çıkınca babam da zorunlu olarak kendisine ait yere sahip çıktı. Büyük sel gelinceye kadar diğerleri birkaç naylon çayır kaldırırlardı. Bizimki tam anlamıyla kılçık tarlasıydı. Kılçıkları hayvanlar sadece yeşilken yerlerdi, kuruduklarında hayvanların damaklarına saplanır, iltihap yaptırır, öldürürdü. Bundan dolayı orası çayır sayılmadığı gibi ilkbaharda sel sularının altında kaldığı için tarla olmaya da uygun değildi. Daha ilkbaharın ilk ayında kılçığa keser, yanına bile yaklaşılmazdı. Biz de henüz taze iken camızlarımızı oraya sokar yayardık.
Zamanla bizimkinin tamamını, Mamo emmilerinkinin de bir kısmını, içinde kavak ağaçları olan Çevrim Çayırı’nı sel suları kullanılmaz hale getirdi. Diğerlerininkine hiçbir şey olmadı. Sonra tarla yaptılar.
Bu trajikomik kavgaları seyrede seyre büyüdüm. O kavgadan beynime kazılan şey: 4 kardeşler çıkarları söz konusu olunca babamı emmi olarak tanımıyor, ona karşı en ufak bir saygı duymuyorlar. Babamı dövmüyorlardı ama dövseler bu kadar zoruma gitmezdi. O çocuk gözümle gördüklerim ve işittiklerim hâlâ capcanlıdır.
Diğerlerini bilmem ama ben: “Büyürsem size gösteririm!” diye düşünüyordum. Kazık kadar adam olduğumda da onların babama yaptıklarının binde birini bile kendilerine yapmayı kendime yakıştıramadım, onları her zaman büyüklerim olarak gördüm. Zorunlu kalmadıkça da saygımı hiçbir zaman eksik etmedim,
Bu kavgada şunu öğrendim: “Biriyle kavga ederken, yanında size bakan iki göz, sizi dinleyen iki kulak varsa, her hareketiniz, her sözünüz kayıt altına alınıyor demektir. Hele o gözler, o kulaklar aşağılanan, dövülen, aciz duruma düşürülen bir insanın çocuğu ise daha dikkatli olun!” Bunu düşünerek hiçbir çocuğun yanında anasını babasını zorunlu kalmadıkça aşağılamak istemedim, istemem de… Hiçbir şeyden korkmayı, çekinmeyi aklımın ucundan bile geçirmezken, minicik çocukların sevgisini, saygısını kazanmak yerine kinini, nefretini üzerime çekmekten her zaman korktum.
Bu ve buna benzer birçok olayda babamın adeta ıstırap çekercesine: “Oğlum, en çok senin büyümeni bekliyorum. Ben saygımdan büyüğüm diye babalarının ayağına basamazken, şimdi onların bana yaptıklarını görüyon. Diğer gardaşlarından heç bir şey beklemiyom. Bana yapılanların acısını ancak sen çıkarırsın. Onlar bana nasıl davrandıysa, sen de onlara öyle davran” dediğini unutmadım ama haklı bile olsa doğru da bulmadım. Babamın bu sözlerini andıkça: “İntikamcılık doğru bir şey değildir. Babam da bunları kızgınlık anında söylemiştir” diye düşünürdüm.
Bu tür kavgalarda akranı olan İbrahim emmi, babamı aşağılayıp en adi sözleri sarf ederken; Ali, kavga anında orada değilse görünmezdi, olduğunda korkusundan gıkını bile çıkaramazdı.
Eniştem Hayrı’ya gelince, abileri ve kardeşi İbrahim emmi fazladan ne koparırlarsa nasıl olsa ortağı olacağını bildiğinden, güya babama karşı ağzını açmıyor görüntüsü verir, dut yemiş bülbül gibi düşünürdü.
Bana göre birine bir haksızlık yapıldığında sessiz kalmak da haksızlık yapanın yanında yer almaktır. O da sessiz kalarak bu tür kepazeliğe ortak olurdu. Yaşımın küçük olmasına karşın en küçük bir çıkarları söz konusu olduğunda babama karşı ne kadar saygısızlık yaptıklarının ve onu emmi olarak görmediklerinin farkındaydım.
***
Akbeylerde 4 parça tarlamız vardı: Birisi, Mecinin ağzında, burası Mustafa’ya düştü, İngiltere’ye gitmeden önce, Gücco’nun oğlu Osman’a sattı. Evcihüyk’ün hemen dibinde Kulak Çayır dediğimiz yer, burası Ali ile Cuma’nın payına düşünce, sel sularının sürüklediği çakıl taşları ile kullanılmaz hale getirdiği çayın batı kısmındaki yeri de umursamayarak Ali ile Cuma’ya “O da sizin olsun” dedim. Sonra bunları Gücco’nun oğlu Osman’a selvi bahçesi yaptırdılar. O umursamadığım yerlerde Osman harika selviler yetiştirdi. Bunlar kesildikten sonra yerlerini de Osman’a sattılar.
Mustafa ile benim payıma bu umursamadığım yerin biraz üstünde 5-6 dönüm bir tarla düşmüştü. Bir sel de orayı kullanılmaz hale getirdi. 1986’de Taşto Hüso’ya 400 bin liraya sattım. Mustafa’ya da “Bu para benim olsun, benim değirmen arkının altındaki bahçe hissem de senin olsun” dedim. Mustafa’yı güçlükle razı ettim. 400 bin lirayı Önder ve Ender için kurs parası ettim. Ama Önder’in her parçasını bir yerde topladım, dolayısıyla bu paranın yarısı güme gitti.
***
Bu Akbeyler için birkaç cilt kitap yazabilirim ama şimdilik bu konulara değinmeyeceğim ama unutamadığım iki anımı yazmazsam asla olmaz:
Birincisi: Çocukken Akbeylere geldikçe Ali, Mustafa ile bana: “Gidin, Omo emmiden bal getirin” derdi. Biz de Omo emminin evine giderdik. Ben utandığımdan bir şey diyemezdim ama Mustafa: “Omuvemmi, bizim Ali bal istiyor” derdi. O rahmetli de erinip üşenmeden, henüz zamanı gelmedi demeden arılarının bulunduğu yere gider, karakovanlardan bir dalak bal çıkarır, yufka ekmeklerin içine koyar, çıkın edip bize verirdi. Ali, birer tadımlık Mustafa ile bana verir, diğerini de afiyetle yerdi.
İkincisi: Rahmetli çocukluk arkadaşım, kaynım Hacıa ile Kulak Çayır’ın orada atlarımızı serbest bırakıp çulların üzerinde yatıyor, aynı zamanda Yapalak’ta tarla sulayan bizimkiler için de bentleri bekliyorduk. Bundan dolayı bir gözümüz de bentlere giden var mı diye ikide bir yukarı bakıyorduk. Bir de baktık ki bente birkaç yüz metre yaklaşmış, omzunda kürekle bir adam gidiyor.
Atlarımıza ıslık çaldık, atlar koşarak geldiler. Ben bininceye dek Hacıa birkaç yüz metre kadar uzaklaştı. Kırata boynunu eğdirip yapıştım, beni sırtına atmasıyla birlikte Hacıa’nın arkasına doğru dörtnala koşmaya başladı. Çevrim Çayır’daki 10-15 metre enindeki göle yaklaşınca kırat Hacıa’nın atını geçti. Önünde koşan atı geçmeden ağzını yırtsan durduramazdın. Bu sefer de öyle yaptı ama hızını alamayarak gölün üzerinden havalandı. Ben kendi kendime: “Eyvah!.. Kırat karşıya düştüğünde ben de sırtından tutunamam, karşı tarafta yere çakılırım” diye düşündüm ve gölün tam ortasındayken kendimi tepe aşağı içine bıraktım.
Karşı tarafta kuru yere çakılmaktan kurtulmuştum ama gölün içinde de su sıçanları gibi süklüm püklüm çıktım. Kırat karşı kıyıda uzun atlamada Olimpiyat şampiyon olmuş bir atlat dikilmiş, adeta “Kusura bakma, atlamak zorundaydım” der gibi hüzünle bana bakıyordu. Eyerden çakıl taşlarını alıp birbiri ardına kırata yapıştırdım, canını yaktım ama kendisini suçlu hissetmiş olmalı ki, gıkı çıkmadı. Kıratın böyle de bir huyu vardı: Suçlu olduğu zaman öldürsen gıkı çıkmazdı ama kendisi haklı olduğu zaman da insanı parçalardı vallahi. Kırata binip adamı bendin başında yakalayıp suyu arka çevirmesine engel olduk. Şimdi olsa, bizi kaale almazlar, kaldırıp suya atarlardı. O zamanlar Evcihüyüklüler henüz oraya yerleşme aşamasında olduklarından seslerini çıkarmazlar, idare ederlerdi.
ÇOCUKLUK ARKADAŞIM HACIA VE KIRAT KONUSUNDA BİRKAÇ SÖZ
Camız ve koç yaymaktan at yaymaya terfi edince bu sefer de en iyi arkadaşım Haydar emminin oğlu rahmetli Hacıa oldu. Onunla sabahleyin ‘Sonra yeriz, doymuyoruz, biraz fazla koyun’ diye içinde bolca tereyağı olan dürümlerimizi çıkın ettirip yanımıza alır, atlarımıza biner, çoğu zaman dörtnala ya Akbeyler’e ya da Aşılık’a giderdik.
Vardığımız yerde dürümlerimizi çıkınlarından çıkarır bir kısmını biz yer, bir kısmını da atlarımıza verirdik. Gözkapaklarına tereyağı sürer masaj yapardık. Bu, atların çok hoşuna gider, yüzümüzü yalarlardı. Suya yakın bol çayırlı bir yer bulduğumuzda demir sikkeleri taşlar yardımıyla yere çakar, atlarımızı örkler, orasını cascavlak edinceye dek yerlerini değiştirmezdik. Daha serbest olan yerlerde ise atların ön ayaklarına puğa vurur, serbest bırakırdık. Biz de atlarımızın üzerlerindeki çulları yere serer üzerlerine uzanır ya sohbet eder ya da oynardık.
Eve gitme zamanı gelince içinde kaybolduğumuz taze çayırların içine girer otururduk. Sonra çakmak taşlarıyla jilet gibi keskinleştirdiğimiz çakılarımızı sağ ellerimize alır, sol ellerimizle avuçladığımız en taze çayırları, üçgül yoncalarını sıfır tıraş etmiş gibi biçer, köstebeklerin yer altında toprağı yara yara ilerledikleri gibi ilerlerdik. Biçilen otları heybelerimize koyardık. Atlarımızın çullarını sırtlarına geçirir kemerlerini bağlardık. Yularlarını boyunlarına geçirir, ağızlarına yakın yerini halka şekline getirip alt çenelerine sıkıca geçirirdik. Buna hırsız üşendiriği derdik. Sonra içleri ot dolu heybelerimizi atların sırtlarına atar, üzerlerine biner evlerimize gelirdik. Heybelerin içindeki atlarımızın musurlarına dökerdik Onlar onu iştahla yer, bitirirler, yakıcı güneşten de korunmuş olurlardı.
Sıcaklar kırıldıktan sonra bir de ikindi vakti gider, akşama doğru aynı şekilde evlerimize dönerdik. Kendi çayırlarımızın dışında başkalarınınkine girdiklerinde arka arkaya ayı ıslığı çalar, atları yanımıza çağırırdık. Onlar da puğasız ise dörtnala, puğalı iseler sektire sektire kişneyerek yanımıza gelirlerdi.
Aceleyle puğalarını çıkarır, boyunlarına yuları geçirir, ağızlarına hırsız üşendiriği vurur, sırtlarına binerdik; üzerlerine çıkamadığımız zaman boyunlarını eğdirip yapışır, boyun silkmeleriyle sırlarına atlayıp kaçardık.
Her nere gitsek dörtnala gider, dörtnala gelirdik. Hacıa’nınki eşkın gider, insanın kıçını yara ederdi. Benimki ise yorga giderdi. Yorga dörtnal sitili yürüyüştü. Üzerinde giderken havada süzülüyormuş ya da kayıkla yüzüyormuş gibi olurdum.
Babam çok iyi bir at binicisi olduğu gibi, eğitmede de üstüne yoktu diyebilirim. Dörtnala gelip gitmeler atın yürüyüşünü bozardı. Atın yürüyüşünü düzeltmek için zaman zaman biner, eğitirdi, beni de “Bir daha dörtnala gittiğini görmeyeyim!” diye azarlardı.
At deyip de geçmeyin: Tıpkı insanlar gibi onların da soylusu, asili var; soysuzu, katır gibi uyuzu var.
Babam bu ata bir servet ödemişti. Benim gibi kötü bir binicinin altında huyu da, yürüyüşü da bozulurdu. Onunla konuşurdum, gözlerimin içine bakar, ne dediğimi yüz hatlarımdan anlardı. Haksız ben isem şaha kalkar, üzerime gelirdi, ama kıyıp tekme ile vurmaz, burnuyla iter ya da omzumdan ağzıyla kavrar, fırlatıp atardı. Haksız kendisi ise yerinden kımıldamadan kendisine ne kadar vursam gıgı çıkmaz, sinirlerimin yatışmasını beklerdi. O benim arkadaşımdı ama ben onun kötü bir biniciydim. Atlardan anlamayanlar ne dediğimi asla anlamazlar. Kıratımı çok özlüyorum çoook…
29.05.2016
Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MEZARLARDAN KÖRPINAR’LARA GİDEN YOLUN ÜZERİNDEKİ TARLALAR

31Hergin’in mezarlarının kuzeyinden su arkının altına geçip Körpınarlar’dan devam edip Mecinin Deresi’nde sonlanan bir arazi yolu vardı. Yaya olduğumuz zamanlar genellikle bu yolu kullanırdık. Bu yolla sulama arkı arasında kalan diğer tarlaların tamamı, Yukarı Körpınar’da bizimki hariç, bu yol altındaki tarlaların uzantılarıydı.

Köyün bütün çocukları sığıra gitmeyen bütün mallarını genellikle kendileri yayarlar, birlikte oynarlar, birlik ağlarlar, birlikte gülerlerdi. Özellikle Körpınarlar’ın çevresindeki tarlalar biçildikten sonra Mustafa ile ben camızlarımızı, diğer çocuklar ve delikanlılarda kendi yaydıkları hayvanları buralara bırakır, çimenlerinde yatar yuvarlanır, oynardık. Camızlar ve diğer hayvanlar bu çimenleri ve boş tarlaların otlarını kemirir, milsi milsi kokan sularından içerlerdi. Biz zorunlu kalmadıkça bu suları içmezdik.

Günlerden bir gün Körpınarlar’da camızları yayarken, bir yaşlarındaki potuğun biri, çivili burunsalığına karşın anasını emmeye başladı. Her ne yaptıysak bir türlü anasından ayıramadık. Sinirlenerek kocaman bir taşı iki elimle tutup havaya kaldırdım, olanca gücümle potuğun kafasına indirdim, zavallı potuk yere yığılıp öldü. Bu, benim ilk ve son hayvan katilliğimdir.

Buna fena halde canı sıkılan Mustafa yerden bir taş kapıp “Zırlak nalet, zavallı potuğu öldürdü!” diye yere eğilip bir taş aldı, kafama fırlattı. Atılan taş alnımın hemen üzerinde başımı yardı. Bu yaranın izini hâlâ taşımaktayım. Canım fena halde yanınca elimi alnıma götürdüm, elim kan içinde kaldı. Bunu gören Mustafa başına gelecekleri bildiği için Hergin’e doğru kaçmaya başladı. Kanı durdurmak için yaranın üzerine sol avucumla kuvvetlice bastırıyor, bin bir küfürler ederek Mustafa’yı “Ula carbık sen benim kafamı yararsın da ben seni öldürmem mi!” diye yerden taşları alıp Mustafa’ya fırlatıyor, kovalıyor, yakalamaya çalışıyordum. Mustafa kaçıyor, ben kovalıyordum. Diğer çocuklar ve gençler de, sanki gülünecek bir şey varmış gibi, halimize kahkaha ile gülüyorlardı.

Mustafa’yı yakalayacağımı aklım kesmeyince pancarların içinde ağlayarak bir km kadar yürüyüp Değirmenin Önü’ndeki tarlamıza geldim. Mustafa’nın ikizi olan Fadime ile karşılaştım. Kafamdan akan kanları görünce: “Uyyyy!.. eli yüzü kan içinde kalmış. Gadasını aldığım başına ne oldu?” dedi. Pancar yapraklarını bırakıp bana sarıldı, çayın kenarına götürdü. Durumu anlattım.

Bir yandan beni sakinleştirmeye çalışıyor, bir yandan Sarsap çayından kafamı yıkayıp temizliyor, bir yandan da Mustafa’ya beddua üzerine beddua edrek “Gurban olasıca carbık, çörü, sen gardaşıma nasıl gıydın!..” diyordu.

O akşam, camızların tek sahibi bildiğimiz büyük anamın korkusunu çeke çeke eve gittim. Hayret, böyle durumlarda ağza alınmayacak küfür ve beddualar eden büyük anam, sanki hiçbir şey olmamış gibi ağzını açıp da şey söylemedi. Vallahi hem hayret ettim, hem de o güne dek ilk defa böyle seslenmediğini gördüm. Kendi kendime “Büyük anama ne oldu da bir şey demedi?” diye düşündüm ama bir türlü anlayamadım. Belki de “Mustafa kafasını kırmış, ölümden dönmüş, bir de ben üstüne gitmeyeyim” diye halime acımıştır ne bileyim.

Okular tatile girdiğinde tatil sona erinceye dek ilk birkaç yıl abim Mustafa ile camızlarımızı yaydık. Yaşım büyüdükçe isyankârlığım da artmaya başladı; artık camızları yaymak istemiyordum. Zannederim ilkokul 2 veya 3’üncü sınıfı bitirdiğim yıldı. Bir gün Değirmenin Önü’ndeki çipilde (bataklık) yayılan bir potuğu oradan çıkarmak için yumruk kadar bir taş fırlattım. Taş zavallı potuğun parmak kadar boynuzunu kökünden söküp düşürdü. Bunu gören büyük anam bana çok kızdı, sövüp saydı, aldırış bile etmedim. Ama hızını alamayıp da “Bu anasını eşek s.kesice benim camızlarımın kökünü kurutacak” deyince diklenip “Madem senin camızların, bundan sona senin camızlarını yaymıyorm!” diye diklendim. O da sokrana sokrana eve gitti.

Artık yavaş yavaş gücüm kuvvetim, kendime güvenim gelmeye başlayınca kimse bana zorla bir şey yaptıramayacaklarını da anlamaya başlamıştı. Anama ve bize yapılan haksızlıklara karşı kazan kaldırmaya başlamıştım. Bundan dolayı herkesin gözünde “Zırlak adam oldu da söz tutmuyor, bize karşı geliyor” diye babama şikâyet ederlerdi. O da bana kızar, biraz lahavleler çekerdi ama pek faydası olmazdı. Üzerime gittikleri, kötü davrandıkları zaman daha da isyankâr olurdum. Derken bana iyi davranmaya, bir şey yaptıracakları zaman pohpohlayarak yaptırmaya başladılar.

Beni camızlardan kurtarmak için değil de, camızları benden kurtarmak için camız çobanlığından azledip koçları, emlik kuzuları önüme kattılar. Bedava ekmek olmadığından ben de koçları ve emlik kuzuları yaymaya başladım. Bu arada it taşlamaya, bahçelerde, orda burda aylak aylak dolaşmaya da daha fazla zamanım oluyordu.

Allah için söylemek gerekirse, koç yaymak, camız yaymaya göre benim için terfi sayıldı. Yıllarca “Oha daylak camız! Oha yarbi camız!..” diye dikenli tarlalardan, çay kenarlarından çamurlara sulara bata çıka yırtık ayakkabılarla bir gün Akbey’e, diğer gün Aşılık’a koşturmaktan da kurtulmuştum. Benden 3-4 yaş büyük olmasına karşın bir türlü terfi edemeyen Mustafa birkaç yıl daha tek başına camızları yaymayı sürdürdü.

Koçlar sürüden ayrılıp da koç koyurumuna dek birkaç yıl koçlarla birlikte emlik kuzuları yaymayı sürdürdüm. Kara Memmet’le keyifli anlarım geçti. Vacir vicir ederek kendi kendimize uydurduğumuz Arapçayı konuşmayı sürdürdük. Canımızın istediği bahçelerde koçlarımızı yayarken, canımızın istediği meyveleri de yiyorduk.

***

Mustafa hep camız yaymayı sürdürürken ben hızla terfi üzerine terfi alıyordum. Koçlardan sonra atları yaymaya başladım. Çayır ve çimenlerin bol olduğu İlkbahar’da atları yayardım. Çayırlar sararmaya yüz tutup biçilmeye başladığında atların karınlarını doyurmak güçleşirdi. Arpalar olgunlaştığında atlar için bir kısmı biçilir,  döğenlerle sürülür atların yemesi için samanlığa konur, atlar da besiye alınırdı.

Çocukluğumda en zevk alarak yaptığım iş at yaymaktı. Evden çıkıp da gözden kaybolunca dörtnala gider, dörtnala gelirdim. Bizim kıratın yürüyüşüne yorga diyorlar. Bu yorga yürüyüş aynen dörtnal sitili gibidir. Diğer yürüyüş türlerine göre hem hızlı, hem de durgun bir suda yüzüyor ya da uçan bir kuş süzülüyormuş gibi giderdi.

Dörtnala gelip gitmeler atın bu yürüyüşünü bozardı. Babam bir yere giderken atın yürüyüşünün bozulduğunu görüp çok kızar, beni azarlar ama bildiğimden kalmazdım. Babam çok iyi bir at binicisi olduğu gibi at eğitmede de üstüne yoktu diyebilirim. Atın yürüyüşünü düzeltir beni de “Bir daha dörtnala gittiğini görmeyeyim!” diye sıkı sıkı tembihlerdi.

Benim bu mevsimlik işim bitince Ali’ye muavinlik yapardım. Muavinliğin dışında ırgatların arkasından tarlalara eşekle azık ve su götürür, bahçeleri sulardım. Çayırlar biçildiğinde onları toplar yerlerini tırmıklardım. Daha sonraları sıyırgı edilen tarlalardaki ekinler naylona vurulurken ben de boşalan yerleri tırmıklardım.

Büyüyüp güçlendikçe terfilerim artmaya başladı: Küreği, kazmayı, beli, dirgeni, anadutu, yabayı elime verdiler. Tırpanla çayır biçmesini beceremezdim ama fiy ve görünge biçmede kimseden geri kalmazdım. Veli Çavuş, Mustafa ve ben sabahın köründen kalkıp akşama dek fiy biçer, ortalık kararırken eve dönerdik. Büyüdükçe başkalarının iki defada kaldırdığı sapı ben bir defada kaldırır omzumda taşır, naylonun üzerine bıraktığımda Ali “Bu ne yahu!” diye kızar, bazen de yere dökerdi. Sapları harmana götürdüğümüzde Mustafa ile ya da tek başıma naylonun üzerine çıkar, harmanın üzerine dökerdim. Önceleri gelinler ve kızlar gelir dökerlerdi. Onları “Bu sizin işiniz değil!” diye kovup geleneği bozan, onları dökeceği naylonu tek başıma döken ben oldum. Harmanlar sürülürken en az 15 gün altımda traktör, arkasında diskharo, onun arkasında da 4 adet döğen dolap beygiri gibi tozların içinde gözleri kan çanağı halinde dolap beygiri gibi dönmek benim görevimdi. Patoz icat edildiğinde bir ay evin yolunu unutanların en başında ben gelirdim. Tığ savurmakta üstüme yoktu. Say say bitmez… Birilerinin zannettiği gibi öyle al bebek gül bebek büyümedim ve öyle büyümeyi de hiçbir zaman istemedim.

Dutları silkmek de ek görevlerim arasındaydı. Dut silkmekte elime kimse su dökemezdi. Bir gün önceden büyük anam bana iyi davranıp hoşuma gidecek bir şeyler söylediğinde ya da güzel bir yemek verdiğinde hemen anlardım ki ya yarına dutları silkeceğim ya da büyük anama dışarda birileriyle bir savaşa hazırlanıyor.

Büyüdükçe rütbelerim de hızla artıyordu. Büyük anam özellikle Birader Haydar emmiyle sık sık kavga çıkarır, beni de badigart olarak kullanırdı. Bu konuda da elime kimse su dökemezdi. Kavgalar ne kadar bol olur, uzun sürerse ben de büyük anamın gözüne o kadar fazla girer, dut pekmezli yoğurt ve tereyağından bıktığım zaman üzerine toz şeker dökülmüş camız kaymağı bile yerdiğim olurdu. Büyük anam bana ne zaman güzel sözler söyler, güzel yemekler verirse, savaş tamtamlarının çalındığını anlardım. Barış zamanları yüzüne bakılmayan birisi olurken, savaş zamanı ailenin en gözde askeri ben olduğumdan en itibarlısı da ben olurdum. Savaş bittiğinde itibarım sıfırlanır, yüzüne bakılmayacak biri olurdum. Dışarı ile kavgaların sık olması ve uzaması, aile içinde benim itibar görmem demekti. Bundan dolayı kavgaların bitmesini hiç istemezdim. Büyük anam çıkaracak bir kavga bulamazsa, kesinlikle bir bahane bulur ben çıkarırdım. Böyle olunca siz olsanız kavga yerine barışı tercih eder misiniz?

***

DEĞİRMENİN ÖNÜ’NDEN BÜYÜKYAR’A KADAR OLAN TARLALAR

Kuzeyde Değirmenin Önü’nden Değirmen Ocağı’na, doğuda Sarsap Çayı’ndan batıda tepeye dek hayvanların otlağı köy malı çayırlık çimenlik alan, değirmenden Değirmen Ocağı’na dek sahipleri kimler olduğu bilinen kocaman söğütler vardı. Bu söğütlerin altında oynar, yatar, yuvarlanır, Kara Memmet’le koç yaydığımız zamanlar taze dallarını kırar, kıramadıklarımızı satırlarımızla keser koçlara ziyafet çekerdik.

Özellikle ilkbaharda taze ve budaksız söğüt dallarını çakılarımızla düzgün bir şekilde keser, sol elimizle onu bir taşın üzerinde tutar, sağ elimize çakımızı alır taşın üzerindeki söğüt dalına ahenkli vuruşlar yaparken “Kav kav kavladım, çeçik çimen avladım, bir arpayı beş ettim, altı kazan aş ettim, yedirdim, içirdim, gâvurların çanağına sıçırdım” dedikten sonra söğüt dalını iki elimizle burar, kabuğunu soyar, çıkarırdık. (Hâlâ anlayamadığım şey: Niye kötü insanların değil de gâvurların çanağına sıçırıyorduk. Bu da bizim gibi inanmayanlara ne kadar saygılı olduğumuzu gösteriyor.) Her iki ucunu düzgünce keser, bir ucunun üzerindeki dış tabakayı alırdık. Al sana şahane düdük. Bol bol düdük yapar, güzel güzel öttürürdük. Aynı yöntemle bekçi düdüğü, hatta kaval bile yapardık.

Söğüt dallarından çerkez kağnısı, oyuncak değirmenimizi suda döndürmek için su perileri yapar, suda döndürürdük. Çelik çomak, abudamya, sekmeç, anası eğri… Say say bitmez, güzel oyunlarımız vardı. Bunlar bizim yaratıcı özelliklerimizi de ortaya koyar, mucitlik bile yapardık. Ya şimdiki çocuklar… Onları çok sevdiklerini ve onlara iyilik yaptıklarını sanan analar, babalar olanakları varsa onlar için bir oda ayırıyorlar, saçma sapan ne kadar oyuncak varsa alıp önlerine atıyorlar: “Bir yere ayrılma, bizi de rahatsız etme, al bunlarla oyna, çizgi filmleri izle, Ipade’inle oyna!..” Sonra bir de bakıyorsun içine kapanmış, ruhsuz, beceriksiz ve kendini dünyanın merkezi sanan budala şımarık robotlar… Yuh be!..

***

Çocukken evden öğle azığımızı aldım, bu söğütlerin bitimine doğru yalınayak giderken yumuşak bir şeye bastığımı hisseder hissetmez irkilerek fırlayıp birkaç adım ilerledim. Arkama dönüp baktığımda büzülmüş bir yılan yatıyordu. Biraz atik davranmasaydım kesinlikle beni sokardı. Ondan sonra bir yerden yalınayak geçerken hep bu yılan gözümün önüne gelir, daha dikkatli olurdum.

Değirmenden çıkan sularla sulanan Değirmen Ocağı’ndaki ilk tarla Veligo’mundur. (Hidrolikli traktörler icat edildikten sonra bizim Kızılpınar’a doğru dere kenarları süürülüp bu tarlaya katıldı. Kayalar “dur” demeseydi, bizim ağıla dek uzar giderdi. Köylüler çiftçilik yaparlarken, hayvancılık da yaparlar ama hayvanlarının bırakın otlayacağı bir merayı, onlara geçit bile bırakmazlar. Herkes tarlasının altını ve üstünü kendisinin zanneder kendilerinden daha güçlü birileri “dur” deyinceye dek sürerlerdi. Bu huylarından dolayı meralar, yolaklar bitti, mera hayvancılığı da tarihe karıştı.) Ondan sonraki bizim, ondan sonraki de İbrahim emminindi.

Buralarda çok güzel bostanlar olurdu. Bostan bozumunda bal tadındaki küçük karpuzları taşlara vurur kırar, ağzımızdan sularını döşümüze akıtarak yerdik. Buraları ne zaman düşünsem gözümün önüne Ali’nin dinamitle balık tutarken beni suya basması, bir de karpuzları kırarak yediğimiz gözümün önüne gelir. Aynı anda iki duyguyu birden yaşarım: Birinde içimi bir keder kaplarken, diğerinde de gülümserim.

İbrahim emminin tarlasını geçtikten sonra bir tepeciğin eteğinden Sarsap Çayı sola doğuya doğru 90 derecelik keskin dönüş yapar, birkaç yüz metre sonra 90 derece sağa güneye100 metre kadar gider, tekrar sağa batıya 90 derecelik bir dönüş ve birkaç yüz metre sonra meşhur Büyükyar’a gelir. Buralara Çay Söğütleri, Büyükyar’ın arkası denir.  Doğuda Sarsap Çayı, batıda arazi yolu ve tepe… Buradaki ilk tarla İbrahim emminin, ikincisi de Veligo’mundur.

Çocukluğumda bütün çocuklar Büyükyar’ın önünde çimmiş, Veligo’mun tarlasının güneye bakan yamacında toprağa uzanmış, üst tarafımızda küşne yolanları izliyorduk. Bize doğru esen yel, burnumuzun direğini kıracak kadar pis kokular getiriyordu. Aklımıza hemen ilk gelen şey, dedelerimizin: “Varma Yezit’in yanına, kokusu siner canına” sözü geldi. Oradan hemen uzaklaştık.

Aleviler Sünnilere “Yezit”, Sünniler de Alevilere “Kızılbaş” der, birbirlerine gereksiz yakıştırma ve karşılıklı iftiralarda bulunurlar ya… Bizim dedeler taliplerine: “Varma yezidin yanına, kokusu siner canına” diye öğüt verirlerdi. Biz de bu kokuyu somut anlamında anlardık. Oysa verilmek istenen mesaj: “Kötü muamele görmek istemiyorsanız, kendini bilmez insanlardan uzak durun” anlamındadır. Bunu ya bizim cahil dedelerimiz anlatmasını bilmezlerdi, ya da biz cahilliğimizden yanlış anlardık.

***

Sarsap Çayı, Büyükyar’ı geçtiktan sonra tekrar 90 derecelik bir dönüşle birkaç yüz metre sonra tekrar sağa güneye dönerek birkaç yüz metrelik Uzungöl’e dökülür. Uzungöl’den sonra Sarsap Çayı sağa sapar, çoğu zaman iki tarafında eşit araziler bırakarak ve menderesler çizerek Akbeyler’i aşar,  Evcihüyük’e varır.

Uzungöl’den 500 metre kadar sonra adını hüyükten alan eski Evcihüyük’e bir sulama arkı ayrılır, Bu ark doğuda Sarsap Çayı’na 100 metre kadar, batıda da birkaç yüz metre kadar dağın eteğine paralel olarak yoluna devam eder, üzerindeki tüm söğütlerde Hacıa emmimin oğullarınındır. Bu arktan batıya doğru 90 derecelik bir açıyla gidilirse Sınır Deresi’ne varılır.

Büyükyar’ın güneyinde ilk tarla Hüsün emmimin oğlu Muharrem ile Mustafa’ya Uzungöl’ün üzerindeki tarlanın karşılığı olarak verilmiş. Şu anda Muharrem’indir. Onun güneyindeki ikinci tarla babamındır. Ondan sonrası Evcihüyük’ün su arkının batısından, dağa ve güneyde Sınır deresine kadar olan 200 dönüm civarındaki bütün tarlalar Hacıa emmimin oğullarının tarlalarıdır. Bu tarlalar Büyükyar’ın bitiminde kaldırılan bir bentle buralara kadar gelen sularla sulanır. Bunların nasıl elde edildiklerine dair en ufak bir bilgim yoktur. Kimsenin malında gözümüz yoktur. Sadece bilgi verilirse, tarihe not düşülmüş olur kanaatindeyim.

***

Mecinin Dere’den başlayıp Evcihüyüklülerin evlerine kadar uzanan, doğusu bayır, batısı sulama arkı olan kıraç tarlalar da Hacıa emmimin oğullarına aittir.

***

Rahmetli babamın ağzından en az 10 kere şu sözleri duydum: “Hacıa gözü pek, yiğit, ekmek sahibi biriydi emme, cebinde doğru dürüst parası olmazdı. Benim o zaman 10 bin lira param vardı. Şimdi bir kıymetinin olmadığına bağmayın, bu paraynan köyün yarısı alınırdı. Hacıa’nın kapısında çok insan çalışırdı. En az 7-8 çift koşu hayvanı olurdu. En büyüğümüz Hüsün edem ile en küçüğümüz olan ben korkumuzdan sesimizi çıkaramazdık. Canının istediği yerei kendisi eker, saçardı, bize de gidin şuraları da siz sürün derdi. İsteseydi elimizdekileri de vermezdi, biz de korkumuzdan sesimizi çıkaramazdık. Allah daha çok versin şimdi uşaklarının her biri Hacıa’yı geçtiler emme çoğu onun bunun malı, mera koymadılar sürdüler. Gâvurenlerdeki tarlalarının çoğu Omara’nındır” derdi.

Rahmetli Zeynep bibimden de çok duydum: “Herkes de zannediyor ğu, Gavuren’deki tarlalar gardaşım Hacıa’ya babasından galma. Omar Ağa, Hacıa’yı çok severdi. Hacıa oraları sürerdi, o da gıyıp da bir şey demezdi. Sona oralar da Hacıa’anın oğullarına galdı” derdi.

Ben de gülerek: “Bibi, bu Omar Ağa seninle birlikte 3 bibimi almış, karşılığına ne verdiği şimdi anlaşılıyor” derdim.

Ayrıca, çocukluğumdan beri bizim Yapalaklıların birçoğunun ağzında şunu duydum: “Hergin’de bizim ok ok tarlalarımız vardı. Herginliler zamanla tarlalarına katıp kaybettiler. Hele şu tapu kadastro bir gelsin, biz gösteririz.” Bunlardan biri de bana: “Hüsüvemminin mezarların altındaki Boz tarlasının içinde bir okumuz var. Hüsüvemmi de onu kaybetti, tapulamayı bekliyok” demişti. Tapulamayı bekleyenlerin çoğu öbür dünyaya, oğulları torunları da büyükşehirlere ya da yurtdışına gittiler.

Şimdi ben en başta babamdan ve bibimden duyduklarımı tarihe not bırakırken kötü adam mı oluyorum yani? Canınızın istediğini söyleyin ama bana göstermeseniz de anılarıma lütfen saygılı olun!.. Anı yazmak; öyle roman, öykü ve masal yazmaya benzemez. Olaylara şaşı bakanların anı yazma haddi bile değildir. Ben duyduklarım, gördüklerim, yaşadıklarım, algıladıklarım konusunda sadece doğruları yazacağıma dair yemin ettim. Bunları yazmak bile hem sabır, hem de yürek istiyor; ikisi de ben de fazlasıyla vardır. Geride bırakmak istediği tek mirasım: Doğruluk, dürüstlük içinde kimseyi övmeden, kimseye sövmeden başımdan geçenleri objektif ölçüler içerisinde sadece kendisini ilgilendiren bir konuya değinmeden, aşırı derecede sansürleyip işin cılkını çıkartmadan anılarımı yazmaktır. Birilerinin hoşuna gidip gitmemesi onun sorunudur. Benim işim yazmaktır. İsteyen okur, istemeyen okumaz!.. Bir sineğin kanadına bile zarar veren şeyler özel olmaktan çıkar, kamusal alana girer, bunu da herkesin bilmesi gerekir. Kamusal alana giren anılarımı yazıp yazmamamın keyfiyeti yalnızca bana aittir. Bu konuda kimseye hesap vermem. Ben önümdekileri görüyorum, kulağıma gelen sesleri duyuyorum, ona göre de algılıyorum. Bir başkası da bana doğru bakarken arkamı görür, kulaklarına gelen sesleri duyar, ona göre de algılar. Arkamda göremediklerimi, duyamadıklarımı nezaket, zerafet, arılık, duruluk, dürüstlük ölçüleri içinde yazarsa, seve seve okur, yararlanırım. Tereddütte kaldığım şeyler varsa düzeltirim. Aksi halde virgülüne dokunmam…

 

28.05.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BÜYÜKYAR’IN KARŞISINDAKİ, UZUNGÖL’ÜN ÜSTÜNDEKİ TARLALAR

387 464 486 489 532Çay Söğütleri’ndeki bizim tarlanın güneyi sırasıyla Hayrı ve İbrahim emminin, ondan sonrası Veligo’mundu. Bu tarlaların etekleri Büyükyar’a dek köyün ortak malıydı. Veligo’mun tarlası Uzungöl’e kadar uzanırdı. Uzungöl’ün başlangıcından Veligo’mun tarlasının altında buz gibi suyu olan bir çaykara vardı. Susadığımız zaman bu çaykaranın buz gibi sularını içer, söğütlerin gölgesine uzanırdık. Veligo’mun tarlasının altı aynı zamanda sazlıktı. Buralarda camızlarımız yayılır, sıcaktan bunalınca Sarsap Çayı’nda yüzerlerdi. Biz de bu çayırlarda hoplar,  zıplar, güreşir, sıcaklayıp yorulunca çayda yüzer, Büyükyar’ın tepesine çıkar, meyilli yerlerinden Sarsap Çayı’na dek kayar, bundan da büyük zevk alırdık.

Köyün sığırları da boş tarlalardan buralara gelirler, Büyükyar’ın önünde yayılırlar, yatarlardı. Köyün sığırlarını yayan Kando’nun oğulları sığırları buraya getirip suya indirir, sonra yatağa vururdu. Karısı da sığırların yatağında hayvanların tezeklerini toplar, kışın yakmak için uygun bir yerde birbirlerinin üzerine hoyuklar gibi dizerdi.

Veligo’m kendi tarlasının altındaki köy malı bu sazlığı kötenle süremeyince diskharo diskleri gibi kocaman 3 dönerli diski olan ve adına vanbey dedikleri bir tarım aracını 50’lik Deutz’un  arkasına takar, bu kındılaları peynir dilimler gibi dilimlerdi. Zamanla burasını tarlasına katmayı ve tarıma açmayı başardı. Diğerleri de Büyükyar’a dek kendi 35’lik Deutz’larıyla kendilerininkini sürdüler. Büyükyar’ın önünde gerek camızlarımızın, gerekse sığırların yayılacağı bir avuç alan, hatta geçebileceği dar bir geçit bile kalmadı. Bir daha da buralara inebilmek için bu tarlaların ya boş ya da biçilmiş olmaları gerekti. Çimmek ve oynamak için buralar bizim için en önemli yerlerdi. Ondan sonra hasret kaldık.

Dağlardan angıtlar gelir, buralardaki göllerde sularını içerler, yüzerlerdi. Söylentiye göre bunlar Fadime Ana’nın tavukları olduklarından kimse dokunmazdı. Tavuk düşmanı tilkilerin inlerinde birlikte yaşarlarmış. Sarsap Çayı kuruduktan sonra bir daha görünmez oldular.

***

Veligo’mun tarlasından sonra Uzungöl’ün üzerinden Aşağı Körpınarlara ve onun üzerinden sulama arkına kadar bizim tarla gelir.Yaydığımız camızlar yaz aylarının sıcak günlerinde Sarsap Çayı’nın kenarlarında çimenleri, kındılaları dişlerler, sularından çıkmazlardı. Güneşe dayanamayan hayvanlar da bu ağaçların gölgesinde geviş getirirlerdi.

Bu tarlaya pancardan mısıra, buğday, arpa, fiy ve fasulyeden ayçiçeğine kadar hemen hemen her şey ekilir, hiçbir zaman da buraya ekilenler batmazdı. Dönüşümlü olarak hemen hemen her yıl ekilirdi. Bu Aşağı Körpınarlar’ın sazlık ve kındılalarıyla dörtte bir yukarda, geri kalanı da aşağıda Uzungöl’e dek uzanır. Bu tarlanın güneyinde Hüsün emmimin tarlası çocukluğumda 3’e bölündü. Bir hisse Mamo emmiye, bir hisse Birader Haydar emmiye, bir hisse de üvey kardeşleri Muharrem ile Mustafa’ya verilmişti. Aradan bir yıl ya geçti ya geçmedi derken, iki kardeş üvey kardeşlerini buradan atıp Büyükyar’ın güneyinde kalan kıraç tarlayı onlara verip buradan attılardı. Ondan sonra kendi aralarında tekrar ikiye böldüler. Mamo emminin hissesi bizden tarafa düştü.

Herkes tarlasındaki taşları ya takımlara bırakırdı ya da bir yerlere toplar, sonra da Sarsap Çayı’na dökerlerdi. Mamo emminin sevmediğim çok kötü bir huyu vardı: Tarlasındaki taşı alır, en yakındakinin içine fırlatır atardı. Bizim bu tarlaya ne zaman gidersem gideyim bizim tarlanın içine atılmış taşlar görür, sinirlenir, ben de bunları tekrar alır kendisinin tarlasına fırlatır atardım. Yıllarca bu o taşlar bir o tarlaya, bir bu tarlaya gidip geldiler. Hatta Mamo emmi ile kötü olmamın sebeplerinden bir de buydu.

Bu tarlanın Mamo emmiden tarafı Mustafa ile bana, Veligo’dan yana olan tarafı da Cuma ile Ali’ye düştü. Bizim gözü açıklar daha ilk günden başlamak üzere bizden tarafı kata kata kendilerininkini neredeyse bizimkinin 2 katına çıkarmayı becerdiler. Bu tarlalardan her geçen bize acır, haklarımıza sahip çıkmıyoruz diye de kınarlardı. Ben bunlarla baş edemez olunca “Hele bir kadastro gelsin, bakalım bu şekilde tapuyu almalarına göz yumacak mıyım?” der, züğürt tesellisi ile kadastronun gelmesini beklerdim. Derken buradaki hissem de Mustafa’ya geçti. O zavallı da aynı şeyleri söyler dururdu. Şimdi ne oldu bilemem ama beni yalanlamak isteyenler Mustafa ile kendilerinin tüm komşu tarlalarının tapularını karşılaştırabilirler. Allah kimseyi takım kemiricilere komşu etmesin!.. Bunu çekmeyen kesinlikle bilemez.

***

Birader Haydar emmiden sonraki tarla Evcihüyük sulama arkına kadar olan tarla Hacıa emmimin oğlu Haydar emminindir.

***

Kardeşleri Mustafa, Mamo emmi ile Birader Haydar emminin Hergin’deki tarlalarını 1980’lerin son yıllarında yeniden taksimi için mahkemeye vermişti. Mustafa Elbistan’daki avukatlara itimat etmediğinden kendisine Maraş’tan emekli hâkim Nihat Zafer Aloğlu’nu avukat tutmuştu. Mahkeme Sarsaplı Memmet emminin oğlu Boran Boran’ı mümessil tayin etmiş, benimle Cuma’yı da tanık göstermişler. Davalı Mamo emmi ile Birader Haydar emmi de kendilerine Erol Şahin’i avukat tutmuştu.

Mustafa bir gün rica minnet beni keşif heyetiyle Hergin’e tanık olarak götürdü.

Hakim İsmail Bey’in ve mahkeme heyeti bu Uzungöl’ün üzerindeki tarlanın tepesine yakın bir yerde oturumu başlatıp girişi yazdırdıktan sonra davalı Mustafa ve avukatına “Buyrun tarlanızı gösterin” dedi.

Avukat, Mustafa, temsilci Boran birbirlerinin gözlerinin içine baktılar, tarlayı bir türlü gösteremediler. Hâkim buradaki keşif tutanağını kapatıp gitmeye hazırlanıyordu.

Bunun üzerine “Hâkim Bey, tanık olarak şu anda bana söz söylemek düşmez ama izin verirseniz bir şey söyleyebilir miyim?”  dedim.

“Buyurun, ne söyleyecekseniz söyleyin” dedi.

“Hâkim Bey, gerek davalılar, gerekse davacılar büyük amcamın oğullarıdır. Bu tarlalar babam ve amcaların tarafından paylaşılmıştır. Benim tüm çocukluğum buralarda geçti. Buralarını adım adım bilir ve öykülerini bile anlatabilirim. İzin verirseniz davalı tarlanın sınırlarını göstereyim” dedim.

Hâkim: “Evet, göster” dedi.

Sınırları gösterdikten sonra “Doğusu, bulunduğumuz yer; batısı, Uzungöl; güneyi, Hacıhasan amcamın oğlu Haydar Kale; kuzeyi de babam Hüseyin Hilmi Kale’nin iken şu anda ağabeyim Mustafa Kale’ye aittir” dedim.

Bu söylediklerimi tutanağa yazdırdı. Karşı tarafın avukatı ve davalılar bozuldular ama yer tespitine bir itirazlarının olmadığını söylediler.

Buradan ayrıldık. Mahkeme heyeti arabalar bindiler, Mustafa ile ben de yaya olarak tarlaların içinden Çay Söğütleri’nin oraya doğru gidiyorduk. Mustafa’nın yanına gidip, arkamızda gelenlerin duymayacağı şekilde: “Şimdi büyük bir tarlanın içinden geçeriz. Ondan sonra 3 tarla daha sayacaksın, sonra babanızdan kalan, Birader emminin kullandığı tarla gelir. Yaklaşınca çaktırmadan sana gösteririm. Doğusu; Körpınarlar; batısı, Sarsap Çayı; güneyi, abim Ali Kale; kuzeyi, Hacı Hasan oğlu Haydar Kale’dir” dedim ve yaklaşınca kimseye çaktırmadan gösterdim.

Onun üzerinde konakladık, tutanak tutuldu. Mamo emminin kerpiç kestiği yeri de aynı şekilde tanımlayıp işaret ettikten sonra Hâkim İsmail Bey’in yanına gittim. Sonra arabalara binip Birader emmilerin kapısının önüne geldik. Artık orasını göstermeme gerek kalmadı ama Birader emmi Cuma ile bana açtı ağzını, yumdu gözünü: “Ortalığı karıştıran sizsiniz!. Size ne telaş düşüyor? Adamalr doğru olmuşlar, dürüst olmuşlar, biz de haksızlık yapıyok!.. Ula o tarlalarda bacılarımızın da hakları var, herkesin bacısı gendi gardaşlarına verdi. Onların haklarına düşen yerleri de verdik!.. Falan filan…”  Bir gün sonra Aşılıklar’da keşfe devam edecektik. Biz de Birader emmiden geri kalmadık… Neyse, mahkeme heyetiyle birlikte geldiğimiz arabalara bindik.

Bir gün sonra Haydar Çavuş’un evinin karşı tarafında Haydar emmi ile Mamo emminin tarlalarının eteğinde mahkeme kuruldu. Mahkeme henüz başlamadan önce Av. Erol Bey’in daha önceden vermiş olduğu taktike göre Birader emmi bana çattı. Ben de ona laf yetiştirmeye çalışınca…

Erol Bey: “Hâkim Bey; tanık Turaç Özgür burada tanık sıfatıyla mı bulunuyor yoksa davacının vekili mi? Dünkü keşiflerde davacılara hem davalı yerleri gösterdi, hem de tanıklık yaptı. Böyle şey olmaz. Mahkemeyi bu şekilde devam ettirecekseniz biz çekiliyoruz” dedi. Hâkim sinirlendi, bana ve Birader haydar emmiye bakıp “Siz burayı derhal terk edin, aksi halde ikiniz hakkında da tutanak tutar, içeri attırırım!” dedi.

Erol Bey: “Hâkim Bey, “Müvekkilim Haydar Kale davalı taraftır, onun buradan gitmesi uygun olmaz” dedi.

Bunun üzerine Birader emmiye bakıp “Sen kalabilirsin ama o buradan derhal uzaklaşsın!” dedi.

Oradan 50 metre kadar uzaklaştıktan sonra bizim tarlanın orayı gösterip, “En az 200 metre uzak dur!..” dedi.

Mustafa’dan ve avukatından “Turaç Özgür de bizim tanığımızdır. Tanığımız buradan uzaklaştırılırsa, bu mahkemenin vereceği kararları asla kabul etmeyiz” demeyip susmalarına ve benim haksız yere küçük düşürülmeme, uzaklaştırılmama karşı seslerini çıkarmamalarına fena halde bozuldum.

Oradan uzaklaşıp bizim bahçenin üzerindeki tepeye çıktım. Bir saat kadar bekledim. Onlar gelmeyince karşı tarafta bacım Güssün’ün evine gittim. Bizimkiler önce Tozlular, Halaka, Sulu Dere ve daha sonra da Mezere’ye gitmişler. Davacılar hiçbir tarlayı gösterememişler ve tutanaklar tutulmuş, beni almadan Elbistan’a gitmişler. Ben de o gün Aşılık’ta kalmak zorunda kaldım ama içim içimi yiyordu. Mustafa ile avukatı o an elime geçseler Allah yarattı demezdim.

10 yıl tek başıma Kahramanmaraş’taki bir arsamın işgal ve gasplarından dolayı açmış olduğum 3 ayrı davada Asliye Hukuk Hâkimi Ömer Bey’e ve Belediye’nin avukatına su kaynatıp bir sürü uğraş ve Yargıtay savaşından sonra davalarımı ne yazık ki, Nihat Zafer Aloğlu’nu avukat tutup teslim etmiştim.

Ben onu avukat tuttuğumda Belediyenin Hanım avukatı bana aynen şöyle demiş: “Turaç Bey, yüzlerce davaya girdim. Önceleri bu ne anlar diye umursamıyordum ama öyle çetin ceviz çıktınız ki, yıllar içinde hem bana, hem de Ömer Bey’e öyle dersler verdiniz ki, elinizden ikimiz de çıldırma noktasına gelmiştik. Bir hukukçu, bir avukat olmamana rağmen senin gibisini ilk defa görüyordum.

Laf aramızda Nihat Bey, senin haklı davalarını kaybeder, senin yerinde olsam, bu davaları ben sonuçlandırırdım. Şunun şurasında sonuçlanmaya da bir şey kalmadı” demişti. Ben de “Daha iyi ya… Siz sevinin…”

“Hayır, canım ben niye sevineceğim. Görevli olduğum kurumun haklarını sonuna kadar savunurum. Bu konuda asla taviz vermem ama sana da üzülmüyor değilim” demişti.

