AHLAKSIZLIK NEDİR?

Bin bir türlü belge ve şaibeye rağmen Ankara’daki seçim sonuçlarına itirazı reddet, Yalova’dakini de kabul et; bu, hizmetin karşılığı nedir? Karşılığı yasanın gereğini yapmanın dışında başka türlü varsa bu, bir ahlaksızlıktır.

Ahlak; toplumsal, evrensel yaşam ve davranış kurallarına uymak ve kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapmamaktır.

“Ahlak, dinin yarısıdır” diyorlar. Bana göre dinin, imanın, inancın, vicdanın, merhametin tamamıdır. Evrensel ahlaka uyanlar, gerçek insan ve dindardır, diğerleri insan kopyasıdır.

İnsanoğlunun sapıklıklarını, bencilliklerini, açgözlülüklerini, insan topluluklarıyla uyumsuzluklarını gidermek için dinler doğmuştur. Aksi halde dine gerek kalmazdı.

Kendisiyle, toplumsal kitlelerle uyum içinde yaşamasını bilen insanlar için bir dine, mezhebe, tarikata ve dolayısıyla ibadete gerek yoktur. İbadet; onurlu, gururlu yaşamın her anı, her hareketidir.

Kendisiyle, toplumsal kitlelerle uyum içinde yaşamasını bilmeyenlerin dindarlığı, ibadeti gereksiz olmaktan öte, yalnızca bir gösteridir. Sirk cambazları bile bunlardan daha saygındır.

Gösteri ibadetleriyle dindar görünerek cahil toplumları aldatıp onların başına geçmek, onların gelecekleriyle oynamak, onları soymak en büyük ahlaksızlıktır.

Devlet denilen gücü ele geçirdikten sonra, her ne pahasına olursa olsun, gitmemek için sürekli kurallarla oynamak, kural tanımamak en büyük ahlaksızlıktır.

Tarih, kendi çıkarları için toplumunu aldatıp onları bataklığa sürükleyen ahlaksız diktatörlerle doludur ama hiçbiri hayırla anılmamaktadır.

Yaratmış olduğu diktatörleriyle düşmanlarından öç almak ahmaklığına, aymazlığına düşen de, o kural tanımaz diktatörlere teslim olanlar da ahlaksızdır.

Onurdan, gururdan yoksun bırakılmış yaşamını biraz daha uzatabilmek için lağım faresi gibi yaşamaya razı olup geleceğini düşünmeyenler, gerçekleri çarpıtanlar, korkusundan sesini çıkaramayanlar da ahlaksızdır.

“Aman benim servetime dokunulmasın, üzerime gelinmesin” diye yağ çekip yarattıkları diktatörlerine mersiyeler yazan medya da, orada kalemlerini gerçekleri karartmak için kullananlar da ahlaksızdır.

Ahlaksızlığın pirim yaptığı bir yerde her türlü yolsuzluk, hırsızlık, talan, yalan kol gezmektedir. Bunlardan nemalanan herkes gibi üç maymunu oynayanlar da ahlaksızdır.

22.04.2014
Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZAVALLI BATILILARA GEL DE ACIMA!..

 

  • Almanya Başbakanı Angela Merkel kocası ile İtalya’nın turistik bölgelerinde –onu da istemedikleri halde- zorunlu verilen iki korumasıyla korkusuzca dolaşıyorlarmış.
  • Merkel’ler İtalya’nın plajlarında halkla birlikte hiçbir şov yapmadan ve koruma ordusuna sığınmadan güneşleniyorlar, denize giriyorlarmış.
  • Avustralya’nın bir eyalet başbakanı kendisine hediye edilen 3 bin dolarlık bir şarap, basına yansıyınca, “Hatırlamadım ama yaptığım etik değildir” diye derhal istifasını vermiş.
  • Bu Almanya’ya ve Avustralya’ya da biraz İLERİ DEMOKRASİ ihraç edip bu zavallıların ellerinden tutmak gerekir. Bize bakıp ders alsınlar. Ulan bu etik dediğiniz de nedir ki? Siz götürüğe bakın götürüğe!..
  • Bu aciz Batıllılar, bizi kendilerine benzetmeye çalışıyorlar. Biz size benzersek, ülkemizi yönetecek yetenekli (!) adamlar bizi terk ederler. Onların bize sunacakları hizmetlerden (!) mahrum kalır, Kayya kuyusuna düşeriz.
  • Bence bu aciz Batılılara şu dershaneler henüz kapanmadan ders verelim de hayrımıza biraz din-iman, biraz da nasıl yaşanacağını, ellerine fırsat geçince nasıl götürüleceğini bir güzel öğrensinler.
  • Ey aciz Batılılar!.. Elinize Allah’ın, pardon devletin ipi geçtiğinde sıkı sıkı tutunun, sakın bırakmayın, fırsatları sonuna dek değerlendirin. Fırsatları kullanırsanız sizden büyük olmaz, kullanmayıp da sofuluk yapmaya kalkarsanız sizden küçük olmaz; bunu unutmayın!..
  • Ey aciz Batılılar! Fırsat bu fırsat deyip çuvallarınızı, hararlarınızı, depolarınızı kaynağına bakmadan doldurun, fırsatları ganimet bilin!
  • Ey aciz Batılılar! Halkınızın ağzını süzme torbası gibi büzer, kapatırsanız, şom ağızlılar arkanızdan laf edemezler. Bunu unutmayın!..
  • “Bu süzme torbası da nedir ki?” diye aptal aptal bakacağınıza gelin de henüz dershaneler kapatılmadan size beleşinden kurs verelim!. Kendini akıllı zanneden aptal Batılılar!..
  • Bu süzme torba yöntemlerinde malı götürenler taze tere, “Gördüm, duydum, biliyorum, kanıtlarım” diyenler de giyer ceza!.. Yani “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” yöntemi…

 

18.04.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MÜSLÜMAN KUL HAKKI YEMEZSE, YİYEN DE MÜSLÜMAN DEĞİLDİR

Dünkü medyada Yalova eski Belediye Başkanı’nın seçim döneminde seçmenini midesinden yakalamak için bol bol pilav üzerine dönerler, kebaplar, tabii yanında da milli içkimiz ayranı veresiye yedirmiş, içirmiş olduğundan faturaları da kendisinden sonra seçilen CHP’li yeni Başkan’a gönderilmiştir diye haberleri okuyup izlemekteyiz.

Avcı; oltanın ucuna taktığı yemlerle balıkları avlayamayınca, 1.000.000 TL’lik faturaları da kar kalkınca ortaya çıkan itin pisliği gibi meydana çıkmış ve yeni Belediye Başkanı da “Bunlar belediyeyi ilgilendirmez” diye İçişleri Bakanlığı’ndan incelemeleri ve avcının ödemesi için müfettişler istemiştir.

Sevgili yeni Başkan; bu ulus nice avcıların faturalarını ödemiştir. 1.000.000- TL dediğin de nedir ki, bir kamyonun torpido gözünü bile doldurmaz, hayrına ödesen ne olur?

Hani bir reklam vardı bir zamanlar: “Sen ye, iç; torunların ödesin!..” diye. Bu reklam tedavülden kalkmış olabilir ama hükmü yürürlükten henüz kalkmamıştır. Sayın (!) eski başkan da zannederim o reklamı bol bol izlemiş ve öğütlerine uymuştur.

Her neyse canım… Bu vesileyle iki anımı anlatmadan duramayacağım. Çok söz söylemekten anı anlatmak daha yararlıdır. Anlayan anlar, anlamayanlar da anlamazlar… Memleketimizde ileri demokrasi vardır. Zorla anlatacak gücümüz de yoktur.

Birincisi:
10 yaşlarındaydım. Köyümüzün harmanda çalışan gençleri aşka gelip komşu köydeki bir bostana traktörlerle gidip bostanı yağma edip gelmişler, yaktıkları ateşin etrafında ganimetleri hapur hupur, şapur şupur yiyorlardı. Ben de bir kenara çekilmiş iğrenerek izliyordum. Bana “Sen niye yemiyorsun?” dediler. Ben de “Ben yemem, siz elin bostanını yolup getirdiniz, sizin bostanınızı o adam yolsa ne derdiniz?” dedim. “Şuna bak, amma da sofu!..” diye alay ettiler.

İkincisi:
1991–92 yıllarıydı galiba… Elbistan’da bir lisede öğretmenlik yapıyordum. Kapalı Spor Salonu’nda yüzlerce öğrenci yerleştirilmiş, karşılarındaki sahnede de tepsi tepsi baklavalar, kasa kasa üzüm ve meyveler vardı. Ben manzarayı anladığım için öğrencilerin arkalarına geçip uzaktan gözcülük görevimi yapmaya başladım. Sınav soruları dağıtıldıktan ve açıklamalar yapıldıktan sonra kimsenin kopyaya tenezzül etmemesi ve birbirlerine bakmaması, aksi halde gereğinin yapılacağı gibi uyarılar da yapıldıktan sonra sınav başlatıldı.

Benden başka orada bulunan tüm görevliler sık sık sahneye doğru gidip orada bulunanlardan tıka basa atıştırdılar. Benim uzak durduğumu, hiçbir şeyden almadığımı gören arkadaşlar “Sen niye yemiyorsun?” dediler. Ben de “Bunları kim aldı? İdare mi aldı yoksa öğrenci velileri mi getirdiler?” deyince “Üzümünü ye, bağını sorma!..” dediler. “Hayır, kardeşim!.. Ben yediğim üzümün bağını sorarım!.. Eğer onlar veliler tarafından getirildilerse rüşvettir, asla yemem!..” dedim. “Yemezsen, yeme!.. Sofu!..” diye alay edilmem üzerine, “Siz onları tıka basa yiyin! O beni ilgilendirmez ama bu sınava giren öğrencilerden bir tanesi sınavda çakarsa, hele de bir şey getirmeyenler çakar da diğerleri geçerse, o zaman o öğrenciler sizden hesap sormazlarsa, ben sizin yakanızdan tutar, hesap sorarım!..” dedim.

Allahtan ki, o sınavda bütün öğrenciler o baklavalar, üzümle ve de benim uyarım sayesinde geçmişti de ben de hesap sormaktan kurtulmuştum.
Bu tür pisliklerden yaşamım boyunca uzak durduğum için sık sık “sofu” olmakla alay edildim. “Sofu” deyince dini inançları güçlü, namazında niyazında olan kişiler kastedilir halk arasında. Oysa benim din ile, iman ile, namaz ile, niyaz ile uzaktan yakından ilgim yoktur. Nüfus cüzdanımda yazan dini “İslam”ın dışında ben Müslüman da sayılmam. Devlete göre ben “İslâm”ım, bana göre de ben “Ateist”tim. Ortalamasını alınca ben “Ateist Müslüman” oluyorum.

“Peygamberimiz ‘bana kul hakkıyla gelmeyin’ demiştir” deyip de deveyi hamuduyla yutanlar, size soruyorum: Size göre ben neyim? Cennete gidebilir miyim, gidemez miyim?

15.04.2014
Turaç

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CHP NEDEN BU HALLERE DÜŞTÜ?

Yıl 1973, ben Cebeci Erkek Öğrenci Yurdu Başkanı’yım. Genel seçimler henüz yapılmaya az bir süre kala hemşehrim, ağabeyim, Ankara Hukuk Fakültesi’ni 14 yılda o yıl bitiren Nuh Naci Pehlivanoğlu ile birlikte Ankara Rüzgârlı Sokak’ta CHP Genel Merkezi’ne siyasi havayı koklamaya gittik.

İlk durağımız aynı binanın içindeki CHP Gençlik Kolları’naydı. O zamanki Gençlik Kolları Başkanı Naci Ağabeyin tanıdığı olduğu için bizimle yakından ilgilenip çaylar ikram etmiş, siyasi sohbeti koyulaştırmıştık.

Naci Ağabey, Sokrat gibi konuşur, gözü siyaseten çok yukarılarda ve aşırı derecede lafebeliği yapardı ama çok öngörülü birisiydi. CHP’nin Doğu’yu ihmal etmesini yapıcı bir şekilde eleştirdi, “CHP çok yanlış yapıyor, Doğu’yu ihmal ediyor ve mütegallibeden bir türlü vaz geçemiyor. Örneğin Maraş’ta CHP’ye gönül vermiş insanları dışlıyor, CHP’lilikle yakından uzaktan ilgisi olmayanları ön plana çıkarıyor” dedikten sonra beni göstererek “Aha pırlanta gibi delikanlı, gözünü daldan budaktan esirgemez, tek başına bir orduya bedel, kimse cesaret edip yurt başkanlığına aday olmazken, yokluğunda aday gösterip kendisini yurt başkanı seçtik. Yurdumuzu faşistlerden temizledi. Bunun sayesinde bir yurdumuz var. CHP’liler, solcular o yurtta barınıyor, rahat ediyorlar. CHP bu gençleri ‘komünist’ diye dışlıyor, bunların istemedikleri kişileri de destekliyor” dedi.

CHP Gençlik Kolları Başkanı: “Nuh!.. Nuh!.. Doğu’da birkaç il de isterse CHP’ye hiç oy vermesin, hatta diğerleri de vermesin, hiç önemli değil!.. Batı’da İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in, Ege’nin, Marmara’nın balyoz gibi sıkılmış yumru ile iktidara geliyoruz!..” demişti.

CHP, o seçimde yanılmıyorsam 173 milletvekili ile birinci parti olarak Parlamento’ya girdi. Maraş’tan da 7 milletvekilinden 3’ünü almıştı.

7 adayın en başındaki Ali Şahin “Nasıl olsa yerim garantilidir” diye Ankara’da ev tutup taşınmış ve propaganda döneminde bir daha da Maraş’a uğramamıştı. O yıl Türkiye’de ilk defa olarak CHP Maraş Milletvekili Adayları sıralamadaki yerlerini beğenmeyerek tercih yaptırmışlardı. Sondan ilk 3’ü Parlamento’ya girmişlerdi. Birinci sıradaki Ali Şahin de mahcup bir şekilde Maraş’a dönmüştü.

Gel zaman git zaman Doğu tümden terk edildi, gençleri sıkıyönetimler tarafından ezim ezim ezildi, CHP bütün bunlara seyirci kaldı. Adının önüne “komünist” sözcüğü konulmadan adı anılmayan ben de bu ezilmeden fazlasıyla nasibimi aldım. Günlerden bir gün Naci Ağabeyimin Maraş’ta Demirel’in mitinginde “Kurtar bizi Babaaaa!..” diye bağırmasına tanık oldum. Ben de ilk defa Naci Ağabeyimin yanında, bizi kurtarması için siyasi yasağını kaldırdığımız Demirel için “Kurtar bizi Babaaaa!..” diye bağırmaktan kendimi alamadım. Sonradan gördük ve anladık ki, Baba kendisini kurtarmaktan bizi görmedi bile…

1978’de askerlik dönüşü CHP’ye üye olmak istediğimde “Sen CHP’li değilsin, sen komünistsin” diye üye edilmedim, kendine benzemeyenleri üye etmeyene kızıp hiçbir zaman CHP’ye küsmedim. Gerek askerlik, gerekse meslek yaşamımda bile CHP’nin iktidar olması için başıma geleceklere aldırış etmeden mücadele ettim. Yaşamımı sürdürdüğüm her yerde nerede bir uyuz adam varsa, CHP onları kendinden saydı, ön plana çıkardı, benim gibileri görmedi, gerekirse arayıp bulma tenezzülünde bulunmadı.  Buna rağmen, hiçbir zaman CHP’nin aleyhine çalışmadım. Tam tersine en sadık bir CHP’li gibi her seçimde “CHP daha fazla şansını zorlamasın, bu CHP’ye vereceğim son oyumdur” dememe rağmen oyumu CHP’ye verdim.

Son söz: CHP neden gelişemediğini, Doğu’da neden silindiğini anlamak istiyorsa, biraz da geriye dönüp baksın!..

13.04.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SİYASİ AHLAKSIZLIK; BİRŞEYİN YANLIŞ OLDUĞUNU BİLE BİLE YAPMAKTIR

Anayasa Mahkemesi HSYK Yasası’nı kısmen iptal etmiştir Bu, olumlu bir karardır. Hukuka saygısı olan herkes gibi ben de bu kararı olumlu buluyor ve saygı duyuyorum. Bunun böyle olacağını herkes gibi Hükümet de biliyordu ama Anayasa’ya aykırı birtakım kararlar alıp uygulamak için bunu bile bile yaptı. Çünkü Anayasa kararları geriye doğru uygulanmıyor ve siyaseten yapılan ahlaksızlıklar da yapanın yanına kâr kalıyordu. Yani atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş oluyordu.

Anayasa kararlarının geriye doğru işlememesi; bence Anayasa’nın bilerek sürekli olarak ihlal edilmesine, bu tür siyasi ahlaksızlıkların önüne geçilmemesine yol açar. Bunun önüne geçebilmek için diğer yasalarda olduğu gibi bu açık kapının derhal kapatılması, hatta bu yola bilerek başvuran partinin kapatılması, uygulayan hükümetin düşmesi, sorumluların da en ağır şekilde cezalandırılması gerekir kanaatindeyim. Aksi halde Türkiye Cumhuriyeti anayasal bir hukuk devleti olmaktan çıkar; çağdışı bir tiranlıkla yönetilir. Böyle bir yönetimde kendimi ve geleceğimi asla güvencede göremem ve o yönetime karşı her türlü yoldan savaşmayı, başkaldırmayı kendimde bir hak olarak görürüm.

Bir devlet büyüğümüz (!), kafasında geçen hukuksuzluğu yapabilmek için “Anayasa’yı bir kere delmekle bir şey olmaz” gibi bir vecize yumurtlamıştı. İşte bu civciv o yumurtanın ürünüdür.

12.04.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YİNE KADINLAR ÜZERİNE…

Dün okumuş olduğum gazetelerde kocaları tarafından öldürülen kadınları, öldüresiye dövülüp gözü mosmor edilip yolda bir kenara atılan kadını görünce vicdanım isyan etti: “Bu kadarı da yetti gayrı, buna devlet ‘dur’ diyemiyorsa, onurlu millet desin!” demekten kendimi alamadım.

Yaşamım boyunca tecrübelerim bana şunu öğretti: Herkes gücü yeten gücü yetene istediğini yapıyor. Bunu yapma hakkını da kendisinde görüyor. Hele de kadınlar söz konusu olunca, “Herkes karısını sever de, döver de, hatta öldürür de… Bu, kimseyi ilgilendirmez. Burası Müslüman bir ülkedir, kadın dediğin de nedir ki?” anlayışı hakimdir.

Yok arkadaş!.. Ben bir insan olarak buna dayanamıyorum artık. İsyan ediyorum. Gençliğimde kendini bilmez çok kocanın, kadınlar üzerinde güç gösterisi yapan çok erkek müsvettesinin haddini bildirdim ama şimdi tek başıma bir şey yapamıyorum, yapsam da kişisel müdahaleler toplumsal bu yarayı tedavi edemiyor, yok edemiyor.

Diyorum ki: Mademki devlet seyircidir. Birazcık vicdanı olan biz erkekler neden bu rezalete, işkencelere, cinayetlere göz yumuyoruz? Tek tek kurtarıcıyla da bu sorunlar temelinden çözülemediğine göre, her il, ilçe, belde, mahalle ve köylerde örgütlenelim. Kendini bilmez bu sadistlerin, bu potansiyel canilerin defterlerini bizler dürelim. Bilmem anlatabiliyor muyum?

O aşağılanan kadınlar bizim kadınlarımızdır, analarımız, eşlerimiz, kız kardeşlerimiz, kızlarımızdır. Fiziki güçleri eksik diye orman kaçkını erkek ayıların vicdanlarına, merhametlerine mi bırakalım? Buna seyirci olan ve bu bu sorunu kökten çözmeye yanaşmayan her kişi o sadistlerin, o canilerin yanındadır; bunu asla unutmayın!.. Bundan sonra da “Beni ilgilendirmez” deme lüksümüzün olmadığını bilelim. Bu mücadele de ben varım. Hadi “Ben vicdanlı, onurlu bir erkeğim” diyenler görev başına!..

07.04.2014
Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ONUR, GURUR, NAMUS, HAYSİYET ÜZERİNE…

 

  • Bazı insanlar sık sık onurdan, gururdan, namustan, haysiyetten, doğruluktan, dürüstlükten söz ederler ve üzerlerine asla toz kondurmazlar.
  • Onurdan, gururdan, namustan, haysiyetten, doğruluktan, dürüstlükten bahsetmenin faturaları çok ağırdır: Gerçek anlamda öyle olmak gerekir.
  • “Ben onurluyum, gururluyum, namusluyum, haysiyetliyim, benden doğru, dürüst yoktur” demekle ya da yalakaların söylemesiyle öyle olunmuyor.
  • İçinde fakir fukaranın, garip gurebanın hileli yollardan gasp edilmiş alın teri, gözyaşları olan, çalınıp çırpılan servet haramdır, zehirdir, zıkkımdır.
  • Demokrasilerde oy ve irade hırsızlığı yaparak iktidar olanlar, sultan olanlar, günü ve zamanı geldiğinde lağım çukurunda boğulurlar.
  • Vatandaşların kutsallarını kullanarak iktidar olanlar; o kutsalların kutsallığını yitirip saygınlığını koruyamamasının da sebebi olurlar.
  • Kutsalları çıkarları için yırtık bir pabuç gibi kullananlar ne kadar suçluysa, o kutsalları kullandıranlar da o kadar suçlu ve günahkârdır.

 

06.04.2012

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KADINLARI EZMEK, SİNDİRMEYE ÇALIŞMAK VE ÖLDÜRMEK KENDİNE GÜVENSİZLİĞİN VE İLKELLİĞİN TA KENDİSİDİR!..

Basında ve yayında –sebebi her ne olursa olsun- erkek müsveddeleri tarafından birkaç kadının öldürülmediği, öldüresiye dövülmediği, aşağılanmadığı gün olmuyor. Bu durumları gördükçe, duydukça, okudukça bir erkek olarak cinsiyetimden utanır oldum.

Dün yaşadığım bir olayı erkek müsveddelerini ve onlarla yeterince mücadele edemeyen teslimiyetçi kadınları kınamak için yazmaktan kendimi alamıyorum:

04.04.2014 Cuma günü eşim, küçük kızım ve 7 aylık torunumla Gebze’ye Cuma Pazarı’na haftalık alışveriş için gitmiştik. Eşimle kızım haftalık pazar alışverişi yaparlarken, ben de biricik sevgili toruma, güçlükle park edebildiğim bir sokakta arabanın içinde bakıcılık yapıyordum. Arabanın önünde orta yaşlı bir kadınla bir erkek durdular. Erkek elindeki poşetleri kadına verdi, yeniden pazar kalabalığına daldı. Kadın da bana doğru elleri poşet dolu geliyordu. Baktım ki, 10–12 sene önce öğretmenlerin takıldığı lokalde sürekli birlikte olduğum, kaç-göç bilmeyen, babası çok eski yıllardan Bulgaristan’dan gelen bir göçmen, annesi de Türk olan modern bir bayandı. O zamanlar henüz bekardı.

Siz olsanız kadın veya erkek, eskiden çok samimi olduğunuz bir arkadaşınızı, bir insanı gördüğünüzde bir selam verip hatırını sormaz mısınız? Sorarsınız değil mi?  Ben de öyle yaptım ve yanımdan geçerken arabanın açık penceresinden göz göze gelerek “Merhaba” dedim. Ondan sonra aramızdan şöyle bir konuşma sürdü:

-Merhaba, lokalden mi?

-Evet, tanımadınız mı?

- Aaa… Hocam, siz misiniz?

Kimi kastetti, bilemem ama hem tedirgin, hem de durup durup kocasının gittiği yöne doğru bakıyordu.

-Evet, benim: Turaç Özgür. Korkuyorsunuz galiba?

-Hocam, ikinci kocamdır, Erzurumludur.

-Niye korkuyorsunuz ki, size güveni yok mu, kişiliğinize saygısı yok mu, çok mu kıskanç?

-Ne bileyim Hocam, biriyle konuşsam, beni biriyle görse, “Kimdir o? Nerden tanıyorsun?” diye sorguya çekiyor, abuk subuk sorular soruyor.

-Gereksiz yere kıskançlık gösteren insan eşinin yaşamını cehenneme çevirir. Nasıl tahammül ediyorsunuz, öyle birine? Çocuğunuz var mı?

-(Biraz sustuktan sonra)Yok ama olacak. (Yanımdaki koltukta oturmuş, oyuncağıyla oynamayı bırakmış, kendisine tatlı tatlı bakan Zeynep’e bakarak) Torununuz mu? Maşallah, Allah bağışlasın, çok sevimliymiş.

Baktım ki, tedirgin ve ürkek ürkek geriye doğru bakıyor.

-Evet, biricik torunumdur, sağ ol. Hadi, seni daha fazla tutmayayım. Allah senin belanı vermiş… Güle güle git.

O, kocası görmeden gittiği için mutludur, belki de sevinmiştir ama ben ömrü boyunca kadın hakları savunan duyarlı bir insan olarak durumuna çok üzüldüm.

Yazıklar olsun kendini erkek zannedip kadınlar üzerinde terör estiren ilkel yaratıklara!..

Yazıklar olsun erkek müsveddeleriyle yeterince savaşamayan, onlara kayıtsız koşulsuz teslim olan ve örgütlenemeyen kadınlara!..

Kadınların gerçek anlamda kurtuluşu; laik, çağdaş, insan haklarına dayalı gerçek bir demokratik cumhuriyette ekonomik yönden tam bağımsız olduklarında olur. Bu aşamaya gelmek için bir çalışma görmüyorum. Varsa, yoksa… Din-iman-türban-tuman ve kıl savaşı… Yazık oluyor.

05.05.2014

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİR ÇOCUKLUK ANIM VE SEÇİM SONUÇLARININ ANIMSATTIKLARI

Çocukluğumda babam ve henüz ben doğmadan yıllar önce ölmüş olan Hüseyin ve Hacı Hasan amcalarımın oğulları dedemden kalan araziyi taksim ederlerken sık sık kavgalar ederler ve bir türlü paylaşamazlardı.

Bu kavgalar yıllarca devam eder ve her seferinde tekrar tekrar kura çekerlerdi. Nihayet, kurada istedikleri yerler çıktığında kendilerini güçlü gören Hacı Hasan amcamın oğulları kavgaya son verirler ve kendilerine düşen yerlere sahiplenirlerdi. Diğerleri de “Lanet olsun!” der, boyunlarını büker, kardeş kanı dökülmesin diye kendilerine düşen yerlere sahiplenmek zorunda kalırlardı. Bu haksızlığı bir türlü sindiremez ve haksızlık yapanlara kin güderdim. Bu kin ve intikam duygularıyla büyüdük, hala izleri silinemedi.

Devlet denilen aygıtın gücünü demokrasiyi kullanarak eline geçiren AKP de seçim kaybettiği yerlerde kendi lehine sonuçları elde edinceye dek tekrar tekrar itirazlarda bulunuyor: Haklı veya haksız seçim kazandığı yerlerde aleyhine yapılan itirazlarda, hele de Ankara’da itirazları reddediyor, ele geçirdiği kurumları kullanarak itirazı ret ettiriyor. Hak arayanları ilkel barbar kavim topluluklarında bile görülmesi olanaksız çağdışı yöntemlerle susturmaya, ezmeye çalışıyor. Helal olsun!.. Böyle demokratik, çağdaş hukuk devleti dünya kurulalı beri görülmemiştir.

Şimdi soruyorum: Haklı olarak kin ve intikam duygularıyla hareket edecek olanların yaratacakları sorumlulukları kimler üstleneceklerdir? Boynuz bekleyenler; kuyruktan, kulaktan olurlarsa, bu memleketin hali ne olacaktır?

05.04.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MÜJDE!.. KAN KAÇAĞIMIN ASIL İZİNİ NİHAYET BULDUM

03.04.2014 akşamında Ulusal Kanal’da Hulki Cevizoğlu “İkna Odası” programında AKP’nin kurucularından, yıllarca milletvekilliği ve bakanlıklar yapmış olan özü sözü doğru Abdüllatif Şener özetle şöyle diyordu:

“Evinde 1 milyar dolar çıkan Başbakan’ın en az serveti 100 milyar dolardır. Türkiye’nin en büyük 100 işadamının servetleri toplamı olan 92 milyar dolardan daha büyük bir rakamdır. Türkiye’nin tüm dış borçlarını sıfırlayacak büyüklükte bir rakamdır. Bu büyüklükte bir serveti dünyanın hiçbir yerinde başbakan olmayan bir kimse -ne iş yaparsa yapsın- bu kadar kısa bir sürede kazanamaz.

Atatürk Havalimanı’ndan Anadolu’ya uzanan yol boyunca ne kadar rantı yüksek gökdelen varsa, ya Başbakan’ın, ya yakın aile çevresinin, ya hısım-akrabalarının ya da yakın arkadaşlarınındır.

Bütün bunları gölgede bırakacak olanı da yapılacak 3’üncü köprü koridoru ve yeni havalimanı çevresini adı geçen şahıslar kapattıktan sonra bu soygun mega projesini yaptılar. Burasının rant büyüklüğü de 1,5 trilyon dolardır.

Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir rezalet ve soygun tarih boyunca ne görülmüş, ne de duyulmuştur. Bu soygunun hesabını göremeyen devlet devletlik vasfını kaybetmiştir. Artık devlete inancım ve güvencim kalmamıştır. Devlet ne zaman bunun hesabını sorar ve yapanın yaptığını yanına kâr koymazsa, devlete olan güvenim yeniden gelir.

Muhalefete düşen en büyük görev: Dünyanın her neresinde olursa olsun, bunun takibini yapmalı ve belgelemelidir. Günü geldiğinde bu soygunu yapanların tüm mal varlıklarına el koymalı, Hazine’ye iade etmelidir. İşte o zaman Türkiye gerçek anlamda kurtulur. Hem yapanın yaptığı yanına kâr kalmaz, hem bundan sonra böyle bir yola kimse başvuramaz, hem de devlet devletliğini gösterir, devlete olan güven yeniden kazanılır. Aksi halde devlet çöker” dedi.

Hulki Cevizoğlu da –gülerek- “Beni ikna edemedin. Bir dahaki programda ikna et. Programımızın süresi burada ne yazık ki, bitiyor” dedi. Program boyunca bir itiraz telefonu gelmedi.

Gelelim benim kan kaçağımın izinin bulunuşuna:

Kardeşim, namuslu mu dersiniz, bu durumda enayi mi dersiniz, her ne derseniz deyin, kabulüm. Bir Türk vatandaşı olarak devletime, milletime 26 yıl hizmette bulundum. Yüksek enflasyon ya da gizlenen enflasyon karşısında maaş artışı bekleyen memura ve kamu çalışanlarına her zaman “Bütçe olanakları elvermediğinden” diye başlayan laflarla –hak ettiklerini vermek yerine- her yıl öğüt vermediler mi? Eeee…  Çalınanlardan dolayı “Bütçe olanakları elvermediğinden” ben de emeğimin karşılığını alamadığımdan yeterince beslenemedim, aç kaldım, tok göründüm, kansız-cansız durumlara düştüm; streslere girdim, ruhsal ve bedensel dengelerim de bozuldu.

Yıllardır ihmal edilen ve çağın gereklerine göre yeterince donatılmamış, kazanç ve rant kapısı haline getirilen sağlık kuruluşlarına tedavi için başvurduğumda oyalandırıldım, üç kuruşluk reçetelerle evime gönderildim. Dolayısıyla her geçen yıl kanımız kurudu, canımız çekilir oldu. Bizi yönetsinler diye seçtiklerimiz de bizlerden çaldıklarıyla servetlere boğuldular, gözümüzün içine baka baka sömürdüler, semirdiler, bizden çaldıklarıyla oluşturdukları servet denizlerinde arsızca kulaç attılar, gökdelenler diktiler. Biz de dikili o kazıkların gölgesinde resimler çektirdik, horul horul uyuduk, hırsızlarımızla övündük…

Bugünden itibaren kaçak kanlarımı o gökdelenlerin harcında aramaya karar verdim. Çünkü kaçak kanlarımızla yapıldılar o kazıklar!.. Çalınan kanlarımızı kanırta kanırta alıp damarlarımıza enjekte etmenin zamanı geldi.

Kendilerinden hesap sormayalım diye çağdaş hukuk devletini ilkel guguk devleti haline getirdiler. Sanki demokrasinin tek koşulu sandıkmış gibi, şeytanın bile aklına gelmeyen düzenbazlıklarla, hilebazlıklarla sandıktan çıkanlar, seçilmiş diktatör oldular. Bizden korkması gerekenler, her türlü çağdışı yöntemlere başvurarak bizi korkuttular, korkutmaya devam ettiler. Gezi Olayları ile korkmamayı, direnmeyi öğrendik. Bundan sonra da bedeli –her ne olursa olsun- korkmayacağız ve yılmayacağız. Bizi soyanlar bizden korksun ve girecek delik arasınlar.

Bazıları seçimlerin sonucuna bakıp “Bundan sonra siyaset yapmayacağım, oyumu da kullanmayacağım” diye kendi kendine kahrediyor. Ben de diyorum ki, kahretmek acizliktir. Bundan sonra hem daha fazla siyaset yapacağım, hem kâbus görmektense hiç uyumayacağım, hem din- iman-vicdanın zerresi bulunmayanların din-iman nutukları atarak, çaldıklarının bir kısmını sadaka olarak dağıtıp uyuttuklarını uyandırmak için kanımın son damlasına kadar savaşım vereceğim, hem oyuma sahip çıkacağım, hem gözü açık geçinenlerin çanına ot tıkayacağım… Asıl korkması gerekenlerin beni korkutmaya, susturmaya, yıldırmaya çalışmalarından ant olsun ki korkmuyorum, korkmayacağım, yılmayacağım!.. Çalınan kanlarımın hesabını fitil fitil soracağım!..

04.04.2014

Turaç ÖZGÜR

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Sevgili dostlarım;

Uzun zamandır sizlerden uzak düşmemin birçok sebepleri vardır. Zannetmeyin ki, sizleri unuttum, ihmal ettim.Hepinize sevgi ve saygılarımı buradan iletiyorum. Lütfen kabul buyurun. Bana mesaj yazıp da güme gidenler varsa, özür dilerim. Hepinize akıl ve ruh sağlığı dilerim. Son gelişmeler karşısında duyarlı, namuslu, insan hak ve hukukuna saygılı, demokrasiyi gerçekten özümsemiş ve yaşam tarzı olarak benimsemiş olup da gerek akıl ve gerekse ruh sağlığını koruyabilene ne mutlu!..

26-31 Mart tarihleri arasında Darıca Farabi Devlet Hastanesi Dahiliye Servisi’nde kan değerlerimin aşırı derecede düşmesi ve ayaklarımın, özellikle geceleri cayır cayır yanmaları nedeniyle yatıyordum.

Her gün bir ünite olmak üzere 5 günde 5 ünite, adını ve adresini bilmediğim gönüllü kahramanların Kızılay aracılığı ile vermiş oldukları A RH + kan ile birlikte 8 adet 500 ml’lik serum, 7 adet 100 ml’lik mide koruyucu verildi, 5 adet Dodex (B12) iğne yapıldı, 8 tüp tahlil için kan ve 5 adet gaida örneği alınıp tahliller yapıldı. Nihayet ayaklanabildim, kan dengelerim sağlanınca ayaklarımdaki yangın da bıçak keser gibi kesildi. Şimdi de doktorumun vermiş olduğu ilaçlarla evimde tedavime devam ediyorum.

Eğer en kısa zamanda kan kacağı bulunup kalıcı tedavi olamazsam, Kızılay’a gönüllü kahramanlar tarafından verilen kanlar yetmeyebilir ve ben de tahtalı köye, ebedi istirahatgahıma gidebilirim. Çünkü kuyma su ile değirmen dönmez. Eğer fırsat bulup da “Hakkınızı helal edin” deme fırsatı bulamazsam, şimdiden söylüyorum: Hakkınızı helal edin.

Hastanede yatarken, adını ve kimliğini bilmediğim 5 farklı gönüllü kahramanların kanları damla damla vücuduma akarken duygulandım ve ağladım, kendimden nefret ettim. Şöyle ki: Zaman zaman “Kanamalı bir hasta için acele A RH + kana ihtiyaç vardır. İnsaniyet namına kan vermek isteyenlerin falan yere acele başvurmaları önemle duyurulur” diye ilanlar duyar, hiç aldırış etmezdim. Şimdi bunları düşününce kendimden utanıyor ve kendimi affedemiyorum.

Sağlığıma tam anlamıyla kavuşup kavuşamıyacağımdan emin değilim. Ayrıca, sağlığıma tam olarak kavuşsam bile kan verebilecek duruma gelebilir miyim, ondan da emin değilim. Ama şundan çok eminim ki, eğer fırsat bulur ve kendimi kötü niyetlilere karşı güvenceye alırsam, tüm organlarımı resmen -hiçbir koşul ileri sürmeden- bağışlayacağım. Eğer, aradığım güvenceyi bulduğuma inanmazsam, o zaman da vasiyetimdir; ben bu dünyayı terk ederken bütün organlarımı isteyen amacına uygun olarak kullanabilir. Buna sizler de tanık olun istiyor ve birazcık insanlık erdemi olan herkese de aynısını teklif ediyorum. Farelere, böceklere yem etmekten daha hayırlı olur. Ayrıca, o yaratıklar da geri kalan parçalarımdan keyiflerince yararlansınlar ve afiyet olsun. Bu da doğanın kuralıdır.

Kan ve organ bağışlamak yapılacak bağış ve iyiliklerin en hayırlısı ve kutsalıdır diye düşünüyorum. Siz ne diyorsunuz?

Sevgili dostlarım; ben canımla savaşırken, takılmak üzere olan 5′inci ünite kanı buzdolabına kaldırtıp yurttaşlık görevimi yerine getirmek için bir saatliğine izin alıp oyumu kullandım. Yaşamım boyunca olduğu gibi bu sefer de üyesi olmadığım halde fikirlerime en yakın CHP’ye ödünç olarak oyumu verdim, hastaneye dönüp beklemekte olan kanı almaya başladım.

Tüm dünyanın da tanık olduğu gibi benim bilinçli oyumu çalıntı ve çoğu bilinçsizce verilen, daha da kötüsü naylon oylar nakavt etti. Kandan sonra serum bağlı olarak yattığım yerde BALKAN KONUŞMASI’NI dinlemek, yapılan şovları izlemek beni çileden çıkarttı. Adeta savaş ilanıydı bu; dayanamadım televizyonu kapatmak zorunda kaldım. Kapatmasam, kansızlık tedavisi görürken kalpten gidecektim.

Ey CHP hasta yatağımdan kalkıp düşe kalka sandık başına koşup sana verdiğim oyumun hakkını aramazsan, seni asla affetmem!.. Bundan sonra da sana asla oyumu vermem!.. Bunu böyle bil!..

Sonuçları görünce şöyle düşündüm: Bütün engellemelere rağmen muhalefet partilerinin; bütün yolsuzluk ve rüşvet şaibelerine rağmen, ele geçirdiği tüm özel ve resmi güçleri anaya, yasa ve ahlak dışı yöntemlere başvurarak iktidarın yerini korumasını sindirebilir ve hoş görebilirim. Amaaaa!.. BALKAN KONUŞMASI ile beni yani vatandaşını tehdit eden, savaş ilan eden bir Başbakanı asla affetmem!..

Eğer ben de yani ezmeye ve yok saymaya çalıştığın % 55′lik kesim de “Hodri meydan dersek, kimin kimi yok edeceğini kimse kestiremez. Biz çok diktatörlükler gördük ama bu kadarını ve sivil gömleklisini ilk defa gördük. Ne demek demokratik bir hukuk devletinde vatandaşını tehdit etmek ve vatandaşına karşı tamtamlar eşliğinde savaş ilanı vermek?!.. Yetti gayrı!.. Sıfatı her ne olursa olsun, herkes haddini bilmelidir!..

Saygı, sevgi ve selamlarımla…

02.04.2014

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SAPIKLIĞA, SAPKINLIĞA DAVETİYE ÇIKARMAK İSTİYORSANIZ KIZLARI AYRI, ERKEKLERİ AYRI OKULLARDA EĞİTİN!..

Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nde Fransızca öğretmeni olarak 3 yıl çalıştıktan sonra Gaziantep Gazi Ortaokulu’na  12 Eylül’ün faşist sıkıyönetim kararıyla sürülmüştüm.  12 Eylül faşizmine tepki gösterip 1982’de istifa etmiş, Elbistan’da köyümde adeta inzivaya çekilmiştim.

Köyümde umduğumu bulamadığım ve sıkıyönetim komutanlarından da beter akrabalarıma da dayanamadığım için 4 yıl aradan sonra kendi isteğimle Elbistan Gazi Mustafa Kemal Ortaokulu’na Fransızca öğretmeni olarak yeniden atanmamı yaptırmıştım.

Gazi Mustafa Kemal Ortaokulu’nda görev yapan öğretmenlerin yarıya yakını 1975-1976 öğretim yılında Elbistan Mükremin Halil Lisesi’nde sağ görüşlü öğrencilerimdi. Görünürde her ne kadar bana karşı saygı gösteriyor olsalar da eski yargılarına göre beni değerlendirip adeta benden “komünist” diye kaçıyorlardı. Zamanla beni sevmeye, saymaya ve dinlemeye, komünizmin de ne olup olmadığını şahsımda anlamaya başladılar. Nerdeyse beni görmedikleri zaman duramıyorlardı. Fikirlerinde bir değişiklik olmasa da bakış açılarında değişmeler, daha hoşgörülü olmalar başladı.

Bu insanca ilişkiler sonucu gerek eski öğrencilerim olan meslektaşlarım, gerekse yeni öğrencilerim tarafından sevilip sayılmam birilerini “Bizim adamlarımızın beynini yıkıyor” diye rahatsız etmeye başladı. Beni oradan uzaklaştırmak için de bir bahane yaratmaları gerekiyordu. Elbistan İlçe Milli Eğitim’de Şube Müdürlüğü yapmakta olan bir Fransızca öğretmeni çalışmakta olduğum okula geçici olarak görevlendirildi. Tabii bana da yol göründü. Beni, kontrollerine aldıkları karşıt görüşlü öğrencilere ezdirmek, mesleğimden soğutarak bıktırıp kaçırmak isteyenler, bütün tepkilerime rağmen, ezici çoğunluğu sağ görüşlü öğrencilerin okuduğu Elbistan Endüstri Meslek Lisesi’ne kaydırdılar.

12 Eylül’den ders almış ve 4 yıllık inzivada da kendini iyi yetiştirmiş biri olarak fikirlerimden ödün vermeden öğrencilerle güzel ilişkiler kurmasını, onların sevgi ve saygılarını kazanmasını uzun uğraşlardan sonra başarmıştım.

Okulumuzun Milli Güvenlik dersleri boş geçiyordu. Ya Elbistan Askerlik Şubesi’nden bir subayın girmesi ya da askerliğini yedek subay olarak yapmış birinin girmesi gerekiyordu. Okulumda durumu en uygun olan bendim.  Benim için Milli Güvenlik dersleri demek Atatürk ve ilkeleri demekti. Bu fırsatı da değerlendirerek Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü, tam bağımsızlığı, yurt sevgisini, iyi ve yararlı yurttaşlık kavramlarını öğrencilerime anlatabilmek için bu derslere seve seve girdim. Kendileriyle aynı fikirde olmamama rağmen öğrencilerimle yurt sevgisi, birlik ve beraberlik, demokratik cumhuriyet ve tam bağımsızlık kavramlarında çok iyi anlaşıyorduk. Her geçen gün kendimi kabul ettiriyor, öğrencilerim tarafından çok seviliyor ve sayılıyordum.

Okula ilk geldiğim günlerde Öğretmenler Odası’nda polis copuna benzer sert bir ağaçtan yapılı bir sopa duvarda asılı duruyordu. Üzerinde de “NÖBETÇİ ÖĞRETMEN SOPASI” yazılıydı. Bu sopa bana öğrenciliğimi ve faşist 12 Mart ve 12 Eylül sıkıyönetim dönemlerini anımsattı.

Köyümüze sıkıyönetimden görevli askerler gelmişler, köylüleri bir ilkokulda toplamışlardı. Ben de yeni istifa etmiştim. Sivil giyimli bir astsubayın elinde mazıdan yapılma bir balta sapı vardı. Üzerinde de “ALİ HAYDAR DOĞRUYU SÖYLETİR” yazıyordu. Hepimizi tek sıra halinde dizdi. “Sağ baştan başla saymaya!..” diye komut vermişti. “Şu acıklı halimizi Kenan Evren görse ağlar vallahi” diye düşünürken sıra bana geldiğinde yanlış saymış, derhal düzeltmiştim. Bu konu köylüler tarafından dalga konusu olmuştu.

Ardından da “Şimdi herkes evine gidecek, sıkıyönetime vermedikleri, sakladıkları silahlarını getirecekler!.. Size akşam 7’ye kadar izin veriyorum!.. Biz, kimin silahı var, kimin yok  çok iyi biliyoruz!.. Biz istiyoruz ki, gönlünüzce getiresiniz, teslim edesiniz!.. Gönlüyle getirip teslim edenlere hiçbir şey yapmayacağız ama gönlüyle getirmeyenlere şu sopayı sokacağım, kırmadık kemiklerini bırakmayacağım!.. Haydi evlerinize!..” demişti.

Saat 19.00 olunca okulun bir sınıfına doldurulduk. Sivil giyimli astsubay geç gelenlere, şüphelendiklerine bol argolu tehditler savurdu. Beğenmediği birinin alnına silahını dayadı. “Şimdi seni köpek gibi gebertirim!..” diye tehdit etti.

Yakamda okulumun altın rozeti vardı. Bunu eşim hediye etmişti. Anı olarak onu yakamda taşıyordum. O, görüp “Sen bu köylülerin arasında ne geziyorsun?!. Suçun olmasa buralarda, bu köylülerin arasında yaşamazsın, kim bilir devlete karşı ne suçlar işledin” diye hesap sormasın, durup dururken kabak başıma patlamasın diye rozeti yakamdan çıkarıp cebime koymuştum.

O günü tam olarak anlatmam için bir roman yazmam gerekebilir.

Her neyse, işte bütün bunlar bir film şeridi gibi gözümün önünden geçtikçe sinirlerim bozuldu. Duvarda asılı duran sopayı kaptığım gibi dizimden destek alarak kırmaya çalıştım, olmadı. Sonra duvara dayadım, tekmeleye tekmeleye güçlükle kırıp çöp sepetine attım. Az kalsın ayağım kırılıyordu. Bağırarak “Bundan sonra görmeyeyim!.. Altı ayda varacağınız sonuca, 6 dakikada varmak istiyorsanız yanlış meslek seçmişsiniz!.. Burası hara değildir, eğitim-öğretim kurumudur. Bunlar da insandır, öğrencidir!.. Sizin kulunuz ve köleniz değildir!.. Aşağılanan, horlanan insanlar en tehlikeli insan olurlar, ne zaman, kime ne yapacakları belli olmaz!.. Bizim görevimiz aynı zamanda onurlu, gururlu, hak ve hukukunu korkmadan arayan yurttaşlar yetiştirmektir!.. Dayak ve küfürlerle onursuz, gurursuz, silik ve sünepe insanlar yetişir!.. Başımıza kötülüklerden yana her ne geliyorsa aşağılanan, horlanan insanların tepkisizliğinden geliyor!..”

Bazı öğretmenler “Senin gibi öğrenci babalarını çok gördük” diye sokrandılar ama gerçekten de günler aylar geçtikçe öğrencilerimle çok iyi anlaştık.

Günlerce topallayarak dolaştım. Öğrenciler topallamamın sebebini öğrenmişler. Bana sevgi ve saygıyla yaklaştılar. Adım “Öğrenci Babası”na çıktı.

Beni kaçırmak isteyenlerin oyunlarına gelmeyince yeni yöntemler aramaya çalıştılar. Bu sefer de haksız yere yükümü artırıp, beni isyan ettirmek istediler. Bunda da başarılı oldular: Elbistan’da 4 Fransızca öğretmeni olmasına rağmen birilerini kayırıp kollayanlar, bana yakınlığını bahane ederek Elbistan Ticaret Lisesi’nin, hatta birkaç km uzaktaki Elbistan İmam Hatip Lisesi’nin Fransızca derslerini de yüklemeye çalıştılar. Kaymakamlığın ve İlçe Milli Eğitim’in emirlerine karşı geliyorum diye bana ceza üzerine ceza verdiler.

Sonunda dayanamayıp tayin istedim. Hatay’a tayinim çıktı. Orada da bana Türkçe derslerini dayattılar. 2 aylık bir savaşımdan sonra “Ben buraya Türkçe derslerine girmek için gelmedim. Branşım Fransızcadır. Madem burada Fransızca öğretmenine ihtiyacım yoktu, neden beni buraya atadınız? Benim öğrencilerim Elbistan’da beni bekliyorlar” diye yeniden Elbistan Endüstri Meslek Lisesi’ne tayinimi bin bir güçlükle ve bütün protokolü alt üst ederek yaptırdım.

Hiç beklemedikleri bir zamanda yeniden Elbistan Endüstri Meslek Lisesi’ne gelişime bozulan İlçe Milli Eğitim’deki yöneticiler benden intikam almak için yine Ticaret Lisesi’ni yeniden dayattılar.