Bunun üzerine: “Avukat hanım, ben Kocaeli Darıca’ya göçtüm, artık buralara gelip gitmek istemiyorum. Bir de karşı taraftan Bertiz’in laftan anlamayan yobaz itleri bir gece beni Yörük Selim Mahallesi’nde tuzağa düşürdüler, az kalsın canımdan oluyordum, ellerinden zor kurtuldum. Yiğitliğin de bir sınırı olmalı, ailemin bana ihtiyacı var. Sağ ol, dava aşamasında her şeyi göze alıp gereksize, gerekse hâkim beye olmadık laflar vurup sizi çok üzdüm hakkını helal et,” dedim.

“Helal olsun” dedi. Bana makamında bir çay söyledi, samimi iki dost gibi ayrıldık. Benim 10 senede toparladığım 3 ayrı davalarımı Av. Nihat Zafer Aloğlu birer oturumda maşallah bitirdi. Sonuç: Hezimet!.. İşte yaşamımda asla unutamayacağım en büyük birkaç hatam daha: Birincisi, adaletin güçlüden yana döndüğü bir kuruma karşı dava açmak; ikincisi, adeta sürükleyerek götürdüğü tanığını aşağılatan adamlara tanık olmak; üçüncüsü, hakkını aramaktan aciz, günü geldiğinde senin için kılını oynatmayan bir adamın tanığı olmak; dördüncüsü, acizliğinden başarısız olacağı bilinen birini avukat tutmak… Bu davada çok ders aldım.

Rahmetli Mamo emmiye karşı çok büyük bir borcum var: Haklı veya haksız olarak kendisine çok çektirmeme karşın, eşimin adına açmış olduğum davada kendisi ve diğer 2 büyüğüm “Gitsinler mahkemede söyleyeceklerini söylesinler, ben de onların ne kadar büyük olduklarını göreyim” diye Veligo’mu, Birader Haydar ve Mamo emmiyi, 3 büyüğümü, bir de sevgili bacanağımı Hasan Hüseyin’i tanık göstermiştim. Doğruyu dos doğru söylemek ne kadar zor geldiyse Velgo’m; “Davaı ve davalıların amcasıyım, tanıklık yapmak istemiyorum” diyor. Sevgili bacanağım da Veligo’mun sözünün kendisine uyarlanmış versiyonunu söyleyip tanıklık yapmıyor. Birader emmi yatalak olduğu için mahkemeye gelemiyor. Kala kala bir Mamo emmi kalıyor. O kocaman kurtlu derenin içinde erinip üşenmeden, kaytarmayı düşünmeden, kendisinden doğruyu söylemesini asla beklemediğim ve iş olsun diye tanık gösterdiğimden habersiz mahkemeye gidip diğerleri gibi kıvırtmadan: “Hayrı ile Bahri babalarının eline bakan daha dünkü çocuklardır.  Onların bir şey alacak güçleri de yoktur. Ellerinde bulundurdukları bütün mallar, mülkler babalarından kalmadır” diye sadece doğruyu söylemesi bana yetmişti.

Bu tarihi sözünden dolayı arkasından ne kadar dualar etsem, pes edip davayı terk etmeme karşın yine de ona olan borcumu ödeyemem. Birader Haydar emmiyi de tanık olarak göstermiştim, yatalak olduğu için gidip tanıklık yapamamıştı. Eğer mahkeme ayağına gitseydi, Mamo emmiden beklemiyordum ama onun doğruyu dos doğru söyleyeceğinden kesinlikle emindim. Onu ve birader emmiyi üzdüğüme çok pişmanım çok!.. Her ikisi de ışıklar içinde yatsınlar!.. bu dünyada paylarına düşebilecek kadar mera süremediler ama öbür tarafta toprakları bol olsun!..

Rahmetli Erol Bey’in kendince çok iyi bir taktiği vardı: Davayı çıkmaza sokup, davacıyı canından usandırıp terk ettirmekti. Başka da bir hüneri yoktu. Kaynımla davalı olunca onun avukatı olarak aynı taktikleri güttü, beni çileden çıkartıp adeta sigortamı attırmıştı. Kendisine çok ağır bir mektup yazıp kınamıştım, hukuk dersi vermiştim.  Bunu yazıhanesinde de söyleyince hem fena halde bozuldu, hem de karşı tarafın avukatlığını derhal bıraktı.

Haklarında dava açılanlar, kaybedecekleri davalarının avukatı olarak onu tutarlardı. O da müvekkilinin kaybedeceği davayı türlü çeşitli bahanelerle uzattırdıkça uzattırır, karşı tarafı canlarından bezdirir, haklı davalarını terk ettirirdi. Helal olsun!.. Şimdi öbür tarafta hesabını nasıl veriyordur acaba?

27.05.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MEZARLARDAN AŞAĞI BOZLAR, KÖRPINARLAR

HERGİN

HERGİN

13 14Bizim bahçeden sonra bu yakadan Akbeyler’e kadar sulama arkının ve Sarsap Çayı’nın kenarlarındaki söğüt ağaçlarından başka hiçbir ağaç bulunmazdı. Tamamı tarım arazisi olarak kullanılır; arpa, buğday, mısır, fasulye, pancar, fiy, görünge, yonca, küşne ekilirdi. Sarsap Çayı boyunca yer yer kocaman kocaman söğüt ağaçları vardı. Biz çocuklar Sarsap Çayı’nın derin ve durgun sularında yüzer, bulabildiğimiz kumlarında güneşlenir, söğütlerin gölgesinde oynar, dallarında yuvalar yapar, içinde yatardık. Üreme mevsiminin dışında yapay oltalarımızla balıklar tutar yerdik.

Özellikle benim en sevdiğim uğraşlardan biri iğne ve firketelerden yaptığım oltayla balık tutmaktı. Oltamı birkaç metre uzunluğunda dayanıklı bir ipe, suda batsın diye bir karış kadar yukarısına da uygun bir çakıl taşı, ipin diğer ucunu birkaç metre uzunluğundaki ince bir sırığın ucuna bağlardım. Benim için şahane bir olta olurdu. Biraz ekmek ıslatıp hamur yapar, bunun bir parçasını ya da böceklerden, ıslak toprağın altından çıkardığım solucanlardan oltanın ucuna takar, balıkların bol olduğu bir kıyıya gider, oltamı atar, sessizce beklerdim. Oltam titrediğinde hızla çeker, ucuna takılan balık umduğumdan küçükse tekrar suya, büyükse çayın kenarında oluşturduğum bir su çukuruna bırakırdım.

Yeterince balık tuttuktan sonra balıkların kafalarını keser, balıklar yesin diye suya atardım. Üzerindeki pulları çakımla sıyırır, karınlarını yarar, içlerini temizler, yıkar, tuzlar, kuru söğüt dallarından oluşturduğum ateşin akkor haline gelmiş közlerinde kebap ederdim. Ondan sonra derisi ve kılçıkları hariç geri kalan yerlerini afiyetle yerdim.

O kadar leziz balıklardı ki, tatları hâlâ damağımdan gitmez. Karadenizlilerin çok balık yedikleri, dolayısı ile zeki oldukları söylenir. Zeki olup olmadığımı ben bilemem, onun takdiri uzmanların işidir ama benden daha çok yemediklerini iddia edebilirim.

Bir de ilkbaharlarda Aşılık’ta çayırların içinde domalan göbeleklerin tadı hâlâ damağımdan gitmez. Çayırların içinde bolca domalan göbelekleri olurdu. Arkadaşlarla onları toplar, içlerine tuz atar, ateşte pişirir afiyetle yerdik.

Aradan yıllar geçti, ben evlendim. Bir gün bahçemizi sulamak için Aşılık’a su sıyırtmaya gitmiştim. Ark kenarlarında o göbeleklerden bir torba toplayıp yürüyerek eve gelirken, yolumun üzerinde Veligo’mla kaynanam: “Turaç, o torbandakiler nedir?” dediler. Ben de: “Domalan göbelekleri” dedim.

“Sakın yemeyin onları, hemen dök, ne olur ne olmaz. Her gün göbelek yeyip ölenlerin haberleri radyoda veriliyor, duymuyor musun?  Götürüp de çocuklara yedirme!..” dediler.

Hiçbir şey olmayacağını bildiğim halde söz konusu çocuklar olunca, “Aman çocuklara bir şey olmasın” diye üzülerek döktüm. Bizim oralarda o tür göbelekleri yemekten ölünseydi, hayatta kimse kalmazdı. Hatta söğüt ve kavaklarda üreyen sarı göbelekleri bile defalarca yediğimizi bilirim. Zehirli göbelekleri çok iyi bilir ve onlardan uzak dururduk. Zehirli göbelekler, sarı benekli lekeleriyle adeta “Ben zehirliyim, sakın beni yemeyin!” diye adeta bizi uyarırlardı.

***

Bizim Bozlar’daki tarlamızdan sonra İbrahim emminin tarlası gelir. İlkokulda okurken karne tatilimi geçirmek için Hergin’de bulunuyordum. Bu tarlanın altındaki gölde dinamitle balık tutmak için yaşı 30’un altında ne kadar adam, erkek çocuk varsa oraya gittik. Dinamitten anlayan biri dinamiti hazırladı, fitilini yakıp gölün içine attı. Hepimiz biraz uzaklara kaçtık. Dinamit zomlayınca göle koştuk. İrili ufaklı bütün zavallı balıklar suyun yüzündeydi. Abim Ali balıkları görünce üzerindekilerle göbeğine kadar gelen suyun içine girdi. Heyecanla ben de arkasından girdim. Diğerleri dışarda bizi izliyorlar, biz de balıkları tutup tutup gölün kenarına atıyorduk.

Ali baktı ki, suyun içinde ikimizden başka kimse yok: “Yaşı kesilesice, bir evde bir enayi yetmiyor mu!?.” diye başımdan bastırarak beni gölün dibine gömdü. Su sıçanı gibi dışına çıktığımda İbrahim emmi: “Ali, emme de yaptın ha!.. Fukara bu havada şimdi ne yapacak?” diye Ali’ye kızdı. Ben hiçbir şey olmamış gibi gölün dışına çıktım. O buz gibi havada üzerimdekiler eve gidinceye dek vücudumun ısısından kurudular. Huyum kurusun, iki şeyi ölünceye kadar asla unutmam, unutanlardan da nefret ederim. Bunlardan biri, bana ve çevreme yapılan iyilikler, diğeri de bana ve çevreme yapılan kötülüklerdir. Ali’nin köpeklerin bile tir tir titrediği o kış günü beni suya gömmesini de unutmam asla olanaksızdır. Her darbenin etkileri hemen ortaya çıkmasa da onların yarattığı marazlar çok sonraları, zayıf anlarında çıkabiliyor. Akciğerlerimden sık sık rahatsız olmalarımın temelleri belki de o günlerde atılmıştır. Belki de aşırı derecede dayanıklılığımı Ali gibilerine borçluyum.

Dinamitle, torlarla balık tutma ahlaksızlıklarının yanına bir de Sarsap Çayı’nın can çekişmesi ile bırakın balıkları, seslerine mehtaplı gecelerde hayran olduğum kurbağaların sesleri bile sonsuzla karışıp kayboldular. Buna sebep olanlar, katkısı olanlar uygun yerlerine kına yakabilirler.

***

İbrahim emminin tarlasından sonra Haydar eminin, ondan sonra Hayrı emminin, ondan sonra da Veligo’mun tarlası gelir. Buralara Körpınarlar denir. Veligo’un tarlasının güney doğusunda Muharrem’in, Kuzey batısında da Mamo emminin tarlası gelir. Mamo emmi evini yaparken kerpiçleri bu tarlanın toprağında kesmişti. Ondan dolayı Veligo’munkinden yarım metre kadar aşağıda durur.

Mamo emmininkinin yanında bizim küçük bir tarla, ondan sonra da Haydar emmi ile Veligo’mun “Avratlarımızın altınlarıyla Kızıl Hacı’dan aldık” dedikleri ikiye bölünmüş tarla gelir. Rahmetli Hayrı emmi ile İbrahim emminin o tarlalardan kendilerine pay verilmemesinden dolayı zaman zaman sızlandıklarını duyardım. Bu tarlanın güneyinde Birader Haydar emminin, ondan sonra babamın tarlası gelir. Buralara Çay Söğütleri denir.

***

1974’te henüz tarlalarımızı ayırmamıştık. Biz 4 kardeş birlikte ekip, birlikte saçıyorduk. Ali ile Cuma ayrı, Mustafa ile ben de birlikte yaşıyorduk. Mustafa tek başına pancarları suluyor, ben de su sıyırtıp, Mustafa’nın azığını götürüyordum. Mehtaplı bir akşam Mustafa’nın azığını götürdüm. Mustafa birkaç gün evin yolunu unutmuş, gece gündüz pancar suluyor, üstü başı çamur ve pislik içindeydi.

Geveri değiştikten sonra oturup yemeğini yerken dertleşmeye başladık. Dertleştikçe gözümde canımın sıkıntısından tarla büyüdükçe büyüdü, Mustafa da küçüldükçe küçüldü. Ali’nin, Cuma’nın hem bizi dışlayıp Mustafa bu koşullarda köle gibi çalışırken, onların ve benim yataklarımızda horul horul uyuduğumuz gözümün önüne geldi. Gırtlağım düğümlendi, ağzımda sözcükler zor çıkıyordu ama Mustafa’nın göremediği gözlerimden yaşlar çeşme gibi akıyordu. Bir süre sustum, kendimi toparladıktan sonra “Allah yardımcın olsun gardaş” deyip oradan ayrıldım.

Eve geldiğimde herkes yatmıştı. Babamla, Ali ve Cuma ile neden sık sık kavga ettiklerim aklıma geldi. Bunlardan biri: “Yav ağa, hep bir aradayken dünyanın parasını verip, bunlar yetmiyormuş gibi üstüne de eşi ve benzeri bulunmayan antika mangalı vererek Cuma’ya Astra bir tabanca aldın, bu yetmedi. Cuma karşı tarafta tek başına kalıyor, orası dağ başıdır, başka ev de yok diye mavzeri de verdin. Ali’ye Fransız 10’lusu tabancanı verdin, o da yetmedi. Ali, Çomulu’nun 14’lü ummanına gözünü dikince karşılığında bir servet harcamasına göz yumdun.

Ali ne yaptı. O 14’lü tabancayla yiğitlik taslayıp Veligo’mla dövüşünce Gümüşün’de birkaç el ona ateş etti. Sonra başka bir gün Kezbanı’nın düğünü yapılırken gitti, nasıl olsa kimsesi yok diye Aşılık’ta zavallı Kör Hüso’nun karısı Topal Döndü’yü, ufacık çocuklarını tencere tavayla döğdü, hızını alamayarak 14’lü tabancası ile kapısını delik deşik etti, başımızı da belaya soktu. Bırak Yapalak’taki yakınlarını Murtaza dayının oğulları bile ‘Ali dezemizi kimsesiz mi sanıyor, kendini ne sanıyor?’ diye neredeyse evimizi basacaklardı. Bizimle düşman oldular.

Sonra jandarma baskınıyla o tabancaları yakalattı, kendisiyle birlikte o tabancalar da gitti. Kezbanı’nın düğünü yapılırken Kör Hüsolara affettirip şikâyetlerini aldırttın,  Ali’yi jandarmanın elinden kurtarıncaya dek Seyit Ağa’yı, bütün hatırlı kişileri ricacı edip Ali’yi çıkartıncaya kadar anandan emdiğin süt burnundan geldi.

Silah ne için alınır, niçin taşınır? Nerede, nasıl kullanılacağını bilmeyen Ali’ye silah alıyorsun da bize neden bir tane almadın?  Sağ sol olaylarında evler basılıyor, sokak ortasında cayır cayır insan öldürülüyor. Evimiz basıldığında onları sapan taşıyla mı taşlayacağız? Onlara aldığından, onlara verdiğinden gözüm yok, helal olsun ama bu yanlı taraf tutmanı bir türlü sindiremiyorum. Sana göre Ali’nin, Cuma’nınki can da bizimki patlıcan mı? Onlarınki namus da bizimki değil mi? Onlara bir saldırı olursa, iki el sıkarlar, saldıranı yanlarına yaklaştırmazlar. Ya bize aynı şey yapılırsa, ne halt edeceğiz? Bizi kesmeye gelseler, patlatacak, kendimizi koruyacak bir silahımız da yok. Sen nasıl babasın, böyle baba mı olur yav?” diye babama kızdığımda: “Oğlum, onların orası dağ başıdır. Buraya kimse giremez” diye beni avutmaya çalışırdı.

Bunları düşününce: “Farz edelim ki, ben ben değilim, ben bir düşmanım. Şu anda evde düşmana karşı savaşacak doğru dürüst kimse de yok. Hele şu eve saldırmış olayım, bakalım babam, çoluk çocuk ne yapacak?” dedim. Demez olaydım.

Dama çıkıp bizimkilerin yattığı yerlerde hopladım, zıpladım, loğu kaldırıp kaldırıp birkaç kere bıraktım. Evden tıs yok…

Biraz bekledikten sonra damdan inip kapıyı çaldım. Mustafa’nın karısı Zalğa: “Abe, bizi çok gorğuttun. Niye eyle yaptın ğı?” dedi. “Ne yaptım, kim ne yaptı Zalğa?” diye bilmezlikten geldim.

Zalğa: “Sağı yaptıını bilmiyon. Bir de ‘Ne yaptım ğı?’ diyor. Daha ne yapacaan? Nerdeyse dam başımıza yığılacağdı” dedi.

“Yav o ben değildim; o, eve girmeye çalışan bir eşkıyaydı. Niye silahla alttan yukarı doğru birkaç el zomulatmadınız?” diye alay ettim.

Sabahleyin babam kakıp giyinir, sessizce doğru Cuma’gilin evine…  Gidiş o gidiş… Bir daha da bize gelmedi. Ben babamın gelmesi için neden yaptığımı anlatıp arkasına adam gönderdim ama faydasız.

Bu olay üzerine babam: “Yav olmaz olsun beyle evlat!.. Bu adam delirtmiş, çıldırmış… Bana beyle beyle yaptı” diye önüne gelene beni karalayıp anlatmış.

Herkes beni kınadı. Ben neden yaptığımı, niçin yaptığımı bir türlü kimseye açıklayıp ikna edemedim amma herkesin, özellikle beni çekemeyip de eline fırsat geçenlerin arkamdan “Tuuu!.. Nalet olsun eyle evlada!.. Beyle evlat mı yav?” diye kendilerine göre nefretini kazanmayı başarmıştım. Helal olsun babama, ışıklar içinde yatsın!.. Varsa, öbür tarafta anlatıp benden bol bol şikâyetçi olmuştur, oraya gittiğimde hapı yuttum demektir.

***

Bu Çay Söğütleri’nden uzaklaşmadan şu anımı da anlatmadan geçmek istemiyorum: Ben çocukken bu tarlaya küşne (burçak) ekmişlerdi. Hem dikenli, hem de biraz bıtraklıydı. Büyük anam birkaç çiftçi çoban karısı ile bizi toplar, arkasına takar, küşne yolmaya götürürdü. Küşneleri tutamlayıp tutamlayıp yolmaktan ellerimize batan, dikenlerden hayır kalmadığı gibi çömelerek gitmekten de yorgun düşerdik. Ne zaman küşne lafı edilse bu, aklıma gelir. Küşneden de onu ekenlerden de, zevkle yiyen hayvanlardan da nefret ederim. Bu tarlalarda yıllarca tırpanla şıvan (fiy) biçtik bir günden bir güne bu küşnelerden çektiğim kadar beni etkilemedi vallahi. Bunu da unutmam.

Bu tarlanın yarısı Mustafa ile bana düşmüştü. Mustafa ile ayrılınca benim payıma düştü. Ali’ye o zamanki parayla dönümü 120 bin liradan sattım.

26.05.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

PROFİL KİMLİKTİR, KİMLİK KİŞİLİKTİR, KİŞİLİĞİNİZ YOKSA, SİZ HİÇBİR ŞEY DEĞİLSİNİZ!..

FACEBOOK ARKADAŞLARIMA  ARKADAŞLIK TEKLİF EDENLERE ÖNEMLE DUYURUYORUM!..

İSTANBUL

İSTANBUL

Değerli facebook arkadaşlarım ve arkadaşlık teklifi yapanlar; resmi bir işlem yaparken sizler fotoğrafınızı taşıyan bir kimlik, bir pasaport mu gösteriyorsunuz yoksa resim yerine çiçek, böcek, kelebek, sofistike bir resim taşıyan bir belge ya da bebelerinizin, yeğenlerinizin resminin bulunduğu bir şeyler mi gösteriyorsunuz?

Daha önceden ismine, resmine, gerekirse hakkındaki bilgilere bakarak arkadaşlık teklifinde bulunurken ya da teklif edilen arkadaşlığını kabul edeyim mi, etmeyeyim diye karar vermeye çalışırken, şimdi yukarıda anlattığım gibi bir profil resmi ya da kuru kafa ile arkadaşlık teklifinde bulunuyorlar. Bunların profilini inceliyorum haklarında ne bir bilgi, ne de kendilerini tanıyabileceğim bir resim… Gel de kabul et!.. O zaman “Acaba bu kişi aktrol mü?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Zaman zaman yüzünü unuttuğum, anımsayamadığım arkadaşlar oluyor. Ya da aynı adı ve soyadı taşıyıp da birbirlerine karıştırdığım, “Acaba hangisidir?” diye düşündüğüm de oluyor. Bunlar kimdir diye profilinde araştırdığım zaman kim olduğunu anımsatacak bir bilgi, bir belge kırıntısı bile göremiyorum. Bu durumda olanların arkadaşlık tekliflerini gel de kabul et!..

Şikâyetçi olduğum şeylerden biri de bazı arkadaşlar karı-koca birlikte bir facebook sayfası oluşturuyorlar. Bu durumda erkekten daha çok o şekilde sayfa oluşturmayı kabul eden kadınlara bozuluyorum. Onlara şöyle seslenmekten de kendimi alamıyorum: Bak sevgili arkadaş, dost, bacı, her neyse… Sen kocanın seni çok sevdiğinden dolayı seninle ortak bir sayfa paylaştığını sanıyorsan çok aldanıyorsun!.. Senin o kocan olacak adam var ya, onun sana itimadı yoktur, o senin kendisinden gizli bir şeyler karıştırabileceğini düşüp seni kontrol altında tutmak istiyor. O, senin kişiliğine, kimliğine saygı göstermiyor. Sen de onun sana deliler gibi aşık olduğundan böyle yaptığını sanıyorsan, sen kendini kandırıyorsun. Aptallığı bırak, kişiliğine, kimliğine sahip çık!. Kişiliğine saygısız öyle bir erkek bozuntusuna da asla katlanma!. Eğer katlanırsan, ileride daha çok kötü şeylerin başına gelebileceğini, bunun asıl suçlusunun da kişiliğine, kimliğine sahip olmayan senin olduğunu bil, olurmu? Öyle erkek bozuntularına dayanmak, katlanmak zorunda isen, lütfen benimle facebook arkadaşlığını iptal et, aksi halde ben ederim. Çünkü kadına saygısızlara, kadın düşmanlarına, bu tür dangalaklara yaşamı boyunca kadın haklarını, kadın erkek eşitliğini savunan bir kimse olarak katlanamıyorum, katlanmak zorunda da değilim!..

Yukarıda tanımladığım gibi profil resmi bulundurup, haklarında en ufak bir bilgi kırıntısı olmayan, bundan sonra da kendilerini gizlemeye devam eden eski arkadaşlarımı da facebook arkadaşlığından sileceğim.

Bundan sonra profilinde çocuk, böcek, kelebek, çiçek resimli, hele de hakkında bir bilgi bulamadığım hiç kimse bana facebook arkadaşlığı teklifinde bulunmasın, öylelerini asla kabul etmeyeceğim.

Ayrıca bir grup kurup sürekli bir şeyler paylaşanları, buna karşın bir yazım hakkında olumlu, olumsuz bir yorum, beğeni yapmayanlar, paylaşmayanları da facebook arkadaşlığından atacağım.

Yıllardır facebook arkadaşım olup da ölü bit gibi hareketsiz olanları, ha var ha yok olanları da facebook arkadaşlığından sileceğim.

“Umarım derdimi anlattım değil mi?” dedikten sonra “evet!” seslerini duyar gibiyim. O zaman kocaman bir “Oh be!..”

Esen kalın, sağlıklı kalın, her gün sahibinin sesiyle yaşamamak dileğiyle hoşça kalın!..

26.05.2016

Turaç Özgür

 

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HERGİN’DEN GÜNEYE DOĞRU SULAMA ARKI İLE SARSAP ÇAYI ARASI

HERGİN

HERGİN

HERGİN

HERGİN

HERGİN

HERGİN

Gümüşün Deresi’nden gelen suların Sarsap çayına döküldüğü derenin güneyinde ilk tarla eniştemiz Hayrı emmiye aittir. Onun güneyinde doğu ve batı tarafları kavak, kuzey ve güney tarafları selvi ve iğde çalılarıyla geçit vermeyen 10 dönüm kadar bir elma bahçemiz vardı. Bu bahçenin orta yerinde toprağa gömülü ağaç kazıklarla üstü toprak döşeli bir haymamız vardı. İlkbahar ve yaz aylarında gündüzleri bahçeyi ziyaret edenler haymanın gölgesinde otururlar, geceleri de Mustafa ile yatağımızı üzerine serip yıldızları seyredip dertleşerek bahçeyi beklerdik. Dolayısı ile evdeki bitmez tükenmez dırdır ve kavgalardan da uzak kalmış olurduk.

Zannederim ben ilkokul 4’üncü sınıfta, Başıbüyükler’in Hüseyin emminin oğlu Ağa da 5’inci sınıfta okuyordu. Hayrı emmi bizim bitişiğimizdeki bu tarlasını bostan ekti, dayısının oğlu Ağa’yı da bu bostana bekçi etti. Boş zamanlarımızda sürekli olarak Ağa ile oynar, bizim nar gibi kırmızı elmalarımızı dişler, birbirimizi elmalarla taşlardık.

Babam bizi sınamak için karanlık bir gece hırsız gibi bahçeye giriyor. Elime sopayı alıp sine sine hışırtıların geldiği tarafa gittim. Hırsız zannettiği babamı yakalamak istiyordum. “Kimdir o?” diye seslendim, ses vermediği gibi benden uzaklaşmaya çalıştı. Ben de arkası sıra gidip sopayı kafasına tam geçiriyordum ki, babam birden: “Oğlum benim, ben!.. Bahçeyi nasıl bekliyorlar, korkuyorlar mı, korkmuyorlar mı diye yoklamaya geldim” dedi. Babamın kafasına indirmek üzere olduğum sopa havada kaldı. “Sesini çıkartmasaydın, nasıl beklediğimizi o zaman görürdün” dedim.

Zaman zaman yoldan geçenler sessizce bahçeye girerlerdi. Kimileri yakalanacakları zaman “Yanınıza geliyordum, kötü bir niyetim yoktu” diye rol yaparlar. Eğer tanıdıksa bozulmasın diye üzerine gitmezdik, biraz elma verirdik, giderdi. Yakaladığımız yabancıları da “Bir daha ses vermeden bir yere izin almadan girme, sonra başın belaya girer” der, biraz elma verir savardık.

Su kıtlığında Gümüşün Pınarı’ndan aşağı doğru giden suları tutmak için birkaç yere setler yapmıştım. Bu setler doldukça serin sularla elmaları, hıyarları, domatesleri sulardım. Bu sular elmalara, sebzelere öyle yaradı, öyle yaradı ki, elmaların birkaç tanesi bir kilo gelirdi. Hem çok sağlıklı, hem de nar gibi kırmızıydılar. Domatesler ve hıyarlar da öyleydi.

Büyük anam göz değmesin diye elmaların dallarına bulabilirse eski at nalları ya da içi ot tohumları, dışı da delikli iğde ağaçlarıyla bezeli muskalar bağlardı. Onları bulamazsa Kötü Dere’den ne kadar ölü at ve eşek kafası varsa, zaman zaman onları alır getirir, elmaların çatal dallarının arasına yerleştirirdi. Böyle şeyleri saçma bulduğumdan, büyük anam kaybolunca onları götürür bir taşın üstüne bırakır, üzerlerine kocaman taşlarla vura vura onları parçalardım. Büyük anam bahçeye gelip elmaların üzerinde onları göremeyip de kırıldığını görünce bana “Ben gedip Kötü Dere’den getirip almaların üzerine göz dâmesin diye goyuyom. Bu anasını eşşek s… de onnarı gırıp parçalıyor!” diye küfürler ederek rahmetli anamı hayırla anardı.

Yine de ben bildiğimden kalmazdım. O zamanlar ben koyu bir Müslümandım. Büyük anamın bu yaptıklarına batıl (yanlış) olduğuna, göz yumar, görmezden gelirsem, günaha gireceğime inanırdım. Her seferinde o, yine bir kuru kafa bulup getirirdi. Ben onun da hakkından aynı şekilde gelirdim. Büyük anam da diğer köylüler gibi farkında değildi ama Müslümanlıktan daha çok Şamanisti. Neyin ne olduğunu anladığımda her ikisinin de boş şeyler olduğunu, hatta Şamanizmin daha doğal olduğunu anladım. Keşke Müslüman değil de Şamanis olarak kalsaydık, doğanın ırzına bu derecede geçmezdik diye düşünüyor ve büyük anamı haklı bile buluyorum.

Bir gün babam bahçede dolaşıyordu. Ağa daldan bir elma koparıp babama göstererek: “Hüsüvemmi, Hüsüvemmi! Almalara bağ, almara!.. Bunnar yar alması!.. Bunnar yar alması!..” dedi.

Babam da gülerek: “Ula köpoğlu, bu yaşta sen nerden biliyon yarı marı?” dedi.

Bir gün Ağa: “Hüsüvemmi, bu kadar almayı ne yapacaksıız. Ben burada hem bostanı beklerim, hem de bağçanın üstünde yoldan gelip geçenlere alma satarım” dedi. Babam da gülerek “İyi o zaman sen gelene geçene dökülen almaları götür gelene geçene var, hayrımıza yesinler. Oğlum, para alırsan, sona Hüsüva bağçanın üstünde yolda gelip gedenlere alma satıyor diye beni gınarlar” dedi.

Zaman zaman Ağa ile dökülen elmaları yola çıkarır gelene geçene babamın hayrına verirdik. Para vermek isteyenlerden para almazdık.

Bu Ağa, yıllar sonra bacım Kezbanı ile 1973’te evlendi. O zaman Ağa nerden bilirdi ki, gün gelecek “Hüsüvemmi! Hüsüvemmi! Bunnar yar alması!.. Bunnar yar alması!..” dediği adamın kayınbabası olacağını…

Ben nişanlıydım, Mustafa ile birlikte babamın eski evinde oturuyorduk. Elma bahçesi Cuma ile Ali’nin evlerinin önünde, bizden de uzaktı. Cuma ile Ali’nin çocukları “Şu bizimki, şu da emmilerimki” demeden kendilerininken yararlandıkları kadar bizimkinden de yararlanırlardı ama sulamaya gelince bizden tarafa bir damla bile su kaçırmamaya çalışırlardı. Benim de buna canım sıkılırdı. “Babaları, anaları bize zaten iyi demiyorlar. Bizden daha fazla onlar yararlanıyor. Bahçe zaten bakımsızlıktan işe yaramaz olmuş, bari sökeyim de tarla olarak yararlanalım” deyip bir gün traktörün arkasına uzun bir çelik halat takıp elma bahçesine gittim. Halatın boşta kalan ucunu elmaların dallarına yakın bir yere takıp traktöre biniyor, elmaları kökleriyle birlikte söküp bahçenin eteğine yığıyordum.

Ben elmaları böyle sökerken büyük anam da Cuma’nın kapısında oturmuş sürekli bana bakıyor ve “Biz o bağçayı ne zahmetlerle yetiştirdik. Şimdi zırlak gelmiş motorun arkasına takıp söküyor. Buna insan olan nasıl dayanır? Heç emek vermedi ki gıymatını bile… İlâm oğlan, Allah de senin kökünü beyle söksün emi!” diye beddua üzerine beddua ediyormuş.

Dikiminde zaten ben dünyada bile değildim. Benim elim işe vardığında da en çok benim emeğim geçmiştir o bahçeye diyebilirim. Suyun kıt olduğu yıllarda Gümüşün Pınarı’nın önüne nasıl setler yapıp o bahçeyi suladığımı, gece gündüz nasıl beklediğimi, diplerindeki otları, ayrıkları nasıl aldığımı, tenekenin içindeki ilaçlı suları tasla nasıl dallarına atıp tırtıllardan koruduğumu, dalları kırılmasın diye altlarına nasıl dayaklar koyduğumu bir ben bilirim, bir de varsa Allah… Onlarla konuşur, onları dinlerdim. Yapraklarının rengine bakınca hangi elmanın cinsinin ne olduğunu, tadının, kokusunun ne olduğunu benden daha iyi bilen olmazdı. Sökerken acımaya gelince, kendi köklerim sökülüyormuş gibi olurdum.

En büyük bacımız Elif bacım: “O elma bahçesi dikilirken ben daha kızdım. Ağam benimle Gülizar’ın eline kocaman satırları verirdi, biz de çaydan su getirir, elmaların çitillerinin dibine dökerdik. O bahçenin yetişmesinde çok emeğimiz var” derdi. Elif bacım 1942’de evlendiğine göre bu elma bahçe 30 yaşından da fazlaydı. O yaştaki elmalar bakımsız kalınca çalı olurlar. Ben de bu nedenden dolayı söktüm. Büyük anama hak vermiyor değilim. Ben Ali’ye bahçemi sattığım halde, zaman zaman yeğenlerime bahçenin nasıl olduğunu, alt tarafına diktiğim elmaların, üst tarafına diktiğim cevizlerin nasıl olduğunu sorardım. Onlar güzel şeyler söylediklerinde sanki evlatlarımdan iyi haber alıyormuş gibi sevinir, kötü haber aldığımda da üzülürdüm.

Benden bir yıl sonra da Cuma ile Ali söktüler. Şimdi bahçenin tamamı Cuma’nın elindedir. Bodur elma dikmiş, 2011’de dallarında yemek nasip oldu. Bütün canlılar doğar, büyür, yaşlanır, ölür, sonra yerini yenilere bırakır. Bu devran da böyle devam eder.

***

Bizim elma bahçesinden sonra Birader Haydar eminin, ondan sonra Mamo emminin, ondan sonra Veligo’mun, ondan sonra da bizim tarla gelir. Bu tarlaların batısında Sarsap Çayı geçer. Çayın batısında yüz metre kadar genişlikte köy malı çayırlık, çimenlikler, değirmenden dökülen suların oluşturduğu bataklık ve sırtını dağa yaslamış değirmen vardı. Buralara “Değirmenin Önü” derler.

Babam Değirmenin Önü’ndeki tarlamızın üst kısmına kara nohut ektirmişti. “Oğlum, koçları kara nohutlar bitinceye kadar oraya götür, nohutları yesinler” diye kesin emir vermişti. Kara Memmet’ten birkaç gün uzak kalınca canım fena halde sıkılmaya başlamıştı.

Koçlar, elma bahçesinin üstündeki kavakların gölgesinde yatıyorlardı. Babam, abim Cuma ve ben de orada koçların yanında oturuyorduk. Babam: “Oğlum, artık serinlik düştü; koçları nohuta götür, orada yay, başlarından da bir yere ayrıldığını görmeyim, koçlar sürü görürlerse kaçıp giderler!” diye sıkı sıkı tembih edince, canım fena halde sıkılmaya başladı.

Yani bu duruma göre Kara Memmet’in yaydığı koçları bizim nohutlara bırakmayacaklarına göre, ben de Kara Memmet’in yanına gidip vacir vicir edip Arapça konuşup eğlenemeyecektim. Kara Memmet’ten ayrılmamak için bir çözüm bulmalıydım, en sonunda buldum da:

“Ağa, nohutların içinde kurtlar var, koçlar kurtlardan çiğriyorlar, nohutları yemiyorlar” dedim.

Babam: “Oğlum, koçlar niye çiğrisin, sen oraya götür” diye emrini tekrarladı. Yanımızda bulunan Cuma:

“Ağa, ‘Koçlar nohutlardan çiğriyor’ diye bu, bahane ediyor. Kara Memmet’ten ayrı düşünce gendi gendine bir bahane uyduruyor işte… Nereden öğrenmişlerse, bunlar bir araya gelince birbirleriyle Arapça konuşuyorlar” diye güldü.

Değirmen Önü’ndeki tarlalara gittiğimizde Değirmen Ocağı’na dek ne kadar söğüt varsa bu söğütlerin, Çay Söğütleri’ne gittiğimizde Çay Söğütleri’nin, Büyükyar civarına gittiğimizde oradaki söğütlerin altına koçları yatırır, söğütlerin üzerine çıkar, satırlarımızla bol yapraklı taze söğüt dallarını keser, kırar, koçların önüne atardık. Onlar da büyük bir iştahla onları yerlerdi.

Şimdi ne o koçlar, ne onların haremi koyun sürüleri, ne de onların otlayacağı meralar kaldı. Motopomlarla Sarsap Çayı’nın sularını –bulabilenler- dağa, bayıra diktikleri bahçelerini suluyorlar, Sarsap Çayı artık mazi oldu, çakıl taşlarından başka bir şey bulmak olanaksızdır. Yazık!..

***

Küçücük bir çocuktum bir ilkbahar günü Cuma ile Değirmen’in Önü’ndeki tarladan tarafa geçmek için ayakkabılarımızı, pantolonlarımızı çıkarıp Sarsap Çayı’nın en geniş yerinden karşıya geçiyoruz. Cuma geçip gitti. Ben tam orta yerine gelince çayın gürleyerek akan suyu göbeğime kadar geldi. Ayaklarımın altından çakıl taşları, kumlar eriyip gidiyor, ben de zangır zungur titriyor, suya ha kapıldım ha kapılacağım. Cuma karşı kıyıdan sürekli olarak bana “Korkma, devam et, az kaldı!” diye bağırıyordu. Ağlaya ağlaya, korka korka karşı tarafa geçtim. Gel de unut…

***

Palavarlı 4 kardeş: Hasan Hüseyin, Cuma, Cafer ve İsmail Evcihüyük’ün batı tarafında Kızılseğir’de Doğan’ın çapında pırnat yapıyorlar, eve uzak olduğu için orada yatıp kalkıyorlar. Ben de onlara eşekle günde 3 defa azık ve su taşıyorum. Bütün ekinler bittikten sonra bu çapı biçmeye başlarlardı. En az 10 gün sürerdi. Onlara azık, tuluk ve bocutla su götürmekten bıkıp usanmıştım.

Bir gün Değirmenin Önü’ndeki Sarsap Çayı’ndan babamla, yengem Selfiraz bacı tuluğu ve bocudu hurcun içine koyup eşeğe bin bir güçlükle yüklediler, dengeyi sağlamak için de bocuttan tarafa biraz çakıl taşları koydular. Yükleyinceye dek babam belki on defa “La havle vela, la seyfe, illa Ali, illa Zülfikar!” (Ali’nin üstüne yiğit, Zülfikar’ın üstüne kılıç yoktur.) çekti.

Zavallı eşeği benim önüme kattılar. Değirmen Ocağı, Büyükyar, Akbeyler, Sınırderesi ve nihayet en az 5 km uzaktaki ırgatların yanına vardım. Bunlar öğle yemeklerini yerlerken, ben de etrafı geziyordum. Bir de ne göreyim: Bir çukurun içi su dolu… Benim çektiğim zahmetler, babamın çektiği la havleler aklıma geldi. Açtım ağzımı yumdum gözümü, verip veriştirdim: “Ula yezit oğlu yezitler!.. Sizde heç vidan, merhamet, Allah korkusu yoğ mu? Vicdansızlar! Ben o suları buraya kadar nasıl getiriyom, heç düşünmüyor musuuz? Siz çimesiiz diye mi ben buralara eşek sırtında tuluklarla, bocutlarla her gün 3 defa gelip gediyom? Birez yürüseaz da çaya getseaz, orada çimip gelseaz geberir misiiz?” diye naramı attım.

En küçüklerinden İsmail abi, sofradan kalkıp yanıma geldi, beni iki eliyle kavrayıp havaya kaldırdı: “Sen ne diyong ula!.. Şimdi seni aşşağa atıym mı?” dedi. Ben de “Atmazsan senden kötü adam yoğ ula!.. Bundan sona siz benden su beklemeyin!..” dedim. Beni bıraktı. Fazlalıkları alıp oradan eve gitmeye başladım.

***

SİĞİLLERİMDEN KURTULMA GİRİŞİM

Canım fena halde sıkıla sıkıla gidiyordum. Onlardan biraz uzaklaşıp, görünmez olunca bol sütleğenli bir derenin içinde eşekten inip yere oturdum. Eşek yavşanları, dikenleri dişlerken cebimden çakı bıçağımı çıkardım. Çakmak taşlarıyla bıçağımı iyice keskinleştirdim. Sonra pantolonumun paççiklerini dizlerimin üzerine kadar sıyırdım. Gökteki yıldızlar kadar sayısız siğillerin en irilerini dişimi sıkıp diplerinden kesmeye başladım. Bacaklarım, ellerim kan revan içinde kaldılar. Sonra sütleğenleri koparıp koparıp başlarını kestiğim siğillerin üzerine bir saat kadar damlattım.

Ellerim, ayaklarım şişti, hem bıçak yaralarından, hem de sütleğen sütlerinden öldüresiye ağrıyor, acıyor, yanıyordu. Yerde avuç avuç kızıl toprakları bu yaraların üzerine sürüyor, acılarımı dindirmeye çalışıyordum. Kendi kendime siğilleri kastedip: “Sizden ya kurtulacağım ya da öleceğim. Yeter artık sizden çektiklerim” diyordum.

Öğle vaktinin yakıcı sıcağında kanlar durdu, güçlükle ayağa kalktım. Acılar, ağrılar içinde eşeğin yanına gittim. Kızılpınar üzerinden eve geldim. Benim bu halimi görenler acıyarak: “Bu ne?” diye soruyorlardı. Onlara başımdan geçenleri anlatıyordum.

Siğillerimden tiksinir ve başkalarının görmesinden utanır, herkesten saklamaya çalışırdım. Önerler üzerine uygulamağım kocakarı ilacı, yalatmadığım it, yazdırmadığım muska kalmamıştı ama bir türlü bu illetten kurtulamamıştım. Parmaklarımın oynak yerlerindekiler birkaç parçaya bölünür, kanar ve canım fena halde yanar, başkalarının tiksinmemesi için saklamaya çalışırdım.

Bu sütleğen operasyonundan sonra aradan 10-15 gün ya geçti ya geçmedi. Bir de baktım ki, siğiller kurumuşlar, çamur kurusu gibi dökülüyorlar. Bir ay gibi sonra ellerimden, ayaklarımdan siğillerden ve yaralardan eser, en ufak bir iz kalmadı. Ellerim, ayaklarım ipek gibi oldu. O lânet siğillerden hem kurtulmuş, hem de ellerimi ayaklarımı kimseden saklamaya gerek kalmamıştı. Daha önceki halimi bilenler gözlerine inanamıyorlardı. Siğillerinden çekenlere aynı ortamı yaratıp denemelerini öneririm.

***

Değirmenin Önü’ndeki tarlamızın güneyindeki bitişik tarla Küçük Yapalaklı Sakallar’ın Haydar’ındı. Onun güneyinde mezarların altındaki tarla da bizimdi. Sakalların Haydar, babama zaman zaman: “Hüsüvemmi benim tarlam satılıktır. Senin tarlalarının arasında kalıyor. Bu tarla sana layıktır, sen al” diyor. Şeğo Ağa’nın ağılı gibi gereksiz yerlere para bulabilen, bir de Ali’nin şoförlüğü yüzünden iflas noktasına gelen babam: “Hayder, savol, ben alamam, kime canın istiyorsa ona sat” diyor. Ondan sonra Veligo’ma teklif ediyor, babamın almadığı o tarlayı birkaç yıl sonra o satın alıyor. Ondan sonra babam dizlerine vuruyor ama iş işten geçmiştir. Buralara Bozlar ya da Mezaraltı derler.

Veligo’m bu tarlayı almazdan önce bizim mezarların altındaki boz tarlanın üst başını görünge ekmiş, Sakallar’ın Haydar’la olan takımımıza da Sarsap Çayı’na dek selvi ağaçları dikmiştik. Birkaç yaşına gelen bu dikmelerin tamamı bir gecede kırılıp yerle bir olmuştu. O zaman “Bunları kim kırdı?” diye onu bunu suçlamıştık.

Veligo’m bu tarlayı aldıktan sonra yine diktik. Bir gece yine dikmeler yerle bir… Sonra anladık ki, Veligo’m bu tarlanın müşterisiyken o dikmeleri kırarmış… Aldıktan sonra artık yoruma gerek kalmayacak kadar kimin kırdığı belli oldu.

Başkalarının arkasına saklanıp gizli gizli, sinsi sinsi birilerine zarar verme alışkanlığım olsaydı, kalp jandarmalarım beni beklemeselerdi yıllarca zararlarını gördüğüm Herginliler ekmeğe muhtaç hale gelirlerdi. Yatıp kalkıp benim vicdanıma, kalp jandarmalarıma dua etsinler. Bunu bilmeyenler bilip buna göre hareket edip kimseye zarar vermemelidirler, zarar verdikleri zaman da aradan ne kadar zaman geçerse geçsin eğer kendilerini affettirmek,  kabirlerinden rahat uyumak istiyorlarsa, özür dileyip verdikleri zararları ödemeliler diye düşünüyorum.

Her neyse, gelelim Cuma ile görüngeyi sularken ki anıma: Bu görüngenin kenarındaki dikmeleri su sıçanları kemirir, zarar verirlerdi. Bir de görüngelerin içinde bolca köstebek hüyükleri ve tarla farelerinin yuvaları vardı. Bunların deliklerine su girdikçe havasız kalır, dışına çıkarlardı. Cuma’ya yakınsa, bir kürek darbesi ile öldürürdü. Yok eğer bana yakınsa veya bana doğru kaçıyorsa Cuma: “Ula Turaç!.. Çabuk onu vur, öldür!..” diye bağırırdı.

Onlar da bir can taşıyor diye kıyıp öldüremezdim ama Cuma’nın dilinden kurtulmak için kaçan fare ya da sıçanın biraz sağına ya da biraz soluna küreği vurur, onun kaçıp kurtulmasına göz yumardım. Cuma da “Nalet olasıca!.. Onnar bizim dikmelere, görüngeye acıyor mu ğu sen onnara acıyıp öldürmüyon!.. Ben bilmiyom mu senin huyunu nalet!.. Sen onnara acıdığından öldürmüyon!..” diye kızardı.

25.05.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

LEYLEKLİK’TEN HANYERLERİ’NE, ÖRÜNÜN BURNUNDAN EVLERE KADAR OLAN KALE ARKASI

HERGİN

HERGİN

38 39 40

Leylekliklerin’in kuzeyinde dedemden kalma eski adıyla Hatanıhotan 3’e bölünmüş. Şu anda en kuzeyi Kel Mustafa’nın, ortası abim Mustafa’nın güneyi de Veli Kale’nin elindedir. Eski Hergin’e giden yolun kuzeyindeki Hanyerleri ise şimdi Hüsün emmimin, Hacıa emmimin,  babamındır. Hüsün emmimin tarlası oğulları Mamo ve Haydar emmilerin, Hacıa emmiminki oğlu Haydar emminin, babamınki de abim Ali’nin elindedir. Asıl Leylekliklerin geriye kalan en az 100 dönümü de 4 kardeşlerindir.

Bu 4 kardeşlere burası dedemden mi kaldı yoksa birilerinden satın mı aldılar bilemem. Doğrusunu söylemek gerekirse, merak etmiyor da değilim. Bilen varsa öyküsünü açıklarsa hem tarihe not düşmüş, hem de benim gibi şom ağızlıların merak ve endişelerini gidermiş olurlar.

Leyleklik’teki bizim tarladan başından başlayıp tarlaların üzerinden devam eden eski yol Hanyerleri’nde Haydar emminin tarlasının bitiminde çıkardı. Ana yol arkın üst tarafına kaydırılınca buraları tarlalara karıştı. Güneye doğru, doğuda su arkı, batıda Sarsap Çayı boyunca uzanan tarlalar 4 kardeşlerden Veli, Hayrı, İbrahim, Haydar ve tekrar Veli Kale’ye aittir. Bundan sonrakiler Hanyerleri içerisine girer.

Bizim tarlanın doğusunda yolun üstünde su sızıntıları ve sazlar, zannederim Hayrı emminin tarlasının doğu ucunda eski yol üstünde bir düşek vardı. Söylentiye göre buradan geçen kimsesiz bir adam eşeğinden düşüp ölmüş. Adamı buraya gömmüşler, etraftaki taşları toplayıp üzerine yığmışlar. Biz çocuklar da yolumuz düştükçe sevaptır diye çevreden taşları toplar, bu düşeğin üzerine atardık. Büyüyüp de aklım ermeye başlayınca “Bu, buradaki taşlı tarlanın sahibinin bir kurnazlığı olmalıdır” diye düşünmeye başladım.

Veligo’mun tarlasının batı tarafında çay üstünde bir yar vardı. Zaman zaman bu yardan topraklar bölük bölük Sarsap Çayı’na düşerdi. Bundan dolayı buraya fazla yaklaşmaya çekinirdik.

***

Örünün Burnu’ndan başlayıp değirmen arkı ile Sarsap Çayı arasındaki tarlalar sırasıyla 4 kardeşlerden Hayrı, Haydar, İbrahim ve Veli Kale’ye aittir.

Bir gün bahçemizi sulamak için Aşılık’taki bende kadar gittim. Kaçak suları sıyırta sıyırta omzumda kürekle Örünün Burnu’nu geçtim. Bir de baktım ki, ortası kalın kocaman bir yılan dağa doğru gidiyor. Arkasından koşup zavallı yılanın belinin ortasına küreğin keskin tarafını geçirdim; yılan ikiye bölündü, içinden de kocaman bir balık çıktı.

Ben de iğne ve firketelerden yapmış olduğum bu balıklardan bol bol yediğim için bunların ne kadar leziz olduğunu bilirdim. “Demek ki, yılanlar Sarsap Çayı’na sadece su içmeye değil, aynı zamanda karınlarını da balıklarla doyurmaya inerlermiş” diye düşündüm. Şimdi çayda bırakın balığı, ilkbahardan sonra bir damla su bile göremezsiniz. Dolayısı ile söğütler de kurumaya başladılar.

Bu yılan avladığım yerden bahçelere dek Sarsap Çayı’nın batı yakasındaki söğütlere “Sıra Söğütler” derdik. İlkbaharda söğüt ağaçlarının taze yapraklarıyla beslenen tırtılların atıkları söğütlere adeta gelinlik giydirirlerdi. Tırtıllar kelebek olup uçtuktan sonra söğütler yeniden yapraklanır ama bu sefer de bir takım kara böcekler bu yaprakları ve taze dalları kemirerek bembeyaz şekerler üretirlerdi. Biz çocuklar da bu şekerlerin temizlerini bal niyetine yerdik.

Ekinler biçilip de sağlı sollu tarlalar boşalınca köyün sığırcısı Haydo’nun oğlu Kıyan buradaki tarlalarda sığırları yatağa vurur, biz de camızlarımızı getirir çayırlarında otlatır, sularına sokardık. Kendi hayvanlarını yayan diğer çocuklar da buraya gelirler. Buralardaki göllerde çimer, söğütlerin gölgelerinde eğlenirdik.