Sonunda Elbistan Ticaret Lisesi’nin müdürüyle şöyle anlaştık: Ben Elbistan Endüstri Meslek Lisesi’nde görevime ve programıma devam edeceğim. Ticaret Lisesi Fransızca programını benim programıma göre ayarlayacak. Derslerine girdiğim sınıfların çoğunluğunun yabancı dilleri İngilizcedir. Aynı durum Ticaret Lisesi için de geçerlidir. Her iki okulun Fransızca sınıflarını görevli olduğum okulda bana ayrılmış sınıfta birleştirip ortak ders vereceğim. Her iki okulun yoklama defterlerini imzalayacağım, her iki okuldan da ücretimi alacağım.

Tamamı erkek öğrencilerden oluşan Elbistan Endüstri Meslek Lisesi ile karma eğitim yapan kuzey komşusu Elbistan Ticaret Lisesi devletin resmi iki okuludur. İkisini birbirlerinden ayıran bir duvar ve bu duvarda da sürekli kapalı bir kapı vardır.  Zorunlu olmadıkça her iki okulun öğrencilerinin karşı tarafa geçmesi yasaktır. Ama teneffüslerde Endüstri Meslek Lisesi’nin öğrencileri sürekli olarak duvar dibinden karşı tarafı bakışlarıyla ve sözleriyle taciz ederler.

Gelelim asıl konuya: İnadımdan başıma bela aldığımın farkına daha ilk günlerde vardım ama inadımı da sürdürmeye devam ettim. Zamanla öğrencilerin alışacakları, kızları rahatsız etmeyeceklerini bekledim. Ticaret Lisesi’nden gelen 10-15 öğrenci Fransızca dersleri için korka korka gelir, giderler. Bunların içinde 5-6 kız öğrenci bizimkilerin bakışlarından, kendilerini görmek isteyen öğrencilerin tacizlerinden ne yapacaklarını bilemezler.

Karma eğitim-öğretimin olduğu hiçbir okulda rastlamadığım, her şeyin doğal karşılandığı kız-erkek ilişkilerini bir türlü sağlayamadık. En normal bir öğrenci bile kızları görünce adeta tehlikeli bir sapık haline geliyordu. Öğrenciler ne utanıyorlar, ne arlanıyorlar, ne de en ağır sözlerime aldırış ediyorlardı.

Ticaret Lisesi’nin öğrencilerine “Zil çaldıktan, benim öğrencilerim içeri girdikten beş dakika önce gelin, çık zili çalmadan da önce gidin” dedim. Teneffüslerde kız öğrencileri Öğretmenler Odası’na götürüp onları koruyordum. Her ne yaptımsa saldırganca hareketlerden, sapıkça bakışlardan koruyamadım.

Ben adeta işimi gücümü bırakıp bizim utanmaz, sıkılmaz, sapık eğilimler gösteren öğrencilerden kızları korumak için bütün zamanımı ayırdım. Her ne yaptımsa, başaramadım. O eğitim-öğretim yılının ikinci dönemi de bu şekilde burnumdan geldi. Herkesin diline düştüm: “Yahu inat etmeseydin de gidip Ticaret Lisesi’nde derslere girseydin, bütün bunlar olmazdı, sen de rahat ederdin” diye bana takılırlar, halime üzülürlerdi.

Ondan sonraki yıl hiç itiraz etmeden hem Elbistan Endüstri Meslek Lisesi’nin, hem de Elbistan Ticaret Lisesi’nin Fransızca derslerine kendi okullarında girdim.

Bütün bu gözlem ve deneyimlerim bana şunu öğretti: Doğal olan kız ve erkeklerin aynı okullarda eğitim görmeleridir. Aksi halde sapık ve sapkın yetişmelerinin önüne hiçbir güç geçemez.

Kendini bir şey zanneden bazı muhteremler (!) yaşam denilen nehrin önüne setler çekmeye çalışıyorlar: Okullarda karma eğitime karşı geliyorlar, kız ve erkeklerin birarada eğitim görmelerini büyük (!)yanlışlık olarak görüyorlar, bu yanlışlığı düzelteceklerini söylüyorlar.

Ben de 25 yıllık öğretmenlik tecrübelerime dayanarak diyorum ki: Doğal olan kız ve erkeklerin aynı çatı altında, aynı sınıflarda ders görmeleridir.  Siz, kafanızdaki yanlışkları düzeltin de çağın dışına çıkmayın, gelecek nesilleri de sapı yetiştirmeyin!..

İktidar dün Ankara Kızılay’da öğretmenlerin gününü coplarla, biber gazıyla, tazyikli suyla kutladı. Ben de bütün öğretmenlerin ÖĞRETMENLER GÜNÜ’nü bugün bütün kalbimle kutluyor ve aşağıdaki şiirimi bütün öğretmenlere hediye ediyorum.

SANA YAKIŞMAZ ÖĞRETMENİM

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Güneşi balçıkla sıvamak,

Gerçekleri çarpıtmak,

Halkı uyutmak!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Kötülük çiçekleri ekmek,

Gerçeklere düşman olmak,

Gericiliği savunmak!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Atatürk’e saldırmak,

Salyalı gericiye arka çıkmak,

Bilimi yozlaştırmak!..

 

 

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Uyuz itten korkmak,

Zalimlere kul olmak,

Sömürgene alet olmak!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Baskı karşısında susmak,

Kabına çekilmek,

Faşizmle savaşımdan kaçmak!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Kadın-erkek ayrımı yapmak,

Irkçılık yapmak,

Şeriatı savunmak!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Laikliği yok etmek,

Demokrasiyi boğmak,

Cumhuriyete sövmek!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Padişahlığı övmek,

Zorbalığa sarılmak,

Vahşeti sevmek!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Güzele çirkin demek,

İyiye kötü demek,

Temize pis demek!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Bilginle, bilgeliğinle,

Kıdeminle, liyakatınla

Oturamayacağın makama

Takla atarak, şaklabanlık yaparak kurulmak…

 

Sana insan olmak,

Çağdaş olmak,

Özgür olmak,

Yakışır öğretmenim!..

 

Sana karanlığa karşı savaşmak,

Gericiliğe, irticaya dur demek,

Demokrasiye, cumhuriyete sahip çıkmak,

Atatürk’ün izinde gitmek yakışır öğretmenim!..

 

                                               Elbistan, 22.01.1989

 

 

 

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

30 AĞUSTOS YURTSEVER TÜRK ULUSU İÇİN ZAFER BAYRAMI’DIR, YURT DÜŞMANLARI İÇİN DE ZULÜM GÜNÜDÜR

Bir yıl 365 gündür. Bu 365 günün içinde 23 Nisan,19 Mayıs, 26 Ağustos, 30 Ağustos, 29 Ekim, 24 Kasım gibi bazı günler vardır ki, o günleri sulandırmaya, karartmaya, anlam ve önemine göre bayram olarak kutlanmasına kimsenin engel olma hakkı olmadığı gibi haddi de olmamalıdır.. Olursa, günün birinde bunların hesabı kesinlikle sorulur.

26 Ağustos Büyük Taarruz’un verildiği gündür. Gençlik ve Spor Bakanı o günü sulandırmak için çakma bir Alpaslan’dan Anadolu’nun anahtarını alıyor. 26 Ağustos 1922’de verilen Büyük Taarruz başarısızlıkla sonuçlansaydı, sen 26 Ağustos 1071’de kazanılan Malazgirt Zaferi’nin kutlanmasını ve çakma Alpaslan’dan Anadolu’nun anahtarını almayı rüyanda görürdün.

Sabahleyin saat 11.00’de TRT kanallarından başlayarak televizyon kanallarını taradım. TRT 1’de Mehter takımı “Ceddin deden, neslin baban!..” Mehter Marşı’yla her üç adımda bir yanıçlayarak Osmanlıcılığı hortlatmaya çalıyordu. 30 Ağustos 1992’de Büyük  Zafer yerine mağlubiyete uğrasaydık, sen ceddini de, babanı da, dedeni de görürdün.

Saat 14.30’da Darıca Mezarlığı’ndan aşağı doğru yaya olarak iniyordum. Yokuşun altındaki CHP Darıca İlçe Başkanlığı’nın balkonundan bir arkadaşım beni çağırdı, gittim. 10-15 kişilik bir grup toplanmış, Atatürk’ün Cumhuriyet Meydanı’ndaki heykeline çelenk koymayı kararlaştırmışlar, hep birlikte dışarı çıktık.

Eski Darıca İlçe Başkanı’nın arabasına binip birkaç yüz metre ilerdeki Cumhuriyet Meydanı’nın yanında durduk, arkadan gelenleri bekliyorduk. Atatürk’ün heykelinin önünde de 30 Ağustos saat 19.00’da Suriye ve Mısır’daki Zulmü protesto etmek için Darıca Miting Platformu hazırlık yapıyordu. Atatürk’ün heykeli platform haline getirilen kamyonetin ve zulmü sembolize eden ve başparmağı yumulmuş, 4 parmağı açık Rabia selâmı posterin gerisinde görünmez olmuştu.

Çelenk koymak için gidenlerden birisi: “Orada akşam yapılacak miting çalışmaları yapılıyor. Çelenk koymaktan vazgeçtik. Arkadaşlar dönüyoruz” dedi. Ben de –gülerek-  arkadaşıma  “Bu meydanı Rabia hazretleri işgal etmiştir.  Biz de Çınar’daki heykelin önüne çelengi koyalım” dedim. Herkes geldiği yere gitti. Ben de Çınar’ın oraya gittim. Atatürk’ün heykelini aradım, yoktu. Meğer o heykel, 2008’de Cumhuriyet Meydanı’na taşınmış.

Dolaşıp çevrinip Cumhuriyet Meydanı’na geldim. Miting için hazırlanan platformun arkasındaki heykelin önünde  birisi, Darıca Kaymakamlığı’nın; birisi, Darıca Belediye Başkanlığı’nın olmak üzere 4 tane teneke çelek vardı.

Kaşları çatılmış, hüzünlü hüzünlü bakan Atatürk’le göz göze geldim. Utancımdan gözlerine bakamadım, gözlerim nemlendi. Tek başıma aceleyle Atatürk’e saygılarımı sunup oradan ayrıldım.

Arkamdan Atatürk’ün sesi geliyordu ya da ben öyle sandım: “Hakkımı size helal etmiyorum, sizi gidi sizi nankörler!.. Benim de sizin gibi korkudan dizlerim tir tir titreseydi, 26 Ağustos’ta “Ordular!.. İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!.. Ya istiklâl, ya ölüm!.. diye komut vermeseydim, 30 Ağustos’ta Büyük  Zaferi elde edemeseydik, 9 Eylül’de düşmanı denize dökemeseydik, siz bugün Suriye ve Mısır’daki zulmü nah kınardınız!.. Bu Rabia selâmlı ve Mısır’daki zulmü sembolize eden posterlerin arkasında bu anlamlı günde beni yok saymaya, perdelemeye utanmıyor musunuz?

Ben size çağdaş, laik, demokratik cumhuriyet’le yönetilen tam bağımsız bir ülke bıraktım. Siz şeriatı getirmek, insan haklarını yok etmek, Allah’ın adını anarak masum insanların kellesini uçuran, kanını içen, yamyamlar gibi parçaladığı insanın ciğerlerini yiyen, bir yandan kıl savaşı verirken bir yandan da kendisine benzetemediklerinin haremine, namusuna, genç-yaşlı demeden iğrenç bir şekilde saldıran, tecavüz eden, sonra da işkence edip hunharca öldüren vahşi ve kıçı kırık Arapların kıçına takılıyorsunuz.

Ben “Yurtta barış, dünyada barış!” diyorum; siz yurtta kargaşa, huzursuzluk yapıp, komşuluk ilkelerine yakışmayacak şekilde masum komşularınızın içişlerine burnunuzu sokup mezhepçilik yapıyor, kardeşi kardeşe düşman ediyor, birilerini koruyup kolluyor, silahlandırıyor, diğerlerini yok etmeye çalışıyorsunuz.

Ben “Halkın yaşamı tehlikeye girmedikçe, zorunlu olmadıkça, savaş bir cinayettir” diyorum. Siz Irak’ta, Libya’da daha önceleri olduğu gibi şimdi de Suriye’deki, Mısır’daki her türlü cinayetleri kınayacağınıza, emperyalist ülkelerin kışkırtmalarıyla caniler arasında taraf tutup, kendi çıkarları uğruna kan dökmekten asla bıkıp usanmayan emperyalistlerin yanında yer alıp onlardan önce komşularınız arasında kan dökmeye çalışıyorsunuz.

Ben “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir, onun dışında yol gösterici aramak gaflettir, dalalettir, hatta ihanettir” diyorum. Siz din bezirganlarının peşine takılıp çağın dışına çıkmak için gayret sarf ediyorsunuz.

Ben “Özgürlük benim karakterimdir” diyorum. Siz devletin gücünü eline geçirenlerin kölesi olmaya çalıştığınız gibi, emperyalist ülkelerin uşaklığına soyunuyorsunuz.

Onurlu ve büyük olmanın onurunu ayaklar altına alıp emperyalist ve kapitalist ülkelerin taşeronluğunu yapıyorsunuz. ‘Bir Türk dünyaya bedeldir’ dediğim ulus bu olamaz. Kendini kral zanneden birinden gelebilecek zulümden korkuyor, sesinizi gıkınızı çıkaramıyorsunuz.

Ben “Adalet mülkün temelidir” diyorum. Siz adaleti güdümlü hale getirip, onu çıkarlarınıza alet edip vatanseverlerin yaşamlarını karartıyor, zulmü yasal hale getirip adaletin de içine ediyorsunuz!..  Yazıklar olsun size!.. Yuh olsun hepinize!..”

Arkama bakmadan oradan adeta kaçtım ama Atatürk’ün sesi beni takip ediyordu, ondan kurtuluş yoktu. Eğer kaçmasaydım daha ciltler dolusu sözler söyleyip boyamı verecekti. Şimdi ben insanım diye nasıl gezeyim, bir daha Atatürk’ün huzuruna nasıl çıkayım?!.

30.08.2013

Turaç ÖZGÜR

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SAVAŞ ÇIĞIRTKANLARININ GAZINA GELMEYELİM

Gazi Mustafa Kemal Atatürk “Yurtta barış, dünyada barış!” diyor. Kendini bilmez vampirler “Yurtta savaş, dünyada savaş!” deyip kendilerinin ve yakınlarının burunlarının dahi kanamaması için her türlü önlemi alıp, fakir fukaranın, tabiri caizse baldırı çıplakların çocuklarını savaşın zorunluluğuna inandırıp “Haydi aslanlarım, ölürseniz şehit, yararlanırsanız gazi, sağ ve sağlam kurtulursanız kahraman olacaksınız!..” diye durmadan savaş çığırtkanlıkları yapıyorlar.

Savaşın insanlık için ne olup olmadığını çok iyi bilen Kurtuluş Savaşı’nın Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk “Zorunlu olmadıkça, savaş cinayettir!..” diyor. Türkiye’nin komşularıyla savaşmasını gerektirecek herhangi bir şey yoktur. Bu durumda komşularımızın iç işlerine burnumuzu sokup, birilerine hizmet etmek için savaşırsak, cinayet işlemiş oluruz. Cinayet işleyenlere de kimse kahraman gözüyle bakmaz, ona cani, katil derler.

Aklı başında her insan çok iyi bilir ki, aile içinde huzursuzluk varsa, o aile dağılır. Bir apartmanda oturan komşular arasında sürtüşmeler eksik olmuyorsa,o apartman yaşamı herkes için cehennem azabı vermeye başlar, olanakları olanlar o apartmanı terk ederler. Aile içindeki sürtüşmeler sonucu nasıl ki aileler parçalanıyorsa, ulusların içindeki sürtüşmeler de o ulusu parçalamaya kadar götürür. Bir apartmanda oturan komşular arasındaki sürtüşmeler nasıl o apartman yaşamını cehenneme çeviriyorsa, komşu uluslar arasındaki çatışmalar, sürtüşmeler, düşmanlıklar da o ulusların yan yana yaşamasını olanaksız hale getirir, her birinin yaşamını cehenneme çevirir.

Kimse huzur ortamı dururken huzursuz bir ailenin ferdi, huzursuz bir apartmanın sakini, huzursuz komşu ülkelerin yurttaşı olmak istemez. Ayrıca, kimse kendini kandırmasın, ve savaş bezirganlarının da gazına gelip inanmasın: Komşusuna saldırıp öldüğünde şehit, gazi, ya da kahraman olunmaz. Bu sıfatlar ülkesinin başı belaya girdiğinde onun uğruna savaşanlar için geçerlidir. Ülkesinin çıkarına olmayan bir savaşta olsa olsa mundar olur, suyu bulandırıp balık avlamaya çalışanların çıkarları uğrunda Niyazi olur…

Oylarınızla sırtınızda debelenenler, sizleri soyup kuru bir soğana bile muhtaç edenlere sorun bakalım. Kendileri, aileleri, çocukları, yakınları çıkartmak istedikleri savaşın neresinde yer alacaklar? En ön cephede yer alacaklar mı, yoksa füzelerin bile menzillerinin dışında 5 yıldızlı, 7 yıldızlı otellerin lobilerinde şehitlik, gazilik, kahramanlık edebiyatları yapıp savaşta elde edecekleri ganimetleri nasıl paylaşacaklarını mı konuşacaklar?

Sevgili yurttaşlarım komşularımızla herhangi bir alıp veremeyeceğimiz şeyimiz yoktur. Komşularımızla barış ortamında yaşamak varken, onların evlerindeki yangına körükle gitmek değil, itfaiye ile, kardeşlik duygularıyla gitmek bizim de çıkarımızadır.

Ayrıca, büyük ülkeler kimsenin uşaklığına soyunmaz, onursuz duruma düşürülen bir ülkeye de kimse saygı göstermez. Türkiye Cumhuriyeti büyük bir ülke ise, hiçbir emperyalist gücün taşeronluğuna soyunamaz, bu utancı Türk Ulusuna yaşatmaya kimsenin hakkı olmadığı gibi haddine de düşmez!..

Yaşasın barış ve kardeşlikten yana olanlar!..

Kahrolsun savaş kışkırtıcıları!..

Kahrolsun savaş baronları!..

 

28.08.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALLAH’IN EVİ İNANANIN KALBİDİR, TAŞTAN TOPRAKTAN ALLAH’IN EVİ OLMAZ, ORASI OLSA OLSA TAPINAKTIR

  • Bir insan babasının evine nasıl girebiliyorsa, Allah’ın evine de o şekilde özgürce girebilir. Eğer giremiyorsa, orası Allah’ın evi değildir.
  • Bir ibadet yerini, bir tapınağı “Allah’ın evi” diye adlandırıyorsanız, Allah’ın yaratıklarının oraya nasıl girip giremeyeceklerine asla karışamazsınız!.
  • Allah’ın evine Allah’ın kullarının ya da yaratıklarının nasıl girip giremeyeceklerine karar verme yetkisini sana kim verdi de laf ediyorsun!
  • Benim evime kimin nasıl girip giremeyeceğine ancak ben karar veririm; Allah’ın evine de kimin nasıl gireceğine sadece Allah karar verir!..
  • Allah’ın evine kimin nasıl gireceğine karar verme yetkisini kendisinde görenler Allah’a şirh koşuyorlar demektir. Şirh koşmak kâfirliktir, kendisini Allah’ın yerine koymaktır!..
  • Bir kulun en rahat hareket edebileceği yer Allah’ın evidir. Eğer orada dilediği herhangi bir şeyi yapamıyorsa, orası Allah’ın evi değildir.
  • Allah’ın asıl evi insanın temiz kalbidir. Sen Allah’ın evini düzenlemek istiyorsan kalbindeki fitne fesatı yok edip, haddini bileceksin!..
  • Kalbi fitne fesatla dolu olanın kalbinde Allah değil, olsa olsa şeytan taht kurar. Allah’a inanmak ve kulluk görevini yapmak, insan olmaktan geçer!.. İnsanlık erdemlerinden uzak olanların ibadetleri gösterişten başka bir şey değildir, boşu boşunadır.
  • “Allah, Allah, Allah!..” demekle ibadet yapmış sayılmazsın, haddini bilip kimseyi incitmiyorsan, kimseyi yolmuyorsan, kimse hakkında -düşmanın bile olsa- kalleşlik düşünmüyorsan, sen ibadet halindesin!.. İbadet şekil şemalle sınırlanamaz.
  • Sen sana emanet edilen makamı, gücü kötüye kullanıyorsan, birinin yiyip birinin bakmasına seyirci oluyorsan, en büyük kâfir sensin!.. Kafirliğini din ile maskelemeye çalışma!..
  • Ele geçirdiğin gücü kötüye kullanarak kamunun mallarını kendi malıymış gibi zimmetine geçirenler, har vurup harman savuranlar zındıktır, en büyük münafıktır…
  • Bir yere nasıl girilip girilmeyeceğine, orada ne yapılıp yapılmayacağına birileri karar veriyorsa, orası kesinlikle Allah’ın evi değildir. Orası oraya hükmedenlerin evidir.

12.08.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AKÇAY’DA BİR LİNÇ VE SİLİVRİ LİNÇ KAMPI’NIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Bugün saat 01.00 sularında Akçay Sarıkız’da bir barın önünde binlerce kişinin gözlerinin önünde 5-6 bar fedaisi veya çete bozuntusu olduklarını zannettiğim kişiler; eşinin yanında entel sakallı 40 yaşlarındaki bir kişiyi linç ettiler.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” felsefesiyle hareket eden kalabalıklar önce hızla dağıldılar, adeta kaçtılar. Çete işini bitirip gittikten sonra sadist duygularını tatmin etmek ve meraklarını gidermek için gecikmeli gelen polislerle birlikte kadının feryatlarını dinlemeye, ölümcül yaralıyı izlemeye geldiler.

Polislere “Bu adamcağızı, bu zavallı kadının bütün feryatlarına ve yalvarmalarına rağmen 5-6 kişilik çete bu hale getirdiler. Kimse korkusundan müdahale etmedi. İşte gördüğünüz gibi adamın ağzı burnu dağılmış, kafası parçalanmış, ölmek üzeredir. Eğer görevlerinizi hakkıyla yapmazsanız, siz de suç işlemiş olursunuz, bunu unutmayın ve yapanların yanına kâr kalmasın!..” dedim. Sonra mevta durumuna gelen adamı bir ambulansa bindirdiler. Ne olur ne olmaz, bakarsın suçlu diye beni götürürler düşüncesiyle oradan uzaklaştım.

Mağdurun yanı başında tek başıma sap gibi duruyordum, saldırıya engel olamadığım için 22 saattir bozulan psikolojim düzelmedi. Kendimi suçlu gibi görüyorum. Müdahale etme yürekliliğini gösterebilseydim, belki birkaç tekme, birkaç yumruk da ben yiyebilirdim ama vicdanım bu kadar rahatsız olmazdı.

Gezi Parkı eylemlerindeki yetenekli (!) biber gazlı, tomalı polisleri görememek, aksine kuzu gibi polislerle karşılaşmak da güvenlik ve emniyet bakımından düşünmeye değerdir.

Bir kişinin -haklı veya haksız- 5-6 kişi tarafından linç edilmesi benim psikolojimi bozarken, Silivri’de Ergenekoncu ve darbeci yaftalarıyla linç edilen o vatanseverler belki birilerinin intikamcı sadist duygularını tatmin etmiş olabilir ama şurası asla unutulmamalıdır ki, benim gibi milyonlarca yurtseverin psikolojisini bozmaya başladı.

Bu ulusun bir kısmının sadist duygularını tatmin edenler, diğer kısmının da psikolojisini bozduklarını, bunun da yanlarına kalmayacağını bilmeliler. O kahramanların kin ve intikam duygularıyla ömürlerini zindanlarda çürütmelerine izin vermeyeceğiz!..

Ey sadist duygularını tatmin etmeye ve kahramanlık gösterileri yapıp alkışlar almaya çalışanlar, bu ulus bunun hesabını eninde sonunda sizden soracaktır!..

10.08.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DİN VE İNANÇ ÜZERİNE

  • Dinler; inananları mutlu ettikleri, inanmayanları da mutsuz etmedikleri oranda değerli ve kutsaldır.
  • İnananları kardeş ederken inanmayanları da düşman gören dinlerin hiçbir kutsallığı olmadığı gibi en tehlikeli ve yok edilmesi gereken dinlerdir.
  • Bir dinin, bir inancın en büyük düşmanları kendi içindedir. İnancını çıkarlarına alet edenler, o inancın en büyük düşmanıdırlar.
  • Din düşmanını başka yerde arayan ya zır cahildir ya da kötü niyetlidir. Çünkü her dinin düşmanı kendi içindedir.
  • Çıkarlara alet edilen dinler hem sevimsizleşir, hem de çırpına çırpına ölmeye mahkûmdur.
  • Dininin, inancının saygı görmesini ve yaşamasını isteyenler, onu çıkarları için kullanmamalıdır. Farklı inançlar üzerinde de baskı kurmamalı ve farklılıklara da aynı şekilde saygı göstermelidir. “Ben inancıma saygı gösterilmesini herkesten beklerim ama kimsenin inancına da saygı göstermem” diyenler her zaman “Kendim ettim, kendim buldum” demeye hazır olsunlar.
  • Bu dünyayı din kurallarıyla düzenlemeye kalkanlar sadece kendi dinlerinin değil, insanlığın da düşmanıdırlar. İşte bundan dolayı laiklik aynı zamanda dinler için de bir zırhtır. Laikliğe körü körüne düşman olanlar bunu akıllarından çıkarmamalıdırlar. İnançlarına bir zarar gelmemesi için laikliğe en fazla inananların saygı göstermesi gerekir.
  • Bir insan başına gelebilecek her türlü belaya rağmen “Ben ateistim” diyebiliyorsa, her dindarın ona “Bu insan en azından inancımızın düşmanı değildir. Çünkü inancımızı çıkarlarına alet etmeyen namuslu biridir” diye azami saygıyı göstermeli ve onu korumalıdır. Aksi halde, kuzu postuna girer, inananlara asıl o zaman zarar verir. Benden söylemesi… Gerçek inançlılar yolunuz açık, inancınız kutlu olsun!.. İlk saygı benden!..

01.08.2013

Turaç ÖZGÜR

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSAN GİBİ YAŞAMANIN BEDELİ AĞIRDIR

Gezi Parkı olaylarında gözünü kaybeden genç: “Karanlık bir geleceğe iki gözle bakmaktansa, aydınlık bir geleceğe tek gözle bakacağım için ne mutlu bana!..” diyor. Gel de onur duyma böyle insanların olduğu bir ülkede…

Bu söz; onurlu ve insanca yaşamanın bilincine varan bir genç insanın ağzından laf olsun diye çıkmamıştır. Gezi ruhuyla beslenen onurlu, gururlu her insan bilir. Bilmeyenler de yakında anlar…

“Ben onurlu, gururlu ve özgür bir insana yakışacak şekilde yaşamayı hak ediyorum. Aksi halde bir köleden, ruhsuz bir sümüklü böcekten farkım kalmaz. Çakma diktatörlerden de, onlardan gelebilecek her türlü zulümden de korkmuyorum, her ne pahasına olursa olsun ya insan gibi yaşayacağım ya da bu uğurda gerekirse öleceğim” diyebilenlerin sayısı her geçen gün artıyor ve tan yeri ağarıyor, vampirler de telaşa kapıldılar, sığınacak yeni mağaralar arıyorlardır. Kurtuluş yakındır.

Ben de sümüklü böcek gibi uzun yıllar yaşamaktansa, onurlu yaşam savaşında hemen ölmeyi tercih ederim.

İster yerli, isterse yabancı işgalcilerin diktatörlüğünde olsun, onursuz ve gurursuz yaşamak başlı başına bir zulümdür. Bu zulmü yaşamayı hak etseydik bu aziz vatanın her karış toprağında kefensiz yatan şehitlerimiz; kolsuz, bacaksız kahramanlarımız, adlarını gururla andığımız soylu atalarımız olmazdı.

Uyuzluk yaparsak, onların kemikleri sızlar, bize haklarını helal etmezler… Bir kere veya bin kere bedel ödememiz gerekiyorsa, yine öderiz. Bunu herkesin bilmesi, ona göre hareket etmesi gerekir.

27.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DÜNYANIN EN GÜZEL KADINLARI HAMİLE KADINLARDIR

Kendini bilmez bazı zerzevatlar kendileri gibi akıl ve mantık fukarası zirzibillerin sırtında sülük gibi, kene gibi, kırşak gibi, yavşak gibi… yaşamak ve kendilerini onlara kabul ettirebilmek için kadınlar üzerine durmadan fetva üzerine fetva veriyorlar.

Ulan kendini bilmezler çekin o ön ayaklarınızı kadınların saçından, kılığından, kıyafetinden!.. Ayrıca kaç çocuk doğurup doğurmayacakları, normal yollardan mı doğururlar, sezaryenle mi doğururlar, çocukları yiğit mi olur, korkak mı olur, hamileliğinde evlerinde mi otururlar, dışarıda mı gezerler, denize mi girerler size ne!..

Haddinizi bilin, insanları aşağılamaktan vazgeçin!.. Eğer aşağılayacak birilerini arıyorsanız, aynaya bakın, aşağılık yaratıkları karşınızda görürsünüz.

Sizin gibi mide bulandırıcı dangalaklar yüzünden ateist oldum. Bu dünyayı bize zindan etmeye çalışanlar, alın o cennetinizi başınıza çalın, 40 huri ile kırk kılman ile yaşamayı düşleyen dangalaklardan insanlık dışı her şey beklenir!.. Onları muhatap bile almayın ey analar, bacılar!.. Özgürce ve dilediğinizce yaşayın!..

Bütün anne adayları hamile kadınların önünde saygıyla eğiliyorum!..

25.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“BİZ VE ONLAR” BÖLÜCÜLÜĞÜN TA KENDİSİDİR

Baş­ba­ka­n yandaş­la­rı­na şöy­le ses­len­iyor:

“Ten­ce­re ta­va ça­lan­la­ra kar­şı yar­gı­ya gi­de­rek hak­kı­nı­zı sa­vu­nun. Yar­gı­da on­lar mü­ca­de­le et­sin. Yıl­lar­ca biz mü­ca­de­le et­tik, şim­di on­lar uğ­raş­sın!”

Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanının bu sözleri söyleme hakkı yoktur. Eğer bölücülüğün ta kendisi olan bu sözleri söyleme hakkını kendisinde buluyorsa, ben ve benim gibi düşünenler yani “onlar” dediği “çapulcular”ın da başbakanlarını arama ve bu sözleri söyleyeni de başbakan olarak tanımama hakkı vardır. Bu hakkı kullanmanın önüne hiçbir diktatör geçemez.

“Onlar” dediklerinden özür dilemeden de kamu adına konuşamaz, içinde “onlar”ın da vergilerinin bulunduğu Hazine’den bir kuruş dahi harcama yapamaz, harcama yaparsa, bunun hesabını vermek zorunda kalır. Çünkü Hazine tüm yurttaşlardan alınan vergilerden oluşuyor. “Onlar” diye ifade edilenler haraç veren teba değil, özgür yurttaşlardır.

“Biz” kimdir,  “onlar” kimdir? Bu söylemi PKK lideri APO bile söylememiştir, söyleyemez de!..

23.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BEN DE TENCERE TAVA ÇALDIM, BENİ DE ŞİKAYET EDİN!..

Sevgili yurttaşlarım;

Başbakanın yüce (!) Tavsiyelerine uyup sağır kulaklara seslerini duyurmak için tencere tava çalanları, kör gözlerin dikkatlerini çekmek için sokağa dökülenleri “bunlar benim huzurumu bozuyor, bunlar ses ve görüntü kirliliği yapıyor, bunlar malıma, canıma ve dinime zarar veriyor, ahlaksızlık yapıyor” diye uğraşıp sızlandığınızda, onları hedef aldığınızda, onlar hakkında şikayetçi olduğunuzda neler olacağını, kimlere hizmet ettiğinizi sıralayalım:

1. Enerjinizi boşa harcamış olursunuz,

2. Komşularınızla -eğer varsa- ilişkilerinizi bozarsınız,

3. Demokratik ve hukuksal haklarını kullananlarla gereksiz yere düşman olduğunuz gibi, ileride siz de çalınan haklarınızı aradığınızda yalnız kalır, ezilirsiniz,

4. Demokrasi ve insan hakları gelişemez,

5. Sizi soyanlar soygunlarına, köle yerine koyanlar diktatörlüklerine devam ederler.

6. Türkiye Cumhuriyeti’nin 80 yıllık birikimlerini, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini kendilerinin veya yandaşlarının üzerlerine geçirenlere yada daha da kötüsü sultanlıklarını korumak için emperyalistlere ülkeyi peşkeş çekenlere, bağımsızlığımızı ortadan kaldırmak isteyenlere hizmet etmiş olursunuz. Ülkemiz parçalanır, bölünür, ufalır, gücünü kudretini kaybeder, kapitalizmin emperyalizmine lokma olur yutulur…

Eğer, bunları bilerek ve eti yenmiş önüne atılan kemiklerden pay kapmaktan başka bir şey seni ilgilendirmiyorsa, en başta bu yazıyı yazan beni şikayet edin!.. Yok eğer, yukarıda saydıklarım sizi de ilgilendiriyorsa, gelin el ele verelim, kurtuluşa kadar tencere tava çalalım, sokaklara dökülüp sesimizi duyuralım…

21.07.2013

Turaç ÖZGÜR

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YAPMANIZ GEREKEN GÖREVİ, SİZİN YERİNİZE YAPANLARIN MASKARASI OLURSUNUZ!..

Öğretmenlik yaşamım boyunca idari boşluğun yoğun olduğu, disiplin kurullarının çalıştırılamadığı ya da öğretmenlikle ilgisi olmayan birçok öğretmenin öğrencilere dalkavukluk yaptıkları okullarda, özellikle son zamanlarda disiplin kurullarının tamamen kaldırıldığı ilköğretim okullarında kalabalık sınıflarda öğrencileri susturmak başlı başına sorun olur, dersin akışı sık sık kesilirdi. Hatta zaman zaman bazı öğretmenlerin ağlayarak sınıfı terk ettiği ve genellikle oyalama kampları haline getirilmiş okullarda görev yaptım.

Sık sık sürgün edildiğim için her gittiğim okulda kendimi tanıtmak, meslektaşlarımı ve öğrencilerimi tanımak zaman alırdı. Düşüncelerimden hoşlanmayan idareciler, meslektaşlarım, veliler, hatta çevredeki tarikat mensupları kendini bilmez öğrencileri kullanarak beni ezmeye, susturmaya, yıldırıp kaçırmaya çalışırlardı.

Kendimi kabul ettirinceye kadar anamdan emdiğim sütün burnumdan geldiği çok olmuştur. Ama hiçbir zaman yılgınlık gösterip pes etmezdim, susmazdım, susturulamazdım.

Beni bıktırıp kaçırmak isteyenler beni küçük düşürmeye, aciz duruma düşürmeye çalışırlardı. Bu klasik metodlardan biri de ayarlanmış ve kaşarlanmış öğrenciler önce gürültü yaparlar. Sonra bunlardan birisi ayağa kalkar sınıfa “Susunnnnn!…” diye nara atardı. Bunun üzerine sınıf susar, çıt çıkmazdı. Arkasından o öğrenciye teşekkür etmem beklenirdi.

Ben de gençliğimde feleğin çemberinden geçmiş, her gittiği yerde efeliğin dik alasını yapmış biri olduğum için bu tür densizleri çok iyi tanırdım. Bundan dolayı o densizle birlikte onu kullananların ağzının payını vermek için o öğrenciyi ayağa kaldırır “Sen kimsin de benim yerime nara patlatıp sınıfı susturuyorsun?!. Haddini bil, bundan sonra böyle bir densizlik yapmaya kalkarsan, seni sınıftan atarım, bir daha da yasa masa dinlemem, seni de bu sınıfa almam. Otur yerine!..” diye azarladıktan sonra sınıfa hitaben “Sevgili öğrencilerim; bu ders boyunca canınızın istediği şekilde gürültü yapar, bağırıp çağırabilirsiniz!.. Gürültü yapmayanı sınıftan atarım!..” der, ben de keyfime göre hareket ederdim.

Ders zili çalıncaya kadar o sınıfta yapılan gürültüden çevredeki sınıflar bile ders yapamazdı. “Acaba kavga mı oluyor?” diye koşup gelen öğretmenler, idareciler beni sınıfta görünce bir mana veremez çeker giderlerdi.

Ders zili çaldığında sınıfı susturduktan sonra o kendini bilmez öğrenci veya öğrencilere de “Şimdi ne demek istediğimi umarım anlamışsınızdır!.. Eğer, hâlâ anlamayan varsa, ona da anlatmasını çok iyi bilirim!..” der, sınıftan çıkardım.

NOT:  Son olaylarda polisler eli çivili sopalı, satırlı, palalı, tabancalı beyaz gömlekli, siyah pantolonlu taşeronlar kullanmaya başladı. Ben de bu anımı anımsadım. Belki ders alan olur.

 

09.07.2013

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KENDİNİZE GELİN, HADDİNİZİ BİLİN!..

Palalı saldırgan kimin elidir? Eğer gereği yapılmazsa, o el kesinlikle kırılır!.. Onu idare edenler de bunun hesabını en ağır şekilde verirler. Kimse eline geçirdiği gücü kötüye kullanmasın.

Bir Fransız atasözü: “Première fois passe, deuxième fois lasse, troisième fois cas!..” der.

Anlamadınız mı?

Türkçesi: Bir hatır, iki hatır, üçüncü de vur, yatır!..

Şimdi anladınız mı?

Halka zulmeden faşist ruhlular psikiyatriste gitsinler, tedavi olsunlar. Bu ulus sizin şamar oğlanınız değildir!.. Hatırın sayısı kırkı geçti!.. Bu hoyratlığı yapanların, yaptıranların, şirret emirlere uyanların bir gün kırkı okunur!..

09.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DİKTATÖRLERİN YERİ ÇUKURDUR

Rayından çıkan tren nereye giderse, demokrasiden, hukuktan, insan haklarında sapan bir iktidar da sandıktan çıktıktan sonra oraya gider.

Demek ki, sandıktan çıkmak yeterli değildir, sandıkla gitmek için raydan çıkmayacaksın, raydan çıktığın an gideceğin yer çukurdur.

Sandıktan çıkıp sandıkla gitmek isteyenler; kendisini sandıktan çıkaran kurallara ve sandık başına gidene de, gitmeyene de saygılı olur.

“Sandıkla geldim, sandıkla giderim, beni başka hiçbir güç gideremez” diyenlerin kulağından canı yananlar tutar çukura atarlar.

Canı yananlar derdini sokaklarda da anlatamaz olduklarında sandıktan çıkanların sandığını sanduka ederler.

Sivil toplum örgütlerinin sesini duymayanlar, sadece kendi yarattıkları sahibinin sesini dinleyenlerin kulağına kazık çakarlar.

Kulağına kazık çakılanlar, artık ne duymak istemedikleri, ne de sahibinin sesini duyarlar. Onlar sadece Azrail’in sesini duyarlar.

Ben olsam hilesiz, hurdasız sandıktan hak ediyorsam çıkarım. Sapıtmaya başladığımda ya da istenmediğimde çekip giderim.

Demokratik hukuk devletlerinde sandıktan çıkmak marifet değil; marifet kendisine oy versin veya vermesin halkı arasında ayrım yapmadan onların mutluluğunu sağlamaktır.

Sadece kendini, yakın çevresini, kendisini sandıktan çıkaranların mutluluğunu sağlarken diğerlerinin hak ve hukukunu ayaklar altına alanlar, ayaklar altında kalmaya mahkumdur.

Sandık; demokrasinin şekil şartlarından sadece biridir, belki de yüzde biridir. Temelinde laiklik yoksa, o sandığın domates sandığından pek farkı yoktur.

Sandıktan çıkanların demokrasiden, hukuktan, insan haklarından haberi yoksa, alsınlar o sandığı başlarına çalsınlar.

Dini ve kutsalları kullanarak halkını sürü haline getirip, sonra da onların oylarıyla diktatörlük yapanların yeri her zaman çukur olmuştur.

07.07.2013
Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BOZUK DÜZENE BAŞKALDIRI!..

Bu memlekette eşek gibi insanlar bile tepkisizliğinin, hatta hainliğinin yararını görürlerken, ben ise düzene başkaldırmamın, tepkili olmamın, vatanımı ve ulusumu canımdan bile çok sevmemin cezasını çekiyorum. Çekmeye de devam edeceğim.

Gücüme en çok giden şey: Yeteneksiz, liyakatsiz, kafalarının içi örümcek ağı ile kaplanmış, üç-beş kuruşa kendini, ailesini, dostlarını, ülkesini, insanlığı satmaya hazır, kişiliği beş para etmez, tepkisiz, duyarsız, bozuk düzene ayak uyduran, kendisini güden çoban tuz torbasına el uzattığında avucunun içini yalamaya koşan, kavalı çaldığında da meleyerek suya inen koyun sürüsü, bir tutam otu görünce kendisini yardan aşağı atan deve sürüsü, yarı görünce tilki, suyu görünce balık gibi olan insanların ödüllendirilmesi değil; benim başarısızlığıma bakıp onların bana örnek diye gösterilmesi ve benimle birlikte çoluğumun çocuğumun cezalandırılmasıdır.

Yoksa bu yola baş koymuş onurlu, gururlu, hiçbir maddi değere kendini satmayan bir insan olarak tüm cezalar vız gelir, tırıs geçerdi. Bundan sonra da başıma gelebilecek her türlü kötülüğün, baskının karşısında eğileceğimi, büküleceğimi bekleyenler daha çok beklerler. Faşizmin her türlü baskısına, zulmüne karşı sıkılmış yumruklarımla dimdik ayakta durup savaşmaya, yıkılması için de elimden geleni yapacağıma emin olabilirsiniz.

Seçtiğim bu yolun ne kadar sarp kayalıklarla, keskin çakıl taşlarıyla, deve dikenleriyle, yırtıcı çalılarla, pıtraklarla, zehirli yılanlarla, çayanlarla, akreplerle dolu olduğunu biliyor ve görüyorum. Bu bozuk düzenin tüm yıldırımlarının üzerime çakacağını, beni mahvetmek için elinden geleni arkasına koymayacağını adım gibi biliyordum.

Bozuk düzen şimdiye kadar bana uygun gördüğü cezamı verdi. Helal olsun!.. Bundan sonra da bu yolda dosdoğru yürüdüğüm sürece aynı şeylerin belki de fazlasıyla başıma geleceğini biliyorum. Doğru bildiğim bu yolda milim saparsam, lânet olsun, yazıklar olsun bana!..

Ey bozuk düzen!.. “Vergi” adıyla almış olduğun “haraç”larla silah alıp, ordu ve polis besleyip üzerime gönderme!.. Kimsen, erkeksen, kendine güveniyorsan, birazcık onur ve gurur varsa sende, çık karşıma!.. Senin topundan, copundan, tüfeğinden, tomandan,  biber gazından,her türlü zulmünden korkmuyorum!..  Beni korkutamazsın, yıldıramazsın ama sen benden korkup girecek delik arayacaksın, sattığın her karış vatan toprağını neye mal olursa olsun alacağım, benden çaldıklarını burnundan getireceğim, bu da çok yakındır!..

05.07.2013

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GİDEN DE, GELEN DE DEMOKRASİ DEĞİLDİR

Faşist ruhlu bazıları “demokrasi” deyince, yalnızca seçim sonucu sandıktan çıkmak zannediyor. Oysa demokrasi laikliktir, insan haklarıdır…

Demokrasi; çağdaş hukuktur, hukukun üstünlüğüdür, insana saygıdır; her türlü yobazlığa, ırkçılığa, cinsiyet ayrımına karşı olmaktır.

İçinde laiklik, çağdaşlık, eşitlik, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne saygı yoksa, al o sandıktan çıkma demokrasini başına çal!..

Demokrasi öyle bir attır ki, ona ancak gerçek demokratlar binerler; faşistleri, gericileri, laiklik düşmanlarını ayaklarının altında ezer!.

Mursi, demokrasi atının gözlerini bağlayıp sırtına bindi. At uyanıp ilkel Mursi’yi sırtından atıp ayaklarının altına aldı, sıra Tursi’de…

Ordu hangi ülkede siyasete burnunu sokmuşsa, orada demokrasinin ırzına geçilmiştir. Ama gerek Mısır’da, gerekse bizde demokrasi vardır diyenler, demokrasiden ne anlıyorlar? Demokrasinin ne anlama geldiğini bile bilmeyen sürünün oylarını din ile, ırk ile veya simit ile kandırarak sandıktan çıkanlar demokrat mıdır?

Demokrasi bilinçli insanların rejimidir. Bir ülkenin insanlarının demokrasi bilinci yoksa, sandıktan genellikle faşizm çıkar. Bu, ne kadar normal ise, ordunun müdahalesi de o kadar normaldir.

04.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEMOKRASİ Mİ, ZOROKRASİ Mİ?

Demokrasiyi laik temelden alıp dinsel temele oturttuğunuz zaman onun adı “teokrasi” olur. Artık sandıktan çıkan oyların hiçbir değeri yoktur. Sandıktan çıkanlar da “Demokrat” değil, “Zorokrat” olurlar.

ABD’nin uşağı Mursi dini kullanarak, halkına yalan söyleyerek sivil darbe sonucu başa geçti. Darbeyle gelenler, darbeyle giderler.

Darbenin askerisi, sivili olmaz; darbe darbedir. Darbelerin ürünü AKP de darbecidir. Tüm darbecilerin sonu hüsrandır. Yolun sonu görünüyor. Batağa düşenler çırpındıkça batar, yok olur.

Demokrasilerde “Her şeyi ben bilirim, sen kim oluyorsun!” dediğinizde, sokağın sesini dinlemediğinizde sonunuzu hazırlamışsınız demektir. Suçu başkalarından aramak gerçeği saptırmaktan başka bir şeye yaramaz.

Tüm hak arama yolları tükenip çalınan haklarını almak isteyenler, sokağa döküldüğünde artık onları durduracak, susturacak hiçbir güç yoktur!

Çalınan haklarını aramak için son çare olarak sokağa dökülenlerin üzerine devletin gücünü gönderip zor kullanmak kadar aptallık yoktur!.. Bu aptallar çabaladıkça mezarlarını kendi elleriyle deşerler.

Demokrasilerde haklarını arayanların sesine kulak verilir, onlar muhatap olarak görülür ve demokratik yollarla çözüm aranır; gazlanmaz, tomalanmaz!..

Çağdaş, hukuk devletinin görevlerinden biri de yurttaşlarının sağlıklarını korumaktır. Tomalayarak, biber gazı içirerek mi  halkın sağlığı korunuyor?

İngiliz emperyalizmi Hintlileri afyonlayarak yıllarca uyuttu, sömürdü. Şimdi de birileri ABD ve AB adına Türk Ulusu’nu gazlayarak, tomalayarak uyutup sömürmeye çalışıyor!.. Boşuna gayret!..

01.07.2013

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNANÇ VE İNSAN

 

  • Tüm dinleri olanaklarım elverdiğince inceledim, hiçbirisinde yalana sığınan yoktur. Ayrıca, yalancıyı da kendilerinden saymıyorlar.
  • Yalan söylemek bütün dinlerde asla hoş görülmez. Kimileri hedefine varmak için yalana başvuruyor. Bunları hiçbir din kendisinden saymıyor.
  • İslamı çıkarlarına alet edip her yerde yalan söyleyenleri, “Allahu ekber!” deyip insan öldürenleri tanıdıkça İslâm’dan soğudum, ateist oldum.
  • Bütün inançlar o inanca inananlar için kutsal olduğu kadar hiçbir şeye inanmamak da aynı şekilde kutsaldır. Kimsenin kutsalına dokunulamaz!
  • Kutsalına dokunulmasını ve eleştirilmesini istemeyenler; başkalarının kutsalına dokunmazlar ve eleştirmezler ise, onları anlarım.
  • Başkalarının kutsallarını yerden yere vuranların kutsallarını eleştirmekle kalmam, aynı zamanda anladığı dilde gereğini de yaparım.
  • Sevgili kardeşim; sen inancınla ne kadar gurur duyuyor ve övünüyorsan, bende ateistliğimle o kadar gurur duyuyor ve övünüyorum.
  • Sen benim ateistliğimi eleştirir, hakaret edersen, benim de senin kutsallarını eleştirip hakaret etme hakkım doğar. Bunu asla unutma!
  • Sen kutsalını yaşarken benden korkmana, arkanı kollamana gerek yoktur, çünkü benim kutsalımda cana kıymak, işkence etmek, sinsilik yoktur.
  • Ben de kutsalımı, yaşarken arkamı kollamak ve senden gelebilecek tehlikelerden korkmuyorsam, doğru yoldasın, aksi halde inancını sorgula.
  • Eğer, senin gibi inanmayanları, düşünmeyenleri düşman görüyor ve onları yok etmeye çalışıyorsan, sen de inancın da beş para etmez.
  • Her neye inanırsan inan, her ne düşünüyorsan düşün, eğer insan gibi insansan sen benim kardeşimsin, değilse, düşmanımsın, sorumlu sensin…
  • Sen de aynı şekilde düşünüyorsan, seninle bu güzelim ülkede, hatta dünyada kardeş kardeş yaşamamamız için hiç bir sebep yoktur. Aksi halde sen bilirsin!.. Hodri meydan!..

      29.06.2013

     Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞBAKAN HER FIRSATTA “DİKLEŞMEDEN DİK DURUYORUZ” DİYOR. PEKİ, DİK DURMAKLA DİKLEŞMEK ARASINDAKİ FARK NEDİR?

BENİM NAÇİZ ANLAYIŞIMA VE GÖZLEMLERİME GÖRE DİK DURANLARI  VE DİKLEŞENLERİ ŞÖYLE SINIFLANDIRABİLİRİZ:

KÜÇÜK YERLEŞİM ALANLARINDA, KIRSAL KESİMLERDE, KÖYLERDE AĞALAR, BEYLER, VARLIKLI KİŞİLER DİK DURURLAR; BUNLARIN KAPISINDA ÇALIŞAN EMEKÇİLER, ÇOBANLAR, SIĞIRTMAÇLAR, HİZMETÇİLER, IRGATLAR, MARABALAR DA BOYNU EĞİK DURURLAR, BU BOYNU EĞİKLERDEN BİRİSİ EMRİNDE ÇALIŞTIĞI KİŞİYE BAŞKALDIRDIĞINDA DİKLEŞMİŞ OLUR.

İLÇELERDE KAYMAKAMLAR, SAVCILAR, KARAKOL AMİRLERİ, EMNİYET MÜDÜRLERİ DİK DURURLAR; BUNLARIN KARŞISINDA HADDİNİ BİLMEYİP HAKTAN, HUKUKTAN BAHSEDEN AĞALAR, BEYLER, KÖY VE MAHALLE MUHTARLARI, DİĞER MEMURLAR, KENDİSİNİ BUNLARA EZDİRMEYENLER DİKLEŞMİŞ OLURLAR.

İLLERDE VALİLER, SAVCILAR, EMNİYET MÜDÜRLERİ DİK DURURLAR; BUNLARIN KARŞISINDA LAF DİNLEMEYEN KAYMAKAMLAR, KÜÇÜK BÜROKRATLAR, KENDİNİ BİLMEYENLER,  DURMASI GEREKTİĞİ YERDE DURMAYANLAR DİKLEŞMİŞ OLURLAR.

YUKARILARDA CUMHURBAŞKANLARI, BAŞBAKANLAR, BAKANLAR DİK DURURLAR; VALİLER, BÜYÜK BÜROKRATLAR, GENEL MÜDÜRLER, KÜÇÜK BÜROKRATLAR, MEMURLAR,  SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ, HATTA MUHALEFET PARTİLERİ, VATANDAŞLAR, AKLA GELEBİLECEK HERKES “HUKUK, DEMOKRASİ, İNSAN HAKLARI, ANAYASAL HAKLARIMIZ” DEDİKLERİNDE DİKLEŞMİŞ SAYILIR.

AMERİKAN EMPERYALİZMİ, ULUSLARARASI TEKELLER, KAPİTALİST SERMAYE, SİYONİZM DİK DURUR; BU GÜÇLER KARŞISINDA DEVLET BAŞKANLARI, BAŞBAKANLAR, BAKANLAR, ULUSAL SERMAYE TEKELLERİ BOYNU EĞİK DURURLAR. BUNLAR ARASINDA BOYUN EĞMEYENLER OLURSA, DİKLEŞMİŞ SAYILIRLAR, EN AĞIR ŞEKİLDE CEZALANDIRILIRLAR, İKTİDARLARINDAN, ÇOĞU ZAMAN DA CANLARINDAN EDİLİRLER…

BANA GÖRE DİKLEŞMEK, DİK DURMAKTAN DAHA DEĞERLİDİR, ÇÜNKÜ YÜREK İSTER!..

BU KONUDA SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

18.06.2013

TURAÇ ÖZGÜR

 

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | 2 yorum

HALKINA BOYUN EĞDİRMEYE ÇALIŞANLARIN KARŞISINDA DİKLEŞEREK DİK DURALIM. “BOŞ ÇUVAL DİK DURMAZ!..”

Sabah kahvaltısını yaparken vergimle yaşamını sürdüren TRT televizyonunda, yandaş yalaka televizyonlarda Başbakan, partisinin haftalık grup toplantısında partidaşlarını “% 76’sı CHP’li olan üç-beş marjinal, çapulcu, serseri Taksim’i halka kapattı, gösteriler yaptı, meydanları, cadde ve sokakları işgal etti.

Sosyalist, emekçi olduğunu söyleyen sendikalar yürümeye kalktılar, hüsrana uğradılar.

Günlerdir vatandaşın huzurun bozan devlete ve millete 100 küsur trilyon lira zarar veren, faiz ve rant lobisinin iç ve dış desteğiyle nereye vardılarsa, şimdi de bir ‘DURAN ADAM’ gülünçlüğüyle, kendi akıllarınca bir yerlere mesaj vermeye çalışıyorlar. Nere varacaklarını zannediyorlar?

Siz sevgili vatandaşlarım İstanbul Havalimanı’ndaki, Ankara Esenboğa Havalimanı’ndaki, yetmedi Ankara Sincan’daki, yetmedi İstanbul Kazlıçeşme’deki siz milyonların muhteşem gösterileriyle o çapulcuların, bir avuç serserinin, kendisini sendika sananların ağızlarının payını verdiniz!..

Sizin bu muhteşem gösteri ve desteklerinizi çarpıtmak isteyen ülkelerin malum televizyonları da çarpıtmaya çalıştılar ama yutturamadılar!..

Bu Cuma Kayseri’de, Cumartesi Samsun’da, Pazar günü de Erzurum’da bunlara ders vermek için muhteşem mitinglerimizi yapacağız!.. Bundan sonra da diğer il ve ilçelerde aynı mitingleri devam ettireceğiz!.. Gelsinler de miting nasıl olurmuş, halkımın tepkisi nasıl olurmuş görsünler!..” tarzında konuşmasını sürdürdü. Ben de “Allah böyle bir Başbakan’dan yurdumu, ulusumu korusun! Amin!..” diye dua ettim. Bu konuşmayı çok ürkütücü buldum.

“Gösteri yapan gençlerin vermiş oldukları mesajı aldık. Gereken yapılacaktır. Bu ülkenin bir Başbakanı olarak rica ediyorum, kimsenin canı yanmadan eylemlerinize son verin, evlerinize dönün!.. Ben %50’yi içerde zor tutuyorum!” diyen kişinin, herkesin başbakanı olduğunu unutup yalnızca kendi çıkarları ve emelleri için %50’yi kemikleştirip, onların oylarının üzerinde dilediği her şeyi yapabilen bir sultan, bir hakan, bir kral olmayı,  ülkeyi “BİZİMKİLER ve ÖTEKİLER” diye ikiye bölmek istemiyorsa, ne yapmak istiyor acaba? Ben anlamadım ama bu tür konuşmalara yanıt olsun diye aşağıda bana ait olmayan ve sahibini de bilemediğim sözleri büyük harflerle yazıyorum:

“DERLER Kİ… TANRI İNSANA ÜÇ ÖZELLİK VERMİŞ: ‘DÜRÜSTLÜK, AKIL VE İRADE’ AMA HİÇ KİMSEYE İKİ ÖZELLİKTEN FAZLASINI VERMEMİŞ… DOLAYISIYLA,

EĞER DÜRÜST VE AKILLI İSENİZ SİYASETÇİ DEĞİLSİNİZ.

EĞER DÜRÜST VE SİYASETÇİ İSENİZ, AKILLI DEĞİLSİNİZ.

EĞER AKILLI VE SİYASETÇİYSENİZ, DÜRÜST DEĞİLSİNİZ…”

Her türlü bölücülüğe, düşmanlığa, kışkırtmalara ödün vermeyen, makamı ve gücü ne olursa olsun, kendisi dik durmaya çalışırken bana boyun eğmeyi layık görenler karşısında dikleşerek dik duran, yaptığı haksızlıklar karşısında susmayan, kalbi insanlık sevgisiyle dolu, yurdunu seven, kendisinden çok gelecek kuşakların mutluluğunu ve huzurunu düşünen ve bunu bir yaşam tarzı olarak benimsemiş bir yurttaş olarak benim tercihim: AKILLI, DÜRÜST VE İRADELİ SİYASETÇİLER GÖRMEKTİR… YA SİZİN TERCİHİZ NEDİR?..

18.06.2013

TURAÇ ÖZGÜR

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RÜYA MI, GERÇEK Mİ BU KÂBUS?

Bugün Taksim Gezi Parkı olaylarını, polisin acımasız ve uygar bir hukuk devletinde asla görülmeyecek bir vahşet sergilediğini, vergilerimizin üzerimize çevrilen nasıl vahşet silahına döndüğünü izlerken elektrikler 03.45 sularında aniden kesildi. Sabaha dek elektriklerin gelmeyeceğinden emin olduğum için yatmak zorunda kaldım.

Canım fena halde sıkılıyor, içim yanıyor, ülkemin geleceğinden endişe duyuyordum. Bu koşullarda uyumuşum. Televizyon kanallarında izlediklerimi bu sefer de adeta rüyamda yaşamaya başladım.

Doğup büyüdüğüm köyümde yaşıyordum ama tanıdık bir yere de benzemiyordu. Bir tepenin eteğinde köy evleri, ağıllar, ahırlar vardı. Tepenin zirvesine yakın bir yerde de bir kasap dükkanı, vitrininde de ayaklarından asılmış ve derisi yüzülmüş bir büyükbaş hayvan asılıydı.

Polisin gazlarından, sıktığı kirli sulardan temizlenmek isteyen insanlar aşağıdaki evlerde sıraya girmişlerdi. Baktım ki, sıra bana gelmeyecek, kasap dükkânına doğru bir akrabamın evine gitmeye başladım. Kasap dükkânına yaklaştıkça pis kokular burnumun direğini kırmaya başladı.

Akrabamın evine yaklaştıkça kasap dükkânından küt küt sesleri duymaya başladım. Kasap dükkânının yanında başka dükkânlar ve evler de yoktu.

Sağ tarafımda, benden 100 metre kadar mesafedeki kasap dükkânı ulaşılması çok zor ve sarp kayalıklarla çevriydi. İçi bütün korkunçluğuyla görünüyordu.

Çizgi filmlerinin kötü adamı Kargamel’e benzeyen bir adamın sağ elinde kocaman bir satır, sol eliyle almış olduğu kolları, bacakları büyük bir kütüğün üzerine koyuyor, acele acele parçalayıp önündeki çukura fırlatıyordu.

Dağ gibi kol ve baçak parçalarını görünce midem bulandı, gözüm karardı, istiğfar edecektim. Bu kadar kol ve bacağı nereden bulmuş, “Kıra kıra ne yapmak istiyor, bunları nerede kullanacak, kime satacak?” diye düşündüm ve ürktüm.

Oradan hemen uzaklaşıp akrabamın pislikler içinde kalmış, içinden kimsenin görünmediği evinin yüksekçe ve daracık kapısından içeri girmek istedim. Elim yüzüm pislik içinde kaldı. Bu kadar pisliğin, kokunun kaynağını merak ettim. Şöyle dönüm arkama, kasap dükkânına doğru baktım ki, pislikler, irinler oradan akıp geliyor, her tarafı yalayıp yutuyor. Korktum. Oradan kaçıp kurtulmak isterken, birden uyandım.

Oh be!.. Rüya görüyormuşum, bütün bunlar bir kâbusmuş. Bu korkunç rüyanın devamını görmemek için ondan sonra sabaha kadar uyumadım.

Umarım, rüyamda benim başıma gelenler, kâbusum; güzel ülkemiz Türkiye’mizin, masum ulusumuzun başına gelmez.

16.06.2013

TURAÇ ÖZGÜR

 

DÜŞÜNSEL, Masallar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İÇ SAVAŞIN İŞARET FİŞEĞİ SİNCAN’DA SIKILDI

BAŞBAKAN GÜNLER ÖNCESİNDE % 50′Yİ EVLERİNDE ZOR TUTTUĞUNU SÖYLEDİ, KİN VE İNTİKAMINA ELE GEÇİRDİĞİ GÜCÜ ALET ETTİ, SİNCAN’DA MEYDAN OKUDU. İŞARET FİŞEĞİNİ 28 ŞUBAT’TA YÜRÜYEN TANKLARIN BURNUNUN DİBİNDE SIKTI.

ŞU ANDA DA GEZİ PARKI’NA SALDIRI EMRİNİ VERDİ, YURDUN HER TARAFINDA YURTSEVERLER AYAKLANDI, AYLARDIR KÖRÜKLENEN İÇ SAVAŞ BÖYLECE BAŞLATILDI.

YARIN DA BAŞBAKAN SEÇİLMİŞ BAŞKOMUTAN OLARAK İSTANBUL’DA ORDULARININ BAŞINA GEÇİP KILICINI ÇEKECEKTİR.

SAVAŞ SAVAŞ DİYE İÇİ YANANLAR, GÖZÜNÜZ AYDIN!.. GAZANIZ MÜBAREK OLSUN!.. DEVLETİN ELE GEÇİRDİKLERİ GÜCÜNÜ KİNLERİNE ALET EDENLER KENDİ MEZARLARINI KENDİLERİ KAZIYORLAR. SABRIN DA BİR SINIRI VARDIR.BİR BAŞBAKAN, SEBEBİ HER NE OLURSA OLSUN, KENDİSİNE OY VERENLERİN BAŞBAKANI, DİĞERLERİNİN DE DÜŞMANI GİBİ DAVRANAMAZ!.. KİMSEYİ DIŞLAYAMAZ, KENDİSİNE EMANET EDİLEN GÜCÜ VE YETKİLERİ KÖTÜYE KULLANAMAZ!.. KULLANIRSA, HER KİMİN BAŞINA NE GELİRSE GELSİN, SEBEBİ KENDİSİDİR!.. BUNUN HESABINI ŞÖYLE VEYA BÖYLE VERECEKTİR!..

 

15.06.2013

TURAÇ ÖZGÜR

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TAKSİM GEZİ PARKI DİRENİŞÇİLERİNE!..

DEMOKRASİYE İNANÇLARI VE SAYGILARI OLMADIĞI HALDE DEMOKRASİYİ ARAÇ OLARAK KULLANIP BİNBİR HİLE İLE “DEVLET” DENİLEN AYGITI ELE GEÇİRENLER; YURTSEVERLİĞİNDEN EMİN OLDUĞUM SİZ DEMOKRASİ KAHRAMANLARININ ÜZERİNE  ELLERİNDE COPLARI, BELLERİNDE SİLAHLARI, TOMALARLA, AKREPLERLE, SİS BOMBALARIYLA, GAZ BOMBALARIYLA, SES BOMBALARIYLA, BİBER VE PORTAKAL GAZLARIYLA DONANAN, DOKUNULMAZLIK ZIRHINA BÜRÜNDÜRÜLEN, SIRTLARI SIVAZLANAN MAAŞLARI VE HER TÜRLÜ GİDERLERİ VERMİŞ OLDUĞUNUZ VERGİLERLE  TARAFINIZDAN ÖDENEN BİNLERCE POLİSLE GELİYORLAR. PARKLAR, MEYDANLAR, CADDELER, SOKAKLAR MI İNCİNİYOR, BU ACALA, BU KORKU NİYE, ANLAMAK OLANAKSIZ.

HİTLER’İN YAHUDİLERE BİLE YAPAMADIKLARINI GÖZLERİNİ KIRPMADAN YAPIYORLAR, GAZLIYORLAR, TOMALIYORLAR, HER TÜRLÜ ACIMAZIZ MUAMELEYİ YAPIYORLAR. CANINIZI YAKIYORLAR, NAZİK BEDENİZİ EZMEYE ÇALIŞIYORLAR, KOLUNUZU KANADINIZI KIRMAYA ÇALIŞIYOR, HER TÜRLÜ KÖTÜ MUAMELEYİ YAPIYORLAR, HATTA ÖLDÜRÜYORLAR.

SİZLER YİNE DE DEVLETİMİZİN YASAL GÜÇLERİNE BÜTÜN HATALARINA RAĞMEN KARŞI GELMİYORSUNUZ, GÖREVLERİNİ KÖTÜYE KULLANDIKLARI HALDE POLİSE EL KALDIRMIYORSUNUZ.

SİZİ PARKLARDAN, MEYDANLARDAN, ALANLARDAN, CADDE VE SOKAKLARDAN, HATTA EVLERİNİZDEN ATMAK İSTİYORLAR, ÖCÜLERLE KORKUTMAYA ÇALIŞIYORLAR, YİNE DE BULUNDUĞUNUZ YERLERİ TERK ETMİYORSUNUZ.

ZOR KULLANARAK YAPAMADIKLARINI HİLE VE DESİSE İLE YAPIYORLAR, SİZİ TUZAĞA DÜŞÜRÜYORLAR, GAFİLLİĞİNİZDEN VE İYİ NİYETİNİZDEN YARARLANIP SABAHIN KÖRÜNDE SALDIRIYORLAR, KENDİNİZE EDİNDİĞİNİZ YAŞAM ALANLARINI CEHENNEME ÇEVİRİYORLAR, YİNE DE YILDIRIP KAÇIRAMIYORLAR.

MAFYA FİLMLERİNİN BAŞKAHRAMANI, ÇEVİRDİĞİ FİLMLERİN HER SAHNESİNDE ONLARCA ADAM ÖLDÜREN, BİNLERCE KİŞİYİ YÖNETEN, HERKESE KORKU SALAN, TÜRK ASKERLERİNİN İNTİKAMINI ALMAK İÇİN AMERİKAN ASKERLERİNİN BAŞLARINA SANAL ÇUVALLAR GEÇİREN,  AMA GERÇEK YAŞAMDA İKİ SÖZCÜĞÜ BİR ARADA KURUP DOĞRU DÜRÜST CÜMLE KURAMAYANLARI, KENDİNİ SANATÇI ZANNEDİP HİÇ UĞRAMADIĞI YERDEN FERSAH FERSAH UZAKLARDA SİDİK KOKUSUNDAN BURNUNUN DİREĞİ KIRILAN,  ALTIN KAÇIRANLARLA SİZİN ADINIZA KARARLAR ALINIYOR, YÜZ VERMİYORSUNUZ.

SİZİ TEMSİLEN GÖRÜŞEN SANATÇILAR VE AYDINLARA NASİHATLER VERİLİYOR, İSTEKLERİNİZ ÇARPITILIYOR, PLEBİSİT TUZAĞI KURULUYOR, YUTMUYORSUNUZ.

BARIŞ ÇUBUĞU TÜTTÜRMEK İÇİN BİR YANDAN SİZE RİCACILAR GÖNDERİLİYOR, BİR YANDAN DA DERLEME, TOPLAMA, İNDİRME, BİNDİRME, KANDIRMA, YALAKA BİRLİKLERLE 28 ŞUBAT’IN ÖCÜNÜ ALMAK İÇİN ANKARA ZIRHLI BİRLİKLERİ’NİN BURNU DİBİNDE, SİNCAN’DA MEYDAN OKUNUYOR, CEPTE KEKLİK GÖRDÜKLERİ % 50 İLE SİZE, BİZE, GERİYE KALAN HEPİMİZE MEYDAN OKUYORLAR.

SANKİ BAŞBAKANI YİYECEK BİRİLER VARMIŞ GİBİ, “BAŞBANI KİMSEYE YEDİRTMEYİZ!..” DİYE BİRİLERİ KIÇLARINI YIRTARCASINA BAĞIRTTIRILIYOR. BU REZİLİĞİ, BU KEPAZELİĞİ TÜM DÜNYA SEYREDİYOR, YÜREKLERİNDE İNSAN SEVGİSİ, MERHAMET DUYGUSU OLANLAR DA DESTEK VERİYORLAR, SEBEP OLAN  İKTİDAR SAHİPLERİNİ KINIYORLAR.

YARIN DA İSTANBUL’DA YİNE AYNI BİRLİKLERLE MEYDAN OKUNMAYA, İÇ SAVAŞ KÖRÜKLENMEYE DEVAM EDİLECEKTİR. YİNE “BAŞBAKANI KİMSEYE YEDİRTMEYİZ!..” DİYE BAĞIRTIRILACAKTIR. BAŞBAKANI YİYECEK BİRİLERİ VARSA, O DA SİZ DEĞİLSİNİZ, YALAKALARIDIR!.. ARTIK HİZMETLERİNDEN MEMNUN OLMAYAN AMERİKA’DIR, AB’DİR!..

SİZLER SAKIN OYUNA GELMEYİN VE SONUNA KADAR DEMOKRATİK HAKLARINIZI  KULLANIN!.. ÇÜNKÜ HAK VERİLMEZ, ALINIR!..

POLAT ALEMDAR’IN KURTLAR VADİSİ İLE ÇOCUKLARIN, GENÇLERİN MORALI BOZULMUR, NEFRET DUYGULARI KAMÇILANMIYOR DA GERÇEKLERİ GÖSTEREN TELEVİZYONLARLA MI OLUYOR? BUNLAR BAHANE EDİLEREK GERÇEKLERİ OLDUĞU GİBİ YAYINLAYAN TELEVİZYON KANALLARINA CEZA ÜSTÜNE CEZA VERİLİYOR, EKRANLARI KARARTILIYOR RTÜK TARAFINDAN.

GERÇEKLERİN BİLİNMESİNDEN, GÖRÜLMESİNDEN KORKUYORLAR. OLAYLARI YALAKA MEDYALARI ARACILIĞI İLE ÇARPITIYORLAR. DAHA DA İLERİ GİDEREK YALANLARLA, İFTİRALARLA HALKIN TEPKİSİNİ ÜZERİNİZE ÇEKMEYE ÇALIŞIYORLAR. AMA MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR, GÜNEŞİ BALÇIKLA SIVAYAMIYORLAR. ARTIK AĞABABALARI ABD VE AB BİLE UYARI ÜZERİNE UYARI YAPIYOR. YAKINDA KIÇLARINA TEKME VURACAKLARINDAN DA EMİN OLABİLİRSİNİZ. ÇÜNKÜ PİS KOKULARINA ONLARIN DA BURUNLARININ DİREĞİ DAYANMAZ OLDU.

DÜNKÜ KARDEŞLERİ BUGÜNKÜ AMANSIZ DÜŞMANLARI ESAT (ESED) BİLE “HALKINIZA İYİ DAVRANIN, ZULMETMEYİN!..” DİYE AKIL VERİYOR, DALGASINI GEÇİYOR.

BU ÜLKENİN GERÇEK YURTSEVERLERİ, ATATÜRKÇÜLERİ, GERÇEK DEMOKRATLARI DA SİZİ YEDİRTMEYECEKTİR!..  ÇÜNKÜ BİZ ÇOK İYİ BİLİYORUZ Kİ, BU, SADECE İKİ AĞAÇ, SADECE GEZİ PARKI’NIN KURTARILMASI DEĞİL, 11 YILLIK DENSİZLİKLERİN, HAKARETLERİN, AŞAĞILAMALARIN, ATATÜRK’E VE İNÖNÜ’YE SALYA SÜMÜK SALDIRMALARIN, SATAŞMALARIN, KAYBEDİLEN HAKLARIN YENİDEN KAZANILMASI MÜCADELESİDİR.

SAYGI VE SEVGİLERİMİ SUNARAK BÜYÜKLERİN ELLERİNDEN, KÜÇÜKLERİN GÖZLERİNDEN ÖPÜYOR, DEMOKRATİK MÜCADELENİZDE YANINIZDA OLDUĞUMU DUYURUYORUM.

15.06.2013

TURAÇ ÖZGÜR

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DANANIN BURNU GÖRÜNDÜ, DAYANSIN ABBASOĞULLARI!..

Sağılan inekBizim köyde yaşlı, kimsesiz bir kadının köy civarında geçimini sağladığı küçücük bir tarlası varmış. Her yıl oraya arpa, buğday gibi şeyler ekermiş. En büyük geçim kaynağı olduğu için orasını gözü gibi korurmuş.

Ama gel gelelim o minnacık tarlanın yakınında oturan Abbasoğulları’nın danaları zavallı kadıncağızın tarlasına girer, keyiflerince taze göcekleri dişlerlermiş.

Kadıncağız Abbasoğulları’na “Danalarınıza sahip olun, göceğime girmesinler, bana zarar vermesinler” diye yalvarmaktan, uyarmaktan dilinden tüy bitermiş ama kadını insan yerine bile koymayan Abbasoğulları aldırış etmezlermiş. Çaresizlik içinde sürekli olarak tarlasını beklemek zorunda kalırmış ama buna rağmen danaların vermiş oldukları zarar ve ziyanın önüne bir türlü geçemezmiş.

Abbasoğulları’nın aldırış etmemeleri karşısında içi intikam duygularıyla dolan kadıncağız biricik ineğinin doğuracağı günü sabırsızlıkla beklemeye başlamış.

Nihayet, inek doğururken kadıncağız dananın burnunun görünmesiyle birlikte heyecanla ve gururla bağırmış: “DAYANSIN ABBASOĞULLARI, DANANIN BURNU GÖRÜNDÜ!..”

O gün bu gündür birisinin birinden intikamını, hıncını almak için eline bir fırsat geçtiğinde bizim köyde “DAYANSIN ABBASOĞULLARI, DANANIN BURNU GÖRÜNDÜ!..” sözü bir özdeyiş, bir deyim olarak kullanılır. Bu sözün ne anlama geldiğini herkes çok iyi bilir.

Taksim Gezi Parkı ile başlayan halkın uyanışını, korkusunu yenmesini, faşizme karşı başkaldırısını görünce içim içime sığmıyor, her fırsat kendi kendime “DANANIN BURNU GÖRÜNDÜ, DAYANSIN ABBASOĞULLARI!..” diye bağırmaktan kendimi alamıyorum.

13.06.2013

Turaç ÖZGÜR

Öyküler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KARA EMO’NUN HIYARLARI İLE İSTANBUL VALİSİ’NİN ARI VIZILTISI

Seferberlik’te 7 yıllık askerliğinin 4 yılı Yemen ve Mısır’da esir kamplarında geçmiş olan akrabamız Kara Emo iki evli, çok çocuklu ve biraz da kafadan üşütük birisiydi.

Ben 7-8 yaşlarında iken, 3 yaş büyük ağabeyim Mustafa ile camızlarımızı otlatırdık. Köyümüzün diğer çocukları, delikanlıları da kendi hayvanlarını otlatırdı. Sık sık Kara Emo’nun bostanının olduğu Aşılık’a giderdik.

Kara Emo bostanına zarar vermememiz, sebzelerini aşırmamamız için bize bol bol seferberlik anılarını anlatırdı. Ne yaman bir asker olduğunu, esir kampındaki askerlere İngilizlerin bile sözü geçmezken, bir komutuyla nasıl hizaya getirdiğini, ne yiğit bir çavuş olduğunu öğrenirdik.

Arada bir de bizi yılanlarla, dev evranlarla korkutur, bostanına yaklaşırsak, efsunlayarak emrine aldığı yılanları, yüzlerce metre uzaklardaki evranların bizi içlerine çekeceği ile korkuturdu.

Kara Emo’nun dedikleriyle kimileri alay eder, inanmazlardı. Kimilerimiz de korkumuzdan tir tir titrer, ne isterse yapacağımızı söylerdik.

Bazıları tavuk, tütün gibi şeylerle Kara Emo’nun yılanlarının, evranlarının vereceği zararlardan korunmak için kendilerini efsunlatırlardı. Bunun için analarının sevgili çocukları Kara Emo’ya kendilerini efsunlatmak için durmadan tavuklar, tütünler getirirdi. Ben de kendimi efsunlatmak için zaman zaman anamdan aldığım tütünlerden çok verdim.

Tütünün ya da tavuğun sayısına göre de efsunun süresi vardı. Ayrıca, kızdırdığımız zaman efsunu bozardı.

Canını sıkan, bostanına zarar veren, sözünü dinlemeyen olursa, onu bir bahane ile kandırır, yanına çağırır, pataklardı. Eğer, bizimle baş edemezse; “Ula Mısaa!.. Veliiii!,Seyfiiii, Hüsüüüünnn!.. yetişin!.. Beni dövüyorlar!..” diye feryat eder, ortalığı velveleye verirdi. Allah’tan ki, oğulları da babalarının huylarını bildiklerinden hiç aldırış etmezler, duymazlıktan gelirlerdi.  Bu sefer de onlara ağza alınmayacak küfürleri eder, ferahlardı.

Bir gün sabahın erkeninde Aşılık’taki bostanının içinde gezerken, ağabeyimle bizim çayırda camızları otlatıyorduk. Aramızda kütür kütür su akan değirmen arkı (kanalı) vardı. Sol elinde birkaç tane salatalık, sağ eli de arkasında saklı bize doğru gelirken, bizi de yanına çağırdı: “Mıstafa!.. Turaç!.. Ben yaşlıyım arkı geçemiyom yavrum, bu tarafa gelin de size hıyar, acir veriym!.. Teze teze yeyin!..” dedi.

Emo Emmi’nin bizi dövmek için bir numara yapmış olmasından korka korka yaklaştık: “Heee!.. Sen bizi dövmek için çağırıyon!” dedik. “Yok yavrum, valla dövmem, gelin, gelin!..” diye bizi kandırdı. Biz de Emo Emmi’nin sözlerine inanıp uygun bir yer bulup arkın öbür tarafına geçtik.

Mustafa kendine uzatılan  hıyarları, acirleri alacakken yakayı kaptırdı. Arkasına sakladığı sağ elindeki keseği kafasına indirdi. Mustafa, Emo Emmi’nin elinden  kurtulmak için çırpınarak kaçmaya çalıştı, arkın içine kendisini attı ve elinden kurtuldu.

Ben sıra bana geldi diye ağlayıp feryat ederken, “Korkma oğlum korkma!.. Seni dövmem, Döndü’mün oğlu seni dövmem!.. Al şu hıyarları, acirleri de ye!.. Anana da söyle bana tütün göndersin!..” diye ağlamama engel oldu.

Ben anamın sevgili oğlu olduğum ve anamın kendisine verdiği tütünlerin hatırı için beni dövmemiş…

Hıyarları, acirleri afiyetle yedim. Mustafa’ya da “Seni ele geçirirsem, sana gösteririm Carbık!.. Bir daha camızları bostanın yanında görürsem, seni öldürürüm!” diye bağırıyordu.

Aşağı yukarı 55 yıl önce Kara Emo’nun bizi birkaç hıyar, birkaç acir göstererek tuzağa düşürdüğü gibi İstanbul Valisi de Gezi Parkı eylemcilerini kelebek, arı vızıltısı, ıhlamur kokusu edebiyatıyla kandırarak tuzağa düşürdü, bol bol biber gazı içirdi, tazyikli suyla duş yaptırdı, ortalığı darma duman etti.. Valiye helal olsun!..  Eylemcilere de hem geçmiş olsun, hem de ders olsun!.. Özellikle örgütsüzlüğü savunanlara selâm olsun!..

12.06.2013

Turaç Özgür

ANILAR, DAVALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ARTIK YETER!..

KENDİNE SAYGISI OLAN, KENDİSİNİN VE ÇOLUĞUNUN ÇOCUĞUNUN GELECEĞİNİ DÜŞÜNEN İNTİKAM DUYGULARIYLA DEVLETİN GÜCÜNÜ BÖYLE HOYRATÇA KULLANIP İNTİKAMINA ALET EDEMEZ!..

BİBER GAZI ÖLDÜRÜCÜ, İMHA EDİCİ, EN AZINDAN İNSANIN SAĞLIĞINI BOZAN KİMYASAL BİR SİLAHTIR. BU SİLAHI KULLANANLAR İLERİDE AYNISINI TADACAKLARININ HESABINI YAPIYORLAR MI? YAPMIYORLARSA, DERHAL YAPSINLAR!..

DEVLETİ ELE GEÇİRENLER KİMYASAL SİLAHLARLA PIRLANTA GİBİ GENÇLİĞİNİ VE ONURLU VE TEPKİLİ İNSANLARINI HEDEF ALIP İMHA ETMEYE ÇALIŞIYOR. BU GAZI KULLANANLAR YA KATİLDİR YA DA KATİL RUHLUDUR!.. BU İNSANLAR DÜŞMANINIZ İSE YURTTAŞLARINIZ KİMDİR?

TÜRKİYE’YE BİBER VE PORTAKAL GAZI VERİP DUYARLI TÜRK GENÇLİĞİNİN, ONURLU TÜRK İNSANININ İMHA EDİLMESİNE DUR DEMEYENLER DE, SEYİRCİ OLANLAR DA İNSANLIK DÜŞMANI, RUHSUZ KATİLLERDİR!

11 YILLIK BİRİKMİŞ TEPKİSİNİ KUSANLARA ACIMASIZCA SALDIRIP GAZLAYANLAR, SU BOMBALARIYLA YOK ETMEYE ÇALIŞANLAR, SİZİN AİLENİZ, ÇOLUĞUNUZ ÇOCUĞUNUZ, YAKINLARINIZ, SEVDİKLERİNİZ YOK MU? ONLARIN DA BAŞLARINA BUNA BENZER ŞEYLER GELDİĞİNDE NE YAPACAKSINIZ?

İNTİKAM DUYGULARIYLA İNSANLARININ ÜZERİNE TOMALARLA, GAZ BOMBALARIYLA GİDEN, ULUSUNU İKİYE BÖLÜP BUNUNLA ÖVÜNEN BENİM BAŞBAKANIM ASLA OLAMAZ!.. ONU RET EDİYOR VE UYARIYORUM!..

DEVLETİN YASALARINA UYUP, HALKININ YANINDA YER ALMAK ASLİ GÖREVİYKEN, VİCDANI MERHAMETİ BİR KENARA BIRAKIP BİRİLERİNİN EMİR KULLUĞUNA SOYUNAN DEVLETİN MEMURLARI OLAMAZ!..

HALKIMIZA YAPILANLARI GÖRÜP DE İSYAN ETMEMEMİZ ELDE DEĞİLDİR. İSYAN DUYGULARIMIZA GÜÇLÜKLE SAHİP OLUP, ŞİMDİLİK SEYREDİYORUZ AMA BU SÜREKLİ SEYREDECEĞİMİZ ANLAMINA GELMESİN! YETER!.. YETER!.. YETER!..

BU ULUSUN SABRINI TAŞIRANLAR ŞUNU İYİ BİLSİNLER Kİ, EĞER BİR PATLARSAK, DÜNYADAKİ BÜTÜN ATOM BOMBALARINDAN DAHA GÜÇLÜ OLDUĞUMUZU GÖRME FIRSATI DAHİ GÖREMEZSİNİZ, YERYÜZÜ SİLİNİR, BUZUL ÇAĞINA DÖNER!.. YETER!.. YETER!.. YETER!..

10.06.2013

TURAÇ ÖZGÜR

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EFELİĞE BAŞKALDIRI!..

MESLEK YAŞAMIM BOYUNCA ATATÜRK VE ESENBOĞA HAVA LİMANLARI ALANLARINI DOLDURACAK KADAR ÖĞRENCİ YETİŞTİRDİM. HER DÜŞÜNCEDEN, HER İNANÇTAN İNSANLAR VARDI. ARALARINDA ŞU SAĞCI, ŞU SOLCU, ŞU SÜNNİ, ŞU ALEVİ, ŞU TÜRK, ŞU KÜRT, ŞU GAVUR, ŞU MÜSLÜMAN, ŞU DİNLİ, ŞU DİNSİZ DİYE AYRIM YAPMADIM.

“HAYIR ÖĞRETMENİM, HAYIR HOCAM!.. YAPTIN, SENDEN FİTNESİNE, SENDEN BÖLÜCÜSÜNE, SENDEN KARIŞTIRICISINA RASTLAMADIK” DİYEN VARSA, HINCINI ALMAK İÇİN BULUNDUĞU YERDEN OKALI BİR TÜKÜRÜK GÖNDEREBİLİR, BEN DE BUNU HAK EDİYORUM DEMEKTİR.

BAŞBAKANIN YAPTIĞI GİBİ BİR KISMINIZI KORUYUP KOLLARKEN, ÖVE ÖVE YERE GÖĞE SIĞDIRAMAZKEN, BİR KISMINIZI AŞAĞILAYIP KIRDIM İSE, SİZİ BİRBİRİNİZE KIRDIRMAYA ÇALIŞTIM İSE, BULUNDUĞUNUZ YERDEN ANAMA AVRADIMA, BABAMA, DEDEME AĞZINIZIN DOLUSU SÖVEBİLİRSİNİZ. KÜFREDİYORSUNUZ DİYE SİZİ SUÇLAMAYA HİÇ HAKKIM YOKTUR, BEN O KÜFÜRLERİ HAK EDİYORUM DEMEKTİR.

BİRİNİZİN KALBİNİ KIRDIĞIMDA SABAHLARA KADAR RAHAT RAHAT UYUYUP DA YAŞINIZA, BAŞINIZA BAKMADAN SİZDEN ÖZÜR DİLEMEDEN FİYAKA YAPMAYA, DENSİZLİK ETMEYE DEVAM ETTİM İSE, BULUNDUĞUNUZ YERDEN HENÜZ TEDAVÜLE BİLE ÇIKMAMIŞ KÜFÜRLERİ TWITTER’DAN, FACEBOOK’TAN, İSTEDİĞİNİZ YERDEN, İSTEDİĞİNİZ YÖNTEM VE ARAÇLA RAHAT RAHAT YAZABİLİRSİNİZ. HAKKINIZDA EN UFAK BİR ŞİKAYETİM OLURSA, TAZMİNAT DAVASI AÇARSAM, BENDEN ONURSUZU, BENDEN NAMUSSUZU, BENDEN CİBİLLİYETSİZİ YOKTUR!..

KÜFREDENE KÜFREDERLER, KENDİNİ BİR HALT ZANNEDENLERE HADDİNİ BİLDİRİRLER. TÜRK ULUSUNUN EN BÜYÜK KARAKTER ÖZELLİĞİ; BÜYÜKLERİNİN ÖNÜNDE ÖNLERİNİ DÜĞMELER, AYAĞA KALKAR. KENDİNİ BÜYÜK SANIP HADDİNİ BİLMEYENLERE KARŞI DA AYAKLANIR, AYAKLARININ ALTINA ALIR, PAÇAVRAYA ÇEVİRİR.

GEZİP DOLAŞTIĞIM HER YERDE, EĞİTİMİMİ YAPTIĞIM HER OKULDA, HER İLDE EFELİK DE, DAYILIK DA YAPTIĞIM OLMUŞTUR. AMA ASLA BİRİLERİNİN ARKASINA SAKLANARAK, BİRİLERİNİN GÜCÜNÜ KULLANARAK EFELİK, DAYILIK YAPMAYI KİŞİLİĞİME YAKIŞTIRAMADIM. BAŞKASININ GÜCÜNÜ, DEVLETİN GÜCÜNÜ KENDİ GÜCÜYMÜŞ GİBİ KULLANMANI MARİFET SAYIP DAYILIK, EFELİK YAPILMAZ. BUNUN; EN BÜYÜK ONURSUZLUK, ŞEREFSİZLİK, HAYSİYETSİZLİK OLDUĞUNU KABUL EDEN, BÖYLELERİNDEN TİKSİNEN BİRİSİYİM.

DÜNYANIN EN KORKAK, EN SÜNEPE, EN DİKTATÖR RUHLU YARATIKLARI BAŞKALARININ GÜCÜYLE EFELİK YAPANLARDIR. BU GÜCÜN ARKALARINDAN ÇEKİLDİĞİNİ, BU GÜCÜN BUHARLAŞTIĞINI GÖRÜNCE PANİĞE KAPILIRLAR, SALDIRGANLAŞIRLAR, TÜM İMKANLARI KULLANARAK HERKESİ KIŞKIRTIRLAR. ÇARESİZ KALDIKLARINDA DA ZULÜM ETTİKLERİNDEN MERHAMET, VİCDAN DİLENİRLER. BUNU ASLA UNUTMAYIN VE BÖYLELERİNİN GÖZYAŞLARINA SAKIN ALDANMAYIN, SAKIN AFFETMEYİN!..

ARAYAN MEVLASINI DA, BELASINI DA KENDİ ELİYLE BULUR.

ALÇAKLARIN, ALÇAKLIĞIN ÖNÜNDE EĞİLEN, BÜKÜLEN ALÇAK OĞLU ALÇAKTIR.!..

YETER!.. YETER!.. YETER!..

09.06.2013

TURAÇ ÖZGÜR

ÇAPULCU

Beğen ·  · Paylaş · 2 saat önce · 
GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

VURANCI CAMIZ VE BEN

camiz_mandaÇocukluğumda ağabeyim Mustafa ile bizim camızları (manda) yayardık (çobanlık gibi bir şey). Babam, yeğeni Murtaza Dayı’nın erkek camızını  15-20 kadar dişi mandamızın döllenmesi içi emanet olarak getirtmişti. Biz ona “Vurancı Camız” derdik.

Bu camız o kadar saldırgan bir hayvandı ki, önüne gelene saldırır, boynuzlardı. Çocukluk arkadaşlarımızla birlikte zavallı hayvanı çayırlarda otlarken, göllerde yüzerken, dişi camızların arkasında dolaşırken kızdırır, çıldırtır, bundan adeta büyük bir zevk alırdık.

Kendimizi güvenceye almak için fırlayıp üzerine çıkabileceğimiz bir söğüt, kavak ağacı, bir kaya parçası ya da bir dam olduğunda hayvanı kızdırır, çileden çıkartır, kendimize saldırtırdık.

Saldırıya geçtiğinde ağaca, kayaya, dama çıkar kendimizi kurtarırdık. Hayvancağız da üzerine çıktığımız ağacı, kayayı, damı boynuzlar dururdu. Bu, bizim sadist duygularımızı tatmin eder, büyük zevk alırdık.

Bir gün İspanyalı boğa güreşçileri gibi dosta düşmana karşı korkusuzluğumu, yiğitliğimi kanıtlamak için o Vurancı Camız’ı kovaladığımı herkese gösterip, görenlerin “ Aferin, amma da korkusuz, yiğit çocuk” demelerini bekliyordum.

Bir gün bir sopanın ucuna çiviler çaktım. Ahırdan çıkan camız sürüsünün içinden Vurancı Camız’ın arkasına fırlayıp çivili sopayla vurdukça vurdum. Burnundan alevler çıkarırcasına bir süre kaçtı. Baktı ki, benden kurtuluş yok. Birden şimşek gibi arkasına döndü, beni güçlü boynuzlarının arasına alıp hızla arkamdaki kayaya tosladı.Boynuzlarının arasından kendimi kaybettim.

Boynuz darbeleriyle kaburgalarımı kırmış, beni linç etmiş. Kapımızda çalışan Beko Emmi ile karısı Haney Bacı  beni Vurancı Camız’ın elinden güçlükle kurtarmışlar. Kesin bir ölümden kurtulmuşum. Ondan sonraki yaşamımı onlara borçluyum. Aylarca yaşamım felç oldu, nefes bile alamaz olmuştum.

Bu Vurancı Camız’dan intikamımı almak için fırsat kolluyor, planlar kuruyordum ama nasıl?..

Bir gün kafamda şeytani ve acımasız düşünceler oluştu. Bulmuştum nasıl intikam alacağımı.

Camızlar yaz mevsiminde üzeri açık eski bir ağılın içinde geceliyorlardı. Ağılın arkası sırtı dağa yaslanmış kayadan bir duvardı. Kenarda köşede bulduğum 50-100 kg.lık kaya parçalarını yuvarlaya yuvarlaya getirir, camızın tepesine bırakır, öldürmeye çalışırdım.

Benim yaptığım bu acımasız intikam hareketleri Murtaza Dayı’nın kulağına gider. Murtaza Dayı sinirlenir: “Ben dayımın hatırı için gözümden bile esirgediğm camızımı camızlarını döllendirsin diye verdim. Yaramaz veledizina oğlu camızımı öldürmeye çalışıyormuş. Dayım kusura bakmasın…” diye adamını gönderip camızını bizim sürüden almıştı.

İntikamımı almak nasip olmadan Vurancı Camız benden, ben de Vurancı Camız’dan kurtulmuştum. Olan bizim dişi camızlara, haremine oldu, kocasız ve dölsüz kaldılar.

NOT: İsteyen istediği yorumu yapabilirler. İçinde yaşadığımız günlerde bu anımdan alınacak çok dersler vardır.İsteyen isteği yorumu yapabilir.

 

09.01.2013

Turaç Özgür

 

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GARİP BİR ADAM

TURAÇ ÖZGÜR1966–67 Öğretim Yılı’nda bana kafayı takan Elbistan Mükrimin Halil Lisesi’nin tarikatçı ve Alevi düşmanı müdürü kendisini dövmek zorunda kaldığım için beni önce Elazığ Akıl ve Ruh Hastanesi’ne göndermek, bunu yapamayınca okuldan atmak istedi. Her ne yaptıysa, beni korkutamadı, geri adım attıramadı. Ben de orada tutunabilmek için azıttıkça azıttım, iyi bir öğrenci olmayı bırakıp benimle uğraşanların üzerine üzerine gittim, okulun efesi olup çıktım.

Bir sene öncesine kadar okulumun en başarılı öğrencileri arasında olan ve iftihara geçen benimle haksız yere uğraşıp baş edemeyenler intikam uğruna 9 dersten sınıfta bıraktılar. Ardından 1967 Haziran ayında Elbistan’da Alevi-Sünni Olayları da patlak verince, Elbistan’da okuyamayacağımızı anladım. 10–15 kadar arkadaşımı da peşimden sürükleyip Gaziantep Lisesi’ne naklimizi yaptırıp pansiyonuna postumuzu serdik.

Ben grubumuzun lideri konumunda olduğum için genellikle ezilmiş Alevi çocukları etrafımda toplandılar. Bu arada sosyalizmle de tanışıp, gücümüze güç kattık. Kısa sürede Gaziantep Lisesi’nde tabiri caizse bizim borumuz ötmeye başladı. Etrafımda bütün ezilmişler, itilmişler, kendilerini başkalarına karşı korutmaya çalışanlar toplanmıştı. Bunlardan biri de Garip’ti. Ben lise 2’yi tekrar ediyordum, Garip de lise 1’deydi.

Aradan yıllar geçti. Ben Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nde Fransızca öğretmeni olarak 1978-81’de, 1981-82’de de Gazi Ortaokulu’da çalıştım. Kadere de şansa da inanmam ama yıllar sonra Garip’le Şehit Şahin Lisesi’nde karşılaştım. Garip Elektrik mühendisi olmuş, mesleğiyle ilgili iş buluncaya dek bizim okulda Fizik derslerine dışardan ücretli öğretmen olarak giriyordu. Sonradan Gaziantep Köy Elektrifikasyon’da elektrik mühendisi olarak çalışmaya başladı. Eski arkadaşlığımıza da dayanarak sık sık evimizi ziyaret ederdi.

Garip, mesleğinin şöhretini kullanarak fakir, mesleği olmayan ama güzeller güzeli, sülün gibi bir kızla nişanlanmıştı, mutlu görünüyordu.

Yanımızda okuyan kendisinin öğrencisi olan kaynım ve bir hemşehrimiz genç bir postacı ile birlikte oturma odasından bizi bırakıp salona çekilir şakalaşırlardı. Paraya düşkünlüğüyle adeta alay ederek bu iki kafadar Garip’in kafasına şeytanı sokmuşlar: “Yahu, sen koskoca bir elektrik mühendisisin, elektrik mühendisi olmak kolay mı? Senin paran yok, nişanlın da fakir. Güzellik de karın doyurmuyor. Bizim orada M. Çavuş diye çok zengin bir adam var. Neredeyse Elbistan’ın yarısı onlarındır. Adam da çoktan öldü. Mirası paylaştıklarında kızına büyük bir servet düşer. Kızı da sülün gibi, bekâr, öğretmendir, bir kusuru varsa o da kimseyi beğenmediği için yaşının biraz ilerlemesidir. Çok namuslu, görgülü, kültürlü bir hanımdır. Babası da öldü. Onu kaçırma, ona düşen mirasla sen büyük işler yaparsın, büyük bir iş adamı olursun… Kızın hem eniştesi, hem de amcasının oğlu inşaat mühendisidir,  hem müteahhitlik yapıyor, hem de Afşin-Elbistan Termik Santralı’nın Başmühendisidir. Onun inşaatlarının elektrik işlerini yapsan sana yeter. Senin elinden tutarlarsa, seni kimse tutamaz. Gel bu fırsatı kaçırma, nişanı boz, onu o kızı kaçırma…” diye dalgalarını geçerler.

Zavallı mı diyeyim, uyanık (!)  mı diyeyim… Bizim Garip nişanlısını bırakır.

“Yahu Garip, niye ayrıldın? Ne suçu vardı zavallının?” diyenlere de “Beni aldatıyormuş, birisiyle yakaladım. Sen olsan ne yapardın?” diye de kendisini haklı çıkarır, kendisine acındırır, namuslu bir adam diye de gözümüzde büyürdü. Öyküsüne inandırdığı için, ister istemez kendisine de hak verir, üzülürdük.

Garip, nişanlısını da haklı (!) bir sebepten bıraktığına göre, artık yeni birini aramasına engel kalmamıştı. Ama nasıl edip de Elbistanlı M. Çavuş’un kızı ve ailesiyle tanışmalıydı?