Camızları yaymaktan koçları yaymaya terfi ettiğimde de emmioğullarının koçlarını yayan Kara Memmet’le koçlarımızı birbirlerine katar tarlalarda, takımlarda, bahçelerde koçların karınlarını bir güzel doyurduktan sonra çayın suyundan sular, sonra bu söğütlerin altında koçları yatağa vurur, bu söğütlerin üzerine çıkar, yanımızda sürekli taşıdığımız orak kırıklarından kendi icadımız satırlarla bol yapraklı taze söğüt dallarını keser koçlara ziyafet verir, Arap radyolarında duyduğumuz Arapçayı taklit ederek birbirimizle vacir vicir sesler çıkararak güya Arapça konuşur bizi izleyenleri güldürürdük.

***

Örünün Burnu’ndan Kale’nin eteklerine dek değirmen arkıyla dağın yamacı arasındaki tarlalar sırasıyla 4 kardeşlerden Hayrı, Haydar, İbrahim ve Veli Kale’ye aitti. Buralar paylaşılmadan önce Haydar emmiye düşen yer üzüm bağıydı. 1970’li yıllarda 4 kardeşler harmanlarını buralara dökmeye başladılar. Daha sonra 1980’li yıllarda Kale’nin Arkası, Leyleklikler, Hanyerleri, sökülen eski bahçelerin yerlerinin tümünü, dağı taşını, herkes kendi yerini kaysı bahçeleri yaptılar.

Kale’nin arkasında değirmen arkının altındaki tarlaların bitiminde evlere dek yaşlı kaysı, elma, kiraz, dut bahçeleri vardı. Bunlar sırayla 4 kardeşlerden İbrahim, Veli, Hayrı, Haydar (2 hisse bir arada), Hayrı, Veli, İbrahim’e (içindeki 2 katlı kerpiç eviyle birlikte) aitti. Taksimden sonra herkes kendi bahçesinin kenarlarına doğu batı yönünde selvi ağaçları diktiler. Ondan sonra değirmen arklarının suları bu selvilerin diplerinden bir türlü değirmene ve bizim bahçeler kolay kolay uğramaz oldu.

***

Bir gün akşama doğru Aşılık dönüşü çay kenarlarında bahçelerin doğu tarafındaki boşlukta Haydar emminin oğlu Hacıa ile atlarımızın üzerinde eve dönüyorduk. Hacıa kendi bahçelerine doğru atını dizginleyince, altımdaki kırat birden dörtnala koşmaya başladı. Bu kıratın en sevmediğim kötü bir huyu vardı: Koşan bir at gördüğünde durumdan vazife çıkarır, hemen dörtnala koşar, onu geçmeye çalışır, geçmeden de durmazdı. Yine bu huyu depreşti, dörtnala koşmaya başladı. Hacıa’nın atını geçti geçecek derken, bir kaysının altından geçmeye ramak kalmıştı ki, atı durduramayınca dallara takılıp parçalanmamak için kendimi yere attım. Canım fena halde yandı ama kesin bir ölümden kurtulmuştum.

***

Gelelim Hanyerleri’ne: Veligo’mun yukarıda adı geçen tarlasından sonra babamın, sonra Haydar emminin, onun güneyinde Birader Haydar emminin, onun bitişiğinden Hergin’in evlerine giden yola kadar da Mamo emminin tarlası vardı.

Haydar emminin tarlasının altında “Kızlar Gölü” dediğimiz bir göl vardı. Çocukluğumda en çok bu gölde çimerdik. Bir de Hıdrellez’lerde köyün bütün çocukları akşam bir araya gelir, sonra geleneksel olarak evlerde yağ, bulgur, un cinsinden bir şeyler toplar, Bekira’nın karısı Haney bacıya bir şeyler yaptırır, onu yer, sonra üzerimizde birer tumanla “Kızlar Gölü’ne kim önce girecek?” diye koşar, kendimizi buz gibi suya atar, çığlıklar çıkararak yüzer, eğlenirdik.

***

Çocukluğumda herkes harmanlarını Hanyerleri’nde kendi tarlalarının içine dökerdi. O zamanın olanaklarıyla harmanları kaldırmak en az bir ay sürerdi. Gece gündüz traktörlerin, öküzlerin, camızların arkalarına taktıkları altları bıçak gibi keskin çakmak taşlarıyla dolu döğenlerle harman sürerler, biz küçük çocuklar da döğenlerin üzerine biner eğlenir, sonra bu Kızlar Gölü’ne girer tozlarımızdan, terlerimizden arınırdık.

Bu harman yerleri gece gündüz çalışanlarla, köyün gençleriyle, eğlenmek için oraya doluşan çocuklarla panayır yerlerine dönerdi.

O zamanın gençlerinden İbrahim emmi diğerlerine göre bir komutan gibi hareket eder, o ne derse diğerleri itiraz etmezlerdi. Harmanlar döğenlerle sürülmüş, dağ gibi tığlar oluşmuş, herkes yabalarla savurmak için rüzgâr bekliyor ama beklenen rüzgâr da bir türlü gelmiyordu.

Bizimkiler bir araya geldiler, şakalaşıyorlar, eğleniyorlardı. Bağlardan, bahçelerden, bostanlardan söz ediliyordu. Derken biri: “Varatpınarı’nda falanın bir bostanı varkine…” diye bostanı öve öve bitiremedi. Bizim başkomutan hemen emir verdi: “Haydi uşaklar, motorlara binip Varatpınarı’na bostan yolmaya gediyok!” dedi. Bizimkiler çığlıklar atarak Ferhatpınarı’na gittiler. Bir saat kadar sonra teyekleriyle birlikte bostanı yağma edip hıyarları, acirleri, karpuzları, kavunları, kelekleri naylona doldurup getirdiler.

Benden başka herkesin keyfi yerindeydi. Kim ne bulursa güle oynaya getirdiklerini yiyorlar, bostanı ne hale getirdiklerini anlatıyorlardı. Ortada bir ateş sürekli yanıyor, ay ışığı ile birlikte etrafı kızıl bir ışığa boğuyordu.

Ben, Kızlar Gölü’nün üstünde, tarlanın kenarındaki çalıların altına tek başıma sinmiş, üzüntü içinde yapılanları seyrediyordum. Birinin gözü bana takıldı: “Ula Turaç, orada ne duruyon, gel sen de yesene!” dedi. “Ben yemem” dedim. “Niye yemiyon ula!” dedi. “Siz, elin bostanını yolup getirdiiz, onuçun yemiyom” dedim.

Diğerlerine doğru bakıp sesini yükselterek: “Bağın uşaklar!.. Bu Turaç ne diyor?” deyip söylediklerimi tekrarladı. Bunun üzerine hem güldüler, hem de: “Eyle mi töremiyesice, yemezsen yeme!.. Şuna bağ yav, değine bağ yav!..” diye beni azarladılar. Bunu asla unutmam.

***

1974 yılında baba bir analarımız ayrı biz dört kardeşler; Ali ile Cuma bir, Mustafa ile ben de bir grup oluşturup tarlalarımızı, bahçelerimizi genellikle her tarlayı, bahçeyi 2’ye bölerek ibicek ile bölüşmüştük. Sonraki yıllarda Ali ile Cuma kendi aralarında paylaşmışlar, Mustafa ile ben de kendi aramızda paylaşmıştık. Bu Hanyeri’nin kuzeyi benim, güneyi de Ali’nindi. Henüz kaysı fidanları dikilmezden önce, Ali Hanyeri’ne gittikçe takımdaki taşları tekmeler benden tarafa atardı. Ben de o taşları tekrar yerine koyardım. Zaten ilk paylaştığımızda neredeyse bir evlek bizden çalınmıştı.

Ali’nin bu yaptıklarına sinirlenir kavga çıkarır, babama Ali’yi şikâyet eder: “Ağa, takım tekmelemekle tarla büyümez. Tarlalarımızı paylaştıktan sonra izimizin üzerine çocuklarının ellerine kürekleri tutuşturup topraktan ve taşlardan yaptığımız hoyukların yerlerini bizden tarafa kaydırttılar. Farkına vardığımızda bir sürü kavgalar ettik ama bir şey tutturamadık; yaptıkları da yanlarına kâr kaldı.

Ali, hızını alamamış olmalı ki, hâlâ takım tekmeliyor. Benim bütün tarlalarım hemen hemen kendisininkiler ile sınırdır. Bu kepazelikleri özellikle aramızı iyice açmak isteyenler başıma kakıp beni kışkırtıyorlar ve benimle alay ediyorlar. En çok da bu zoruma gidiyor. Ali’ye söyle, gidip gelip takım tekmeleyeceğine kendisine bitişik olan tarlalarımı alsın, kendininkiler katsın, dolayısı ile takım tekmelemesine de gerek kalmaz” derdim.

Buralar kaysı bahçeleri olunca Ali, benden yürüttüğü ile genişletmiş olduğu bahçesinin benden tarafına selvi dikmeleri dikti. Takımımız tekmelenmekten kurtuldu ama bu sefer de ağaçların gölgesinde kalan yerlerde bir şey yetiştiremez olmuş, derdimi de kimseye anlatamamıştım.

Bu bahçem ile birlikte evimi, mezarlığın altındaki tarlamı, çay söğütlerinin oradaki tarlamı 1985’te Ali’ye sattım. Ali, bahçeyi alır almaz ikimizin arasındaki selvileri kökleriyle birlikte söküp birleştirdi.

Yeri geçmişken bir tespitimi söyleyeyim: Birine en büyük kötülüğü yapmak istiyorsanız, takımı katın, tekmeleyin, güneydeki tarlanızın takımına selvi, kavak, söğüt çalı gibi şeyler dikin. En az bir evlek tarlasının ürün vermemesine nasıl sebep olup, onu nasıl çileden çıkarıyorsunuz görün. Bu dolaylı bir tecavüzdür, mülkiyetini kötüye kullanmadır. Buna ne tarla sahibinin, ne de devletin asla izin vermemesi gerekir.

***

Gümüşün’den gelen sel suları Hergin’e giden yolun güney tarafını ve Hayrı emminin bitişikteki tarlasının kuzey ve batı tarafını sürekli olarak kemirir yolu da neredeyse kullanılmaz ederdi.

Bir gün İbrahim emmi traktörüyle Elbistan’a seklemler içinde buğday götürüyordu. Mamo emminin bahçesinin doğusu ile Gümüşün’den gelen derenin arasındaki dar, kaygan ve meyilli yoldan geçerken çağlayarak akan bu dere sularının içine naylon devrildi. Naylonun üzerinde bulunanlar karşı kıyıya savrulduk. İbrahim emmi: “Veli nerde? Veli nerde? Veli nerde?” diye bağırarak Veli’yi arıyordu. Veli’yi göremeyince suyun içindeki seklemlerin altında olduğu anlaşıldı.

Orada bulunanlar birer ikişer seklemlerin uçlarından tutup birkaç dakikanın içinde boğulmakta olan Veli’yi çıkardık. Veli’yi güçlükle canlandırdık. Sonra naylonu doğrultup kuru seklemleri yükleyip Elbistan’a gittik.

Biz el çabukluğu ile Veli’yi mutlak bir ölümden kurtardık; Veli de insan yaşamının ne kadar kıymetli olduğunun ilk dersini buradan almış olmalı ki, tıp doktoru oldu, o da şimdi insan kurtarıyor ama bize olan borcunu ödemeyi bir türlü akıl edemiyor.

***

Hanyerleri’nde yolun kenarında, sulama arkının hemen üstünde Ahmet Dede’nin bir bakkal dükkânı vardı. Bu dükkân Şose yol yapıldıktan sonra Gümüşün’deki bizim tarlanın ucuna kullanmadığımız yere, yol üstüne taşındı. Ahmet Dede’nin bu dükkânlarıyla ilgili anılarımı sırası geldikçe yazarım. Şimdilik içinden çıkamayacağım kadar uzun olayları anlatmak istemiyorum.

24.05.2016

Turaç Özgür

—-

Arkası yarın…

 

 

 

 

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

NELER GÖRMEDİ Kİ ŞU GÖRMEZ OLASICA GÖZLERİM!

ELBİSTAN

ELBİSTAN

En vahşi varlık olup da kendini uygar sananlar gördüm.

İnsan olmanın gereğini yapıp da insan yerine konulmayanlar gördüm.

Kendi gücünün farkına varmayıp da zalimlere boyun eğenler gördüm.

Devletin gücünü kendisininmiş gibi kullanıp da halkına zulüm edenler gördüm.

Zulme karşı direnmek yerine ona boyun eğip tapınanlar gördüm.

Yönettikleri devletin malını üzerlerine geçirip dünya lideri diye saygı görenler gördüm.

Emeklerini sömürücülere kaptırıp da onlardan sadaka bekleyen zavallılar gördüm.

Kıçlarındaki donu çalanlara tapınıp onların servetler katıp övünenler gördüm.

Zulme boyun eğmeyenlere vatan haini, terörist diye bakıp onları dışlayanlar gördüm.

Türk olup da kendini Kürt sananlar, Kürt olup da kendini Türk sananlar gördüm.

Din taciri ve din düşmanı olup da kendini dindar diye yutturanlar gördüm.

İki rekât gösteriş namazı kıldı diye büyük Müslüman yerine konanlar gördüm.

Tuttukları iki oruçla fakir fukaranın halini anladıklarını sanan aptallar gördüm.

Çaldıklarının binde birini dağıtarak kendilerini hayırsever gösterenler gördüm.

Hırsızlık ve rüşvetçilikle servet biriktirip üzerlerine toz kondurmayanlar,

Tüm dinlerin hedeflediği şeyleri yerine getirip de kendini ateist sananlar gördüm.

Tüm dinlerin yasakladığı şeyleri yapıp da kendini insan sananlar,

“Elhamdülillah Müslümanım” deyip de insanlık dışı her ne varsa yapanlar onursuzlar gördüm.

“Allahuekber!” deyip de korunmasız zavallı insan kellesi uçuran zalimler, katiller gördüm.

“Bunu Müslüman olan yapmaz” deyip de korunmasızlara tecavüz edenler alçaklar gördüm.

Sünni gibi yaşayıp da kendini Alevi, Alevi gibi yaşayıp da kendini Sünni sananlar gördüm.

Çağdışı olup da kendini modern, teknolojik ürünleri kullananları modern sananlar gördüm.

Suçlarını hafifletmek için ütülü elbise giyip kravat takan katiller, caniler gördüm.

Hukukun ırzına geçilirken susup da kendilerini hukukçu sanan zavallılar, sefiller gördüm.

Kendileri iktidara bağlı emir kulu olup da kendilerini yargıç, savcı sananlar gördüm.

Bu kısacık ömrümde at izinin it izine, doğru ile eğrinin birbirine karıştığını gördüm.

Koyun postuna bürünmüş aç kurtların sürünün kökünü kazıttığını gördüm.

Kendini bülbül sanan kargaların sebep oldukları örenlerde baykuşlar gibi öttüğünü gördüm.

Barış zamanları bülbül olup da zor günlerde dudu kuşu gibi susan zavallılar gördüm.

Horul horul uyuyup da kendini uyanık sananların gözü açılara yolunduğunu gördüm.

Uyuyor gibi yapıp da kardeşlerinin bacağındaki donu, ağzındaki takma dişi çalanlar gördüm.

Daha neler gördüm neler!.. Keşke kör olaydı gözlerim de bunları hiç görmez olaydım!..

Arkadaşlar, sahi benim gördüklerimi siz de gördünüz mü, yoksa ben serap mı gördüm?

24.05.2016

Turaç Özgür

ESİNTİLER, Toplumsal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KADINLARIN ELİ SIKILMALI MI, SIKILMAMALI MI?

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

frelfmregreg_11986-1992 yıllarında Elbistan’ın Köprübaşı Mahallesi’nde kendisi Fransa’nın başkenti Paris’te işçi olarak çalışan Fikri Sinan’ın zemin artı 3 katlı apartmanının önce zemin sonra da 2’nci katında kiracı olarak oturdum. Her yıl Elbistan’a gelir, apartmanının1’inci katında eşi ve 7 çocuğu ile birlikte tatilini geçirirdi.

Benden önce kiracısı olan Celal Çıkın: “Yav arkadaş, bu Fikri abi kiracılarıyla hiç geçinmez, hiçbirimize de iyi demezdi. Sen de ondan farksızsın ama bu Fikri abiyle aranızdan hiç su sızmıyor. Birbirinizle nasıl uyuştunuz bir türlü anlamıyorum. Elbistan’a geldikçe kiradaki dairelerini teftişe çıkar, ‘Yok şuraya çivi çakmışsınız, yok duvarlar yağlanmış, yok şurayı çizmişsiniz’ diye kontrol eder, parmağını oraya buraya sürüp ucuna bakar: ‘Bu duvarların, bu tezgâhın hale ne?’ der, bizimle ve diğer kiracılarıyla hiç geçinemezdi. Bir günden bir güne bize yaptıklarının binde birini ne size yaptığını gördüm, ne de duydum. O huysuz adamı nasıl etkiledin yav? Bu bina daha tamamlanmadan buraya göçtüm, kendisinin yokluğunda bir sürü de yardımım oldu, işçilerinin üzerinde durdum, alınacak şeylerin peşinden koşturdum ama gene de yaranamadım” der gülerdi.

Ben de “Celal Bey, kardeşim; sen çok iyi biliyorsun ki, ben kimseye yağ çekmem, yaranmak gibi bir dalkavukluğu ne yaparım, ne de kimse sen böylesin diyebilir. Ben her zamanki benim, benden en ufak bir değişiklik de yok. Valla bende ne buldu bilemem, onu Fikri abiye sor” der, gülerdim.

Fikri abi ile binanın çevresinde gezerken bana yumruları gösterir: “Bunlar yere gömülü harçlardır, bunlar benim boşa harcanan paralarımdır. Benim gönderdiğim paralarla bunun gibi iki tane bina daha yapılırdı. Paramı kimler yemedi ki, hele şu binaya bak yav!.. Bina da binaya benzese” der, yakınırdı.

Minibüsüyle tek başına ya da ailecek bir yere gideceği zaman boşsam beni de götürürdü. Bir bayram günü: “Hocam, Karaelbistan’a giderken yolun altında 25 dönüm bir tarla aldım. Birine de bostan ekmesi için ortak verdim. Ailecek hem tarlayı görmeye, hem de bostancıyla bayramlaşmaya gidiyoruz. İşin yoksa bana arkadaşlık edersin, gel sen de bir gör bakalım, bizim tarlayı beğenecek misin?” dedi. Ben de kırmamak için minibüsüne bindim.

Beş dakika sonra tarlanın başına vardık, arabadan indik. Bostancı karı koca koşarcasına yanımıza geldiler. Ailecek birbirlerine sarılıp bayramlaştılar. Ben de önce erkeğe elimi uzatıp bayramını kutladım. Sonra kadına uzattım ama benim elim havada kaldı. Bu ilk defa başıma geldiği için bir mana verememiştim ama sanki sinek savıyormuş gibi bozuntuya vermeden elim çektim. Eşek kuyruğu gibi elimin havada kalmasına canım fena halde sıkıldı.

***

Bir öğle vakti bizim evin karşısında Belediye Düğün Salonu’nda Doğruyol Partisi’nin bir toplantısında çıkan akrabamız emekli öğretmen Vahit Çetin, Yukarı Yapalaklı biriyle “Hadi, yeğenimgile gidek, karnım da fena halde acıktı, bir şeyler yiyip biraz dinlenek” diye bize gelirler.

Hoş geldin, beş gittin merasiminde bizim hanım Yukarı Yapalaklıya elini uzatınca eli havada kalır ve fena halde bozulur ama misafir olduğu için sesini çıkarmaz. Daha sonra Vahit Çetin’e “Dayı, arkana takıp bize getirecek başka kimseyi bulamadın da kadını aşağılayan, o kadın düşmanı, kadına elini vermeyen yobazla bize geldin? Senin hatırın olmasa ben ona yapacağımı bilirdim!” diye sitem etti.

***

Oğlumuz Önder, Elbistan Endüstri Meslek Lisesi’nde okurken bir gün anasına ve kız kardeşlerine: “Sizin bir erkekle tokalaştığınızı görürsem, sizi öldürürüm!” diye tehdit eder. Anası, Önder’i fırçaladıktan sonra bana: “Önder bize böyle böyle diyor” diye şikâyet eder. Önder’i karşıma alıp sorguya çektim: “Dindersi öğretmenimiz ve arkadaşlarım, Fikri abinin oğulları da kadınların erkeklerle tokalaşmasının çok günah olduğunu söylüyorlar. Erkeklerle tokalaşan kadınların kocalarına haram olduğunu, nikâhlarının düşeceğini, birbirleriyle zina etmiş sayılacaklarını, her ikisinin de cehenneme gideceklerini söylüyor. Ben de onun için öyle dedim” diye kendini savundu.

“Senin o yobaz dindersi öğretmeninin de, arkadaşlarının da… Ulan bir daha böyle yaptığını görmeyeyim, duymayayım!.. Sen neden onları kendine uydurmuyorsun da onlar seni kendilerini uyduruyorlar? Bir daha da ev sahiplerinin oğullarıyla Cuma’lara gittiğini duymayayım! Ne Cumasıymış ulan!.. ‘Biz Alevilerin de kendilerine göre bir inançları var. Cuma’yı mumayı bilmek’ demek çok mu zor?” dedim.

***

1992’nin eylül ayında bir akşam kayınbiraderi Mehmet Bey’le Fikri abi’nin karısı bize eşimin babasından dolayı “başınız sağ olsun”a geldiler. Karşımda tesettürlü, türbanlı bir kadını görünce güçlükle tanıdım. “Hoş geldiniz yenge” diye elimi uzattım, uzatılan elim yine eşek kuyruğu gibi havada kaldı. Sinek savıyormuş gibi pişkinliğe verip elimi çektim. Mehmet Bey’le ailecek dosttuk, birbirimizi sever sayardık. Onu hoş geldin edip yerime oturdum.

Eşime ve bana “başınız sağ olsun” dedikten az sonra “Ben birkaç gün sonra İstanbul’a, oradan da Paris’e gideceğim. Buraya gelmişken şu kira meselesini de bir konuşalım” dedi.

Her sene Mehmet Bey’le görüşür, beklediğinden de fazla olarak kirayı arttırırdım. O da çevrede rayiçleri bildiğinden memnun olurdu. Bu sefer Mehmet Bey’i de devreden çıkarmış olacak ki, yenge: “Turaç Bey, İstanbul’da kiralar bu kadardır, siz yarısını bile vermiyorsunuz. Ya iki katına çıkart ya da çık” dedi. Benden önce Mehmet Bey bozuldu ama sesini çıkartmadı.

Zaten elimin havada kalmasına sinirlenmiştim: “Yenge, İstanbul için boşuna ‘taşı toprağı altındır’ demiyorlar; orası İstanbul, burası da Elbistan’dır. Elbistan’da en yüksek kira verenlerden biri benim. Burayı İstanbul’la kıyaslamak; gümüşle altını kıyaslamak gibidir. Evini İstanbul’a götüremeyeceğine göre, en iyisi bu apartmanı sat, orada bir tane daire al. O zaman istediğin gibi olur.

Ben her sene tayin istiyordum, çıkınca da iptal ettiriyordum. Bu sene yine tayin istemiştim, Kocaeli Darıca’ya tayinim çıktı. ‘Gideyim mi, gitmeyeyim mi’ diye kara kara düşünüyordum. Kayınbabam ölünce eşimden dolayı ‘Hayrı’ya istediği imzaları verin, işlerini yapsın’ diye dalıma bindiler, yüzümüze bile bakmayanlardan dolayı her gün birkaç minnetçi gelip gidiyor, diğer bacanaklar da korkularından yanıma yaklaşamıyorlar. Miras konusunda söylediklerim bizimkilerin işlerine gelmiyor, artık onlardan da bıkıp usandım. Kaçacak yer arıyordum. Senin bu söylediklerin de yarama tuz biber bastı. Belki de farkına varmadan bana en büyük iyiliği yapıyorsun, sağ ol. Tamam, yenge; yarın Darıca’ya gidip bir ev tutacağım. Senin evinden de taşınacağım” dedim.

Mehmet Bey, üzüntü içinde “Tamam yenge, kirayı hallettin, kalk gidelim” dedi.

***

Ben Darıca’ya gidip tayinim çıktığı Aslan Çimento Endüstri Meslek Lisesi’ne uğradım. Sonra onların önerdiği bir evi tutup Elbistan’a döndüm. Benim göç hazırlığı yaptığımı duyanlar arka arkaya gelmeye başladılar.

Bacım Elif ile oğlu Haşmet geldiler. Elif, bana yalvarıp yakardı: “Hayrı, ağamın yatağına yatmış: ‘Ağa, benim adamlığım senin sağlığındaymış, sen gittikten sonra beni kimse adam yerine koymuyor, ben şimdi boku yedim’ diye ağlıyordu. Fukaranın vaziyetini görünce dayanamayıp sana yalvarmaya geldim” dedi. Onlar da benden cevabını alıp elleri boş gittiler.

Bacanağım Mehmet’le baldızım Hatice de Malatya dönüşü bizdeydiler. Bir gün sonra Hayrı geldi. Ben projelerimi anlatıp kendisine şartlı yetki vereceğimizi söyleyince, “Sen benim ortağım mısın? Benim kadar sermaye koyar gelirsin” dedi. Merdivenlerden inip giderken de “Siz yiyeceğinize it köpek yesin!” diye kafa tutup gitti. Onu idare ettim.

Ertesi gün kaynanam, Veligo’m ve oğlu Kâzım geldiler. Kaynanamın elini öpmeye uzanınca elini benden kaçırıp vermedi. Ben de kara şarşaflı kadınlar gibi ne elini kaçırıyorsun? Öptürmezsen öptürme!..” diye kızıp Veligo’mun eline uzandım. O, kimseye elini öptürmezdi, izin vermedi sadece tokalaştı. Sonra Kâzım’a elimi uzattım. Veligo’m Hayrı’ya istediği imzaları vermemiz, onun da işlerini yapması için diller döktü, kendisinin kefil olacağını söyledi. Ben de “Veligo, Murtaza dayı ile sen Mustafa’ya da aynı sözü vermiştiniz. Sonra ben Mustafa’yı kovunca zavallı evsiz kalmıştı. Siz de verdiğiniz söze sahip çıkmamıştınız, olmaz. Hayrı’ya da, bize de iyilik yapmıyorsunuz, bu konu öyle çözülmez, böyle çözülür diye projelerimi anlatmıştım. Sonra kırgın vaziyette ayrılmıştı.

***

Bütün bunları neden anlattım dersiniz?

Kardeşim, hâlâ anlamadınız mı? Geleceğin Başbakanı RTE’nin damadı Enerji Bakanı Berat Albayrak, ‘vefa töreni’nde eski Başbakan Ahmet Davut Oğlu’nun karısının uzatılan elini şeyin kuyruğu gibi havada bırakmıştı.

Bak, Türkiye nasıl da kalkınıyor, hızla ilerliyor. Korkarım bu hızla yörüngesinden kadın elini vebalı elden daha aşağılık gören bu zihniyet yüzünden bir gün yörüngesinden fırlar, Ortaçağ’ın pis ve kirli karanlığından Suudi çöllerine düşer. Şimdi anladınız mı?

İster kadın, ister erkek olsun, birine elini uzatmamak, sıkmamak, onu eşek kuyruğu gibi havada koymak yerine göre kendisinin aşağılık biri olduğunu, yerine göre de karşısındakinin aşağılık biri olduğunu anlatmaya çalışan bir vücut dilidir.

İyi uykular!.. Hayırlı geceler!..

23.05.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AÇIK KUYULAR VE BENİM ŞEYTANİ FİKRİM YÜZÜNDEN GÜMÜŞÜN PINARI’NIN KATLEDİLME OLAYI

59 64Babam sağ ve sağlığı yerindeyken bir gün Gümüşün’deki elma bahçemizde “Ağa, ben senin sağlığında ‘Benim tarlalarım’ demeye ve satılık etmeye utanıyorum. Girişimcilik yaşım geçmeden payıma düşen tarlalarımı satıp İstanbul’a, Ankara’ya ya da İzmir’e yerleşip ticaretle uğraşmak istiyorum. Eninde sonunda satarım ama daha fazla geç kalıp körelmek istemiyorum Öğretmenlik mesleği bana göre değildir. Bu meslekte kaldığım sürece hem körelirim, hem de hiçbir hayalimi gerçekleştiremem, hem de hedefime asla varamam. Kendini bilmezlerin emrinde çalışmak, körelmek, yaşlanmak ve torunlarının da geleceği ile oynamak istemiyorum. Elimde bir sermayem olmazsa, hiçbir şey yapamam. Benim tarlalarım satılıktır, kardeşlerime söyle, neyim var, neyim yoksa kendilerine istedikleri kolaylığı tanıyacağım, satın alsınlar, dolayısı ile senden bana intikal eden mallar da başkalarına gitmesin” dedim.

Babam: “Oğlum, söylediğin sözlerine hiçbir diyeceğim yoktur. Kendi hayatını kendin istediğin gibi yaşamak hakkındır. Ali ile Cuma’nın ellerinde birer traktörleri, bir kaçar da inekleri vardır. Onlarla da işlerini güçlerini görüyorlar, geçinmeye çalışıyorlar. Onları da ellerinden çıkarırlarsa kendileri aç kalırlar. Mustafa’nın o da yoktur. Benden sana müsaade, kime satıyorsan sat, emmilerinin uşaklarına söyle alsınlar. Benim de imzamı isterlerse seve seve veririm” dedi.

Bunun üzerine birkaç yıl sözünü etmedim. Bu arada babamın sağlığı, özellikle ruhsal sağlığı gittikçe bozuldu. Ben de sıkıyönetimin baskılarına dayanamayarak istifamı verip Hergin’e evimi Hergin’e taşıdım. 28 Mart 1983’te babam öldü. Ben de kimse ile kötü olmadan tarlalarımı satıp kaçmayı düşünüyordum.

***

Bir ilkbahar sabahı evimin doğuya bakan duvarının dibindeki bir deliğe girip çıkan 10-15 metrelik uzağa gidip gelen kara karınca kümesine bakıyordum. Aralarında bir sarı karınca gözüme takıldı. Sırtımı duvara verip hem güneşleniyor, hem de bu sarı karıncayı takip ediyordum. Sarı karıncanın kümeye girdiği yerdeki siyah karıncalar ağızlarındakileri bırakıp, onu uzaklaştırıyorlar, sonra gelip bıraktıkları şeyi alıp kümeye karışıyorlardı.

Fadime arada bir “Turaç, gel kahvaltı soğu” diye çağıyor. Ben her seferinde “Tamam geliyorum” diyor ama yerimden ayrılamıyordum.

Sarı karınca her uzaklaştırılmasında tekrar dönüp kara karıncaların arasına karışıyor, aynı şeyi yaşıyordu. Nihayet, yeterince yorgun düşüp hırpalanan sarı karınca, kara karıncalar arasına girmekten vazgeçip, başını alıp oradan uzaklaştı.

Bu gözlem sonucu şu dersi aldım: “Oğlum Turaç, aralarında yaşadığın bu insanlarla kan bağı, inanç bakımından hiçbir sorunun yok ama sen almış olduğun farklı kültürden dolayı kara karınca olmaktan çoktan çıkıp sarı karınca oldun. Kısa süreli gelip gidişlerinde bunlar seslerini çıkarmıyor, işlerine gelmeyen bir şey de söylesen gülüp geçiyorlar, seni idare ediyorlar ama bu şansını biraz daha zorlar, yapılan haksızlıklar karşısında dilini tutup seyretmezsen bunlarla aran açılır. Baban da rahmetli olduğuna göre artık utanmana da gerek kalmadı. Sarı karınca durumuna düşmek istemiyorsan, kimse ile kötü olmadan neyin var, neyin yok sat, buradan derhal uzaklaş!” dedim. Önce kardeşlerime “Benim tarlalarım satılıtır” dedim. Onlar “Biz alamayız, kime satıyorsan sat” demelerinin üzerine emmioğullarına teklif ettim. Onlardan da aynı yanıtı alınca hısım akrabalara teklif ettim. Onlardan da aynı sözleri duyunca her yerden müşteri aramaya başladım. Yüzüme bir şey demeyenler, arkamdan “Buraya girenlerin şeyi böyle olur” gibi laflar kulağıma gelmeye ve yavaş yavaş onun bununla kötü olmaya başladım. Herkes halinden memnundu ama ben burada strese girmeye, bunalmaya ve dayanılmaz adam olmaya başladım. Tarlalarımı satmadan buradan gitmeyeceğime karar verdim ama yaşayabilmek için de işime gücüme bakmak zorunda kaldım. En sefil ve zavallı bir yaşamı sürdürerek en kaba, en pis işlerde bıkmadan usanmadan gece gündüz çalışıyor, çocuklarımı kimseye muhtaç etmemek için babamdan payıma düşen satabileceğim her şeyi, ağaçlarımı, hatta ağıllarımın, ahırlarımın, işe yaramaz evlerimin üzerlerini bile odun niyetine satıyordum. Herkes arkamdan: “Gül gibi mesleğine döneceğine, hamallar gibi çalışıyor, yapacak hiçbir şey bulamazsa eline baltayı alıp durmadan odun doğruyor ya da eline kazmayı, küreği, beli alıp evinin etrafını düzeltiyor, evine yol yapıyor. İki insan içine çıkmıyor. Hüsüva’nın ağıllarının, ahırlarının üzerini bile satıyor” diye benimle alay ediyorlardı. Ben bunları duymamaya ve elimden geldiğince kimseyle kötü olmamaya çalışıyordum. Dört senelik bu sürgün yaşamımda bir insanın ömrü boyunca yapacağı kadar işçilik yaptım. Boş zamanlarımda yaşamım boyunca okumadığım kadar kitap okudum. Birkaç doktora tezi hazırlayacak kadar çalışmalar yaptım. Boşalmak için etrafıma gelen zibidilere nutuklar attım. Bunalmamak ve boşalmamak için birkaç km uzaktaki Kuyucak’a gidip bildiklerimi onlara öğretmeye çalıştım. Adımı “Kuyucaklıların Dedesi”ne çıkardılar.  Bilinçlendikçe susacağıma daha da azıttım.

Neyse, şimdilik bu konuları biraz bir kenara bırakıp asıl konuya gelelim:

Herkesle henüz iyi olduğum bir gün köyümüzün gençleriyle Seyithalil’in dükkânında sohbet edip, Sarsap Çayı’nın kuruyup ağaçlarımızın, bahçelerimizin susuz halini bakıp çözüm arıyorduk. Başka yerlerde açık kuyular yapıp, o kuyulardan su motorlarıyla çektikleri sularla bahçelerini, ağaçlarını, bostanlarını sulayanları düşünüp biz de ona benzer bir şey yapamaz mıyız diye projeler üretiyorduk.

Birden aklıma gelmez olasıca şeytani bir fikir geldi: “Yav Vahit, Haydar emminin Gümüşün’de birkaç dönüm bataklık bir yer var. Biz de oraya kendi aramızda para toplayıp kocaman bir açık kuyu yapsak, dip sularıyla bütün ağaçlarımızı, bahçelerimizi, bostanlarımızı sularız. Zaten oradan da Haydar emmi yararlanamıyor, bari bir şeye yarasın. Gerekirse, ona da zarar ve ziyanlarını veririz” diye bir öneride bulundum. O zamanlar şimdiki gibi Beko türü kazı araçları Elbistan’da yoktu. Kazı yapanlar kazma, kürek ve bel kullanarak insan emeğiyle yapıyordu.

Vahit: “Vallah doğru söylüyorsun. Evcühüyüklü Omar Osmangil bu işi yapıyorlarmış, onlar çok iyi bilirler. Ağama, emmime söyleyek de onlarla bir gün görüşek” dedi.

Ben de “Yav ağana, Haydar emmiye söylemene ne gerek var. Onlar da buna memnun olurlar. Hadi sıcağı sıcağına Evcihüyük’e gidelim. Omar Osman benim adamımdır. Onunla, Koyun Ali ile bir görüşelim, bakalım onlar ne diyorlar. Anlaşabilecek miyiz, anlaşamayacak mıyız?” dedim.

Vahit’le yürüyerek Evcihüyük’e Omar Osman’ın evine gittik. Bizi görünce sevindi. Hal ve hatırdan sonra durumu anlattık. “Siz ne zaman isterseniz, ben adamlarımı alır gelirim” dedi. Hayallerimin yıkılacağından habersiz, Vahit’le sevine sevine Hergin’e döndük.

Bizim bu projemizi Vahit babasına, o da Haydar emmiye söylemiş. Dört kardeşin her zaman yaptıkları gibi, bencillik ve şovenlik damarları kabarmış: Başkalarını, yanı zencileri işin içine karıştırmadan dört kardeş birlikte açık kuyu yapmaya karar vermişler.

Bir Pazartesi günü Elbistan dönüşü Gümüşün’e uğradım. Vahit’le benim pınara zarar vermemek için 50 metre kadar uzağına, bataklığın tam ortasına yapılmasını düşündüğümüz kuyunun temelini, Veligo’mun projesine göre o dünyalar güzeli Gümüşün Pınarı’nın hemen dibinde ölçüleri alıp kazıya başlamışlar.

Hem pınara zarar vereceklerini, hem de bencillik yapıp 4 kardeşin dışındakileri dışlamalarına sinirlerim bozuldu. 3-4 kişi toprağı, sonra toprak karışımı çakılı birkaç hafta dışarı atıp istenilen derinliğe gelince Gümüşün Pınarı kuruyup buraya akmaya başladı. Zaten onların da istedikleri buydu. Ben, “Bu, bir haksızlıktır. Gümüşün Pınarı yüzyıllardır yerinde akıyordu ve hepimizin yararlandığı bir pınardı. Şimdi pınarımızı çaldınız, bizi de dışladınız, buna hakkınız yoktur!..” diye feryat ettim ama karşı tarafla düşman olduğum yetmiyormuş gibi bizimkilerden de arka bulamamıştım.

Bu dört kardeş su motorlarını attıkları zaman pınar tümden kuruyor, aslında var olan pınarın sularıyla kuyunun içi belli bir seviyeye gelince su motorunu çalıştırıp bahçelerine, ağaçlarına, bostanlarına bu suyu götürüp kullanıyorlardı. Biz enayiler de boynuz beklerken, kuyruktan kulaktan olduk, yani daha önceden yararlandığımız pınardan da olduk…

Her ne zaman evde bunalsam ya Kızılpınar’a ya da bu Gümüşün Pınarı’na gelir, avuçlarımı bir araya getirir tas gibi kullanarak buz gibi o nefis sularını kana kana içerdim. Sonra billur gibi suyunu bir ayna gibi kullanır, cebimden tarağımı çıkarır saçlarımı tarar, üst başına söğütlerin gölgesine oturur, dallarında öten serçelerin seslerini dinlerdi. Harman zamanı da öğle istirahatlerinde gelir kol ve bacaklarımızı, başımızı yıkar. Pınarın suyundan kana kana içer, içine karpuzu atar, yemekten sonra buz gibi karpuz dilimlerini yer, söğütlerin koyu gölgelerinde halı gibi çimenlerin üzerinde sere serpe yatar, uyur ve dinlenirdik. Şimdi bütün bunlar benim o şeytani fikrim yüzünden yok oldular. Kendimi de bu konuda asla affetmedim.

***

Bu pınarla ilgili yaşanmış iki olayı anlatmadan geçemeyeceğim.

Birincisi: Veligo’mun Aliekber adında delidolu bir oğlu vardı. Babamla Ahmet Dede, Gümüşün’deki ilk dükkânlarında otururlarken, 2 de yorgun argın, susuzluktan damakları kurumuş jandarma gelmiş. Babam “Aliekber, oğlum şu bakracı al, pınara git, bir su getir” demiş. O da babamın dediğini yapmak için bakracı eline alıp koşarak Gümüşün’ün Pınarı’na gitmiş. Bakracı su ile doldurduktan sonra da içine işeyip getirmiş. Jandarmalar vermiş. Onlar da sırayla tepelerine dikip içer içmez, Aliekber’e vermişler. Babam Aliekber’den bakracı isteyince suyu dökmüş. Babam “Oğlum, niye döktün? Ben de içecektim” demiş. Aliekber “Dede, ben bir koşumda gider, tekrar getirim” demiş ve koşarak pınara gidip bakracı yıkayıp içini suyla doldurup gelmesi bir olmuş.

İkincisi: Babamla Ahmet Dede yine bir gün oturularken, Ahmet Dede: “Mustafa, şu bakracı al, götür pınara ısla, gel” demiş. Mustafa pınara gittikten sonra Ahmet Dede, babama bakıp gülerek: “Bak, Hüsüva, Mıstafa şimdi gider, bakracı pınara ıslar, gelir” demiş. Bunun üzerine babam kızarak: “Yav Dede, sen de bu Mıstafa’yı eyice hayvan ettin” demiş. O da “Birez bekle, görürsün” demiş. Mustafa eli boş gelince Ahmet Dede babama dönüp: “Hüsüva, ben sana demedi miydim?” demiş. Babam da Mustafa’ya ağzına geleni çekmiş…

Bu Gümüşün Pınarı bir dile gelse de konuşsa, kim bilir ne ilginç şeyler anlatır. Sonunda da kesinlikle beni asla affetmeyeceğini de haklı olarak dile getirir…

***

BENİM TARLAYA KUYU DEŞMEMİZ

Birkaç yıl feryat edip kardeşlerime “Gelin bunların gözünün içine bakacağımıza Gümüşün’de benim tarlanın içindeki sazlık yere de biz kendimize bir kuyu yapalım. Gerekirse benim o tarlamın tamamını gözden çıkarıyorum. Kendimize güldüreceğimize oraya biz dört kardeş de birlikte bir kuyu yapalım. Hüsüva’nın ne kadar tarlası takımı, bahçesi, ağacı varsa hepsini o kuyudan elde edeceğimiz suyla sularız. Biz o kuyuyu belli seviyeye kadar indirip, çakıllı tabakada birkaç metre daha inersek, bizim kuyumuz onlarınkinin altında olduğuna göre, o pınarın suyu o kuyunun içine nasıl düştüyse, o kuyunun ve Gümüşün’ün tüm dip suları bizim kuyuya düşer. Bizi ortak etmediklerine kendileri pişman olsun” dedim.

Cuma’nın evine gelip gidip ikna etmeye çalıştım. Nihayet, Cuma benden bıkıp usandı: “Tamam, Turaç!” dedi.

Benim niyetim kuyunun yarısının benden, yarısının da Cuma’dan gitmesiydi. Baktım ki Cuma’yı kaçıracağı ve bu projem de tümden yatacak. Bunun üzerine: “Cuma, sen nasıl istiyorsan öyle olsun” dedim. Cuma kendisinin tarlasına 10 metre kala benim tarlanın içinde kuyunun sınırlarını belirledi. Kötenle gelip gidip kındılaları sürdü.

Benim başkanlığımda Mustafa, Cuma’nın oğlu Doğan, Ali’nin oğlu Hilmi ve ben kazmalarımızı, küreklerimizi, bellerimizi, Manilalarımızı alıp kuyunun sınırları içindeki toprakları dışına atmaya başladık. Kenarlarda toprak kabardıkça kabardı. Cuma, Aşılık’a Kara Musa emmiye gidip onun hidrolike bağlanıp çekilen yol yapma aletini getirdi. Kenarlardaki toprakları traktörle oraya buraya çekti. Günlerce biz içindeki toprakları dışarı attık, Cuma da yığıldıkça onları arkasında sürükleyerek uzaklaştırdı. 4-5 metre neredeyse kil tabakası çıktı. Sızıntı sular çukurda birikiyordu. Cuma, Veligo’ya rica edip, onların su motorunu getirdi. Zaman zaman su motorunu çalıştırıp biriken suları dışarı atıyorduk. Bulunduğumuz seviyeden toprağı dışarı atamayacak kadar olununca batı tarafındaki kil duvar sabun gibi kayıp üzerimize geldi, canımızı zor kurtardık. Kuyumuzun yarısı tekrar doldu. Onun tepesinden başlayıp tekrar aşağı seviyeye indik. Kuyunun batı duvarında bir seki oluşturduk. İkimiz aşağıdan bu sekinin üzerine, ikimiz de bu sekinin üzerine atılanları dışarı atıyorduk.

Sabahın erkenden gelip ortalık kararmaya doğru bırakıyorduk. Biz yavaş yavaş çakıl tabakada inmeye başladık. Henüz beklediğim su yoktu ama çok iyi biliyordum ki, kil tabakayı tamamen atlattıktan sonra dip suları akın edip kuyunun içine girecek. Bunu karşı taraf da anlamaya başladı. Seyir amacıyla gelip giden Vahit’le yeğenim Mehmet bize laf dokunduruyorlardı ama biz aldırış etmiyorduk. Kendilerinin kuyularının suyunun kuruyacağını anlayanlar “Bizim su motoruna ihtiyacım var” diye elimizden aldılar, bir daha da vermediler. Ali ile Cuma Elbistan’a gidip bir su motoru satın aldılar. Kaldığımız yerden devam ettik.

Sağanak haline bir yağmur yağmaya başladı. Söğütlerin altına kaçtık. Bir de baktık ki, Veligo’mun karısı Hüsne bacı, köylülerin deyimiyle yel yepirdek yanımıza geldi: “Turaç, ula babam! Bize düşmanlığın ne de bizim aşıları kırdın?” dedi. “Hüsne bacı, neredeki aşılarını kırmışım?” dedim. “Neredekileri olacak, senin bahçenden bizim bahçeye geçip gelip gettiğin yerdeki almaların aşılarını… Orada senden başka geçen yok, babam… Sen kırmadın da kim kırdı?” dedi. “Hüsne bacı, gözünle görmediğin bir şeyi söyleme, bugünlerde kiminle düşmansanız, git onlara söyle… Benim öyle bir ahlaksızlığım yoktur. Sizinle benim aramı açıp seyretmek isteyenler var. Ben bir ağacın dalını kırmayı bırak, düşmanımın bile olsa korumaya çalışan, doğa hayranı bir insanım” dedim. Hüsne bacı da yağmur dindikten sonra yanımızdan gitti.

Bizimkiler bıkıp usandılar ama ben belirlediği hedefe ulaşıncaya kadar, her neye mal olursa olsun, direnen, yoluna devam eden bir insandım. Sevket Süreyya Aydemir’in “Suyu Arayan Adam” romanındaki “Daha derine, daha derine!..” sözünü anımsayıp bizimkilerin peşini bırakmıyordum ama nihayet 40 günlük emekten sonra Doğan: “Emmi, nalet olsun kuyusuna!.. Bir deri bir kemik kaldık. Kuyunun içinde bizi mi öldüreceksin!.. Vallah bundan sonra elime küreği alıp kuyuya inmem!” dedi. Diğerleri de Doğan’ın kazan kaldırmasını fırsat bildiler. Arzu ettiğimiz kadar olmasa da artık bizim de suyumuz vardı. Kurumaya yüz tutmuş ağaçlarımızı bu kuyunun sularıyla canlandırmıştı.

Bir sene sonra evimi ve tarlalarımın bir kısmını satıp oradan uzaklaştım. Bir daha da oraya doğru dürüst uğramadım. 2015’te Cuma’nın oğlu yeğenim Cahit: “Emmi, biz harman yerine sondaj kuyuları vurduk, istiyorsan Gökçeören’in göletinden çıkan toprakları atacak yer arıyorlar. Oran çıkan toprakları taşıyan kamyonculara söyleyim de o kuyunun içini toprak doldurtayım. Kocaman çukur, artık işimize de yaramıyor, bari tarlaya yazık olmasın” dedi. Ben de 40 günlük emeğimize acıyarak “Olur Cahit, sen bilirsin” dedim. Cahit o kuyunun içini böylece doldurmuş, emeklerimiz de kuyu da tarih oldu… Hey gidi günler hey!..

MIĞO MUHARREM’İN KUYU DEŞMESİ

Bir süre sonra Hüsün emmimin oğlu Muharrem bizim kuyu deşmemizden ilham alıp kendi bahçesini susuzluktan kurtarmak için bahçesinin alt tarafında Gümüşün Pınarı’nın hemen üstünde kuyu deşmeye başlıyor. “Bizim kuyu kurur” diye bıraktırıyorlar. O da evine yakın bir yerde bahçesinin içine Gümüşün Pınarı’nda yukarıda birkaç metre kare çapında bir kuyu deşmeye karar veriyor. Malzemelerini alıp başlıyor. Bir süre sonra nemli toprak bitiyor, yerini kayaya bırakıyor. Ben de gelip gidip gözetliyor, inceliyor, işaret diliyle moral vermeye çalışıyordu. Yanımıza karısı Deli Hane ablam geliyor, bize: “Yok babam yok, boşuna deşiyor. Burada su çıkmaz” diyordu. Ben de orada su çıkacağının işaretlerini anlatıp, bıraktırmamasını, suyun kayanın altında yattığını söylüyor ve buna inanıyordum.

Haney, benim söylediklerimi Muharreme anlatıyordu. Muharrem günler sonra kayayı balyoz, murç ve Manilalar yardımıyla oya oya biraz daha aşağı indi. Su sızıntılarını görünce “Meyyy!.. Meyyyy!..” diye sevinmeye başladı. Ben işaret diliyle “Devam et!.. Devam et!..” dedim. Muharrem birkaç gün sonra kayadan bir yarık açmayı başardı. Bu yarığın altında çağıl çağıl akan suyun sesi gelmeye başladı. Muharrem suyu görünce sevinç çığlıkları atarak “Meyyyy!.. Meyyyy!.. Meyyyy!..” diye kuyunun dibinde yukarı doğru bize bakıp neşeyle gülüyor, oynuyordu.

Orada bulunan biz seyirciler de bu sevince katıldık. Ben de hem mahcup olmamanın, hem de Muharremin emeklerinin boşa gitmemesinin sevini yaşıyordum. Susuzluk ölüm, su da yaşam demekti. Sevincimiz ve bayram edişimiz bunaydı. Onlardan daha fazla ben seviniyordum.

Muharrem’e “Hele şimdilik bırak” dedim. Haney’e  “Elbistan’a git şöyle bir monofaze elektrikli su motoru, evinizden buraya kadar uzanan o motoru çalıştıracak güçte bir ucunu su motoruna, diğer ucuna da bir fiş eklenmiş elektrik kablosu, şartel, fişe uygun sıva üstü priz, motorun arkasına 4-5 metre su borusu monte ettir, borunun kuyuya girecek ucuna da bir supap eklet, suyu evine götürebilecek kadar da o motorun çıkışına uygun hortum al gel, ben burada monte ederim” dedim. Sonra bu söylediklerimi bir liste haline getirip, açıklamalar yapıp Haney’e verdim: “Sen bunu elektrikçiye götür ver, o gereğini yapar, yardımcı olur” dedim.

Hergin’in Nene Hatun’u Rahmetli Haney ablam, bir gün sonra Elbistan’a gidip kendisine yazdığım malzemeyi getirdi. Ben de kurulumunu yaptıktan sonra,. Su fışkırdıkça herkeste bir keyif, bir keyif… sorma gitsin!.. Bu kuyu işinde en kazançlı çıkan Muharrem’di. Hem kendisi bahçesini kurtardı, hem de kapısına traktörlerinin arkasındaki birkaç metre küp su tankerleriyle gelenlere su verdi. Sonraki yıllar o suyla yalnızca bahçesini değil, bahçesinde yetiştirdiği sebzelerini suladı. Şimdilerde ne durumdadır bilmiyorum.