Başmühendis A. Bey Afşin-Elbistan Termik Santralı’nın lojmanlarında kalıyordu. Garip’in hanım bir akrabasının kocası da aynı yerde mühendis olmasından dolayı o lojmanlarda kalıyormuş… Aynı zamanda kızın ablası ile de tanışıyorlar ve aile dostlarıymışlar. Derken Garip, kız ve akrabaları ile tanışma formülünü bulup tanışmıştı. Kız akrabam olduğu için de beni referans olarak göstermişti.

Garip’i daha iyi tanımak için bir gün kızın kardeşleri ve amcaoğulları beni evlerine çağırıp sorguya çektiler. Ben de Garip’i yıllar öncesinden tanıdığımı, herhangi bir kusurunu göremediğimi, aradan uzun yıllar geçtikten sonra yeniden karşılaştığımızı, bu arada köprülerin altından çok sular aktığını, kısa bir sürelik nişanlılık devresi yaşadığını ama nişanlısı ile de kendisinin anlatımına göre haklı bir sebepten dolayı ayrılmış olduğunu söyledim.

“Ben size verin de diyemem, vermeyin de diyemem. Ama yakında Gaziantep’e gideceğim. İçinizden birisi benimle gelsin, Garip’i ve ailesini daha yakından tanıyan benim orada arkadaşlarım var. Onlar, benim için doğrusunu söylerler. Kulağınızla duyup kararınızı ona göre verin” dedim. Onlar da önerimi uygun buldular.

Bir gün kızın erkek kardeşlerinden birisini de alıp Gaziantep’e gittik. Misafirim oldu. Sabahleyin misafirimi alıp Ali Bey’lerin dükkânına gittik. Kızın kardeşini Ali Bey’le tanıştırdıktan sonra “Ali Bey; bu, benim can ciğer akrabamdır. Senin namusun ve şerefin üzerine doğru söyleyeceğinden emin olduğum için bize yardımcı olacağını çok iyi biliyorum. Garip, köylünüzdür; bize olduğu gibi tanıtır mısın?” dedim.

Ali Bey başladı Garip’i övmeye… Sıra ailesine gelince: “Çok görgüsüz, geri kalmış bir ailedir. Köyde varlıkları da iyidir. Çok pinti bir ailedir…” dedi.

“Peki, Ali Bey; kısaca söyle, senin bir bekâr kız kardeşin olsa, onu da Garip istese verir misin?” dedim. “Garip’e verirdim ama o aileye 40 tane kız kardeşim olsa vermezdim” dedi.

Bunun üzerine misafirime dönüp: “Dayıoğlu, kulaklarınla duydun, sağ olsun Ali Bey’den duymamız gerekenleri duydun, bundan sonra karar sizindir” dedim. Ali Bey’e verdiği bilgiler için teşekkür edip ayrıldık. Dayıoğlunu da Elbistan’a yolcu ettim.

Kızın anası: “Kızım bir tanedir, oğullarımdan zerre kadar ayırmam” der. Kızın kardeşleri de aynı şeyleri söylerler. Garip’im de daha önceki dalgacılardan duyduklarıyla bu laf salatalarına inanır, yakında büyük bir servete kavuşacağı hayali içinde kızı ister, onlar da verirler.

Garip’im sık sık nişanlısını ziyarete gider. Kız tarafı evlilik hazırlığı yaparken, Garip de bu arada ailenin niyetini, onların kızlarına servetlerinden zırnık koklatmayacağını, hayalindeki projelerinin bu gidişle gerçekleşmeyeceğini anlar. Onlardan nasıl kurtulacağının hesaplarını yapar. Yine aynı formülü uygulamaya çalışır.

Okullar açılmıştır. Kız, öğretmen olduğu için komşu köylerden birinde öğretmenlik yapmakta ve yalnız kalmaktadır. Garip, bir gün köye nişanlısını görmeye gider. Bir de ne görsün, nişanlısı köyün diğer öğretmenlerinden biriyle kaçamak (!) yapmaktadır.

Garip, doğru kızın ailesinin evine gider: “Kızınızı bir öğretmenle yakaladım, kızınızı kabul edemem, ayrılıyorum!..” der. Der ama Garip’im bu sefer baltayı taşa vurmuştur. Böyle bir haltı kızlarının asla yapmayacağından emindirler. Kızın ailesi önceki nişanlısının ailesi gibi zayıf değil, güçlüdür. Kızlarını çok iyi tanıdıklarından, Garip’in garip hallerinden niyetini anladıklarından dolayı yapılan iftirayı yutmazlar.

Kızın kardeşleri ve amcaoğulları Garip’i bir güzel linç ederler, ağzını burnunu dağıtırlar. “Senin gibi bir şerefsize verecek kızımız yoktur!.. Defol, bir daha da gözümüze görünme!..” derler.

Ağzı burnu dağılmış ama babasının mirasından zırnık pay alamayacak kızdan da, kızlarına miras haklarından pay vermeyen, onu erkek kardeşleriyle eşit görmeyen ailesinden de ucuz kurtulmuş olarak Gaziantep’e gelir.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra benimle görüşür, son öyküsünü bana anlatır. Üzülürüm ama öyküsünü inandırıcı bulmam: “Yahu Garip’çiğim; hangi kıza elini uzatsan, bozuk çıkıyor, bundan bir gariplik var. Bana şu gerçeği adam gibi anlat!.. İnsanı aptal yerine koyma!..” diye kızar, bağırır çağırırım. Garip, kırık plak gibi aynı şeyleri anlatır durur. “Peki, şu burnun nasıl kırıldı, bari onu düzgün anlat!..” dedim. “Otobüsün bagajında ceymisbont çantam burnumun üzerine düştü” diye başladı masal anlatmaya…

“Bana bak, Garip!.. O şerefsiz postacı ile kaynımın seninle dalga geçip anlattıkları masallara inanıp, para kokusu alınca ilk nişanlını, zavallıyı ‘Birisi ile yakaladım’ diye bıraktın. Öyküne de bizi inandırdın, kendini haklı gösterdin!.. İkincisinin de ailesinin ‘Bizim kızımızla oğullarımızın hiçbir farkı yoktur’, ‘Biz neysek, ablamız da odur’ öykülerine inanıp, sonra da mirastan zırnık koklatmayacaklarını anlayıp aynı senaryoyu oynamaya kalktın. Ağzını burnunu da dağıttırdın!.. Şimdilik canını kurtarmışsın ama bundan sonrasını bilemem!.. Seni mutlaka yok ederler, sen başını belaya soktun oğlum, benden söylemesi!.. Ne yap yap, özür dile, bir yolunu bul kendini affettir!.. Aksi halde ölümlerden ölüm beğen!..” dedim.

Garip, “Ben elektrik mühendisiyim, Suudi Arabistan’a, Libya’ya gider oralarda iş yaparım. Kimse de beni bulamaz” dedi. “Sen ne dediğimi anlamadın galiba? Onların kolları uzundur. Gideceğin her yere kolları uzanır, seni bulurlar. Bir gün bir araba altında kalırsın, bir asansör boşluğuna düşersin, bir bataklıkta boğulursun… Ne bileyim… Başına şöyle veya böyle bir bela gelirse, hâlâ ölmemişsen, bil ki, onlardan gelmiştir. Yaşamak istiyorsan, zaman kaybetme, kapıdan kovsalar, pencereden gir, pencereden kovsalar bacadan gir… Ne yaparsan yap, kendini affettir, yeniden kabul ettir, seni ben de kurtaramam!..” dedim.

Günlerce, aylarca Garip’e bu şekilde öğütler verdim, yol gösterdim. Garip’i razı ettim ama bu sefer de onlar kabul etmediler. Garip benim aracılık yapmamı, kendisini affettirmek için yardımcı olmamı istedi. “Ben araya girersem, beni de senden kötü ederler. Beni karıştırma!..” dedim.

Aylar sonra Garip kendisini affettirdi. Nişanlısı ile daha önce gelen erkek kardeşini de alıp Gaziantep’e bana misafir olarak geldiler. Ben de kız tarafının evlenme tanığı olarak birlikte Gaziantep Evlendirme Memurluğu’nda nikâhlarını kıydık. Evlendiler. Kız, tayinini Gaziantep’e yaptırdı.

Ben 1982’de okullar tatil olduktan sonra evimi Elbistan’a götürdüm. Garip de Düztepe’de benim çıktığım eve taşındı. Ben Ekim 1982’de sıkıyönetime dayanamayıp öğretmenlikten istifa ettim, köyüme yerleştim. Garip de bir bayram günü beni ziyarete geldi.

1983’te adı geçen fotonun bulunduğu caddeye taşınmışlardı. Gaziantep’e gittiğimde beni evine zorla götürüp misafir etti. Karı-koca beni kıralar gibi ağırladılar. Eşi ile beni “Dayıyın kızı ile dertleşin, ben bir şeyler alıp geleceğim” diye baş başa bırakırdı. Garip’in kıskançlık huylarını bildiğim için dışarı gittikçe ben de kendisiyle beraber çıkmak isterdim. Her seferinde beni engellerdi. Bunu Elbistan’da amcaoğullarına anlattığımda “Yahu dayıoğlu, o, adam karısını bizden bile kıskanır, biz korkumuzdan evine ayak basmak, sana nasıl güveniyor?” diye şaka yaptıklarında… Ben de “Abartmayın canım. Garip’i anlamamakta, kendi doğrularınızı başkalarına dayatmakta vazgeçerseniz, hem siz rahat edersiniz, hem de onlar rahat eder…” derdim.

Aradan yıllar geçti. Galiba 1992 güzüydü. Garip’im bir gün eşini ve iki sevimli küçük oğlunu alıp Elbistan’da bizi ziyarete geldiler. “Dayıyın kızını ve ellerini öptürmek için torunlarını getirdim” diye espri yaptı. Mutlu bir aile tablosu karşısında çok sevindik, biz de mutlu olduk.

Yıllardır Garip’imi, dayımın kızı ve torunlarımı (!) göremiyorum.

Bir ara Adıyaman’da mesleğiyle ilgili özel işler yapıyordu. Kalın gözlükleri vardı, gözlerinin de ilerlediğini duyup üzülmüştüm. Ama kayınlarıyla her karşılaşmamızda sorduğum zaman hakkında güzel şeyler söylerlerdi.

Ne zaman amcaoğullarıyla karşılaştıysam, “Yavvvv… Dayıoğlu, Garip denilen elin itini başımıza bela ettin” diye bana sitem eder, gülerler. Ben de onlara kızar, “Ben Garip’in öyküsünü anlatmakta usandım ama siz kafanızdaki Garip öyküsünü değiştirmediniz. Artık gerçekleri kabul edip, şu küflü geleneklerinizi tarihin çöplüğüne atın!.. Hem siz rahat edersiniz, hem de rahatsız ettikleriniz kurtulur!..” derim ama değişen bir şey olmaz. Albert Einstein’ın ünlü bir sözü var: “Yerleşik yargıları değiştirmek, atomu parçalamaktan daha da zordur.” diye… Küflü geleneklerle ve onların esirleriyle uğraşmanın, onların değer yargılarını değiştirmenin ne kadar zor, hatta ne kadar imkansız olduğunu bu sözden daha güzel açıklayan bir söz bulamıyorum.

Ben kendi vicdanımın sesine kulak vererek yıllarca kadın erkek eşitliğini savunup o küflü geleneklere kendi çevremde son vermeye çalıştıkça, en fazla tepkiyi gelin olarak girdikleri evde görümcelerinin miras haklarının üzerine konan kadın kılıklı leşkargalarından gördüm ve yenildim. Ne yazık ki, hakları çalınanları da yanımda göremedim.

Son söz: Bir zamanlar ben Garip’e öğüt verirken; gün geldi Garip bana öğüt vermeye başladı: “Turaç’çığım; bizimkiler sık sık bir arsa, bir dükkân, bir şey satacakları zaman ‘Enişte ablamı gönder veya ablamı razı edip bir vekâlet verdir de şu satış işimizi yapalım’ diyorlar. Ben de ‘Aha ablanız, aha siz… Ne yapacaksanız, ona söyleyin’ diyorum. O da ‘Benim payıma düşeni bankaya yatırın, tamam’ diyor.

Bir zamanlar beni adam yerine koymayanlar, şimdi işleri düştükçe telefon ediyorlar veya ‘enişte, abla’ diye geliyorlar. Paralar da zaman içinde geliyor. Sen de boşuna mahkemelerde kendini yorma, kimseyle kötü olma. Günü geldiğinde benim yaptığım gibi yaparsın” diyor.

Amcaoğullarının asıl korktukları ve anlatmaya çalıştıkları galiba sıranın kendilerine gelmesidir.

Hani bir söz vardır: “Ağanın malı gider, hizmetkârın canı gider” diye. Kızlarına evlat muamelesi yapanları da bizim yöremizde rahat ettirmezler, hakkını arayan kızı da, onun haklarını arayan eşini de…

Niçin mi? Kötü örnek oluyor diye. Yaşamım boyunca şunu çok iyi anladım: Bu kötü (!) örneklerin sayısını çoğaltmadığımız sürece bize rahat yok!..  Hak verilmez, alınır!..

 

06.03.2013

Turaç Özgür

 

NOT: Bu belgesel anımı “Dünya Emekçi Kadınlar Günü”nün anısına yazdım. Hakkını arayan tüm kadınların “Dünya Emekçi Kadınlar Günü”nü kutlar, bu güne adını veren şehit kadınların anıları uğrunda saygıyla eğilirim.

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AB-TC FARKI

AB’nin en yüksek mahkemesi olan Adalet Divanı, bir doktorun hastanedeki nöbeti sırasında uyumasının mesainin bir parçası olması olduğunu kabul etti. Gerekçe olarak da şunları gösterdi:

Uyku eylemi hastanede yapıldığı için çalışmaya hazırlık anlamına gelir. Üstelik doktor, hastanede geçirdiği uyku saatlerinde, çevresinden, ailesinden ayrı kalmakta, zamanını dilediği gibi organize edememektedir. Duygu Leloğlu/ Brüksel  Vatan gazetesi, 12.09.2003

NOT: Aynı gerekçe haftalık ders saatleri arasında boşluk bulunan öğretmenler için de geçerlidir. Bu durumda AB’ye girdiğimizde gel keyfim gel… Bakalım o zaman da idare haftalık ders programlarımda canının istediği kadar boşluk bırakacak mı?  Turaç Özgür

——————

NOT: Bu yazı yayınlandığında ve ben de yorumumu yazdığımda “AB’ye gireceğiz” diye bir rüya görüyorduk. O zaman ben de henüz emekli olmamıştım. Kocakarı dişleri gibi haftalık ders programlarımızı kastederek bu yorumu yapmıştım. Şimdi “İyi ki emekli olmuşum, yoksa kaderde çocuk bezi yıkamak da olabilirdi” diye teselli ediyorum kendimi. “Beterin de beteri vardır” derler. Boynuz beklerken, kuyruktan kulaktan da olabilirdik. Sevgili öğretmen arkadaşlarım ne dersiniz?

20.01.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OSMAN ÖZBEK PAŞA’YA SELAM OLSUN!..

GENELKURMAY BAŞKANLIĞI’NA

                                                                                                   ANKARA

Çağdaş, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürk İlke ve Devrimleri çizgisinde ödün vermeden sonsuza kadar yaşatılması uğrunda canımı vermeye her zaman hazırım.

Silahlı Kuvvetler hariç, Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün kurumları bağnaz, yobaz, gerici irticanın işgali altındadır.

“Aman demokrasiye zarar gelmesin” diye, biraz daha göz yumulursa, korkarım ki canım ülkemiz İran’dan Cezayir’den beter olur.

Milli Eğitim Bakanlığı derhal irticacılardan ayıklanmaz ve laik eğitim ödünsüz verilmezse, irticanın devlet yönetimine el koymasının önüne hiçbir güç geçemez.

Vatani görevimi 1977-1978’de Gnkur. İsth. Bşk.’nda yedek subay olarak yaptım. Hâlâ bununla gurur duyuyorum.

Askerliğinde kendisine bir manga bile emanet edilmeyecek kişiler her türden makamı işgal edip, eğitime, geleceğimize yön vermektedirler. En aranılan özellikler: Atatürk düşmanı ve gerici olmaktır. Ben, Atatürk İlke ve Devrimleri inancımdan ödün vermediğimden sicilim bozuktur. Bir dönemde dört okul gezdim. Usanıp öğretmenliği bırakmam isteniyor. Benim gibi olanlar da benden farksızdır.

Gerici irtica, şimdi de demokrasinin arkasına saklanarak, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne saldırmaktadır. Ülkenin geleceği demokrasiden önce gelir. Üstelik demokrasi, amacına varmak isteyen irticacılar için sadece bir araçtır.

Tuğgeneral Sayın Osman Özbek’in ağzına sağlık, az bile söylemiştir. Destekliyor ve Sayın Özbek’in şahsında tüm Silahlı Kuvvetleri’ni tebrik ediyorum.

21.04.1997

Turaç ÖZGÜR

(İmza)

ADRES:

Cami Mah. Ali Arıcan Cad.

Yücel Evler No: 28 A Blok

Daire: 14    41700  DARICA

Tel (ev): 0262..7452779

—————————————

Milliyet Gazetesi Haber Merkezi,

Ekteki faksı Gnkur. Başkanlığı’na çekmem mümkün olmadı. Tepkimi Türk kamuoyuna ve Gnkur. Halkla İlişkiler Başkanlığı’na iletirseniz mutlu olurum.

Saygılarımla…

Turaç ÖZGÜR

(İmza)

 

NOT: Bu yazı ayrıca MGK Halkla İlişkiler’e de fakslandı.

 ————————————-

NOT: Ben falcı değilim, fala da inanmam ama falcı olsam, 15 sene önce neler yapılmazsa nelerin olacağını bu kadar net göremezdim. Keşke gözlerim kör olsaydı da bu günleri görmeseydim. Keşke lal olsaydım da o öngörüleri söyleyemez olsaydım. “AB’ye gireceğiz” diye diye bugünlere geldik. TÖ-13.01.2013

 

Basına, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZORTÇA SÖZLÜĞÜ

Hoşlak: Hoşa giden söz.

Boşlak: Boş söz.

Zorokrat: Zorba bürokrat

Zorokrasi: Zorbalığa dayalı yönetim biçimi.

Zorokiye: Zorbaların yurdu

Zorkul: Zorbalık eğitimi veren okul

Zortça: Zorttaşların kullandığı dil

Zorbaş: Zoroların başı

Zortaş: Zorkistan vatandaşı

Zorkistan: Zorbalıkla yönetilen ülke

Zor: Hece

Zort: Sözcük

Zortlam: Cümle

Zortlama: Genelge, emirname

Zortik: Söz

Zortikleme: Sohbet

Zorlak: Zorbanın konuşması

Zoroman: Zorbalığı öğreten

Zorenci: Zorbalık eğitimi alan

Zorbaş: Zorkulun müdürü

Zorokça: Zoroların emirleri

Zort: Zorokistan’da atılan söylev

Zortzort: Zoronun emirleri

Zortlama: Zorokça ezgi

————————

NOT: 7 yıl önce düzenlenmeye başlanan bu sözlükten kurtarılabilenler. İlgi alanına girenler katkılarda bulunabilirler. TÖ

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Öğretmenlik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HIRSIZLIĞIN YENİ TANIMINI YAPMANIN ZAMANI GELDİ

Sevgili dostlar ve düşmanlar!..

Sizden bir ricam var: Adamın kıçında don yokken herhangi bir makama geliyor, yani gücü ele geçiriyor. Aradan bir süre geçiyor, geçmiyor; bakıyorsun ki ihya olmuş, Karun kadar zengin olmuş. Utanmadan sıkılmadan doğruluktan, dürüstlükten, namustan, haysiyetten bahsediyor. Kendisi gibi olmayanlara da doğruluk, dürüstlük, namus  üzerine ders veriyor.

Herkes de o muhterem (!) kişiye erkekse “beyefendi”, dişiyse “hanımefendi” diyor. O zerzevat da kendisini öyle zannediyor. Oysa, bu muhterem (!) şahısın ortalarda gezememesi, tükürük yağmurundan boğulması, içine girebilecek fare deliği araması gerekir ki, dolayısıyla ona bakıp kimse de ona özenmesin.

Şimdi ricama gelelim: Ben bu türlere “hırsız, alçak, şerefsiz” diyorum. Sizler ne diyorsunuz?

Ayrıca hırsızlığın, alçaklığın, şerefsizliğin vs. yeni tanımlamalarını yapmanın zamanı gelmedi mi?

Mevlana’nın Farsçadan ya da Arapçadan Türkçeye çevrilmiş sözlerini paylaşa paylaşa bıkmadınız, usanmadınız, yorulmadınız mı? Sizin iki sözcüğü bir araya getirip söyleyecek bir sözünüz yok mu? Ayrıca, o sözlerin Mevlana’nın olduğundan şüphem vardır. Mevlana Türkçeyi küçümsemiş, tüm düşüncelerini Farsça olarak yazmıştır. Dilimize de başkaları tarafından çevrilmiştir. (Bir eser bir dilden başka bir dile çevrilirken, çoğu zaman ne demek istediği ele alınır, yuvarlanır. İşte o yuvarlamalar o çeviriyi orijinalliğinden de uzaklaştırır. Bundan dolayı şüphelerim vardır.)

Eğer hırsıza “hırsız”, namussuza” namussuz”, şerefsize “şerefsiz”, alçağa “alçak”, makamını kötüye kullanıp milletin sırtından debelenenlere “İn oradan aşağılık herif!” diyemezsek, ortada gerçek anlamda ne namuslu, ne haysiyetli, ne de dürüst insan kalır. Bunu asla unutmayın!..

Geçmişe takılmaya, başkalarının sözlerini paylaşmaya biraz ara verin ve etrafınıza bakın, yaratıcılığınızı kullanarak yeni krallara, yeni soytarılara, yeni hırsızlara, görevini kötüye kullanıp ulusu soyanlara ve soyduranlara, yönettikleri insanların kıçındaki donu çalanlara birer tanımlama bulun, yayınlayın, paylaşalım!..

Sevgi ve selamlarımla…

10.01.2013

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI VE POLİS COPU

1 Mayıs 1886′da Amerika’nın Şikago eyaletinde işçiler günlük çalışma süresini 14′ten 8 saate indirebilmek için iş bıraktılar ve yü­rüyüşe geçtiler. İşçi düşmanı acımasız kapitalistler, sömürücü işverenler işçilerin azim ve direnişlerini kırmak, onları, kötü ve haksız gösterebilmek için gizli katil güçlerini harekete geçirdiler.

İşçilerin dağılmasını isteyen polislerin, üzerlerine nereden ve kimler tarafından atıldığı belli olmayan bir bomba atarak 7 polisin ölümüne se­bep oldular. Bunu bahane eden sömürücülerin egemen patron devleti 7 po­lise karşılık 7 işçi liderini tutuklatıp, güdümlü mahkemelerinde yar­gılatıp idama mahkûm ettirdiler. Bunların 4’ü infaz edildi.

Bu yargılamaların, infazların haksız olduğu, işçilerin, emekçile­rin gözlerini korkutmaya ve yıldırmaya yönelik olduğu kanaati oldu. Tüm dün­ya kamuoyunda büyük tepkilere ve protestolara yol açarak mahkemenin ka­rarları, kınandı ve iki yıl sonra alınan bir kararla 1 Mayıs da böylece o günün önem ve anlamını vurgulamak için tarihe İŞÇİ GÜNÜ olarak geçti.

Her yıl 1 MAYIS İŞÇİ GÜNÜ, işçinin, emekçinin bayramı olarak kutlandı. Her 1 Mayıs’ta kapitalizme, onun emperyalizmine, her türlü sömürüye ve emeğe düşmanlığa meydanlarda lanetler okundu. Şehit emek­çiler ve emekten yana olanlar anıldılar. Bu meydanlarda emeğin, alın terinin kutsallığı, dünyanın tüm işçilerinin, emekçilerinin, ulusları­nın, halklarının kardeşliği sağır kulaklara, kör vicdanlara haykırıldı.

Yeryüzündeki bütün işçilerin, emekçilerin, emekten, kardeşlikten yana  olanların büyük alanlarda, kırlarda bir araya gelip “YAŞASIN TÜM DÜNYA İŞÇİLERİNİN, EMEKÇİLERİNİN KARDEŞLİĞİ!.. KAHROLSUN KAPİTALİZM, EMPERYALİZM, FAŞİZM, SÖMÜRÜCÜLER!..” diye hep bir ağızdan -dil, din, ırk, renk ve cinsiyet farkı ayırmadan- haykırmaları mazlum ulusları sömürenleri, çıkarları, ulusların düşmanlığında olanları, adi sömürücüleri, hırsızları, vurguncuları, talancıları, gaspçıları ve onların uşakla­rını, beslemelerini korkunç rahatsız etmektedir.

Bundan dolayıdır ki, demokrasiden, insan haklarından, hukuktan nasibini almamış, geri bıraktırılmış, aklın dışlandığı, küflü gelenek­lerin ve ilahların kurallarıyla yönetilmeye mahkûm edilmiş ülkelerin işçileri, emekçileri, onların dost ve kardeşleri her yıl 1 Mayıslarda polislerden cop, yumruk, tekme ve kurşun yemektedirler. Tutuklanıp en acımasız ilkel ve faşizan yasalarla yargılanıp zindanlara atılıp, orada yok olmaya terk edilmektedirler.

Zaten o ilkel düşüncenin sahiplerinden ve yandaşlarından aklı başında hiç kimse baklava-börek ve kuştüyü döşek, ipek yorgan bekle­memektedir.

1 Mayıs 1994 Pazar günü, EMEKÇİ BAYRAMI‘nda, Başkent Ankara’nın göbeğinde, tüm dünya kamuoyunun gözleri önünde, emekçi kardeşlerinin bayramına küçük kız yeğeniyle birlikte -yasama dokunulmazlığına güve­nerek- katılan SHP milletvekili SALMAN KAYA‘nın devletin koruyucu melekleri (!) polislerden yediği kıyasıya dayak karşısında yetkililerin-yetkisizlerin, ilgililerin-ilgisizlerin, duyarlıların-duyarsızların tutum, davranış ve sözleri trajikomik bir şekilde hicvedilmiştir. İsteyen ciddiye alır, istemeyen güler geçer ağlanacak ve üzerinde ti­tizlikle düşünülecek halimize…

 İşte olay hakkında görüş ve düşünceler:

TBMM DYP SIRALARINDA:

(Başbakan Çiller Meclis kürsüsünde günün olayla­rını dile getirmektedir. Bu arada SHP Milletvekili Salman Kaya’nın polislerden yediği dayağa ve ilgililerden hesap sorulacağına dair söz­ler etmektedir.)

—Ne işi varmış orda? Kim kendisine git ırgatların arasında dolaş, dedi. Biz kendisine her türlü rahatı sağlamadık mı? Bir gün bile milletvekilliği yapsa da, ömür boyu emeklilik hakkı, ayrıcalık tanımadık mı? Hem bunları kabul edeceksin, hem de emekçi dostu görüneceksin. Nankör herif! Bize, yani sınıfına ihanet ha!.. Oh olsun!.. Az bile yemiş yumruğu! Ne yani, orada baklava-börek mi yiyecekti? Halbuki aramızda olsaydı, biz kendisine ne güzel de çiğköfteler ikram edecektik.

 BAŞBAKAN ÇİLLER:

(TBMM’den korumaları eşliğinden çıkar, yeni aldığı teknolojinin son harikası zırhlı otomobiline yönelir. Gazetecilerin dayakla ilgili sorularına Amerikan Türkçesiyle cevaplar verir.)  — Yediği coplu yumruklar yanına ya kalacaktır, ya kalacaktır. Bundan öncekile­rin yanına kalmadı mı? Bacısının sözünü  dinlememek neymiş, anlamıştır. Ben kendisine “Oraya gitme, orada öcü var, demiştim. Yeniköy’deki bizim köşke git, orada Özer’le tavla oynar, balık tutar, Boğaziçi’ni seyre­derken Amerika’dan getirdiğim oyuncaklarla oynarsınız. Özer’e arkadaş­lık edersin, canı sıkılmaz canikomun. Özer’le tutacağınız balıkları ız­garada pişirir yersiniz” dedim. O, polislerden coplu yumruk yemeyi ter­cih etmiş. Yoksa orada ne işi varmış?..

 MECLİS BAŞKANI CİNDOROK:

(Paris’te Elize Sarayı’nı gezmektedir. Etra­fını saran gazetecilerin münasebetsiz sorularıyla karşı karşıya kalır. Kendini bilmezlere bir güzel insan hakları ve hukuk dersi verir, onlar da ağızlarının paylarını almış olacaklar ki, apışıp kalırlar).

— Cop yumruktan üstündür, polisin yumruk vurma hakkı… Pardon, “hukukun üstün­lüğü, insan hakları” diyecektim. Keşke yanımda buraya getirseydim. Monsieur Mitterrand’la birlikte Paris caddelerinde yürürdü. Yumruk da ye­mezdi.

Ne yani kardeşim sizin polisler vurmuyor mu? Neyse afiyet olsun. Pardon helal olsun… Öf be, kaya gibi kafası varmış, o kadar yumruğa dayandığı için tebrik ederim. Bak yahu ben gene ne diyorum, aklım ka­rıştı. Olmaz böyle şey, guguk devletinde… Pardon, hukuk devletinde yumruk yoktur. Ne arıyormuş orda? Bir milletvekilinin yeri Anadolu Kulübü’dür. Şey yani, Meclis’in çatısının altıdır…

 İÇİŞLERİ BAKANI MENTEŞE:

(Günün olaylarıyla ilgili gelişmeleri değerlendirmektedir. Gazetecilerin gıcık soruları karşısında çok değerli ce­vapları yanında, kendini bilmezlere ilginç de bir soru patlatır. Baka­lım bu değerli soruya cevap bulabilecekler mi?)

— Orada ne işi olduğunu bana ne soruyorsunuz. Gidin kendisine sorun. SAHİ ORADA NE İŞİ VARMIŞ? Yumruk atanları güçlü yumruklarından, tekmelerinden dolayı tebrik ederim. Onları üstün yumruklarından dolayı bir maaş ikramiye ile ödüllen­direceğim. Kaplanlar gibi saldırdılar, anasından doğduğuna pişman et­mişlerdir inşallah.

Pardon, sorumlulardan hesap soracağım. Hukuk dev­letinde herkese haddini bildireceğim…

 BAŞBAKAN YARDIMCISI KARAYALÇIN:

(“İyi Bir Sosyal Demokrat Nasıl Olu­nur?” adlı bilim kurgu bir roman okurken, gazetecileri karsısında bulur. Eğer olay anlattığınız gibiyse, bu iş burada biter. Ben gene de TRT’nin akşam haberlerini izledikten sonra sorularınıza cevap vereceğim. (TRT 1 akşam haberlerini izledikten sonra gazeteciler cevap için Karayalçın’ın karşısına dikilirler.)

- Yetti be artık!.. TRT’nin verdiği görüntüler bile insanı çileden çıkarttı! Ya bir de kazaren diğer özel kanalla­rı izleseydim, mutlaka kahrımdan ölürdüm herhalde… Neyse, Allah yardım etti de bizim Karadenizli Temel’in kaleme aldığı “İyi Bir Sosyal Demokrat Nasıl Olunur?” adlı bilimsel (!) eserini okuyordum. Sizlere de öneri­rin. Bayağı heyecanlı bir romandır.

Her neyse, Başbakan’la konuştuktan sonra yumrukçu polisleri ödüllendirmezse, pardon, görevden almazsa: “Bana Hükümeti yıktırmayın. Vallahi bu sefer ciddi söylüyorum. Ben gidersem Mesut gelir. Pardon, Refah gelir, hem senin kara çarşafın da yoktur, bu pahalılıkta seni masrafa sokarım”, cart-curt, yani bir şeyler derim işte! Ne bileyim yahu, aklı varsa gitmeyeydi oraya. Bak, ben ni­ye gitmedim? Dokunulmazlığına güvenmenin sonu budur işte. Dek durana tekme vurmazlar…

 BABA : 

 (Hiç beklemediği bir anda kara bulutların gelmesiyle birlikte çan şeklinde bir kayanın altına sığınır. Ramazan’da kaçırdığı bazı günlerin yerine kaza orucu tutmaktadır. Susuzluktan ve açlıktan mecali kalmamıştır. Fazla enerji kaybetmemek için hareketsiz bir şekilde ak­şamın olmasını beklemektedir. “Akşam olsa da Nazmiye hanımın yaptığı enfes dolmaları afiyetle yesem” diye düşünmektedir. Tam bu sırada münasebetsiz gazetecilerin baskınına uğrar. Malum soruya muhatap olur.)

- Gardaşım, şurda biraz istirahat edek, dedik. Beni burda da buldunuz. Sizin elinizden nereye gaçsak bir türlü gurtulamıyok. Gonuşacak meca­lim mi va? Oruçlu oruçlu adamın gonuşacak hali mi galıyor?

Yumruk gonusunda bana ne soruyorsunuz, ben devletin başıyım, gidin aşağıda hükümetin başına sorun… Amma mademki, sordunuz.. Gardaşım milletin vekili yeyecek başka bir şey bulamamış mı ki, gidip polislerden yumruk yiyor, cop yiyor, tekme yiyor? Hukuk devletinde yumruk yemek de ne oluyor?

Gelseydi bize, akşam iftar yemeğimde Salman Kaya’ya elbet bir yer bulunurdu. Nazmiye Hanımın yaptığı hindi dolmasını, zeytinyağlı dolmaları yerdi. İnsan bu gadar da saf olmaz ki gardaşım: “Yollar yü­rümekle aşınmaz” dedik diye, meydanlar da aşınmaz demedik ya…

Gosgocaman bir milletvekiline get de polislerden cop mu, yumruk mu ye, de­dik? Geçmiş olsun benim milletvekilime gardaşım. Benim görevim vatandaşıma “geçmiş olsun” demektir. Daha ne diyeyim, bundan iyi vazife ic­ra etmek olmaz. Daha fazla beni gonuşdurmayın sonra, “BABA siyaset ya­pıyor” derler…

 ANAP GENEL BAŞKANI YILMAZ:

(Temelleri yeni atılan MANTI PARTİSİ’nin inşaatıyla bizzat ilgilenmektedir. İşleri çok yoğundur, konuşacak vak­ti hiç yok denecek kadar azdır. Kimsenin kendisini rahatsız etmesini istemediği bir anda gazetecileri karşısında bulur. Hep aynı soru… So­runun cevabını o kadar ciddi bir şekilde verir ki, kelimelerini titiz­likle seçerken gazeteciler uzun aralarda küçük işlerini de hallederler.)

- Orada… ne… işi…  varmış?.. Görüyorsunuz ya… bizim…  elemana… ihtiyacımız vardır. MANTI PARTİSİ’nin… kurucu derneği… TÜSİAD’ın getir… götür işlerine bakardı. Üzerinden şefkatimizi… eksik… etmez, Komili sabunlarını…, yağlarını ikramiye olarak… verirdik. Partimizin… mantısından da beleş… yerdi. Beyler, kusura bakmayın size… daha fazla …. zaman  ayıramam.  Mantı Partisi’nin…  açılı­şında görüşmek üzere… güle güle…

 REFAH PARTİSİ GENEL BAŞKANI ERBAKAN: 

 (Ünlü iş adamlarımızdan, Kayseri eşrafından Hacı Fışfış’ın Isparta’da kurulacak olan “HACIYAĞ” fabrika­sının temellerinin atılışında bulunmaktadır. Başında Darende yapımı püsküllü bir yeşil fes, üzerinde Maraşlı Ökkeş Efendi’nin siyah şalva­rı, meşin terlikleri, kefen yaka gömleği, belinde Sütçü İmam’ın on metrelik pamuklu kuşağı ve elinde Nene Hatun’un Erzurum taşı doksan dokuzluk tespihi, tekbir getirerek dolaşmaktadır. Birden İSLAMA ÇAĞRI televizyonunun kamerasını ve mikrofonunu burnunun dibinde bulur. Münase­betsiz soruyla karşılaşır. Zaten tespih çekmekten, tekbir getirmek­ten yorgun düşmüştür.)

-Allahu ekber… Bismillahirrahmanirrahim… Euzubillahi şeytanı raciun… Bu ne münasebetsiz sorudur, aziz kardeşim?…”Salman Kaya orada ne arıyormuş?” ne bileyim yani ben… Tövbe estağ­furullah,  şu mübarek temelin atılışında o cenabet kelimeyi ağzıma al­dırmayın. Aziz kardeşim,   Rahmetli İmam Humeyni Hazretleri’nin o müba­rek fetvası geçerliğini korumaktadır:  “Salman Rüştü’nün katli vacip­tir, o mendeburu ortadan kaldıran cennetliktir” deyu. Bizim çocuklar, pardon polisler cennetlik olmak için “SALMAN” adını kimlikte görünce “SALMAN RÜŞTÜ” zannedip sonunu okumadan” cennete ilk giden ben olayım” diye yumruklamışlardır. Sonra da herhalde fark edip bırakmışlardır. Yoksa kesinlikle öldürmeden bırakmazlardı.

Eğer bundan sonra böyle bir olayın muhatabı olmak istemiyorsa, bizimkilerden uzak dursun. Kendisi­ne tavsiyem adını derhal değiştirsin. İkinci tavsiyem de Patates dinini bırakıp İslam’ı kabul edip aramıza gelsin.

ADİL DÜZEN’de öyle cop, yumruk yoktur. Kılıç-kal­kan vardır, huri-kılman vardır. Sahi ne işi vardı orda?.. Girsin bizim Refah’a, birlikte çıkalım Taksim’e…

Eh artık bana müsaade… Allahu ekber!.. Alllahu  ekberrrr!…  Allllllaahu   ekberrrrrrrr!….

 MHP GENEL BAŞKANI TÜRKEŞ:

(Atatürk Orman Çiftliği’nde karakeçi kı­lından yapılma bir çadır bulunmaktadır. Önünde bir kaç keçi bağlanmış, birkaç şaman kılıklı yağız delikanlı ve bir de köpek kırması bozkurt bulunan “OTAĞ” adı verilen çadırın içinde yamçisine sarılmış vaziyet­te ikindi uykusunu uyumakta olan Başbuğ rahatsız edilir gazeteciler tarafından.

Başbuğ, her hafta sonu Ortaasya bozkırlarının özlemini böyle gidermektedir. Uzatılan mikrofona ağır ağır davudi bir sesle kükremektedir.)

- Bu ne cüret!.. Beni gördüğüm düşümden ettiniz. Düşüm­de Ötüken’de Demirdağ’ın üstünden kılavuzum bozkurtumla uçsuz bucaksız Ortaasya’yı seyrederken, yanı başımda ak saçlı, aksakallı bir pir pey­da oldu. Bana diyordu ki, “Aha şu bozkırlar var ya, aha şu gök kubbe var ya… Bir gün bu gök kubbenin altında, bu bozkırların üzerinde al bir ata bineceksin, bütün Türkler peşinden gelecekler ve sen onların BAŞBUĞ‘u olacaksın… ” Beni tatlı düşümden ettiniz. Şimdi ben size ne deyim?

Neyse, oradan birer testi kımız alın da benim ve düşümün şere­fine kaldıralım.

Salman Rüştü’nün orada ne işi olduğuna gelince: O, da­ha yaşıyor mu yahu? Eceli gelen adam bizim bozkurtlara  başvuruyor yahu!.. (Salman Rüştü olmadığı, Salman Kaya olduğu hatırlatılır).

Canım, onun ne işi varmış? Orada yumruk yerine ne yiyeceğini zannediyordu ya­ni?  Buraya gelseydi, kengerli aş yer, kımız içerdik. Bizim Partiye kay­dını yaptırsın da komandolarım kendisine ok atmasını, kargı kullanma­sını öğretsinler. TURAN‘ı kurarsam kendisini Kargıcıbaşı yaparım… Hadi size güle güle… Ben yarım kalan düşümü tamamlayayım hele…

 DSP GENEL BAŞKANI BÜLENT ECEVİT:

(OR-AN’daki evinin çalışma odasın­da “güvercin ve barış” konulu duygu yüklü son şiirinin son düzeltme­lerini yapmaktadır. Kapısının ısrarla çalınmasına rağmen çevresine bile bakmamaktadır. Bu arada çatı katında, meydanlarda uçurulmak için ye­tiştirilen  “BARIŞ GÜVERCİNLERİ”nin yemini, suyunu vermekten gelen Rah­şan Hanım kapıyı açar, bir grup televizyoncu kameralarıyla içeri dalar, güvercin resimleriyle süslü duvarları ve itina ile yerleştirilmiş ki­tapların bulunduğu kütüphanesi görüntülendikten sonra, yorgunluktan tikleri atan Ecevit’e zum yapılır. Hoş beşten sonra Rahşan Hanımın dem­lediği çaylar içilir, kekler yenir. Söz dolaşıp çevrinir 1Mayıs olay­larına ve SHP Milletvekili Salman Kaya’nın polislerden yediği yumruk­lara getirilir.)

— Ben CHP Genel Başkanı iken Kıbrıs Barış Harekâtı’nda bile Makarios’a öyle yumruk atmamıştım. Helal olsun, o kahramanları kimler yetiştirdiyse, onları kutlamak gerekir. Sürüden ayrılanı kurt­ kapar. “Bana katılın” dedim, söz dinletemedim. Sahibine göre at nallarlar, liderine göre milletvekili döverler. Antilaik unsurlar devlet örgütüne çöreklenirken sen bunları görmeyeceksin. Partin sermaye yanlısı partiye koltuk değnekliği yaparken, sen dur demeyeceksin. Partin “İstikrar Paketi” adıyla “İstibdat Paketi”ni desteklerken, eme­ğin ve emekçilerin mezarını kazanlara alet olurken, sen susacaksın, oy’unla arka çıkacaksın. Atatürk düşmanları senin partinin iktidar orta­ğı olduğu bir dönemde, şeriat provaları yapacak, polisler kıllarını bile oynatmayacak, yapanın yaptığı yanına kâr kalacak, şeriat yanlı­sı bir parti lideri “iktidara geleceğiz, bu, kesindir. Kanlı mı olsun, kansız mı olsun?” diyecek. Senin bağlı olduğun partinin Genel Başkanı koltuk uğruna sümsüklenecek, sen sesini çıkarmayacaksın, oylarınla des­tek olduğun hükümet aymazlık içinde bulunacak.

Böyle bir ülkede, doku­nulmazlığına güvenip emekçilerle birlikte zavallı yeğenini de yanına alıp 1 Mayıs İşçi Bayramı yapacaksın. Bu kadar da saflık olmaz. (Alaylı bir şekilde gülerek) Ne işi varmış orda?

Bize gelseydi, Rahşan’ın hazırla­dığı tavşankanı çay içer, kekler yer ve güvercinlerin bakımında Rah­şan’a yardım ederdi. (Son yazdığı şiirinden bir iki mısra okuduktan sonra gelenleri uğurlar).

Mavi gökyüzünde ak güvercinler,

Uçar gider.

Ey  sosyal demokratlar!..

Arkamdan gelmezseniz,

Ümitlerim, barış dolu günler,

Kaçar gider!..

(Rahşan Hanım gelenleri uğurlarken, uğur getir­sin diye, üzerine yapışmış güvercin tüylerinden birer tane ikram eder).

 CHP GENEL BAŞKANI BAYKAL:

(Yeni açmış olduğu “Ok Atölyesi”nde son mo­del zehirli oklarının atış provalarını İsmail Cem’le birlikte yaparlar­ken, çay getiren garson onları gizliden kapı arkasında dinlemektedir.)

— İsmailciğim, bir ok eksik yapsak da olur. Bu Salman bu yumruklara da­yanamaz vallahi. Ya kırk güne kadar ölür, ya da SHP’yi terk eder bize gelir. İyi ki İnterStar’ı açmışım, ömrümde öyle yumruk görmedim. Yorum­cu Engin’in de neşeden ağzı kulaklarına varıyordu. Bu Engin’den yararlanmak lazımdır. SHP’ye iyi bindiriyor. Ergun Göknel’li, İSKİ’li yorumla­rına bayılıyorum. Kimin hesabına çalışırsa, çalışsın; düşmanımın düşmanı dostumdur.

 CHP GENEL SEKRETERİ İSMAİL CEM:

(Ok Atölyesi’nin ok atış poligonunda yapılan atışların bilimsel kayıtlarını tutmaktadır. Başarılı atışlar heyecandan heyecana sürüklemektedir.)

— Şefim, bu atışların bilimsel so­nucu göstermektedir ki, okların isabeti mükemmeldir, yönü varacağımız hedefi göstermektedir ve saplandığı hedefte ucundaki zehirler çok hız­lı yayılmaktadır. Panzehiri de bulunmayan bu zehirden nasibini alan tah­talıköyü, tedavi fırsatı da bulamadan boylar. Hedefimizin ortadan kalk­masında Salman Kaya’nın polislerden yediği meydan dayağı katalizör görevi yapacaktır. Gazetedeki köşeme bu dayak konusuyla ilgili bir duy­gusal makale de yazdım mı iş tamamdır. Bu fırsatı iyi değerlendirmek gerekir.

 TÜSİAD GENEL BAŞKANI KOMİLİ:

(Mantı Partisi’nde yediği mantıları sin­dirmek için, Sabancı ile birlikte Atlı Köşk’e kadar koşarlar. Köşkün bahçesinde terlerini soğutmak için hafif hafif kültür fizik hareketle­ri yaparlar. Boğaziçi’nin petrol kokulu havasını derin derin koklarlar. Bu kokuya yabancı olmadıklarından, özelleştirme adıyla üzerine konacak­ları KİT’lerin kokusuna benzetirler. Öylesine aşkla şevkle koklarlar, tatlı hayaller kurarlar ki, neredeyse kendilerinden geçerler.

Şişli’de işçilerin, emekçilerin haykırışlarıyla kendilerine gelirler. Derhal köşkün bekçi kulübesine dalarlar ve oradaki televizyonda kanaldan kanala zappink yaparak Ankara ve İstanbul’daki mitinglerden görüntüler izler­ler. Mitinglerde atılan sloganlar canlarını sıkar ve işçilerin bir araya gelmelerinden de çok korkarlar.

Polislerin Salman densizini ve ır­gatları perişan etmelerinden teselli buluyorlarken, İçişleri Bakanı’nın Ankara Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar’ı görevinden aldığı ve sorum­lulardan hesap sorulacağı sözlerini duyunca çılgına dönerler. Derhal ikisi birden telefona sarılarak DYP’nin içindeki köstebeklere telefon­lar ederler.)

- Derhal harekete geçin!.. Kazan  kaldırın!.. Ne demekmiş en sadık adamımızı görevden almak, sorumlulardan hesap sormak? Haddini bilmezlere haddini bildirmek, ne zamandan beri suç oluyor da haberimiz yoktur? Salman Kaya’nın ne işi varmış orda? Eğer canı sıkılıyorsa gel­sin Mantı Partisi’ne, getir götür işlerini yapar. Beleşten de mantı yer. Kendisine de bu yakışır.

Bir milletvekilinin görevi milletini, yani bizi dinleyip milletine, yani bize hizmet etmektir. Bize hizmetin ilk şartı özelleştirme için parmak kaldırmaktır. Hadi göreyim sizleri, va­zife başına…Marş marş!…

 ADI GİZLİ KENDİ MALUM BİR DYP’Lİ KÖSTEBEK:

 (Sabancı Ağa’ya beş daki­ka sonra derhal araç telefonundan telefon eder, bu konuşmalar bir ga­zetecinin telefonunda da tesadüfen dinlenir ve banda kayda geçer.)

— Ağam emrettiğiniz gibi derhal kazan kaldırdık. Kazanın dibi çok kara olduğundan BACI üzerinin pisleneceğinden korktu ve bize tatlı tat­lı gülerek şöyle söz verdi: “Hele ben biraderim Karayalçın’ın kazan kaldırmaması için, ‘gereği ya yapılacaktır, ya yapılacaktır!’ diyeyim. Orhan Taşanlar’ı birkaç günlüğüne Bolu Köroğlu Dinlenme ve Nara Atma Tesisleri’ne göndereyim. Bir hafta sonra ‘Orhan Taşanlar suçsuz bulun­du’ diye göreve iade ettiririm. Kısılan sesi ve yumruğu daha da güçlen­miş olarak görevinin başına döner.

O zaman atacağı naralardan Köroğlu bile Bolu Dağları’nı terk eder. Tabii Bacınız da, Bolu Beyleri de, pardon, TÜSİAD’çılar da rahat ederler. Karayalçın da Özelleştirme Yasası’ndan sonra  ‘ya gider,  ya gider’ ya da düştüğü bataktan partisini kur­tarma ümidiyle “emrimizden ya çıkmaz, ya çıkmaz” dedi. Emirlerinizi bekleriz Sayın Ağam! (Telefon aniden kesilir.)

 TOBB GENEL BAŞKANI YALIM EREZ:

(Bazı odalarının mertekleri bel verdiğinden kepmemesi için altlarına direk vermektedir. Kısa gelen bazı direklerin altını taşlarla beslemekte, uzun gelen direkleri de kör testere ile kesmekte iken elini paslı testereye kestirir, taşların altında kalan parmaklarının acısından canı fena halde yanar. Kendisini izleyenler homurtularından rahatsız olurlar.)

— Bak yahu şu halimize… Bir şey bili­yor sandık, usta diye başımıza belâ ettik. “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olduk.” Allah kahretsin nasıl da canım yanıyor, par ­maklarım kanıyor. Bu mertekler bu ağırlığı götüremezler, toprağı biraz alsak, bu sefer de dam akar.

Ne yapacağımızı şaşırıp kaldık: O kadar malzeme ve masraf boşa gitti. En iyisi kovmak galiba?.. Şu Salman da nerede kaldı? Sana yardım ederim, diye söz verip de gel­meyen adam yok mu? Ağzını burnunu kıracaksın… Sahi kırmak dedim de aklıma geldi. İnşallah eski solculuğu tutup da 1 Mayıs gösterilerine katılmamıştır. Kimlik kontrolünde “Salman” adını gören polisler, daha soyadına bakmadan, “Salman Rüştü” sanıp öldürmesinler. İşte o zaman bir çuval inciri berbat eder. Zaten aman Allah ile işler güç belâ ayakta durmaktadır. Bir de bu belâ ile uğraşmayalım… Bak yahu ben de ne düşünüyorum. Ne halleri varsa görsünler. Ustasının da, çömezlerinin de Allah belâlarını versin!.. Şu “Odalar”ın haline bak: Mertekler bel verdi, sıvalar döküldü, camlar kırıldı, kapılar yıldı;  daha da kötüsü şu halime bak, insan içine çıkamaz oldum…

 1 MAYIS DÜZENLEME KOMİTESİ BAŞKANI:

(TÜRK-İŞ Genel Merkezi’nde ken­dilerine ayrılan salonda 1 Mayıs “Emeğin Günü”  mitingleri ve olayları değerlendirilir. Başkan salonda bulunanlara elindeki yazılı metni okur.)

— 1 Mayıs işçinin, emekçinin, memurun, kısacası tüm emeğiyle ge­çinenlerin ağa-patron devletinin tehditlerinden, saldırılarından kork­madan, yılmadan bir güç olduğunu, bir çelik yumruk olduğunu, bükülmez bir bilek olduğunu, bilinçli bir irade olduğunu, bölmek, parçalamak isteyenlerin oyunlarına gelmediğini, şehitlerinin anılarını daima kalb­lerinde yaşatacağını, sömürünün, zulmün her türlüsüne sonsuza kadar dur diyeceklerini kararlı bir şekilde göstermişlerdir.

Polis copu, po­lis yumruğu, tekmesi, tokadı, silahı bizi asla yıldıramaz. Bizim asıl düşmanımız o copları, silahları, o yumrukları atan eller değildir, onları maşa gibi kullananlar, o acımasız emirleri verenlerdir. İçimizden biri olan Salman Kaya kardeşimize de, diğerlerine de geçmiş olsun, diyoruz.

Emeğin ve emekçilerin safında olan bir vatandaş olsun, dokunul­mazlık zırhına bürünmüş bir milletvekili olsun, polis copundan, yum­ruğundan böyle rezil bir düzende nasibini alacaktır. Salman Kaya’nın başına gelenler, tutum ve davranışları ağzından ‘emek’  sözü eden herkese ibret olsun. Kendisini kutluyoruz.

Amacımız: İnsanca yaşanılacak bir düzeni kurmaktır. Bunda kararlıyız!.. Salman Kaya’nın  “orda ne işi varmış?” diyenlere, Salman Kaya bulunması gereken yerdedir. Asıl sizin ne işiniz var orda?..

 AHMET KAYA:

(Beş yıldızlı bir otelin kral dairesinde Harika Avcı ile keyif çatmaktadır. Soyadı benzerliğinden dolayı boyalı basının fırsatçı bir muhabiri tarafından günün olayı değerlendirilmek istenir. Ah­met Kaya’nın Salman Kaya ile kardeş olduğu zannedilir. Ahmet Kaya entel bir sanatçı olmanın güzel bir örneğini verir.)

— Ben eskiden bira içer, “Birinci” tüttürürdüm, gecekondularda bitli yataklarda yatardım. Sanatımın ve sesimin sayesinde, beş yıldızlı otellerde Harika Avcı’nın, Küba purosunun ve İskoç viskisinin tadını keşfettim. En büyük “DEVRİM­Cİ” benim. Sosyalistim ve sapına kadar devrimciyim. Türkü söyler, vis­ki içer, puro tüttürür,  Harika Avcı’yı sever, beş yıldızlı otellerde yaşarım. Evrim yapmadan devrim yaptım. Bir devrimcinin varacağı en son yere vardım.

Ne bileyim, ne işi varmış orda? Soyadı benzerliği hemşerim. Salman Kaya benim kardeşim mardeşim değildir. Gidin Salman Rüştü’ye sorun, belki onun kardeşidir. Yediği yumrukların, copların tadını bir gün o da keşfeder. Helal olsun, dayanıklı adammış. Bir gün ona da coplu-yumruklu bir devrimci ezgi söyler, ilk kaseti de kendisine ilham kaynağım olduğu için yollarım…

 BÜLEND ERSOY:

(Ahmet Kaya’nın kaldığı beş yıldızlı otelin kuaföründe saçını yaptırmaktadır. Aptal muhabir yakalamışken günün olayı hakkında görüşlerine başvurur.)

— Ablası kurban olsun, acıdım vallahi… Sahipsiz garibim, cildi bozulmamıştır inşallah. Sahi ne arıyordu orda? Ayol, bana gelseydi, pedikürcüme yollardım, bir çırak arıyorlardı…

 ZEKİ MÜREN:

(Bülend Ersoy’un yanındaki koltukta kaşlarını çektirmektedir. Mikrofon ona uzatılır.)

—Hayat bazen tatlıdır, sevenler kanatlı­dır. Lakin yumruk çok acıdır. Bilirim yumruğun acısını… Bir filmimde kaza yumruğu yemiştim de hâlâ yanağımda tadını, pardon acısını unutamıyorum. Sahi ne işi varmış orda? Bana gelseydi kostümlerimi ütülerdi, bir ütücü arıyorum da…

KURULU DÜZENDEN YANA BİR GENÇ:

(Bir gece kulübünün diskoteğinde yaş­ları 14–30 arasında bulunan kızlı erkekli gençler çılgınlar gibi eğlen­mektedirler. Aslında buna eğlenmek de denmez. Daha doğrusu tepişmektedirler. Orkestranın çıkardığı cazırtılar cızırtıların şiddeti arttıkça pistte tepişenlerin sanki bir yerlerini köpekler ısırıyormuşçasına çıkarılan seslerden kimin ne yaptığını, ne dediğini anlamak için özel kurs görmek gerekir.

Erkeklerin elleri kızların kalçalarında, popolarında, kızların kolları erkeklerin boyunlarına dolanmış, yanak yanağa, dudak dudağa… Sık sık çiftler değiştirilmekte, yeni yeni acayip seksi figürler denenmekte… Fazla tepişmekten yorgun düşenler kanepelerde sarmaş dolaş… Adeta yeni bir kıta keşfeden kâşifler gibi birbirlerinin oralarını buralarını keşfetmeye çalışmaktadırlar…

Bir saniye bile birbirlerinin ora­larını buralarını mıncıklamayanlar, dudaklarını dişlemeyenler sanki suç işlemektedirler.

Bu tür yaşamın olağan olduğu bir çevrede onun dışındakiler insan bile sayılmamaktadırlar. Bu Tanju’ların, Mine’lerin kendini bilmezler tarafından rahatsız edilmemeleri için de kapıda bekleyen “badigart” adlı özel iki ayaklı köpekleri vardır. Bunlardan izinsiz içeri­ye sinek bile giremez.

Bu Tanju’ların, Mine’lerin anaları, babaları, çocukları bu tür hayatları kana kana yaşasınlar diye soygun, sömürü düzenini kurmuşlardır. Hoş, kendileri de “Mantı Partileri”nde anahtar çekimi kuralarıyla eş değiştirmektedirler ya…

Bu çocuklar da gelece­ğin büyükleri olarak, şimdiden diskolarda, barlarda, gece kulüplerinde bunun provalarını yapmaktadırlar. Bu hayatın yabancısı bizlere şunu demekten başka bir şey kalmıyor: “Eğlenin gençler, eğlenin doya doya!.. Gözünüz arkadan kalmasın, yaşayın çılgınlar gibi… Yiyin, için, giyi­nin, kuşanın, dökün, saçın, kırın. Her şeyi yok edin, edebildiğiniz kadar her şeyi, bol bol harcayın, har vurun, harman savurun… Bu dev­ran sizin…

Sizin düzeniniz devam etsin diye emekçiler dışarıda bay­ramlarını bile yapamıyorlar, coplanıyorlar, tekmeleniyorlar… Onların safında yer alan bir milletvekili bile kıyasıya yumruklanıyor… Sakın dışarıya çıkıp etrafınıza bakmayın, radyo ve televizyonların haber programlarını dinlemeyin, izlemeyin… Huzurunuzu bozan münasebetsiz görün­tülerden, basından, yayından uzak durun…

Oynayın hopur hopur… Zıpla­yın zıpır zıpır… Yiyin, için şapur  şupur… Keyfinizce yaşayın. Bugün devran sizindir, yarın olmayabilir, bugünün işini yarına bırakmayın.

Sakın meydanlarda, sokaklarda  -boş bulunup da dolaşmayın. Dolaşacağı­nız yerleri, gideceğiniz yerleri büyüklerinize danışın. Lüks arabala­rınızla Uludağ’a gidebilirsiniz. Yarış pistlerinde fink atabilirsiniz. Atlayıp bir uçağa istediğiniz bir ülkenin eğlence yerlerine günübirli­ğine gidip gelebilirsiniz, gelmeyebilirsiniz de…

Bu değirmenin suyu­nun nerden geldiğini düşünmeyin. O, büyüklerinizin işidir. Kesinlikle kalabalıkların, hele de aç kalabalıklarının arasına merak edip de ka­rışmayın. Sonra acı da olsa, bu değirmenin suyunun nereden geldiğini size öğretirler, belki de bu konuda son öğrendiğiniz şey olabilir. US­LU USLU DURUN, ANNE SÖZÜ DİNLEYİN…”

Neyse, barın bankosuna yaslanmış, ağzında vıcık vıcık sakız çiğneyen, bir yandan da viskisini yudumlayan, sakalından erkek olduğu anlaşılan pavyon kadını kılıklı bir gencin ya­nına elindeki mikrofonla disko muhabiri yaklaşır, günün olayları hak­kında sorular sorar, cevap ve görüşlerini alır.)

—Muhabir Bey, ayol dışarıda ne oluyor, bitiyor, ben ne bileyim. Babamla annem beni sabahleyin buraya bırakıp “Mantı Partisi”ne gittiler, anahtar çekilişi mi ne varmış… “Neyin anahtarı? Altın mı, platin mi?” diye sordum: “Büyüyünce anlarsın evladım” dediler. Sık sık anahtar çekilişi yaptıklarından ar­tık ilgilenmiyorum anahtarlarıyla… Bi keresinde annem “Cici çocuklar her şeyi sormazlar, anahtarları “İşyerinin kasasında koruyoruz” demişti.

Dışarıda ne olup bittiği beni ilgilendirmez. O polislerden yumruk yedi­ğini söylediğin Salman arkadaşa söyle, eğlenmek istiyorsa aramıza ka­tılsın. Burada bol bol eğleniriz. Ha sahi, damsız girilmez. Gelirken ya­nında bir dam getirmesi lazımdır. Bizim badigartların yanına polis molis yaklaşamaz. Bi keresinde bi grup polis buraya girmek istediler de, badigartlar bi güzel onları benzettiler. Bi daha yaklaşamadılar…

 VURGUN DÜZENİNE KARŞI BİR AYDIN:

(Nerde halktan yana bir eylem varsa, beni ilgilendirmez, dememiş, sonunda cop var, işkence var, tutuklanma var, müebbet hapis var, hatta ölüm var, zulümlerden zulüm beğenme var, dememiş. Biraz kenarda durayım, adam yerine konulmasam da rahat ederim dememiş. Düzenden yana olursam, bir kemik de benim önüme atarlar; ke­mirir keyfime bakarım dememiş. Bütün benliğiyle, tüm bedensel ve beyinsel enerjisini halkın yanında, halk için, hiçbir çıkar beklemeden, halkın mutluluğu için harcamış durmuş. Halk mutluysa kendini mutlu, halk mutsuzsa kendini mutsuz hissetmiş. Bütün bunları “Halk adamı” de­sinler diye yapmamış. Çok sevdiği halkının iyi taraflarını da görmüş, takdir etmiş, ilkel taraflarına da zaman zaman çok kızıp köpürmüş. Kötü bildiği şeylerin tekrarlanmaması için de elinden geldiği kadar ça­lışmış. İyi bildiği şeylerin de gelişmesi ve yaşaması için çabalamış, katkılarını esirgememiş. Kısacası, ucuz halk dalkavukluğu yapmadığı gibi, öyle olanlarla da amansız mücadele etmiş. Evinden daha çok kodeslerde yatmış, her türlü işkence tezgahlarından geçmiş, işte böyle bir insana Salman Kaya’nın polisler tarafından, milletvekili kimliği bilinmesine rağmen, yumruklanması nedeniyle mikrofon uzatılırsa neler söyler baka­lım.)

— Hani şu iki kurbağanın süt küpüne düşme hikâyesi var ya… Bana bu köhnemiş, çivileri gevşemiş, çürümüş,  kokuşmuş soygun düzenini yaşat­mak isteyenlerin bu ilkel, barbar, insanlık dışı çabaları ve yöntemle­ri hep o “iki kurbağa” hikâyesini hatırlatır.

Hikâye şudur: İki kurba­ğa bir süt küpüne düşerler, bunlardan bir tanesi kurtuluş ümidi görme­diğinden hiçbir çaba sarf etmez, kendini ölüme terk eder, ölür. Diğeri ise, kurtuluş ümidini kaybetmez, çırpınır durur. Sonunda süt mayalanır, katılaşır, yoğurt olur, üzeri kaymak bağlar, kurtuluş için çabalayan kurbağa da kaymağın üzerine çıkar, küpten dışarı atlar ve kurtulur.

Şimdi bu hikâyede olduğu gibi, bu bozuk düzen düzenbazları kendilerini süt küpünün içinde zannediyorlar, batmamak, kurtulmak için ikinci kur­bağa gibi çabalayıp sütün yoğurt olmasını, kaymak bağlamasını bekliyor­lar. Hâlbuki içine düştükleri süt küpü değil, asit küpüdür. Asit ise, kaymak bağlamadığı gibi, içine düşeni çırpındıkça bütün hücrelerine kadar yakar, yok eder.

Kara yobazların şeriat provaları karşısında el pençe duran polis, aydının, düşünürün, yoz eğitimi beğenmeyen öğrencinin, sendikal hakla­rı için mücadele eden memurun, hakkını arayan işçinin, emekçinin,  bay­ramını kutlayan çalışanların,   üretenlerin, emeğiyle geçinenlerin kar­şısında birden ninjalaşıyor.

Polis; soyguncunun, vurguncunun, talancının, rüşvetçinin, bankaları batıranların, Hazine’yi soyup Amerika’ya, İsviçre’ye kaçıranların, Çekiç Gücü bu vatanın bağrına bir hançer gi­bi saplayanların, halkın ekmeğini ve alın terini soymak için karşılık­sız para basanların, enflasyon-devalüasyon sarmalında ekonomik oyunlar­la halkın son lokmasına da göz dikenlerin, demokrasi diye zorokrasiyi, bilimsel düşüncenin ve aklın yerine dinsel inancı ve şeriatı getirmek isteyenlerin emrindedir.

Emeğinin yanı sıra aklını ve vicdanını satan­dan ne beklenirse, bugünkü koşullarda aldığı eğitimin gereği polisten de o beklenir. Sahibinin emrinde ve güdümünde yapması gerekeni yapan­ları kınamak da faydasızdır. Asıl kınanması gerekenler, yeteri kadar çaba sarf etmeyip, bu kokuşmuş düzeni üstelik de oylarıyla yaşatanlar­dır. Artık yeter, bu kadar da olmaz demesini bilmeyenlerdir… Salman Kaya, içinden çıktığı halkının yanında yer aldı diye dövüldü. Tersini yapsaydı belki bakan bile olurdu. Halkın gerçek iktidarında, ye­diği her yumruk bir istiklâl madalyası sayılacaktır. Bulunması gereken yerde bulunduğu için kendisini kutlar, esenlikler dilerim.

KARA BİR YOBAZ VE KENDİNİ BİLMEZ BİRİSİ:

(Cami avlusunda oralarına buralarına su sürerken mikrofona yakalanır.)

— Adı Salman ha, iyi olmuş… Humeyni efendimizin fetvaları vardır. Katli vaciptir. İslâm mücahitleri eninde sonunda hakkından gelecekti. O mendeburu geberten polisin yeri cennetliktir.

 SALMAN KAYA:

 (Kendisine uzatılan mikrofonlar ve kameralar karşısında, yumruk darbelerinden yüzü gözü parçalanmış bir durumdadır. Gayet sakin ve onurlu bir görünümde, kendisine yakışan bir üslupla cevaplar soruları.)

—Onlar polis olamazlar. Onlar insan olamazlar… Onlar belli bir ideolojinin kiralık militanlarıdırlar… Onlara bakınca insan olduğumdan utandım. Demek ki, kiralanan vicdan olursa, sonuç bu oluyormuş… Hal­kımın her gün tattığı şeylerden tatmak bana da nasip oldu. Kimse beni yıldıramaz, daima halkımın yanında olacağım!..

HALKIN VİCDANI:

 İşte benim gerçek temsilcim, benim sesim: Salman Kaya. Hakkım sana helal olsun, beni unutanlara da haram olsun!..

—————————

NOT: Bu hayali röportaj adı geçen olayın ardından tarafımdan ele alındı. Aradan yıllar geçti, değişen nedir? “Aynı hamam, aynı tas, değişen tellaklar oldu.” Hoyratlıklar azalacağına daha da arttı. Çağdaş bir hukuk devletinde bunlar asla olamazlar, olmamalıdır.

10.01.2013

Turaç Özgür

 

 

DÜŞÜNSEL, Masallar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SÜRGÜN ÖĞRETMENİN SAĞIR SULTANA SESLENİŞİ

                                                                                                                        KİŞİYE ÖZEL

SAYIN HİKMET ULUĞBAY

MİLLİ EĞİTİM BAKANI

ANKARA

 

Sayın Bakanım, hakkını ararken daha büyük haksızlıklara uğramış, bu­güne kadar hukuk ve adaletten başka arka aramayan, haksızlığa uğradığın­da susmayan, susturulamayan, bedeli ne olursa olsun sonuna kadar hakkını almaya çalışan; hakka, hukuka, insanca muameleye saygılı bir öğretmen ve yurttaşım.

Uğradığım haksızlıkları dile getirebilmek, “ben yaptım oldu” diyenle­rin yaptıklarının yanlarına kâr kalmaması, insan eğiten bir bakanlığın ba­zı personelinin insanlara ve öğretmenlere saygılı olması ve hukuka dayalı bir ülkede hukuka aykırı şeylerin yapılmaması için size sesimi duyurmak istedim. Beş kere Ankara’ya geldim, sizinle görüşemedim. Şahsınıza ait yazdığım yazılar ve fakslar verildi mi, verilmedi mi bilemiyorum. Durumum­da en küçük bir iyileşme olmadığından en son bu yazıyla sesimi ve feryat­larımı size duyurmak istiyorum. Buna rağmen hâlâ sesimi duyurmam olanak­sız ise, en son başvuracağım yer medyadır. Orada da sesimi duyuramazsam, hukuku bir yana bırakıp, beni anlamak istemeyenlere, ezmek isteyenlere karşı anladıkları yöntemlerle sonuna kadar uğraş vereceğim. Pes etmek do­ğama aykırıdır.

KONU ŞUDUR: Fransızca dersleri bilinçli olarak okullarda kaldırıldı. 27.2.1994′te Fransızca ve Almanca öğretmenlerinin ortak sorunlarını ve çö­züm önerilerimi dile getiren bir raporu bizzat Milli Eğitim eski Bakanı Sayın Nevzat AYAZ’a gönderdim. Bu raporun arkasından 21.04.1994 gün ve 295 sayılı karar değişikliği ile Talim Terbiye Kurulu ilgili branş öğretmen­lerine hiçbir önlem almadan maaş karşılığı olarak Türkçe derslerini dayat­tı. Bununla da yetinmeyerek, Personel Genel Müdürlüğü’nün 25.7.1996 gün ve 94372 sayılı genelgesiyle kanuna karşı hile yaparak, fiilen Türkçe öğret­meni olduk.

Fransızca öğretmeni olarak görev yaptığım Kocaeli ili, Gebze ilçesi Darıca Aslan Çimento End. Mes. Lisesi’nden geçici görevle alınıp, Kazım Karabekir İ. O. Okulu’na Fransızca öğretmeni (Türkçe okutmak üzere) veril­dim. Danıştay’a yürütmenin durdurulması ve kararın eski öğretmenlerin ka­zanılmış haklarını ihlal etmemesi için başvurdum. Danıştay olumsuz karar verdi. Ben başka bir branş seçmek istediğimi ve Türkçe ders veremeyeceğimi ilgili yerlere dilekçelerle bildirdim. Üçüncü geçici yerimden “mektep dahil ve haricinde öğretmenlik vekarına yakışmayan hareketlerde bulunmaktan ve huzur bozmaktan” hem ceza aldım, hem de 24.12.1996 gün ve 410/29 sayılı soruşturma raporundaki -güya- kendi isteğim bahane edilerek, gerçekten ise, Kocaeli ili sınırlarının içinden beni uzaklaştırmak isteyenlerin isteği ye­rine getirilerek, Yalova ili, Çiftlikköy – Sultaniye İ. Ö. Okulu’na Fran­sızca Öğretmeni (Türkçe okutmak üzere) atamam Personel Genel Müdürlüğü’nün 09.05.1997 gün ve 5688 sayılı kararnamesine göre yapıldı.

Kendi isteğimin koşulları kesinlikle yerine getirilmiyor ve hiçbir za­man da getirilmeyecektir. Bu, “kendi isteği” bahanesinin arkasına saklanıl­mış bir sürgündür. Bu sürgünün asıl sebebi: Kadromun bulunduğu Aslan Çi­mento End. Meslek Lisesi’nin lojmanlarından yararlanmak isteğimdir. Hak­sızlıklara boyun eğmeyişim ve sonuna kadar -usanmadan- hak arayışımdır. Türkçe derslerine girmemek için direnmemdir.

“İlimizde Fransızca öğretmenine ihtiyaç yoktur. İI dışında kendi bran­şında görevlendirilsin” diye beni Yalova’nın ücra bir köşesine atıyorlar, ilgili yerlere Yalova ilinde Fransızca öğretmenine ihtiyaçlarının olmadı­ğını belgelendirip, bulunduğum yerde Türkçe derslerine razı olduğumu, il dışına zorla gönderilirsem hem ailecek perişan olacağımı, hem de kesinlik­le Fransızca’nın dışında başka bir derse girmeyeceğimi, bunun da yeni sorun­lar getireceğini bildirdim. Bakanlık isteklerimi kabul etmişken, İl Milli Eğitim Müdürü beni yumruklu-hakaretli tehditlerle okulumdan attırdı. Yalo­va başlatmak istemiyor, ben zor durumda kalırsam istifayı düşünüyorum. Be­nim durumum ne olacak, 5 kişilik ailemle sürgünü hak edecek ne yaptım? Bi­rilerinin kaprisleriyle ve zorbalıklarıyla eğitim kurtulur mu?

Gereğinin yapılmasını ve tarafıma acele bilgi verilmesini saygılarımla arz ederim.

20.07.1998

Turaç ÖZGÜR

(İmza)

TEL/FAX (Ev): 0.262.7452779

Cami Mh. Ali Arıcan Cd. 28/A 14

41700 Darıca-GERZE

———————————

NOT:   Bu yazıyı kendi faksımdan MEB Özel Kalem’inin faksına faksladım; kuşçu partinin Milli Eğitim Bakanı tenezzül edip bir yanıt vermediler.

Bakanlıklar, DİLEKÇELER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MESLEKİ ÇALIŞMALARLA İLGİLİ ÜCRET ADALETSİZLİĞİ

            Sayın Mehmet Sağlam

            Milli Eğitim Bakanı

            Ankara

 

İLGİ: M..E.B. İlköğretim Genel Müdürlüğü’nün “Mesleki Çalışmalar”la ilgili 21.05.1977 gün ve B.08.0.İGM.0.08.03.04-322/3387 sayılı yazısı.

İlgi yazıda ücret bakımından ilköğretim okullarında 1. kademe öğretmenleri ile 2. kademe öğretmenleri arasında aynı ortamda aynı işi yapmalarına rağmen 2. kademe öğretmenlerinin aleyhine bir durum yaratılmaktadır.

Sorumluluğumuz aynı olacak, aynı ortamda aynı çalışmaları yapacağız, ama ücrete gelince branş öğretmenlerine yasa gereği ücret ödenmeyecektir. Bu uygulama Anayasa’nın eşit işe eşit ücret ve eşitlik ilkesine aykırıdır.

Biz, branş öğretmenleri ilköğretim okullarında sınıf öğretmenlerinin yönetiminde zaten yönetilerek büyük haksızlığa uğradığımız kanaatindeyiz.

Aynı çatının altında sınıf öğretmenleri tarafından idare edilen öğretmenlerin gururları incinip meslekten soğudukları yetmiyormuş gibi, bir de sınıf öğretmenlerinin kaprisleriyle muhatap olmak zorunda kalıyoruz. Üstelik aynı çatının altında çoğunluğu, yorgun sınıf öğretmenleri ve dışardan ücretle gelen -öğretmenlikle ilgisi olmayan- öğretmenlerle idare edilmeye çalışılan 2. kademe tamamen elden çıkıyor, yaş seviyelerine göre davranış bozuklukları ve aşırı disiplinsiz öğrencilerin olduğu bu okullarda adeta çile çekiyoruz.

İlköğretim okullarının 2. kademesinde Türkçe dersleri branşları lağvedilen Fransızca ve Almanca öğretmenleriyle, diğer branşlarda da ortaöğretimde dışlanmış herhangi bir idari görev bulamamış branş öğretmenleriyle idare ediliyor.

Branşları lağvedilen öğretmenler olarak başta ben, bu tür okullarda İngilizceden ısrar edilip, bu derslerin öğretmenlikle ilgisi ve bilgisi olmayanlar tarafında doldurulduğunu görmeye katlanamıyoruz. Ne yapılmak isteniyor? Amaç biz Fransızca ve Almanca öğretmenlerini usandırıp atmak ise, bunu doğrudan yapabilirsiniz. Nasıl olsa Türkiye’de Anayasa ve yasalar bol bol çiğneniyor. Biz, derdimizi kime anlatacağımızı bilemiyoruz.

Bizden Türkçe öğretmeni olarak yararlandığını zannedenler sanırım büyük bir yanılgı içindedirler. Başta adam yerine konulmadığımız, dinlenmediğimiz için Bakanlığa kırgınız, sonra da bu meslekten nefret etmeye başladık. Sesimizi yukarılara duyuramayanlar en başta Türk milletine ve Türk gençliğine büyük haksızlıklar ediyorlar. Bunun sonucunu en kısa zamanda tüm ilgililer ve millet yaşayarak görecektir.

Branşı lağvedilen öğretmene dayatma yapmak yerine onlara ne yapabilecekleri konusunda danışmak ve daha insancıl çözümler üretmek varken, neden bu dayatmalar devam ediyor? Özgür olan ve özgür olduğuna bütün içtenliğiyle inanan öğretmenler ancak onurlu ve özgür düşünceli vatandaş yetiştirirler.

Branşlarında kendilerine ihtiyaç duyulan yüzlerce, belki binlerce Türkçe öğretmenleri neden idari görevlerde ense büyütüyorlar? Bu görevleri branşları lağvedilen öğretmenler yürütemezler mi? Niçin yürütemezler? Bunu bilmek ve görmek de bizi çileden çıkarıyor.

Dünyada tüm insanlar daima yukarılara çıkmak isterler. Çalışmaları ve bilgileriyle buraya varanlar mutlu ve başarılı olurlar. Birtakım özel nedenlerle yukarılardan benim gibi branşı lağvedilerek çukura yuvarlananlar hem mutsuz, hem de başarısız olurlar.

Bir yere birilerinin idareci olması gerekiyorsa; o kişinin emrinde bulunanlardan kıdem bakımından, tahsil bakımından, statü bakımından, liyakat bakımından daha ileride olması gerekmez mi? Ortaöğretim öğretmenlerini uyduruk yüksek okul diploması alanların emrinde çalıştırmak ne insafa sığar, ne vicdana, ne de bilime…

Saygılarımla bilgilerinize arz ederim.

25.06.1997

Turaç ÖZGÜR

Fransızca öğretmeni

ADRES: Darıca Aslan Çim. End. Mes. Lisesi

(Kâzımkarabekir  İ.Ö.O. geçici Türkçe öğrt.)

NOT :  Bu yazı M.E.B. Özel Kalem’in faksına fakslandıktan sonra aşağıdaki yazılarla yanıtlar verildi. Daha sonraki yıllarda da ücret adaletsizliği düzeltildi. Ayrıca, 2. kademelerden sorumlu bir branş öğretmeni müdür yardımcısı olarak görevlendirilmesi kararlaştırıldı. Ama uygulamada herkes bildiğini okudu.

 

T.C.

KOCAELİ VALİLİĞİ

GEBZE

İLÇE MİLLİ EĞİTİM ÜDÜRLÜĞÜ

 

SAYI : 120 / 6324

KONU : Ders ücreti                                                                                       20.08.1997

 

KAZIM KARABEKİR İLKÖĞRETİM OKULU MÜDÜRLÜĞÜ’NE

                                                                                                                          GEBZE

Okulunuz öğretmenlerinden Turaç ÖZGÜR ‘ün ders ücretine ilişkin vermiş olduğu dilekçe hakkında, Bakanlığımız Personel Genel Müdürlüğünden alınan 08.07.1997 tarih ve 4686 sayılı yazı örneği ekte gönderilmiştir.

Bilgilerinizi ve gereğini rica ederim.

 

Enver FATİHOĞLU

İLÇE MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ

Eki : 1   KAZIM KARABEKİR

İLKÖĞRETİM OKULU

GELEN EVRAK

TARİH : 25.081997

SAYI    :  639

 

T. C.

MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI

İlköğretim Genel  Müdürlüğü

 

SAYI    :   B.08.0.İGM.0.08.03.04 / 243 *  4686                                             08.07.97

KONU  :  Ders  Ücreti                                                                                           ANKARA

KOCAELİ VALİLİĞİNE

(Milli Eğitim Müdürlüğü)

İLGİ   :  a) Turaç ÖZGÜR’ün 25.06.1997 tarihli fax dilekçesi.

b) M.E.B.İlköğretim Genel Müdürlüğünün 21.05.1997 tarih ve 3387 sayılı genelgesi.

İLGİ (b )genelge ile Öğretim yılı başında ve sonunda mesleki çalışma­lara katılan ilköğretim kurumlarında görevli sınıf öğretmenlerine ek ders ücretinin ödeneceği, ilköğretim kurumları II. Kademe öğretmenlerine ise ödenmeyeceği hususunun bildirildiği, ancak; bu durumun I. kademe öğretmenleri ile II. kademe öğretmenleri arasında aynı ortamda aynı işi yapmalarına rağmen II. kademe öğretmenlerinin aleyhinde bir durum olduğunu belirten Turaç ÖZGÜR’ün İLGİ (a) dilekçesi incelenerek ilişikte gönderilmiş­tir.

İLGİ (b) genelge ile 86/10340 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yürürlüğe konulan İLGİ (c) esasların 4. maddesi 2. fıkrası gereğince öğretim yılı başında ve sonunda mesleki çalışmalara katılan sınıf öğretmen­lerine ek ders ücreti ödeneceği, ilköğretim kurumları II. kademe öğretmen­lerine ise mesleki çalışmalar için ders ücreti ödenemediğinden maaş karşılığı okutmak zorunda oldukları ders saatleri kadar mesleki çalışmalara katılmaları gerektiği bildirilmiştir.

Bu sebeple adı geçen şahsa yazımız doğrultusunda bilgi verilmesini rica ederim.

A.Ekrem YANGIN

Bakan a.

Genel Müdür

(İmza)

 

EKLER:

EK -l Dilekçe

 

Bakanlıklar, DİLEKÇELER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YABANCI DİL ÖĞRETMENLERİNE TÜRKÇENİN DAYATILMASI

Sayın Mehmet SAĞLAM

Milli Eğitim Bakanı

Ankara

 

Çağdaş, laik, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğünü kabul etmiş, Atatürk  İlke  ve  Devrimleri’ne  sadakatle bağlı, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı’nın en zirvesinde görev yapma onuru ve gururunu taşıyorsunuz. Sizi tebrik eder, görevinizde başarılar dilerim.

Yukarıdaki tanıma uygun olarak, ben Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür bir yurttaşı ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın onurlu bir eğitim emekçisiyim. Ba­şıma gelenlere katlanmam ve şu anda bir öğretmen olduğum için gururlanmam, onur duymam olanaksızdır.

Size 13.12.1996′da da üç sayfalık bir faks çekmiştim. Elinize geçmeyeceğini, buruşturulup bir çöp sepetine atılacağını bile bi­le bu yazıyı da fakslıyorum. Bundan sonraları da elinize geçmeyeceğini, buruşturulup çöp sepetine atılacağını bile bile sesimi duyuruncaya ka­dar yazıp faks çekmeye devam edeceğim. En son ümidim, belki bir gün çöp sepetleri dile gelir, gerçeğin sesi duyulur. Eğer o beklenilen sesler du­yulmaz ve gereği yerine getirilmezse, kimse sebep olabileceği tarihi so­rumluluktan, bunun doğuracağı sosyolojik olgulardan  yakasını kurtaramaz.

Sayın Bakanım, Milli Eğitim’in okulları “OYALAMA KAMPLARI”na, tekke ve zaviyelere dönüştürülüyor.

Sınıflar aşırı kalabalık, bilsin bilmesin her yıl geçirilen her seviyedeki ve disipline edilmemiş, disipline edilmesi de olanaksız öğrenci ardiyeleri görünümündedir.

Çağdaş eğitim araç ve gereçlerinin girdiği okul sayısı çok azdır.

Öğretmenleri derleme toplama, genellikle boşluk doldurmaya yönelik, eğitimle ve öğretmenlikle ilgisi ve bilgisi olmayan, ucuza tutulan oya­layıcılar gibidir …

İdareciler, işgal ettikleri makamlara paraşütle atlamış veya ışın­lanmış kişilerden oluştuklarından görev yaptıkları makam ve mevkileri babalarının çiftliği zannettiklerinden oraları birer “TEKKE” ve “ZAVİYE” olarak kullanmaktadırlar. İş böyle olunca, öğretmenlere “MÜRİT”, öğren­cilere de geleceğin  müritleri  “ÇÖMEZLER” gözüyle bakılmaktadır. Selamlaş­malar:  “Selamünaleyküm” ve “Aleykümselam”dır. Bunun dışında, resmi se­lamlaşma olan “Günaydın”,  “Tünaydın”, “iyi günler”, “hoşça  kalın” tarihe karıştığı gibi, o tür selâm verenler derhal dışlanır, hizaya getirilir. Benim gibi getirilemeyenlerin de vay haline… Sürüm sürüm süründürülür, her halükârda bir punduna getirilip ceza verilir…

Makama uygun adam yerine, ayrıcalıklı adama uygun makam, baş koşuldur. Bundan dolayı yazılı yasalar, yönetmelikler, kararlar, genelgeler vs. vız gelir tırıs gider. Kural bu olunca, kalabalık sınıflardan ders vermek çilelerden çile beğenmek olduğundan, ayrıcalıklı kişiler (Branş­larında aşırı derecede ihtiyaç olduğu halde, sanki onlar olmadan olmaz­mış gibi) emekli oluncaya kadar rahat edecekleri uygun  bir makama paraşütlenirler veya ışınlanırlar. Bu paraşütlenenlerin veya ışınlananların doldurmaları gereken boşlukları ise, ülkeyi müstemleke ülkesi olmaktan kurtarmak (!) için  Fransızca ve Almanca sınıflar açmayarak, önce onlar kıza­ğa alınır, daha sonra da Talim Terbiye Kurulu’nun 29.12.1993  tarihli ka­rarı 21.04.1994 gün ve 295 sayılı kararıyla değiştirilir, bu karar yasal dayanak gösterilerek Fransızca ve Almanca öğretmenleri kulaklarından tu­tularak, gönüllü olup olmadıklarına, yapıp yapamayacaklarına bakmadan, maaş ve zorunlu ücret karşılığı Türkçe dersleri boşluğu doldurulmaya ça­lışılır. Ama boşuna, gedik o kadar büyük ki, geri kalan boşluğu doldur­mak için İngilizce sınıfları da kapatmak gerekir. Hem o zaman ülke ta­mamen müstemleke ülkesi olmaktan belki kurtarılır. Bunu başaran da Fatih’in gerçek torunu olduğunu ispat eder, ikinci Fatih olur.

Sayın Bakanım, işte ben branşı elinden zorla alınan, Türkçe dersi boşluğunu zorla doldurmaya mahkum edilen Fransızca öğretmenlerinden sadece biriyim. Hakkımı aramak için yazdığım her dilekçe başına cezalar alıyor, tehdit ediliyor ve oradan oraya sürülüyorum.

“Branşım olan Fransızcayı unutmak üzereyim. Hemen hemen hiçbir okulda branşı İngilizce olan öğretmen olmadığı halde, neden Fransızca bölümler açmıyorsunuz? ” diyorum. Ceza alıyor, sürülüyorum. Amirlerime karşı gelmiş sayılıyorum. “Mektep dahil ve haricinde muallimlik vakarına uyma­yan davranışlar gösteriyor ve huzursuzluk çıkarıyorsunuz ” diye verilebilecek uygun bir ceza ile suçlandırılıyor, doğru dürüst savunma almadan alelacele daha önceden kararlaştırılmış cezam geliyor.

“Ben Türkçe ile yakından uzaktan ilgisi olmayan bir eğitim aldım. Bitirdiğim fakülte bir eğitim fakültesi değildir, ek branşım falan yok­tur, Türkçeden sınıfta kalacak kadar geriyim. Fransızca olmazsa başka bir branş seçmeme, yetişmeme fırsat verilsin. Örneğin “Rehber Öğretmen­lik” gibi… O zaman seve seve yaparım. Başarılı da olmak için elimden geleni yaparım. Ama bana kimse zorla istemediğim bir branşta yasası ol­mayan, olsa  bile kazanılmış haklarımı hiçe sayan hukuk dışı düzenlemeler­le Türkçe öğretmenliği yaptıramaz” diyorum. Arkasından sorgusuz sualsiz cezalar, sürgünler, göz korkutmalar geliyor.

“Madem Türkçe öğretmenlerine ihtiyaç vardır. Devlet neden tedbir almıyor? Halen ihtiyaç olmadığı ileri sürülen Fransızcadan ve Almancadan öğretmen yetiştirmek için eğitim fakültelerine neden her yıl yüzlerce öğrenci alınıyor? Türkçe öğretmenliğine her yıl 295 öğrenci alınırsa elbet açık kapatılmaz, Türkçe boşluğunu doldurmak için bize mi güveniliyor? Türkçe öğretmenleri, kendilerine ihtiyaç olduğu halde, neden idari görevlerde tutuluyor? O görevlerde tutulmaları da  yönetmeliklere göre suçtur. Önce onları Türkçe derslerine döndürünüz. Ondan sonra vatan-millet nutuğu atınız” diyorum. Arkasından gelsin sürgünler, cezalar…

Sayın Bakanım, korkutmalarla, yıldırmalarla, sürgünlerle, ezalarla, cezalarla bir yere varılmayacağını bir eğitimci bir bilim adamı olarak çok iyi bilirsiniz. Biz değişik inananlar, inanmayanlar, farklı düşünen­ler, fikir üretenler bu ülkenin paryaları, köleleri, tutsakları, yüzsüz konukları değiliz. Herkes, makamı ve görevi ne olursa olsun, haddini, hu­dudunu, terbiyesini bilsin… Bilmeyenlere birileri bildirdiğinde iş iş­ten geçmiş olur. Kimse çağdışı, hukuk dışı yasa ve yönetmelikleri beyaz adamın elindeki kırbaç gibi, canı öyle istiyor diye, kullanıp bizi ülke­nin zencileri gibi görmesin. Ben ve benim gibiler için insanlık onuru meslek­ten de, her şeyden de önce  gelir…

Bilinmesinde fayda vardır. MGK’nın son kararı güçlükle zapt edilen sıkılı yumruğun işaretidir. Kimsenin yap­tığı yanına kâr kalmaz. Makamlar insanlık onuruyla oynayanları kurtarmaz. Hak etmediğim cezaları ve sürgünleri yiye yiye hazımsızlık başgöstermeye başladı. Ben ve benim gibilerini oradan oraya sürüp, ceza üstüne ce­za verenlerin haddi bildirilmelidir. “Otursun oturdukları yerde.. Rahat mı battı?” dedirtmesinler.

Bugün için kendi çıkarlarımı nasıl savunuyorsam, bir gün ülkemin ba­şı iç ve dış düşmanlarla dertte olduğunda hiç tereddüt etmeden, onu kur­tarmak ve bayrağını göklerde sonsuza kadar dalgalandırmak için de aynı şeyi gözümü kırpmadan yaparım. Çanakkale’de vatanı için şehit olan de­demin kemiklerini sızlatmam. Ama bana ceza üstüne ceza, sürgün üstüne sürgün veren Çapanoğulları’nın torunlarının aynı şeyi yapacaklarından şüphem vardır. Hatta, ülkeyi bırakıp kaçacaklarından eminim.

Ben karnımı doyurmayan öğretmenlik maaşımın üzerine babadan dededen kalanları satıp savıp, güçlükle yaşamaya çalışırken, bana fazilet dersleri verenlerin, beni oradan oraya süründürenlerin, peşin hükümle sorgulamadan ceza verenlerin zavallı velilerin sırtından, öğrencilerin harçlıklarından ve layık olmadıkları makamları nasıl kötüye kullanarak köşe olduklarını görmeyen göz “kör gözdür”. İnsan neyi görmek istiyorsa onu görür. Kötülük arayan göz güzellik, güzellik arayan göz de kötülük göre­mez. Kötü niyetli bir makam sahibinin elinde çağdışı kalmış disiplin yö­netmeliğiyle, istenirse, cennetin baş meleği olan Rıdvan meleği bile ipe gitmekten kendini kurtaramaz.

Gereğinin acilen yapılmasını saygılarımla arz ederim.

09.03.1997

Turaç ÖZGÜR

(İmza)

 

ADRES:

Darıca Aslan Çim. End. Mes. Lisesi Fr. Öğrt.

(Kazım Karabekir İ.Ö.O.Geçici Türkçe Öğrt.)

Darıca – Gebze / KOCAELİ

 

NOT:  Bu yazı kendi faksımdan MEB Özel Kalem Müdürlüğü’nün faksına aynı tarihte gönderildi. Bana olumlu ya da olumsuz bir yanıt gelmedi.

 

Bakanlıklar, DİLEKÇELER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MEB’DE NORM KADRO’NUN BABASI KİM?

SAYIN MEHMET SAĞLAM

MİLLİ EĞİTİM BAKANI

BAKANLIKLAR / ANKARA

Ankara Üniversitesi Dil – Tarih ve Coğrafya Fakültesi Fransız Dili  ve  Edebiyatı 1975 mezunuyum. 15.01.1976’da  Elbistan Mükrimin  Halil Lisesi’nde  aynı yılın Kasım ayında askere gidinceye kadar kadrolu Fran­sızca öğretmeni  olarak görev yaptım.

Yabancı dilimden dolayı Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı  İstihbarat Başkanlığı’nın bünyesinde değişik şubeler­de başarılı bir asteğmen  olarak askerliğimi yaptım, amirlerimden iltifat gördüm, ödüller aldım, teskere  bırakmam teklif edildi.

31 Ocak 1978’de askerlikten ayrıldım, 9 ay boş gezdikten  sonra çevremin baskısıyla öğretmenliğe başvurdum. 1 Kasım 1978’de kura  ile  Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’ne Fransızca öğretmeni olarak tayin oldum. 3 yıl  orada çalıştıktan sonra Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emirleriyle Gaziantep Gazi  Ortaokulu’na  Fransızca öğretmeni olarak sürüldüm. Bu haksız durumu Milli Eğitim  Bakanlığı’na  bizzat  giderek protesto ettim, derdimi kimseye anla­tamadım.

Ancak bir yıl bu haksızlığa dayanabildim, ailevi sebepler ileri sürerek  (Gerçekten ise, Sıkıyönetim’i protesto ederek) istifa ettim, is­tifamın kabulünü  beklemeden Elbistan’a  köyüme  gittim. inzivaya çekildim.

3,5  yıl hem çiftçilik yaptım hem de fakülte bitirmenin boş olduğunu gö­rerek kafamdaki bilgi  eksikliğini tamamlamak için kendimi okumaya, araş­tırmaya verdim, yüzlerce kitap  okudum. Kafam bilgiyle doldukça çevremle uyumsuzluğum daha da arttı, istenmeyen adam  durumuna düştüm.

Tek çıkar yolun öğretmenliğe yeniden başvurmakta olduğunu zannederek, 15 Mayıs 1986 ‘da Elbis­tan Gazi Mustafa Kemal Ortaokulu’na Fransızca  öğretmeni olarak atamamı yaptırdım. İlk günler benden vebadan kaçarcasına kaçan bir kısmı öğrencim olan meslektaşlarım daha  sonraları beni görmeden duramaz oldular.

Bu durum, ilçe milli eği­timdeki beceriksiz, liyakatsiz, oraya paraşütle gelenleri rahatsız etmeye başladı ki, hiç sebep yokken istemememe rağmen, Elbistan  Endüstri  Meslek Lisesi’ne  tayin  edildim. Amaçları, oradaki  kullandıkları  gençler  beni  ez­sin,  kaçırsın veya yok etsinler.

Kısa zamanda beklenenin tam tersi oldu. Bundan  rahatsız olanlar, boşta kalan Fransızca öğretmenleri olduğu halde, üstelik maaş  karşılığını fazlasıyla doldurmama rağmen, okuluma yakınlığı­nı ileri sürerek,  beni bıktırıp kaçırmak için Elbistan Ticaret Lisesi’nin Fransızca derslerini de üc­retli olarak, Kaymakamlık  oluruyla  bana  yüklediler. Önce direndim, girmek istemedim. Beni “kınama”  cezası ile onurlandırdılar.

Daha sonra bana çok uzak olan Elbistan İmam Hatip  Lisesi’ni gösterdiler. O okula ise yeni gelen Elbistan Askerlik Şubesi Komutanı’nın  eşi tayin  olmuştu. Ona kıyak çekmek için beni görevlendirmek istediler. Oraya  gitmemek  için Ticaret  Lisesi ‘ni  de kabul ettim. Kısa  zamanda  oradaki  öğrenciler de beni sevmeye başladılar. Bütün bu durumlar, aksini bekleyen  amirlerimi çileden çıkarmaya yetti.

En sonun­da tayin istedim. İskenderun Nardüzü  İlköğretim Okulu’na Fransızca  öğret­meni olarak tayinim yapıldı, oraya gidip göreve başladım, okulun yabancı dili İngilizce olduğu için bana maaş karşılığı  olarak Türkçe verildi. Bunu reddedip orada kalmamak için mücadele ettim.

Tayinimi  Elbistan Endüstri Meslek Lisesi’ne büyük mücadelelerden sonra tek­rar yaptırdım. Bu sefer amirlerim küplere bindiler, benimle daha fazla uğraştılar, canları sıkıl­dıkça bana yer gösterdiler, cezalar verdiler.

Sonunda dayanamayıp tayin istedim. Kocaeli’nin Gebze ilçesi Darıca Aslan Çimento Endüstri Meslek Lisesi Fransızca öğretmenliğine tayin oldum. 1992′den beri Fransızca öğretmeni kadrosu ile aynı okuldayım. Ama geçici görevle maaş karşılığı üç yıldır değişik okullarda görev yapmaktayım.

Eski  Milli  Eğitim Bakanı Sayın Nevzat Ayaz’a  “Fransızca  ve  Almanca Öğretmenlerinin Ortak  Sorunları  ve  Çözüm  Önerileri”  konulu bir  raporu  27.02.1994’te  gönderdim.  Bana  teşekkür  edileceğine,  M. E. B.  Talim  Terbiye  Ku­rulu 29.12.1993  tarihli 523 sayılı  kararını 21.4.1994  gün  ve  295  sayılı kararla  değiştirerek, ben ve benim durumumda  olanları canından bezdirerek cezalandırdı.

Üstelik, M.E.B. Hizmetiçi Eğitim Dairesi Başkanlığı’nın 11.3.1994  gün  ve 311. Üst.Öğr. Şb. 999 sayılı valiliklere gönderdiği genelgesin­deki  koşulları yerine  getirmeyerek ilgili  genelge ve karar hükümlerini ken­disi ihlal etti.