23.05.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KAYIP BAŞBAKAN ARANIYOR!

imagesDikkat!.. Dikkat!..

Sayın başbakanımız 4 Mayıs’tan beri kayıptır! Türkiye Cumhuriyeti günlerdir başbakansız olarak

yönetilmekte ve kan gövdeyi götürmektedir! Görenlerin, yerini bilenlerin şehitlerin ruhu, gazilerin sağlığı aşkına ve de insaniyet namına bildirmeleri ilanen tüm halkımıza önemle duyurulur! Yerini bildirenler bundan sonraki düğünlerimizde başköşede yerlerini alıp, icabında nikâh tanığı olabilecekler, ayrıca bol kepçe dolar, euro ve sarı liralar ile ödüllendirileceklerdir!

Adres: TBMM Parlamentosu

16.05.2016

Turaç Özgür

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HALKINA ZULÜM EDENLERİ ALKIŞLAMAYIN!

Zalim birinin her söylediğini tanrının sözüymüş gibi hiç düşünmeden kabul edip onaylar, ayağa kalkıp elleriniz patlayıncaya dek alkışlarsanız, haklı olarak kendini tanrı sanır; sizi de kulları ya da istediği zaman burnunu silip, buruşturup çöp sepetine atabileceği bir kâğıt mendil olarak görmeye başlar.

Eğer sizde zerre kadar insanlık onuru, gururu, namus anlayışı, kişiliğinize ve ulusunuza saygınız varsa, bu zavallı durumlara düşmemek için olumlu ya da olumsuz her kararınıza dikkat edin!

20.05.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YAŞAMIMIZDAKİ 1 VE 0’LAR

Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda belirir, içeriye kız­gın bir bakış atıp kürsüye geçer.

Tebeşirle tahtaya kocaman “1” rakamını çizer. “Bakın!.. Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey.” Sonra l’in yanına bir 0 koyar. “Bu, başarıdır. Başarı, bir kişiliği 10 yapar.” Bir 0 daha: “Bu tecrübedir. 10 iken 100 olursunuz.”

Sıfırlar böylece uzayıp gider: Yetenek… Disiplin… Sevgi… Saygı…

Eklenen her yeni 0’ın, kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatır hoca… Sonra eline silgiyi alıp en baş­taki l’i siler. Geriye bir sürü sıfır kalır ortada ve hoca yorumunu patlatır:

“Kişiliğiniz yoksa öbürleri hiçtir.”

Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülür.

—–

Bu da Turaç Hoca’dan: Korkunuzdan gıkınız çıkmıyor ve cesaretiniz yoksa, siz şerefsiz olmaya, hain olmaya, sülük gibi yaşamaya layıksınız!..

14.05.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CHP’YE UYARIM

EY CHP!

Diyelim ki, milletvekillerinizin yarısının dokunulmazlıkları kaldırıldı, yargılandılar, içeri atıldılar. Hırsızlar, rüşvetçiler, ülkeyi yağmalayıp zimmetlerine geçiren iç ve dış hainler halinize bakıp kıkır kıkır gülüp dışarda gezerken, geriye kalan yarınız örgütünüzü harekete geçirip bu Bizans oyunlarıyla içeri düşürdükleri milletvekillerinizi ve Türk ulusunu ezenlerin analarından emdikleri sütü burunlarından getirmezseniz siz benim gözümde artık yok hükmünde olursunuz. Bunu asla unutmayın!..

20.05.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HATANIHOTAN, KALE ARKASI, DEĞİRMEN ÖNÜ, HERGİN

39Aşı Kayası’nın birkaç yüz metre doğu tarafında Elbistan’a giden yolun ve sulama arkının altında Hüsün emmimin oğlu rahmetli Mustafa’nın 10 dönüm civarında kuzeye doğru gittikçe daralan bir tarlası vardı. Bu tarlanın alt tarafını Sarsap Çayı’ndan gelen seller götürdü. Üst tarafında bir evlek kadarını da sonradan işlenen sulama arkı götürdü. Bunun hemen bitişiğindeki 5 dönüm kadar bir tarlayı da kuzey doğusundaki meraya göz koymuş olmalı ki Veligo’m Aşağı Yapalaklı birinden satın aldı.

Su arkının şişip sık sık patlaması sonucu ark biraz yukarı kaydırılınca bu tarlanın yarıdan çoğu su arkının içinde kalıp kullanılmaz hale geldi. Geriye arkla yol arasında ancak bir öküz sığacak kadar yer ya kalmış ya da kalmamıştı. Veligo bu şalvar bağı kalınlığındaki tarlasını bahane edip yolun üzerindeki 45 derece meyilli merayı sürmeye başladı. Her yıl genişlete genişlete güneyde Oluklu deresine, kuzeyde Armutlar deresine, kuzey doğuda da uzata uzata babama bıraktırıp kardeşlerine sürdürdükleri Oluklu sırtlarındaki tarlaya dek dayayıp köy merasını başta kendisinin olmak üzere koyunların, kuzuların, sığırların sıpaların otladıkları meradan kocaman bir tarla yaptı. Hem tarıma açılması nedeniyle toprak erozyonuna uğraması kesin olan mera elden gitti, hem de iki koyunun, iki ineğin geçeceği bir geçit kalmadı. Aşılık’taki çayırlarda camızlarımızı otlatmak için kullanmak zorunda olduğumuz bu dar boğazdan karşı tarafa geçerken, etrafa zarar ve ziyan vermemek, azar işitip dayak yememek için korka korka geçirirdik.

Babam beni bir gün ilk defa olarak kır ata bindirip öküzlerini Aşılık’a otlatmaya götüren Hüsün’ün peşine taktı. Hüsün de kendi atlarının üzerinde öküzlerini bu dar geçitten geçirdikten sonra atını dizginleyip öküzlerin önünü kesip Aşı Kayası’ndan tarafa döndürecekti.

Bizim kır at kendisinden önde giden ya da koşan bir at gördüğünde bunu adeta gurur meselesi eder, şaha kalkıp onu mutlaka geçerdi. Kır at altımdan birden parladı, dörtnala koşmaya, Hüsün’ün atını geçmeye çalıştı. Ben de paniğe kapılıp atın üzerinden taşlı yola tepemin üzerine kendimi atıverdim. Yıldızları sayarken, başımdan oluk gibi kanlar akıyordu. Bir mucize sonucu nasıl kurtuldum, ölmedim bilemiyorum. Aklımın yarısı o zamandan uçup gitmiş olabilir. Ata bindiğim ilk ve son günüm olacaktı. Bunu unutmam olanaksızdır.

***

Aşı Kayası’nın karşısında birkaç yüz metre kuzeyinden Sarsap Çayı’ndan ayrılan su arkı, Aşı Kayası’nın önünden geçer, biraz ilerisindeki kayalık dağ çıkıntısının kenarından taş duvarlarla kayalar arasındaki su arkından giderdi. Buraya bu taş duvarlardan dolayı Örünün Burnu denirdi.

Örünün Burnu’ndan sonra bu su arkı, Kale diye adlandırılan tepenin eteğinden ve Hergin’in evlerinin altından geçer, bizim evin 200 metre kadar güneyinden, 30 metre kadar aşağıdaki babam ve amcalarıma ait olan değirmene ulaşırdı. Değirmen arkının geçtiği yerlerde kimin tarla veya bahçeleri varsa üzerindeki selvi, kavak ve söğütler; aynı şekilde Sarsap Çayı boyunca uzanan tarla ve bahçelerin eteklerindeki ağaçlar da o tarla ve bahçelerin sahiplerine aitti. Gerek değirmen arkı, gerekse Sarsap Çayı boyunca Aşılık’a bu ağaçların gölgelerinde kuş sesleri dinleyerek gider gelirdik.

Babamın anlattıklarına göre: Örünün Burnu’ndan Hergin’in evlerinin batı istikametine doğru köyü ikiye bölen kuru dereye dek olan değirmen arkının altındaki bahçeler, tarlalar, üstündeki bağlar ve tarlaların bir kısmı Küçük Yapalak’ta karşılığı verilerek Seyfalioğullarından alınmış. Hacıa emmim buralara el koyup babamla büyük emmimi dışlamış. Hüsün emmim ile babam da çaresizlikten hepsinin ortak olduğu 10 dönüm kadar olan Büyük Bahçe’nin (dut bahçesi) güneyinden değirmene, Sarsap Çayı’ndan Değirmen Arkı’na dek olan 20 dönüm kadar yeri kendi aralarında doğusu Hüsün emmimin, batısı da babamın olacak şekilde paylaşıp bahçe yapmışlar.

Bizim bahçenin içinden değirmene giden, etrafı çalı ve selvilerle kaplı bir yol vardı. Bu yolla değirmen arkının arasında adına Küçük Bahçe dediğimiz bir dut bahçemiz, bahçenin bitiminde değirmen tarafında adına “Beşik Kaya” dediğimiz üzeri oyuk bir kaya vardı. Bal tadındaki dutlardan doya doya yedikten sonra o kayanın üstünde yatar kuşların cıvıltısını, böceklerin sesini, değirmene akan suların şırıltısını dinleyerek masmavi gökyüzünü seyreder, gelecekle ilgili hayaller kurardım. Aklımın ucundan bile geçirmediğim engeller yüzünden şimdi o hayallerimin binde birini bile ne yazık ki gerçekleştirmiş değilim. Hayallerimle birlikte ben de hüsrana uğradım.

Değirmenden dökülen ve Sarsap Çayı’ndan beslenip de toprağın altındaki çakıl taşları arasında süzüle süzüle gelip, bizim bahçenin altından tepen pınarın buz gibi sularını yazın sıcağında kana kana içer, yanı başındaki söğüt ağaçlarının gölgesinde yeşil çimenlerin üzerine uzanırdık. Gümüşün’ün Pınarı’nda su getirmeye üşenen genç kızlar, gelinler bu pınardan evlerine satırlarla su taşırlardı. Bu pınar ve değirmenden akan sularla V şeklinde bir bataklık oluşmuştu. Bu bataklığın içindeki çayırları, sazları dişlemek için giren camızlarımız bazen gırtlaklarına dek batağa saplanırlar, herkes onları çıkarmak için gelirdi. Bataklığın vıcık vıcık ılık sularında hem camızlar yatıp geviş getirip keyif yaparlar, hem de biz çocuklar eğlence olsun diye çamurlara bulanır, sonra yanı başındaki Sarsap Çayı’nın oldukça derin ve durgun sularındaki gölde çimerdik. Camızları da çamurlarından arınması için derin sulara sokar, yüzdürür, üzerlerinde gider, gelirdik. Bu keyfi yaşayamayanlar ne kadar zevk aldığımızı asla bilemezler.

***

Değirmen ilkbahar, yaz ve güz aylarında sürekli olarak çalışırdı. Çevre köylerden kağnılarla, eşeklerle buğday, arpa öğütmeye gelen nöbetçilerin sesleri hiç eksik olmazdı. Bir de geceleri, hele de mehtaplı gecelerde değirmenin önündeki bataklıktan gelen kurbağaların “Vırak, vırak, vırak!..” sesleriyle çıkardıkları o doğal orkestrayı dinleyip de insanın büyülenmemesi için ruhsuz ya da ölü olması gerekirdi. Bu sesleri dinleyerek büyüdüm. Ne yazık ki, Sarsap Çayı’nın can çekişmesi, değirmene suyun gelmeyip kapanmasından sonra o bataklıkla birlikte kurbağa sesleri de kaybolup gittiler.

Bizimkiler bir zamanlar değirmenin önündeki çimenli alana harmanlarını dökerlermiş. Boğazına çok düşkün Hüsün emmim firik mısır pişirirken harmana sıçrayan bir kıvılcım bütün harmanları alev alev yakıp yok etmiş. Hacıa emmim de kendisinden büyük Hüsün emmimi dövmüş, o da küsüp başını alıp gitmiş. Üzerinden yarım asır geçmesine karşın o güzelim çimenlerin birçok yerlerinden ot bitmezdi.

Bir yıl Gülğar Cuma bu değirmene su sıyırtıcısı olarak girmişti. Bahçeler akan suyu sıyırtıp değirmenin önündeki çimenlerin, söğütlerin gölgesinde yatar uzanır, kendince keyif çatardı. Bir gün bana: “Ula Turaç, sana zeki, akıllı çocuk diyorlar. Hele gel de sana bir soru soruyum, kime sorduysam bilemediler. Bakıym sen bilecek misin? Kafan çalışıyor mu, çalışmıyor mu belli olur. ‘Yat uzan, para kazan’ nedir?’ bilirsen sana aferin” dedi.

Yanıt olarak vermediğim hiçbir şey kalmayınca kendisi: “Ula ben de seni bir şey biliyor sanıyordum. Demek ki sen de boşmuşsun. Yat uzan para kazan, değirmen tozculuğudur ula, değirmen tozculuğu!.. Bak, ben akşam sabah yatıp uzanıyom, para kazanıyom. Yaptığım işin hepsi Aşılıklara kadar gedip gelip suları sıyırtmak, değirmenin temizliğini yapmaktır. Buna yat uzan para kazan denmez de ne denir?” dedi.

Gülğar Cuma’ya göre bu, emeksiz bir işmiş… Bu tozculuk işinde yatıp uzanıp para kazanıyormuş… Tozcunun görevi: Suları sıyırtmak ve değirmenin içini temizlemektir. Buna karşılık değirmende öğütülen unlardan bir miktar almaktı.

Bu Gülğar Cuma da aksinin biriydi. Bir gün Yukarı Yapalaklı bir nöbetçinin canını sıktı, ben de ona eşlik ettim, adama durup dururken küfrettik. O da belinde zulaladığı kocaman kamayı çıkarıp atmaca gibi bizi kovalamaya başladı. Gülğar Cuma’yı yakalamak mümkün mü? Adamın elinden kamayı görünce tabana kuvvet deyip uzun bacaklarıyla Mamo emmigilin bahçesinden girip, Sarsap Çayı’nı bir ceylan çevikliği ile geçip kayboldu. Ben de onun arkasından arkama bakarak kaçıyordum, ayağım bir yere takılıp yuvarlandım. Adam bana yaklaşınca, beni şimdi keser diye feryadı bastım. “Sen korkma ula çocuk! Saa bişey yapmam emme o essoğlu esseği yakalarsam vallaha keserim!” deyip kovalamaya devam etti. Sonra yakalayamayacağını anlayınca geri dönüp geldi. Gülğar Cuma’nın yüzünden az kalsın IŞİD’çilerin kurbanları gibi boğazlanıyordum; çocuk olmam nedeniyle affa uğramıştım.

İliklerine kadar fakir ya da Karun kadar zengin de olsa, köyümüzde kimseye bedava ekmek vermezlerdi. Birkaç yıl büyüdükten sonra her çocuğun mutlaka tavuk civcivlerini kargalara karşı gözetlemek, bostanı ya da bahçeyi beklemek, çalışanların azıklarını götürmek, kuzuları, koyunları, koçları, inekleri, öküzleri, camızları, atları yaymak gibi, saymakla bitmez birtakım görevleri vardı. Boş boş gezenlere, hiçbir şeye yardımı olmayanlara kimse iyi gözle bakmazdı. Her insanın emeğin değerini bilmesi, başkalarının sırtından bit gibi, kene gibi yaşama alışkanlığı kazanmaması için bana gör iyi de ederlermiş.

Kesinlikle her çocuğun önünde yaydığı, kendilerinin veya ağalarının malları vardı. Sabah ve öğle azıklarımızı çıkınlarından çıkarıp hep birlikte söğütlerin gölgesinde, çimenlerin üzerinde şimdikilerin piknik dediklerine benzer doğal bir yaşam tarzı olarak yer, güler oynardık.

Bir gün köyün sığırını sıpasını yayan bütün çocuklar bir araya gelmiş, değirmenin önünde, söğütlerin gölgesine azıklarımızı yiyorduk. Yukarı Yapalaklı bir nöbetçi yanımıza gelip “Usaklar, afiyet helal olsun!.. Ula ekmeğinizin arasına koyup katık edecek bişey bulamazsanız, yavan ekmek yiyeceğinize bir kısmını güneşte kurutup katık edin, öbürünün içine koyup yeyin” diye bize akıl vermişti.

Bu değirmenin önü bizim için hem bir panayır yeri, hem de bir hayat okulu gibiydi. Farklı yerlerden değirmene gelen insanlarla konuşur, onlardan farklı şeyler öğrenir, bu şekilde gerçek hayat dersimizi yaşayarak alırdık.

Bir gün değirmene gelen Yukarı Yapalaklılardan birisi abim Cuma’ya: “Ula çocuk, sen kimin kulu, kimin ümmetisin?” diye soruyor. O da da kul nedir, ümmet nedir nerden bilsin: “Ben Hüsüva’nın kulu, Zalğa Hatının da ümmetindeyim” diyor. Uzun yıllar Cuma’nın bu yanıtını söyler gülerdik.

***

Değirmenden dökülen sular, bir sulama arkıyla dağın eteğinden Değirmen Ocağı’na gider, orada az miktardaki tarlaları sulardı. Ark altındaki düzlükte babam ve emmillerimin kocaman söğüt ağaçları vardı.

Bizim bahçenin altında Hüsün emmimin oğullarına ait dev yapılı söğüt ağaçları, bahçelerinin kenarlarında da dev kavaklar, selviler vardı. Bu kavakları, selvileri satmışlar, bir gün o güzelim kavaklar, selvilerin hepsi yerlerde yatıyorlardı. Çocuk gözümle içime bir hüzün doğmuştu. Bir kısmını da iskele kurdurup kereste yaptırıyorlardı. O zamanın olanaklarıyla tahta biçilecek selviler, kavaklar belli ölçülerde kesilir, dalları, budakları, kabukları temizlenir, iskelenin üzerine çıkarılır, sabitlenir, bir adam yukarıda, bir adam da altında hızarı sürekli olarak bir yukarı, bir aşağı doğru düzgün bir şekilde çekip tarak dişleri gibi iskelenin sonuna dek keserlerdi. Bunun seyrine doyum olmazdı.

Babam ve Hacıa emmim gibi Hüsün emmimin de iki karısı vardı. Büyük karısı Eşe dezemden 2, oğlu, 4 kızı; küçük karısı Gülender bi’den de 2 oğlu, 1 kızı vardı. Bizim pis geleneklere göre kızlar insan yerine konulmadıkları için mirastan pay alamazlardı. Babadan kalanlar erkek kardeşler arasında paylaşılırdı. Çoğu zaman ilk eşten olan erkekler, ikinci eşten olan erkekleri de dışlar ya onlara hiçbir şey vermek istemezler ya da göz boyamak için birtakım kırıntılarla başlarından savmaya çalışırlardı. Bunlardan biri de Hüsün emmimin büyük oğullarının küçük oğullarına karşı davranışlarıydı.

Her neyse, bu kavak ve selvilerin taksimi konusunda anlaşamayan kardeşler arasında çıkan ölümüne kavgada birbirlerine girdiler, kavak ve selvi dallarıyla birbirlerinden kafa, göz bırakmadılar. Yardıma gelenlerin aracılığı ile kavga yatıştırıldı ama paylaşımda galipler, her zaman olduğu gibi, abiler oldu. Biz çocuklar bu kavgada bir şey yapamadığımız için sadece seyretmek zorunda kaldık.

***

Bu söğütlerin altında halı gibi yeşil çimenler vardı. Yazın söğütlerin koyu gölgelerinde oturup, uzanmanın tadına doyum olmazdı. Çocukluğumda dini bayramlar sıcak aylarda gelirdi. Bayramlarda bu söğütlerin ana dallarına “hatapan” dediğimiz salıngaçlar kurar, üzerine darbelere dayanıklı kocaman bir tahta koyar, karşılıklı 4-5 kişi biner, çılgınlar gibi salınırdık. Bayramlarda bol şeker yediğimiz için midem bulanır istiğfar ederdim.

Bir gün eniştemiz Hayrı emmi, traktörlerini çalıştıramayınca değirmenin önündeki düzlüğe kadar ite ite getirmiştik. Son çare olarak orada kendiri kasnağa sardı, bujileri söküp başlarına fitil taktı, fitilleri ateşleyip yuvarına takıp anahtarla sıkıştırdı, kompresörü kaldırdı. Sonra vermiş olduğu komutla biz çocuklar, gençler de kendiri çekip kasnağı hızla döndürmek için koşturduk. Hayrı emmi kompresörü düşürüyor, traktör çalışmaya başlıyor. Kasnaktan kurtulamayan kendir etrafına sarılmaya başlıyor. Ben kendirin fazlalığını koluma dolayıp en önde koştuğum için aniden kendimi yerde buldum ve hızla traktöre doğru sürükleniyordum. Kompresörü kaldırıp düşürmekle görevli Hayrı emmi çeviklik yapıp kompresörü kaldırıp traktörü stop ettirdi. Eğer bir saniye daha gecikmiş olsaydı, ben çoktan tahtalıköyde beni dört gözle bekleyen hurilere kavuşmuş olacaktım. Bunu hiç unutmam. Bu tür şeyler en ufak bir ihtiyatsızlığı kabul etmiyor; bunlardan ders almak gerekir.

***

Hergin’i doğu batı yönünde ikiye bölen derenin kuzeyinde, Sarsap Çayı’na göre100 metre kadar yüksekliği olan Kale’nin eteklerinde, cepheleri güneye bakan evler, ahırlar, ağıllar vesaire genellikle Hacıa emmimin oğullarına; aynı derenin kuzeye bakan güney cephe yamacındaki evler, ahırlar, ambarlar da genellikle babam ve Hüsün emmimin oğulları Mamo ve (Birader) Haydar emminindi.

Hacıa emmim sağlığında yapılıp da oğlu Haydar emmi tarafından oturulan ark altındaki bahçe içindeki 2 katlı evin dışındakilerin tamamı tek katlıydı. Bahçeler Haydar, Veli, Hayrı ve İbrahim kardeşler tarafından paylaşılınca bu evle birlikte bahçenin bu hissesi İbrahim Kale’ye düşmüş olduğundan Haydar Kale, Kale’nin güney yamacına sonradan 2 katlı bir ev yaptı. Onun altında kardeşi Veli Kale’nin evi, Veli Kale’nin batısına da Hayrı Kale’nin kendisine sonradan yaptırdığı ev vardı. Hayrı Kale’nin evinin altındaki dar sokağın hemen altında Veli Kale’nin, Kel Mustafa ve kardeşi Muharrem’in, Hayrı Kale’nin, Veli Kale’nin, daha sonra Haydar Kale’nin birbirlerine bitişik ev, ahır, samanlık ve ağılları vardı.

Haydar Kale’nin ağılının arkasındaki yolun üstünde doğu tarafı samanlık, batı tarafı traktör garajı olarak kullanılan bir evimiz vardı. Ondan sonra bir yol, yoldan sonra da biri şimdi yeğenim Haşmet’in evinin yapıldığı yerde, diğeri de onun üzerinde sırtını kayaya dayamış olan 2 adet ağılımız, ikisinin arasında kocaman bir kaya vardı. Bu kayanın üzerine çayırlarımızı vurduğumuz bir haymamız vardı.

Bizim 35’lik traktörü abim Ali kullanırdı. Şimdiki traktörler gibi marşa basarak çalıştırmak nerde… Stop edildiğinde ya önündeki bir girişten sokulan kolla volan hızla çevrilerek, ya kasnağa kendir sarıp bu kendirden tutan bir sürü insanı koşturup kasnağı döndürerek, ya bir bayırdan aşağı iterek çalıştırırdık. Her durumda da bujiler yerlerinden sökülür, uçlarına fitil takılır, bu fitiller ateşlendikten sonra yerlerine takılıp anahtarla berkitilirdi. Çok zahmetli ve yorucu, ilkel bir şeydi. Bütün bunlar traktörleri kullanmaya başlayıp da akü almayan, marşla çalıştırma sistemlerini kısa zamanda devre dışı bırakan uyanık köylülerin yöntemiydi.

Ali, bir gün garajın yukarısında yokuş aşağı park ettiği traktöre bindi, bizler de arkasından ittik. Birkaç metre sonra traktör takla attı, Ali’nin üzerinden atladı ama ayakları traktörün arka tekeri ile çamurluğu arasına sıkışıp baş aşağı sarktı. Bizler bağrışmaya başladık ama Ali büyük bir şans eseri kesin bir ölümden döndü. Bu kaza Ali’nin ilk ve son kazası değildi. Sırası geldikçe onları da yazacağım.

Bizim garajın doğusunda Zeynep bibimin kocası Ahmet Dede bizimkilerin izniyle sonradan bir ev yaptı. Onunla Hayrı Kale arasında da Muharrem bir ev yaptı. Muharrem, Gümüşün’e bahçesinin üzerine bir ev yapınca, burasını Veli Ağa’nın desteği ile Kako Hacı’ya sattı. Kako Hacı akrabadan olmayıp da Hergin’e yerleşen ilk ve son kişidir.

Hergin deresinin güneyinde cepheleri kuzeye bakan evlere gelince, doğudan batıya doğru ağaçların üst seviyesinde benim doğduğum yıl yapılan evimiz, onun altındaki ahır, samanlık, ambar ve çiftçi-çoban evlerimiz, sokağın kuzey batısında Hacıa emmimin oğlu Haydar emminin hissesine düşen eski ev, ahır, samanlık, biraz boşluktan sonra batısında Hayrı Kale’nin hissesine düşen eski bir ev, onun arkasında da yer seviyesindeki kayanın içine oyulmuş 2 adet arpa kuyumuz vardı.

İlkbaharda ekeceği biderlik arpaları babam arpalar nemlenmesin diye her tarafını yeterince samanla besletir, bu kuyulara itina ile koydurur, üzerini de toprakla kapattırırdı. Küçük tümseklerin altındaki arpalar ilkbaharda arpa ekimine dek orada kalırdı. Zamanı gelince aynı titizlikle oradan çıkarttırırdı. O kadar uygun yerimiz, ambarımız olmasına karşın biderlik arpaları oralara koydurmayıp da bu kuyulara koydurmasını bir türlü anlayamazdım. Küçük Yapalak’taki evimizde de tandırın bulunduğu yerde topraktan bir kuyumuz vardı. Sonraki yıllar bu kuyular tümden terk edildi..

Bizim evin güneyinden tepeye doğru Hacıa emmimden Hayrı Kale’nin hissesine düşen evler. Bunların içinde en yüksekte ve diğerlerine göre daha yüksek, büyük ve donanımlı, bütün vadiyi gören, önünde alçak bir girişi olan taş bir oda vardı. Bu tarihi odada dedem Mamo Ağa otururmuş. Çocukluğumda 2 karılı Diricanlı Hasso Koca oturuyordu. Hayrı Kale, Kale’nin eteğine ev yaptığında bunların taşlarını söküp oraya taşıdı. Buralar da ören viran oldu.

Bizim evin arka bitişiğindeki ahır ve samanlık sonradan yapıldı. Batımızda Mamo emminin babasından kalma eski evleri vardı. Mamo emminin evi ile bizim ev arasında arkadaki ahıra gidip geldiğimiz dar bir geçit vardı. Mamo emmi, Veli Kale’nin ahır ve ağılının önüne yeni yaptıracağı evin temellerini atmış, Veligo “Burada sana ev yaptırmam”, Mamo emmi de “Sen kim oluyorsun da yaptırmıyorsun?” diye sürekli kavgalar ediyorlardı.

Bu kavgalar sürüp giderken bir harman zamanı bu dereden önünde taşları, kayaları sürükleyerek korkunç bir sel geldi, o güzelim yeşil dereyi ve Mamo emminin yeni yapacağı evinin temelini silip süpürdü, dereyi çakıl taşı ve iri taşlarla doldurdu. Veligo’nun döğüş kavga ile engelleyemediği bu yeri sel yasak etti. Veligo’nun ahır ve evlerinin önü kapanmaktan kurtulurken, Mamo emmi de eski evlerini söküp, yerine yenisini yaptı. Bir zembille geçemediğimiz ikimizin arasındaki geçit birazcık genişledi. Önündeki 2 odalı evi de benim yokluğumda babamı kaale almayarak 1972’de ikimizin ortak yararlandığımız yeri gasp ederek yaptı. Meydanı gasp ettiği yetmiyormuş gibi iki evinin arasındaki yolumuzu da iki girişli garaj olarak kullanmaya başladı. Burası için verdiğim mücadeleler sonucu birbirimizle neredeyse kanlı bıçaklı düşman olduk. Sonunda evimi abim Ali’ye satıp oradan kaçmak zorunda kaldım.

***

Konu başlığında “Hatanıhotan” adı geçmektedir. “Bu Hatanıhotan da nereden çıktı? Biz orasını Oluklu Deresi’nin Ağzı ya da Leyleklikler olarak biliriz” diyenler olabilirler. Her şeyi bilmek zorunda değilsiniz ama bildiklerinizin öncesini arkasını da bilmenizin hiçbir sakıncası yoktur. Hatanıhotan’dan ve dilinden bal damlayan rahmetli Eşe dezemden söz etmezsem kesinlikle olmaz.

Hüsün emmimin oğulları tarla takım paylaşımı konusunda bitmez tükenmez kavgalar veriyorlardı. Mamo emmi henüz eski evinde otuyordu. Bizden tarafta bir tandırlık vardı. Orada Eşe dezem ekmek yaparken, “Eşe deze, Haydar emi ile mamo emmi, Hüsün emmimin oğulları da Muharrem’le Mustafa değil mi? Niye onların haklarını vermiyorsunuz?” deyince, “Yagrum, Mamo2yunan Hayder Hüsün emmiyin dölleri, Muharrem’inen Mıstafa da samanlık dölleridir. Anaları Gülender, onları samanlıkta peydahlayıp kocamı da elimden aldı. Onnara Hatanıhotan’ı verdik, Aşılık’ta Hüso’mun tarlasının yanında bir tarla verdik, Gümüşün puarının üstündeki tarlayı verdik, Körparlardağı bir tarlayı verdik, Böökyarın ordağı tarlayı verdik. Daha ne vereceak? Onnarın bir bacısı var, Mamom’nan hader’imin de dört bacısı var. Herkes hakkına düşenleri gendi gardaşlarına bağışladılar… O samanlık döllerinin haklarına onnar düştü…” demişti. Bu konuşmadan sonra Leylekliklerin üst tarafının Hatanıhotan olduğunu Eşe dezemden öğrenmiştim. Orası aklıma geldikçe hep Hatanıhotan der, rahmetli Eşe dezemi anarım.

Harmanlarımızı değirmenin önündeki tarlamızın içine dökerdik. Henüz abim Doğan da sağdı. Bir gün bana “Turaç, Eşe dezemgilin bahçesine git, Eşe dezeme şöyle bir göründükten sonra kepek almalarından eteğine doldur, kaç, buraya gel…” dedi. Abim Doğan’nın dediğini aynen uyguladım. Eşe dezem arkama düştü: “Eşşek supaları, gıran giresiceler, töremeden gedesiceler, buzdamına giresiceler!.. Mamo’munan Hayder’im kepek almalarından ne istersiiz. Ham ham yolup yolup götürüyorsuuz, zıkkımın dibini yiyeciler!..” diye peşime düşüp harmanlara kadar geldi. Doğan’ın amacı da Eşe dezemi kızdırıp onun küfretmesini dinleyip neşelenmekti. Eşe dezem beni harmanların etrafında kovalıyor, küfürler ve beddualar ediyor, Doğan da kıkır kıkır gülüyordu. Beni yakalayamayınca, “Doğan, bu töremeden gedesice gardaşına söyle de bir daha bizim bağçaya girip Mamo’mun, Hayder’imin kepek almalarını yolup molmasın!..” Oysa, asıl düşmanı ben değil, rahmetli Doğandı…

Bayramlarda köyün bütün çocukları ev ev dolaşır, şekerler, üzümler toplar, büyüklerimizin de ellerinden öperdik. Eşe dezemin ne vereceğini, neler diyeceğini, bizi nasıl karşılayacağını tecrübelerimizle çok iyi biliyorduk. Sıra oraya gelince, Eşe dezemin elini öpmeye giderdik. Bizim geldiğimizi gören Eşe dezem “Çocuklar birez bekleyin, ben geliyom” der, biraz sonra eteğine dut kuruları, kavurgalar doldurur gelirdi. Biz elini öperdik, o da eteğine elini daldırır sevdiklerinin torbasına bir avuç, sevmediklerinin torbasına da avucunu yumar, içi doluymuş gibi torbasına aktarır, her birimizi yanaklarında öper, “El öpenleriiz bol olsun, çok bayramlar göresiiz” derdi. Sonra güle oynaya oradan uzaklaşırdık.

Eşe dezemin üzerine bütün yaşamım boyunca yün eğiren birini görmüş değilim. Sağ koluna eğireceği yünü sarar, damlarının üzerine çıkar bizim ev ile kendilerinin evlerinin arasındaki aralığa, ora alçak gelirse de daha yüksek yere çıkar, iğin sapı yere değinceye kadar eğirirdi. Eşe dezem böyle maharetli birisiydi. Bir günbir kadınla konuşurken “Yagrum, yedi yumak büktüm, her birisi gırnap gimi” dediğini bugün duymuş gibi anımsıyorum.

Hey gidi Eşe dezem hey!.. Küfredip beddua ederken bile insanın gönlünü okşardı, biz onu bir dua gibi algılardık. Geride bıraktığın o kadar güzel anılarım var ki, bilmiyorum ki, hangisini anlatayım. Yaz yaz bitmez. Seni anlatabilmek için birkaç roman yazmam gerekiyor. Seni unutmam mümkün mü? Toprağın bol ve bereketli olsun, ışıklar içinde yatasın!..

18.05.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OLUKLU DERESİ, HASANYURDU, GÜMÜŞÜN DERESİ, ALİSYEDİ’NİN BENİ KURT SANIP VURMAYA ÇALIŞMASI VE ŞEĞO AĞA’NIN AĞILI

25 33 34Tekrar Hatanıhotan’a ya da Leylekli’ye dönecek olursak, yoldan kuzey batıya doğru Hasan Yurdu’na kadar adı Oluklu Deresi olan kuru bir dere uzanır. Bu derenin orta yerinde güney doğuya bakan yamacında Seyit Ağa’nın terk edilmiş bir ağılı vardı.

Bu ağılın arka ve ön tarafındaki düzlüklere Oluklu Sırtları denirdi. Buralar ve Hasanyurdu’ndan Ballıkaya’ya kadar olan bu araziler 1954 yılında Toprak Tevzi Komisyonu tarafından az topraklılara ve topraksız köylülere dağıtıldı.

Köyün bütün çocukları zaman zaman bir gün öncesinden anlaşır, yaydığımız hayvanları Hasanyurdu’na götürür meralara ya da ekilmeyen tarlalara bırakır, biz de hep bir araya gelir oynardık. Susadığımızda yanımızda su götürmemişsek, birkaç gün önceden yağmur yağıp kayaların üzerlerindeki garklıkları (çukur) doldurmuşsa, mendilimizin ya da gömleğimizin bir kenarını gererek ağzımıza dayar süzgeç gibi kullanarak yosunlu ya da içinde böcekler yüzen bu suları doya doya içerdik.

Benden büyük olanlar bir gün çocukça bir oyun keşfettiler: Yokuş aşağı yere oturdular, bacaklarını açarak birbirlerine sıkı sıkı sarıldılar, hep birlikte bir sağa, bir sola yaylanarak “Has nenneni nenni!.. Fas nenni nenni!..” diye koro halinde eğlenmeye başladılar. Bu nakarat sürekli tekrarlanırken belli aralıklarla en öndeki en arkaya geçiyor, oyun böylece devam ediyor, bizimkiler de gülüp neşeleniyorlardı. Ben de bu oyuna katılmak istedim ama abim Cuma: “Sen daha küçüksün, sen bu oyuna girme!..” diye beni azarladı, hevesim kursağımda kaldı.

O çocukça oyunu oynayanların en ufak kötü bir duygu ve düşünceleri yoktu. Hepsi kişilikli, sağlıklı çocuklardı. O yalnızca bir oyundu, kimsenin aklında fikrinde kötü bir düşüncesi yoktu. O neşeli oyunun bir daha oynandığını anımsamıyorum. Bir kere oynanan oyun olarak kaldı. Kimse bu oyunda kendine göre manalar çıkarmasın, o sadece hoşça vakit geçirilen, safça oynanan bir oyundu. O oyuna katılanların hepsi de normal yaşamlarını sürdürdüler, hâlâ yaşayanlar da sürdürmektedirler, hiçbirinin de psikolojisi bozuk değil.

Eğer şimdi öyle bir oyunu oynayıp eğlenen çocukları birileri görseler: “Bunlara sapık, sapkın, ahlaksız, homoseksüel…” diye yaftayı yapıştırırlar, ilgili ilgisiz yerlere ihbar eder, onlar da Çocuk Esirgeme Yurdu’na ya da kimsesiz çocukları koruyup fakir fukaranın çocuklarına sahiplendikleri bahanesi ile açılan Ensar Vakfı türünde vakıf yurtlarına düşerler ve asıl orada korunmasız hale gelip sapık memurların, sapık görevlilerin istismarına uğrarlar, kesinlikle psikolojileri de bozulurdu.

Yaşadığım farklı yerlerde şunu öğrendim: O saf köylü çocukları gerek bedensel, gerekse ruhsal açılardan daha sağlıklı büyüyorlar, geleneksel ve kendi deneyimleriyle kişilikleri daha sağlam ve bağımsız, kimsenin sırtına kene gibi, sülük gibi yapışmadan, kan emmeden yaşıyorlar. Ama kötü huylar kapmasın diye adeta oksijen çadırlarında, küvezlerde tek başına yaşayan şehir çocukları toplumdan daha kopuk, psikolojileri daha bozuk yetişiyorlar. Bu konulardaki gözlemlerimi fırsat bulursam, bir gün yazarım.

Bir gün Oluklu Sırtları’nda bir koyun sürüsü otluyordu. Arkada kalan bir koyunu bir kurt gırtlağından tutmuş, sürükleye sürükleye Hasanyurdu’na doğru götürüyordu. Epeyce uzak olan bizler de çobana bağırıp çağırıp seslendik, çoban duymadı. Bunun üzerine biz koşarak koyunu kurtarmaya çalıştık ama kurt koyunu boğup öldürdü, köpeklerin seslerini duyunca birkaç lokma etini de yutarak kaçtı, gözlerden kayboldu.

Hasanyurdu’nda devlet tarafından dağıtılan çaplar sürüldü. Bu çapların sahipleri hızlarını alamayarak dağ tarafında kalan erozyona sebep olmasın diye dağıtılmayan, sürülmemesi gereken meyilli meraları da kendilerinin hakları olarak görüp kayalık yerlere dek sürdüler. Geri kalan boşlukları da köyümüzün daha önceden sık sık adı geçen güçlü ve gözü açıkları tarafından yağmaladı. Dolayısı ile Hatanıhotan’dan Ballıkaya’ye dek ne bir avuç mera, ne de hayvanların adımını atabilecekleri yol, yolak kaldı.

Ondan sonraki yıllar biz çocuklar da ya sürülmemiş tarlalarda ya da kimileri ekinlerini pırnat ettirdikten, kimileri de biçerdöverlere biçtirdikten sonra Hasanyurdu’na mallarımızı otlatmak için götürürdük. Mallar serbeste biçerdöverlerin arkalarında bıraktıkları çeleleri yerken, bizler de oynardık.

***

Bu Hasanyurdu’nun doğusunda Karahendek’in uzantısı Gümüşün Deresi var. Bizim çocukluğumuzda yaz kış bu derede Karahendek’ten gelen sular eksik olmazdı. Yalnız Hergin’nin koyun ve sığırları bu derenin sularından yararlanmaz, aynı zamanda Evcihüyük’ün koyun ve sığırlarının da zaman zaman bu derenin boğazına yakın yerlerde sadece suya indirilmesine göz yumulurdu.

Gümüşün Deresi’nin başlangıcının doğu yakasında, pınarın karşısında 25 dönüm civarında, bitimine doğru batı kıyısında da bir adet şalvar bağı gibi 5 dönüm civarında olmak üzere babamın 2 tarlası, babamınkiler kadar da Gümüşün Pınarı’nın arkasında ve derenin sonuna doğru 2 adet Hüsün emmin tarlaları vardı. Babamın ve Hüsün emmimin tarlalarının dışında derenin her iki yakasında geriye kalanların tamamı ve en az her ikisinin toplamı kadar olan tarlalar Hacıa emmimindi.

Derenin sağ ve solundaki bu tarlaların sulanması için su arkları vardı. Karahendek’ten gelen sellerle bu tarlaların yarısı erozyona uğrayıp gitti, sulanacak doğru dürüst tarla ve su kalmayınca bu arklara da pek ihtiyaç kalmadı.

***

Gümüşün Deresi’nin içine girmişken özellikle başımdan geçen bir anımı anlatmazsam olmaz.

Bir gün köyümüzün sığırcısı, sıpacısı yaydığımız hayvanları bu Gümüşün Deresi’nde yayıyorduk. Evcihüyük’ün sığırını yayan Çolak Aliseydi ile oğlu Küllü Haydar susayan sığırları derenin boğazına yakın yerine suya indirdiler. Bunlar baba-oğul daha önce bizim köyün sığırlarını yaydıkları için bizimkiler Küllü Haydar’la oturup sohbete başladılar. Ben de derenin doğu sırtlarında kayalık yerde elimde zıpkın, kumacık bitkilerinin etraflarını deşip köklerini keserek sakız kanatıyordum.

Gözleri bozulmuş olmalı ki ben eğilip kalktıkça Aliseydi beni bir kurda benzetiyor. Köroğlu döneminden kalma av tüfeğiyle sine sine bana doğru gelmiş. İri bir kayanın arkasından bana tüfeğini doğrultmuş, tetiği tam çekmek üzere iken, bizimkilerin sürekli bana bağırıp seslenmelerini anlamadım ama kayanın üzerine gelip kartal gibi dikildim. Bizimkilere doğru gırtlaktan tiz bir sesle kıyık kıyık diye sesler çıkardım.

Aliseydi saklanıp nişan aldığı kayanın arkasından çıkıp büyük bir üzüntü içinde “Bayyy!.. Baan de sandım bir kuşşuk!..” (Ben de seni bir kurt sandım.) diye gözleri yaşararak üzüntüyle bana baktı.

Kesin bir ölümden ya da ömür boyu sakat kalmaktan son anda kurtulmuştum. Bunu unutmam olanaksızdır. Mustafa o günleri anarken her zaman bu “Bayyy! Baan de sandım bir kuşşuk!” sözünü söyler, sonra “Ula yavrum, Aliseydi nerdeyse seni kurt diye vuracaktı” der.

Aliseydi gençliğinde Karamağara’nın batı sırtlarında bir kayanın altında kuru toprak çıkarırken sağ eli kayanın altında kalmış. Günlerce kimsenin haberi olmamış, aç susuz, ıstırap çekerek orada öylece kalmış. Ondan sonra kulakları sağır, dili lal, sağ eli de bileğinden kopup çomak olmuş zavallı bir adamdı.

Aliseydi çolak haline ve tek eline karşın, içtiği sigarasını büyük bir maharetle kendisi sarardı. Tütün tabakasını çıkarır, uygun bir yere bırakır, içinden uzun, ince kürdan gibi bir çöp çıkarır, ön dişlerinin arasına alırdı. Sonra sigara sarmak için tabakasındaki kâğıt destesinden bir kâğıt koparır, onun üzerine yeterince tütün bıraktıktan sonra sağlam olan sol elinin başparmağı ile işaret parmağının arasına büyük bir maharetle yerleştirir, dişlerinin arasındaki çöpün yardımıyla yusyuvarlak sigara sarar, kâğıdı yapıştırmak için dişleriyle tırtıklar, diliyle ıslatır, yapıştırır, sigara emziğine takar, muhtar çakmağıyla yakar, tüttürürdü. İki eli de sağlam olan insanlar bile bu kadar güzel sigara saramazdı. Ben onun o şekilde sigara sarmasını zevkle izlerdim.

Aliseydi’nin kulakları hiç duymazdı ama lal da olsa konuşur, derdini ve yaşadıklarını anlatırdı. Okuma yazma bilmediğinden birine “Senin adın nedir?” diye sorduktan sonra erkekse bildiği ne kadar erkek adı, kadınsa ne kadar kadın adı varsa tek tek sayardı. Herkes de kendi adına söylediğinde “Tamam tamam!” derken, başıyla da “tamam” işareti yapardı. O da o adı bir daha unutmaz, ona adıyla çağırırdı. Benim “Turaç” olan adım bildiği adlar arasında olmadığından tanıdıkları arasında adını bilmediği tek kişi de bendim.

***

Bir gün Mustafa kayıp bir malı aramak için Gümüşün Deresi’nde yukarda adı geçen yere tek başına gitmiş. Sonra aklını yarı kaybetmiş bir vaziyette dönüp yaşadıklarını bize anlatmıştı: “Ben oraya gidince, bir kayanın içinden cinler çıktı, kayanın etrafında durmadan dönüp bana baktılar, çok korktum, kaçıp geldim” dedi. Belliydi ki, Mustafa korkusundan psikologların halüsinasyon (sanrı) dedikleri olayı yaşamış. Zavallı uzun zaman o korkusu ile yaşadı, kendisini zor topladı. Çocuklarının kafayı üşütüp ömür boyu psikolojilerinin bozulmasını istemeyen tüm ana-babaların bu tür şeylere dikkat etmelerini öneririm.

Mustafa’nın başında geçen bu tür olayların benzerlerini Küçük Yapalak’ta ilkokul 2 ve 3 sınıflarda 1958-1960 yıllarında geceleri tek başıma bir odada yatarken defalarca yaşadığımı anımsıyorum. O zamanlar rüya ile uyanıkken gördüğüm hayalleri bile birbirlerine karıştırmaya başlamıştım. Çok renkli rüyalar görürdüm. Zaman zaman köylülerin “al bastı” dedikleri olayı yaşar, sabaha dek allarla boğuşur, kan ter içinde uyanır, uyanıkken bile aynı şeyleri gördüğümü zannederdim.

Bir de mezarlıklardan geçerken çok korkardım. Bu korkularımı yenmek için bir gün tek başıma mezarlığa gittim: “Ulan, ben geldim!.. Ne yapacaksanız, yapın!.. Erkekseniz karşıma çıkın!..” diye defalarca bağırıp beklemiştim. Uzun zaman ne karşıma çıkan oldu, ne gözüme görünen bir şey oldu.

Cinlerle de bizi korkuturlardı. “Falan yere işemeyin, cin çarpar. Cinler küllüklerde, mağarlarda yaşar” diye öyküler, masallar anlatılırdı. Biz de o tür yerlere tek başımıza gitmeye korkardık. Bir gün “Cin çarparsa çarpsın, ben de kurtulayım” diye kimseye görünmeden, sırtını bir mağaraya dayamış, içinde cinlerin, inlerin top oynağını söyledikleri ıssız ağıla gidip ağılın içine korka korka girdim. Zifiri karanlık ağılda cinler: “Ulan erkseniz karşıma çıkın, size meydan okuyorum!.. Karşıma çıkmazsanız!..” diye naraladım, bekledim, bekledim… ses seda yoktu. Karşıma çıkan bir cin de olmadı.

Sonra kendi kendime şöyle düşündüm: “Bütün bu hortlakları, cinleri, inleri, alları kafalarında yaratanlar korkak, ürkek insanlardır. Olmayan şeylere inanmışlar, onlardan korkmuşlar, başkalarını onlarla korkutmuşlar. Demek ki, hepsi hayal ürünü…”

Ondan sonra ki yıllar, geceleri yanında geçerken en güvenli gördüğüm yerlerin mezarlıklar olduğunu anladım. Bizim mezarların orada pancar sularken geceleri gider, mezar taşlarının üzerinde oturur, bazen üstlerine yatardım.

***

Tekrar şu Gümüşün Deresi’ne inecek olursak: Bu derenin orta yerinden doğuya Gökçeören’e doğru 500 metre gidilince orada “Şeğo Ağa’nın Ağılı” dedikleri doğru dürüst kullanılmayan bir ağıl vardı. Değirmen Önü’nde iki tarlasının arasında olup da kendisine teklif edilen Sakalların Haydar’ın tarlasını almayıp Veli Kale’ye kaptıran babam, her ne yapacaksa, Köşklü Şeğo Ağa’nın ören viran olmuş, artık kullanılmayan bu ağılını ben liseye giderken satın almıştı. Abim Ali de 1971’de taşlarını getirip evinin temeline atmıştı. Babam da o taşlara, üzerindeki çürük ağaçlara parasını vermiş oldu. Babam rahmetlik de benim gibi işini bilmeyen bir adamdı.

Ağıl deyince gel de ölmeden önce babamın bana verdiği şu öğüdü anımsama:  Bir gün yaz tatilimde babam, büyük anam (analığım) ve ben Ali’nin evinin önündeki balkonda oturuyorduk. Ben de Gaziantep’te öğretmen olarak çalışıyordum. Yaşamı boyunca çiftçilik ve koyunlarla uğraşmış olan babam; bana, sonra da Kızılpınar’a doğru bakıp: “Oğlum, oraya bir ev yap!” dedi.

Oranın neresini olduğunu sordum. Kızılpınar’ın adını bir türlü çıkaramayınca, büyük anama bakıp azarlarcasına: “Avrat, şu meretin adını söylesene, aklıma gelmiyor işte!..” dedi.

O da benim gözlerime bakıp: “Oğlum, babayın işi işte! Ne söyleyeceğini bilmiyor. Oraya dediği yer Kızılpınar’dır” dedi.

Bir büyük anama, bir babama bakıp üzüntü ile gülümsedim: “Ağa, orada dağ başında benim ne işim var?” dedim.

O da: “Sen dediğimi yap oğlum, nediciin!..” dedi. Anladım ki, babam artık kafayı üşütmek üzere… Hem çok üzüldüm, hem de büyük anama bakıp babamın gönlü hoş olsun diye: “Olur ağa, olur; nasip olursa bir gün oraya bir ev yaparım” dedim.

Ondan sonra da doktorunun vermiş olduğu yanlış ilaçların yüzünden her geçen gün babamın durumu gittikçe ağırlaştı, 28 Mart 1983’te bir Pazartesi sabahı 87 yaşında sonsuzluğu yürüdü. Babamı sonsuzluğa  yolcu etmeye gelen çocukları, torunları Ali’nin evinin içini, kapısının önünü miting alanına dönüştürdüğümüzde kalabalığa bakıp kendi kendime: “Yahu bir adam gitti ama arkasında bir ordu bıraktı maşallah!..” demekten kendimi alamadım. Işıklar içinde yatsın!..

Bilerek veya bilmeyerek çok kırdığım olmuştu ama o benim babam olduğu için onu çok seviyordum. O da beni çok severdi ama bir türlü de bazı konularda anlaşamazdık. “Elimden hiçbir şey gelmiyor, bari unutulmaması ve kendimi affettirmek için nasip olursa, onu ölümsüzleştirmek amacıyla anılarımda onu olduğu gibi, göründüğü gibi yazıp yaşatayım” diye düşünüyorum.

22.05.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÇOBAN KALO İLE KAVGA VE HÖPLEK KARAKOLU’NDA 45 DAKİKA NEZARET

67 68Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ni 1975’te bitirmiş, ardından Elbistan Mükrimin Halil Lisesi’nde Fransızca öğretmeni olarak 9,5 ay çalışmış, sonra askere gitmiş, yedek subay olarak Genelkurmay Başkanlığı’nda askerliğimi yapmış, 1978’de Hergin’de boş boş geziyor, babamdan kalan işlerimize yardım ediyordum.

Körpınarlar’ın üzerindeki tarlamızda pırnat yapmakta olan Hüso Kavak’ın damadı Zeynel’in sabah azığını götürdüm. Biraz sonra Mecinin Deresi’ni geçmiş, bizim tarlanın üstüne kadar gelmiş sürüyü gördüm. Çobanın yanına hızla gidip: “Çoban, bir daha buralara gelme!.. Muhtara da söyle, adam gibi sözünde dursun, mera yağmacılarına meraları bıraktıracaktık, 2 aydır bir daha görünmez oldu” dedim.

Çoban Kalo korktu, beni yanına yaklaştırmamak için taş yağmuruna tuttu. Atılan taşlardan korunarak yanına doğru ilerlerken “Bak çoban, ben emekçilerin yanında olan, onların hakları için savaşan biriyim. Sen de bir emekçisin. Bütün emekçiler benim kardeşimdir. Beni taşlayıp durma. Benden korkmana da gerek yoktur. Benim işim muhtarladır. Onunla meraları bıraktırmak için birbirimize söz vermiştik. Üzerinden 2 ay geçti görünmez oldu. Madem sözünde durmuyor, o zaman Evcihüyük’ün koyunlarının sığırlarının da buralara gelmemesi gerek. Bu konuda ona söylemen için sana söyleyeceklerim vardır” diye dil döktüm, çoban bildiğinden kalmadı. Her ne dediysem, bir türlü sakinleştiremedim. Sonunda sinirlendim: “Ulan taş atmasını yalnız sen mi bilirsin!” diye naralayıp eğilip yerden bir taş aldım. Tam fırlatmak üzereydim ki, sağ el bileğimin üst tarafına bir taş yapıştırdı, kolumdan oluk gibi kan akıyordu. Kendi kendime: “Eyvah, kolum kırıldı” diye düşünüp daha fazla sinirlendim. Üzerine üzerine hızla yürüdüm. Bu sefer av tüfeğini bana doğrultup: “Gelme vururum!.. Gelme vururum!..” diye geri geri uzaklaşmaya çalıştı. “Ula vurursan vur, zaten kolumu kırdın, ben de senin ağzını dağıtmazsam, bana da yazıklar olsun!” dedim.

Kalo tüfeğini sıkamadı. Yanına varır varmaz: “Sen benim kolumu kırdın, ben de o kırık kolumu senin ağzına sokarım!..” diye zavallı Kalo’ya öyle yumruklar savurdum ki, ağzı burnu dağıldı. Aşağı tarladan Zeynel, Yolda bana doğru da gelmekte olan traktörle yeğenim Doğan, Kako Hacı, Kalo’yu elimden alamadılar. Doğan: “Emmi, pis herifi öldürüp katil mi olacaksın!..” deyince, Kalo’yu bıraktım. Kalo: “Ben sana gösteririm!..” diye sürüsünü önüne katıp Evcihüyük’e gitti. Ben de tarlaların içinden evime gittim.

Benim aptallığımdan, Kalo’nun da yanlış anlamasından sağ bileğimin üzerinde taş, sağ işaret parmağımda da Kalo’nun saplanan diş izlerinden dolayı elim ve kolum mikrop kaptı, aylarca çektim. Enayiliğim bir nişanesi olarak o izleri hâlâ taşımaktayım.

Kalo, Evcihüyük’e gider, bu kavgayı anlatır. Onlarda Höplek Jandarma Karakolu’na gidip beni ve Doğan’ı şikâyet ederler. Biraz sonra 2 jandarma Hergin’e Cuma’nın evine gelip Doğan hakkında şikâyet olduğunu, Höplek Karakolu’na gitmesini söylerler. Cuma jandarmalara: “Doğan’ın ne ilgisi var? Ben zaten Turaç’la konuşmuyom. Doğan da sonradan tesadüfen oradan geçerken aracılık yapmış, kavgaya karışmamış bile!..” der. Jandarmalar: “Biz onu bunu bilmek, gidip orada anlatsın, gönlüyle gitmezse, eline kelepçe vurur, zorla götürürüz” der. Bunun üzerine Cuma, Doğan’ın bir suçunun olmadığından emin olarak arabasıyla Doğan’ı Höplek Karakolu’na ifadesini vermeye götürür.

Biraz sonra da Veligo’mun evine gelirler. Jandarmaların geldiğini gören Haydar emmi de oraya gelir. Beni çağırdılar, gittim. Jandarmalar: “Hakkında şikâyet var, seni Höplek Karakolu’na götürmeye geldik” derler. Haydar emmi kendi arabasını alıp geldi. Veligo’mla Haydar emmi önde, jandarmalarla ben arka koltuklarda Höplek Karakolu’na vardığımızda Kalo, Kalo’nun kardeşi Gücco toplam 10 kadar Evcihüyüklü ve onlarla tartışan Cuma…

Arabadan iner inmez beni getiren jandarmalar kapıda dikilen onbaşı rütbesindeki erbaşa: “Komutanım, suçlu Turaç Özgür’ü getirdik” dediler. O da “Götürün nezarete atın!” dedi. Bunun üzerine komutana: “Nezarete gir dersiniz girerim, çık dersiniz çıkarım. İsterseniz beni burada 24 saat bekletebilirsiniz. Bu konularda en ufak bir itiraz yapmam. Sakın beni iteleyip kakmayın, bir fiske vurmayın. Eli kolu bağlı adama canınızın isteğini yapabilirsiniz ama asla yanınıza kalmaz. Ben Genelkurmay Başkanlığı’nda yedek subay olarak askerliğimi yaptım. Onlarca ere, erbaşa, astsubaya iyiliğim var. Genelkurmay’da da sözüm geçer. Buradan çıktıktan sonra orayla irtibat kurar, hesabını sorarım” dedim. “Tamam tamam… Kimsenin bir şey yaptığı yok, gir bekle” dedi.

Nezaretin kapısının kilidini açtılar, bir de baktım ki, bizim Doğan da içerde… Beni görünce “Ooo emmi, geldin mi?” dedi. Jandarmalar halimize acıyarak “Allah kurtarsın” deyip çıktılar, üzerimizde kilitlediler.

Doğan’a parmağımla sus işareti yaptıktan sonra: “Bunlar ne yaptıklarının farkında değiller. Senin burda ne işin var? Beni dinle: Şimdi seni çıkarırlar. Sen ‘Babamla emmim döğüştüler, birbirleriyle konuşmuyorlar. Ben de traktörle Evcihüyk’e doğru gidiyordum, üzerlerine düştük. Kavgaya karışmak şurda dursun, aracılık yaptık. Yoksa emmim onu öldürürdü. Biz çobanı emmimin elinden alıp kurtardık’ de, başka bir şey demene de, beni kurtarmak için yalan söylemene gerek yok” dedim. Doğan, “Tamam, emmi, aynen olduğu gibi anlatırım. Ben olmasam, nerdeyse adamı öldürecektin. Ben aracılık yapıp kendini senin elinden kurtardım Benim ne suçum var; beni d işin içine karıştırmışlar” dedi.

Az sonra onbaşının “Doğan Kale nerede?” diye sesi geldi. Diğerleri de “Komutanım, Doğan Kale nezarettedir” dediler. Onbaşı: “Ula aptallar ikisini niye aynı yere koydunuz!.. Çabuk, Doğan’ı çıkarın!.. Şimdiye kadar ona öğüt vermiştir!..” diye sesi geliyordu.

Jandarmalar kapıyı derhal açıp içeri girdiler: “Doğan Kale, sen dışarı çık!..” dediler. Doğan’ı yanımdan alıp kapıyı üzerime kilitlediler. Nezareti inceledim, üzerine oturacak bir şey bile yoktu. Kapının karşısındaki duvarın tepesinde minicik bir delik vardı. İçerisi oradan giren ışıkla loş bir şekilde aydınlatılıyor, oradan hava giriyordu.

Dışardan Veligo’mla Gücco’nun yüksek sesle tartışmalarını dinliyordum. Gücco şalvarını tutup Veligo’ma gösterek: “Sizin her şeyiniz var, bizim bacağımızda şu şalvardan başka kaybedecek hiçbir şeyimiz yok. Hatırınızı saydığımız yeter!.. Aynı köyün meralarının şurası bizim, şurası sizin diye bir şey mi var? Hepimiz aynı köylü değil miyiz? Meralar da köyün değil mi? Canımızın istediği yere davarımızı da, sığırımızı da götürürüz, buna kimse karışamaz, artık yeter ettiğiniz!..” türünden laflar söylüyordu. Aslında bir bakıma haklıydı da…

Veligo’m da: “Evcihüyük’e geldiğinizde bacaklarınızda o şalvar da yoktu, uzun bir tumanla gezerdiniz, karnınız açtı. Size tarlalarımızda, kapılarımızda iş verdik, şimdi bacaklarınızda bizim sayemizde  şalvar var, karnınız doymaya başladı, bitleriniz kanlanınca bizi ısırmaya başladınız. Adam olmuşlar da bize laf söylüyorlar!..” tarzında yüksek perdeden nutuk atıyordu.

Bazen sesler birbirine öyle karışıyordu ki, kimin ne dediği anlaşılmıyordu derken, muhtar Hamit Kılıç’ın sesi duyulmaya başladı. Ortalığı yatıştıracak bir şeyler söyledikten sonra: “Turaç kirve nerede?” diye ortaya seslendi. Onlar da “Jandarmalar nezarete koydular” dediler.

Bunun üzerine şikayetçilere: “Ayıp yahu!.. Turaç kirveye bu yapılır mı? Anlaşmak büyük kirvelerimle, Haydar ve Veli kirvemle konuşup konuyu tatlıya bağlamak varken, şikâyet edip Turaç kirvemi karakolluk ettirmenin, nezarete attırmanın ne manası var? Birbirimizin yüzüne nasıl bakacağız?”   Daha sonra askerler: “Daha düne kadar Genelkurmay’da yedek subay olarak görev yapıyordu. Sizin komutanınız sayılır, çıkarın yahu!..” dedi. Onbaşı jandarmalara “Kapıyı açın, mutfağa çıkarın!” diye emir verdi.

Jandarmalarla muhtar içeri girdiler. Muhtar: “Yav Turaç kirve, bizimkiler cahilliğinden işi karakola intikal ettirmişler. Ben olsam onları heç bırakır mıydım? Kusura bakma kirve yav!.. Hadi çık” dedi. Muhtarın ikiyüzlü söylevi biter bitmez. “Ulan sen çok üçkâğıtçısın!.. Demek senin haberin yoktu. Hani seninle birlikte meraları bıraktırmaya ant içmiştik. Üzerinden aylar geçince, sen görünmez oldun, kabak da zavallı Kalo ile benim başıma patladı. Çık şurdan, defol!.. Senin gibi ikiyüzlü birinin sayenden çıkacağıma, ömrümü burada geçiririm daha iyi!” dedim.

Muhtar “Ayıp ediyorsun Turaç kirve, benim seni ne kadar sevip saydığımı çok iyi bilirsin. Benim ikiyüzlülüğümü nerden gördün?” deyip jandarmalarla birlikte çıktı. Kapı tekrar üzerime kilitlendi.

Jandarmalarla birlikte nezaretin önündeki küçük arada sesi geliyordu: “Siz ona bakmayın, bana ne söylerse söylesin, kabulümdür. Deli dolu konuşur amma o çok mert, iyi bir insandır. O, benim kirvem, bir büyüğümdür. Beni buradan görmesin, aha ben dışarı çıkıyorum. Siz onu kendi haline bırakmayın, çıkarın” dedi.

Jandarmalar kapıyı tekrar açıp içeri girdiler. “Komutanımızın emridir, dışarı çıkıyorsun” dediler. Saatime baktım, içeri gireli tam 45 dakika olmuştu. Hayatımda ilk ve son girdiğim nezaret bu 45 dakika oldu. “Öyle değil ama hadi öyle olsun” dedim, nezaretten çıktım.

Mutfakta Doğan’ın yanına götürdüler. Karakolun asıl komutanı astsubay bir olay nedeniyle Karamağara’ya gitmiş. Onun gelmesini bekliyorlardı. Doğan’la ben jandarmalarla sohbet ediyorduk. Jandarmalar bizden bahsederken “suçlu” diye hitap ediyorlardı. Ben “Biz suçlu değil, sanığız” dedim. Sivaslı jandarma Ali, aksi aksi “Ne farkı var? Ha suçlu, ha sanık, ikisi de aynı şey değil mi?” dedi. “Çok farkı var. Sanık, sanmaktan gelir. Bir suç işlediği sanılan kişinin suçu mahkeme kararıyla tespit edilirse, sanık olmaktan çıkar, suçlu olur. Sen bunları bilmezsin. Bilmediğin konularda yorum yapma” dedim.

Benim bu tür konuşmalarımdan cesaret alan Doğan jandarmalara arada bir laf dokunduruyordu. “Doğan bize hakaret etti” diye bir tutanak tutup içeri atacaklar endişesiyle Doğan’ı engelliyordum.

Muhtarın ağırlığını koyması üzerine Kalo ile barıştık. Kalo şikâyetinden vazgeçti, yeni duruma göre tutanak tutup, sırayla Kalo’nun, benim, Doğan’ın ifadesini aldılar. Sıra Cuma’nın, evinin önünde jandarmalara kafa tutmasına geldi. Cuma’yı içeri çağırdılar. Cuma’ya onbaşı kafayı taktı: “Diğerleri gidebilirler ama bu, bugün burada nezarette yatacak, yarın da Elbistan’a Jandarma Merkez Komutanlığı’na götüreceğiz, ondan sonra da Cumhuriyet Savcılığına gider” dedi.

Bunun üzerine ben: “Cuma da, Doğan da bugün burada bulunuyorlarsa, suçlusu benim; Cuma’yı bırakıp hiçbir yere gidemem, kusura bakmayın. Ya Cuma’yı da alır götürürüz ya da Cuma ile ben birlikte nezarette yatarım. Bu barış da yatar. Zaten birbirimizle iyi değiliz, bunu kendime yediremem; bir yere de gitmem. Böyle barış da olmaz!” dedim.

Muhtar ve bizimkiler hem beni haklı buldular, hem de rica minnet sonunda Cuma’yı bıraktırdılar. Herkes geldiği gibi aynı araçlarla oradan ayrıldık. Bu, hem bana ders oldu, hem de bir metre karesini işgal etmediğim, bir metre karesinde koyunumun kuzumun otlamadığı meraların bir daha bekçiliğini aptalca yapıp onunla bununla kötü olmadım.

Ben bu kara sevdadan vazgeçip, bu köylülerle birlikte yaşayamayacağıma kanaat getirip yeniden öğretmenliğe döndüm. Zamanla Evcihüyüklüler de bırak Sınır Deresi’ni, Mecinin Deresi’ni sığırlarıyla, sürüleriyle geçip ihlal etmeyi, damlarımızın arkasına, harman yerimize kadar rahat rahat geldiler.  Mehmet Kale’nin muhtarlığı döneminde Karının Mezarı’ndan, İbibik Tepesi’nin batı yamacına kadar sınırlarını resmen koydurdular.

Buradaki anılarımın sınırlarına sığamayacak kadar kapsamlı nedenlerle Hergin’den uzaklaştım. Meralardan payıma düşenleri almak, yararlanmak şurda dursun üç beş kuruşa satabildiklerimi sattım, satamadıklarım da ya birilerinin işgali ya da onun bunun sığırının sıpasının yolu oldu.

Ben yukarıda anlattığım gibi Kaloları boş yere kovalarken, kan döküp, kanımı akıttırırken, korkusundan onun bunun kıçının altına girenlerin, analarının önlüklerinin altına saklananların, kısa şortla gezenlerin şimdi meralardan kaptığı adlarına kayıtlı tarlaları, arsaları var. Helal hoş olsun!.. Amaaa burada bu konuda son söz olarak şunu söylememe, yazmama lütfen kimse kızmasın:

Sizden bu kafa, bu zekâ, bu bencillik olduğu sürece, benim gibi gönüllü ve aptal bekçilerin de kıymetini bilmediğiniz sürece, benim dediğiniz tarlalarınız, bahçeleriniz, arsalarınız, hatta evleriniz çok kısa süre sonra ellerinizden yavaş yavaş uçup giderler. Bu gidişle yaşayanlar ya canlarını zor kurtarıp bir yerlere kaçıp kurtulurlar ya da birilerinin esirleri olur. Bunu bir kenara yazın ve bekleyin, olur mu paylaşmasını bilmeyen gözü açık cancağızlarım?!.

Tarihten ve acılarla dolu yaşamımda edindiğim hayat derslerinden ilham alarak sizlere dostça söyleyeceğim bir sözüm daha var: Sizin kıymetini bilmediğinize bakmayın, ben oranın benim olan bir kaya parçasını bile, her an kıçıma tekmeyi yiyip kovulacağım Londra’nın Saat Kule’ne, Fransa’nın Eyfel Kulesi’ne; benim olan Harman Yerini Londra’nın Trafalgar Meydanı’na, Het Parkı’na değişmem. Kimse kimsenin malını sonuna kadar bedava beklemez, hiç olmazsa, hurdaya çıkanlarınızdan birinin yanına bir de enayi zıpır katıp köyünüzde  malınıza mülkünüze sahip olun!..

Yok öyle yağma!.. Orayı birkaç enayiye beleş beleş beklettirip stres atmak için tatil köyüne gelmiş gibi üç beş günlüğüne gelip soluğu tatil beldelerinde almak!.. Bunu da bir kenara yazın, olur mu?

21.05.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SÖĞÜTÜN DERE, KIRVELİ, KUYUCAK, AKSEKİ, KIZILPINAR

16 17 18 150-20060623Hergin’in doğu-batı istikametindeki Söğüt Deresi, batıya mor sümbüllü, kekik kokulu dağlara doğru 700 metre kadar gittikten sonra ikiye ayrılırdı. Bir kolu kendi doğrultusunda Çal’ın eteklerine, diğeri de sola keskin bir dönüş yaparak biraz ileride sağda Hacıa emmimin ağılına giderdi.  Bu ağılın önünde bir pınar, pınarın altında da bir söğüt vardı. Bu söğüt ağacından dolayı buraya Söğüt, buradan geçen dereye de Söğütün Deresi denirdi. 1954 toprak dağıtımında bu ağılın sırtlarındaki otlaklar Evcihüyük ve Kuyucaklılara dağıtıldı. Ağıl da ören viran oldu. Ağılın geçmişine son darbeyi 2004 yılında yapılan kadastro çalışmalarını yapanlar vurdu. Söylentiye göre Zaloğlu Rüstem gibi Martinini ya da Mavzerini eline alıp nara patlattığında dağı taşı inletip, düşmanlarına girecek delik arattığı, kaymakamın makamını ayağıyla açtığı, jandarmaları tir tir tittrettiği söylenen, efsane kahramanı, koskocaman Hacıa emmimin nankör mirasçıları adına, ileride kesinlikle ulusal ve uluslararası sorun yaratacağı biline biline 80 metre kare çok kıymetli bir arsayı, üzerine gökdelen yaptırsınlar diye kadastral haritada yer verip kayıt altına almışlar ve tapusunu vermişlerdir.

Söğüt’ü geçip biraz ilerledikten sonra sağa keskin bir dönüş yapıp Kırveli Deresi’ne giderdi. Bu derenin bitimindeki düzlüklerde genellikle fakir fukaranın hayvanlarına yem olarak kullandığı balta girmemiş halliz olurdu.

Çocukluğumda babam bizi buraya götürüp kışın koyunlara yem etmek için halliz toplatmıştı. Yağlı ve bıçak gibi dalları olan sarı hallizleri yerinden çıkarmak, öyle sümbül, nevruz ve kır çiçekleri toplamaya benzemez. Usulünü bilmeyenler hem ellerini şerha şerha doğrarlar, hem de yerinden sökemezler.

Gençliğinde kendisi de büyüklerinden öğrenmiş olan babam hallizleri toplamaya başlamadan önce bizi karşısında içtima edip bir komutan edası ile kendimize herhangi bir zarar vermemek için nasıl toplayacağımız konusunda uygulamalı dersimizi verdi. Babamın öğretmiş olduğu şekilde uzun kollu gömleklerimizin düğmelerini düğmeledik. Kolçakları ve eldivenleri olanlar, bunları kollarına ve ellerine geçirdiler.

Sağ kolumuzla hallizlerin dallarını yatırıp hallizin kökünden kavrayıp bileklerimizi 90 derece sağa kıvırıp bütün gücümüzle çekip çıkarıyor, sol koltuk altımıza sıkıştırıyorduk. Koltuklarımız yeterince dolduktan sonra yere bırakıyor, bir anaduttun kaldıracağı büyüklükte olunca da üzerine kocaman yassı bir taş koyuyorduk. Aradan fazla zaman geçmeden güneşin yakıcı sıcağı ve taşların ağırlığı altında yığınlar yamyassı oluyordu. Kocaman bir naylon dolusu topladığımızda güneş Tombak’ın arkasına çoktan geçmiş ve biraz sonra da ortalık kararmaya başlamıştı.

Yorgun argın evlerimize dönmüştük. Benim kolçağım ve eldivenim olmadığından sağ elim ve kolum şerha şerha yarılmış, kan revan içinde kalmıştı, sabaha dek ağrı ve sızılarımdan gözlerime uyku girmemişti. Ömrüm boyunca babamın bu iyiliğini (!) asla unutamam.

***

Kırveli Deresi’nin güneyindeki dağa, Tombak denirdi. Tombak’ın eteklerinde 1954 yılında Toprak Tevzi Komisyonu’nun vermiş olduğu 54 dönümlük çapını çevresindeki meraları da zamanla ekleyerek birkaç katı büyütüp sahiplenen Hüso Kavak, suyu olmayan buraya evini 1960’larda yaptı. Su bulurum ümidiyle açık kuyu yapmasına karşın umduğu suyu bulamayınca1980’li yıllarda devlet tarafından su getirilinceye dek Söğüt’ten, Kuyucaklılarla arası düzelince de zaman zaman Söğüt’ten, zaman zaman da Kuyucak’ın kuyusundan eşek sırtından sularını taşıdılar.

Hüso Kavak ve ailesi ile ilgili gördüğüm, duyduğum ilginç anılarım vardır. Kısa kısa özetlemezsem ayıp olur:

Babam yaşadığımız yerin ve büyük ailemizin (emmioğulları vs.) büyüğü olması nedeniyle özellikle kış günleri yetişkinler babamın odasında toplanırlar, yaş büyüklüğü, varlık ve liyakat sırasına göre yerlerini alırlardı. Biz çocuklar ve fakir fukara hem büyüklerimizin üst tarafına, hem de minderler üzerine asla oturamazdık. Babamın odasında emmioğullarının alt tarafında kapıya yakın yerde halı üzerine otururduk. Büyüklerimiz izin vermedikçe de ne konuşabilir, ne de bir soru sorabilirdik. Hatta büyüklerimiz bağdaş kurarken, biz ancak askerlerin oturuş sitili oturur, zırt pırt da vaziyetimizi değiştiremezdik. Oradaki bulunuş nedenimiz; hem büyüklerimize hizmet etmek, hem de onların konuşmalarını can kulağı ile dinleyip ders almak, yaşamın her alanında ona göre davranmaktı. Aynı zamanda onlar usta, öğretmen; bizler de birer çömez, öğrenci ve uşaktık.

Hüso Kavak, babamın marabası olarak bizim evin altındaki birkaç mağ tek gözlü, içi perde ve kilimlerle bölümlere ayrılmış evde oturur. Babamın odasında yaşı büyük olduğu için biz çocukların üst tarafında yerini alırdı. Babamın veya diğer büyüklerimizin sorusu üzerine zaman zaman ilginç şeyler anlatırdı, ilgi çeker, ortama hoş bir hava verirdi. Babam, Birader emmi, Veli Çavuş, Hasso Koca’nın ve Hüso Kavak’ın dışında sigara içen olmazdı. Birader emmi iki kere pofladığı zaman diğerlerinin çıkardığı dumanın en az iki katı dumana boğardı odayı. Kışları odayı ısıtmak orta yerde duran sobaya sık sık odun atardık, dumanlardan kirlenen havayı temizlemek için de aynı sıklıkla kapıyı, pencereleri açardı. Diğerlerinin dikkatini çeker miydi bilemem ama Hüso Kavak’ın sağ elinin başparmağını burnuna sokup karıştırması, sonra da kirli yağlığını çıkarıp temizlemesi dayanılır gibi değildi, midemin bulanmaması için bakmamaya çalışırdım. Burun delikleri parmaklaya parmaklaya kocaman kocamandı, burnu da yamyassıydı.

Bir gün “Hüsüvemmi, bugün düşümde tavuktan büyük, kirpiden küçük bir mahlûk gördüm” diye anlatmaya başladı, hepimizi hem güldürdü, hem de “Tavuktan büyük, kirpiden küçük mahlûklar acaba nedir?” diye düşündürdü, işin içinden bir türlü çıkamadık.

Başka bir gün “Bizim avradın babasıgilin kapısında sürüyle koyunlar geçerken, onlar da ip yumağının üzerini tuzlayıp sürünün arasına atarlarmış. Önüne atılan tuzlu yumağı koyun yalamaya başlayınca ipi yavaş yavaş içeri çekerlermiş. Yumağın arkasına düşen koyunu tutup keser, yerleşmiş…” diye övünerek anlattı. Odada oturanları “Emme de marifetlilermiş” diye kahkaha ile güldürdü.

Abim Mustafa’nın anlattığına göre: Bir gün odacılar otururlarken, bir misafir girmiş, hal ve hatır sorma merasiminde kendisinden yaşça küçük olmasına karşın Veligo’mdan önce “Merhaba, hoş geldin…” derdemez, Veligo’m “Sen kim oluyorsun da ula, benden önce ‘merhaba, hoş geldin diyorsun?!.’ diye odadan kovmuş. Bir süre kırılıp uğramamış…

1963’te Elbistan Ovası’nda ekinlerin taşıp döküldüğü sene babam: “Hüso, çapında ne kadar buğdayın çıktı?”  diye sormuş. O da “Amaaan Hüsüvemmi, ben de zenginlik bişey sanıyordum. 2000 teneke buğday çıktı, nere koyacağımızı, ne yapacağımızı şaşırdık, boşu boşuna hamballık yaptı valla. Zenginlik de bir boğ dealmiş” demiş.

Fakir fukara bizimkileri zengin, bizimkiler de kendilerini zengin gördüklerinden Hüso Kavak’ın bu sözü babamın çok zoruna gitmiş ama babamın, evine gelmiş bir insanı azarlamak gibi huyu olmadığından gülmüş. Söz zenginlikten açılınca babam Hüso Kavak’ın bu veciz sözünü söyler, gülerdi.

Karahendek Savaşları’nın olduğu sene Cuma bizim bulgurlukların bekçisi, Hüso Kavak emmi de kendi bulgurlarının bekçisi olarak Gümüşün’de yatıyorlarmış. Hüso emmi Cuma’yı uyuttuktan sonra eline çeliği alıp bizim sergiden doldurup doldurup kendilerininkinin üzerine seriyormuş. Çat pat seslerine Cuma uyanıp: “Ne yapıyon Hüsüvemmi?” deyince, “Heeeç Cuma… çeliği yel yuvarladı da onu getiriyom” demiş. Cuma: “Hüsüvemmi havada yel mi var ki, çeliği yuvarlasın…” demiş. “Ne biliim Cuma, yuvarlandı işte” demiş.

Cuma ile bir konuda tartıştığımızda söylediklerim işine gelmeyince: “Hüso Kavak’ın yelsiz havada çeliği yel yuvarladı dediği gimi, sen de olmayacak şey konuşuyon, Turaç!” derdi.

Çocukluğumda ben bizim koçları yayıyordum; Hasso Kocanın oğlu, en çok sevdiğim çocukluk arkadaşım Kara Memmet de emmimgilin koçlarını yayıyordu. Bir gün Değirmenin Önü’nde bizi gören Hüso Kavak’ın karısı Bessey bi, küfür ve beddualar ederek “Siz ikiniz bizim tavukları yemiye utanmıyor musuuz?” diye bize çattı. Biz de “Sizin tavuklarınızı yiyenin de, bize öyle diyenin de!..” diye yanıtını verdik. Ama gel de Besse bi’yi inandır. Bin bir türlü yeminler ettik, bir türlü bize inanmadı, bildiğini okudu: “Tavukları Değirmen Ocağı’nın dereye götürüp ataş yakıp bişirip yemişler. Tüyleri de orada, ben tavuklarımı tüylerinden tanırım, onlar bizim tavuklarımızın tüyleridir. Değirmen Ocağı’nda siz çıkmıyorsunuz. Siz yemediyseniz kim yedi? Sizden başkası yemedi!.. İşallah ağzıızdan, burnuuzdan gelir, kan katıran olsun emi!..” diye bize beddualar edip küfürler savurarak dönüp gitti. O gün, bugündür bunu unutmadım, Deli Besse bi’yi de bu konuda asla affetmedim.

Bu Hüso Kavak emmi ile Besse bi hakkında birkaç cilt kitap yazacak kadar hafızamda anım vardır, sırası geldikçe yazabilirim ama şimdilik bu kadarı yeter.

***

Tombak’tan aşağı doğru 600 metre kadar doğuya, çukura inince derelerin yamaçlarında evler vardı. Kuyucak denilen bu yerde bizim köylü Sakallar’ın, Kelgüccükler’in ağılları varmış. Yazları buralara yaylaya gelip hayvanlarını otlatırlarmış. 1950’den sonra bir kısmı Yapılı’dan bir kısmı da Evcihüyük’ten gelip buraları satın alan Silo (Silo Koca), İbo, Keyfo, Kalender emmiler yerleşmişler. Şimdi de Kalender Hacılar hariç, diğerlerinin oğulları yaşamaktadırlar.

Silo Koca bizim kuzuları yayardı. Her nere gitse vit vit ıslık çalardı. İlk rahmetli olan o olunca Kuyucak’tan Hergin’e giden yolun üzerine defnedilmiş. Buraya “Silo Koca’nın Mezarı” derler. Özellikle 1982’de öğretmenlikten istifamı verip Hergin’e geldiğimde Silo Koca’nın oğullu rahmet Gümüşpala Hüseyin emmi benden çok yaşlı olmasına karşın benim en iyi arkadaşımdı. Birbirimizi sık sık ziyaret eder, sohbet ederdik.

Kuyucak’tan doğuya doğru, kıvrıla kıvrıla inen kuru bir dere var. Bu dereye Sınır Deresi denir. Bu Sınır Deresi –güya- Hergin’le Evcihüyük arasındaki sınırı belirtiyordu. Kuyucak’tan güneye doğru dere boyunca gidince Akseki denilen geniş düzlükler var. Bu düzlüklerin bir kısmı 1954 yılında yapılan Toprak Tevzi Komisyonu tarafından köylülere dağıtıldı. Geriye kalan meralar, Hacıa emmimin oğlu Haydar emminin muhtarlığı sırasında 200 dönümden fazlası kendisi ve kardeşi Veligo, çok sonraları da Evcihüyüklülerin güçlendiği dönemde Omo’nun oğulları tarafından yağmalandı. 5 dönüm kadarına da İbo emminin oğlu Mısto sahiplenip bahçe dikti.

Adı geçen bu dağlar, bu tepeler, bu düzlüklerde sürüler halinde sığır ve koyunlar otlardı. Meralar yağmalana yağmalana otlayacak yerler bulamayınca sürülerin de sonları gelmeye başladı.

***

Tekrar Hergin’e gelecek olursak,  bizim evin arkasındaki tepeyi çıktığımızda bir mezar var. Bir vakitler bir koca karıyı buraya gömmüşler. Burasının adı ondan dolayı “Karının Mezarı” olarak anılır. Köyün mezarlığına defnedilmeyi değmeyen bebeler ya da çiftçi çoban çocukları buraya defnedilirdi. Karının Mezarı’ndan güneye doğru giden düzlüğün birkaç yüz metre altında Kızılpınar denilen yere gelirdik. Pınardan doğuya Değirmen Ocağı’na doğru kıvrıla kıvrıla bir kuru dere giderdi.

Bu pınarın üzerinde babamın ağılı vardı. Herkesin de Hüsüva’nın ağılı diye bildiği bu yerin ilk sahipleri dedem Velibaba, Kelgüccükler, Sakallar…  Yani anamın akrabalarıymış. Babam burada gündüzleri ağılın temelini ve duvarlarını yaptırır, geceleri de sahipleri gelir yıkarlarmış. Babam bir gün dayanamayarak dayılarımın gözüne bakıp: “Siz Velibaba’nın çocukları değil misiniz? Karım Döndü kimin kızıdır? O da Velibaba’nın kızı değil mi? Velibaba’nın bütün malı size kaldı, bir şey diyen mi var? Burayı bacınıza çok mu görüyorsunuz?” demiş. Dayılarım da anlayacaklarını anlamışlar, bir daha da oraya sahiplenmemişler. Dolayısı ile babam, anamdan dolayı buranın ve çevresinin sahibi olmuş.

Yöremizde kendini erkeklerin hası görenler, karılarından gelecek mirasa lafta tenezzül etmezler. Karı malına tenezzül etmez görünenlerden biri de babamdır. Bu Kızıl pınar öyküsünü öğrenenler, babamın karı malına tenezzül edip etmediğine kendileri karar versinler.

Çocukluğumda babam davarları zaman zaman Hergin’deki ağıla, zaman zaman da Kızılpınar’daki ağıla koyardı.

Babam, çoban bir yere takıldığında ya da koyunların yemleri verilirken ağılın civarında koyunlara göz kulak olurdu, ben de yanına takılırdım. Soğuk havalarda üşümeyeyim diye beni kara yamçisinin içine alırdı. Normal koşullarda yanına yaklaşamadığım babamın fırsattan istifade hem sıcağını, hem de o güzel kokusunu içime çeker, bundan büyük zevk alırdım.

Aynı zevki bir kere de Değirmenin Önü’ndeki tarlamızın içinde, gökyüzünde tabak gibi parlayan ay ışığının ve içinde yıldızların pırıl pırıl parladığı gece mavisi gök kubbenin altında,  harmanın dikenli sapların üzerinde babamın sol koltuğunun altına sinmiş vaziyette yaşadım.

Babam gökyüzünde parlayan yıldızları ve yıldız kümelerini birer birer gösterip “Şu Terazi’dir, şu Ülger’dir, şu Çoban Yıldızı’dır, şu da Samanyolu’dur, sabaha karşı Sabah Yıldızı doğar, arkada Yedi Kardeşler, Kutup Yıldızı vardır” diye her birine ait öyle güzel öyküler anlatıyordu ki, ağzım açık ve hayranlıkla babamı dinliyor ve bu kadar bilgiyi nerden, nasıl öğrendiğini düşünüyor, ilk astronomik bilgileri bir masal havasında alıyordum.

En hoşuma giden yıldız kümesi Terazi idi. Kendi kendime bununla her şeyin tartılarak ölçüldüğünü, haksızlıkların önlendiğini düşünüyordum. Bir de unutamadığım sırtında çuvalla saman götürürken delikten dökülen samanların oluşturduğu Samanyolu’ydu. Samanyolu’na ne zaman baksam ya da Samanyolu’nu aklıma getirsem, delik çuvalından samanlarını döke döke sırtında taşıyan o kocakarı bir de babam gözümün önüne gelir ve tatlı tatlı anlattığı o anı düşünür, sıcaklığını hissederim.

Sabahları evden çıkar, tepeyi tırmanır, Kızılpınar’a gider gelirdik, bazen de tek başıma koşarak bir solukta gider gelirdim. Koyun ve kuzuların meleme sesleri en çok sevdiğim sesler arasındaydı.

Ağıllar kenelendiğinde köylüler olanakları varsa, oraya davarlarını koymazlardı. Her ne sebeptendir bilmiyorum. Bir ara babam, Kızılpınarı kendi haline bıraktı. Ağılın üzerini kaldırdı. Ben Mersin’de okurken babam Kızılpınar ağılını tamir ettiriyor. Abim Mustafa’da yeğenlerimizi, Doğan’la Hilmi’yi öğretip “Askerliğimi yaptım, evlenme yaşım da geldi geçiyor. Ağama söyleyin artık beni evlendirsin” demiş. Babam da “Gitsin, Kızılpınar’ın ağılının üzerini topraklasın, söz veriyorum, kendisini evlendireceğim” demiş.

Mustafa bunu duyunca heyecanlanıp, küreği kaptığıyla Kızılpınar’a koşmuş… Günlerce hiç soluk bile almadan kocaman ağılın üzerini topraklamış. Biraz beklemiş ama babam verdiği sözü unutmuş mudur her ne olmuşsa, Mustafa’nın canı sıkılmaya başlamış. Doğan’la Hilmi’ye: “Gedin, ağama söyleyin, Mustafa emmim diyor ki, ‘Kızılpınar’daki ağılı topraklasın, kendisini evereceğim’ diyordu. Ben Kızılpınar’ın ağılını toprakladım. Ağam daha ne duruyor, beni evlendiriyorsa evlendirsin” demiş. Onlar da gidip babama söylemişler. Bunun üzerine Mustafa’yı evlendirmiş. O zaman ben Mersin’de okuyordum, haberim olmadığından düğününe bile gelemedim.

Ağıl yeniden yapılınca üst tarafına bir samanlık yaptık. Bu samanlığın yapımında en çok da benim emeğim vardır. Okullar tatile girdiğinde sıcak havalarda en çok Gümüşün Pınarı’nı, serin ve güneşin tatlı olduğu zamanlarda da kırları gezer, Kızılpınar’a gider, pınarından su içer, çimenlerin üzerine sırtüstü yatar, böceklerin üzerine cıvıldayarak ve pervane gibi dönerek inen küçük kuşları izler, okullarda yüklendiğim bunalımlarımı, stresimi atardım, geçmişi anarak bol bol geleceği ve planlarımı düşünürdüm.

Evcihüyük’ün sığırları ve koyunları Sınır Deresi’ni, Elbistan yolunun üzerinde de Mecinin Dereyi Hergin’den tarafa geçtiği zaman üzerlerine gider, bir daha “Buralara gelmeyin!” diye kovar, taşlardım Vah enayi kafam vah!.. Vah ki, ne vah!..

20.05.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HERGİN’İN EVLERİ, AHIR VE AĞILLARI

3918Mamo emmi, kardeşi Haydar emmi Elazığ Bakır Madeni’nde 1940’lı yıllarda hapis yatarken, aralarında bir sokak bırakıp, kardeşi Haydar emmiye bir ev yaptırmış. Bu yoldan bizim arkadaki ahıra hayvanlar gider gelirler ve aynı zamanda traktörle gidilir gelinirdi. Bu evin arkasındaki ahırları, samanlığı, ambarı da Haydar emmi sonradan yaptı. Arkasındaki kayaları, taşları yıllarca gelip gitti, kırıp genişletti. Sonunda gelini Fadime Biraderi buralardan kaçırdı. O da yolun üzerindeki evini yapmak zorunda kaldı.

Birader emminin evinin bir sokak batısında Mamo, İbrahim ve Haydar emmiler eski ağıllarını söküp yerlerine sonradan yeni ahırlar, ağıllar yaptırdılar. İbrahim emmi, ayrıca Kale’nin batı sırtındaki düzlüğe, Bağyerleri’ne giderken çocukluğumuzda altından gelip geçtiğimiz, yazın bunaltıcı sıcaklarında bir klima serinliğinde serinlediğimiz, doğa harikası olan Köprü Kaya’ya sırtını dayayan ağıl ve samanlık yaptı, buraları işgal edip doğa harikası bu kayanın da ırzına geçti.

***

Çocukluğumda ağabeyim Mustafa ile bizim camızlarımızı yayardık. Babam, yeğeni Murtaza dayının erkek camızını 15-20 kadar dişi camızımızı döllemesi için emanet olarak getirtmişti. Biz ona “Vurancı Camız” derdik.

Bu camız o kadar saldırgan bir hayvandı ki, önüne gelene saldırır, boynuzlardı. Çocukluk arkadaşlarımızla birlikte zavallı hayvanı çayırlarda otlarken, göllerde yüzerken, dişi camızların arkasında dolaşırken kızdırır, çıldırtır, bundan büyük bir zevk alırdık.

Kendimizi güvenceye almak için fırlayıp üzerine çıkabileceğimiz bir söğüt, kavak, bir kaya parçası ya da bir dam olduğunda hayvanı kızdırır, çileden çıkartır, kendimize saldırtırdık.

Saldırıya geçtiğinde fırlayıp ağaca, kayaya, dama çıkar kendimizi kurtarırdık. Hayvancağız da üzerine çıktığımız ağacı, kayayı, damı boynuzlar dururdu. Bu, bizim sadist duygularımızı tatmin eder, büyük zevk alırdık.

İspanya’nın boğa güreşçileri gibi dosta düşmana karşı korkusuzluğumu, yiğitliğimi kanıtlamak için o ‘Vurancı Camız’ı önüme katıp nasıl kovaladığımı herkese gösterip, “Aferin, amma da korkusuz, yiğit çocuk” demelerini bekliyordum.

Camızlar soğuk havalarda evimizin altındaki ahırda kalıyorlardı. Bir gün kalınca bir sopanın ucuna yakın yere çiviler çaktım. Camızların dışarı çıkması için kapıyı açtım. Vurancı Camız puflaya puflaya ahırdan çıkar çıkmaz arkasına geçip çivili sopayla vurdukça vurdum. Canı yanan zavallı hayvan burnundan alevler saçarak bir süre kaçtı ama ben birbiri arakasına çivili sopayı vurmaya devam ettim.

Baktı ki, benden kurtuluş yok; yıldırım hızıyla aniden arkasına döndü, beni güçlü boynuzlarının arasın aldı, arkamdaki kayaya doğru götürdü. Kaya ile boynuzlarının arasında korkunç darbeleri yiyince, kendimi kaybetmişim.  Kaburgalarımı kırıp beni linç etmiş.

Kapımızda çalışan Beko Emmi ile karısı Haney bacı durumu görür görmez ellerine birer sopa alıp koşarak gelip beni Vurancı Camız’ın elinden güçlükle ve kesin bir ölümden kurtarmışlar. Ondan sonraki yaşamımı onlara borçluyum diyebilirim. Uzun bir süre yaşamım burnumdan geldi, korkunç acılar çektim. Aylarca yaşamım felç oldu, nefes bile alamıyor, öksürmek, hapşırmak adeta işkence oluyordu.

Haftalar sonra biraz kendime gelince, bu Vurancı Camız’dan intikamımı almak için fırsat kolluyor, planlar yapıyordum. Bir gün kafamda şeytani ve acımasız bir düşünceler oluştu.

Bulmuştum nasıl intikam alacağımı: Havalar iyice ısınınca, akşamları camızları Köprü Kaya’ya giden yolun üzerindeki arkası Kale’ye dayalı ve boydan boya kaya olan eski bir ağılın  üzeri açık havşesine koyuyorduk. Kale’nin yamacında bulabildiğim 50 ila100 kg’lık kaya parçalarını yuvarlaya yuvarlaya getirip camızın tepesine bırakır, öldürmeye çalışırdım.

Benim yaptığım bu acımasız intikam hareketleri Murtaza dayının kulağına gider. Murtaza dayı sinirlenir: “Ben dayımın hatırı için gözümden bile esirgediğim o misilli camızımı camızlarına yuğursun diye gönderdim. Yaramaz veledizina oğlu camızımı öldürmeye çalışıyormuş. Dayım kusura bakmasın…” diye adamını gönderip camızını bizim sürüden aldırmıştı.

İntikamımı almak nasip olamadan Vurancı Camız benden, ben de Vurancı Camız’dan kurtulmuştuk. Olan bizim dişi camızlara, haremine oldu, kocasız ve dölsüz kaldılar zavallılar.

***

Bu anıyı anlattıktan sonra gelelim yerleşim alanlarının devamına… Haydar emmi de bizim aşağıdaki ağılın 100 metre kadar batısına sonradan bir ağıl ve samanlık yaptı. Bu ağılın birkaç yüz metre batısında derenin yamacındaki mağarayı arka duvar olarak ullanan, Hacıa emmimden kalma bir ağıl vardı.

İbrahim emminin çayır otlarını üzerine hayma edip Köprü Kaya’nın işgalinden sonra terk ettiği bizim ağılın karşısındaki kayanın batısında güney-kuzey istikametinde uzanan, adına “Kötü Dere” dediğimiz bir dere vardı. Bütün hayvan ölüleri, leşleri bu dereye atıldığı için genellikle çok pis kokardı. Bu derenin batısında, Kuyucak yolu üzerinde çoğu zaman suyu olmayan, olduğunda da içilmeyecek kadar berbat kokan “Kırmızı Pınar” vardı.

***

Bizim 35’lik Deutz traktör kolay kolay çalışmazdı. Her türlü denemeden sonra Hayrı emmiyi yardıma çağırdık. Kendi traktörlerinin direksiyona geçti. Bizim traktörü sürütmediği yer kalmayınca bu Kınalı Pınar’ın düzlüğüne çıkarttık. Yine çalışmadı. Ali, bunun üzerine yokuş aşağı denemek istedi; debriyajdan ayağını çeker çekmez traktör üzerinde atlayarak birkaç takla attı. Biz arkasında feryatlar çıkararak koştuk. Ali, yine şans eseri burnu kanamadan kurtuldu.

Ali, traktöre takla attırmaktan asla usanmadığı için ileriki yıllarda bizim elma bahçesini sürerken, bahçeden birkaç metre daha aşağıda bulunan Sarsap Çayı’nın içine traktörle atlamış, yine şans eseri ölmemişti.

Sırası gelmişken Ali’nin ne kadar mahir bir usta, bir şoför olduğunu kısaca özetlemek istiyorum:

Rahmetli Doğan abim öldükten sonra Massey Harris-44 traktörü Ali kullanmaya başladığında köyün gençleriyle kumar da oynamaya başlamış.  Utuzdukça ne bulursa borcunun karşılığı verirmiş.  Verecek hiçbir şey bulamadığında da traktörün işe yarar neyi varsa söker verirmiş. Örneğin, kumar borcu olarak naylonun yeni lastiklerini çıkarıp satarmış, onların yerine de bulduğu hurda lastikleri takarmış. Babam bir gün küplere biner, ıslah olmayan Ali’yi evden kovar. Rahmetli Mızırap emmi, babamı güçlükle ikna edip Ali’yi eve getirdiydi.

Bizim traktörün karterine temiz bir yağ koyduğumuzu hiç hatırlamam. Ali, Hayrı emmiye “Siz motorunuzun yağını değiştirirken, bana haber verin” derdi. Onlar da her zaman haber verirlerdi. Mustafa ile benim elime bir teneke verir: “Hayrı, motorlarının yağını değiştirecek, çabuk gidin yere ağıtmadan onların eski yağlarını alıp getirin” derdi.

Biz de yaptığının doğru olup olmadığını, herhangi bir söz söyleme hakkımızın olmadığını düşünemez, gider getirirdik.

Bir keresinde geç kaldık diye Hayrı emmi karterin içindeki yanık yağı kuru bir yere dökmüştü. Mustafa ile elimize bir kap alıp yerdeki yağı tenekeye koyup getirdik. Ali’ye durumu anlattık ama o, bizim traktörün yağını boşaltıp onu kartere koydu ve bizim motorun yağını Hayrı emmigil motorlarının yağını değiştirinceye dek yenilemiş oldu.

Bizim traktör sürekli arıza yapar, ya krank kırar, ya piston ve gömlek sarardı. Babam da sık sık Malatya’ya ya da Adana’ya gider, yenisini bulamaz ya da gücü yetmezse az kullanılmış bir parça arardı. Traktöre para vermekten bıkıp usandığı gibi, masrafları karşılamak için koyunları, kuzuları, inekleri, selvileri, kavakları satardı. Bazen de gelinlerden harmanda, pancarda, koyun kırkımında, kuzu satımında vermek için ödünç altın alırdı. Neredeyse iflas etmek üzereydi.

Okullar tatil olduğunda da beni muavin olarak yanında götürür, her fırsatta kıçıma tekmeyi, suratıma tokatları yapıştırırdı. Ortalama olarak bir günde en az iki kere ya naylonun ya da traktörün lastikleri patlardı. Allah’tan en iyi çalışan şey, lastikleri şişirmek için bir pompaydı. Öyle süratli saydırırdım ki, sayılarını bile süratten sayamazdım. Beş dakikada en iri lastiği bile bomba gibi şişirirdim. Bazen aşırı derecede şişen lastik bomba gibi patlardı. Bir keresinde traktörün büyük tekerin jantının yanağındaki vidalı tırnak aşırı havadan fırlamış, ben de kıl payı canımı kurtarmıştım. Bu pompayla lastikleri şişirmek benim için bir spordu. Bütün kaslarım hareket ettiği için gücüm kuvvetim de emsallerime göre daha fazlaydı. Ali’nin farkında olmadan bana yapmış olduğu en büyük iyilik belki buydu. Ali’nin bu takla attırmalarından ve vermiş olduğu zararlardan babam neredeyse iflas edecekti.

Köyden Elbistan’a veya Elbistan’dan köye giderken aynı yöne giden şoförün traktörüne “Sen git, ben sonra gelirim” der, yarım saat sonra arkasından gider, onu yakalar, hedefe ondan önce varırdı, Bundan büyük bir zevk alırdı. Traktörü doğak köy yollarında paldır küldür öyle bir sürüşü vardı ki, yanında çamurluğun üzerinde oturanın ödü kopar, ömrünün yarısı giderdi. Tozlu yollarda oluk gibi tozlar kalkar, varacağı yere varıncaya dek üzerimizde bir parmak toz olurdu. Ali, bir yola çıktığı zaman altındaki yollar bile ondan korkarlardı.Bu paldır küldür sürmesinin aileye bir katkıdan çok zararı olurdu. Tarlaları sürütmeli kötenle sürerken de baştan savma sürerdi. Muavini olarak bana verir, kendisi gece gündüz bir hatın çine girer yatardı. Ben de saatlerce gider gelirdim. Ali ile benim sürdüğüm tarlalarda ekinlerin dışında her şey biterdi. Komşu tarlalar bire on alırken, biz bire beşi aldığımız zaman bayram ederdik.

Ali’nin şoförlüğü üzerine ne kadar mersiye yazsam, yine az gelir. Babasının yolundan traktörü şaha kaldıran oğlu Özgür gitmektedir.

Ben Elbistan’da ilkokul 5. Sınıfı ve ortaokulu okurken traktör arızalandıkça Elbistan’nın en iyi ustalarından Mehmet ve Ali adlı kardeşlerin tamir hanesine götürülür, orada günlerce tamir edilirdi. Ben de harçlığımı koparmak için babamın ve abilerimin yanına giderdim. Bu arada yapmış olduğum gözlemler ve sorularıma aldığım yanıtlarla fizikte öğrendiklerimi birleştirir uygulamaya çalışırdım. Dolayısıyla fiziğe olan düşkünlüğümün sebebi de Ali’ydi. Ali Usta ile Mehmet Usta babama sık sık “Hüsüvemmi, yaz tatillerinde Turaç’ı bize bırakın, burada ustalığı da öğrensin, bütün bildiklerimizi öğretelim. Vallahi sorularıyla bizi zor durumda bırakıyor, çok meraklı bir çocuk. Böylesini görmedik” derlerdi. Babam orada bırakma yerine köyde elime küreği, kazmayı, dirgeni, tırpanı, anadutu, yabayı vermeyi tercih ederdi.

Cuma’nın eli direksiyona hâkim olmaya başlayınca babam, Ali’yi traktörden uzaklaştırıp bir nefes almaya başladı. 1966’da bu traktörü adı geçen ustalara rektefe ettirdik, değişmesi gereken tüm parçalar değiştirildi, yenilendi, boyandı.