Fransızca  ve Almanca öğretmenlerini eğitim politikasının yıllanmış küflü sorunlarına çözüm üretmek için uyduruk, düşünülmeden, bilimsel ve yasal  dayanaktan  yoksun  karar ve genelgelerle  çözmek için “TÜRKÇE ÖĞRET­MENİ”  yapmak kolaydır. Nasıl olsa anayasa ve hukuk ayaklar  altındadır.  İn­san  hakları  da ne oluyor? Öğretmen dediğin de kimdir? Silsile yoluyla alttakilerin kul ve  köle  olduğu bir düzende yaşıyoruz sanki…

Talim Terbiye Kurulu’nun 295 sayılı kararıyla Gebze Kazım Karabekir İlköğretim Okulu Türkçe derslerine Kaymakamlık oluruyla 1994-1995 Öğretim Yılı’nda girdim. Aynı zamanda Bölge  İdare Mahkemesi’ne  ve  Danıştay’a  “Yürütmenin Durdurulması ve Kara­rın İptali” için başvurdum. Hukuktan ve İnsan Haklarından uzak siyasi içerikli  kararlar sonucu haksız bulundum. Danıştay’ın “Kararın İptali” ile ilgili kararını  param olmadığı için öğrenemedim. Onu da öğrenirsem, yapacak masraf  bulabilirsem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuracağım.

1995-96 Öğretim Yılı’nda Gebze Barış İlköğretim Okulu Türkçe dersle­rine -Türkçe’den başarılı olamıyorum ve yapmak da istemiyorum dememe rağmen- maaş karşılığı zorla görevlendirildim.

1996-97 Öğretim Yılı’nda Darıca Mehmet Akif İlköğretim Okulu Türkçe derslerine maaş karşılığı, İlçe Milli Eğitim’in 01.10.1996 gün ve Per.II. 232.1/8861 sayılı  yazısıyla -istemememe ve bu derste başarılı olamayacağımı yazılı olarak bildirmeme rağmen- zorla görevlendirildim. 24.10.1996′da gö­reve başladım.

İkinci kademede 9 sınıf var, bunlardan 4′ü bana verildi, işime  daha  ısınmadan kadrolu bir Türkçe öğretmeni ilk atama olarak geldi. Okulun Müdürü 12.12.1996′da  İlçe  Milli  Eğitim  Müdürlüğü’nün  03.12.1996  gün ve  Personel  II  Şb.20/11434 sayılı “Fransızca ve Almanca Öğretmenleri” ile ilgili 06.12.1996  tarihinde İlçe Milli Eğitim’in elinde olması gereken yazı  6 gün gecikmeli olarak önüme konuldu. Konusu: 218  sayılı  Bakanlık  ka­rarı gereği Fransızca ve  Almanca öğretmenlerinin adları yazılı 9 ilköğre­tim okulundan birine kadrolu olarak  tayin  isteklerini  bildirmeleri idi.

Şu anda  çalıştığım  okulun adı  da vardı. Ama  müdürüm  yeni  gelen  Türkçe  öğ­retmeniyle  dolduğunu,  oraya  müracaat  edemeyeceğimi söyledi. “Zaten  kadromun Darıca Aslan Çimento  Endüstri Meslek Lisesi’nden kalmasını ve Türkçeden de ders vermek istemediğimi, asla Türkçe öğretmeni  olmak  istemediğimi,  bun­dan  dolayı  da  o  yazının  beni  bağlamayacağını biliyorsunuz” dememe rağmen, ısrarla dilekçe yazıp o okullardan birini yazmamı  söyledi.

Anladım ki, ya bir dilekçe yazıp o okullardan birini isteyeceğim, ya da  mesleğimden  olacağım. Aldım kağıdı kalemi elime 1994-95 Öğretim Yılı’nda  geçici gö­revle maaş karşılığı çalıştığım Gebze Kazım Karabekir İlköğretim Okulu “Türkçe derslerine maaş karşılığı, haklarım iade edilinceye kadar, iste­meye  istemeye, kadromun  Darıca Aslan Çimento Endüstri Meslek Lisesi’nde kalması koşuluyla…”  diye yazmaya…

Sayın Bakanım, siz yalnız bir Milli Eğitim Bakanı değilsiniz, aynı zamanda  bir bilim adamısınız, binlerce öğrenci yetiştirmiş bir profesör­sünüz, bir  eğitimcisiniz ve 20. Yüzyıl’da  yaşıyorsunuz. Yıllarca YÖK  Baş­kanlığı yaptınız.  Eğitimin nasıl yozlaştığını, nasıl yozlaşacağını, in­sanın nasıl kişilik  kazanacağını, ancak kişilikli insanların kişilikli insan yetiştirebileceğini çok iyi  bilirsiniz…

Eğitimi ben bu hale getirmedim. Artık kimsenin seçmediği  Almanca’dan 766, Fransızca’dan 602 öğ­retmen adayının eğitim fakültelerine  alındığı bir ülkede Türk Dili Öğretmenliği’ne 956, Türkçe öğretmenliğine 295 öğrencinin alındığı bir kurumun tepesinde ben oturmadım, en küçük bir karar  mekanizmasında ben görev yap­madım ki cezasını, ezasını, cefasını ben ve benim durumumda olanlar çek­sin, hele de her şeyi ellerine, yüzlerine bulaştıranların sefa sürdüğü bir ortamda…

Ayıptır, günahtır… İnsanlarla kedinin fareyle  oynadığı gibi oynamak hiç kimseye bir şey kazandırmadığı gibi, hiç kimseye, hiçbir şeye yararı da olmaz… Tam tersine zararı olur, ileride birinci derecede so­rumlular hukuktan, adaletten, yasalardan kurtulsalar bile -varsa- vicdani sorumluluktan kurtulamazlar…

Şu anda görev yaptığım Darıca Mehmet Akif İlköğretim Okulu’nda 9 sınıfta 50′şerden en az 450 öğrenci vardır. Çağdaş okullarla kıyaslayacak olursak, ortalama 24 öğrenciden 16 sınıf eder. 5 Türkçe öğretmeni gerekir, 30 öğ­renciden 15 sınıf eder, 3-4 öğretmen gerekir… 36 öğrenciden 12 sınıf eder ki bu da 3 Türkçe öğretmeniyle idare edilir. Daha fazla kalabalıklaşırsa, ona sınıf denmez; normal oksijen ihtiyacını bile gideremeyen öğrencilerin tıkıştırıldığı “çocuk ardiyesi” denir.

Sayın Bakanım, siz dahil hangi aklı başında bir insan böyle “insan ar­diyesi” sınıflarda çocuğunu okutur, eğitir, ondan gelecek bekler, hangi öz­gür insan orada ders verir, başarılı olur?..

Eğitime verilen değer ortadadır. Nutukla, iyi dileklerle bu iş yü­rümüyor… Biz çilekeş, cefakeş öğretmenlerle daha fazla alay edilmesini istemiyoruz. Milli Eğitim’in okullarının fakir fukaranın çocuklarının oyalandırıldığı birer “OYALAMA KAMPI”, biz öğretmenlerin de ucuza tutulmuş birer “OYALAYICI” durumundan kurtarılması için sizlerden görev bekliyoruz. Ama ilk aklıma gelenler: “Sen kim oluyorsun da bana akıl veriyorsundur?”

Ben kimseye akıl vermiyorum, çağlar boyunca da “Sen kim oluyorsun da akıl ve­riyorsun?” zihniyeti bizi her yönden geri bıraktı, herkese el- avuç açar duruma getirildik.

Sayın Bakanım, başta Milli Eğitim Müdürlükleri olmak üzere makamlar branşın­da ihtiyaç olan öğretmenlerle doludur. “Öğretmenlerinin dörtte birinin idareci olduğu bir başka geri kalmış ülke acaba var mıdır?” diye düşünmekten kafayı kaçıracağım. Milli Eğitim Müdürlükleri ve okul müdürlükleri bazıla­rının emekli oluncaya kadar sığınacakları, rahat edecekleri, meslektaş­larına caka satacakları yer olmaktan acilen kurtarılmalıdır. Sayıları azaltılmalı, beş-on okul birlikte bir müdür tarafından idare edilmelidir. İdareciler kesinlikle belli liyakate sahip kişiler arasında seçimle belli süre için seçilmelidir. Milli Eğitim iktidarların oyuncağı olmaktan kurta­rılmalıdır.

Acilen alınması gereken önlemlerden biri de branşında ihti­yaç duyulan öğretmenlerin kesinlikle idarî görevlerden uzaklaştırılması ve bunlardan idareci yapılmaması gerekir. Türkçe öğretmenlerinin idareci oldukları bir yerde Türkçe dersini ihtiyaç nedeniyle yabancı dil öğretmen­lerine zorla maaş karşılığı idare ettirmeye çalışmak gülünçtür, yersizdir. Böylelerinin idareci olduğu yerde yozlaşma daha çok oluyor, bütün olumlu girişimler boşa gidiyor. Söylenen sözler, verilen emirler geri tepiyor.

Sayın Bakanım, karnımızın doymadığı bir işte zevk alamıyoruz; iste­sek de, istemesek de çalışıyoruz. Ama başarılı olabiliyor muyuz? Kimse kim­seyi hamasi nutuklarla kandırmasın. Benzini biten arabadan farkımız yoktur, olduğumuz yerde duruyoruz. Gıdasızlıktan beynimiz köreldi, çocuklarımız bi­ze beddua ediyorlar… Her gelen, işsizler ordusunu gösterip halimize şükretme­mizi istiyor. Biz de o işsizler ordusuna bakıp bakıp halimize şükrediyoruz. Ama Milli Eğitim gemisi şükürle yürümüyor. Bunu artık görelim. Gerçekleri kabul edelim. Eğitim ordusundan daha perişan olan ordu var mıdır? Aç ve perişan olan ordu bozguna uğrar, tok düşman saflarına iltica eder, ülkesine zarar verir…

Ben, babamın tarla­sını takımını sata sata bugüne geldim. Eğer babamın bıraktıkları olmasaydı, bugünleri göremezdim. Milli Eğitim de benden bu kadarcık bile yararlanamaz­dı.

Sayın Bakanım, ne olur işsizliği gösterip bizi korkutmayın. Biz, geri bıraktırılmış bir ülkenin aydınları, özellikle öğretmenleri gerçek­leri bulup, doğruları dosdoğru söylemeye mecburuz, bu konuda korkmaya, çe­kinmeye hakkımız bile yoktur. Aksi halde sorumluluktan kurtulamayız.

Sayın Bakanım, hâlâ beni meslekten atmak gibi bir düşünceniz yoksa: Lütfen mahkeme dosyalarım dahil, tüm dilekçelerimi inceleyiniz, inceletti­riniz, branşımızla ilgili kararları gözden geçiriniz, elinizi vicdanınıza koyup öyle karar veriniz.

Gereğinin yapılmasını, tarafıma bilgi verilmesini saygılarımla arz ederim.

13.12.1996

  Turaç ÖZGÜR

ADRES:

Darıca Aslan Çimento End. Mes. Lisesi

Fransızca Öğretmeni  GEBZE/KOCAELİ

 

NOT:  Basın yoluyla açık mektup.

NOT: Bu yazı MEB’e iadeli taahhütlü olarak gönderildi. Bana olumlu ya da olumsuz bir yanıt gelmedi. Ama 16.12.1996’da alındı ve bu yazımdan sonra Milliyet’te aşağıdaki yazı çıktı.

 

Müdür yardımcılarına öğretmenlik 

Milli Eğitim Bakanlığı, okul yöneticileri kriterlerini yeniden düzenleyerek, 10 bin müdür yardımcısını, öğretmen olarak görevlendirecek.

Milli Eğitim Bakanlığı, öğret­men açığını kapatabilmek için her yolu deniyor. İşsiz üniversite me­zunlarına öğretmenlik yolu açarak bir ilke imza atan Bakanlık, okul yöneticileri kriterlerini de yeniden düzenleyerek 10 bin müdür yar­dımcısını, öğretmen olarak görev­lendirecek.

Milli Eğitim Bakanlığı’ndan edi­nilen bilgiye göre, okulların yöne­tici ve öğretmen sayıları, öğrenci sayısına göre yeniden düzenlendi. Öğrenci sayısı 150′den az olmayan her derece ve türdeki okulda bir müdür ile bir müdür başyardımcı­sı görevlendirilmesi planlanırken, ilkokullarda 200 – 600 öğrenci başı­na 1, 601 – bin 500 öğrenciye 2, lise ve dengi okullarda da 400 öğrenci­ye kadar 1, 401 – 800 öğrenciye ka­dar da 2 müdür yardımcısı görev­lendirilecek. Bakanlık, bu düzenle­me ile birlikte, 10 bin müdür yar­dımcısının, öğretmen olarak görev­lendirilmesini planlıyor.

Bu arada, okulların standart kadroların belirlenmesine ilişkin çalışmalara da başlandı. Standart kadroların belirlenmesinde, ilköğretim okullarında 10 – 40 öğrenciye 1, 41 – 60 öğrenciye 2, 61 – 90 öğren­ciye 3, 91 ve daha fazla öğrenci için de 4 öğretmen koşulu dikkate alı­nacak.

Branş öğretmenlerinin standart kadroları, aylık karşılığı okutmakla yükümlü oldukları ders saatine göre belirlenecek. İllerin standart kadrolarının belirlenmesi­nin ardından, atamalarda bu sınır­lar aşılmayacak. İller arasındaki dengesiz dağılımdan kaynaklanan, öğretmen açığı ve öğretmen fazlalığının da önüne geçilecek.

Müdür yardımcıları öğretmen olarak görevlendiriliyor. Milli Eğitim Bakanlığı, işsiz üniversite mezunlarından sonra onlara da yapacak bir iş buldu.

 

Milliyet, 02.01.1997

———————-

Yukarıdaki yazılar iyice incelenirse, MEB’de Norm Kadro’nun fikir babasının Turaç Özgür olduğu görülecektir.

Geçmişte kötü uygulanma sonucu kaldırılan Basamaklı Kur Sistemi’nin de fikir babası Turaç Özgür’dü. Ayrıca, Fransızca ve Almanca öğretmenlerinin Türkçe derslerine girmeye zorlanmasının da sebebi Turaç Özgür’dür.

Milli Eğitim Bakanlığı’na yazmış olduğum dilekçelerim ve raporlarımla hem milyarlarca TL’lik hizmetlerde bulundum, ürettiğim projelerden yararlandı, hem de beni sürüm sürüm süründürdü. Bunu yazdığım yazılarla her zaman kanıtlamaya hazırım.

09.01.2013

Turaç Özgür

 

Bakanlıklar, DİLEKÇELER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ADALETSİZLİKTE MANTIK ARANMAZ

Sayın Melih Aşık,

Zahmet eder de pencerenizi biraz açık tutarsanız oradan sorumsuzca hareket eden sorumlulara seslenmek istiyorum:

Devletin malını çalmadım, milletin namusuyla, haysiyetiyle oynamadım, ülkemin çıkarlarını yabancılara satmadım; ama şehir şehir, okul okul süründürülüyorum. Branşım olan Fransızca hiçbir mantıklı gerekçeye dayanmadan kaldırıldı. Güya öğrenci ve veliler demokratik haklarını kullanıp İngilizce’yi seçiyorlarmış…

Kaç okulda, ne kadar İngilizce öğretmeni vardır? Bunun hesabını ya bilmiyorlar, ya da bilmezlikten geliyorlar.

Hemen hemen hiçbir ilköğretim okulunda İngilizce öğretmeni yoktur. Fransızca ve Almanca öğretmenleri de zorla Türkçe derslerine maaş karşılığı girdiriliyorlar.

Ben Türkçe dersine girmek istemeyen Fransızca öğretmeni olduğum için kadromun bulunduğu Erkek Teknik Okullar Genel Müdürlüğü’ne bağlı Darıca Aslan Çimento End. Mes. Lisesi Fransızca öğretmenliğinden, isteğim dışında alınıp o ilköğretim okulundan bu ilköğretim okuluna maaş karşılığı Türkçe derslerine girmek üzere devamlı sürüldüm, cezalara çarpıldım.

Şimdi de hızını alamayan yetkililer beni il dışına, Yalova’nın bir köyüne sürüyorlar. Gitmemek ve tayinimi iptal için Ankara’ya üç defa gittim; bildiklerinden kalmadılar. Dördüncü defa deneyeceğim. Yöneticilerin aptalca kinlerinin cezasını çekmek zorunda mıyım? Benim gibilere gelince, demokrasi tatile mi çıkıyor? Bu memleket, bu aptallarla daha ne kadar süre yönetilecektir?

İkinci sorun: 10 aydır askerde olan oğlumun cep telefonunun enayilik giderlerini -hiç kullanmadığım halde- öderken tüm tüketicilerin aklından şüpheleniyorum. Sinirimden cep telefonunu çarpacak bir yetkili surat arıyorum. Müslüman sayısını artırmak için hesapsız kitapsız çocuk yapanların cezasını neden cep telefonu kullananlar çeksin?

SON FATURA: Sabit ücret: 1.575.000- TL, Yurtiçi: 115.225- TL, Müteferrik: 210- TL, Ayrıntı: 50.000- TL, Eğitime Katkı Payı: 1.369.565- TL

Ben cep telefonunun lüks olduğuna inanmıyorum. Yaşamayı bu insanlara lüks sayanlara “yuh”  diyorum.

Saygılarımla…

04.11.1977

Turaç ÖZGÜR

(İmza)

———————————————————

NOT:  Bu yazıyı Melih Aşık’a Milliyet’teki Açık Pencere köşesine faksladım. Tuzu kuru olacak ki, benim dert edindiğim şeyler onun ilgisini bile çekmedi. Ben de yazılarını 2 ay okumama kararı alıp kendisine bildirdim.

Basına, DÜŞÜNSEL, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖĞRETMENLER GÜNÜ

Bugün 24 kasım 1996, Öğretmenler Günü’dür. Öğretmenler için kutlu (!) bir gündür. Mutlu (!) oluyor tüm öğretmenler her 24 Kasım’da…

Öğretmenler aç karnına simit satıyor sokaklarda evdeki yavrularını aç bırakmamak için…

Öğretmenler işportacı tezgahında çorap satıyor, giderlerini karşılayabilmek için…

Öğretmenler musluk tamir ediyor evlerde hasta çocuğunu doktora götürebilmek için…

Öğretmenler açtır, susuzdur, açıktadır, perişandır; parasızlıktan kışları üşür, yazları yanar…

Politikacılar öğretmenler için nutuk atıyor “24 Kasım”larda: “Öğretmenlik mesleği Tanrı mesleğidir” diye…

Bütün hırsızlar övgüler diziyor öğretmenlere: “Öğretmenlik kutsaldır, öğretmenler elleri öpülesi…” diye…

Okullar  ihtiyaçları gideremediği, yeni okullar yapılmadığı için fakir fukaranın çocuklarının oyalandıkları “oyalama kampları” haline getiriliyor. Öğretmenler de ucuza tutulmuş “oyalayıcı” durumuna düşürülmüşler…

Utanması gereken utanmazlar, sıkılması gereken sıkılmazlar, arsızlar, hırsızlar, kudurmuşlar, asalaklar, yalakalar, salaklar, rantçılar, faizciler, kâr payı dağıtıcıları sahte Müslümanlar adeta alay ediyor öğretmenlerle…

Bırakın artık yakamızı, övgüleriniz başınıza çalınsın!.. Sayenizde ne hallere düştük; gözleriniz kör, kulaklarınız sağır mı?

24.11.1996

Turaç ÖZGÜR

Öğretmen

(İmza)

———————————

NOT:  Milliyet gazetesine Melih Aşık’ın Açık Penceresi’ne faksla gönderdim.

Basına, DÜŞÜNSEL, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ATATÜRK ROZETİ VE GÜMÜŞ YÜZÜKLÜ ASKERLER

ANKARA

Açık Pencere’den:

Tuzla Piyade Okulu Komutanı Önüne,

Özü: Atatürk rozeti ve gümüş rozet.

Okulunuzda 141. Dönem’de  piyade asteğmen öğrenciydim. Bir askerin veya askerî öğrencinin neler yapıp veya yapamayacağını çok iyi bilirim. Bizim dönemde de sol eğilimli gazete ve dergiler uzun mücadele sonucu girebildi. Buna karşılık sağ eğilimli gazete ve dergiler teşvik edilirdi. Camiye gidenlere disiplin sökmezdi. Buna karşılık Atatürk’e saygısızlık yapmak kimsenin haddine düşmezdi. Belki birileri gümüş yüzük takıyordu, ama kimsenin ilgisini çekmezdi.

Bugün banliyö treninde gördüklerimi başkaları da görmüştür. Bir çocuk annesine aynen şöyle diyordu: “Anne, bu ağabeylerin Atatürk rozeti neden dik değil, ters dönmüş. Bunların hepsinin parmaklarında neden kocaman beyaz, yeşil taşlı yüzük var?”

Anne de  yeşil taşlı, at nalı gibi gümüş yüzüklere bakıp: “Yavrum, bunlar Müslüman subaylardır da ondan dolayı yeşil kaşlı gümüş yüzük takmışlar” diye yanıtladı.

Çocuk da maşallah zekâ küpü: “Anne diğer ağabeyler gavur mu?” diye sordu.

Anne de “Sus sen, konuşma!..” diye oğlunu tersledi.

Saygılarımla…

                                                                                                                                     28.07.1996

Turaç ÖZGÜR

(İmza)

——————————————–

NOT:  Bu yazıyı Melih Aşık’ın Milliyet gazetesindeki Açık Pencere köşesine faksladım. Ama adında “açık” olan bu pencere bu gibi konulara “kapalı” olmalı ki, konuyla ilgili herhangi bir şey görmedim.

ANILAR, Askersel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YABANCI DİL ÖĞRETMENLERİNE BRANŞ DAYATMASI

Sayın Melih Aşık,

Size zaman zaman sorunlarımı ve toplumsal sorunları dile getiren yazılar gönderiyorum. Ama siz ya fincancı beygirlerini ürkütmemek ya da ilginç bulmadığınız için hiç görmüyorsunuz. Ama biz okurlar, özellikle ben, kadınlar ve kuğulardan bile bahsetseniz yazılarınızı her gün sonuna kadar okuyoruz.

Siz ilginç bulmasanız da ben yine zaman zaman yazmaya devam edeceğim. Belki bir gün birileri ilgilenir.

Ben bir Fransızca öğretmeniyim. MEB yıllarca önlem almadığı için bol bol Fransızca ve Almanca öğretmeni üretirken, Türkçe öğretmeni yetiştirmeyi düşünmedi bile. 1994’te o günkü M.E. Bakanı Sayın Nevzat Ayaz’a “Fransızca ve Almanca Öğretmenlerinin Ortak Sorunları ve Çözüm Önerileri” konulu bir rapor gönderdim. Biz Fransızca ve Almanca öğretmenlerini Talim Terbiye Kurulu’nun almış olduğu bir okus pokus kararıyla Türkçe öğretmeni yapıverdiler. Şimdi biz diş dolgusu gibi kullanılıp Türkçe öğretmen boşluğunu zorla doldurmaya zorlanıyoruz.

Bugünlerde Türkçe’yi kurtarma çalışmaları olduğunu okuyor ve duyuyoruz. Pes doğrusu… Bir okus pokusla onu da kurtaracalar (!) “Meselâ, faraza, keza mamafih, binaenaleyh…”li kelimeler ne zamandır Türkçe oluyor? Ahmet Kabaklı, Gürbüz Azak gibilerinin kurulacak kurumun başına getirilmesini istiyorum. Türkçe can çeke çeke öleceğine, belki intihar eder, kurtulur…

Eğer izin verirseniz köşenizde ilgililere bir dilekçe göndermek istiyorum:

İlgili Makamların Dikkatine,

Kalemin cop ve silah karşısında pes ettiğini gördüğüm için daha fazla ekonomik bunalım geçirmek istemiyor, ya polis ya da asker olmak istiyorum. Gece bekçisi de olabilir…

Gücüm kuvvetim yerindedir. Malkoçoğlu yanımda sivrisinek bile olamaz. Köroğlu ve Dadaloğlu beni görse girecek delik ararlar. Apo’yu anasından doğduğuna pişman ederim. Kalemimi de isteyene hediye ederim.

Ne olur, daha fazla perişan etmeyin şu kulunuzu. Polis mi, asker mi, yoksa gece bekçisi mi, her ne yapacaksanız çabuk olsun!..

Bol takla atmalı saygılarımla…

09.01.1996

Turaç ÖZGÜR

Tel (ev): 0262.7452779  – DARICA

———————————————–

NOT:  Not bu yazıyı Melih Aşık’ın Milliyet’teki Açık Pencere köşesine faksladım. Bu gibi konular tatlı su balığının ilgi alanına girmediği için kesin çöpe atmıştır.

 

 

Basına, DÜŞÜNSEL, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HASAN PULUR’A YAZDIĞIM MEKTUPLAR

                                                                                                   Elbistan, 14.11.1988

Saygıdeğer PULUR,

Sizi son derece sayan, seven, beğenen, takdir eden ve tüm yazıla­rınızı beğeniyle okuyan, okudukça bayatlamışlıktan tazeliğe evrim geçi­ren eski bir okurunuzum.

Şimdiye kadar size, çeşitli konulardaki benim ve halkımın duygu, düşünce ve ıstıraplarını dile getirmek için yazmak istedim. Ama her se­ferinde er geç yazılarınızda bütün bunları fazlasıyla dile getirdiğinizi gördüğümden, bazen de ya tembelliğimden ya da çeşitli korku ve endişelerimden dolayı bundan vazgeçtim.

Öyle konular oluyor ki, binlerce defa yazılsa, çizilse yine de az geliyor. Çünkü, ya mesaj yerine ulaşmıyor, ya da yeterli değildir. Bun­ların her ikisi de sonuçta aynıdır. Ha tavuk yumurtlamamış, ha da yumur­tayı köpek yemiş. Önemli olan, yumurtanın halkın sofrasında yenir olma­sı veya civciv olmasıdır. Hiçbir tavuk köpekler yesin diye yumurtlamaz.

Bir yazar da yazıları okunmuyor veya okunuyor, ama kimsenin işine yaramıyorsa boşuna kendini yormaz. Sizin hem yazılarınız dost düşman herkes tarafından okunuyor, hem de çoğunluk (halk) bundan fazlasıyla ya­rarlanıyor. Bundan dolayı, ne kadar sevinseniz ve övünseniz yeridir.

Sayın Pulur, yer yer her kesimin gözü, kulağı ve dili olup sorun­ları dile getiriyorsunuz. Okurlarınızın görüş ve düşüncelerini de yorum­larınızla ele alıyorsunuz. Bütün bunları bilen, gören ve okuyan bir okurunuz olarak size ekteki Milliyet’in 11.11.1988′de SÖZ OKURUN köşesinde Hasan Atak imzası ile yayınlanmış “Bu nasıl karar?” başlıklı yazıya verdiğim “MUM IŞIĞIYLA DÜNYAYI AYDINLATAMAZSINIZ!” adlı yanıtı gönderiyorum.

Önce ilgili köşeye gönderecektim. Baktım uzun oldu, vazgeçtim, size gönderdim. İster tamamını yayınlayın, ister hiçbir satırını yayınlamayın. Asla size duyduğum saygıdan bir değişme olmayacaktır. Ama hiç olmazsa, bu konuda derdimizi dile getirir ve gerçekleri ilgililerin ilgisini çekecek şekilde dile getirirseniz memnun olurum.

Biz öğretmenler, dar gelirli ailelerin çocuklarının ucuza kapatıl­mış oyalayıcıları olarak görülmeye devam edildikçe olan yalnız öğret­menlik mesleğine olmaz. Bu mesleğin mensuplarının yetiştirdiği yeni nesillere ve dolayısıyla ülkemizin geleceğine yazık olur. Öğretmen ne bir dadıdır, ne büro memurudur, ne de eli sopalı koridor, kantin, bahçe ve boş sınıf bekçisidir, hele hele ne de egosunu tatmin etmeye çalışan basiretsiz insanların oyuncağıdır. Bu böyle biline… Saygılarımla…

 

                                                                                              Turaç ÖZGÜR             

                                                                                                  Öğretmen

ADRES:                                                                                                           

KÖPRÜBAŞI MAH.GARİPLİK CAD.NO:10/3                                                                                        

Tel: 9.7791.5145  46300 ELBİSTAN                                                                                                    

 

MUM IŞIĞIYLA DÜNYAYI AYDINLATAMAZSINIZ!..

Karanlıktan medet umanlar, halkın güneşlerini söndürmeye çalışan­lar mum ışığıyla dünyayı aydınlatmaya çalışıyorlar.

Gerçekten korkanlar yarasaların ışıktan nefret ettikleri gibi ay­dınlardan korkuyorlar. Kendi bencil ve hak etmedikleri bir yaşamı sürdü­rebilmek için önlerindeki engelleri gözlerini kırpmadan ortadan kaldırı­yorlar. Bu engellerin en büyüklerinden birkaçı şunlardır:

Atatürk ilke ve devrimlerine dayalı, çağdaş, laik, demokratik insancıl, yararlı ve ileriye dönük EĞİTİM-ÖĞRETİMdir. Bunun yeri de okul­lardır. Bunu yerinde ve zamanında uygulayacak olanlar ise, öğretmenlerdir.

Halka hizmet etmeyi amaç edinen ve bunu her fırsatta yerine getir­meye çalışan aydınlardır.

Özgürce görevlerini yapabilen, halkın gözü-kulağı olan ve bunu dile getirebilen bağımsız basın yayındır.

Görevini hakkıyla, hiçbir şeyden korkmadan, yılmadan, çekinme­ den yerine getirebilen DERNEKLERDİR, SENDİKALARDIR ve her türlü meslekî, siyasî ÖRGÜTLENMELERDİR.

Halkın özgürce düşünebilmesi ve bu düşüncelerini büyük diliyle söyleyebilmesidir.

İki ayaklı yarasaların korktukları şeyleri sıralamaya kalkarsak KARAKOLA yol olur.

MİLLİYET’in SÖZ OKURUN köşesinde 11 Kasım 1988 tarihli “Bu nasıl bir karar?” diye soran dosta yanıtım şudur:

Sevgili DOST, bildiğin gibi ülkemizin birçok yerinde okullar İKİLİ ve ÜÇLÜ olarak öğretimi sürdürmektedir. Bu gibi yerlerde öğrenciler için kendi devrelerinde devam ettikleri zaman tam devam etmiş oluyorlar. Öğ­retmenler için ise güneş doğmadan birkaç saat önce gün başlıyor, güneş battıktan birkaç saat sonra gün tamamlanıyor. Bu duruma göre iki öğret­men yerine bir öğretmenle iş bitiriliyor. İki maaş yerine de bir maaşla tabiî..,

Ne demek istediğimi anlamadın galiba.. Elbette anlamazsın, okumak, bir şeyler öğrenmek için kitaba para ayırırken, paran kalmadı gıda almaya ve gıdasızlıktan beynin küçüldü değil mi? Suç babandan kardeşim. Eğer o mübarek, HAYALÎ İHRACAT ve İTHALAT yapsaydı, hem öğretmenlik gibi kazancı az, çilesi çok bir meslek seçmene gerek kalmazdı, hem de bol gıda bol gü­neş.. Diyarbakır karpuzu gibi enine, boyuna bir gelişirdin ki, o zaman gel keyfim gel… Yan gel yat keyfine bak.

Neyse, şimdi açıklayayım da anla bari. Tabii benden de kafa kaldıysa…

İki devreli okullarda örencilerde olduğu gibi öğretmenler de SABAHÇI ve ÖĞLENCİ olmak üzere ikiye ayrılır. Şimdi diyeceksin ki: “Ne var bunda? Eğer okullar tek devreliyse, her öğretmene haftada bir gün dersinin az ol­duğu gün nöbet görevi verilir. Nöbetçi öğretmenler ilk ders saatinden ya­rım saat önce gelir, hem nöbet görevini yürütür, hem de o günkü derslerine girer çıkar. Son dersin bitiminden yarım saat sonra görev yerini terk eder. Diğer öğretmenler ise, parlamenterler gibi canları istedikleri zaman olma­sa bile, normal olarak derslerine girer, çıkarlar. Eğer dersleri yoksa enf­lasyon canavarına yem olmamak için başının çaresine bakar.”

Hayır! Kardeşim, iş senin düşündüğün gibi olmaz. Bak anlatayım da an­la, hem de sana görev verilmediğine bin şükret.

Normalinde bir derslikte -eğer konferans, açıkoturum veya yaş günü partisi verilmiyorsa- öğrenci sayısı 20-25′i geçmemelidir. Bunu sayın büyüklerimiz de bilirler ve arada sırada ne kadar yararlı ve çok şey bildikle­rini seçim meydanlarında gösterirler. Tarihi sorumluluklarını da bu şekil­de “Ben böyle olacağını ve olması gerekeni zamanında defalarca söylediydim.” diyerek yerine getirmiş olurlar. Gerçekler ortadadır ve dersliklerde öğrenci sayısı 50-100 arasındadır. Bizzat ders verirken ve yazılı okurken, ortalama iki-üç öğretmenin yaptığı işi yaparız. Net ücret 475- TL. olan ek derse ya yasal zorunluluktan, ya da başka  mecburiyetlerden girmek zorunda kalırız. Kendi devremizin dışında bir veya iki gün nöbet görevi adı altında elimizde sopalarla öğrenci kovalar, söver, sayar, bağırır, çağırırız. Ders zili çaldığında da öğretmeni olmayan -genellikle de zaten olur- sınıflarda öğrencileri oyalar, bizi sorularıyla rahatsız edenleri sopayla ya döveriz ya da korkuturuz. Bütün bu zebanilik görevlerimizi babamızın hayrına yaparız. O değerli 475-TL. bu görev saatlerimiz için verilmez. İstemeye de korkarız. Bizler gibi yiğitlerden gerçekleri öğretmemizi bekleyenler avuçlarını yalarlar. Ya iktidarların borusunu çalmamız beklenir, ya da susmamız. Tersini yapanlar siyaset yapmış sayılırlar. Başlarına gelenlerden ve gelecek olanlardan kendileri sorumludurlar.

“Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller”i kim mi yetiştirecek? Anayasa’da “angarya” ve “zorbalık” yasak mı? Hadi canım sen de!.. O da ney­miş yani… Biz öyle şeylerden anlamayız.

“Dağ başında çobanlar bile önle­rine katılan davarlar için sayısına göre ücret istiyorlar” mı?

Orası dağ başı kardeşim. Eğer ağa, çobanın önüne kattığı fazla davar için ek ücret vermezse, davar çobansız kalabilir ve o zaman sürüyü ağa yaymak zorunda kalabilir.

Kendi devresinde dersine giren, diğer devrelerde nöbet tutan öğretmen -özellikle sabah tanyeri ağarırken- 05.00′te kalkar, akşam 18.00′de evine gelir. Zihinsel yorgunluğu bir yana, ağır sanayi işçisinden daha fazla yo­rulmuş, bitkin düşmüş, gözleri rinkte dayak yemiş bir boksör gibi kanlan­mış, avurtları çökmüş , gıdasızlıktan ve stresten hortlaklara dönmüş bir vaziyette eve kendini zar zor atar ve fukara sofrasından bir şey tadamadan hemen yatmayı düşünür.

Diğer günleri de bundan farksız vaziyette devam eder gi­der.

Şimdi, Allah aşkına böyle bir garibandan EĞİTİM-ÖĞRETİM adına ne beklenir? Dünyanın hiçbir ülkesinde, hatta sömürge ülkelerinde dahi böyle şeyleri görmek mümkün değildir. Öğrenci için kendi devresi neden tam gün sa­yılıyor da, öğretmene gelince bir devre yarım gün sayılıyor?

Aslında her devrenin bir gün olduğunu azıcık Türkçe bilen herkes bilir ve öyle yorumlar. Ama, genellikle bir okulun iki devresinde de müdürlük ve idarecilik yapanların -biraz da komplekslerini tatmin etmek için- öyle yorumlamaları işlerine gelir. Buna bile bile -şikâyetlere rağmen- üst amirler göz yumarlar.

Hakkını nasıl olsa alamayacağını bilen veya korkan öğretmenler bunu protesto etmek için sık sık -gerekmese bile- izin ve rapor alma yoluna giderler. Hatta çaresiz kalınca istifa dahi ederler. Doğal olarak her kaytaranın cezasını bunu yapmayanlar çeker.

Zamanla en değerli öğretmenler, basiretsiz yöneticilerin ve uğradığı haksızlıkların karşısında ümitsizli­ğe kapılır. Ya genel düzene uyar, ya da kendi kabına çekilir ve robotlaşır.

Bu kısır döngü böylece devam eder gider. Olan da doğal olarak ulusumu­za ve ülkemize olur.

Devleti kayırdıklarını zanneden veya daha yukarılara yaranıp kolayca hak etmedikleri makamlara gelmek isteyenler nice görevleri angarya olarak yaptırmaya çalışırlar.

Örneğin, ruhen ve bedenen dinlenme günleri olarak ayrılmış tatil günlerinde -Öğretmenler Kurul Toplantısı dahil- çeşitli top­lantılar düzenlerler. Ulusal bayramların yapıldığı günler ve provalarında, belediye sınırları içinde ve dışında yapılan seminer ve benzeri görevlerde ücret tahakkuk ettirmezler. Özelliği olan bazıları hariç. İl içi -belediye sınırları dışına- görevler genellikle te­lefon emriyle (oldu-bittiyle ve ödeneksiz) verilir. Tecrübesi olmayan gö­revliler yolluk ve harcırahtan bahsettikleri zaman, “Gittiğin yerde veya son­ra verilecek” derler. İş bitiminde, görevli paradan bahsettiğinde, genel­likle harcırah ve yolluk verilmiyormuş veya mal müdürü ödeme yapmıyor, de­nir. Israr edilirse, ısrar edene çeşitli yollar görünür.

Sevgili Hasan ATAK! İşte, o “Eğitimi tanımayan” ve demokraside şimdilik çıkarı olmadığını zannedenlerin elinde EĞİTİM-ÖĞRETİM nasıl yozlaşıyor… Bu­nu görüp yaşadıkça nasıl kahroluyoruz, bir bilsen. Eğer gerçekten beyinsel gücünü bizim gibi, kör adamların elinde harcatmak ve yararsız hale getirmek istemiyorsan, rızkını başka kapıda ara!.. Sevgi ve saygılarımla…

 

Turaç ÖZGÜR

 

 

SAYIN HASAN PULUR,

Size arada sırada bir yazan, ama sürekli okuyan bir okurunuzum. Ga­zetemiz Milliyet’in son sekiz yıldan beri abonesiyim. Daha önceki çalış­tığınız gazetelerde de fırsat buldukça yazılarınızı beğeniyle okurdum. Bilgi ve davranışlarımın oluşmasında katkılarınızı inkâr edemem.

En sevmediğim yanınız: Örneğin, ama, olanak, koşul gibi öz Türkçe söz­cükleri yeni kuşaklara sevdirmeniz ve alıştırmanız gerekirken lâkin, imkân, şart, meselâ gibi Türkçe büyük ve küçük ses uyumuna aykırı, yabancı sözcük­lerden kurtulamamanızdır.

Güzel dilimizle düşünmek, konuşmak, onu yaşatmak, geliştirmek -uydu­ruk bile olsa- kendi sözcüklerimizi dilimize çöreklenmiş olanlara tercih etmek hepimizin, başta siz yazarların görevidir.

Eğitim-öğretimin Atatürkçülüğe, lâikliğe çağdaşlaşmaya, insan hakla­rına, hukukun üstünlüğüne, bilimselliğe, bağımsızlığa ve demokratik cum­huriyete düşman, kendisini yönetici ve eğiti bilenlerin elinden ne hallere düşürülmesi ile ilgili konulara siz ve gazetemiz Milliyet biraz daha faz­la yer verir, ilgisiz ilgililerin kulaklarını çekerseniz ulusumuzun gelece­ği bakımından çok iyi olur inancındayım.

Gazetemiz Milliyet’in başlatmış olduğu “TEMİZ TOPLUM” kampanyası çok yerinde ve geç kalmış bir girişimdir. Bunu başlatanları, gazetemiz Milli­yet’i, tüm emeği geçen ve geçecek olanları sevincimden nasıl kutlayacağımı, tebrik edeceğimi bilemiyorum.

Bu kampanyanın başlamasıyla şimdiden soyguncuların, vurguncuların, dev­let ve millet malı talancılarının, dolandırıcıların, löpçülerin, üçkâğıtçı­ların, ben işte böyle yutarımcıların, hortumlayıp horzumlayanların nasıl soğuk terler döktüklerini görür gibiyim.

Bu kampanyayı sadece ekonomik yönden ele alırsak, büyük hata etmiş oluruz. Sosyal, siyasî, ticarî, kültürel, dinî, idarî, askerî vs. yönlerden de ele almak gerekir.

Örneğin, Atatürk düşmanı birinin herhangi bir okulun müdürü veya o okulun öğretmeni olarak yerinde kalmasına göz yumarsak, o kurumu ne hale ge­tirmez ki… Laiklik düşmanı birinin laik öğrenciler mi yetiştireceği zan­nediliyor? Demokrasi ve cumhuriyet düşmanlarının yapacakları tahribat ne olacak? Hem demokrasiye inanmayıp, hem de onun kuyusunu kazanların örgüt­lenmesine ne demeli? Bunun gibi yüzlerce binlerce örnek vermek mümkündür.

Bence vurgunu, talanı, fırsatçılığı yapanlar, yoz bir eğitimin beyin­sel ürünleridir. Önce bunu kaldırmak ve yok etmek ilk iş olmalıdır. Bunu kim veya kimler başarır veya başarmasına katkıda bulunursa ulus için, de­mokrasi için, laiklik için, cumhuriyet için, çağdaşlaşmak için, uygarlık için en büyük devrimi başarmış demektir.

Sayın Hasan Pulur, gazetemiz Milliyet dahil birçok gazetelerde Refah Partisi belediye başkanlarının başarılarından ve bu partinin nasıl bu de­rece hızla zirveye doğru tırmandıklarından bahsedildi. Eğitim-öğretim yu­vaları dahil gericilerin, Atatürk düşmanlarının; laiklik ve demokrasi ha­varilerinin, cumhuriyet bekçilerinin gözlerinin içine baka baka nasıl ça­lıştıklarını gerçekten ilgisiz ilgililer bilmiyorlar mı?

Bir gerici ve Atatürk düşmanı Refah Partisi K.Maraş Belediye Başkanı Ali Sezal döneminde kutsal olduğuna inandığım mülkiyetimin istimlaksiz ge­lişigüzel işgal edilip, 9 (dokuz) davaya rağmen çaresizlik içinde masrafa boğulup nasıl vazgeçtiğimi, o başkanın nasıl başarılı olduğunu kime anla-tayım? “Güç bende” zihniyetiyle hareket eden belediyeyi vs. onun gücüne bo­yun eğmiş, şablon ara karalarıyla ve ne olduğu anlaşılmaz gerekçesiz şablon kararlarla mağduru oyalayan yargıyı ve yargıçlarını kime dava edeyim?

Sayın Pulur, ekte gönderdiğim yazıları inceleme zahmetine katlanır ve toplumun aynı konuda kanayan yarasına bir parmak merhem sürer, köşenizde bu konulara bir el atarsanız, bir mağdur tüketiciyi ve hakkını nasıl araya­cağını bilmeyen bir vatandaşı mutlu edersiniz. Saygılarımla… 19.3.1993

                                                                                                   Turaç ÖZGÜR

 

ADRES: Fevzi Çakmak Mah. Sancaktar Sok.

No: 54/2 Darıca-Gebze/KOCAELİ

Tel (ev): 9.19.555591

 

Sayın Hasan Pulur,

“Erbakan Ne Yapmalıydı?” başlıklı 10.10.1966 tarihli yazınızı okuyunca, eski bir anımı anımsadım. Kendi küçük çıkarları ve haddini bilmezlikleri yüzünden bir ulusu onursuz duruma düşürmeye ve din-iman safsatalarıyla uyutmaya çalışanlara ders olsun diye yazıyorum.

Yıl 1977, aylardan temmuz veya ağustos, ben Genkur. İsth. Bşk.lığı İ.K.K. Dairesi Yab. As. İrt. Şb’nde asteğmen olarak askerlik görevimi yapıyordum. Amirleri izinde oldukları için ilgili şubenin en rütbeli sorumlusu bendim.

Bir gün İngiltere Askerî Ataşesi General Sellers’ın sekreteri telefonla beni aradı, “General Sellers Türk General ve Amirallerinin adresini istiyor” dedi. Ben de “Şu anda amirlerim yoktur, istediği adreslerin gizlilik derecesi vardır, amirlerim gelince kendilerine bildiririm, gereken yapılır” deyince, telefonda Türkçe konuşan sekreter “Sayın General, adresleri derhal vermenizi emrediyor” diye bana söyledi. İşte tam bu “emrediyor” sözcüğü benim kafamın frenlerini patlattı. “Hanımefendi, sayın generale Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız bir ülke olduğunu, İngiltere’nin bir sömürgesi olmadığını, haddini bilmesini ve benim de bir Türk subayı olduğumu hatırlatırım” dedim ve “çat” diye telefonu bayanın yüzüne kapattım.

Doğal olarak, ben üçüncü görev yerime onurlu bir şekilde sürüldüm. Beni yeni yerimde bir general gibi karşıladılar. Tükürükçülere ve üfürükçülere ders olsun, istiyorum.

Saygılarımla…

10.10.1996

Turaç ÖZGÜR

 

Nedense hep meczuplar…

RAHMETLİ babaannemiz, adı “sinirli”ye çıkanlara pek kızar “Edepsizin adını deli koymuşlar! derdi..

Rahmetlinin ne kadar haklı olduğu­nu görüyoruz…

Adam Anıtkabir’e gidiyor, bağırıyor, çağırıyor, hem de Cumhurbaşkanı’nın önünde, hemen adını koyuyorlar:

“Meczup!”

Adam, Cumhurbaşkanı’nın önünde tabanca çekiyor, zor yakalanıyor, adını hemen koyuyorlar:

“Meczup!”

Adam, – Kaddafi Türkiye Cumhuri­yeti Başbakanı’nı huzuruna alıyor, Tür­kiye Cumhuriyeti’ne saldırıyor, tarihi­ne, onuruna hakaret ediyor, terörü des­tekliyor, adını hemen koyuyorlar:

“Meczup!”

***

PEKİ sormazlar mı, adamın meczupluğunu şimdi mi öğrendin, diye…

Eğer, daha önce biliyorsan niye “meczubun ayağına” gidiyorsun, yok daha sonra öğrenmişsen, o anda niye ağzının payını vermiyorsun?

***

“VERDİK!” diyemezsin, PKK terörü için bir iki laf edilmiş ama, ya diğer herzeleri?

Türkiye Cumhuriyeti’ni kurucularıyla aşağılayan kepazeliğine niye karşılık vermediniz?

***

ŞU herzelere bakın:

“Türkiye Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kendi iradesini kaybetmiştir, Türkiye’yi işgal etmişler, üsler kurmuş­lar… Şimdi Türkiye’nin iradesi hürriye­te kavuşuncaya kadar mücadele etme­miz gerekir. Büyük Türkiye’nin eski kurucularını nasıl unuturuz? Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemler bu kurucuları inkar etmiştir.”

 

***

ŞİMDİ “Erbakan” Kaddafi’ye gere­ken cevabı verdi, diyenler bu herzelere Erbakan’ın ne karşılık verdiğini açıkla­malıdırlar…

Yoksa Erbakan, Kaddafi’nin ‘Türki­ye’deki bütün insanların Refah’a katılmalarını teşvik ediyorum” lafına Türki­ye Cumhuriyeti tarihini peşkeş mi çekmiştir?

Ya da “Ben de din kardeşim Kaddafi gibi düşünüyorum, söylediklerinin altı­na imzamı atarım” mı demektedir?

Buna kesin açıklama getirmedikçe “yağdanlıklarının – hele o mongoloid’in – çırpınmaları boşunadır.

 

***

BİR de “ulusal onur” diye ahkam kesiyorlar, “ulusal onur böyle korun­maz!” diye…

Ya nasıl korunur?

Bakın nasıl korunur, görün…

***

TURAÇ Özgür, 1977 yılında Genelkurmay’ın bir şubesinde yedek subay asteğmendir, muvazzaf subaylar izne çıktığı için, şubenin en rütbeli sorumlu­sudur.

Bir gün İngiliz askeri ataşesi General Sellers’in sekreteri telefonla arar, ataşe Türk general ve amirallerin adreslerini istemektedir.

Asteğmen karşılık verir:

“Şu anda amirlerim yok, generalin istediği adreslerin gizlilik derecesi var­dır, amirlerim gelince, kendilerine bil­diririm, gereken yapılır.”

Sekreter hanım, İngiliz generalin ıs­rarını “emrediyor!” fiilini de ekleyerek söyler…

İşte o an Turaç Özgür’ün tepesi atar:

“Hanımefendi, hanımefendi sayın generale Türkiye Cumhuriyeti’nin ba­ğımsız bir ülke olduğunu, İngiltere’nin sömürgesi olmadığını, haddini bilmesi­ni söyleyin… Ben bir Türk subayıyım, İngiliz generalden emir alamam.”