Henüz rektefeden yeni çıkmıştı, birkaç gün rölantide çalıştırmamız, hafif işler dışında ağır işlerin altına sokmamamız gerekiyordu. Yeterince alıştırma yapmadan Cuma ile Mecinin Ağzı’ndaki merayı sürüyorduk. Traktör bir sürek sonra zink durup stop etti. Cuma “Eyvah!.. Dünyanın parasını verdik, rektefeye soktuk, şimdi yandık işte!..” dedi. Ben soğuk kanlı bir şekilde “Cuma, hiç canını sıkma 5-10 dakika bekleyelim, pistonlar silindirleri sıktı. Biraz sonra bırakır. Ondan sonra marşa bas, çalışır” dedim. Cuma hem üzülüyor, hem de “Ula sen ne anlarsın, bir de bana akıl öğretme!” dedi. Ben de “Biraz bekle, sonra görürsün” dedim. Yeterince bekledikten sonra Cuma’ya “Hadi, şimdi marşa basabilirsin” dedim. Cuma marşa basar basmaz motor çalışmaya başladı. Ömrüm boyunca Cuma’nın yüzünde öyle bir sevinç gördüğümü anımsamıyorum. Sonra bana dönüp “Nerden öğrendin ula bunları? “ dedi. “Yav, akşam sabah Mehmet Ustaların dükkânında incelemeler, gözlemler yapıyordum, sorular soruyor, o konularda kitaplar okuyordum. Ben bunları çok iyi biliyorum. İstersem bu traktörü söküp yeniden yaparım” dedim.

Aradan fazla geçmeden 8 bin lira masraf yaptığımız bu traktörü 13 bin liraya satıp, yerine de Kemal Ergin’inin Fiyat Acentası’ndan 42 bin liraya Fiyat 411 traktörü almıştık. Ondan sonra traktör arızası, iterek, çekerek ya da kolla çalıştırmayı unuttuk.

Biz bizimkini sattıktan kısa bir süre sonra Hayrı ve İbrahim emmiler de kendilerinin 35’lik Deutz’ların hiçbir masraf yapmadan aynı fiyata sattılar. Yerine de bir Fergusson marka traktör aldılar.

Ali’nin uzaklaştırılması ve Cuma’nın traktör şoförlüğü zamanında babam bir oh çekti. Tamirhaneleri beklemekten, bir yılın neredeyse bütün kazançlarını masraf yapmaktan, traktöre sürekli taklalar attırmaktan kurtulduk. Yaz tatillerinde de Cuma’nın yardımcısı olarak çalışır ve birbirimizle çok iyi geçinirdik. İşlerimiz de güzel gitmeye başladı. İkinci ve daha güçlü bir Fiyat traktörü aldık, işimizi de genişlettik. Bu son traktöre aslında ihtiyacımız yoktu ama evimizin arkasında temeğin altında kış boyunca birikmiş mayısları ben, Mustafa, hizmekerimiz naylona yükleyip çürümeye terk etmek için mezarların oraya götürüp döküyorduk. Cuma elini bir küreğe ve dirgene bile dokundurmuyordu. Sadece şoförlük görevini yapıyordu. Kendisini orada ağa görmüş, bizi de uşağı görmüş olmalı ki: “Bu traktör benim adımadır. İstersem kimseye vermem” diye övününce canım fena halde sıkıldı. Ben de “yok yav!..” dedim. O da “Görürsünüz!..” dedi. Canım daha da sıkıldı.

Fırsat buldukça babamın başının etini yemeye başladım: “Cuma, ‘Bu traktör benim adımadır, istersem, hiçbirinizi yanına yaklaştırmam, size de vermem’ diyor. Madem öyle bir traktör de benim adıma alacaksın, yoksa yapmayacağım yok!” diye babamı tehditlere başladım. Babam: “Sen canını sıkma oğlum, hepiniz kardeşsiniz, benim oğlumsa öyle bir sütü bozukluk yapmaz” dedi. Dedi ama “Kızım sana mı inanayım, gözüm sana mı inanayım?” diye bir atasözümüz var ya… Cuma’nın o sözü bir takıntı haline geldi. Babam benim elimden kurtulamayınca bir gün Kemal Ergin’le anlaşıp 49 bin liraya Fiyat 415’i benim adıma aldığını söyledi. Adıma olup olmadığını hem bilmiyor, hem de umurumda değildi. Cuma’nın o sözüne inatla aldırmıştım.

Bir iki sene sonra fazlalık gelen eskiyi, yani Cuma’nın adına olanı sattık. Birkaç yıl sonra da benim adıma olduğunu bildiğimi sattık, yerine bir Ferguson aldık.

Bütün kardeşlere şu öğüdü vermek istiyorum: Eğer kardeşlerinizle kardeş kardeş yaşamak istiyorsanız, ağzınızdan çıkacak sözlere de nefsinize de dikkat edin, aksi halde hem sizin, hem de kardeşlerinizin huzuru bozulur, birbirinize düşersiniz, buna da en çok düşmanlarınız sevinir…

Hergin’in bütün evleri Sarsap Çayı’nın batı yakasındaydı. Doğu yakasındaki ilk evi babam elma bahçemizin üzerindeki yolun az ilerisine Cuma için 1967 yılında yaptırdı. Onda sonra sırasıyla Birader emmi, Ali abim, Vahit, Mustafa, Mamo emminin oğlu Hacı, yeğenimiz Mehmet Kale, Veli Kale’nin oğlu Ali, daha sonraları 2005’te Cuma’nın oğulları, 2013’te de Hilmi yaptırdı.

19.05.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AŞAĞI AŞILIKLAR, BAĞYERLERİ, OLUKLU SIRTLARI

37Tozlu Deresi’nin güney tarafında, Sarsap yolundan 100 metre kadar aşağıda Muzaffer Yalçın’la kardeşi Rıza emminin kavak, selvi, kaysı bahçeleri, bu bahçeleri sulayan arkın üzerinde de Rıza emminin evi vardır. Bu arkın altında ve Haydar Çavuş’un evinin karşısındaki tarlamız dâhil o civardaki tüm tarlalar bu arktan gelen sularla sulanır.  Bizim bu tarlanın doğu tarafındaki kuru bir dereden gelen sel suları önüne kattığı çakıl taşlarını sürükleyerek tarlanın üst kısmını neredeyse kullanılmaz etmişti.

Rıza Yalçınlardan 500-600 metre kadar aşağı yürüdüğümüzde Sarsap Çayı’nın batısında 100 metre kadar uzakta, sırtını tepelere dayamış olan birkaç ev vardır. Bu evlerin kuzey tarafındakilerde Kara Emo ve oğulları, güney tarafındakilerde de Haydar Bozkurt (Haydar Çavuş) otururdu. Sarsap Çayı’ndan bir km kadar uzakta kaldırılan sulama arkının altında ve üstündeki bahçeler ve sırtını tepelere vermiş tarlalar, evinin güneyinde yamaçtaki üzüm bağı Haydar Çavuş’a aittir.

Kara Musa emmi,  kapısının önündeki bahçesinin, tarlasının ve Sarsap Çayı’nın doğusundan yola dek uzanan tarlasının anasından miras olarak kaldığını, Kara Veli’nin evinin önündeki bahçeyi de çocuklarının gözü kimsenin bahçesinde kalmasın diye kendisinin hibe ettiğini, evinden karşı tarafa Elbistan yoluna dek giden yolun da kendisine ait olduğunu, komşularını bu yoldan yararlandırdığını, isterse oradan kimseyi geçirmeyeceğini söylerdi. Kapısının önündeki tarlaya bir sene haşhaş ekildiğini, kardeşi Hüsün’ün bu haşhaşların başlarını çizdiğini, sonra da bunların sakızlarını topladığını, çok iyi anımsıyorum.

Biz çocuklar yanına giderdik, bize sakızı alınmış haşhaş başlarını verirdi, onların içindeki tohumları iştahla yerdik. Bir gün Hüsün aile içi affedilmez bir hata yaptı, küçük kardeşi Mustafa’yı da alıp Adana’ya kaçıp, oraya yerleşti. Bir daha da memleketine gelemedi.

Haydar Çavuş’un tarlalarının güneyindeki tepede, birkaç yüz metre yukarıda babamın üzüm bağı, 100 dönüm civarında tarlası ve amcalarımın tarlaları vardı. Bu üzüm bağından dolayı buralara Bağyerleri ya da Aşılık Sırtları denir. Bizim bağın doğusunda ve batısında kuru dereler var.

1954’te toprak dağıtımı yapıldığında bağdan dolayı babama 7 dönüm yer bırakılmış, geri kalan yerler de yeğeni Mithat Karakuş’a, Topal Hasan’a ve Kağo Cumo’ya çap olarak verilmişti. Uzun yıllar Mithat dayının ve Topal Hasan’ınkini biz ekerdik. Sonraları sahipleri aldılar. Mevsim iyi giderse buralarda çok şahane buğday olurdu ama sarıdikenlerden ve pıtraklardan da geçilmezdi.

Haydar Çavuş’un evinin önündeki bahçe ve tarlasının doğu tarafında içinde çay söğütleri, sonradan dikilen kavaklarla dolu çayır ve Elbistan yoluna dek uzanan tarla babama aitti.  Haydar Çavuş evine yakın çayırımızın içindeki söğütlerin ikisinin karşılarına güçlü direkler dikmiş, bunların üzerini ağaçlarla dörtgen dam haline getirmiş, bunun üzerine otlarını haymalamıştı.

Bizim çayıra tavukları, danaları zarar veriyor diye oraya gittikçe olmadık kavga yapar, haymasını kaldırması, tavuklarını ve danalarını bırakmaması, hatta bizim tarladan yola çıkmaması için taciz ederdim. Oğlu Yemliha “Sen ne diyon ula, yaşı kesilesice, töremeden gedesice!” diye her seferinde üzerime gelirdi. Ben de onu taş yağmuruna tutardım. O, kendisin yarısı kadar bile olmayan bir çocuğun, yani benim önümde arkasına bile bakmadan kaçardı. Ben de: “De yiğitsen kaçma!” diye arkasından taş atardım. Arkasına bile bakmadan taşların iki üç katı kadar uzaklara kaçardı. Haydar emmi de “Ula babasının ağına neyttiğim, bir çocuğun önünde dağ bayır arkana bakmadan ne kaçıyon!..” diye kızardı.

Haydar emmi ne kadar yiğitse, Yemliha da o kadar korkaktı. Karısı Pamuk bacı, hatta bacısı Güfer bile ondan daha çok yiğitti. Yemliha’nın bu zayıf tarafıyla dalgamızı geçer, kızdırır, “Ula töremeden gedesiciler!..” demesini bekler, sonra da bunu fırsat bilip “Aha geldi ha, kaç canını kurtar!” diye birkaç taş atardık, o da çok uzaklara kadar kaçardı; arkasından güler eğlenirdik. Her seferinde, Haydar emmi bizden çok “Ne kaçıyon bre babasının ağzına!..” diye Yemliha’ya kızardı.

***

Kendisine bir taş atıldığında arkasına bile bakmadan kaçanlardan biri de abim Mustafa’ydı. Bir gün Körpınarlar’da camızları yayarken Cobul İmam dalgasını geçmek için Mustafa’yı taşlar, o da camızları bırakıp kaça kaça Değirmenin Önü’ndeki pancarların içinde kendini bulur. Pancarların içinde gezmekte olan babam: “Oğlum, seni kovalayan mı var, niye kaçıyorsun?” diye sorunca, Mustafa: “İmam beni taşlıyor” der. Babam: “İmam nerede?” der.  Mustafa: “Körpınarlar’da…” der. Bunun üzerine babam sinirlenir: “Ula hayvan oğlu hayvan, Körpınarlar nere, bura nere?” diye Mustafa’yı bir güzel fırçalar.

***

Benim Haydar emmiye yapmış olduğum tacizlerim, babamın kulağına gittiğinde babam beni azarlar, “Bir daha öyle yaptığını asla duymayım!” derdi ama ben bildiğimden kalmazdım.

Kara Veli’nin anasını emmimin kızı Zalğa bacının üzerine alınca, o rahmetlik hıncını almak için de zaman zaman bizi kışkırtırdı. Haydar emmiye saygısızlığımın bir sebebi de buydu.

Sarsap Çayı ilkbaharda köpürerek akar, bir taraftan bir tarafa geçit vermezdi. Bir gün ikinci karısı Dönüş bacıyla armutların karşısındaki çayırlarının içinde geziyorlardı. Sarsap Çayı’nın geçit vermemesine de güvenip kendimi överek Haydar emmiyi kızdıracak sözler ettim. O da bana: “Ülgüsüz nalet olasıca, gendini bir şey sanıyor. Ben Hüsüvemminin hatırı olmasa sana gösteririm. İnsan kendisini beğenmese çatlar ölür. Adam olmuş da bana laf vuruyor!” deyince sinirlerime dokunda, gururuma yediremeyip taşlamaya başladım.

Baktı ki, ben bildiğimden kalmıyorum; ayakkabılarını, çoraplarını çıkarıp eline aldı, şalvarını dizlerinin üzerine kadar sıyırdı, çayı geçip beni kovalamaya başladı. Çayırlar bitince oturup çoraplarını, ayakkabılarını giydi, beni kovalamaya devam etti. O kovalıyor, ben kaçıyordum, o kovalıyor ben kaçıyordum derken, bizim tarlanın oraya kadar kaçtım.  Oradan da dereye yukarı, dereden sağ tarafa tepeye çıktım. Arka arkaya vızır vızır taş atıyorum. Attığım taşlardan korunmak için ceketini eteklerinden tutup başının üzerinde gererek siper haline getirdi, üzerime doğru geldi.

Yakayı ele vereceğimi anlayınca tekrar kaçmaya başladım. Bu sefer de yorulup bir taşın üzerine oturdu. Ben de böylece kurtulmuş oldum ama Aşı Kayası’nın önünde babamın tırpanla çayır biçtiğinden haberim yoktu.

Babamın yanına gidince “Bir daha böyle terbiyesizliğini görmeyeyim ha!” diye beni fena halde azarladı.

***

İster benden büyük, isterse küçük olsun, biri beni öldürse bile gidip de babama veya bir büyüğüme şikâyet etmek kitabımda yazmadığı için hiç kimseye söylemez; intikamımı eninde sonunda kendim alırdım. Hiçbir şey yapamadığım zaman da “Büyüdüğümde ben sana gösteririm” diye tehdit eder, bana yapılan iyiliği olduğu gibi kötülüğü da asla unutmazdım. Benim hakkımda yapılan şikâyetlerden babam bıkıp usanır, sürekli olarak bana kızar, ellerimdeki, yüzümdeki, kafamdaki yaralara, üstümün başımın perişanlığına, yırtıklarına bakıp “Bunlar nedir oğlum, gene kiminle boğuştun?” diye sorduğunda: “Heeç, kayanın üstünden yuvarlandım, söğütlerden düştüm, camız vurdu…” gibi geçiştirirdim. Ama babam huyumu bildiğinden öyle olmadığını tahmin eder, bana kızar, “Yavuz itin yarası eksik olmaz” derdi. Dalaştığım herkesin benden şikâyetçi olmasına karşın “İyi ki her gün birinden dayak yiyip ağlayarak gelmiyor” diye belki içinden sevindiği bile oluyordu.

Köylerde her evde birkaç deli çıkmazsa, o aileyi kimse adam yerine koymadığı için çok aile kuzu gibi çocuklarını bile deli olmaya teşvik ederdi. Böylelerini çevrede kimse adam yerine koymayınca onlarda aile mafyalığına soyunurlardı. Babamın bir günden bir güne “Falana şöyle kötülük yap, böyle kötülük yap” diye teşvik ettiğini duymuş değildim. Her ne yapıyorsam, kendiliğimden yapardım. Zaten herkesin de bildiği gibi “Kuyma suyla değirmen dönmez”, yüreksiz çocuktan yürekli delikanlı çıkarmak da boşuna gayrettir.

***

Büyüyüp de belli bir yaşa gelince, bu yaptıklarımın çok yanlış olduğunu anladım. Rahmetli Haydar emmiden belki binlerce defa özür diledim beni affetmesi için. Evlerinin oralara gittikçe Haydar emmiyi ziyaret eder, ellerinden öper, tekrar tekrar af dilerdim. “Yavrum, o zamanlar çocuktun, aklın bir şeye ermiyordu. Şimdi büyüdün, koskocaman adam oldun. Yaptıklarının da ayıp olduğunu anladın, önemli olan budur, ben de seni affettim. Artık canını sıkıp üzülme” derdi.

Bir gün elimden tutup “Karnımda çok fena acıktı Hadi eve gidip bir şeyler yiyelim” dedi. Birlikte evlerine gittik. Sofrada kaymaklar, tereyağları, bal vesaire… Bir kuş sütü eksikti. Pamuk bacı ile Yemliha da gelip hoş geldin ettiler. Küçük çocukların saçlarını okşadım. Önümüzdekileri yerken geçmiş, gözümün önünden bir film şeridi gibi geçiyor ve utancımdan yüzüm kızarıyordu. Daha sonraları da ne zaman oralarda beni görse, halimi hatırımı sorar, eve davet ederdi.

Rahmetli kanser illetine yakalanmıştı ama morali yerindeydi. Birkaç senedir atlatmış gibi görünüyordu. Bir gün yaşamını kaybetti. Cenazesini defnederken hepimiz üzüntü içindeydik. Arkasından dualar ettim.

Çok kötü bir huyum vardır: Bana yapılan iyilikleri de kötülükleri de asla unutmam. Başkalarını da kendi yerime koyar, ona göre değerlendiririm. Yaptığım saygısızlıkları düşündükçe yüzüm kızarır, utanırım. Işıklar içinde yatsın… Umarım beni gerçekten affetmiştir.

***

1982’de istifamı verip Hergin’e gelmiştim. Muhtarlık seçimi ya da arazi suları konusunda bizimkilerle Haydar Çavuş’un torunlarının arası bozuktu. Evine gidecek bütün yollar bizlerin arazilerinin içinden geçiyordu. Kestirmelerden her nereyi kullanmak istedilerse, birtakım engellerle karşılaştılar. Traktörleriyle birkaç yüz metrelik yol yerine olmadık yerlerden, dağ başlarından kilometrelerce dolaşıp evlerine gidip gelmeye başladılar. Mağdur olmalarına çok üzülüyordum. Torunu Cuma’ya: “Cuma, sizin evin karşısındaki tarlayı yeğenim Bayram’a içindeki kaysılarla birlikte ortak verdik. Bayram bahçeye bakıp yetiştirme yerine bana danışmadan içine yonca ekti, ben o bahçeden bir hayır beklemiyorum. Benim gözümde artık orası bahçe bile değildir.

Yaya olarak oradan buradan idare ediyorsunuz da, traktörle evinize gidip gelemiyorsunuz. Benim hissem satılıktır; kardeşlerim ve Bayram’a teklif ediyorum almıyorlar. Ayrıca, Bayram ‘Dayı kime satarsan sat, ben alamam, emeğimden de vazgeçmem. Kim alırsa ben de onunla aynı şartlarda ortak olurum. En az 20 yıl ürün almam gerekir’ diye ambargo koyuyor. O da çok iyi biliyor ki, kendisi razı olmadığı sürece kimse orayı almaz. Önemli olan senin bir yolunun olmasıdır.  Gel, benim hissemi satın al, bir kenarından da yolunu yap. O yolun karşılığı olarak Bayram diğer yerden zararını alsın. Onun da senin de bir zararın olmamış olur. Bayram’ı da razı edebilirsen, zarar ve ziyanını ver, çıkar. Yok, eğer ‘Çıkmam’ derse, 20 yıl dediğin nedir ki, o da gelir. Zaten kaysıların ömrünün bitmesine şunun şurasında fazla bir şey de kalmadı. Neticede tarla senindir. Bu fırsat bir daha eline geçmez. Ben de rahmetli dedene karşı olan manevi borçlarımın bir kısmını böylece ödemiş olurum” dedim.

“Turaç abi, şimdi ‘alamam’ diyenler, iş ciddiye binince şufa haklarını kullanıp elimizden alırlar. Biz de boşuna uğraşmış oluruz” dedi.

“O zaman mahkemeye başvurup uygun bir yerde yol isteyin, benim oranın uygun olduğunu söyleyin, ben de ‘Hissemin tamamını alırlarsa benim için sorun yoktur’’ diyeyim. Mahkeme kararıyla alın.  Bunu da yapamıyorsanız, anlaşalım, siz bana paramı verin. Tapuda da ‘Dedelerine manevi borcum vardı, onun karşılığı olarak hibe ettim diye’ muamele yapalım, kimse de şufa hakkını kullanamaz” dedim. Cuma: “Sağ ol Turaç abi, zaten bize iyi demiyorlar, kimseyle uğraşmak istemiyoruz” dedi.

Mustafa İngiltere’deydi. Parası da vardı. “Satacağım bu yerlerin yarısı senindir, gel sen al, tamamının sahibi ol, sonra pişman olursun” dedim. “Amaaan Turaç, ben benimkilerden usandım. Bundan sonra İngiltere’den belki de gelmem, benimkileri de satarım. Kime satıyorsan sat, ben alamam. Bayram’ın öyle naz yaptığına bakma. O kimseye sattırmaz, en sonunda dediğine getirir, alır” dedi.

Rahmetli Bayram, eninde sonunda satacağımı anlayınca 1992’de bir gün: “Dayı, hadi fiyatını söyle dedi. Naldöken’le buradaki hissemi sudan ucuza, 4.000 liraya, takdir ettiği fiyata satın almış oldu, ben de satmış oldum.

***

Haydar Çavuş’un evinin karşısındaki tarlamızın kuzeyindeki tarlalar kuzeye doğru sırasıyla Veli Ağa, Mamo Kale, Birader Haydar emmi, Kara Musa, Rıza emmi ve ağabeyi Mızırap emmiye ve su arkının üstü Tozlu’nun parçaları da “4 Kardeş”e (Haydar, Veli, Hayrı, İbrahim) aitti.

Bizim çayır, Sarsap Çayı boyunca birkaç yüz metre aşağısına doğru devam edince sırasıyla en güzel ve büyük yeri Hacıa emmimin oğullarının (4 Kardeşler), ondan sonra Hüsün emmimin oğullarının, daha sonra da Aşı Kayası’na dek babamındı.

Bu yörenin adına bu Aşı Kayası’ndan dolayı “Aşılık” denir. Buraların taksimi de 4 Kardeşler’in keyiflerine göre yapıldı. Bundan önceki ve sonraki tüm taksimlerde olduğu gibi buradaki çayırların da tamamı bir arada olmak üzere en iyi ve büyük yerini kavgayla, dövüşle kendilerine düşürttüler. Yıllar sonra sel suları buraların çoğunu kullanılmaz hale getirdi. Hele Sarsap Çayı ile sulama arkının arasını tamamen ortadan kaldırdı. Doğanın adaleti bu olsa gerek…

***

Çocukluğumuzda camızlarımızı her ne zaman alıp Aşılık’a gitsek, orada 4 kişinin bağırıp çağıran sesini duymamak olanaksızdı. Bunlarda birisi “Yemliha!.. Yemliha!.. Ula Yemliha!..” diye bağıran Haydar Çavuş, birisi “Oha, bu meretler de nerden girmişler bizim bağçaya!” diye bağırıp çağıran Yemliha, birisi yanık yanık kaval çalıp mahallelerinin sığırını yayan Kara Veli’nin kaval sesi, asıl önemlisi de seferberlikte 7 yıl askerlik yapmış, bunun 4 yılını Mısır’da İngilizlerin esir kampında geçirmiş olduğundan kafayı üşütmüş Kara Emo idi. Kara Emo da “Ula Mısaaa!.. Veliii!.. Seyfiiii!.. Hüsüüünnnn!.. Mıstafaaaa!.. Yetişin ula bu Gülğar Cuma, Tolo Cuma, Cobul İmam, Carbık Mıstafa  beni dövüyoooorlarrrr!..” diye bağırırdı. Onlar da babalarının huylarını iyi bildiklerinden hiç aldırış bile etmezlerdi. Onların aldırış etmemesine kızar, analarına avratlarına bir güzel söver, “De gel de üstüne tahta devirme!.. De gel de çatlayıp ölme!..” derdi.

***

Mustafa ile sabahın köründe Aşılık’a camızlarımızı getirmemizle birlikte haram otları, çayırları, bostanları dişlemeyi helallerine tercih etme alışkanlığını bir türlü terk ettiremeyip sürekli peşlerinden koştururken “Oha daylak camız!.. Oha yarbi camız!..” diye bağırmalarımız bu dört sese beşinci, altıncı sesler olarak eklenirdi. Ardından yedinci, sekizinci sesler olarak köyün sığırlarını yayan Kando’nun oğulları Hüseyin’le İsmail’in sesleri duyulmaya başlar, çiftini sürüp öküzlerini otlatmaya gelen Birader emminin oğlu Kel Hüsün’nün, marabamız Hüso Kavak’ın oğlu Cobul İmam’ın, Hayrı emminin marabası Diricanlı Hasso Koca’nın oğuları Kırca Yusuf’un, Kara Memmet’in , Veli Ağa’nın marabası Kako Cumo’nun oğulları Gülğar Cuma’nın, Caco Veli’nin,  Kağo Hacı’nın, daha sonra arkadaşsız kalıp da Aşılık’a oynamaya Coruk Hacı’nın, Hacıa’nın sesleriyle Aşılık cıvıl cıvıl olur, tam bir panayıra dönerdi.

Bu arada bostanına zarar verenlere bağırıp çağıran, küfürler edip oğullarından yardım isteyen Kara Emo emminin sesiyle ortalık çınlar, eğlencenin tadına doyulmazdı.

Kara Emo emminin Aşı Kayası’nın önünde bir bostanı vardı. Bu bostana yaklaşmamamız için dağda beslediği, soluğuyla insanı içine çeken yedi başlı bir evranla bizi korkutur, biz de buna aptal aptal inanırdık. Biz canını sıkar, sözünü dinlemezsek, bu evranı üzerimize salacağını, bir km uzakta bile bizi içine çekeceğini söyler korkuturdu. Bir de “Ben avsuncuyum. Bana tütün, tavık, yımırta getirirseniz, sizi avsunlarım, yılanlar size dokunamaz, evran içine çekemez” derdi.

Köyün sığırlarını yayan Kando’nun çocukları Hüseyin ve İsmail analarına yalvarır yakarır tavuk, yumurta, tütün alıp Kara Emo emmiye getirirler, kendilerini avsunlatırlardı. Yılanlar sokup ölsek bile bizimkilerin umurlarında olmadığımız için bize bir şey vermedikleri için kendimizi avsunlatamadğımızdan Kando’nun çocuklarına gıpta ile bakardık, onları kıskanırdık.

Bir sabah sol elinde birkaç tane hıyar, diğer eli arkasında Mustafa ile beni “Gelin yavrum gelin, size teze ğıyar veriyim” diye yanına çağırdı. Korka korka yanına gittik. Mustafa yanına yaklaşınca elindeki hıyarları yere atıp, Mustafa’nın yakasına yapıştı, arkasında sakladığı sopayla beline birkaç tane yapıştırdı. “Seni gidi carbık seni!.. Sen camızlara sahip olmazsın, bostanımı yayarsın değil mi?” diye bağırıp çağırdı. Mustafa kaçıp kurtulmaya çalışırken gırtlağına kadar değirmen arkının suyuna gömüldü. Sıra bana gelmişti. Ben de ağlayarak kaçmaya çalıştım.

Anam bir zamanlar babamın tütünlerinden kendisine verirmiş. O da o tütünlerin hatırı için “Sen kaçma oğlum, sen kaçma!.. Döndü’mün nazlı oğlu!.. Sana gıyar mıyım heç? Şu hıyarları al da ye!..” diye yere attığı hıyarları toplayıp bana verdi. Ben de o hıyarları afiyetle yedim. Anamın en nazlı oğlu olduğum için o tütünlerin hatırına dayak yemekten kurtuldum.

Demircilikli Seyit dayım askerlik arkadaşı Kara Emo Hakkında şöyle derdi: “Kara Emo’yla barabar Seferberlikte Arap ellerinde, Yemen’de, şurda burda 7 sene askerlik yaptım. O benim askerlik arkadaşımdı. Onun üzerine bir yiğit görmedim. Mısır’da İngilizlerin esir kampında 4 senemiz barabar geçti. Kara Emo çavuşumuzdu. Esirlere İngilizlerin bile gücü yetmediği zaman Kara Emo eline sopasını alıp bir bağırdı mıydı herkesin ödü kopar, hizaya gelirdi.”

Söylentiye göre: Kara Emo’nun artık Yemen ellerinde öldüğünü, bundan sonra gelmeyeceğini düşünenler, onun her şeyini, hisselerini paylaşmaya başlamışlar. Dul kalan karısını da kocaya veriyorlarmış. Tam bu sırada Kara Emo emmi çıkagelmez mi… “Ulan siz kimin malını paylaşıyorsunuz?!. Kimin karısını kocaya veriyorsunuz? Daha ben ölmedim!..” diye ortaya çıkmış. Sevinenler olduğu gibi hevesleri kursağında kalanlar da olmuş… Bu Kara Emo emmi tam efsanelik bir kahramanıdır ama değerlendirmek için çok bilgi toplamak gerekiyor. Işıklar içinde yatsın!.. Onu unutmak olanaksızdır.

 

***

Bir ilkbahar günü Aşılık’ta bütün çocuklar gülüp oynuyorduk. Babam Oluklu sırtlarında bir mera sürmeye başlayınca 4 Kardeşler engellemek için kavga çıkartmışlar. Babam devam edince Veligo, 3 silindirli 50’lik Deutz traktörlerinin arkasına köteni takıp bizim Kızılpınar’a gitmiş. Kızılpınar’da bizim ağılın arkasındaki düzlüğü İbibik Tepesine doğru bir hat gidip bir hat da gelerek sürmeye başlamış. Hayrı emminin marabası Beko Kalkan (Bekira) da gelip Veli Ağa’ya bırakması için yalvarıp yakarmış. Bakmış ki, bildiğinden kalmıyor, traktörün önüne yatmış: “Veli Ağa, Hüsüvanın yerini illa sürmek istiyorsan üzerimden geçmen lazım” demiş. Bekira traktörün önünden kalkmayınca, o da bırakıp evine gitmiş…

Yıllardır kendisine yapılan bu tür zulüm ve saygısızlıkların birikimiyle hırsını alamayan babam da bunların yaptıklarına dayanamayınca Ferhat Pınarı’na göçmek için evi naylona yüklemeye başlamış.

Bu haberi Mustafa ile Aşılık’ta duyunca dünyalar bizim olmuştu. 4 Kardeşler’in zulümlerinden artık kurtuyok diye seviniyorduk. Akşam eve dönünce öğrendik ki, Birader Haydar emmi yalvar yakar engellemiş, naylona yüklenen eşyaları da indirtmiş. Bizim de Ferhat Pınarı’na göçme hevesimiz kursağımızda kalmıştı.

4 Kardeşler’in ilk ikisi Akseki’de 200 dönüm civarındaki meraları birlikte sürüp zimmetlerine geçirince, kendilerinden sonraki iki kardeşlerine Oluklu’da babama bıraktırdıkları yeri sürmeleri için teşvik ediyor ve destekliyorlar. Onlar da babama bıraktırdıkları yeri 2 silindirli 35’lik Deutz traktörleriyle sürüyorlar. Her yıl genişlete genişlete dev bir çiftlik kadar merayı zimmetlerine geçirip 2004 kadastro çalışmalarında da üzerlerine tapulatıyorlar.

21 sene önce ölmüş olan babamın gözü gibi sahiplendiği, dost-düşman herkesin “Hüsüva’nın malı” diye bildiği Kızılpınar’daki ağıl yerinden dolayı babamın adına 150 metre kare arsa (!) tapulamışlar. Burasını büyüteçle büyütebilirsek, ileride babamın ruhu muazzep olmasın diye oraya babamın adına ya bir koyun çiftliği, ya bir okul ya da bir gökdelen yaptırırız. Al sana adalet!.. Gel de bu kalabalığa “akraba” de, gel de orada barış ve huzur içinde yaşa, gel de dilini tut, gözlerini tut, kulaklarını tut… Üç maymunu oyna… Sonra da “insanım” diye gez!..

17.05.2016

Turaç Özgür

—-

Arkası yarın…

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SARSAP, KARACAÖREN, ÜÇKİLİSE, FERHAT PINARI, ERİKLİ, YUKARI AŞILIK

376395

Sultan Korusu ve Sarıçiçek Yaylası’na kışın bol bol yağan kar sularıyla beslenen Sarsap Çayı, İlkbahar’ın gelmesiyle birlikte karların eriyip coşmasıyla hüküm sürdüğü yerlerde yaşayanların zaman zaman korkulu rüyası olurken, yer altına sızan kar sularının yeryüzüne çıkmasıyla da bu yörelerin yaşam kaynağı olurdu.

Sarsap Çayı’nın gözle görülen kaynağı Uncular köyü iken, görünmeyen kaynağı da Sultan Korusu ve Sarıçiçek dağlarının geniş havzalarıdır. Kar ve yağmurların bol yağdığı yıllarda Sarsap Çayı coşup köpürürken, kıt yağdığı ya da hiç yağmadığı yıllarda da Sarsap Çayı’nın gözyaşları kurur, etrafındaki bitkiler sararır, solar, yüzü buruşur.

Sarsap Çayı, Uncular köyünün kurulduğu Şuul Deresi’nden doğar, içi doğan bitki örtüsü ile örtülü birkaç km’lik dar kanyonun bittiği yerde Kayaboğazı’nda çıkıp güneye, Elbistan Ovası’na doğru yoluna devam eder. Coşup köpürdüğü ilkbaharın ilk aylarında Ceyhan Nehri ile buluşur, kaynaşır, Akdeniz’e karışır. Kar ve yağmurların kıt yağdığı ya da hiç yağmadığı yıllarda ise, Ceyhan’la buluşmak şurada dursun, sularıyla yaşayan bitkiler bile can çekişir, onun hasretiyle yanıp tutuşur.

Çocukluğumun geçtiği yerleri anlatabilmek için bu Şuul Deresi’ne ya da Kayaboğazı’na sırtımı dönüp Sarsap Çayı’nın menderesler çizerek akışı yönünde yakın çevresiyle birlikte tanımak için de zaman zaman yolumu değiştirip sağıma ya da soluma doğru biraz ilerledikten sonra yeniden Sarsap Vadisi boyunca yürümek istiyorum: Önümde Sarsap Çayı’nın her iki yanında etrafı birkaç yüz metre yüksekliğindeki dağ ve tepelerle çevrili doğal bitki örtüsü, bahçeler ve tarlaların bulunduğu 10-15 km’lik yeşil bir vadi uzanır. Bu vadinin bittiği yerde Küçük Yapalak’ın geniş, düz ve bozkır diyebileceğimiz tarlaları vardır.

Biraz daha ayrıntılı olarak anlatmak gerekirse: Şuul Deresi’nin bitiminden bir km kadar aşağı indiğimizde sol tarafımızda Omar Ağalar’ın oturduğu Kayaboğazı (Sarsap), sağ tarafımızda Hüseyin Yapıcı, namı diğer Kötü Hüsünler’in ve Seyfalioğulları’nın oturduğu Karacaören, Karacaören’den kuzey yönüne doğru yeşil bir derenin içinden bir km kadar yukarı çıkıldığında derenin bitimine doğru sağ tarafta düz bir tepenin üzerinde Selim Ağalar’ın oturduğu Üçkilise ve onun bir km kadar güneyinde de bir kısmı bizim köylü, bir kısmı da Malatya’nın köylerinden sonradan gelenlerin oturduğu Ferhat Pınarı vardır.

Üçkilise’nin yukarısında Kınalıpınar’dan doğan tadına doyum olmayan kaynak sularının bir kısmı Elbistan’ın birçok içme suyu ihtiyacını karşılar. Bir kısmı da arazi sulama suyu olarak kullanılır.  Bu su kullanılmadığı zaman da Üçkilise’den aşağı doğru akıp gider, Sarsap Çayı’na karışır. Bu dere boyunca yapılan toprak su arkının altında aynı suyun sularıyla çalışan 3 adet değirmen vardı. Bunlardan ilki öldükçe bibilerimden birileriyle evlenerek 3’e tamamlayıp sonunu getiren Omar Ağa’ya, ikincisi babamın musahip kardeşi, büyük emmimin büyük damadı Kara Ellez dayıya, en aşağıdaki Sarsap Çayı’nın doğu yakasındaki de Hacıa emmimin büyük damadı, abim Cuma’nın kayınbabası, Elbistan’da evinde ilkokulu okuyup ekmeğini yediğim, eğitimimde büyük katkısı olan, kendime babam kadar yakın gördüğüm Kalecikli Seyit Ağa’ya aitti.  Değirmenlerin devri kapandıktan sonraki yıllarda kuzeyindeki bahçesi ile birlikte Kaya Mustafalara satmıştır.

Kayaboğazı’nın batı istikametinden İnce Çayır’a kadar bir dere vardır. İnce Çayır’ın pınarlarından akan sular dere boyunca Sarsap Çayı’na dek akar. İnce Çayır’daki tarlaların bir kısmı Omar Ağalara, geri kalanlar da Seyit Ağa’ya aittir. Tepeyi aştıktan sonra Kalecik köyünün Mezrası Tekepınarı gelir. Tekepınarı’daki arazilerin çoğunluğu Seyit Ağa’ya aittir. Kendisi de burada oturur. Tekepınarı’nın kuzeyindeki dereden doğuya doğru gidilirse Uncular köyü gelir.

Tekepınarı’n bir km kadar güneyinde Kalecik köyü, Kalecik köyünün bir km kadar doğusunda, İnce Çayır’la bitişik Mezere gelir. Babam ve 2 emmimin 400 dönüm civarında arazisi vardır. Bu tarlalar her ne zaman taksim edilmeye kalkıldıysa Hacıa emmimin oğulları paylarına düşen yerleri beğenmedikleri için kavga çıkarıp ibiceği bozmuşlardır. En sonunda 100 dönüm babama, 120 dönüm Hüsün emmimin oğullarına, 180 dönüm de kendilerine düşünce daha fazla kavga etmeye dayanamayanlar pes edip kendilerine düşen yerlere sahiplenmek zorunda kalmıştır. Kadastro girip tapular verilene dek zaman zaman da Kaleciklilerle kavga etmişlerdir. Kalecik’e henüz kadastro girmeden önce 1985’in Ekim ayında payıma düşen 24 dönüm tarlamı Kalecikli Ali Ağa’nın oğlu Alibek’e 800 liraya sattım. Bizimkilerin arası onlarla açılıp kanlı bıçaklı kavgalar verilince, “Turaç’ın sattığı tarlaya yaklaşmayın” diyorlar. Onlar da getirip paramı vermiyorlar. Haydar Ağa’ya “Ben senin mazotunu, benzinini kime satıp satmayacağına karışıyor muyum ki, siz benim tarlamı kime satıp satmayacağıma karışıyorsunuz?” deyince kendisi, kardeşi İbrahim ve yeğenleri bana saldırdılar, güzel bir meydan dayağı yedim. 3 Kasım 1985 Pazartesi günü saat 15.00 sularında Elbistan’da bizimkiler tarafından linç ediliyordum.

Bu linç olayından sonra Veligo’m, Hergin’de abim Ali’ye sattığım tarlaların dışında kalanları alma sözünden vaz geçti, olanlar bana oldu. Kısaca söylemek gerekirse kabak benim başıma patladı. Bunu ileride sırası geldiğinde daha ayrıntılı olarak anlatmak üzere Mezere konusuna şimdilik noktayı koyuyorum.

***

Kayaboğazı’ndan güney batıya doğru yokuş yukarı bir km kadar yüründüğünde sırtını Sarsap tarafındaki kayalık bir tepeye yaslamış yeşil ve dar bir dere içindeki Haydar Ağalar’ın oturdukları Erikli gelir. Erikli deresinden Sarsap Çayı’na inip biraz aşağılara doğru ilerlediğimizde Sarsap Vadisi daralır. Sol tarafı kayalık olan buraya Kayaönü derler.

Kayaönü’ne gelmeden önce Ferhatpınarı’na doğru adına “Sulu Dere” dedikleri bir dere uzanır. Bu verimli sulu derenin içinde Hacıa ve Hüsün emmilerimin, eteğinde de Sarsaplıların tarlaları vardır.

Kayaönü’nde tapulama sırasında Cuma, Mehmet, bir de yanılmıyorsam Vahit Kalelerin zimmetlerine geçirmiş oldukları, babamla Hacıa emmimin etrafı ağaçlı küçük bir çayırı vardı. Sonunda tamamına biriyle ortak ağaç dikilmişti.

Kayaönü’nün doğusunda Sarsap Çayı’ndan 50 metre kadar yüksek ve sırtını Ferhat Pınarı tarafındaki tepelere yaslamış ve merdiven basamaklarını andıran araziye Halaka derler. Buradaki tarlalar da babamla Hüsün emmime aittir. Babama düşen tarlanın yarısı Halaka’daki hissemin karşılı olarak benim hisseme düşmüştü. Burasını 1992’de yeğenim Tahsin’e 500 liraya sattım, o da kayısı bahçesi yaptı.

Kayaönü’nden aşağıya Naldöken derler.  Sarsap Çayı’nın batısında su altında bir tarla, bu tarlanın üst tarafında dağın doğuya bakan yamacında da Emine teyzemin kocaı Bedirhan emminin bir üzüm bağı vardı. Sarsap Çayı’nın doğu tarafında Elbistan’a giden yolun altında da bizim Naldöken dediğimiz sulu bir tarlamız var. Bu tarlayı sulamak için bir su arkı vardır. Bu arkla Sarsap Çayı arasındaki tarla babama aittir. Önceleri pancar, fasulye, arpa, buğday ektiğimiz tarla iken, sonradan eniştem Ömer bizimle ortak olarak selvi ve kavak ağaçları dikip yetiştirdi. Erkek kardeşler kendi aramızda paylaştığımızda yarısının kuzey tarafı Mustafa ile bana düştü. Parasının yarısını Ömer’in büyük oğlu Aziz kaptı. Diğer yarısından Mustafa payına düşeni almadı, tamamı benim oldu. Ağaçlar kesildikten sonra Aşılık’taki bahçe hissemle buradaki hissemi yeğenimiz Bayram Erdoğan’a 1992’de 4.000 TL’ye sattım. Haydar Çavuş’un karşısında Sarsap Çayı’nın kıyılarındaki geriye kalan çayırlarımı da yeğenim Kemal’e çok cüzi bir para ile kaça sattığımı anımsamıyorum.

Naldöken ve Elbistan’a giden yolun doğusunda sırtını tepeye yaslamış düzlüğe Tozlu derler. Elbistan yolundan başlayıp Tozlu’yu dörtte bir oranında ikiye bölüp kuzeye, Ferhat Pınarı’na doğru uzanan kuru bir dere var. Tozlu sırtlarında, derenin her iki yamacında ve yolun hemen altında babam ve amcalarımın ortak olduğu 150 dönüm kadar tarla var. Burası taksim edildikten sonra Mamo ve Birader emmilerin itirazlarına karşın, diğerleri hisselerine sahip olmuşlardı.

Zannederim 1980’nin başları ve babam da henüz sağdı, yeğenim Kemal bir gün Hergin’ne evime geldi: “Dayı, anam Döndü ile hiç geçinemiyor, her gün kavga ediyor, canı sıkıldığı zaman bizi evden kovuyor, bıktık artık, bir ev yapıp onlardan ayrılacağım emme ev yapacak uygun bir yerimiz de yok” demesinin üzerine Kemal’e:

“Kemal, Tozlu’da bizim hissemize düşen tarlanın yola doğru inen yamacında o kullanmadığımız yer var ya.. git orada canının istediği yere, bir ev yap” dedim. Kemal:

“Dayı, Mamo dayımla, Haydar dayım ‘Biz orayı paylaşmadık’ diye hâlâ niza ediyorlar, orası nizalıdır. Sen gözel söylüyon da ya onlarla Cuma, Ali ve Mustafa dayım ne der?” dedi. Bunun üzerine:

“Kemal, Mamo ve Haydar emmigilin yeri bellidir. Bu tarla paylaşılmış ve Hacıa emmimin oğulları yerlerinden memnundur. Bizimkiler de memnundur. Dolayısı ile bu taksim bir daha asla bozulmaz. Ali, Cuma ve Mustafa’ya gelince… Henüz babam sağdır. Onlar Hüsüva’nın oğullarıysa, anan Elif bacım da en büyük kızıdır, bizim de bacımızdır. Siz Köşk’ten geldiğinizde babamın size bir yer göstermemesine hatta Aşılık’ta neyi var, neyi yoksa vermemesine zaten canım sıkıldıydı, bunu bir insan olarak hâlâ sindiremiyorum. Bu konuda babamın da affedilmez günahları vardır. Murtaza dayı size burasını satmasaydı, yersiz yurtsuz kalacaktınız. Bacım da buna katlanacaktı, saygısından babama sesini çıkarmayacaktı. Bizim ne kadar hakkımız varsa, ananın da Hüsüva’nın malında o kadar hakkı vardır. Ananın küflü geleneklere uyup sesini çıkarmamasına bir anlam da veremiyorum. Babam da henüz hayatta olduğuna göre, o da bir şey derse beni karşısında bulur. Sağlığında bütün mallarını biz 4 oğluna 1974’te paylaştırdı.Ben senin arakandayım. Git canının istediği yere bir ev yap, kimse bir şey diyemez” dedim.

Doğrusunu söylemek gerekirse, Kemal de yürekli birisi olduğu için gidip, hâlâ yerinde bulunan eski evini yaptı. Mamo emmi ile Birader emmi biraz kızdılar. Ali, Cuma ve Mustafa da sokrandılar ama seslerini çıkaramadılar.

1982’de istifamı verip Hergin’e gelmiştim. Yeğenim Tahsin de bir gün evime geldi. Onunla da aramızda Kemal’le konuştuğumuzun neredeyse aynısı oldu. Ona da “Git, Kemal’in evinin Sarsap tarafına bir ev yap. İleride diğer kardeşlerin de senden yukarıya yaparlar. Ona göre hesap yap” dedim. Tahsin’in de Allah’ı var, rahmetli yiğitlikte Kemal’den de ilerdeydi. Mamo ve Birader emmilerin, Cuma ve Ali’nin sokranmasına aldırış etmeyip ilk evinin temelini attı.

Bir gün yine Tahsin evime geldi:

“Yav dayı, kerestelik kavak arıyom emme şimdi kereste alacak param da yok” dedi. Bunun üzerine Tahsin’e:

“Haydar Çavuş’un evinin önündeki çayırda benim kocaman kavaklarım var. Git canının istediği kadar kes, istersen hepsini kesebilirsin. Katil yaptır, tahta yaptır, ne yaptırırsan yaptır; para mara da istemiyorum. Onlar da benden sana ev yardımı olsun. Yapabileceğim başka bir şey olursa gene elimden geleni yaparım” dedim. Tahsin sevinerek:

“Sağ ol dayı, bu iyiliğini asla unutmam. Libya’ya gidip para kazanırsam, ben de bir gün bu iyiliğinin altından kalkarım helbe…” dedi.

“Yeğenim, senin canın sağ olsun, sen durumunu düzelt, dosta düşmana muhtaç olma, çocuklarını perişan etme yeter. Benim bir şey beklediğim yoktur. Sağ ol… Evlenene, ev yaptırana, askere gidene yardım ederler. Ben de senin dayın olduğuma göre, bu benim görevimdir” dedim.

Tahsin, Sarsap Çayı’nın içinde en irilerinden 3 tanesini kesip evinde kullandı. Evini yaptırıp taşındı, Libya’ya gitti. Oradan birkaç yıl sonra döndüğünde bana da kümbet görünümlü ahşap bir masa saati getirdi. O saati onun anısına hâlâ evimizin salonunda başköşede her gördükçe Tahsin’i anar, geçmiş günleri anımsarım. Ne yazık ki, Bayram’ın 1997’de ölümünden sonra “Sen cenazesine 4 ay sonra geldin” diye bana küstü, bir daha da ölünceye dek yüzüme bakmadı. Öbür tarafa küskün gitti. Işıklar içinde yatsın…

Kemal daha sonra Mustafa’ya düşen hisseyi 3.000 sterline satın alıp içine 4 katlı bir ev, geri kalan yeri de kaysı bahçesi yaptı. Bahçesinin üzerindeki sızıntı suları toplayıp burayı sulamak için bir su havuz yaptı.

Yeğenlerim 1992’den sonra İngiltere’ye gittiler, çok iyi kazandılar, bizim oranın ölçülerine göre çok zengin oldular. Babalarının Köşk’te satmış olduğu tarlaları tekrar aldılar, eski evlerinin yerine çiftlik evi yaptılar. Çevrede yeni tarlalar, bahçeler, Elbistan’da, başka şehirlerde arsalar, daireler aldılar. Şimdi her birinin Aşılık’ta 3’er, 4’er katlı villaları var, eski evleri artık müştemilat olarak kullanıyorlar, tuvalete gitseler lüks arabalarla, ciplerle gidiyorlar. Allah daha çok versin, bütün bunları birlik ve beraberliklerine, azimli çalışmalarına borçlular. Hani bir İran atasözü vardır: “Hedefini belirleyen, oraya varır” diye… Onlar hedeflerini de aştılar. Büyük hedefleri olan ben de küçük insanlarla uğraşırken, dalaşırken, Türkiye’yi hatta dünyayı kurtarmaya çalışırken elimdekileri de kaybettim, şimdi yaya geziyorum.

16.05.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TURAÇ ÖZGÜR DOĞRU BİLDİĞİ YOLDA ARKASINA BİLE BAKMADAN DOSDOĞRU GİDER…

İSTANBUL

İSTANBUL

Çocukluğumun geçtiği yerleri yakın çevresiyle birlikte tanıtmazsam temelsiz bir ev gibi olur; ayakta duramaz. İnsanlarını gerçek kişilikleri ile tanıtmayıp da sevdiklerimi överek, sevmediklerime de söverek, olayları bilerek çarpıtarak, abartarak ya da görmezden gelip korkarak ya da birileri alınır diye aşırı derecede sansürleyerek, yer ve zaman belirtmeden yazarsam onun adı anı olmaktan tamamen çıkar, uyduruk bir roman, bir öykü, hatta değersiz bir masal olur. Böyle yapacaksam Tanrı belamı vermiş demektir, hiç yazmayayım daha iyidir. Böyle yapacaksam benden basit, adi bir varlık yoktur.

Anılarımda adı geçenlerin bir kısmı yaşamlarını yitirmiş, bir kısmı yanı başımda, bir kısmı da fersah fersah uzakta yaşıyor olabilir. Yaşamayanların yakınları ve kendileri şunu iyi bilsinler ki, özellikle söz konusu anı olunca çukur aynadan da, tümsek aynadan da, silindirik aynadan da nefret ederim. Çünkü ilki olduğundan büyük, ikincisi küçük, üçüncüsü de eciş bücüş gösterir.

Karşısındakini olduğu gibi gösteren düz aynaları çok severim. Herkes yazdıklarımda her ne görürlerse, düz bir aynanın görüntüsü ya da bir fotoğraf makinasının çektikleridir. Aynadaki zahiri görüntüyü veya fotoğraf makinasının yansıttıklarını beğendikleri zaman kimse bana teşekkür etmesin, beğenmedikleri zaman da kimse bana sövmesin… O görüntüler kendilerinin düz aynadaki ya da fotoğraf makinasıyla çekilen görüntüleridir; ben sadece anımsadığım kadarıyla aradaki bir aracım. Görüntülerden memnunlarsa kendileriyle övünsünler, değillerse böyle görüntü verdikleri için dövünüp kendilerini düzeltmeye çalışsınlar. Anımsamadığım şeyler, özellikle tarihler konusunda bana yardımcı olanlar olursa, inandırıcı bulduklarımı düzeltirim. Aksi halde virgülüne dokunmam ve dokundurtmam.

“Anı yazmak; yürek ister” derken yukarıda anlattıklarımı kastettiğimi herkes bilsin. Doğa anamız bana bu yüreği bağışladığı için ona ne kadar teşekkür etsem ve kendimle övünsem az gelir. En büyük özelliğim, doğruları dosdoğru söylemektir. Bu özelliğim yüzünden de 9 değil, 99 yere kovuldum, faturalarını yalnız ben değil, tüm ailem de zaman zaman ödedi, hala da ödemeye devam ediyoruz. Benim için kovulacak tek bir yer kaldı, o da hiç umurumda olmayan öbür taraftır.

Anılarımın adını “Algıladıklarım, Duyduklarım, Gördüklerim ve Yaşadıklarım” diye koymamın nedeni de işte bu düz ayna veya fotoğraf makinası ilkelerine sadık kalacağıma dair kendi kendime söz vermiş olmamdır. Anılarımda adı geçen babam da olsa, kanlı bıçaklı düşmanımda olsa çok çok özel alanlarına burnumu sokmadan olduğu gibi yazacağıma ant içerim.

Bazıları bilerek veya bilmeyerek birilerine zarar vermiş, hele de özür bile dilemeyip karşısındakine doğrudan ya da dolaylı olarak zarar vermişse, kimse “O konu benim özelime giriyor, sen ne hakla benim özelime burnunu sokuyorsun” diyemez. Çünkü o konu, kendisine çıkar salarken, karşısındakine zarar verdiği için özel olmaktan çıkmış, kamusal alana girmiş demektir. Bunu bir örenle açıklayayım:

Örneğin; ben birini öldürdüm veya birine tecavüz ettim ama kişisel şikâyetçisi de yoktur. Olamaz mı? Olur değil mi? Eee kişisel şikâyetçisi olmayan bu olay er veya geç ilgili cumhuriyet savcılığı tarafından duyulduğunda mağdurun hakkını korumak, zarar verenin de cezasını çekmesi için kamu davası açmaz mı? Açmazsa, kendisi de o suçun ortağı olmaz mı? İçinizden “olur” diyorsunuz değil mi?

İşte beni de o mantıkla hareket eden sorumlu ve duyarlı bir yurttaş, onurlu bir birey olarak görebilirsiniz. Acaba şimdi ne demek istediğimi anlatabildim mi? Hâlâ anlamaktan zorluk çekenler veya anlamak istemeyenler varsa, o, onun sorunudur. Beni doğru bildiğim yoldan bir milim döndüremez.

“Anılarımın başına bu yazımı koymamın nedeni de tanıdık, tanımadık, güçlü, güçsüz herkesin bunu bilmesidir” dedikten sonra artık anılarımı rahat rahat yazabilirim değil mi?

15.05.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ TANRILAR MI CEZALANDIRIYOR YOKSA?

ANKARA

ANKARA

sümeyyenin düğünü-2

sümeyye'nin düğünü

 

 

 

 

 

 

 

 

Birkaç yakınımı 6’şar ay aralıklarla kaybedince eşime dünür göndermeyi bir yıl kadar ertelemiştim. Sıra evlenmeye gelince aynı şeyleri yaşadım ve dolayısıyla düğünüm de en az bir sene ertelenmişti.

Şimdi bir o zamanki benim halimi, bir de bunca şehit verilirken, şehit anaları feryatlar ederek şehitlerinin arkasında kanlı gözyaşları akıtırken, Sümeyye’nin bu yıldırım ve şaşalı düğününü neden bu kadar acele yapıldığını düşünüp kendime acıyorum.

Beğenmediği laik Cumhuriyetin tepesinde oturan kişi; ulusal bayramları sudan bahanelerle, daha dün 23 Nisan’ı şehitleri bahane ederek yaptırmazken, kızına 8 şehidin gölgesinde ve ağlayan anaların gözyaşlarının üstünde tüm ülkeyi tepindirerek bin bir gece masallarını milyonlarca kere yaya bırakacak şekilde düğün yapıyor.

Hiç düğün eğlencesine katılınır da halaylar çekilip horalar tepilmez mi? Tüm davetlilerin arasında kimler,  kimler yoktu ki: Eski Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, bakanlar, yabancı devlet adamlarından davetliler ve tüm devlet erkanı, say sayabildiğin kadar…

Allah gözden nazardan esirgesin, nazar değmesin diye ölü at kafası, at nalı ve gök boncuklar da var mıydı, yok muydu bilemem… Çünkü yalaka ve havuz medyanın bunlardan bahsetmesi yürek istediğinden kimse de bilmiyor.

Genelkurmay Başkanlığı’nda askerliğimi yedek subay olarak yapmış ve hala onun onur ve gururunu yaşamış bir kişi olarak benim en çok dikkatimi çeken kişi Türk Silahlı Kuvvetlerinin en tepesindeki Genelkurmay Başkanıydı. Genelkurmay Başkanını Suudi soytarılarının arasında yetim bir çocuk gibi büzülen görüntüsünün henüz şokunu bile atamamışken, bir de manevi evlatlarının oluk oluk kanları akarken nikah şahitliğine gitmesi işkencesi olacak şey değildi. Yazıklar olsun!..

Tüm askerler, Genelkurmay Başkanının kendisine emanet edilmiş manevi evlatları demektir. Acaba o gün gerçek bir öz evladının burnu kanasaydı, Sümeyye’nin düğününe yine katılır, 8 şehidin o gün akan kanlarıyla Sümeyye’nin nikah şahidi olarak imza atar mıydı?

Ayrıca benim bildiğim bu tür nikahların 2 şahidi olur. Atılan 8 imza; o günkü 8 şehidin karşılığı mı, yoksa 2 imzaya artık güvenilmiyor da daha sağlama almak için midir? Diğerlerini bırakalım da Genelkurmay Başkanının imzası olmasaydı, sakıncası ne olurdu?

Türkiye Cumhuriyetini tanrılar mı cezalandırıyor da bu durumlara layık olduk?

Ey Kocatepe’den Afyon Ovası’na doğru dürbünüyle bakıp “İlk hedefiniz Akdeniz’dir! Ya ölüm ya istiklal!” diye ordusuna komut veren Gazi Mustafa Kemal Atatürk!..  Elindeki dürbünü biraz bırak da dön bir arkana bak!.. Arkana bak da şehit kanlarıyla kazandığın bu ülke ne hale geldi , onu gör!.. O şehitleri bunları yaşayalım mı diye verdirdin?

15.05.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

VELİ KALE’NİN OĞLU ALİ KALE’YE YAZILAN MEKTUP

HERGİN

HERGİN

Sevgili Ali;

“Sarsap Çayı’ndan Gelen İkinci Sel Felâketi” adlı 12.05.2016 tarihinde facebook ve www.turacozgur.com sitemde yayınlamış olduğum anımda asıl ana fikri görmeyerek kafanı mera yağmalarıyla ilgili bölüme takmış, sonra da “Bizimkiler öyle yapmadılar, sizinkiler böyle yaptılar” diye anımda adı geçen kişilerin avukatlığına soyunmuş beni yalancılıkla suçlamışsın, bilmem bunun ayırdındamısın?

Ali’ciğim; şunu kafandan hiçbir zaman çıkarma: Beni zaman içinde hafızam yanılmış ve dolayısı ile de yanlış yazmış, söylemiş olabilirim ama asla bilinçli olarak konuları saptırıp yalan söylemem.

Anı yazmak; roman, öykü ve masal yazmaya benzemez. Anısını yazan kişi önce elini vicdanına koyar sadece doğruları, yaşanılanları, gördüklerini, duyduklarını ve algıladıklarını yazar. Ben de bu ilkeye sadık kalarak zaman zaman anılarımı kimsenin etkisinden kalmadan, taraf tutmadan, objektif kurallara sadık kalarak yazar facebook sayfamda ve yukarıda adresi belirtilen sitemde yazar herkesle paylaşırım. Bunları paylaşıp paylaşmama kararını sadece kendim verir, bir başkasından da emir almam.

Anılarımı yazarken sansürlemem gerekenleri etik ve adabı muaşeret kurallarına göre azami olarak sansürlerim. Sansürsüz yazmam gerektiği zaman da adı geçen babam olsa övmeden, düşmanım olsa ona sövmeden azami olarak nezaket ve zarafet kurallarına dikkat ederek yazarım.

Dilersem adı geçen kişilerin ad ve soyadlarını kullanarak, dilersem herkes tarafından nasıl tanınıyorsa o sıfat ve lakabını kullanarak, dilersem, ben onlarla konuşurken adlarının önüne ve arkasına “emmi, dayı, abi, abla, bacı…” gibi sıfatları getirerek hitap ederim. Kimseye sövmeden, aşağılamadan sadece duyduklarımı, gördüklerimi, yaşadıklarımı, o anda neler hissettiklerimi olanakların elverdiği ölçüde yer, zaman, belge ve tanıklar göstererek yazarım.

Anılarımda adı geçenler alınacaklarmış, bana küseceklermiş, mahkemelerde süründüreceklermiş, bir takım cezalara çarptırılacakmışım, hatta beni tehdit edip öldüreceklermiş hiç umursamam. Zaten yeterince ve gereğince sansürlemişsem, adı geçenlerin teşekkür etmelerini de beklemem.

İnsanlar yaşamları boyunca hal ve hareketlerine, ellerine, dillerine, bellerine dikkat ederlerse, nefislerine uyup başkalarına zarar ve ziyan vermezlerse korkmalarına, çekinmelerin, utanmalarına da gerek kalmaz. Utanılacak, kınanacak, ayıplanacak şeyler yapanlar bunları yaparken utanmayıp, sıkılmayıp, hicap etmeyip de bunların söylenmesinden, yazılı ve sözlü olarak dile getirilmesinden utanıyor, sıkılıyor, hicap duyuyorlarsa bu da olumlu bir şeydir. Bir daha da o tür şeyleri yapmazlar. Eğer yaparlarsa da sonucuna kendileri katlanırlar.

Özel meseleleri tartışmaya açmak istemediğini yazıyor, dolayısı ile de beni nezaket kuralları içinde uyarıyor, gerçekleri saptırarak, birçoğunu da ya gizleyerek ya da aklının ucundan bile geçirmeden beni uyarıyorsun.

Sevgili Ali, uyarılarına ve bilgilendirmelerine teşekkür ederim. Şunu iyi bilmelisin ki, yazılan, çizilen, söylenen her şey kesinlikle birilerinin özel alanlarına girebilir ya da alınanlar bunu iddia edebilirler. O zaman gözlerimize mil çekelim, kulaklarımıza kurşun akıtalım, burnumuza tıkaç tıkayalım, dilimizi kökünden kesip, kalemimizi kıralım. Senin arzu ettiğin, hayalini kurduğun bir dünya öyleyse, hayrını gör. Ben öyle bir dünyada yaşamak istemiyorum.

Ben anılarımı herkese açıyorum ki, senin özelimde yazdığın gibi yazacağı, söyleyeceği sözü varsa, açıklık, şeffaflık, arılık ve duruluk ilkelerine sadık kalarak yazsın, “Öyle değil, yanılıyorsun, aslı böyledir” desin, saygı duyarım. Ama sen birtakım kişilerin avukatlığını yaparken, birtakım insanların da savcısı oluyorsun. Bana göre asıl ayıp olan da budur. O yazında adı geçen kişilerin de söyleyecekleri birtakım sözlerinin olduğunu bilmiyor musun, niçin onların da kendi görüşlerini yazmalarına, sözlerini söylemelerin fırsat vermiyorsun da özelimde gizlice onları suçluyorsun? Bu yaptığı ayıp değil mi?

Facebook sayfamda ve sitemde anılarımı ben hayattayken paylaşmamdan dolayı da şimdiye dek adı geçenlerin ve bundan sonra da sırası geldikçe geçecek olanların bana teşekkür etmeleri gerekir. Çünkü onların itirazlarına fırsat vermiş oluyorum. İleride ya sağlığımda ya da benden sonra anılarımın sansürsüz olarak yazılacağını da anılarımda adı geçenler bilsinler. Sansürlü olanları okuyup “Öyle değil, böyledir” desinler, yanlışlarım varsa dürüstçe doğrularını, ellerinde belgeleri varsa ya da namuslu tanıkları varsa aynı ortamda yazılı olarak dile getirsinler. Ben de onlardan özür dileyeyim.

Sevgili Ali’ciğim; şunun şurasında Allah ile kardeş olsam 5-10 yılım daha ya var ya da yok… Ben bu dünyadan göçüp gitmeden duyduklarımı, gördüklerimi, yaşadıklarımı, hissettiklerimi anılarımda yazılı olarak dile getirmeye devam edeceğim. Aynı şeyleri senin için de öneririm. Hatta benimle ilgili anıların varsa, yaz, yayınla… Sağlığımda itirazlarım varsa, bildiğim doğrusu varsa ben de onu yazayım, gerçekler ortaya çıksın. Aksi halde “Yok o öyle değil, böyledir” diye kendimizi kandırmayalım. Sülalemizi yazılı belgelere göre değil de efsanelere göre tanıdığımızı, Hacı Uşağı Sülalesi’nin grafiğini çıkaran bir kişi olarak sen daha iyi bilirsin…

Kusura bakma, benim özelimde yazmış olduğun yazını da bu yazının ekinde kendilerini savunmaları için kamuya açık olarak facebook sayfamda ve sitemde yayınlayacağım.

Haaa.. O mera yağmalarının kadastro çalışmalarından sonra da devam ettiğini biliyor ve ilgilenmiyorum. Bir gün benim ev yapacağım yerden anayola nasıl giderim, Ali’nin, Cuma’nın, Mustafa’nın evine nasıl giderim diye denemeler yaptım, bir uygun yol bulamadım. Bunlar yağma değil de nedir? İstediğiniz kadar yağmalayın, oradan gözüm olmadığı gibi bu yaştan sonra gelip bir de haklarımı ararken linç mi edileyim?

Saygı ve sevgilerimle…

14.05.2016

Turaç Özgür

Eki: AliKale’nin özelime yazmış olduğu yazı.

Turaç abi, dünkü yazdığın anında, Meralar konusunda yazdıkların doğru değil. Özel meseleleri tartışmaya açmayı, herkesin okuduğu bir yerde yazmayı doğru bulmadığım için sana özelden yazıyorum. Akseki, yaklaşık 30 yıldır men edildi sürülüp ekilmiyor. Bağ yerleri, sizinkilerle, Mamo emmi ve Kepo Hadar emmi gilin elinde, Mamo emmi ve Haydar emmi’nin çocukları tapu alamadılar, ama, bahçe diktiler kullanıyorlar. Aşılığın başta, Kepo Haydar emmi 50 dönüm kadar bir yer sürmüştü oranın tapusunu aldılar. Cuma dayım, senin Gümüşündeki tarlanın üzerinde 20 dönüm kadar bir yer sürdü tapusunu aldı. Körkuyular hakkında bildiklerin yanlış. Senin de söylediğin gibi sizinkiler, Evcihüyüklüler gelip iki taş atınca ellerinde ki yeri terk edip kaçtılar. Bizimkilerin elinde ki Körkuyu’ya gelince, ora da Hayrının hissesi ve adına tapu yok. Tarlanın tamamı 56 dönüm. Cuma dayımın uyanıklığı bura da bir kez daha ortaya çıkıyor. Kendi sürdüğü yeri terk ederken, bizimkilerin elinde ki yere ortak oluyor. Kavgayı hep beraber vermişler doğru, kendi ektiği yere sahip çıkamıyor, terk ediyor, biz de kavga da vardık diye, muhtarken, o 56 dönüm yere 6 kişiye hisseli tapu aldırıyor. Hisseciler şunlar; Cuma Kale, İbrahim Kale, Mehmet Kale, Vahit Kale, Haci Kale, (kel) Hüsün Kale. Vahit’in adına olan tapuyu ben üzerime aldım, bizim hisse benim elimde. Sizin olan hisseyi Cuma dayım kendi adına yazdırmış. Cuma dayımın 6 kişi adına tapu çıkarttığını öğrendiğimizde 10 seneyi geçtiği için itiraz etme süresi dolmuştu, itiraz edemedik. Biliyorsun; Babam’la, Haydar emmim Ellilik traktör zamanı ortak ekip biçerlerdi, öbür emmilerim de bir idiler. Babam’la Haydar emmim ayrılırken, Körkuyu da ki hisse bizim elimizde kalmış, emmime başka yer de karşılığı verilmiş. O tarlanın yarısı benim elimde diğer yarısı İbrahim emmimle Haşmet’in elinde. Cuma dayımın 6 kişi adna tapu aldığı ortaya çıkınca, İbrahim emmimle cangama etmişler,. Babam sağken “doğrudur hakları var” demiş. Ahmet, Kadir, Cahit 15 sene önce İbrahim emmim’le Haşmet’in elindeki yeri sürmüşler, onlar da tekrar gidip sürmüş, iş kavgaya dönüşünce konu kapandı. Fakat tarlanın tapusu 6 kişinin adına kayıtlı. Körkuyu da Haydar emmim sağ iken satın aldığı yan yana iki çap var. Birini Bektaş dayıdan satın aldılar, diğerini Kelo Mustafa emmiden aldılar. Hayrı’nın mı yoksa Bahri’nin mi adına kayıtlı bilmiyorum. Onların elinde mera yok.

DÜŞÜNSEL, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HACI UŞAĞI KABİLESİ İLE SARIYATAKLILARIN KARAHENDEK SAVAŞI

22Cumhuriyet’in ilk yılları Küçük Yapalak’ın kuzey sınırları Kalecik ve Karamağara’ya dek uzanıp Sarıyatak’ı da içine alırmış. Küçük Yapalak’ın en büyük ve varlıklı olan Hacı Uşağı Sülalesi Küçük Yapalak’ta oturur; koyun, inek ve camız sürüleri olan Mamo Ağa dedem Hergin’i, Omar Ağalar Sarsap’ı, Selim Ağalar Üçkilise’yi, Haydar Ağalar da Erikli’yi yaylak olarak kullanırlarmış.

Sarıyatak’a varmadan basamaklar halindeki Kara Hendek’teki çayırlıklarda büyük büyük dedemlerin ve ondan sonrakilerin camızları günlerce ve aylarca serbestçe otlarlar, arada bir ziyaret edilirmiş…

Günlerden bir gün dağlarda yaşayan eşkıyalar çarıksız kalınca, camızlardan birini Karahendek’in doğu tarafındaki sarp kayaların üzerine götürüp kesmişler, çarık yapmak için sadece derisini alıp üzerine: “Vallahi mısmıldır, billahi mısmıldır; eti sizin, gönü bizimdir” diye yazılı not bırakıp Hergin’e haber salmışlar. Bizimkiler de kağnıyla gidip o camızın etini getirip afiyetle yemişler.

Bu gerçek olay, kuşaklar boyunca anlatıla anlatıla bizim kuşağa dek geldi.

Bugünün deveyi hamutuyla yutan dindar görünen hacı kılıklı ve devletin gücünü hileyle ele geçirip yurttaşlarını donuna dek soyan kravatlı, modern eşkıyalarından başka eşkıya görmediğimiz için anlatılan bu efsaneleşmiş öykü çok hoşumuza gider, bugünün eşkıyalarıyla karşılaştırır ve o günün eşkıyalarına karşı da, doğrusunu söylemek gerekirse, o erdemli hareketlerinden dolayı çok saygı duyardık.

***

Zamanla Küçük Yapalak birkaç köy doğurdu. Bunlardan biri de yeterince otlak ve tarım arazileri olmayan Sarıyatak’tı. Sarıyataklılar hem köylerine yakın, hem de yaşamak için toprağa ihtiyaçları olduğundan doğal olarak Karahendek’e sahiplenmeye başladılar. Bizimkiler de “Orası bizim otlağımızdır, bizim zilyetliğimiz altındadır” diye Sarıyataklıları dışlayıp ağırlıklarını koydular ve kendilerinin bildikleri Karahendek’in tarıma elverişli yerlerini traktörlerle hatta camız ve öküzlerle sürüp güzden buğday ektiler.

Zannederim 1960 yılının hasat mevsimiydi. Hasat etmeleri gerekiyordu ama Sarıyataklıların tehditleri nedeniyle hadlerini aşıp savaş çıkarabilecekleri korkusunu yaşıyorlardı. Bundan dolayı Karahendek’in gerçek sahipleri olduklarını söyleyenler belli bir gün bütün orakçılarını ve kağnılarını seferber edip Karahendek’teki ekinleri biçecekler, Tilkipınarı’dan aşırıp Ferhatpıarı’na ya da Üçkilise’ye getireceklerdi. Ama her ihtimale karşı Sarıyatak’tan gelecek saldırılara karşı da hazırlıklı olmaları gerekiyordu.

Hergin’in kurmay heyeti, babamın başkanlığında bizim evin önünde bir akşamüstü toplandı. Yapılacak saldırılara karşı neler yapmaları gerektiğini tartıştılar.

Alınan kararlara göre: Yıllarını kodeslerde geçirdiği için yiğitliğiyle nam salmış, uçan kuşu gözünden vuran ve gözünü daldan budaktan esirgemeyen, bir nara attığında yeri göğü inleten Birader Haydar emmi mavzerini alıp Sarıyatak’a yakın bir yerdeki mağaranın içinde, kardeşi Mamo emmi ile kendi küllüğünde akşam sabah eşinip küllüğün bütün küllerini bir poflamada havaya savuran İbrahim emmi mavzerlerini alıp karşı kıyıdaki stratejik önemi olan bir yerde mevzileneceklerdi. Diğer kırıntılar, çiftçi, çoban, sığırcılar, hizmekerler de orakçıların yanlarında durup onlara yardım edecekler ve savaş çıkması halinde aslanlar gibi çarpışıp mevzilerini koruyacaklardı. Olacak şey değil ama Sarıyataklıların bir densizlik yapıp saldırmaları ihtimaline karşı olabilecek saldırıları taş, sopa, sapan, orak, kalıç ve dirgenlerle püskürtecekler, zorunlu olmadıkça canlara zarar vermeyeceklerdi.

Bizimkiler diğer mezralarda oturan sülaleye haber salıp kararlarını bildirdiler. Onların da kendi aralarında görev taksimi yapıp hazırlıklı olarak Karahendek’te yarın erkenden yerlerini almalarını istediler.

***

Beklenilen gün gelip çattı. Kağnısı olanlar kağnılarla, olmayanlar eşeklerle veya yaya olarak Karahendek’e orakçılarını ve hizmekerlerini alıp gittiler. Sığırcısı, sıpacısı, ineği, camızı olanlar da onları önlerine katıp Karahendek’e gittik. Karahendek düğün bayram ve panayır yerine döndü.

Orakçılar huyu şu ile, aşk ve şevkle sağ ellerine orakları, sol ellerine süpürgeleri alıp sıyırgı yapmaya başladılar. Sıyırgı yapmaya uygun olmayan yerleri de pırnatçılar sol ellerine elçikleri, sağ ellerine de kalıçları alıp başladılar pırnat yapmaya…

Camızlar, potuklar, inekler, danalar, eşekler çayırlara salındı. Bunları yayanlar bir yandan onları gözetliyorlar, bir yandan da orakçılara yardım ediyorlardı. Biçilen ekinler anadutlarla omuzlanıp uygun yerlerde desteleniyordu.

Orakçılar biçecekleri yerleri biçmişler, kağnılara yüklemeye başlamışlardı. Tam bu sırada kuzey batı tarafımızda dağın yamacında başlarını, kaşlarını da içine alacak şekilde kamuflaj eden çaputlarla bağlamış, ellerinde sopalar ve taşlarla 100 kişi kadar kalabalık, Allah!.. Allah!.. Allah!.. Allah!.. Allah!.. nidalarıyla bizi taşlamaya başladılar.

Taşlı savaşlarda dağın yamacını ele geçirenler her zaman aşağıdakilere galip gelirler. Sarıyataklılar da bizimkileri taş yağmuruna tuttular. Bizimkiler darma dağınık oldular. Herkes canını kurtarmaya çalışıyor, daha güvenlikli yerlere doğru kaçıyorlardı. Üst tarafımızdakiler yağmur gibi taş yağdırıyorlardı. Ben hem onlardan korunmaya, hem de önümde kaçmakta olan Bektaş Boran’ı takip ediyordum. Zaman zaman durup yukarı doğru durmadan taş atıyordum. Üst tarafımdan birisi “Ulan şu piçe bak, haline de bakmadan bizi taşlıyor!..” diye eminim ki beni korkutmak için yan tarafıma kocaman bir taş attı. Her taraf düz yerli kaya olduğu için kayanın üzerine düşen taş, tuzla buz oldu. İsteselerdi beni taşlarla vurur, öldürürlerdi.

Bunun üzerine biraz ilerimde hızla kaçmakta olan Bekteş emminin peşine takılıp oradan uzaklaştım. Önümüzdeki dar yoldan sapıp kurtulmaya çalışan Kara Ellez dayım kağnısını son sürat sürerek yokuş aşağı tangır tungur sesleri çıkararak Hasanyurdu’na doğru kaçıyordu.

Tilkipınar’a doğru kaçıp kalabalıklardan birkaç yüz metre uzaktaki tepenin eteğinde kara bir heykel gibi duran Kezbanı dezemin kocası, Üçkiliseli Deli Memmet’in yanına vardım.

Ben de Deli Memmet eminin yanına gidip mavzerine sarıldım: “Sen sıkmaya korkuyorsan, ver de ben sıkayım!..” diye asıldım. Deli Memmet emmi yaşına karşın güçlü kuvvetliydi. Beni de tanımamış olacak ki “Bırak ulan, bırak diyom sana, piç veledizina!.. Sen kim oluyorsun da mavzerime yapışmışın!” diye bağırdı ama ben bırakmadım. Ben mavzere asıldıkça asıldım. Deli Memmet emmide beni tüfeği ile havaya kaldırıp savurup bir kenara fırlattı. Ben yere düşüp yuvarlanmaktan zor kurtuldum. Tam bu sırada daha önceden mevzilenmiş olup, Sarıyataklılara geçit vermek istemeyen bizim uyanık keskin nişancıların arka arkaya sıktığı mavzerlerin sesleri karşı ki kayalık yamaca vurup 10-15 saniye aralıklarla korkunç yankılar çıkararak gelmeye başladı.

Bunları beklemeyen Sarıyataklılar çembere alındıklarını, önlerinin kesildiğini düşünerek taş atmayı bırakıp bir araya geldiler. Biraz sonra “Vay benim gardaşıııımmmm!.. Oy benim canıııımmmm!.. Vah benim dayıııımmmm!..” diye feryatlar edip ağlama rolleri yaptılar. İçlerinden birini bir ölüyü taşıyormuş gibi omuzlarına alıp geldikleri yere gitmeye başladılar. Bizimkiler de bunu gerçek sanıp silah sıkmayı bıraktılar.

Ateş çemberinden kurtulup kendilerini güvenceye aldıktan sonra omuzlarındaki adamı yere bırakıp, bizim tarafa bağırıp çağırarak, küfredip dalga geçerek gittiler.

Bizim kalabalıklardan orakçılar “Biz çalışan işçiyiz, nasıl olsa bize bir şey yapmazlar” diye kaçmamışlardı. Meydanı boş bulan Sarıyataklıların bir kısmı tarlaların içine girip üzerlerinde buğday sapları yüklü kağnıları, bir araya toplanmış desteleri ateşe vermişler. Bunlara engel olan orakçıların ellerinden oraklarını, kalıçlarını almak istemişler. Bu arbedede birkaç orakçı ağır denecek derecede orak ve kalıçların kesmesi sonucu yaralanmışlar, kan revan içinde inliyorlardı.

Sarıyataklılar gözden kaybolunca hepimiz tekrar bir araya geldik. Pınarlardan kana kana sularımızı içtik, elimizi yüzümüzü yıkadık. Azıklarımızdan yedik. Başımızdan geçenleri birbirmize anlatıp yanan kağnılara, ekinlere bakıp üzülüyorduk ama ucuz kurtulduğumuza da seviniyorduk.

Eriklili Ahmet abi, namı diğer Ütü Ehmet, bana bakıp “Ula Turaç, Karahendek’in bütün ekinleri ütülüp firik oldu, istediğin kadar yiyebilirsin!” dedi. “Sen niye yemiyon, herkes sana Ütü Ehmet diyor. Sen yesene!..” deyince, “Eylemi nalet olasıca!.. Töremeden gedesine!..” diye boynumun köküne okalı bir şaplamağı geçirince gözlerimden yaşlar gelmeye, yıldızları saymaya başladım. Ondan sonra beni tut tutabilirsen, ağzımdan çıkan küfürlerin bini bir para!..

***

Karahendek Savaşı’nda biz kısmen galip geldik ama bu zafer, tarihteki Pirus Zaferi’ne benziyordu. Çünkü Sarıyataklıları kaçırmıştık ama yaralanalar, berelenenler bizden tarafta olduğu gibi tüm ekinler ve kağnılar da yanmıştı. Bir düğün ve bayram havasında Karahendek’e gidip, kıçımıza baka baka elimiz boş olarak evlerimize dönmüştük…

Yapılan gözlemlere ve yorumlara göre: Bunların tamamının Sarıyataklı olması olanaksızdı. Çünkü tüm Saryatak’ta o kalabalığın yarısı kadar bile insan yoktu. Çevre köylerden topladıkları kalabalığın içinde daha düne dek kapımızda hizmeker ve sığırcı olarak çalışan Topal Ellez’le kardeşi Kıyan’ın da olduğu söyleniyordu. Herkes onlar hakkında “Amma da nankörlermiş, onların Sarıyataklılarla bir olup bizi taşlayacaklarını kimse aklından bile geçirmez” diye düşünüyordu.

Oysa halk arasında “Gâvurun ekmeğini yiyen, gâvurun kılıcını çeker” diye bir söz vardır. Bu da onun kanıtıdır. Bundan dolayı hiç kimse kapımda çalışan, ekmeğimi yiyen sebebi her ne olursa olsun, bunu unutup bacağıma sarılmaz, beni ısırmaz” diye düşünmesin ve hiç kimse hüsrana uğramak istemiyorsa, kapısında çalışanların gücüne güvenip başkalarıyla savaşmaya kalkmasın, aksi halde sonu işte böyle hüsran olur!..

***

Elbistan’a gidiş ve gelişlerde Sarıyatak’ın yolu bizim köyden geçtiği için gündüzleri kimse korkusundan geçmediği gibi, geceleri de yollarını değiştirerek ve gizlenerek geçerlerdi.

Harman zamanı herkes geceleri ya harmanda ceclerinin yanında ya kaynatılıp serilen bulgurlarının ya da yıkanıp kurutulmak için serilen unluklarının yanında yatardı.

Aradan bir ay ya geçmiş ya da geçmemişti. Ben, Cuma ve birkaç kişi Gümüşün’de bulgur sergilerimizin yanında yatıyorduk. Gecenin karanlığında bir atın ayak seslerini duyduk. Sarıyataklı Hasan Kahraman kimseye görünmeden ağaçların duldasından Elbistan’a gidiyormuş… Bizi görünce atını dizginledi. Peşine düştük. Zavallı Hasan emmi kaçar, biz kovalarız… Hani “Ağanın malı gider, hizmekerin canı” diye bir söz vardır. Cobullar da tam öyleydiler. Cobul İmam’la kardeşi Asef’in sesi hâlâ kulaklarımdan gitmez: “Yakalayın! Aha gediyor!.. Aha kaçıyor!.. Değirmenin Önü’ne doğru gidiyor!.. Değirmen Ocağı’na getti!.. Yav adamı tam yakalıyorduk, elimizden kaçırdık!..” diye bağırdılar, çağırdılar. Herkes Hasan emminin peşine düştü. Adamcağız canını zor kurtardı.

(Bu Hasan emminin oğlu Cuma ve Zeynel ile 1966-67 Eğitim Öğretim Yılı’nda Elbistan’da bir süre birlikte bekar olarak kaldım. Abileri, sonradan dostum ve arkadaşım Hüseyin abi de sık sık bizi ziyaret ederdi. Sonra Sarıyatak’tan Elbistan’a göçen ailelerinin içinde kaldım. Hasan emmi rahmetlik “Hüsüvamın biricik emaneti” diye beni tepesinde götürür, tüm aile fertleri beni saygı ve sevgi ile bağırlarına basarlardı. Ben de kendimi bu sevgi çemberinin içine sıkışmış bir köle gibi görürdüm. Dayanamayıp Elbistan Mükrimin Halil Lisesi’nin son sınıfında okuyan Vahit Erdoğan’la Çomulu Bayram’ın evlerine kaçtım. Hasan emmi ve ailesi çok üzüldülerdi. Yılın geri kalanını onlarla birlikte bekâr ama özgür olarak yaşadım.)

Aradan bir iki yıl geçti mi, geçmedi mi tam olarak anımsayamıyorum. Araya giren aracıların, minnetçilerin, ricacıların ricalarıyla yeteri kadar toprakları olamayan Sarıyataklılara “Onlar da neticede bizim canımızdır, bizim fukaralarımızdır, bizden onlara daha layıktır” diye adeta bağışlarcasına çok düşük bir fiyata sattılar. Her ortağın eline de beş on kuruş geçti mi, geçmedi mi, aldılar mı, almadılar mı onu da bilemem…

***

Çocukluğumda bayramlarda, seyranlarda köyün bütün çocukları yaydığımız camızlarımızı, ineklerimizi, öküzlerimizi Karahendek’in sahipsiz çayırlarına götürür, akşama dek türlü çeşitli oyunlar oynar, eğlenir, hoşça vakitler geçirir. İçinde sular akan, yabani meyvelerin olduğu derede güçlükle dolaşır, meyvelerden yer, doğu tarafındaki kayalık yamaçta bulunan mağaranın kapısından taşlar atar, taşların bir yerlere çarpa çarpa çıkardığı sesleri dinlerdik. Dönüş yolumuzun üstünde karşı tarafa doğru seslenir, seslerimizin yankılarını dinler, içine girmeye korkardık. Akşama doğru Hasanyurdu’nun başlangıcındaki Ballıkaya’nın yanında durur, küçük yeşil dereciğin içinde dinlenir, yatar yuvarlanır, kayaların üzerine çıkar, karşı tarafları seyrederdik.

Karahendek satıldıktan sonra Sarıyataklılar buralara bahçeler diktiler, meyve ve sebzeler yetiştirdiler. Dolayısı ile Sarıyatak’tan ve Karahendek’ten Hergin’e kadar akıp gelen tarlalarımızı ve bahçelerimizi suladığımız sular zamanla tamamen kesildi. O sular gelmeyince zor durumda kaldık. Bahçelerimiz, ağaçlarımız susuz kalınca Sarsap Çayı’ndan sulama arkı yapıldı ve suya hasret kalan tarlalar, ağaçlar Sarsap Çayı’nın suyuna kavuştu. Ondan sonra da Sarıyatak’a gidip gelirken unutulmaz çocukluk anılarımın geçtiği Karahendek’e birkaç kere ya uğradım ya da uğramadım.

13.05.2016

Turaç özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SARSAP ÇAYI’NDAN GELEN İKİNCİ SEL FELÂKETİ

68Hacıa emm67imin oğlu Haydar emmi 1954’te yapılan toprak dağıtımında ve sonrasında Evcihüyük, Hergin, Kuyucak, Aşılık, Sarsap, Erikli, Üçkilise, Ferhat Pınarı’ndan oluşan Evihüyük köyünün muhtarlığını yaptığından, dolayısı ile köyün toprak dağıtım paftaları elinde bulunduğundan hangi parselin kime ait olduğunu, nerelerin mera, nerelerin Hazine arazisi olduğunu çok iyi bilirdi. Elinde bulunan Akseki, Bağ Yerleri, Hasan Yurdu, Oluklu, Körkuyular’ın paftalarını inceler uygun bulduğu mera ve Hazine arazilerini kendisi sürer, kardeşlerinin sürmeleri için yer gösterirdi. Babam, Hüsün emmimin oğulları ve başkaları da herhangi bir yeri sürmeye kalktığında ya kendisi engeller ya da kardeşlerine engelletirdi.

Bu verimli ve tarıma uygun yerlerden birisi de Körkuyular’dı. Yukarı Evcihüyük’ün evlerinin hemen arkasındaki Körkuyular’daki Hazine arazisini tespit etmiş ve traktörle sürmeye başlamıştı. Evcihüyüklüler de haklı olarak “Sen bizim damlarımızın dibine kadar, hayvanlarımızın otladığı yerleri nasıl sürersin?” diye engellemeye çalışırlardı. Hemen hemen kavgalar, dövüşler de bu nedenle çıkardı.
Günlerden bir gün Yukarı Yapalaklılar da mezhep dayanışması nedeniyle silahlanıp Evcihüyüklülerin yardımına gelirler. Eli silah tutan bizimkiler bizim evin arkasındaki kayaların ve Kale’nin doğu ve güneye bakan yamaçlarındaki kayaların arkalarında mevzilendiler. Yukarı Yapalak ve Evcihüyüklülerden oluşan 500 kişi kadar kalabalık mezarlığa dek gelip orada durdular. Bizimkiler, kurmay heyeti babamın başkanlığında derhal toplanıp köyümüzü, canımızı ve namusumuzu korumak için silahların menziline girenleri tüm mermiler bitinceye kadar vurma kararı aldılardı. Kalabalık yarım saat kadar mezarlığın yolunda beklediler, daha fazla ilerleyip silahların menziline girmeye cesaret edememiş, orda burda kalabalığı seyreden çocukların dışında yetişkin bir kimseyi göremeyince, bizimkilerin niyetini anlayarak geldikleri gibi gittiler. 
Allah’tan ki, gittiler. Eğer köyü bassalardı çok kan dökülürdü. Bizimkilerin mermileri bittikten sonra da kesinlikle bizi öldürürlerdi.
Bizimkilerin çiftçi çobanın dışında eli silah tutanların sayısı 7’yi geçmezdi, geri kalanlar da çoluk çocuktu. Mavzer ve filinta gibi 7 adet uzun menzilli silah, bir o kadar da tabanca ve birkaç tane de av tüfeği, olsa olsa toplam birkaç yüz de mermi, diyelim 50 atımlık da barut ve saçma vardı. Malımızı, canımızı koruyan insan sayısı, silah ve mühimmat o kadardı. Bu olaydan sonra insanlar silahlanmaya daha çok önem verir oldular. 
IŞİD kafalıların bundan ders almaları gerektiğine inanıyorum. Mezhepçiliğin, ırkçılığın ve açgözlülüğün kardeşi kardeşe kör yola nasıl boğazlatacağına bundan iyi kanıt olmaz. Kimse “IŞİD’i, El Kaide’yi ve o kafadakileri Alevilerin üzerine gönderir, öldürtür, kestirir, bunlardan kurtuluruz” diye düşünmesin. “Azdan az, çoktan çok ölür” diye bir atasözü vardır. Herkes aklını başına alsın, kimse kimsenin malına, canına, namusuna göz dikmesin, insan gibi kardeş kardeş birlikte yaşamanın yolunu bulmaya çalışsınlar.
***
Yine günlerden bir gün Haydar emmi Körkuyular’da traktörle gözüne kestirdiği yerleri sürerken Evcihüyüklüler’in engeliyle karşılaşır. Derken kavga adeta savaşa döner. Sarsaplıların da yardıma geldiği bir gün Herginliler’le Evcihüyüklüler Körkuyular’da taş ve sopalarla birbirlerine girerler, birbirlerini yaralarlar. Evcihüyüklüler hem daha kalabalık hem de taşlaşma da daha mahir olduklarından bizimkilere ağır darbeler verirler. Birader Haydar emmi ağır yaralanır. Olay mahkemeye intikal eder. Birader Haydar emmi mahkemede olduğunu unutur, coşar: “Hâkim Bey, ben de onları öldürmezsem, anam avradım olsun!” diye yemin eder. Mağdur ve haklı iken suçlu duruma düşer. Hâkim derhal tutuklar, 3 ay ceza verir. Birader Haydar emmi bu tehditler savurarak övünmesinin faturası olarak Elbistan Cezaevi’nde 3 ay yatar. Buraların kavgalarını tüm Herginliler verdi. Haydar Kale de yıllarca o Hazine arazilerini ekip saçtı. 
Evcihüyük köyünde tapu kadastro çalışmaları yapılırken, Haydar Kale’nin mirasgaspçısı oğlu, babasının zilyetliğine geçirdiği 50 dönüm civarındaki tarlayı kendi üzerine yazdırır. O savaşta bir damla kanları dökülmeyen 3 gözü açık da üzerlerine 49 dönüm yeri tapulatırlar. Hak ettikleri kadarı helal, etmedikleri de haram olsun, burunlarından gelsin!.. O Körkuyu Savaşları’nda savaşanların, canları, malları tehlikeye girenlerin durumları da düğünden sonra sağdıcın durumundan farksız olmuştur. Bunlardan biri de benim. Kısaca özetliyorum: 
Okulum tatil oluncaya dek Cuma, ilkbaharda sürülmesi gereken tarlaları sürmüş, Evcihüyüklülerin tehditleri üzerine Mecinin Deresi’nde yıllardır sürmüş olduğumuz 50 dönüm kadar merayı korkusundan sürememişti. Ben okuldan geldikten sonra Cuma: “Turaç, ben bütün tarlaları sürdüm. Mecinin Deresi’ndekini de git sen sür” demişti. Benim de hiçbir şeyden haberim yoktu. Traktörü alıp oraya gittim, akşama dek sürüp bitirdim. Ben eve geldikten sonra Cuma: Evcüünlülerden kimse gelmedi mi?” dedi. “Niye gelsinler ki?” dedim. “Orayı men ettirip ‘Burayı süremezsiniz’ diye tehdit ettilerdi. İrbeemgille, Mamo emmigil korkularından gidip süremediler. Onlar süremeyince biz de gidip süremediydik. Orası nizalıdır” diye gülünce anladım ki, bu olaylardan haberim olmadan gidip süren bir kurbanmışım. Cuma’nın bu yaptığını doğru bulmadım. Bana gerçeği söylese, öleceğimi bilsem gider yine sürerdim ama hiç olmazsa can güvenliğim için de önlemler alırdım. Zaman zaman Evcihüyüklülerin uzaktan bakıp bakıp gitmelerinin sebebini de anlamış oldum. Bu tarla da bir daha sürülmeyip, tamamen terk edilmişti.
***
Körkuyular Savaşı’ndan sonra Evcihüyüklülerle döğüşler, kavgalar hiç eksik olmazdı. Bir gün Kürnelilerle Ali ile Hüso Kavak’ın oğlu İmam kavga yaparlar. Onlar da bunları bir güzel dövüp kafalarını kırarlar. Üzerinden bir hafta ya geçmiş ya da geçmemişti. Ali ile Aşağı Yapalak Gavuren’deki tarlamızı sürmeye gitmiştik. Ali, velhanın içinde yatıp uyumayı çok severdi. Traktörü bana verip kendisi uygun bir yerde sırtını güneşe verip uyumaya başladı. Gökyüzü masmavi, güneş pırıl pırıldı. Ben traktörün arkasında 2 sokulu sürütmeli kötenle türkü çağırarak gelip gidiyordum. Güneyden, Akdeniz tarafından karabulutlar Ozanhüyük, Kıyan tarafından üzerime doğru hızla gelmeye başladı. Ben traktörün yönünü Kıyan tarafına döndürmüş, Ali’ye doğru gidiyordum. Aniden ceviz büyüklüğünde sağanak halinde tepemde yağan doluların kafamda, yüzümde yaptığı darbelere ve ağrılara dayanamayarak kötenin otomatiğinin ipini çekip toprağın altındaki bıçakları kaldırdım. Traktörü hızla sürerek Ali’nin yanına gelip durdum, altına sığındım. Boynundaki yaraya dolular değdikçe bağıran Ali de koşarak gelip traktörün altına sığındı. Gök gürlüyor, şimşekler çakıyor, üzerimize dolu değil, adeta buz parçaları yağıyordu. Traktörün altında bile bizi buluyor, canımızı fena halde yakıyordu. 15 dakika ya geçti, ya geçmedi. Traktörün göbeğine kadar dolu yağdı. Biz altında bağırıp duruyorduk. Özellikle Ali’nin yaralarına dolular değdikçe feryatları dayanılır gibi değildi. Artık kurtuluşumuzun olmadığına, ya dolu darbeleriyle ya da bu şekilde yağmaya devam ederse gırtlağımıza dek doluya gömülüp nefessiz kalıp öleceğimize inanmıştım ki, nihayet dolu kesti. 
Artık orada durmamızın bir anlamı yoktu. Köteni orada bırakıp arazi yollarını tahminen takip edip düşe kalka ve ön tekerlerin güçlükle yara yara ilerlediği dolunun içinden köye, Hüsün emmimin oğlu Mustafalara vardık. Köylüler sel baskını olacağı korku ve telaş içindeydi. Yağan dolular onlarca koyunu öldürmüş, arkasından gelen sele de onlarcası kapılıp kaybolmuşlar. Eğer birkaç dakika daha geç kalsaydık, Kayalıgöl’den ya geçemezdik ya da bizi de dolu seli alıp götürürdü. 
Evcihüyük’ten Maraba’nın altına dek başak vermiş tüm ekinler yerle bir olmuş, pancarlar bile bir daha canlanamayacak kadar mahvolmuştu. Bu felaketi yaşayanlar mallarını bırak canlarını kurtardıklarına şükrediyorlardı. Bu dolu felaketini unutmam olanaksızdır. Kafama, yüzüme yediğim doluların ağrılarını hala duyar gibiyim.
12.05.2016
Turaç Özgür

 

ANILAR, Doğal afetlerle ilgili kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SARSAP ÇAYI’NDAN GELEN BİRİNCİ SEL FELAKETİ

HERGİN

HERGİN

HERGİN

HERGİN

HERGİN

HERGİN

Çocukluğumu yaşadığım Hergin, Sarsap’tan Evcihüyk’e kadar olan yeşil vadinin tam ortasında ve en güzel yeriydi. Vadi, suların aktığı çay boyunca doğal bitki örtüsü ve sonradan dikilen söğüt, kavak, selvi ağaçlarıyla doluydu. Bunların gölgesinden başına güneş değmeden neredeyse bir baştan bir başa 10 km yürümek olanağı vardı. Bunların dışında Sarsap Çayı’nın batısında herkesin kaysı ve elma bahçeleri vardı. Ayrıca Sarsap Çayı’nın doğusunda bizim bir de elma bahçemiz vardı. Bunların dallarında kuşlar yuvalarını yapar, şakıyıp öterdi.

Bir de kuzey doğu köşesinde dev bir ceviz ağacı olan ve babamla emmilerimin ortak olduğu kocaman dutlarla dolu, adına “Büyük Bahçe” dediğimiz bir dut bahçesi vardı. Herkesin dutu belli olmasına karşın, ceviz ortaktı. Bu zavallı ceviz ağacının meyveleri henüz olgunlaşmaya başladığında köyün bütün çocukları üzerine çıkar cevizlerini toplardık. Uzanamadığımız dallarındaki cevizleri taş ve sopalarla düşürmeye çalışırdık. Bundan dolayı meyveleri bitinceye dek küçük dal ve yapraklarının yarısını yere döker, adeta işkence ederdik. Yıllar sonra değirmenin terk edilip, değirmen arkından sular kesilip de yeterince su alamayınca can çekişerek kuruyup yok oldu. Bunu düşündüğüm zaman içime bir hüzün doğuyor…

Dutları ancak sahipleri silkeler, pekmez yaparlardı ama herkes istediği dutun etek dallarından ya da üzerine çıkarak tadına doyum olmayan dutlarından her gün serbestçe canının istediği kadar yerdi. Fakir fukaranın dutları yoktu ama altına dökülenleri toplamaları serbesti.

Kol ve bacalarıma kuvvet gelip daldan dala atlamaya başladığımda analığım haftada bir gün bana: “Turaç, oğlum, bugün sen işe gitme” dediğinde bilirdim ki, o gün en azından 20 tane dutu silkeleyeceğim. Kan ter içinde kaldığım yetmiyormuş gibi boynumdan sırtıma ve karnıma doğru dolan dutlardan pekmez ağacına döneceğim. Önceleri hoşuma giderdi ama büyüdükçe bıkmaya başladım. İçimizden en iyi dut silkicisi ben olduğumdan yakamı bir türlü kurtaramıyordum.

Artık yeterince büyüyünce çaresini buldum: Üst dallardan tutunup kendimi yukarı doğru çeker, büzülür, sonra da bütün gücümle çelik bir yay gibi altımdaki dalın üzerine iki ayağımla darbeyi vurur ya da aşağıdaki dallara şempanzeler gibi atlar, yetişkin dutları bir kenara bırak henüz olgunlaşmamış dutları bile bez sergilerin üzerine döker ve tutunduğum dalları kırardım. Düşüp bir yerimi kırsam ya da ölsem hiç kimsenin umurunda değildi ama baktılar ki, dutlara zarar veriyorum; yakamı bıraktılar. Dolayısı ile hem ben dut silkmekten, hem de dutlar benden kurtuldular.

Bahçelerin kenarları iğde ağaçlarıyla doluydu. İlkbaharda çiçek açmaya başladıklarında o mis kokularından adeta burnumuzun direği kırılırdı. Kaysılar ve elmalar da ilkbaharda açtıkları rengârenk çiçeklerle telli duvaklı gelinlere dönerdi ama o leziz meyvelerinin karnımızı doyurduğu gibi, çiçekleri iğdeler gibi kokmadığından sadece gözümüzü, gönlümüzü doyururdu.

Kale’nin arkasında Hacıa emmimin, Aşılık sırtlarında da tadıyla ve iriliğiyle çevrenin diline destan olmuş bizim üzüm bağımız vardı. Bu bağların üzümlerini, sahipleri kadar da buralardan gelip geçenler yerdi.

Henüz 6-7 yaşlarımdayken, benden 3-4 yaş büyük bacım Fadime ile birlikte o ıssız dağ başındaki üzüm bağını bekliyorduk. Alt kısımlarının toprağa gömülü olduğu çatal söğüt dallarının üzerinin ağaç dalları ve otlarla kapalı olduğu haymanın altındaki gölgede oynuyorduk. Fadime’ye “Ben haymanın üzerine çıkıyım, sen de bakraçla toprak ver, üzerini toprakla doldurak, sona sen de çık üzerinde oynuyak” dedim. Fadime bağın yumuşak topraklarını bakraca doldurup doldurup bana verdi. Yeterince toprağı haymanın üzerine koyup serdikten sonra Fadime de üzerine çıktı, oynuyorduk. Biraz sonra altımızdaki ağaçlar gıcırdamaya başladı derken, hayma kendi etrafında dönerek yere yığıldı. Hem haymadan, hem de gölgeden olduk. Ya bir de biz altında uyurken üzerimize düşseydi, ne olurdu? İşte büyüklerimizin sorumluluğu… Bunu hiç unutamam.

Evimizin tam karşısında tüm selvilerin babası gibi tek başına duran “Büyük Selvi” dediğimiz bir selvi vardı. Bu selvinin orta yerinde de bir leylek yuvası vardı. Leylekler havalar soğumaya yüz tutunca göçüp giderler, ilkbaharda da yuvalarına dönerlerdi. Bu leylekler uzaklardan yavrularına yılan, kurbağa, balık ne bulurlarsa getirirler, onların açık ağızlarına verirlerdi. Gökyüzünde süzülerek uçmalarını seyretmeye ve arada bir de lak lak lak sesleri çıkararak ötüşlerini dinlemeye doyamazdım. Bu lak lak lak seslerine biz çocuklar “Lâlekler kayfe pişiriyorlar” derdik.