Ve “Çattt!” diye telefonu sekreterin yüzüne kapar.

***

ULUSAL onur böyle korunur.

İngiliz generalin suratına telefon ka­patan bilinç, Mitterrand’ın “madamı­na” da ağzının payını verir, bedevinin herzelerini de hazmetmez.

DİP NOTU: Günlerden beri “ulu­sal onur”un Libya çöllerinde paspas gibi çiğnenmesine karşı çıkan bizlere “onur cellâtlarına Hoca ders verdi” diye saldıranlara!

Hoca’nız Afrika seferinden “Mu­zaffer Roma Komutanı” olarak dön­düğü gece, Ankara’da atıp tutuyordu:

“Bizim Libya’dan yola çıkmamızla birlikte 120 milyon dolarlık müteah­hit alacaklarının 40 milyon doları he­men gönderilecek!”

Bu paradan ne haber?

Sövüp saymayı bırakın da, bundan haber verin…

40 milyon dolar geldi mi, gelmedi mi?

HASAN PULUR

MİLLİYET, 12.10.1996

(Olaylar ve İnsanlar)

Sayın Hasan PULUR,

Kokmuş adaletin (!) yüzünden yakında katil olmamam olanaksız hale geldi.

Adaleti bilerek, isteyerek bu duruma getirenler kesinlikle analarından doğduklarına bin pişman olacaklardır, ama iş işten geçmiş olacaktır.

Her ne zaman, karakolundan adliyesine kadar, akla gelebilecek her türden kamu kurum ve kuruluşlarına hakkımı aramak için başvurdumsa anamdan emdiğim süt burnumdan geldi. Bu yetmiyormuş gibi savunduğum hakkın, alacağın kat be kat fazlasını masraf olarak harcadım, sonunda ağzımın payını ya “işini bilenler”in yüzünden, ya da “mevzuat hazretleri”nin yüzünden aldım.

Birbirinin benzeri yüzlerce sorunlarımdan sadece birini dile getirmek istiyorum. Köşenizde kazık çakılasıca kulaklara seslenirseniz çok memnun olurum.

Sorun şudur:

Eşim Fadime Özgür’ün babası 15.08.1992’de bir trafik kazası sonucu hayatını yitirdi. Geride bir sağ eş ve ikisi erkek yedi çocuk bıraktı. Sağlığında neyi var, neyi yoksa iki oğluna bırakmaya çalıştı. Mirası elinde bulunduran iki erkek çocuk hısım akrabayı, tüm küflü gelenek-görenekleri de arkalarına alarak gasbettiler.

Aradan bir yıl geçtikten sonra Elbistan mahkemelerinde 5 ayrı dava açtım. Birinci avukatımız iki yıl oyaladıktan sonra bizi sattı. Şimdi ikinci avukatla devam ediyoruz tek başımıza. Oğlanın biri Almancı bir kızla evlendi, orada yaşıyor. İki kız ise İngiltere’de ekonomik ilticacılar. Mahkemenin yürüyebilmesi için mirasçılara tebligat gönderiyoruz, korkularından almıyorlar. Kokuşmuşluk yurtdışındaki konsolosluklarımıza kadar sirayet etmiş olacak ki, ilgili şahıslara tebligatları vermiyorlar.

Masraflarım iki milyarı geçti. Babamdan kalan tarlalarımı eşimin adam yerine konması için harcıyorum. Ben üç-beş kuruşa öğretmenlik yapıyorum. Gücüm bitti, adalete olan saygım sıfırlandı. Bu adaletle (!) bin yıl uğraşsam sonuç alamam. Avukatlarımın savunmaları ve dosyaları bir yana, benim dosyalarım ilgili mercilere yazışmalarla dolup taştı, cilt cilt roman olur. Sabrım da taştıkça taştı. Potansiyel bir cani olabilirim. En başta, dosyalar dolusu yazılarımı dikkate almayan, hukukçu, adalet dağıtıcısı pozisyonundaki “işini bilir”lerle olacaktır.

İktidara gelen her hükümet paketler (!) açıyorlar. Biraz da adalet paketi açsınlar…

“Miras ve İntikal Vergisi” diye bir vergi çeşidi vardır. Ölen kimselerin takibini yasalarla yapmak bu kadar mı zordur?

Kendiliğinden (re’sen) harekete geçen ve geride kalan mirasçıların birbirlerini yememeleri, huzurun bozulmaması, en azından en büyük mirasçı devletin (kamunun) alacağı olan “Miras ve İntikal Vergisi”nin Hazine’ye girmesi için “TEREKE HAKİMLİĞİ”nin kurulması çok mu zordur?

Yoksa bu sözünü ettiğim şeyler devleti idare ettiklerini zannedenlere zarar mı veriyor da olamıyor?

Anayasa’ya ve Medenî yasa’ya, elinde bulundurduğu malın babasından veya anasından miras kalmadığını, kendisinin vergilendirilmiş meşru kazancıyla elde edildiğinin ispat hakkını davalıya yüklemek çok mu zordur?

Anadolu’nun kokuşmuş gelenek ve göreneklerine göre, hemen hemen daima mirastan mağdur edilenler kız çocuklarıdır. Zavallı ve her yönden güçsüz duruma başta ana-babaları tarafından düşürülmüş bu insanlara devlet tarafından “babandan veya anandan kalan miras haklarını almak istiyorsan Donkişot gibi mücadele et” deme hakkını hangi çağdaş devlet yapar veya bu duruma seyirci olur? Üstelik utanmadan, sıkılmadan bu Donkişotların savaşımı şöyle veya böyle biraz olumlu sonuçlanırsa, leşkargaları gibi maliyecisinden bilmem kimlere kadar “Hadi, Miras ve İntikal Verginizi verin” deme yüzsüzlüğünü gösterirler.

Saygılarımla…

02.12.1996

ADRES:                                                                                                 Turaç ÖZGÜR

Tel (ev): 0262.7452779

Tel/Faks (iş): 0216.4175714

 

Darıca, 04.01.1977

Sayın Hasan Pulur,

Zaman zaman köşenizde Türkçe ile ilgili yazılar yazıyor; Türkçe’nin, yabancı dillerin boyunduruğundan ve hızla yozlaşmakta olduğundan söz ediyorsunuz. Bir okurunuz olarak bundan dolayı sizi ne kadar kutlasam azdır.

Sözlerinize ve önerilerinize katılmamak olanaksızdır. Ama yazılarınızda kullandığınız öyle sözcükler var ki, kendinizle çelişkiye düşüyor ve beni güldürüyorsunuz. Çünkü, “meselâ, faraza, lâkin, binaenaleyh, mamafih…” gibi kelimeler (sözcükler) size göre Türkçe’dir, bana göre değildir.

Ben bir Fransızca öğretmeniyim. M.E.B. uzun zamandır İngiliz ve Amerikan hayranlığının yüzünden Türkçe’yi öğretecek öğretmen yetiştirmeyi bıraktı, bol bol İngilizce öğretmeni yetiştirdi. Kimsenin tercih etmediği Fransızca’dan bile eğitim fakültelerine her yıl 602 öğrenci alırken, çok değer verdiği (!) Türkçe’den 295 öğrenci aldı. Sonuçta Türkçe öğretmen açığını Fransızca ve Almanca öğretmenleriyle kapatmaya çalıştı. Yıllardır ben isyan halindeyim, mahkeme mahkeme sürünüp durdum. Türkçe ders veremeyeceğimi; bana da, öğrencilere de, dilimize de yazık olacağını yazılı ve sözlü olarak ilgililere onlarca defa bildirdim. İlgililerin dikkatini çekemedim. Güzel dilimizi takip ettiği yanlış eğitim politikasıyla en fazla bozan, yozlaştıran, yabancı dillerin saldırısına bırakan M.E. Bakanlığı’nın kendisidir. Türkçe’nin korunmasını istiyorsak bu gerçeği kabul edelim, o Bakanlığı düzeltelim…

Türkçe’yi Amerikan, İngiliz hayranı “Türkçe’yi kurtaralım”cılardan kurtaralım.

Farsça, Arapça, Osmanlıca anlaşılmaz deyim, terim ve kalıpların arkasına saklanarak kendini hukukçu zanneden adalet simsarlarından kurtulmak için acilen hukuk dilini öz Türkçeleştirerek Türkçe’yi kurtaralım.

Atatürk’ün kurduğu T.D.K.’nu kapatıp, onun mirasını kötüye kullanan şimdiki kurumdan kurtulalım.

Türkçe’yi her türlü kurtarıcıdan kurtarmak için kurtarma (!) çabalarından kurtaralım. Bunun için işi gerçek sahibi halka bırakalım. Belki o zaman Türkçe kurtulur.

Saygılarımla…

Turaç ÖZGÜR

 

Tel (ev): 02627452779

 

Basına, DÜŞÜNSEL, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GASP EDİLEN ASKERLİK MAAŞ ARTIŞI

KIT’ASI                                     : Gnkur.İsth.ve Dil Ok.K.lığı                         7 EKİM 1977

SINIFI VE RÜTBESİ           :  P.Atğm.

ADI VE SOYADI                    : Turaç ÖZGÜR

BABA ADI                                : H. Hilmi

MEMLEKETİ                          : Elbistan/K.MARAŞ

DOĞUMU                                 : Elbistan, 12.5.1949

DUHULÜ                                  : 1 KASIM 1976

NASBI                                        : 28 ŞUBAT 1977

SİCİL NO                                  : 144.P-322666

 

ÖZÜ : Mart 1977 Maaş Farkı Hakkında.

 

KOMUTANLIK ÖNÜNE

Mart 1977 aylığımı Piyade Okulu II. Tb. 4. Bl. K.lığından 9 kat­sayısı üzerinden aldım. 12 katsayısı üzerinden farkını kıt’ama gön­dereceklerdi, henüz aradan 8 ay geçmesine rağmen gönderilmedi.

Gnkur. Merkez Saymanlığı’nca tahakkuk ettirilerek tarafıma en kısa zamanda ödenmesini arz ederim.

(İmza)

Turaç  ÖZGÜR

P.Ateğmen

İsth.D.Bşk.lığı

Batı  Şubesi’nde

 

NOT: Batı Şb. Md. Dz. Kur. Alb. Yurdakul GÜNÇER’in parafı ve “10/10 yazı yazılacak” notu.

 

T.C.

GENELKURMAY   BAŞKANLIĞI

ANKARA

 

İSTH      :   350ü-20-77/BATI(137)                                            10 EKİM 1977

KONU   :   Maaş Farkı Hakkında

 

GNKUR. İSTH. VE DİL OKULU KOMUTANLIĞINA

Halen İstihbarat Daire Başkanlığı Batı Şubesi’nde geçici olarak görev yapmakta olan P. Atğm. Turaç ÖZGÜR (144.P-322666) Mart 1977 aylığını 9 katsayı üzerinden aldığından, 12 katsayı­sı maaş farkı tutarının kendisine verilmesi için gerekli işle­min yapılması hususunu rica ederim.

 

İsth.D.Bşk.lığı Batı Şb.Md.                                                                      İlhan HAKMAN

Yurdakul GÜNÇER                                                                                   Tuğgeneral

Dz.Kur.Alb.                                                                                                    İsth. D. Bşk.

(Paraf, 10/10)

 

EKLER   :

EK-1 :               (1 Adet Dilekçe)

 

T.C.

K.K.K.

PİYADE OKULU KOMUTANLIĞI

TUZLA

PER             : 5010-200-77/Büt.Mly.6                                                   30 KASIM 1977

KONU       : Katsayı artışı

 

SİLAHLI KUVVETLERİ İSTİHBARAT VE DİL OKULU KOMUTANLIĞINA

ANKARA

İLGİ  : Slh. Kuv. İsth. Ve Dil Ok. K.lığının 17 KASIM 1977 gün ve PER:5601-9-77/1121

sayılı yazısı.

İlgi ile gönderilen P. Atğm. Turaç ÖZGÜR (144-322666)’a ait dilekçe incelendi.

Mart 1977 ayı maaşı dilekçe sahibine 12 katsayı üzerinden (3600.-TL)  tahakkuk ettirilerek ödendiği ve adına tanzim edilen muhassasat  ilmuhaberine de brüt maaşının 3600.- TL.  olduğu kaydedilmiş olduğu görülmüştür.

Dilekçe sahibine duyurulmasını arz ederim.

 

PİYADE OKULU KOMUTANI NAMINA

(İmza)

Mustafa ÖZKÖSEM

Kurmay  Albay

Kurmay Başkanı

——————————————–

NOT: Tuğg. İlhan Hakman Paşa, beni makamına çağırıp, “Özgür, bu iddialarını ispat edebilir misin? Eğer, edemezsen, bırak, aksi halde başın belaya girer” dedi. Ben de “Komutanım, hangi asteğmen sorsanız aynı şeyleri söyleyecektir. Ama kimse, üzerine gitmeye cesaret edemiyor. 9 katsayı üzerinde ödediklerine dair belgesi memleketimde, dosyalarımın arasındadır. İsterseniz bir gün memlekete gittiğimde belgesini getiririm. Ben ispat edemeyeceğim bir konuda asla bu şekilde dilekçe yazamam. Beni yalanlayanlar da çok iyi biliyorlar ki, iddialarım gerçektir. Gerçek olmasa bunu yanıma bırkakırlar mı?” dedim.

Memlekete gittiğimde belgesini getirecektim. Askerliğimiz 2 ay kısaldı. Teskereyi aldıktan sonra belgeyi bulup yeniden kontrol ettim. İddialarım doğruydu. Ben de arkasına düşmekten vazgeçtim.

Bu haksızlığı yapanların yanına kâr koymamak için uğraşıyordum. Sivil hayata geçince peşini bıraktım. Ama Silahlı Kuvvetlerde bu haksızlığı yapanların kimler olduğunu artık merak bile etmiyorum. Şimdi gücü ele geçiren memleketi satıyorlar, kimsenin umurunda değil… Acaba bugün memleketi satanlar cesaretlerini nerede alıyorlar? Şimdiki merakım budur.

02.01.2013

Turaç Özgür

 

Diğer Kurum ve Kuruluşlar, DİLEKÇELER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

VATANI BEKLEYEN ASKERİN EVİNİN KUNDAKLANMASI

KAYMAKAMLIK MAKAMI’NA

                                                                                           ELBİSTAN

Şehrimiz Güneşli Mahallesi Akpınar Sokak’taki evim 21.05.1977 gecesi kimliği bilinmeyen kişilerce kundaklanmış ve komşuların kapıyı kırıp yangına müdahalesi neticesi güçlükle söndürülmüştür.

Hadise anında evimde kimse yokmuş. Öyle olsa bile meskenime tecavüz edilmiştir.

Olay üzerine gelen güvenlik kuvvetleri, önce olayın faillerini yakalamaya çalışacakları yerde, evin nasıl yandığı konusunda gereksiz tartışmalarla ve evimde yasak şeyler aramakla vakit geçirmişlerdir.

İzinsiz olarak evimi aramaya kim yetki vermiştir? Evimdeki yasak olabilecek şeylerle evin aranması arasında ne gibi ilgi olabilir?

Olayın faillerinden ve izinsiz olarak evimi arama tecavüzünde bulunan güvenlik kuvvetlerinden davacıyım. Görevlerini yapmayan ve kanuni yetki sınırlarını aşanlardan maddi ve manevi tazminat talep ediyorum.

Soruşturmanın derinleştirilerek faillerinin yakalanması ve haklarında gerekli kanuni kovuşturmanın yapılmasını saygılarımla arz ederim.

Ankara, 30.05.1977

(İmza)

Turaç ÖZGÜR

P. Atğm.

Gnkur. İsth. Bşk.lığında

ANKARA

NOT:  1-  Cevabın tarafıma en kısa zamanda bildirilmesi.

2-  Aynı yazı Elbistan Cumhuriyet Savcılığı’na da gönderildi.

 

T.C.

ELBİSTAN İLÇESİ

EMNİYET AMİRLİĞİ

K.sıra  : 2

Sayı     : 113                                                                       7.7.1977

Konu   : Şikayet Dilekçeniz Hk.

                                                 TURAÇ ÖZGÜR

                                                 P. Atğm.

 

GNKUR. İSTH. BAŞKANLIĞI

                                                                                           ANKARA

İLGİ: Elbistan Kaymakamlığına vermiş olduğunuz 30.5.1977 tarihli dilekçenize.

21/22.5.1977 günü gecesi ilçemiz Ceyhan Mahallesi Akpınar Sokak’ta bulu­nan evinizde kundaklanmak suretiyle yangın çıkarıldığını Emniyet kuvvetlerinin olayın faillerini yakalayacağına sizin evinizde yasak şeyler arandığını ve evin yandığı hususunda gereksiz tartışmalara girildiğinden bahsetmektesiniz.

Olay günü bahse konu olan kayınpederiniz, ilçemiz Küçük Yapalak köyü nü­fusuna kayıtlı olup halen ilçemizde Güneşli Mahallesi Akpınar Sokak’ta bila sayılı evde eşinizle birlikte ikâmet etmekte olan, Hasan oğlu 1341 doğumlu HAYDAR KALE’nin olay günü evinde olmayıp Evcihüyük köyünün bir mezrasında ikamet etmekte olan annesinin ölümü nedeniyle köyde bulundukları ve o esnada evde kimsenin olmaması nedeniyle yangını gören mahalle sakinlerinin uyarısı üzerine Emniyet Amirliği Çarşı Karakol Komiserliği’nde görevli olup olay gece­si mıntıka bekçisi olan AŞUR USTA’yı yangından haberdar ettikleri ve evde kimsenin bulunmaması nedeniyle mahalle sakinleri ile birlikte yangının büyümesini önlemek maksadıyla kapının kilidini açmak suretiyle eve girdikleri ve hemen durumu mıntıka Karakolu olan Çarşı Karakol Komiserliği’ne bildirmele­ri üzerine olay yerine gelen emniyet kuvvetlerinin yangının çıkmış olduğu ve kayınpederinizle birlikte ikamet etmekte olan eşinize ait odada bulunan eşyaların yanmaması için evin yangınla ilgisi olmayan diğer bir bölümüne çekildiği ve hemen yangının büyümeden söndürüldüğü emniyet kuvvetlerinin evinizde yasak eşyalar aramayıp sadece yangından zarar gören eşyaların usulüne uygun olarak hasar tespitinin yapıldığını ve evde herhangi bir şeyin karıştırılmadığını yangın ve sel gibi afet olaylarında zabıtanın ilgili merciden arama kararı alıp bu gibi afetlere uğrayan yerlere arama kararı alarak giri­leceğine kadar geçecek zaman içerisinde vahim sonuçlar meydana gelebileceği hususunu göz önünde tutarak arama kararına lüzum hasıl olmaksızın bu gibi yerlere hemen müdahale edebileceği hususunu açık olarak belirtmektedir.

Yukarıda da belirtildiği veçhile zabıta olay günü evinizde yasak eşyalar aramamış derhal yangını söndürerek büyümesini önlemiş olup evinizde de gerek-siz soruşturmalar yapmamış ve olayın faillerini veya yangının çıkış nedenini araştırmıştır.

Bilgi edinmenizi rica ederim.

 

HASAN YÜCESAN

KAYMAKAM VEKİLİ

(İmza)

EKİ: Tahkikat evrakı

T.C.

ELBİSTAN İLÇESİ

ÇARŞI KARAKOL KOMİSERLİĞİ

Sayı     : 1118                                                                           6.7.1977

Konu   :  Turaç Özgür’ün dilekçesi hk.

 

EMNİYET AMİRLİĞİNE

                                                                           ELBİSTAN

21/22.5.1977 gecesi idaremiz Güneşli Mahallesi Akpınar Sokak’taki evinin kundaklanmak suretiyle yakıldığını ve olay yerine giden Emniyet Kuvvetleri tarafından hadise faillerinin bulunması icap ederken kapısının kırılmak suretiyle evinde yasak yayın arandığını ilçe Kaymakamlık Makamına gönderdiği 30.5.1977 tarihli dilekçesiyle beyan eden Ankara Gnkur. İsth. Bşk.lığında görevli P. Atğm. Turaç Özgür’ün iddia ettiği gibi:

Bahse konu evin kendisine ait olmayıp kayınpederi Elbistan Küçükyapalak köyü halkından olup halen Güneşli mahallesi’nde ikamet eder Hasan ve Zöhre’den 1341 yılında doğma Haydar Kale’nin icarında olduğu, yangın gecesi ev sahibi Haydar Kale’nin Evcihüyük köyünün bir mezrasında bulunan annesini vefatı dolayısıyla evde olmayıp köyde bulunduğu, yangının damadı Turaç Özgür’e ait eşyaların ve halen Turaç’la evli olup da kendi yanında kalan kızının bulunduğu oda penceresinde çıktığı, evde kimse olmadığı için kapalı olan kapının yangını söndürmek için idaremiz bekçilerinden Aşir Usta ve ev sahibin komşu ve akrabaları tarafından kilit açılmak suretiyle içeriye girilip yangının söndürülmesi esnasında yanan yerlere su atılırken odada bulunan eşyaların yanmaması için odanın yangınla ilgisi olmayan yerlere karyola ile birlikte çekilmek suretiyle emniyet altına alındığı, yangın söndürüldükten sonra usulen tespit zaptı yapıldığı ve basit kroki çizildiği, bunların haricinde evin herhangi bir yerinin karıştırılmadığı görgü zaptında imzaları bulunan şahısların ifadelerinden ve ev sahibi Haydar Kale’nin ifadesinde öyle bir şey olsaydı damadımın yanında değil de benim yanımda bulunan kızım bana haber verirdi demesinden anlaşılmış ve evrakın bir nüshası Turaç Özgür’ün 30.5.1977 tarihli ilçe C. Savcılığı’na postayla gönderdiği dilekçesine eklenerek kendisine tebliğ edilmek üzere 28.6.1977 tarih ve 1118 sayılı yazımızla gönderilmiştir.

Dilek sahine tebliği teminini arz ederim.

 

Niyazi Eraldemir

Çarşı Karakol Komiseri

(İmza)

T.C.

ELBİSTAN İLÇESİ

ÇARŞI KARAKOL KOMİSERLİĞİ

Sayı     : 1118                                                                        28.6.1977

Konu   :  Turaç Özgür’ün dilekçesi hk.

 

EMNİYET AMİRLİĞİNE

                                                                           ELBİSTAN

21/22.5.1977 gecesi idaremiz Güneşli Mahallesi Akpınar Sokak’taki evinin kundaklanmak suretiyle yakıldığını ve olay yerine giden Emniyet Kuvvetleri tarafından hadise faillerinin bulunması icap ederken kapısının kırılmak suretiyle evinde yasak yayın arandığını ilçe C.Savcılığ’na postayla gönderdiği 30.5.1977 tarihli dilekçesiyle beyan eden Ankara Gnkur. İsth. Başkanlığında görevli P. Atğm. Turaç Özgür’ün iddiası üzerine yapılan tahkikatta:

Bahse konu evin dilek sahibi Turaç Özgür’e ait olmayıp, kayınpederi Elbistan Küçükyapalak köyü halkından olup halen Güneşli mahallesi’nde ikamet eder, Hasan ve Zöhre’den 1341 yılında doğma Haydar Kale tarafından icarla tutulduğu, yangın gecesi ev sahibi Haydar Kale’nin Evcihüyük köyünde bulunan annesinin vefatı dolayısıyla evde olmayıp köyde bulunduğu, yangının damadı Turaç Özgür’e ait olan ve halen kızının da kalmakta olduğu oda penceresinde çıktığı, evde kimse olmadığı için kapalı olan kapının yangını söndürmek için idaremiz bekçilerinden Aşir Usta ve ev sahibinin komşu ve akrabaları tarafından kilit açılmak suretiyle içeriye girilip yangının söndürüldüğü, yangın çıkan odaya ve yanan yerlere su atılırken yangın değmeyen ve ateş almayan eşyaların da yanmaması için  yanan yerlerin yakınından alınıp  karyola ile birlikte güvenli olabilecek bir kenara çekilmek suretiyle emniyet altına alındığı, yangın söndürüldükten sonra usulen tespit zaptı ile basit kroki çizildiği, evin hiçbir yerinin karıştırılmadığı görgü zaptında imzaları bulunan şahısların ifadelerinden ve ev sahibi Haydar Kale’nin ifadesindeki  öyle bir şey olsaydı damadımın yanında değil de benim yanımda bulunan kızım bana haber verirdi demesinden anlaşılmıştır.

Ekli evrakın dilek sahibine teslimiyle, mahalli zabıtanın görevini kanunun verdiği yetki dahilinde yaptığının tebliği teminini arz ederim.

Hüsamettin Albayrak

Çarşı Karakol Komiser V.

(İmza)

 

GÖRGÜ ZABIT VARAKASI

22.5.1977 günü saat 00.30 sıralarında mülkiyeti Ahmet Akpınar’a ait olup ilçemiz merkezinde Türk Petrol Bayiliği yapan Hasan oğlu Haydar Kale’nin kirada oturduğu Güneşli Mahallesi Akpınar Sok. 5 nolu evde yangın olduğu bildirilmesi üzerine olay yerine gelindi.

Bina 4 oda bir hol olup kapıdan girişte sağdaki oda üç pencereli, güneye bakan pencerenin yangın olduğu pencere camının sıcak tesiriyle eridiği ve pencere perdesinin de yandığı, başka bir hasarın olmadığı görülerek işbu görgü zabıt varakası olay mahallinde hazırunlar huzurunda tanzimle imza altına alındı. 22.5.1977 saat 01.30.

 

Fuat Özmen       Ahmet Bilgay     Cuma Dal       Mehmet Ali Felekoğlu      Ali Erdoğan

Polis Memuru    Polis Memuru    Hazırun                     Hazırun                   Hazırun

(İmza)                 (İmza)                 (İmza)                         (İmza)                        (İmza)

 

İfade Sahibi Cuma Dal: Aslen Elbistan Küçükyapalak köyü nüfusuna kayıtlı, halen Köprübaşı Mahallesi’nde ikamet eder, Aziz ve Elif’ten 1940 yılında doğma.

Mayıs ayı içesinde benim patronum olan Haydar Kale’nin evinde bir yangın olmuştu, kendisi burada değildi ve Evcihüyük köyüne gitmişti. Kendisine yangın olduğunu ben haber göndermek suretiyle haber verdim ve hadise yerine gittim. Yangın, Haydar Kale’nin damadı olan Turaç’ın odasında idi ve ben gittiğimde yangın söndürülmüş, söndürenler duman dışarı çıksın diye kapıları açmış, kendileri de dışarı çıkmışlardı. Turaç’ın odasında ben oradayken bir arama veya karıştırma olmadı. Yalnız gelen zabıta evin yakılması ihtimali için çevreye bakıp iz aradılar ve zabıt tuttular, yanan yerleri gösteren kroki çizdiler ve gittiler dedi.. İfadesini okudu, imzasıyla tasdik etti. 9.6.1977

 

Hüsamettin Albayrak                                                             Cuma Dal

Polis Memuru                                                                         İfade Sahibi

(İmza)                                                                                     (İmza)

 

İfade Sahibi Ali Erdoğan: Aslen Elbistan Kalaycık köyü nüfusuna kayıtlı, halen Güneşli Mahallesi’nde ikamet eder, Seyit ve Zeliha’dan 1948 doğumlu.

Olay gecesi ben dayım olan Haydar Kale’nin evine gittiğimde içeride bir duman vardı ve yangın söndürülmüştü. İçer girdim. Yangını söndürmek isteyen kalabalık vardı, onlarla birlikte pislenmesin diye ben karyolayı ve yanan yere yakın olan şeyleri bir kenara çektim. Yangın dayıma ait odalarda değil de, damadı Turaç’a ait odada olmuştu. Evde yangın söndürülmesi haricinde herhangi bir durum olmadı ve ben dayım köyden gelinceye kadar da evde kaldım ve evin araştırılıp karıştırıldığını görmedim. Yana yerleri tespit etmek için içeriye girilip zabıt tutuldu, kroki çizildi ve gelen emniyet kuvvetleri gitti. Zaten zabıt tutmak için polisle ben de içeriye girdim ve zabıtta imzam vardır, dedi. İfadesini okudu, imzasıyla tasdik etti. 9.6.1977

Hüsamettin Albayrak                                               Ali Erdoğan

Polis Memuru                                                              İfade Sahibi

(İmza)                                                                                (İmza)

İfade Sahibi M.Ali Felekoğlu: Aslen Elbistan Güneşli Mahallesi nüfusuna kayıtlı, halen aynı mahallede ikamet eder, İsmail ve Ayşe’den 338  yılında doğma.

Olay gecesi aynı mahallede ikamet ettiğim için yangını ben de gördüm. Fakat ben evde yatmakta olduğum için geç haberdar oldum. Benim evde televizyon seyreden çocuklar, Haydar amcanın evi yanıyor demeleri üzerine gittim. Ben gittiğimde evin içerisinde bir duman vardı, yangın söndürülmüştü. Duman çıksın diye kapılar açılmıştı. Evdeki yangın söndürüldükten sonra gelen zabıta sadece tespit zaptı yapıp yanan yeri belirleyip, bir de kroki çizip gitmiştir. Eve katiyen bir arama yapılmamıştır. Ben köyde olan Haydar Kale eve gelinceye kadar yeğeni Ali Erdoğan ve kendi petrolünde çalışan işçisi Cuma Dal ile birlikte ve daha başka komşular da olduğu halde beklediğim için  bu durumu iyi biliyorum., dedi. İfadesini okudu, imzasıyla tasdik etti. 10.6.1977

 

Hüsamettin Albayrak                                               M. Ali Felekoğlu

Polis Memuru                                                                İfade Sahibi

(İmza)                                                                                 (İmza)

 

İfade Sahibi Aşir Usta: Aslen Elbistan Ceyhan Mahallesi nüfusuna kayıtlı, Ali oğlu 1931 yılında doğma. Halen Elbistan Emniyet Amirliği kadrosunda mahalle ve gece bekçisi olarak vazife yapar. İfadesinde:

Hadise gecesi ben Çiçek caddesi üzerinde görevli idim. Yangın var diye bir bağırtı işittim ve yerine gittiğimde Haydar Kale’ye ait evin penceresinin yanmakta olduğunu gördüm. Kapı kilitli, kendileri de evde yoktu. Kapıyı açamayınca ben kapıyı Haydar’ın yeğeni Ali Erdoğan, M. Ali Felekoğlu yardımıyla kırıp içeriye girdik ve petrolde çalışan işçi Cuma Dal’ı da Haydar’ı almak için seslendik. Yangın rıhtımdan yana olan odada idi. O odanın kime ait olduğunu bilmiyorum. Fakat yangın söndürülmekten başka bir iş yapılmadı. Zabıt tutuldu, tespit yapıldı, ev komşusu Felekoğlu’na teslim edildi, dedi. İfadesini imzasıyla tasdik etti. 17.6.1977

 

Hüsamettin Albayrak                                                 Aşir usta

Polis Memuru                                                             İfade Sahibi

(İmza)                                                                             (İmza)

 

İfade Sahibi Haydar Kale: Aslen Elbistan Küçükyapalak köyü nüfusuna kayıtlı, halen Güneşli  Mahallesi Akpınar sokak bila noda ikamet eder, Hasan ve zöhre’den 1341 yılında doğma. 21722.5.1977 gecesi evinde olan yangın hadisesi üzerine alınan ifadesinde:

Güneşli Mahallesi’ndeki ikamet ettiğim evin mülkiyeti aslında Ahmet Akpınar’a aittir. Kendisi burada olmayıp İstanbul’dadır ve ev benim tahminen 2 seneden beri icarımdadır. Yangın olduğu günün gecesi ben Evcihüyük köyünün bir mezrasına annemin vefatı dolayısı ile gitmiştim. Bana geceleyin evinize ateş atmışlar diye haber geldi. Aynı gece saat tahminen 01.00/01.30 sıralarında köyden yanan evime geldim. Yangın söndürülmüş, komşular evden bir şey alınmasın diye içeride oturuyorlardı. Kendilerine sorduğumda kilidi komşulardan birisiyle bir bekçinin kırarak içeriye su atıp yangını söndürdüklerini öğrendim. Ev içerisinde yaptığım araştırmada yanan kısma atılan su haricinde herhangi bir yerin karıştırılmadığını ve hiç bir şeyin alınmayıp her şeyin yerinde durduğunu gördüm. Fakat benim damadım olan ve halen Ankara’da Piyade asteğmen olarak askerlik yapan damadım olan Turaç Özgür’ün odasında yangın çıktığı için su o odaya atılmış. Pencere kenarında bulunan yanması ihtimali olan şeyler kenara çekilmiş, fakat hiçbir şey karıştırılmamış ve alınmamıştır. Alınsa idi Turaç’ın karısı olan kızım bana eksikleri söylerdi. Çünkü damadım Ankara’da asker olmasına rağmen kızım Ankara’ya kocasının yanına gitmeyip daima benim yanımda kalmıştır. Güvenlik kuvvetleri evde bir arama yapmamış, sadece yangının söndürülmesine ve tedbir alınmasına yardımcı olmuş. Yangın söndürüldükten sonra da zabıtlarını tutup, normal görevlerini yapmışlardır ve bu arada dış bahçede faillerin kaçabilecekleri yerler var mı diye bakılmak suretiyle araştırılma yapılmıştır. Ben evimin yanmaktan kurtaran güvenlik kuvvetlerinden yani polisten, bekçiden ve aynı zamanda komşularımdan davacı değil, evimi ve eşyalarımı yanmaktan kurtardıkları için kendilerinden müteşekkirim, dedi. İfadesi okundu, imzasıyla tasdik etti. 9.6.1977

İfade Alan                        İfadeyi Yazan                       İfade Sahibi

Niyazi Eraldemir           Hüsamettin Albayrak         Haydar Kale

Komiser Muavini           Polis memuru                       (İmza)

(İmza)                                   (İmza)

 

———————————————

NOT: Evim kundaklandığında “Kundaklayanlar olsa olsa beni ortadan kaldırmak isteyen Ülkücülerdir” diye peşin hükümle karar vermiş ve asıl suçluyu aklımın köşesinden bile geçirmemiştim. Yıllar sonra evi yakanın ev sahibinin analığının olduğunu öğrenmiştik.

Bundan aldığım ders şu oldu: Peşin hükümle karar vermeden önce çok yönlü düşünmek lazımdır. Görünen düşmanlarının arkasına saklanan dost geçinenlerden kork. Haysiyetsiz sinsi dostun olacağına, haysiyetli, ne yapacağı belli olan düşmanın olsun.

Dost ve düşmanların ders çıkarmaları dileğiyle Yeni Yıl armağanım olsun!..

01.01.2013

Turaç ÖZGÜR

 

 

 

 

ANILAR, Askersel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AHMET VARDAR VE HASAN PULUR’A YAZILAN MEKTUP

SAYIN HASAN PULUR,

SAYIN AHMET VARDAR,

Devlet denilen örgüt son yıllarda çok akıllı(!) ve kurnaz (!) yöneticiler sayesinde hızla güvenilir ve saygın hale getirildi. Özellikle, Çiller ve onun payandası Karayalçın döneminde bu güvenilirlik ve saygınlık Guinness Rekorları’na girecek kadar zirveye tırmanmıştır.

Bu füze hızıyla yükseliş döneminde yaşama şansına kavuşan, şanslı ve mutlu bir yurttaş olmaktan kıvanç duymaktayım. İnşallah bu mutluluğum fazla sürmez, aksi halde mutluluktan ve yaşamda fazla zevk almaktan Tah­talı Köy’ü çabuk boylarım.

Şaka bir yana, Allah aşkına bunlar neyi yönettiklerini zannediyorlar? Türkiye’yi babalarının çiftlikleri mi sanıyorlar? üzerinde yaşayanları kulları mı sanıyorlar? Bir ulusun tamamını bir avuç azınlığın çıkarına her zaman limon gibi sıkacaklarını ve boş laflarla kandıracaklarını sanıyorlarsa, çok yakında ağızlarının payını feci şekilde aldıklarında yanıl­dıklarını anlayacaklar ama bu yüce ulusa da yazık olacaktır.

Aklı başında, vatanını seven her insan devletine inanmak, güvenmek ister. Devleti yönetenler ve onların emrinde bulunan bürokratlar her yalanlarında, yasa tanımazlıklarında, “devleti kayırıyorum” diye yaptıkla­rı kurnazlıklarında, hukuka ve insan haklarına aykırı davranışlarında DEVLET yara alır, yıpranır ve yok olmaya yüz tutar.

Bir yurttaş olarak, devletim ve ulusum adına böyle yöneticiler tarafından yönetilmekten ve hak etmediğimiz çileleri çekmekten utanıyor ve ıstırap duyuyorum.

Yönetenler tarafından devletin ve kurumlarının haksız, yalancı, kurnaz, dolandırıcı ve yurttaşlarına kazık atmaktan zevk alan sadist, güvenilmez bir duruma düşürüldüğünü örneklemek istiyorum:

ÖRNEK 1: 31.03.1994 tarihli bir dilekçeyle görev yaptığım okulumun müdürlüğüne “Çalışanların Tasarrufa Teşvik Edilmesi Kanunu gereğince fonda top­lanan kesintiler toplamımın tarafıma ödenmesini, bundan böyle maaşımdan herhangi bir kesinti yapılmamasını bilgilerinize gereği için arz ederim” diye başvurmuştum. Bu dilekçem üzerine l Nisan 1994 tarihinden itibaren kesinti yapılmayarak sistemden çıkmıştım. Okulumda benden başka 6 öğretmen daha dilekçe vererek sistemden çıkmışlardı. Bir dilekçeyle 6 yılı (72 ayı) dolduran her çalışan, sistemden çıkabiliyordu. Ama ekte örneği görül­düğü gibi “TASARRUF KESİNTİSİ MÜRACAAT VE İADE FORMU” doldurulup onaylattırıldıktan sonra ilgili TC Z. Bankası’na vermeden işlemlerin yapılamaya­cağı da resmî ağızlardan söyleniyordu. Aradan aylar geçtikten sonra nihayet, -her nasıl becerebildiyse- sözkonusu banka form basarak ilgili şu-belerine gönder ehildi- güç bela temin ettiğimiz formları resmî olarak doldurtup Gebze TC Ziraat Bankası Şubesi’ne toplu olarak verdik. Banka yet­kilileri başkaca bir evrak istememişlerdi. Ankara’ya TC Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü’ne gidip işlemler yapıldıktan sonra aynı şubeye geleceğini söyledilerdi. 21.6.1994 tarihli bu formu aradan 2 ay geçtikten sonra para ödemeyi sevmeyen yetkililer aldıkları emir üzerine bankaya uğradığı­mızda bize iade ettiler. İade ve isteklerini bildiren TC Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü’nün ekteki 7.7.1994 gün ve TZB.0.77.00.00-7 sayılı yazısına göre yeni işlem yapmamız isteniyor. Doğaldır ki, para vermeyi sevmeyen yet­kililer emirler gereği başka bahaneler de bulacaklardır.

Hani yasa gereği 6 yılı dolduranlar -kendi istekleri üzerine- kesin­tileri toplamını alıp sistemden çıkabileceklerdi? Şimdi yukarıdan beri ya­zılanları ve yetkililerin aylardır söylediklerini, ilgili yasanın gereğini yerine getirmekten kaçınanlara ne demek gerekir, devlete inanlara ne demek gerekir?

Sistemden -yasaya uyup- çıkmasaydık, yıl sonunda kesintiler toplamı­mızdan fazla nema alacaktık. Oysa şimdi, sistemden çıktığımıza göre hem birkaç ay sonra verilecek nemalarımızdan, hem işveren katkısından, hem de kendi kesintilerimizi zamanında alamayarak cezalandırılmış olmuyor muyuz? Benim gibi salaklar bunu anlamaktan aciz kalıyoruz. Sütununuzda açıklar­sanız, memnun oluruz.

ÖRNEK 2: 27 Mart 1994 Yerel Genel Seçimleri’nde Gebze’de Sandık Kurulu Başkanı olarak görev yaptım. Geri kalmış bir ülkenin demokrasiye inanmış bir yurttaşı olarak bu 1991 Genel Seçimleri’nden sonra görev aldığım ikinci seçimdir. 1991 seçimlerinde görev yerim K. Maraş’ın Ekinözü ilçesi idi. Te­rörist olayların ve uygarlıktan habersiz insanların yoğun olduğu bir seçim bölgesinde kellemizi koltuğumuza alıp görev yapmıştık. Bir buçuk ay aradan sonra köpek önüne atılan kemik gibi 135.000- TL suratıma atılması üzerine dayanamayarak İlçe Seçim Bürosu Müdürü’nün haddini bildirmek istedim. Çı­kan kavga neticesi bir yıl yargılandım. Ağır hapis cezası verildi, paraya çevrildi, daha sonra da tecil edildi. Bunun yanı sıra o seçimin faturası bana o gün 20.000.000- TL’ye mal olmuştu. Tescil edilen cezam da “Demokles’in Kılıcı” gibi bir tehdit unsuru olarak üzerimde sallanmaktadır. Beni yargıla-yan yargıç haklılığımı bile bile bana ceza vermekten üzgün olduğunu da­ha sonra bana söylemişti. “Ama ne yapalım, onun yalancı şahitleri baskın geldiler” demişti.

Daha uygar yere göçtüğümü zannettiğim Gebze’de ise, hala bugüne kadar seçim görevi gereği almamız gereken parayı alamadık. Seçilmesine sebep ol­duğumuz kişiler, “sandıkta çıktık” diye kasım kasım kasılıp icraat yapmak­ta ve neredeyse ikinci bir seçim yaklaşmaktadır. Biz hâlâ ücretlerimizi alacağız. Şimdi soruyorum: Hak ettiğimiz üç beş kuruşluk ücretlerimizi ver­meyenler hangi devleti kayırıyorlar? Bundan sonra benim gibi demokrasiye inanan ve onun gerçekleşmesi için sandık kurullarında it ve köpeklerle da­laşanları sandık başlarına zor götürürler. Gerçek demokratların görev al­madıkları sandıkların kimlerin ellerine geçeceğini çöplüklerde çıkan oy­lardan sormak gerekir. Sandıklar o zaman demokrasi dışı militanların eline geçer. Haklının hakkını vermeyenlerin amaçları da herhalde bu olsa gerek.

ÖRNEK 3: Elbistan’ın Küçük Yapalak köyünde bulunan üç adet tarlam K.Maraş DSİ XX. Bölge Müdürlüğü tarafından 20.1.1994 tarihinde sel sularını engellemek amacıyla kamulaştırılmış ve adıma TC Ziraat Bankası Elbistan Şubesi’ne parasını bloke edilmiştir. İngiltere’de ilticacı olan kardeşimin de adına kamulaştırma parası bloke edildiğinden aylar sonra tebligatlardan haberim oldu. Kardeşimin adına olanları da alabilmek için bana bir vekalet gönder­mesini istedim. Kamulaştırma işlemlerini yapabilmem ve adına yatırılan pa­rayı alabilmem için Londra Başkonsolosluğu’nun düzenlediği bir vekaletle işlemleri takip ettim. İkimiz adına 35 milyon civarında bir parayı alabil­mek için iki defa Elbistan’dan K.Maraş’a gidip gelmem gerekti. Tapuda ve K.Maraş’ta çektiklerimi Allah kimseye çektirmesin. Hem zorunlu kamulaştırıyorlar, hem de parasını vermemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Paranın üçte biri gereksiz masraflara gitti. Her yerde bir bahane, bir engelleme… Yok “babanın adı fazla”,yok “ananın adı eksik”, yok “soyadın Ta­pu’da yanlış”, yok “filan evrakta adın yanlış…” Daha bilmem neler neler…

“Ver para”, “al makbuz”, “git filan bankaya şu parayı yatır”, “şu evrakı da getir”…  Gitti bizim paralar… Hele en sonunda TC Ziraat Bankası Elbistan Şubesi’nde parayı çekmeye gittiğimde Banka’nın Müdürü’nün densizlik­lerinden katil olmamak için ne çabalar sarf ettim, ben bilirim. Önce “Git, vekaletin noter tasdikli bir kopyasını getir.” Getirdim. “Bu vekalet ge­çersizdir, git Ankara’da Dışişleri Bakanlığı’nda onaylat getir” dediler.

Daha sonra “… gayrimenkulumun istimlak bedellerini istimlak eden res­mi, özel ve tüzel kuruluşlardan veya gösterilecek veznelerden tahsile…” diyor, bu vekalette “TC Ziraat Bankası Elbistan Şubesi yazısı olmadığı için ödeme yapamam” deyip beni başından savmak istedi. Ben de adamın ne cahilliğini, ne bilmem nesini koymadım. En sonunda paramı aldım. Katil olmaktan zor kurtuldum.

Soruyorum: Bu adamlar hangi devleti kayırıyorlar?
ÖRNEK 4: K.Maraş Belediyesi tarafından istimlak edilmeden gayrimenkulumun yıllardır işgali üzerine açtığım davaların sayısı 9 (dokuz) oldu. En sonunda pes ettim. Gayrimenkulumu ayağa düşüren belediyeye onda bir değerine istimlâken satmak sorunda kaldım. Paramı da vermedi. Refahçı Başka­nın ağır hakaretlerine ve saldırısına uğradım. Ey DEVLET neredesin?..

Ben bu devletin, ben bu yönetimin nesini seveyim? Bu konuda tüm belge ve bilgiler mevcuttur. Kamuya açıklamaya ve ADİ(L) DÜZEN BELEDİYECİLİĞİ’nin ipini pazara çıkarmaya hazırım, yeter ki sesimi doyurabileyim.

18.08.1994

ADRES:                                                                                                             Turaç ÖZGÜR

Cami Mah. Ali Arıcan Cad. No: 28

A Blok  Daire: 14   41700 DARICA

Tel (ev):0.262.7452779

————————–

NOT: Bugün yazsam, sadece yönetenlerin adını değiştirmem gerekirdi. Her geçen gün daha da kötüye gidiyoruz.

26.12.2012

Turaç Özgür

 

Basına, DÜŞÜNSEL, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AHMET VARDAR’A YAZILAN MEKTUP

SAYIN AHMET VARDAR,

Köşenizi hayranlıkla ve derin bir saygıyla okuyan bir okurunuzum. Kendini bilmezin, dolandırıcın, üçkağıtçının, yetim hakkı yiyen vampirle­rin, “Bana kimse dokunamaz ben devletim, güç bendedir, ufakları pire gibi ezerim, her ne yaparsam yanıma kâr kalır…” diyenlerin karşısında halkın ve haklının yanında yer alan dürüst, korkusuz, namuslu bir aydın olmanızdan dolayı sizi seviyor ve yazılarınızı zevkle okuyorum.

Tek başınıza haksızlığa karşı haklıyı ve masumu koruyan bir kurum gi­bi çalışıyorsunuz. Gözlerinizi ve kulaklarınızı açmış, yakın-uzak, beni ilgilendirir-ilgilendirmez demeden her türlü rezilliğin, kepazeliğin, kendi­ni bilmezin, dolandırıcının üzerine gitmenizden cesaret alarak size bu mek­tubun ekinde bir takım belgeler gönderiyor ve devletin koruyucu şefkatine her ne zaman sığınmışsam ağzımın payını alan biri olarak sizin sıcak limanınıza sığınıyor ve haddini bilmezin haddini bildirmeniz için yardımlarınızı bekliyorum. Bu konuyu Adana Cumhuriyet Savcılığı’na yazdığım suç duyurusu dilekçemde, Adana İcra Müdürlüğü’ne ve Adana İcra Tetkik Hakimliği’ne yaz­dığım dilekçelerde ve sahtekâr-dolandırıcı Toros Ticaret yetkilisine yaz­dığım mektupta ayrıntılı olarak belgeli ve izahlı yazılarımda açıkladığım için ayriyeten tekrar etmekte yarar görmüyorum.

İlgili yazı ve belgeleri inceledikten sonra korunmasız, sahipsiz, ken­di hallerine terk edilmiş bir tüketicinin başına nelerin gelebileceği, ku­zuları yemek için kurtların nasıl iştahla dolaştıklarını görmek mümkündür.

Üstelik doymak bilmeyen kurtlar kendileri sanki hukuka ve yasalara bağlıymışlar gibi istedikleri zaman yasaları bile kullanıyorlar. Bu, benim başıma gelen masum(!) olaylardan, yüzlercesinden sadece bir tanesidir. Yaşadığımız şu kaos ortamında binlerce vatandaşın başına gelen felaket olayların yanında bu benimkisi devenin yanında pire sayılır. Hakkımı aramak için her ne zaman yasalara sığındıysam, ya daha güçleler tarafından yenil­giye uğratıldım ya da haksızlığı yapan usulüne uydurup bir punduna geti­rerek zamanaşımı şemsiyesinin arkasına sığınmıştır. Dolandırıcılığı, üçka­ğıtçılığı, namussuzluğu, haksızlığı zamanaşımına uğratan yasalar hukuka da, insan haklarına da aykırıdır. Bu gibi hallerde zamanaşımını kaldırmak ge­rekir. Çünkü yasa uygulayıcıların ve dolandırıcıların en sık başvurdukları şey “zamanaşımı”dır.