Çocukluğumuzda bayramlar leylek yavrularının palazlandığı zamanlar gelirdi. Her yıl bir tane leylek yavrusunu selvinin dibinde ölmüş olarak görünce, “Leylekler bunu Allah’a kurban olarak vermişler” diye inanır, teselli bulurduk.

(Haydar emmi, bir gün bu selvinin dallarını dikme dikmek için kesti. İbrahim emmi ile bu dikmeler yüzünden birbirleriyle kapıştılar, birbirlerinin sırtlarından birkaç dikmeyi kırdılar, aracıların yetişmesiyle güçlükle ayrıldılardı.

Bu dalların kesilmesine en çok leylekler, bir de ben üzülmüşümdür. Yıllar sonra canlı bir heykel gibi duran, her yıl zamanı gelince leyleklerin yuvalarına döndüğü bu selvi, üç beş tahta yapmak için kesildi. Büyük Selvi boylu boyunca yere serilip, doğranınca en çok ben üzüldüm, gözyaşlarım içime aktı. Bir daha da leylekler uğramaz, laklaklar çıkararak “kayfeler” yapmaz oldular.)

Koyun kuzu melemelerini, ineklerin, mandaların böğürtülerini, atların kişnemelerini, eşeklerin anırmalarını, köpeklerin havlamalarını, leyleklerin laklak seslerini, kuşların cıvıltısını dinleyerek, leyleklerin ve kuşların süzülerek uçuşlarını, bu eşi ve benzeri bulunmayan manzaraları seyrederek büyüdüm.

***

Bir gün harman zamanı Sarsap Çayı’nın beslendiği Sultan Korusu’na sağanak yağmurlar yağmış. O mevsimlerde her ne zaman yağmur ya da dolu yağsa, Sarsap Çayı’ndan seller gelir, küçük de olsa zarar verirdi. Örneğin, köyümüzün karşı kıyısına geçmek için yapılan derme çatma köprüyü her yıl taşan sular götürürdü. Hiç kimsenin beklemediği bir anda Sarsap Çayı’nda öyle korkun bir sel geldi ki… Böylesi tarih boyunca görülmüş, duyulmuş değildi. Çayın kenarlarında durmuş, çaresiz bir şekilde homurdayarak giden sel sularını izliyorduk. Önüne kattığı her şeyi sürükleyip götürüyordu. Bahçelerin aşağısında Değirmenin karşısındaki tarlaların içinde sürülmüş ve sürülmeyi bekleyen dev buğday ve arpa harmanları vardı. Sel suları ulaşabildiği bu harmanları önüne katıp silip süpürdü, topaç gibi döndüre döndüre alıp götürdü. Herkes elleri böğründe çaresizlik içinde sadece seyretti. Bütün bir yılın emekleri, yapılan masraflar sel sularına kapılıp gitti.

Bana göre asıl korkunç olan harmanların sel sularına kapılıp gitmesi değildi. Asıl korkunç olan Sarsap Vadisi’nin yer yer 50-60 metre etrafının sel sularına kapılıp gitmesi ve çakıl taşlarıyla kullanılmaz hale gelmesiydi. Harmanların sel sularına kapılıp gitmesinin de, Sarsap Vadisi’ninin gitmesinin de asıl sorumluları köylüler, büyüklerimizdi. Bunlar “Harmanını yükseğe dökme, yel götürür; evini aşağı yapma, sel götürür” atasözünden ders almış olsalardı, harmanları sel götürmez, bir yıllık emeklerinden de olmazlardı.

Bütün bunlardan daha kötü olan şey: Köylüler bilinçsiz ve aç gözlü olmasalardı, öküzlerle ve mandalarla süremedikleri Sarsap Çayı’nın kıyılarını traktörlerin arkalarındaki kötenlerle, kötenlerin aciz kaldıkları yerlerde de adına “vanbey” dedikleri döner diskli aletlerle o çayırları, o kındılaları peynir gibi doğramazlar, sonradan yaptıkları sulama arklarına Sarsap Çayı’nın sularını tamamen basıp kenarlarındaki toprağın tutunduğu bitki örtüsüyle birlikte kurumasına, dolayısı ile en küçük sel sularına kapılıp sürüklenmesine sebep olmazlardı.

Bir gün gelecek, o cennet Sarsap Vadisi’nin kurumasına, durgun sularında yaşayıp bolca üreyen, benim de ilkbaharda iğne ve firketelerden yaptığım oltayla bol bol avlayıp yediğim, tatları hâlâ damağımdan gitmeyen sarı ve alabalıkların, cıvıl cıvıl öten her türlü kuş seslerinin, ayaklarını kesip bir daha uğramayan leyleklerin, Büyükyar civarında yaşayan angıtların yok olmasına ve ileriyi göremedikleri ve bencillikleri nedeniyle doğanın çirkinleşmesine sebep olanları, torunları mezarlarından çıkarıp hesap soracaklardır.

Gün gelecek, şimdikilerin torunlarının da kekik ve yavşan kokulu meraları hoyratça yağmalayıp bilinçsizce tarım arazileri haline getirdikleri, binlerce koyunun ve sığırın kökünü kazıdıkları, toprağı erozyona uğratıp çölleştirdikleri nedeniyle hesap soracaklarına inanıyorum.

Bütün bunlar yapılırken devletin kayıtsız kalıp seyirci olmasının hesabını da kimler sorar bilemem!..

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÇOCUKLUĞUMDA GÖRDÜĞÜM SEL FELAKETLERİ

HERGİN

HERGİN

SÖĞÜDÜN DERE’DEN GELEN SEL

Harman zamanı Tombak ve Çal dağlarına aniden yağan yağmur suları önüne kattığı taş ve kayaları sürükleyerek getirdiğinde ben dut bahçesinde Mamo emmigilin dutunun altında kendi kendime keyifle bir ezgi mırıldanıyordum. Bu arada dere tarafından sel sularının foşurtularını ve bacım Elif’in “Turaç!.. Turaç!.. Turaç!..” diye bağırıp feryat etmesini, çırpınmasını duymuyordum bile…

Uğultunun geldiği tarafa baktım. Sel sularının ulaşamadığı yerde bacım Elif’in bana doğru koşarak geldiğini görüp çırpınarak “Turaç!.. Turaç!.. Turaç!.. Çabuk yukarı kaç, sel geliyooooor!..” dediğini güçlükle duyabildim.

Beni önüne katıp götürmesine 50 metre kadar kalmış olan sel sularının farkına varıp, son anda birden fırlayıp önümdeki birkaç metre yüksek yola çıktım.

Foşurdayıp çatur çutur sesleri çıkararak, atlayan dalgalarla dut bahçesine yayılan sel suları ayaklarımın dibinden dörtnala akıp bizim bahçenin taş duvarlarını, onun altındaki islim damını yerle bir edip, önündeki kaysı sergisini, bostanı silip süpürüp yoluna devam etti.

Sonra bizim evin önüne çıkıp İbrahim Kale’nin 2 katlı evinin batı duvarını döven sel sularını ve evin üzerinde feryat edip çığlıklar atan kadınların, çocukların bağırıp çağıran, ağlayanların çaresiz çığlıklarını izledim.

Sel sularından kendilerini kurtaranlar onların feryatlarını izliyor, evin her an çöküp sel sularına karışmasından korkuyorduk. Bereket ki, sel sularının havzası az olduğundan arkası da çabuk geldi. Herkes, kurtulanlar için sevinirken, sel sularının vermiş olduğu tahribatın ve zararların üzüntüsü içindeydi.

Aniden yağan sel sularının arkasının kesilmesi uzun sürmemişti ama derenin üzerinde yatıp yuvarlandığımız, güreştiğimiz, hoplayıp zıpladığımız, çelik çomak oynadığımız o güzelim çimenleri yok olup taşlarla ve kayalarla dolup taşmıştı. Mamo emminin evinin temeli yerle bir olmuş, Veligo’mun evinin önündeki o şirin küçük elma bahçesi taşlarla dolup kullanılmaz olmuştu. (Allah bilir ki, buna en çok sevinen Veligo’m olurken, en çok üzülen de Mamo emmi olmuştu. Mamo emmi buraya ev yapmaktan vaz geçip, bizim evin bir metre batısındaki eski evini söküp yerine yenisini yaptı.)

İbrahim emminin bahçesinin kenarındaki taş duvar ile dut bahçesinin arasında güney tarafı söğüt ağaçları ile sıralanmış Sarsap Çayı’na doğru uzanan yol harap olmuştu. O güzelim dut bahçesinin halı gibi çimenleri taşlı kayalı bir tarlaya dönmüştü. (Bu yol terk edilip söğütlerle dutlar arasına kaydırıldı, zamanla da söğütler kesilip yok oldu.) Kısaca, beş on dakikanın içinde güzelliklerin bir kısmı uçup gitmiş, yerini çirkinliklere terk etmişti.

Sel suları kesildikten sonra boynuz saplı bir çakı bulup çok sevinmiştim. Çocukluk arkadaşlarımla güle oynaya avucumda çakı bıçağı, sel sularının geride bıraktığı mırıklar içinde Değirmenin Önü’nde Sarsap Çayı’nın sel sularıyla bulanmış sularının içinden geçerken ayaklarım bir şeye takıldı ve suların içine gömüldüm. Sel sularının sürükleyip getirdiği, biraz önce bulduğum çakı avucumun içinden fırlayıp sulara karıştı. Çok üzüldüm ama nereden ve nasıl öğrendiğimi anımsamadığım; “Yelden gelen yele, selden gelen sele gider” sözü ağzımdan çıktı ve kendi kendime: “Hak etmemiş olmalıyım ki, sel sularından gelen çakı, sel sularına gitti, kayboldu” diye kendi kendimi teselli ettim.

Birkaç gün geçtikten sonra Veligo’mun kılavuzluğunda hem bundan sonraki sel sularından İbrahim emminin evini korumak, hem de ortalıktaki iri taşları temizlemek için Veligo’mun elma bahçesinin güney tarafına sel sularının getirmiş olduğu taşlarla set yaptık. (İbrahim emmi ileriki yıllarda 2 katlı evini gelebilecek sel sularından korumak için Değirmen Arkı ile evinin arasına taş duvarlı ahır, samanlık ve garaj yaptı, arkın arkasına gelen duvarının arkasını taş ve topraklarla yükseltip doldurdu.)

ANILAR, Doğal afetlerle ilgili kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RAMAZAN ORUCU İLE İLGİLİ 3’ÜNCÜ ANIM

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

1964-1965 Eğitim Öğretim Yılı’nda Elbistan Ortaokulu’nun genellikle seçme öğrencilerinin toplandığı 3/A sınıfında okuyordum. Ulu Cami’nin 100 metre kadar batısında, bir kızı sınıf arkadaşım olan Ömer Söylemez emminin kerpiç evinin bir odasında Köşklü Derviş emminin Elbistan Mükrimin Halil Lisesi’nin 2’nci sınıfında okuyan oğlu Vahit Erdoğan ile birlikte kalıyorduk.

Sınıf arkadaşım Büyük Yapalaklı Hasan Bölükbaşı kendi köylerinden Ali ve Cafer adlı aynı yaşlarda 2 çocukla birlikte kalıyorlardı. Onların da bizim gibi yemeklerini yapıp kendilerine hizmet eden hiç kimselerdi yoktu. Onlarla çok iyi arkadaştım. Evlerinde birbirimizle şakalaşır, boğuşurduk.

Evimizin tuvaleti olmadığı için büyük abdestime sıkıştığımda ya Hasanların evinde, ya yakınlarındaki Ulu Cami’nin veya okul yolumun üzerindeki Ceyhan Cami’nin tuvaletinde soluğu alırdım.

Sevdiğim dersler matematik, kimya, biyoloji ve Fransızcaydı. Ben kendimi fazla zorlamadan, derslerimi çoğu zaman sınıfta can kulağı ile dinleyerek öğrenirdim. En çok sevdiğim ve adeta hastası olduğum ders fizikti. Matematik derslerime genellikle çözümlü matematik kitaplarıyla evde hazırlanırdım. Övünmek gibi olmasın, matematik öğretmenimizden bir adım önde gider, onun tek bir yöntemle zorlanarak çözdüğü problemleri bile ben en az 3 yöntemle çözerdim.

Çözemediğim problemleri çözmek için çözümlü yardımcılara başvurur, onlar vasıtasıyla çözemediğim problemleri kimseye danışmadan üzerinde günlerce düşünürdüm. Bazen rüyalarıma bile girdikleri olurdu. Gecenin bir vaktinde kalkar gelen ilhamı değerlendirir, çözerdim. Bundan aldığım zevki hiçbir şeyden almazdım.

Para, pul, şan, şöhret hiç umurumda değildi. En büyük hayalim, büyük bir bilim adamı olup laboratuvarlarda insanlık yararına büyük keşifler, icatlar yapmak, insanlığa hizmet etmekti. Matematiksiz fizik olmayacağının bilincinde olduğum için matematiğe, Türkçenin dışında Fransızcada yazılmış bilimsel eserleri, makaleleri okuyup anlamak için de Fransızcaya çok önem veriyordum.

Ev ödevi olarak verilen problemleri yapamayan öğrencilerin ricası üzerine matematik dersinden önce uygun bir zamanda kara tahtada tek tek zevkle çözer, arkadaşlarımın takdirini alırdım.

Matematik derslerinde öğretmenimiz: “Çocuklar, bu problemi kim çözecek?” diye sorduğunda tahtaya herkesten evvel adeta koşarak kalkar, çözerdim. Sonra “Hocam, bir başka yöntem kullanarak da çözebilir miyim?” dediğimde, öğretmenimiz gönülsüzce “Hadi, çöz bakalım, Turaç!” derdi. Farklı bir yöntemle çözerdim. Çözdüğümü gören öğretmenimiz sevineceğine üzülürdü. Ardından da “Hocam, bir yöntem daha var, o yöntemi de kullanarak çözebilir miyim?” deyince, bir yöntemle bile çözmekten aciz kalan öğretmenimiz beni azarlar: “Turaç, artık yeter, ukalalık yapma, otur yerine!..” diye azarlardı.

Böylece zamanla birçok öğretmenimin takdirini kazanacağıma, bir de azarlanır, üstüne üstlük benden gıcık kapmalarına sebep olurdum. Derken zamanla bazı öğretmenlerden gıcık kapmaya, derslerimden de soğumaya başladım. Bu da gelecekte beni derslerime çalışmaktan daha çok efelik yapmaya, asıl hayallerimden uzaklaştırmaya yöneltti.

***

Sünnilik tarzında yazılmış, okuduğum Hz. Ali cenklerinin, dinderslerinin, bazı sofu öğretmen ve arkadaşlarımın da etkisinden kalarak uydurulmuş İslam’ın tam bir fanatiği olmuş, kendi kendime görevler vererek başkalarına din iman aşılamaya çalışırdım.

Derslerine çok çalışan ve sesli okuyup ezberlemeye çalışan, sohbet etmekten kaçınan ev arkadaşım Vahit’ten bu huyu nedeniyle uzaklaşırdım. Ben ağzıma tek bir sigara bile almamıştım ama Vahit arada bir sigara içer, tellendirir, bana da verirdi ama asla kabul etmez, ret ederdim. Boş zamanlarımın çoğunu Yukarı Yapalaklı arkadaşlarımın evinde geçirirdim.

Dört gözle beklediğim Ramazan gelip çattı. Ben de ilk günden başlamak üzere sahura bile kalkmadan oruç tutmaya başladım.

Ramazan’ın ilk günü iftarımı yaptıktan sonra Büyük Yapalaklı arkadaşlarımın evine gidip “Hadi, hazırlanın Ulu Cami’ye teravih namazına gidelim” dedim. Onlar, “Bugün hazır değiliz, yarın gideriz” dediler. Çok merak ettiğim teravih namazı kılma hevesim böylece kursağımda kaldı.

İkinci günü yine adeta koşarcasına o arkadaşlarımın evine gittim: “Hadi, bugün kaytarmak yok, Ulu Cami’ye teravih namazı kılmaya gidiyoruz” dedim. Yine dünküne benzer bir sürü bahaneler… Sinirlerim bozuldu ama o bahanelerine katlandım. “Yarın kaytarmak yok!.. İftardan sonra hemen teravih namazına gideceğiz!” dedim. Onlar da “Tamam, söz, yarın gidiyoruz” dediler.

Üçüncü gün iftardan sonra soluğu yine arkadaşlarımda aldım. İftarlarını yapmışlar, ama hazırlanmamışlardı. Bunun üzerine “Ulan siz nasıl Müslümansınız? Her gün bir bahane ile teraviye gitmiyorsunuz! Hadi çabuk hazırlanın!.. Bugün bahane istemem!..” dedim.

Onlar da yaşadıkları bir odayı ikiye bölen perdenin arkasında elbiselerini giyerlerken birbirlerine benim duyamayacağım bir ses tonuyla bir şeyler söyleyip kıkır kıkır gülüyorlardı.

-“Ulan puştlar!.. Ne kıkırdayıp gülüyorsunuz? Gülünecek bir şey varsa söyleyin de ben de güleyim!” dedim.

Önce açıklamak istemediler. Ben ısrar edince:

-“Yav, bize ne mutlu!.. Bir Alevi’yi, bir rafazayı Müslüman ettik” dediler.

-“Niye, Aleviler Müslüman değil mi?”

-“Değil…”

-“Şimdi bizim köylüler Müslüman değil mi yani?”

-“Evet, onlar Müslüman değildir, onlar rafazadır.”

-“Bu rafafazalık da ne oluyor?”

“Rafafazalık, İslam’dan sapmış, kâfir demektir.”

-“Allah Alah!.. Demek Aleviler Müslüman değil, bizim köylüler Müslüman değil, benim sülalem, anam, babam, kardeşlerim, bacılarım Müslüman değil; bunlar sapıktırlar öyle mi?”

-“Evet, onlar Müslüman değil, rafaza sapıklardır…”

-“Peki, Şimdi bu durumda size göre ben ne oluyorum?”

-“Sen şimdi doğru yolu buldun, Müslüman oldun, rafazalıktan, sapıklıktan kurtuldun…”

-“Kimin sayesinde kurtuldum?”

-“Bizim sayemizde kurtuldun…” dediler.

O zamana kadar gayet yumuşak bir ses tonuyla sorular sorup, yanıtlar alıyordum. Birden celallenip:

-“Ula şerefsizler!.. Demek bütün Aleviler, bizim köylüler, akrabalarım, anam, babam, herkes Müslüman değil, bunlar sapık rafazadır, ben de onlara edip size katılan bir dalkavuğum öyle mi? Bundan sonra ben de aslıma dönüyorum. Ula onlar Müslüman değilse, ben de Müslüman değilim!.. Onlar sapıksa ben de sapığım!.. Sizin gibi Yezitlerle, Mavuyalarla, Mervanlarla cennete gideceğime, onlarla birlikte cehenneme giderim.

Şimdiye kadar tuttuğum bütün oruçlar da haram olsun!.. Bundan sonra sizin anladığınız anlamda sapıklığa, kâfirliğe, din düşmanlığına devam edeceğim, beni kendime getirdiğiniz için size ayrıca teşekkür ederim!..” deyip evlerini terk ettim. Bir daha da evlerine uğramadım.

***

Yukarı Yapalaklı arkadaşlarımın evlerinden ayrıldıktan sonra doğru evimize gittim. Benim, izimin üstüne dönmem üzerine Vahit:

-“Turaç, hani Yukarı Yapalaklılarla Ulu Cami’ye teraviye gidiyordunuz. Teravi uzun sürer, sen niye hemen döndün?” der demez, boşalan bir zemberek gibi başladım başımdan geçenleri anlatmaya… Vahit:

-“İyi olmuş, gözünü açmışlar, sana iyilik yapmışlar. Hüso emmiyi üzüyor, bildiğinden kalmıyordun. Biz sana anlatıyorduk, bir türlü anlamıyordun” dedi.

Vahit sözünü bitirir bitirmez:

-“Vahit, bir sigara ver de içip ağzımı alıştırayım. Bundan sonra her Ramazan’da nasıl olsa Ramazan tiryakisi olup, Ramazanın bitmesiyle de tiryakiliği bırakacağım. Bundan sonra ceplerimde sigara, leblebi, üzüm gibi şeyleri eksik etmeyeceğim, hatta sakız çiğnemesini sevmememe rağmen sakız da çiğneyeceğim.

Belki istemeyerek çok yanlış şeyler yapmış, hak etmeyen insanlara da saygısızlık etmiş olabilirim. Yahu, bunlar bizi yüzyıllardır aşağılıyorlar, bizi Müslüman görmüyorlar, mezhebimizi sapıklık olarak görüyorlar. Biz hâlâ bunlara yağ çekiyoruz, dalkavukluk yapıyoruz. İnceldiği yerden kopsun!.. Bundan sonra ben de onların inançlarıyla, mezhepleriyle dalgamı geçeceğim, ben de onların bize reva gördüklerini kendilerine yapacağım. Bu nedir yahu!.. Yeter artık!…

Bütün bunları okulda, çarşıda, pazarda, her yerde açık açık yapacağım. İsterse beni öldürsünler, hiç umurumda değil!.. Zaten arkamdan ağlayacak bir anam da yok!.. Bari bir şeye yarayayım.  Bütün Alevileri de teşvik edeceğim. Bana uyanlarla arkadaşlığımı devam ettireceğim, uymayanlarla da düşman olacağım…

Yav şu ibnelerin söylediklerine bak!.. Bütün Aleviler Müslüman olmadıkları gibi, bir de hepimiz onların gözünde sapıkmışız da haberimiz yokmuş… Ben de farkından olmadan onlara dalkavukluk yapıyormuşum. Bundan sonra görürler sapıklığı, kâfirliği… Bundan sonra Allah’a olan inancımı da terk ediyorum. Şimdiye kadar yaptıklarımın tam tersini yapmazsam, benden de şerefsizi yoktur. Eğer Allah olsaydı, bunlar böyle söyleyemezdi” dedim.

Vahit isteğim üzerine bir sigara verdi. Çocukluğumuzda yalangı saplarından kaliyen yapıp topladığımız izmaritleri ya da kuru eşek fışkılarını içine koyup tüttürmelerimiz dışında ilk defa olarak ağzıma sigara alıyordum.

***

Ramazan’ın 4’üncü gününden başlamak üzere cebime sigara, leblebi, çekirdek koyup her gittiğim yerde tüttürdüm, leblebi yedim, çekirdek çitlettim. Hatta leblebileri tek tek havaya atar, ağzımla yakalamaya çalışırdım. Bana sataşanlarla amansız kavgalar yapar, bildiğimden kalmaz, Allah’a inanmadığımı, Allah’ın olmadığını, her şeyin uydurulduğunu söylerdim.

***

Yaptıklarımın çok yanlış ve tehlikeli olduğunu bile bile bize iyi gözle bakmayanlara inat olsun diye dinderslerinde öğrendiğimiz kavramları kullanarak 1967’de ben kendimi Büyük Allah, sağ kolum Hasan Uçak’ı Küçük Allah, birlikte aynı evde kaldığım Kemal Nacar’ı Peygamber, köyümüzün diğer çocuklarını Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail, kırıntıları da kullar olarak adlandırdım. Ben emir ve tebliğlerimi küçük Allah’a, o da Cebrail’e, o da Peygambere, o da kullarıma iletiyordu. Böylece bize aşağılayanların inançlarıyla dalgamızı geçiyorduk.

Bir gün Hasan Uçak dayanamayarak “Ben sana isyan ediyorum, nedir bu senin elinden çektiklerimiz! Şeytanlık makamı boş kalmış, ben de o makama geçiyorum” dedi. Ben de “Uygundur, bundan sonra senin görevin kullarımı doğru yoldan çıkarmaktır” dedim. Ondan sonra Hasan’ın adı unutuldu, herkes ona Şeytan demeye başladı. Zamanla hepimizin uyduruk sıfatları unutuldu ama Hasan’ınki asla… Gaziantep Lisesi’ne gittiğimizde orada, Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi’ne gittiğimizde de orada herkes onu “Şeytan” olarak biliyor, merak ediyor, gelip tanışıyorlardı. Günlerden bir gün bu yüzden Hasan’la aramız gerildi: “Bundan sonra beni şeytan diye çağırma!. Herkes bu şeytan da kimmiş diye merak edip beni görmeye geliyorlar” dedi. “Ben de Allah’tan daha istiyorsun, şeytan adı seni meşhur etti. Boynuz kulağı geçti, sen benden de meşhur oldun vallahi, seni kıskanıyorum” dedim. Dedim ama aramıza da bir soğukluk girmeye başladı.

Yaşım ilerledikçe yıllardır babaları, dedeleri ezilen Kürt Alevi gençleri başıma topladım. Bana katılmayanlarla düşman oldum. Neredeyse tam bir eşkıya olup çıktım. Bize sataşanlar zamanla başlarına gelebileceklerden dolayı bize saygı göstermeye başladılar. Elbistan’da Türk olsun, Kürt olsun tüm Alevilere “Kürt” derlerdi. Adım Deli Turaç’a, Deli Kürt’e çıktı. Çıkarsa çıksın!.. Bu deliliğin zararını gördüğüm kadar yararlarını da gördüğümü inkâr edemem!..

Başımıza gelecekleri bildiğimiz için Malatya Lisesi’nden okuyan bir boksör getirttik. Dönüşümlü olarak her gün birimizin evinde toplanır, hafta sonları ve geceleri Malatya yoluna doğru gider, gözlerden uzak yerlerde koşar, kültürfizik hareketleri yapardık. Evlerimizde de hocamızın öğretmiş olduğu gölge ve ayna boks çalışmaları yapardık.

Bizim bu çalışmalarımız ve dinle dalga geçmelerimiz Elbistan’ın ileri gelenlerinin dikkatini çekmeye, kendi aralarında toplanıp, şikâyetlerini Emniyete, Kaymakamlığa bildirmişler. Çözümler aramaya başlamışlar.

Sayemde yıllardır kendileriyle alay edilen Kürt ve Alevi gençleri itibar görmeye, altın yıllarını yaşamaya başladılar.

***

Bizim bu davranışlarımız yetmiyormuş gibi Aşık Mahsuni Şerif’in ve Alevi Halk ozanlarının yazlık sinemada konser vermeleri, konsere gelenlerin biraz taşkınlık yapmaları Elbistan Olayları’nı tetiklemenin nedenleri olmuştur.

06.05.2016

Turaç Özgür

—-

Arkası yarın ve 11 Haziran 1967 Elbistan Olayları…

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

IRK MİLLİYETÇİLİĞİ, DİN MİLLİYETÇİLİĞİ, KÜLTÜR MİLLİYETÇİLİĞİ ÜZERİNE…

Çocukluğumda, hatta ilk gençlik yıllarımda ne zaman bir fanatik Sünni’nin başka bir fanatik Sünni’ye “O adam çok milliyetçi bir adamdır” dediğini duysam, adı geçen kişinin fanatik bir Sünni olduğunu anlardım. Aynı sözleri fanatik Alevilerden de duyardım. O zamanlar halkın milliyetçilikten anladığı dine, mezhebe dayalı milliyetçilikti.

Dine dayalı milliyetçilik gericilik, irtica, ilkellik sayıldığından 163 Sayılı Ceza Yasası ile yasaklanmıştı. Bu tür fanatikler Nurcu, Süleymancı gibi yaftalarla derdest yakalanır, analarından emdikleri süt burundan getirilir, ağır cezaya çarptırılırlardı. Siyasi arenasında bu verimli sahanın mirasının üzerine Erbakan oturmuştu.

Tam bağımsızlık, emperyalizme ve kapitalizme, her türlü sömürüye karşı olmak, işçi ve emekçilerin mutluluğunu temel alan, biraz da sınıf ve kültür milliyetçiliğini ifade eden yurtseverlik de solcuların tekeli altındaydı. Bu kültür milliyetçiliği enternasyonalizmle kaynaşmış olduğundan dünyadaki tüm emekçilerin kardeşliğini ve kapitalizmin emperyalizmini düşman olarak görmekteydiler. Ben de bunlardan biriydim. Kapitalistler kendileri için çok tehlikeli buldukları bu kültür milliyetçiliğini 141 ve 142 Sayılı Ceza Maddeleri ile ağır bir şekilde cezalandırmıştı. Bu maddelerden yakasını kurulu düzene kaptıranlar hapı yutarlar.

Gelelim ırka dayalı Türk milliyetçiliğine… Doğanın boşluk kabul etmediği gibi siyaset de boşluk kabul etmez. Özellikle Amerikan emperyalizmini hedef almış, sınıf ya da kültür milliyetçiliğine karşı 1958’de 2 parti Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi adı altında Osman Bölübaşı’nın liderliğinde birleşiyorlar. 1965’te bu partiye İçinde Alparslan Türkeş’in de bulunduğu 60 ihtilalinin ileri gelenlerinden 14’ler katılıyor, genel başkanlığına Alparslan Türkeş getiriliyor. 1969’da bu partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adını alıyor. Ondan sonra tam bağımsızlığı ve sınıf ayrımını ilke edinmiş kültür milliyetçileri yurtseverlerle ırk ve 9 Işık’ı ilke edinmiş Türk milliyetçileri karşı karşıya getiriliyor. Kardeş kardeşi gırtlaklıyor, boğazlıyor… Bunu 12 Mart askeri darbesi takip ediyor. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan; 1960 ihtilalinden sonra idam edilen Menderes ve arkadaşlarının karşılığı olarak idam ediliyor. Kendi akıllarınca 1960’ın intikamını alıyorlar. Sosyalist sol, yani kültür milliyetçiliğini beli kırılıyor ama Karaoğlan Efsanesi ile “Umudumuz Ecevit” doğuyor.

Halkçı ve bol güvercinli Ecevit, “ak günlere” varamadan türlü çeşitli Bizans oyunlarıyla başarısızlığa uğratılıyor. “Toprak işleyenin, su kullananındır” diyen Ecevit ara seçimlerde 0-5 yenilince istifasını vermek zorunda kalıyor. Süleyman Demirel Hükümeti kuruluyor. İşçi düşmanı MESS’in başkanı Turgut Özal, ekonominin başına getiriliyor, 24 Ocak Kararları alınıyor. Bu kararların uygulanabilmesi için var olan sıkıyönetim yetersiz gelmiş olmalı ki, Amerika’nın kuklası Kenan Evran liderliğinde 12 Eylül Darbesi yapılıyor. Sam amca Amerika “Bizim çocuklar başardılar” diye ellerini oğuşturuyor.

Ondan sonra aynı silahlarla oluk oluk akıtılan kardeşkanları bir gecede kesiliyor. Ülkeyi bu hale getirdikleri bahanesi ile cadı avına çıkılıyor, sokaklarda yargısız idam edilecekler ediliyor. Diğerleri de zindanlara dolduruluyor. Alparslan Türkeş de kapatıldığı zindanında “Benim fikrim iktidarda iken, ben neden içerdeyim?” diye sesleniyor. Sağır kulaklar hesaplarına gelmediği için feryatlarını duymuyor bile… Her iki tarafta eşitliği sağlamak için “Asmayalım da besleyelim mi?” diyen faşist Kenan Evren’in emir ve komutlarıyla zindanlarda yeterince çürütülüp “bülbül ağaçları”ında çırılçıplak ayaklarından sallandırılıp işkence tezgâhlarından geçirildikten sonra sağdan, soldan idamlar başlatılıyor. Ama yine de en çok soldan idamlar edilerek eşitlik bozuluyor. Canını kurtarabilenler binbir serüvenle yurt dışına kapağı atıyorlar. Şimdi onlar yurtseverliğin baronluğunu yapmaktadırlar. Gidiş o gidiş!.. Elveda Türkiye!..

12 Eylül zindanlarında aynı yatağı, aynı ekmeği paylaşan bu düşman kardeşler. Dışarda birbirlerini dinlemeyen, dinlemedikleri için de anlayamayan bu düşman kardeşler, aslında birbirlerinin düşmanı değil, kardeşleri olduklarını anlıyorlar. Aslında her iki taraf da aşağı yukarı aynı şeyleri savunduklarını görüyorlar.

Zindanlarda ölmeden kurtulabilenler ülkenin gerçek dostlarının ve düşmanlarının kimler olduklarını görüp anlıyorlar. Şimdi bunlara “dinazorlar” diyorlar. Dinazorları da yeni nesil dinlemiyor.

Milli Selamet Partisi İzmir Milletvekili Adayı, MESS (Madeni Eşya Sanayi İşveren Sendikası) Başkanı, 24 Ocak’ın babası elektrik mühendisi Turgut Özal, büyük ekonomist olarak 12 Eylülcülerin ekonomi politiğinin başına getiriliyor. Zaman içinde yağlama yıkama yöntemleri ile meşhur oluyor. Demokrasiye dönüş aşamasında karısının çevresinin ve özellikle karısının teşvikiyle Amerika’nın da icazetini alarak ANAP’ı kuruyor.

Kenan Evren’in desteklediği partiye tepki olarak 4 eğilimin oyları bu partiye akıyor. Turgut Özal iktidar oluyor. İlk icraatlarından biri kendisinin de ayağına köstek olmuş, kendisine zor günler yaşatmış, gericiliğin, irticanın elini kolunu bağlayan 163 Sayılı Ceza Maddesi’ni kaldırabilmek için solun, yurtseverlerin korkulu rüyası 141. Ve 142. Ceza Maddelerini de kaldırıyor.

12 Eylül döneminde özellikle sol tehlikesine karşı korunup kollanılan, semirtilip büyütülen tüm irticacılar, mürteciciler, Suudi Arabistan, Katar hayranları aynı partide toplanıyorlar. Bunların uzantısı olan AKP bu şekilde doğuyor. 14 yıldır bu ülkeyi sata sata, çala çala böle böle bitiremedi. Türkiye’nin parasal değerinin yarıdan çoğu yönetenlerin ve yabancıların eline geçti. Türk Ulusu “Benden olanlar ve olmayanlar” diye ikiye bölündü. “Açılım açılım” diye ikiye bölündü, birbirlerine düşürüldü. “Açılım” safsatasıyla Cumhuriyete son verilip Başkanlık Sistemine geçilemeyeceğini anlayanlar, dün bütün milliyetçilikleri ayağının altına alıp ezmeye, horlamaya çalışanlar şimdi de milliyetçilik ipine sarıldılar. Buna gerçek milliyetçilin ne olduğunu hâlâ anlamamış olanlarla balık hafızalılar da akın akın katılmaya başladılar. Irk ve 9 Işık milliyetçiliğini benimseyen MHP, AKP darda kaldıkça Hızır gibi yetişen Devlet Bahçeli’nin hukuk ve demokrasi anlayışı yüzünden tarihe karışmak üzere… Yazık ki, ne yazık!..

AKP’ye iltica eden milliyetçiler şunu akıllarından asla çıkarmasınlar: Çocukluğumda ve ilk gençlik yıllarımda halkın anladığı din milliyetçiliğini AKP hortlatıp sonuna dek kullanmak istiyor. Bu milliyetçiliğin ırk ve 9 Işık milliyetçiliği ile yakından uzaktan bir ilgisi olmadığı gibi, onun da düşmanıdır. Bu din milliyetçiliğinde Türklük de, Kürtlük de, Lazlık da, Çerkezlik vs. de aşağılanır, Suudi Arabistan’ın Vahabi milliyetçiliği baştacı edilip Türklüğün, Türk dilinin, Türk kültürünün gırtlaklanıp öldürülmesi, ayrıca yıllarca bitip tükenmeyecek mezhep kavgalarının yeniden hortlatılıp kardeşin kardeşi boğazlaması, huzurun, barışın ve kardeşliğin yok edilmesi demektir. Benden söylemesi…  Eğer sizin amacınız da bu ise, yolunuz açık, gazanız mübarek olsun!.. Eğer bu değilse aklınızı başınıza alın ve AKP’nin oyunlarına gelmeyin!..

07.05.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RAMAZAN ORUCU İLE İLGİLİ 2’NCİ ANIM

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

 

 

 

 

 

 

 

 

1961-62 Eğitim-Öğretim Yılı’nda Elbistan’ın en gözde ilkokulu olan Devrim İlkokulu’nda okuyor ve rahmetli Seyit Ağa’nın tıka basa çocuk dolu kalabalık evlerinde kalıyordum. Kimse oruç tutmadığı için ben de onların etkisinden kalıp oruç tutmadım.

Bu okula başladığımda sınıf öğretmenimiz Ali Rıza Bey dahil, sınıf arkadaşlarım konuştuğum köylü Türkçe’m ile dalgalarını geçerlerdi. Küçük Yapalak İlkokulu’nda okuduğum 3 yıl içinde sınıfımın en başarılı öğrencisi iken, Elbistan’ın en iyi ilkokulunda diliyle alay edilen en kötü öğrenci ben oldum. Kısa zamanda hırsla çalışıp eksiklerimi tamamladım ve sınıfımın en başarılı öğrencisi oldum. Hatta Elbistan’ın en iyi öğrencisi olarak anılmaya başladım, yapılan bir yarışta da birinciliği kazandım.
1962-1963 Eğitim Öğretim Yılı’nda Elbistan Ortaokulu 1’inci sınıfta okurken, aynı okulun 3’üncü sınıfında okuyan Demircilik köyünden Seyit dayımın oğlu Cuma Koç ve akrabaları Samıtlar’ın Mithat emminin oğlu Doğan Koç’la birlikte Malatya Caddesi üzerinde Muhacır Mamo’nun oğullarının kerpiç evlerinin bir göz odalarını kiralayıp birlikte kaldık. Bize bakan herhangi bir kadın yoktu. Köyden getirdiğimiz yiyeceklerle idare ediyorduk. Gıda maddelerimizin yarısını fareler yerlerdi. Sert geçen kış boyunca ya bir ay soba yaktık ya da yakamadık. Elime ne geçerse okurdum. Çalışkan ve prensipli bir öğrenci olduğum için o koşullarda iftihara geçtim.
Hafta sonlarının bir buçuk günlük tatillerini çoğu zaman Cuma ile Elbistan’ın 15 km doğusundaki Demircilikte evlerinde geçirirdik. Onlar ve yakın çevremdekiler oruç tutmadığı için ben de tutmadım.
1963-1964 Eğitim Öğretim Yılı’nda Hüsün emmimin 100’lük karısı Eşe dezemin oğlu Mamo emminin oğlu Hacı Kale, Eşe dezemin kızı Döndü bacı ile evli Horoz Alilerin İbo emminin oğlu Mahir Horoz ve babamın bir bacısının oğlu Mithat dayının Hasan Karakuş’la, Elbistan Devlet Hastanesi’nde memur olarak çalışan karı koca neşe küpü Kamuran abilerin 2 katlı kerpiç evlerinin 2’nci katında 2 odayı kiralayıp birlikte kalmıştık.Ben Elbistan Ortaokulu’nun 2’nci sınıfında, diğerleri de 1’inci sınıfında okuyorduk. Hacı üst üste aynı sınıfta 2 yıl kalınca belge aldı.
Eşe dezem, adeta canlı bir tarih gibi tuhaf ama bal akan diliyle Seferberlik anılarını anlatır, bize bol bol öğütler verir, yemeklerimizi yapardı.Eşe dezem boklu tavuk yumurtalarını da, çayımızı da aynı çaydanlıkta kaynatır, çoğu zaman da “Nasıl olsa çaylarınıza şeker atıyorsunuz. Yagrum şekeri de çaydanlığın içine kosak ne olur” der, şekeri de çaydanlığın içine atardı. Yer sofrasının etrafında oturur yemeğimizi yerdik. Yemek yerken “Yeyin yagrum yeyin! Babanızın malı gibi yeyin, halal hoş olsun!” derdi. Bazen de “Böyle yemek mi yenir? Iramatlık gardaşım Şamo yemek yerken gulaklarının arkası şakur şukur ses çıkarırdı” diye bizi eleştirirdi. Biz de Eşe dezemin gardaşı, Şamo dayımızın yaptığı gibi yapmaya çalışır ama o şakur şukur seslerini bir türlü çıkaramazdık. Biz kulaklarımızın arkasının şakur şukur sesler çıkarması için çalışırken, “Eşşek supaları siz beniynen alay mı ediyorsunuz!” diye kızardı. Canını sıktığımızda babamdan dolayı “Ben gül yüzlü Hüso’mun hatırı uçun bu yaşdan sona gendilerine bağıyom. Eşşek supaları da beniynen alay edip dalgalarını geçiyorlar” diye kızar, sitem ederdi. İpek gibi buruş buruş beyaz ellerinden öper, zaten tertemiz kalbini tekrar kazanırdık.
Eşe dezemi kızdırıp kendimize küfrettirip gülmek için çayı gizlice biraz koyu demler, sofraya bulabilirsek bir şarap şişesi koyar, çaydanlığı gizler, şarap içiyormuş gibi “Hadi şerefe!..” diye bardakları tokuştururduk. Eşe dezem de gerçekten şarap içtiğimizi sanır, bize “İçin eşşek supaları için, zıkkımın dibini için emi!” derdi. Çayı içtikten sonra da gerçeği söyleyip gönlünü alırdık. Bu sefer de “yagrum içiyorsanız babanızın malını yeyip içiyorsunuz, halal hoş olsun… Ben sizin eyiliğiniz uçun diyom” derdi.
Eşe dezemin hoş sohbet anılarını dinlemek için Kâmuran abi ile karısı aynı kattaki evlerine götürürler, onu sorulara tutarlar, konuşturur, saygıyla dinlerler sonra da kahkaha ile gülerlerdi. En çok da güldükleri sözü: “Hocalar öterken galğıyor, çocukların yemaani hazırlıyom” sözüydü. Bu yanıtı almak ve neşelenmek için sık sık “Ebe, ne zaman kalkıyorsun?” diye sorarlardı. O da her zaman “Yagrum, daha şafak atmadana, hocalar öterken galğıyom” derdi.
Bir de Eşe dezeme sık sık “Ebe, torunlarından en çok hangisini seviyorsun?” diye sorduklarında: Etrafına bir göz attıktan sonra, eğer Mahir yoksa “Yagrum, Hagcim nere, Horuz nere… Hagcim yagrumun yagrusu, Horuz da yılan yagrusu” derdi. Eğer Mahir varsa bu sefer de “Yagrum, ha Hagcim, ha Mahir… İkisi de benim torunumdur, ikisini de seviyom” derdi. Biz de Mahir’ı kızdırmak için Eşe dezemden ilham alarak Mahir’e “yılan yagrusu” derdik.Mahir de bize “yılan yavrusu sizsiniz!” diye kızardı. Biz bu “yılan yagrusu”nun ebesinin kendisi yokken söylediği söz olduğunu söylemezdik. Fukara Mahir de bu “yılan yagusu”nu kendisine bizim taktığımızı sanırdı.
Eşe dezem çevrede o kadar meşhur oldu ve sevildi ki, mahallede onu dinlemeye Kâmuran abilerin evine yakınları ve komşuları gelmeye başladılar, neredeyse elimizden aldılar.
Tabandaki tahtaların ve duvara gömülü ağaç dolapların arasında gıdalarımızı ve kitaplarımı yiyen o kadar çok fare vardı ki… Özellikle geceleri tıkır tıkır dolaşırlar, kitaplarımızı kemirirlerdi. Bunlarla baş edebilmek için bir fare tuzağı aldık. Dört arkadaş kendi aramızda kura ile tuzağa düşen fareleri pencereden aşağı atar, yeniden kurar, üzerine de peynir koyardık. Fareler 2’şer, 3’er tuzağa yakalanırlardı. Biz de “Hacı’nın amma şansı varmış, Mahir de amma şansızmış…” gibi sözlerle şakalaşır, iğrene iğrene fareleri pencereden aşağı atmak zorunda kalırdık.
Fırsat buldukça elime geçen kitapları, romanları, öyküleri okumaya başladım. Evimizin 50 metre kadar uzağında çarşı içinde Darendeli seyyar bir kitapçı vardı. Genellikle Hz. Ali’nin cenklerini anlatan kitaplar satardı. Ondan 50 kuruşa bir cenk kitabı alır, hemen okur, sonra o okuduğumu 25 kuruşa kendisine verir, 50 kuruşa tekrar bir tane alırdım. Bu şekilde uyduruk İslam’ın da fanatik bir taraftarı olmuştum.
Dinderslerimize Durmuş Özcan adlı, fötr şapkalı, Elbistan’ın Ceyhan Mahallesi’nden oturan, namaz vakitlerini kaçırmayan bir öğretmen girerdi. Ders kitabımızda yazan İslam’la Durmuş öğretmenimizin öğrettiği İslam’ın etkisinde o kadar kalmıştım ki, bizimkilerin anladığı ve uyguladığı İslam’a hiç benzemiyordu. Ben cenk kitaplarında öğrendiklerimle Durmuş öğretmenin öğrettiklerinin etkisinde kalıp doğrusu budur herhalde diye bizimkileri eleştirir, “İslam’ın doğrusundan haberleri yoktur, en iyisi onlara da ben öğreneyim. Kitaptan yazdığına ve Durmuş öğretmenin söylediğine bunu yapmak her İslam’ın göreviymiş” diye çevremde benim bildiklerimi öğretmek için gayret eder, başta babam olmak üzere sık sık azarlanırdım.
Durmuş Bey’i çok sever, sayardım. Ona bir gün “Hocam, hocalar nasıl olsa minareye çıkmıyorlar. Bir uzun demir dikilse, onun etrafına hoparlörler konsa olmaz mı?” deyince: “Oğlum, orada cami olduğunu nasıl bilecekler? Minare caminin olduğu yerini belli ediyor” dedi. Ben de “Hocam, o zaman üçken şeklinde her yönden görünecek bir pano konsun” dediğimde de Durmuş Bey, benim dinle ve kendisiyle dalga geçtiğimi sanıp: “Otur oturduğun yerde ukala, bir daha da böyle sorular sorma!” diye bana kızmıştı.
Bu yıl da yakın çevremden oruç tutan olmadığı için ben de tutmamıştım. Buna rağmen köyümüze gittikçe okuduğum cenk kitaplarındaki İslam’la bizimkilerin inandığı, yaşadığı İslam’ı karşılaştırır, onları eleştirir, “Siz nasıl Müslümansınız?” diye eleştirirdim. Artık çevresini rahatsız eden fanatik, yobaz bir Müslümandım.
06.05.2016
Turaç Özgür
—–
Arkası yarın…
ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RAMAZAN ORUCU İLE İLGİLİ BİRKAÇ ANIM

Küçük Yapalak köyünde 1960-61 yıllarında Başıbüyükleri’n Hüseyin emmilerin evinde 4’üncü sınıfı okurken, evin çocukları ile birlikte Ramazan’ın başında, ortasında ve sonunda olmak üzere 3 gün oruç tutmuştum. O yıllar, bizim köyde bazı aileler Ramazan Orucu’nun aslında 3 gün olduğunu, sağır bir hocanın yanlış anlayarak “30 gün” olarak anlaması dolayısıyla Sünnilerin de 30 gün oruç tuttuklarını duyardık. 30 günün içindeki 3 gün niyetine o yıl 3 gün oruç tutmuştum. Son günü, yani arife günü Şeker Bayramı nedeniyle Hergin’e evimize gitmiştim.

Sahura bile kalkmadan aile içinde tek başıma oruç tutmuştum. İkindi vakitlerinde büyük anam (analığım) kapısı kilitli yağ sandığını açmış içinde bir şeyler alıyordu. Benim bir kenarda masum masum bakışıma dayanamamış olmalı ki:

-“Oğlum, şöyle gel de cebine üzüm koyayım” dedi.

-“Böök ana, ben bugün oruçluyum” dedim.

-“Olsun oğlum, orucunu açtıktan sonra yersin” dedi ve ceketimin bir cebini “balma üzümü” dedikleri simsiyah kuru üzümle doldurdu. Sevinerek tek başıma Sarsap Çayı’nın doğusundaki bizim elma bahçesine doğru gittim. Çayın öbür tarafına taşlara basarak atlayıp geçtim. Bu arada oruçlu olduğumu unutmuş olmalıyım ki, elimi cebime ikide bir atıp bal tadındaki kara üzümlerden birer ikişer yemeye başladım. Birden aklıma oruçlu olduğum geldi ve çok üzülerek kendi kendime “Eyvah!.. Orucum bozuldu” dedim.

Nasıl olsa orucum bozulmuş, ben de günaha girmiştim. “Olacak oldu, bari diğerlerini de yiyeyim de akşama kadar boş yere aç kalmayayım” diye düşündüm. Geri kalanları da yedim. Bahçede, orada burada dolaşıp eve geldim. Kimse orucumu bozduğumu bilmiyordu, ben de kimseye söylememiştim. Bizim evin arkasında, bitişikteki ahıra gittim. Anam camız ve inekleri sağıyordu. Oruç açma zamanı gelince:

-“Gadasını aldığım, gurban olduğum oğlum, elin orucunu boşu boşuna tutup akşama kadar aç kaldın. Oruç açma zamanı geldi. Git de evde orucunu aç” dedi. Ben de:

-“Ana, acıkmadım ki, sonra açarım, daha sevap olur” dedim. Anam fukara:

-“Yok, oğlum sen boşuna bekleme, eve git orucunu aç” dedi.

Utandığımdan anama da, başkalarına da aslında orucumu bozduğumu söyleyemedim. Eve gidip iftar niyetine karnımı bir güzel doyurdum.

Bayram günü büyüklerimizin ellerinden, onlar da bizim yüzümüzden öpüp bayramlaşıyorduk. Babam, kendisiyle bayramlaşmak için gelen amcaoğullarına gülerek:

-“İçimizden bir sofu doğdu. Ramazan’da oruç tutan tek kişi Turaç’tır. Bu sene de onun yüzü suyu hürmetine bayram yapıyok” dedi. Herkes gülerek bana bakıyor; ben de sessiz sessiz onları dinliyordum.

Sonra diğer evlere gidip büyüklerin ellerinden öptük, onlar da bizim yüzümüzden öptüler, böylece bayramlaştık. Bayram şekerlerimizi aldık, bize ikram edilen şeyleri yedik. Benim oruç tuttuğumu herkes duymuş, benimle dalgalarını geçiyorlar, bana takılıp gülüyorlardı. Ben de sürüden ayrılan kuzu sessizliği içinde onları dinliyor, kendimi savunmuyordum bile…

***

Arkası yarına…

05.05.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİLİS’E ROKETLER TESADÜFEN Mİ DÜŞÜYOR SANIYORSUNUZ?

Kilis1Kasım’da AKP’ye % 65,6 oranında oy veren Kilis’e AKP’nin koruyup kolladığı, besleyip semirttiği, kucağında eğitip silahlandırdığı insanlık düşmanı masum insan katilleri, kelleci, canlı insan yüreği yiyen, zavallı kadın, kız tecavüzcüleri IŞİD; hedef gözeterek Kilis’i roket yağmuruna tutuyor.

AKP’ye oyunu vermeyen % 64,4 masum halkla birlikte dinle kandırılan % 65,6’lık halk, üzerine yağan roketlerle paramparça olup can verip, evleri başlarına yıkılıp ölürken, sağ kalabilenler kaçıp kurtulacak yerler arıyorlar.

Varlıklılar Kilis’i terk ederken, varlıksız çaresizler de “Bizim sahibimiz yok mu, her gün üzerimizde roketler yağıyor, parçalanarak ölüyoruz, evlerimiz başımıza yıkılıyor, de