Görevleri yurttaşları konut sahibi yapmak olan belediyelerden biri olan K. Maraş Belediye sınırları içinde bulunan 490/1115 M2 gayrimenkulum belediyenin “Güç bende” zihniyetinin ve görevlerini yapmaktan güçlük çeken güdümlü yargı ve yargıçların vermiş oldukları şablon kararlarla dokuz dava neticesi uzun yıllar sonunda istimlâksız olarak “HAYRIMENKUL” edilmiştir. Ey Anayasa, kutsal mülkiyet, hukukun üstünlüğü, insan hakları vs. nerdesin?..

Saygılarımla…

19.03.1993

Turaç ÖZGÜR

ADRES: Fevzi Çak. Mah. Sancaktar Sok. 54/2 Danca/GEBZE

Tel(ev): 9.19.555591

 ————————————-

NOT: Bir zamanlar bir haksızlığa uğradığım zaman her türlü yasal yola baş vurur hakkımı arar, basın yayın yoluyla da o haksızlığı yapanı teşhir etmeye çalışırdı. Eğer hakkımı yasal yollardan alamazsan ihkak-ı hakka (güç kullanarak kendi hakkını alma yolu) başvururdum. Bu yola başvurduğumda da hakkımı çalan sıkışınca yasaların arkasına saklanır, hakkımda şikayetçi olur, beni saldırganlıkla suçlardı.

Şimdi haksızlığa uğradığımda hakkımı yasal yollardan alacağıma olan inancım bittiğinden artık yasal yolları da terk ettim. Hasımlarım da artık beni dişleri çekilmiş, tırnakları kesilmiş, pili bitmiş bir aslan olarak görüyorlar.

Ben ve benim gibiler bir gün patlarsak, bu ülkeyi iyi yönettiklerini zannedenler sakın şaşırmasınlar!..

26.12.2012

Turaç Özgür

 

Basına, DÜŞÜNSEL kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ABBAS GÜÇLÜ’YE YAZILAN EĞİTİMLE İLGİLİ MEKTUPLAR

Sayın Abbas GÜÇLÜ,

Bir eğitimci olarak yazılarınızla Milliyet’te tanıştım tanışalı sizi izliyor ve çok yararlanıyorum.

Size geçen sene Ortaöğretim Başarı Puanı’nın hesaplanması ile ilgili yapılan yanlışlıkları anlatan bir yazı göndermiştim, ses gelmedi.

Şimdi ise tüm FRANSIZCA ve ALMANCA ÖĞRETMENLERİNİ ilgilendiren bir konuda yazıyor ve yardımlarınızı bekliyorum. Eğer sesimizi duyuramazsanız onurumu korumak için ya istifa etmek ya da atılmak zorunda kalacağım.

Demokrasinin, insan haklarının, hukukun üstünlüğünün var olduğu kabul edilen bir ülkede yaşıyorsak öğrencinin ve velinin seçim hakkı varsa, öğretmenlerin de aynı hakları olması gerekir inancındayım.

Bugünkü (16.10.1995) yazınızda “Eğitim ciddi iştir beyler! Her kim olursanız olun, sulandırmaya hakkınız yoktur. Konumuz ne olursa olsun, bunu özel çıkarlarınız için kullanmanız sadece eğitime değil, kendinize de zarar verir. İltimaslı öğretmenler kurulu ya da mahkeme kararlarının arkasına saklanmak, çocuklarınıza yapacağınız en büyük kötülüktür” diyorsunuz.

Bu görüşünüze katılmamak mümkün mü? Tamamen haklısınız.

Uyduruk karalarla biz FRANSICA ve ALMANCA ÖĞRETMENLERİNİ bağırttıra bağırttıra çoğumuzun rızalığı olmadan ve bir eğitimden geçmeden (geçenler de göstermelik) TÜRKÇE ÖĞRETMENİ edildik.

Ben DANIŞTAY’a gittim; karar siyasidir, aleyhimedir. “Tashihi karar” istedim; yine aynı şekilde M.E.B. Talim Terbiye Kurulu’nun  21.04.1994 gün ve 295 Sayılı Kararı doğrultusunda siyasi ve güdümlü karar aleyhime verildi.

Geçen yıl, Gebze Kazım Karabekir İlköğretim Okulu’nda geçici görevle hiçbir yararım olmamasına rağmen çile çektim. Bu yıl da Gebze Barış İlköğretim Okulu’nda geçici görevle çocukları oyalamam isteniyor. Diretiyorum, ama 657 kölelik kanununa göre yapabileceğim bir şey yoktur. Ya gideceğim, hiçbir suçu ve günahı olmayan çocukları oyalayacağım, ya da üç kuruşluk çıkarım için oyalandırıldığım mesleğimi bırakacağım.

Sayın Abbas Bey, M.E.B. okulları fakir fukaranın çocuklarını oyalamak için açılmış birer “OYALAMA KAMPLARI”dır, biz öğretmenler de “UCUZA KAPATILMIŞ” birer OYALAYICI”yızdır. Daha kibar bir tanım bulamıyorum. Üç-beş paralık menfaatimiz vardır diye oyalama görevimizi yapıyoruz. Artık dayanamaz oldum. Bu kapıda daha fazla kalırsam, tüm kişiliğimi kaybedeceğim.

Onurumu korumak için M.E.B.’nın  her kendini bilmez, paraşütle makam işgal etmişine karşı savaşım verdim; bir şey elime geçmedi, hiçbir yere derdimi anlatamadım, bir baltaya sap olamadım. Eğer ilgilenirseniz, bir Türk öğretmeninin çilelerini daha iyi anlar ve bizi (benim gibilerini) daha yakından tanırsınız.

Geçen sene çalıştığım okulda -ders kitabı seçiminde rüşvet alarak- 80 milyon liraya okulumun tüm öğretmenleri ve idarecileri satıldı. Alınan rüşvet eşit olarak paylaşıldı. Diğer okullarda da benzeri yapıldı. Milli Eğitim’in de parmağı vardır. Milliyet gazetesini defalarca uyardım, ihbar ettim. Ses bantları bende duruyor, aldırış eden, ilgilenen olmadı. Her şeye tepki göstere göstere hiçbir yerde yerim kalmadı. Devamlı eziliyor sürülüyorum. İnsanların bu kadar adileştiğini görünce midem bulanıyor, dünyaya insan olarak geldiğime utanıyorum.

Lütfen biraz durumumuzla ilgilenin, benden isteyeceğiniz bir şey olursa yardımcı olurum.

Başka bir yazınızda da “Yaratıcılığın en büyük düşmanı” olarak “ezberciliği” görüyorsunuz; doğrudur. Ben de “Yaratıcılığın ve yararlı olmanın en büyük dostu; gönüllü, istekli, şevkli ve bilgili olmaktır” diyorum.

Saygılarımla…                                                                                                 18.10.1995

ADRES:                                                                                                          Turaç ÖZGÜR

Cami Mah. Ali Arıcan Cad.                                                                      Fransızca öğretmeni

Yücel Yapı Koop. Evleri

No: 28 A Blok D. 14  DARICA

Tel/Faks (ev): 02627452779

—————————————–

Öğretmenin isyanı

Siz hiç Fransızca öğretmenin İngilizce, Almanca öğ­retmenin de Fransızca dersi verdiğini ya da felsefe, coğrafya öğretmenin ilkokul öğretmenliği yaptığını duydunuz mu? “Böyle saçmalık olmaz” demeyin sakın, bal gibi oluyor.

Ne kadar branş fazlası öğretmen varsa, boş dersleri doldursun diye öğrenim gördükleri alanla hiç ilgisi olma­yan derslere giriyor. İsteyerek mi? Hayır. Adeta zorlana­rak. Düşünün bir kez, zorlanarak derse giren öğretmen­den ne hayır gelir!

Bu konuda o kadar çok mektup geliyor ki, artık yaz­mak elzem oldu. Bakın son gelen mektupta her şeyden umudunu kesen bir öğretmenimiz neler diyor:

“Uyduruk bir kararla biz Fransızca ve Almanca öğret­menleri, isteğimiz dışında, hiçbir eğitimden geçirilmeden zorla Türkçe öğretmeni edildik. Danıştay’a başvurdum, Talim Terbiye’ye başvurdum, değiştiremedim. Çocukları boş yere oyalamak istemiyorum. Ama 657 kölelik kanunu’na göre, yapabilecek bir şey yoktur, Ya istifa edip gide­ceğim ya da hiçbir suçu ve günahı olmayan çocukları oyalayacağım. Okullar, fakir fukara çocukları için açılmış oyalama kampları haline geldi. Biz öğretmenler de ucuza çalıştırılan oyalayıcılarız. Maalesef daha kibar bir tanım bulamıyorum. Artık dayanamaz oldum. Bu kapıda biraz daha kalırsam tüm kişiliğimi kaybedeceğim!”

Evet, zorla Türkçe derslerine sokulan bir Fransızca öğretmeninin geldiği nokta bu. Sadece bir kaç tane olsa, yüz binlerin içinde erir gider dersiniz. Ama, sayıları öyle­sine çok ki!

Bu öğretmenlerden biri sizin, bizim çocuğumuzu da okutabilir. Her öğretmen, kendisine olan saygısını yitirme­mek için yukarıdaki öğretmen gibi duyarlı olmayabilir.

Eğitimde, patlama noktasına gelmiş, mutsuz öğretmen­den daha tehlikeli bir şey olamaz. Göz göre göre, bu çar­pık gelişmeyi sürdürmek ve olanları görmezlikten gel­mek, ileride telafisi mümkün olmayan yaralar açabilir.

YÖK, artık işsiz öğretmen yetiştiren fakülteler yerine ihtiyaç duyulan alanlara yönelik bölümler açsa bütün bun­lar yaşanmaz. DPT ve Milli Eğitim Bakanlığı da buna se­yirci kalmasa bu noktaya gelinmez.

Ama bu sorunlar, hükümet kurma, yıkma, yeniden kurma gibi çok ciddi (!) sorunlar yanında ufak kalır tabi. Elbet bir gün ufak sorunlarla ilgilenen politikacılarımız da olur…

ABBAS GÜÇLÜ

DİALOG (Milliyet, 19.10.1995)

——————————————

Okullar, ‘oyalama kampı’ mı?

BU soru, dün eğitimle uzaktan yakından ilgisi olan pek çok kişinin kafasını karıştırdı. Hatırlayacaksı­nız, dünkü yazımda, boş kalmasın diye farklı derslere girmeye zorlanan bir Fransızca öğretmeninin mektubunu ya­yınlamış “Okullar fakir, fukara çocuk­larını oyalamak için açılmış birer oya­lama kampları. Biz öğretmenler de ucuza kapatılmış birer oyalayıcıyız” de­ğerlendirmesine yer vermiştik.

Meğerse, asıl branşının dışında, baş­ka derslerde görevlendirilen ne kadar çok öğretmen varmış. Hepsi barut fıçısı gibi. Bakanlıkta bu konuyla ilgilenen, öğretmenleri dinleyecek hiç kimse yok mu? Biliyorum, hükümet kurma çalış­maları nedeniyle, yeni Bakan Turhan Tayan henüz koltuğuna tam olarak oturamadı. Ama, önümüzdeki günler için “yapılacaklar listesine bu konuyu da alsa, çok iyi olur. Binlerce öğretme­ni mutlu eder, köklü bir çözüm için başlangıç olur.

Korsan Okullar

Korsan üniversiteler kervanına şimdi de “korsan okullar” katıldı. Önüne ge­len, Talim Terbiye’den “kurs” izni alıp “okul” diye ilan ediyor. Başlarına da koca koca profesörleri getiriyorlar.

En sonuncusu “Yeni Ufuklar Politika Okulu”. Kadrosunda kimler yok ki. Profesörler, gazeteciler, işadamları… Açılışını da Cumhurbaşkanı Demirel yapacakmış.

Türkiye’de bir statü kargaşasıdır gidi­yor. İşine gelen istediği şekilde insanla­rı kandırıyor. Bunun adına da “kandır­maca özgürlüğü” diyorlar. Korsan üniversiteciler, “Turgut Özal, Anayasa’yı bir defa delsek ne olur demedi mi, özel televizyonlar yasal olmayan bir şekilde kurulmadı mı?” sözlerinin arkasına saklanıyorlar. Öğrenci ve anne, baba­ları da bu şekilde ikna ediyorlar. Belki de haklı çıkacaklar. Ama, bu yöntem, bir hukuk devletine yakışır mı? Eskiden hata yapıldı diye, ille de aynı yöntemi sürdürmek zorunda mıyız?

Evet, eğitim alanında çok büyük yan­lışlar yapılıyor. Anayasa da, özel öğre­tim kanunu da günün gerisinde kaldı. Umarız DYP/CHP koalisyon protoko­lünde eğitime ilişkin bir madde de yer alır ve sorun bir an önce çözülür. Bu arada, “amma da tutucusun” diyenler çıksa da, insanların kandırılmasına mü­saade etmemek gerekir.

Elbette, eğitimin her türlüsünü des­tekliyoruz. Ama, eğitimin ilk maddesinin doğruluk, dürüstlük ve kandırmacadan uzak olması gerektiğini göz önünde bulundurarak.

Bir politika kursu, elbette açılabilir, isteyen de burada ders verebilir. Ama, “kursu”, “okul” diye yutturmanın ne alemi var! Samimiyetsizlik daha isimden başlıyor. Ve, bu tür okulların açılışında da nedense hep Cumhurbaşkanı Demirel’in adı geçiyor!

ABBAS GÜÇLÜ

DİYALOG (Milliyet, 19.10.1995)

—————————————–

T.C.

KOCAELİ VALİLİĞİ

GEBZE

İLÇE MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ

SAYI  : 410 7 8373                                                                                                        19/10/1995

Konu  : Savunmanız.

 

İLGİLİNİN:

ADI-SOYADI………………..: Turaç ÖZGÜR

GÖREVİ……………………..:  Aslan Çimento E.M. Lisesi Fransızca Öğretmeni

SUÇ………………………….:  Branşında ders bulunmayışı sebebiyle Bakanlığımız Personel Genel Müdürlüğünün 19.8.1994 tarih ve 2107 – 113543 sayılı Genelgeleri doğrultusunda Maaş karşılığı derslerinizi doldurmak için; Gebze Kaymakamlığının 20.9.1995 tarih ve 232.1/7108 Sayılı onayları ile Türkçe derslerini okutmak üzere İlçemiz Barış İlköğretim okulunda görevlendirildiğiniz halde; görevi tebellüğ etmeyerek Talimatname ile uhdenize verilen görevi kasten yapmak istemediğiniz Aslan Çimento Anadolu Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi Müdürlüğünün 17.10.1995 tarih ve 251.31.2/2517 sayılı yazılarından anlaşılmaktadır.

Yukarıda yazılı suç iddiasına karşı Anayasa ve 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunun 130. Maddesi gereğince, en geç 10 gün içinde savunma vermenizi rica ederim.

Dursun ŞAHİNTÜRK

MÜDÜR

(İmza)

Cevaplara buradan başlayınız: Arka sayfaya geçmeyiniz:

—————————————————

Saygıdeğer Abbas Güçlü Bey,

19.10.1995 günü gazetemiz Milliyet’te yayımlanan “Öğretmenin İsyanı” başlıklı yazınızı zevkle ve ümitle okudum. Size sonsuz teşekkürlerimi ve minnet duygularımı gönderiyorum.

Kör gözler gerçekleri görmek, sağır kulaklar hakkın ve haklının sesini duymak istemiyorlar. Derdimi anlatabileceğim bir siz, bir de ulaşabilirsem medya kaldı.

Türkçe dersinden çocukları oyalamam emrediliyor. Pazartesi günü ya pes edip başlayacağım, ya da müstafi duruma düşeceğim. Bana yol gösterin, ışık olun… M.E.B.ile savaşımın dosyasını gönderiyorum. İlgilenir, sesimi duyurursanız çok memnun olurum.

Saygılarımla…

20.10.1995

Turaç ÖZGÜR

(İmza)

NOT:  Türkçe öğretmenliğine görevlendirildiğim tarih itibariyle olan mücadelelerimin yazılı belgelerini ek olarak faksladım.

Gebze-Darıca, 02.11.1995

———————————————

Saygıdeğer Abbas Bey;

Milliyet gazetesindeki uğraş alanınız EĞİTİM olması nedeniyle sizi kendimizden sayıyor ve sık sık rahatsız etmek zorunda kalıyoruz.

İnsanı insan yapan, insanca eğitim ve öğretimdir. Amaç; insanın içinde bulunduğu ortama çağdaş bir yaklaşımla ayak uydurabilmesi, yaşamayı öğrenmesi, çevresiyle ve dünya ile uyum içinde hareket edebilmesi, kendisi olması, bir başkasını anlayabilmesi…  kısaca, insan olmayı öğrenmesidir.

Şu anda uygulanmakta olan eğitim sistemi ve anlayışı ile yukarıda saydığım şeyleri elde etmek olanaksızdır.

Türk milli eğitimi liyakatsiz, ilkel, düşünce kabızı, insanlıktan uzak, çağdışı yaşamı ilke ve amaç edinmiş, paraşütle atlayarak makam işgal etmiş, kafataslarının dışı kalın yağ tabakasıyla kaplı, içi örümcek ağıyla örülü, ortası kalın, üstlerinin önünde takla atmayı, astlarını ezmeyi marifet sayan, “her şeyi ben bilirim, kanun nizam dinlemem, hukuk ve insan haklarını tanımam” zihniyetiyle hareket eden, “zart zurtçu”, “höt hütçü”, kişiliksiz kişilerin elinde oyuncak olmuştur.

Kimse kimseyi kandırmasın.. Bu sistem, bu anlayış, bu ilkellik, bu çağdışılık, bu sürü otlatma sistemiyle hiçbir yeşillik, hiçbir mera dayanmaz, en kısa zamanda her yer çölleşir, her şey kurur, ortada insanca hiçbir şey kalmaz.

Ben şimdilik Gebze Barış İlköğretim Okulu’nda (oyalama kampında) kendimi buluncaya kadar bir Fransızca öğretmeni olmama karşın Türkçe dersinde insan ardiyesi sınıflarda (oyalama bölümleri) oyalamaya devam edeceğim.

Zaman zaman gelişmelerden sizleri haberdar ederim. Türk Milli Eğitimi’nin kurtuluşunda ve rayına oturmasında sizlerin katkısı büyük olacaktır.

Saygılarımla… Başarılar dilerim.

Turaç ÖZGÜR

ADRES:                                                                                                             Fransızca öğretmeni

Cami Mah. Ali Arıcan Cad. Yücel Yapı Koop. Evleri                                  (Türkçe oyalayıcısı)

No: 28 a Blok D. 14  41700 DARICA – GEBZE                                                       (İmza)

 

NOT:  Bu yazı Abbas Güçlü’nün Milliyet gazetesindeki “Eğitim” sayfasına taahhütlü olarak postalanmıştır.

——————————————–

Bilim ve teknoloji niye gelişmiyor?

GEÇTİGİMİZ aylarda Ankara’da Tür­kiye, Almanya ve Fransa’dan dil bilimcilerin katılımıyla gerçekleşti­rilen “Anadil Eğitimi Sempozyumu”nda, bir dizi kararlar alındı, ilk iki madde şöyle:

“Dil, düşüncenin aynasıdır. Dil, her şey değildir, ama her türlü iletişimin temeli­dir. Anadili eğitimi aynı zamanda düşün­ce ve kişilik eğitimidir. Eğitimciler, dil -düşünce – kişilik ilişkisi üzerinde durmalı­dırlar. Anadilini iyi bilmeyenler, ne sosyal yaşamda, ne de mesleki yaşamda başarılı olabilirler. Eğitim açısından ise, anadilini bilmeyen öğrenciler, diğer derslerde de başarılı olamazlar. Anadili başarının te­mel şartıdır.”

“Türkçe eğitimi aracılığı ile, düşünen, an­layan, konuşan, algılayan, tartışan, dinle­yen, yorumlayan ve yeni düşünceler üreten bireyler yetiştirmek hedeflenmelidir.”

17 maddelik sonuç bildirgesinin hemen hemen her maddesinde anadilin önemi vur­gulanarak, geliştirilmesi, desteklenmesi ve korunmasının gereği üzerinde duruluyor.

Anadilin en büyük düşmanı, yabancı sözcüklerin istilası. Türkçe, Osmanlı döne­minde Arapça ve Farsçanın, Cumhuriyet döneminde de, önce Fransızcanın ardın­dan da İngilizcenin istilasına uğradı. Ko­nuşmaların arasına yabancı sözcükler ser­piştirmek, entelektüelliğin gereği sayıldı.

Konuşulanlar, yazılanlar, ne kadar anla­şılmaz olursa, sahipleri o kadar böbürlen­di. Amaçları, toplumu bilgilendirmek, ay­dınlatmak ve düşünmeye zorlamak olma­dığı için, hep bildiklerini okudular.

Dün de yazdığım gibi, hafta sonunda, İs­tanbul Üniversitesinde, ‘Türkiye’nin Ge­leceği ve Bilim” konulu 6 saat süren bir toplantı yapıldı. Konuşmacılar ve katılım­cılar, Türkiye’de neden bilimin, yeşerecek ortam bulamadığı üzerinde görüşlerini açıkladılar.

Konuşmacılardan biri de, şu günlerde RP’nin kıskacı altında kıvranan TÜBİTAK’ın Başkanı Prof. Dr. Tosun Terzioğlu idi. YÖK nasıl ki, üniversitelerin patronuysa, TÜBİTAK da bilimin patronu.

Söz konusu toplantıda, Terzioğlu’nu dinledikçe, Türkiye’de bilimin neden kitleselleşmediğini, neden sevilmediğini, ne­den yeşerecek ortam bulmadığını biraz daha iyi anladım. Çünkü, anlatan, kendi anlatıyor, kendi dinliyordu. Dinleyicilerin anlayıp, anlamaması hiç önemli değildi.

Nitekim TÜBİTAK Başkanı Terzioğlu’nun konuşması bittiğinde, İTÜ’lü Prof. Dr. Hande Süer, “Sayın Başkan’ın 16 sözcüklü tanımının, 8′i yabancı sözcüktü” saptamasını yapmak zorunda kaldı.

İste yaptığı tanımlamalardan bazıları:

“Tekno – ekonomik paradigmada radi­kal değişiklikler, verimlilik artışında quantum sıçrama yaratabilir.”

“Teknolojik inovasyon, sadece teknik bir süreç değildir. Teknolojik inovasyon, aslında sosyo – ekonomik ve politik bir sü­reçtir.”

YÖK Başkanı da “Türkçe bilim dili değildir” dememiş miydi!..

Böylece, bilimde neden geri kaldığımı­zın suçlusu bulunmuş oldu: Türkçe

Abbas GÜÇLÜ

DİAYALOG (Milliyet, 23.10.1996)

——————————————-

Sayın Abbas GÜÇLÜ,

“Bilim ve teknoloji niye gelişmiyor?” adlı yazınızı zevkle okudum. Sürekli olarak Milliyet gazetesinde yazılarınızı okuyor ve kendimce değerlendiriyorum. Başka yayın organlarında sizin gibi eğitimle ilgili doğru dürüst araştırmacıların olmaması o yayınlar için gerçekten büyük bir kayıptır.

Ben Ankara Üniversitesi D.T.C. Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı’nı 1975’te bitirdim. İlgili fakültede ne derece yabancı dil öğrenileceğini takdir edersiniz.

Meslek olarak istemeye istemeye (kerhen) öğretmenliği seçtim. Seçmez olaydım. Zaman zaman istifa, askerlik vs. meslekten uzak kaldım. Toplam 16 yıl gibi bir öğretmenlik hizmetim vardır.

Her Türk vatandaşının bir şeylerin içine girip çıkamadığı gibi, ben de bu mesleğe girdim, bir türlü çıkamıyorum (ayrılamıyorum).

1994’te Milli Eğitim Bakanı Sayın Nevzat Ayaz’a “Fransızca ve Almanca öğretmenlerinin Ortak Sorunları ve Çözüm Önerileri” adlı bir rapor düzenleyip gönderdim. Tüm bu bilgi ve belgeleri geçen yıl büyük bir zarf içinde size de gönderdim. O yazıdan sonra Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu, sanki kendisi bilimsel bir araştırma yapmış gibi, 3 ay önceki kararını değiştirerek biz Fransızca ve Almanca öğretmenlerini Türkçe derslerinin oyalayıcısı olarak kullanma kararı almıştır.

3 yıldır, Milli Eğitimin ilköğretim okullarında fakir fukaranın çocuklarını oyalıyoruz. Onlar da bizlerden Türkçe öğrendiklerini zannediyorlar.

İşte çok değerli (!) Türkçemizin ve okullarımızın hali…

Saygılarımla…

23.10.1996

Turaç ÖZGÜR

Oyalaman

(İmza)

—————————————

Öğretmenlerden acı itiraf

 TÜRKÇE Öğretmenlerinin bulunmadığı yerlerde, Almanca ve Fransızca öğretmenlerinin, Türkçe dersine girebileceğinin ba­kanlık emriyle okullara gönderilmesi, bu öğretmenlerin isyan etmesine neden oldu.

“Üç yıldır Milli Eğitimin ilköğretim okullarında fakir fukaranın çocuklarını oyalıyoruz. Onlar da bizlerden Türkçe ‘öğrendiklerini zannediyorlar” diyen öğret­menler, kendi branşları dışında verimli olamadıklarını, başka bir derse girmek istemediklerini belirttiler. MEB yetkilileri, Türkiye genelinde yaklaşık 4 bin Almanca ve Fransızca öğretmenin bulunduğuna dikkat çekerek, “Yabancı dil öğretmen­lerin tamamı Türkçe dersine girmiyor. Bu da çok küçük bir azınlık” dediler.

31.10.1996

Abbas GÜÇLÜ

Milliyet Gazetesi Eğitim Servisi

—————————————–

Sayın “EĞİTİM” Servisi Emekçileri!..

Sağ olsun, var olsunlar.. TC tarihinin en laik, en çağdaş, demokrat, verdiği vaatlerin üzerinde kararlı bir şekilde duran, Atatürk İlke ve Devrimleri’nin yılmaz savunucusu ve bekçisi, eğitimin, öğretimin, öğretmen ve öğrencilerin can dostu, 23 günlük “Ballı Tatil”in babası, ulusal kahraman, YÖK’ün ve MEB’in atası, atalar yadigarı, gözü kara, kalbi insanlık aşkıyla yanan Mehmet Sağlam’ın sayesinde kirli geçmişimizi çürük bir yumurta gibi attık, aydınlık geleceği yakaladık…

Eski bir Fransızca, şimdi ise Fransızca’dan Türkçe öğretmeni olarak bir dönemde üç okula gönderilerek iç turistik gezilerle onurlandırıldım. Görev yaptığım her okulda, modern ve çağdaş donanımlı, bol oksijenli, az mevcutlu sınıflarda yeteri kadar dinlendim. Güç, kuvvet, enerji ve heyecan doluyum. Ülkemin ve ulusumun değerlerini dışarı taşımak ve aşılamak arzu ve isteği ile kıvranıyorum. İstiyorum ki, küffar ülke insanları Türk uygarlığı ve öğretmeni nasılmış görsünler, gıpta etsinler, kahırlarından çatlasınlar…

Saygıdeğer Hacı Bacımızın bize layık gördüğü maaş artışını nasıl kullanacağız diye, ailecek kara kara düşünüyorduk. Allah’tan ki, tüfeğimiz olmadığından fazla bir artış yapmadılar. Aksi halde, “Bu artışı nasıl değerlendiririz?” diye ailecek tümden kafayı üşütürdük.

Şimdi bu artış sayesinde hem kafayı üşütmekten kurtulduk, hem de ülkemiz ve ulusumuz için hayırlı geziler yapma olanağına kavuşmuş olduk. Aman ha.. diğer artışları da bunun gibi dikkatli yapsınlar ki, başımıza bir haller gelmesin…

Sayın dost birlikleri!.. bu mübarek tatilin ne kadar isabetli kullanıldığını, ülkemiz ve ulusumuzun gavur ellerinde tanıtılmasında ne kadar yararlı olduğunu hep birlikte göreceğiz…

Yurtdışı seyahatlerimle ilgili gözlemlerimi, izlenimlerimi eğitim ve öğretimle ilgili konferanslarımı “Ballı Tatil”in sonunda bir rapor halinde göndereceğim.

Kalın sağlıcakla…

26.01.1997

Turaç ÖZGÜR

Fransızca’dan bozma Türkçe öğretmeni

(İmza)

 

NOT: Bu yazı Milliyet Gazetesi Eğitim Servisi’ne faksla gönderildi.

—————————————-

 Sayın Abbas GÜÇLÜ,

Sanki “Dert Babamız”mışsınız gibi, Milli Eğitim’le olan sorunlarımızı çaresiz kaldığımızda size bildiriyoruz. Siz de çoğu zaman özetin özeti olarak Milliyet’teki köşenizde sorunlarımızı dile getiriyor ve çözüm önerileri sunuyorsunuz.

Milli Eğitim o kadar kirlendi, o kadar pasaklandı ki, ulusal deterjan üretimi bu kir ve pasağı bir asır boyunca ortadan zor kaldırır.

Hangi sorunumu dile getireceğimi bilemez oldum. Bu Bakanlığın adını doğrudan “Milli Sorun Üretme Bakanlığı” şeklinde değiştirmekte yarar vardır.

Ben ve benim durumumda olan binlerce öğretmenin, eğitimcinin sorununu aşağıda maddeler halinde sıralıyorum ve köşenizde -izin verirseniz- bu sorunların üreticisi yetenekli(!) kadroyla mı Milli Eğitim 2000’leri yaşayacak? İlk ve zorunlu öğretim değil 8 yıla, 28 yıla da çıksa hiçbir şeyin değişeceğine inanmıyorum.

İşte sorunlarımız:

1. Benim gibi Fransızca ve Almanca öğretmenlerini zorla Türkçe öğretmeni ettiler. Hiçbir altyapısı olmayan ilkokulları ilköğretim okulları (OYALAMA KAMPLARI) haline getirip, ilkokul öğretmenlerinin idare ettikleri bu kamplarda itildik, kakıldık… Ama bizleri olduğu kadar eğitimi-öğretimi aşağılamaksa, bunda çok kısa zamanda büyük mesafe alınmıştır. Birkaç yıl sonra bu felâketin boyutları ne olur bilemem…

2. Daracık mekânlarda boğulduk, bunaldık, çıldırdık… Sokaktan sınıfa transfer edilen acemi oğlan ve kızlarla (öğretmenlikle ilgisi olmayan sözleşmeliler) rayından çıkan, yorgun savaşçılarla (kendi devreleri dışında boşluk dolduran sınıf öğretmenleri, emekliler) oyalanan öğrenciler dünyaya geldiğimize bizi bin pişman ettiler. Disiplinsiz ve öğrencilikle ilgisi olmayanlar, çağdaş, uygar ve lâik düşünceli öğretmenleri idareye gammazlamak ve bunalıma sokmak, öğretmenlikten kaçırmak, sindirmek için kullanıldılar, idare edildiler… Onların ispiyonlarıyla idare tarafından değerlendirilen, suçlanan, cezalandırılan, oradan oraya sürülen öğretmenlerin elleri kolları bağlandı, susturuldu… Susmayanlar, benim gibi bir dönemde üç defa oradan oraya sürüldü, ceza üzerine ceza aldılar…

3. Biz, ortaöğretim öğretmenleri statümüz bakımından sınıf öğretmenlerinden bir üst seviyede olduğumuzu zannederdik… Tam tersine, ilköğretim okullarında sınıf öğretmenlerinin daha da altında, çukurda olduğumuzu gördük, bunu yaşıyoruz… Bizim durumumuzu gören, bilen bilinçli bir insan neden daha fazla okusun, eğitilsin, emek versin, masraf yapsın da çukura düşsün?!.. Bu ayıbı yaşamaktan bıktık, usandık, ruhsal dengemiz bozuldu… “Yeter artık!” diyoruz.

4. İlköğretimin 1. kademesinde çalışanlar bize göre, moral bakımından daha iyi ve çukurun üzerinde oldukları yetmiyormuş gibi, maddî bakımından da, huzur bakımından da daha iyidirler. Biz, branş öğretmeleri bir üst genel müdürlükten, bir alt genel müdürlüğe itildiğimiz yetmiyormuş gibi, liselerde kadrosu olan, benim durumumda olanlar haftalık ders saati maaş karşılığı 15 yerine 18 saat girmeye zorlandık. Koca karı dişi programlarla sınıf öğretmenlerinden daha fazla okulda oyalanmamıza rağmen, onlardan daha az ücret alır olduk. Ücret de bari bir ücret olsa… O bile esirgendi.

5.  Hele şu ayrıcalık karşısında kızmayı bırak, küfretmemek elde değildir: “M.E.B. İlköğretim Genel Müdürlüğü, Sayı. B.08.O.İGM.O.08.03.04-322/3387, Tarih: 21.05.97, Konu: Mesleki Çalışmalar.

88/19340 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yürürlüğe konulan ilgi (b) esasları 4’üncü maddesi 2. fıkrası gereğince öğretim yılı başında ve sonunda mesleki çalışmalara katılan ilkokul ve ilköğretim okullarında görevli sınıf öğretmenlerine ek ders ücreti ödenecektir. İlköğretim Kurumları II. Kademe branş öğretmenlerine ise mesleki çalışmalar için ders ücreti ödenmediğinden maaş karşılığı okutmak zorunda oldukları ders saatleri kadar mesleki çalışmalara katılmaları gerekmektedir.

Bilgilerinizi ve gereğini arz ederim. / A. Ekrem YANGIN, Bakan adına Genel Müdür.”

ÇOK ÖNEMLİ SORU:  Bu genelge ile aynı kurumun bünyesinde çalışan bir üst kademenin öğretmenleri bir işi yaparken maaş karşılığı, alt kademe öğretmenleri ise ücretli çalışacaklar. Bu ayrıcalık niçin? Bu, aynı işi yapanlar arasında üst kademedekileri aşağılamak ve meccanen çalıştırmak, onlara duyulan bir husumet değilse nedir?

Saygılarımla…

24.06.1997

Turaç ÖZGÜR

Öğretmen

(İmza)

Tel (ev): 02627452779

NOT: Yukarıdaki yazıyı Milliyet gazetesinin Eğitim Servisi’ne Abbas Güçlü’ye faksladım.

Bunun üzerine Milliyet gazetesi Eğitim Servisi’nde Ümit TANRISEVEN imzasıyla 27.06.1977’de aşağıdaki yazı ile sorun ele alındı ve ileride bu ayrıcalığın kaldırılmasına vesile oldu.

———————————————–

Öğretmene çifte standart

Ümit TANRISEVEN

MİLLÎ Eğitim Bakanlığı’nın öğretmenlere yazın uyguladığı ücret politikasının çifte standartlık yarattığı iddia edildi. Aynı çatı altında görev yapan ilköğretim öğretmenlerinin 1′inci kademesinde görev yapanlara mesleki çalışmalar için ek ders ücreti verilirken, aynı kurumun 2′nci kademesindeki öğretmenlerin mesleki çalışmalarına ek ders ücreti ödenmeyecek.

Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Genel Müdürlüğü’nün aldığı kararda şöyle deniliyor: “Öğretim yılı başında ve sonunda mesleki çalışmalara katılan ilkokul ve ilköğretim okullarında görevli sınıf öğretmenlerine ek ders ücreti ödenecektir, ilköğretim kurumları 2. kademe branş öğretmenlerine ise mesleki çalışmalar için ders ücreti ödenmediğinden maaş karşılığı okutmak zorunda oldukları ders saatleri kadar mesleki çalışmalara katılmaları gerekmektedir. ”

Bu duruma tepki gösteren öğretmenler, “Bizler bir üst kademede görev yapmamıza karşın kendi maaşımızdan, alt kademedekiler ise, ek ders ücreti karşılığı çalıştırılıyor. Sınıf öğretmenlerinden daha fazla okulda oyalanmamıza rağmen daha az ücret alıyoruz. Bu ayrıcalık niçin yapılıyor? Aynı işi yapanlar arasında üst kademedekiler niçin aşağılanıyor?” diyerek tepki gösterdiler.

Milliyet Eğitim Servisi, 27.06.1997

———————————————

DARICA, 28.10.1997

Sayın Abbas GÜÇLÜ,

Eğitimle ilgili sorunlarımızın çözümünde  -neredeyse- ilk ve son başvu­rulacak  “makam”  konumuna geldiniz. Buna -kendi açınızdan-  ne kadar sevinseniz, gurur duysanız azdır. Sizi, ekip arkadaşlarınızı ve Milliyet gaze­tesini tebrik ederim.

Keşke, devlet devletliğini, millet milletliğini, Millî Eğitim Bakanlı­ğı olması gerekenleri yapsaydı, sorumluluk makamında bulunanlar biraz uy­gar olsalar da kendilerini bilselerdi, insanlar da mutlu olsalardı, size de, “Eğitim Servisi” sayfasına da dökeceğimiz derdimiz kalmasaydı…

Milli Eğitim Bakanlığı’nın en iyi becerdiği sorun üretmek ve her şeyi bozmak, çalışanlar arasında taraf tutup huzursuzluk yaratmak, haksızlığa uğradığında hakkını arayanları ilkelce cezalandırıp sürüm sürüm süründürmektir.

Şeyhî’nin Harnamesi’ndeki eşeğin boynuz beklerken kuyruk ve kulağın­dan olması gibi, ben de uğradığım haksızlıkların giderilmesi için uğraş verirken daha fazla haksızlığa uğradım, ceza üstüne cezalar aldım, sürgün üstüne sürgünler yedim… Fincancı katırlarını ürkütmekten dolayı başıma gelmedik kalmadı.

Ben bir Fransızca öğretmeniyim. Milli Eğitim eski Bakanlarından Sayın Nevzat AYAZ’a  “Fransızca ve Almanca Öğretmenleri’nin Ortak Sorunları ve Çö­züm Önerileri” konulu bir rapor göndermiştim. Milli Eğitim Bakanlığı o ya­zımın üzerine daha önceki kararlarına ek bir karar alarak Türkçe dersini Fransızca ve Almanca öğretmenlerine maaş karşılığı yüklediler. Bununla da yetinmeyerek, Personel Genel  Müdürlüğü’nün bir genelgesiyle Ortaöğretim Genel  Müdürlüğü’ne bağlı okullardan alıp İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne bağ­lı ilköğretim okullarına Türkçe okutmak üzere atadılar.Binlerce Fransız­ca ve Almanca öğretmenleri yerlerinden yurtlarından  edilerek, adeta ora­dan oraya sürgün edildiler. Özellikle ben buna, Milli Eğitim Bakanlığı’nın beklemediği şekilde karşı geldim, direttim, Danıştay’a dava açtım. Davam şu anda temyiz aşamasındadır.

Birbiri arkasına soruşturmalar geçirdim. Bir yılda dört ilköğretim okuluna sürgün edildim. Müfettiş soruşturmasında  “Branşım olan Fransızca’dan Marmara ve Ege bölgelerinde, merkezi yerlerde, çocuklarımın eğitim öğretimine engel olmayacak, benim de razı olabileceğim bir yerde çalışabi­lirim” şeklindeki ifadem  bir yıl sonra istismar edilip “mektep dahil ve haricinde huzur bozmaktan”  ceza almam yetmiyormuş gibi, güya isteğim yeri­ne getiriliyormuşçasına il dışına (Yalova İl Milli Eğitim Müdürlüğü emri­ne, oradan da Çiftlikköy Sultaniye İlköğretim Okulu Müdürlüğü emrine Fran­sızca  öğretmeni -Türkçe okutmak  üzere-) Bakanlık onayıyla sürüldüm. Ya­lova Milli Eğitim Müdürlüğü’nden aldığım yazılı belgede “44 saat Fransız­ca dersine karşılık 11 branş öğretmenlerinin olduğu”nu  öğrendim. Milli Eğitim Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü’ne üçüncü defa dilekçe yazıp il dışı atamamın durdurulmasını istedim. Her seferinde bizzat ilgililerle görüştüm, sözlü olarak, gitmek istemediğimi, çocuklarımın eğitimine ve geleceğine zarar vereceğini söyledim.  Her başvurumda azarlandım, tehdit edildim. Benimle uğraşanların Atatürk düşmanları, şeriatçı, tarikatçı, ge­rici, çağdışı, sekiz yıla karşı olanlar olduklarını söylemem ve yazmam be­ni iyice hedef haline getirdi.

Şu anda, Gebze Kazım Karabekir İlköğretim Okulu’nda biri sınıf öğret­menliği yapan iki Almanca, iki Fransızca öğretmenine karşılık yabancı dil­ler  -öğretmen yokluğundan- boş geçmektedir. Öğretmeni olmayan yabancı dilde ısrar etmek, diğerlerini seçmemek ve seçtirmemek şart  mıdır?

Sözkonusu okulda -kerhen- Türkçe derslerine girmeyi kabul ettiğim hal­de, sürgüne gideceğim yerde onu bile yapmayacağımı açık açık söyleyip yazdığımı bilen yetkili ve ilgililer acaba ne yapmak istiyorlar?

Belki de en büyük suçum: Atatürkçü, laik, demokrat olmaktır.  Sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni inançla ve inatla savunmak­tır. Belki de türbanla derse girenlerin karşısında yer alanların safında olup, zorunlu eğitimin sekiz yıla çıkarılmasına karşı olan  idarecilerin karşısında el pençe divan durmamaktır. Ne dersiniz?

Saygılarımla bilgilerinize sunarım.

Turaç ÖZGÜR

(İmza)

NOT:  Bu yazıyı Milliyet Eğitim Servisi’ne faksla gönderdim.

——————————————–

SAYIN ABBAS GÜÇLÜ,

Yıllardır Milliyet gazetesinin abonesiyim. Gazeteyi verdiği kap kacaktan dolayı almam. O işi evdeki çoluk çocuk takip eder, ben de ne kadar kö­şe yazıları, araştırma yazıları varsa onları takip eder, okurum. Bu, benim uzun zamanımı alır.

Bir öğretmen olduğum için sizin yazılarınızı hiç kaçırmam. Zaman zaman keser dosyalar ve onlardan yararlanırım. Daha doğrusu yararlanırdım, ama -Kusura bakmayın- artık pek ilgimi çekmiyorlar. Sizi artık sizden bile iyi tanıyorum dersem, herhalde yanılmış olmam. Eğitimle ilgili araştırmalar yapıyor, yurtiçi ve yurtdışında konferanslar veriyor, bir yüksek okulda ders veriyor, Kanal D’de eğitimle ilgi program yapıyor, bazı radyo ve te­levizyonlarda söyleşilere ve açık oturumlara katılıyorsunuz. Kısaca, sahip­siz kalan bu sahada önemli bir kişi ve otorite olduğunuzu genç yaşınızda kabul ettirdiniz. Sizi bu başarılarınızdan dolayı kutlarım. Ne kadar öğünseniz yeridir. İnşallah ileride siyasete atılır, Millî Eğitim Bakanı olur­sunuz. Ya da yakında kurulması düşünülen millî mutabakat hükümetinde arzu ettiğiniz makama gelirsiniz. Daha da olmazsa, nasıl olsa er-geç askerî bir cunta gelir, sizi de görür, Millî Eğitim Bakanı olarak değerlendirir, siz de kokuşmuş bu eğitimi ayağa kaldırırsınız. Ben ve benim gibiler de size dualar ederiz.

Sayın Abbas GÜÇLÜ, 23 Kasım 1998′de HBB’deki Yüksek Tansiyon’da gerçek gücünüzü gösterdiniz. Zavallı bir devlet memurunu karşınıza almış üzerine üzerine gidiyor, Millî Eğitim’i içine düşürüldüğü kaostan lafla kurtarı­yordunuz. Adı açık kendisi kapalı olan o oturumda siz en modern silahlar­la donatılmış bir silahşor, karşınızdaki de eli kolu bağlı bir bordro mahkûmu idi. Sizin atışlarınız serbest ve sorumsuz. Karşınızdaki ise, hesap­sız her sözünden dolayı meslekten atılma, sürgün edilme, cezalandırılma korkusu içinde eli  kolu bağlı çağdaş bir köle… Helal olsun size… Ba­yağı da eşit koşullarda cenk ediyordunuz…

Hep tutturmuş “Öğretmenler neden daha iyi bir eğitim için sokağa çık­mıyorlar? Neden paralı eğitimi savunmuyorlar? Neden Öğrencilerin yıl kay­betmeden eğitilmelerini savunmuyorlar? Neden imamlar kadar halk içinde ça­lışmıyorlar? Hep neden… ? Neden… ? Neden… ?” diyorsunuz. Yıllardır da hep aynı şeyleri yazdınız, söylediniz.

Bir gün de “Neden  KALEMLİ KUVVETLER’in  KALEMİ, SİLAHLI   KUVVETLER’in SİLAHI karşısında aciz ve suskun?”, “Neden KALEMLİ KUVVETLER’in 1/4′üne gelmiş bir öğretmeni (subayı) SİLAHLI KUVVETLER’in 1/4′ündeki bir subayı­na (öğretmenine) -özlük hakları bakımından- eşit değil de, yeni başla­yan bir astsubaydan bile sonra geliyor?”, “Neden SİLAHLI KUVVETLER’in bir al­bayının amiri  bir   astsubay, hatta  bir yarbay olamıyor da, KALEMLİ KUVVET­LER’in  bir   astsubayı   (acemi bir öğretmeni) kıdemli bir subayın (öğretme­nin) amiri oluyor?”, “Neden parası olanlar vatanı korumuyor, hatta  işyer­lerini  korumuyorlar da bunların masrafı Hazine’den karşılanıyor?”, “Neden haylaz ve tembel askerî öğrenciler sınıf geçirilmiyorlar?”, “Neden  askerî okullar da millî eğitiminkiler gibi fakir fukaranın çocuklarının oyalan­dığı gibi OYALAMA KAMPLARI olmuyorlar?”, “Neden öğretmenlerin politikacı­ların elinde, para babalarının elinde oyuncak gibi oynandığı, sürüm sürüm süründürüldüğü bir ülkede -Anayasa’daki eşitlik ilkesine göre- askerlerin de aynı şeyler başına gelmiyor?” dediğinizi, yazdığınızı duymadım. Branşı lağvedilen bir öğretmen Talim Terbiye Kurulu’nun kararıyla “Bilmem, anla­mam, yapamam, değerlendiremem” dediği başka bir branşta zorla görevlendi­riliyor, hakkını aradığı için ceza üstüne ceza veriliyor, istemediği baş­ka bir il’e sürülüyor da “pilot fazlalığı var” diye pilotlar zorla tankçı olmuyorlar? Ya da piyadelerin fazlası neden zorla uçak kullanmaya zorlan­mıyor? Ne olur, biraz da cesaret göster bu konuların üzerine üzerine git.

Ben branşı lağvedilen bir Fransızca öğretmeniyim. Önce Talim Terbiye Kurulu’nun kararıyla maaş karşılığı Türkçe dersi dayatıldı. Sonra, Perso­nel Genel Müdürlüğü’nün genelgesiyle o ilköğretim okulundan bu ilköğretim okuluna “Fransızca öğretmeni (Türkçe okutmak üzere)” diye yıllardır lise­lerde görev yapmışken dayatma ile bir kademe alt okullarda süründürüldüm. Şimdi de “İlimizde Fransızca öğretmenine ihtiyaç yoktur” diye -güya kendi isteğim yerine getirilmiş gibi gösterilerek-Yalova’nın ücra bir köyüne -bütün feryatlarıma ve gitmemek için yaptığım mücadeleme rağmen- şutlandım.

Eşim çalışmıyor ve Marmara Tıp Fakültesi’nde kalp ve psikiyatri bölüm­lerinde tedavi görüyor.

En küçüğü 18 yaşını bitirmiş 2 kızım ve 1 oğlum elime bakıyor. Oğlum endüstri meslek lisesi mezunu ve askerliğini bitireli 6 ay oluyor. Başvur­madığı yer kalmadı, branşı olan elektrik üzerine iş bulamıyor, işverenler de angarya çalıştırmak istiyorlar. Bunalım içinde ne yapacağını bilemiyor. Büyük kızım Açık Öğretim Kamu Yönetimi 2. sınıf öğrencisi, özel bir tele­vizyonda babası hayrına çalışıyor, ileride iyi bir yönetmen olurum hayali ile avunuyor. Küçük kızım -şimdilik- bir ilaç fabrikasında karın tokluğu­na çalışıyor, endüstri meslek lisesi kimya bölümü mezunu olduğu için ha­yalinde iyi bir kimya mühendisi olmak yatıyor. Hayal kurmak masrafsızdır.

“Haydi, toparlanın Yalova’ya göçüyoruz” dedim. Evde isyan çıktı.”Sen nere gidiyorsan git, biz buradan bir yere gitmiyoruz” dediler. Yatak-yorgan bile vermediler. Her gün 2 dolmuş + 1 feribot + 2 dolmuş Gebze-Yalova Çiftlikköy Sultaniye İlköğretim Okulu’na gidip geliyorum. Gidiş-geliş yol­da toplam 6 saatim geçiyor, günde 3 milyon TL masrafım oluyor. Evimi taşı­mazsam, il dışına çıkmaktan hakkımda idarî işlem yapılacaktır.

Beni makamında dinlemek istemeyen, sekreter odasına çıkıp Zaloğlu Rüstem gibi nara atıp aşağılayan, hakaretler eden, hızını alamayıp bir de da­yak atmaya kalkışan güvercin postuna bürünmüş bozkurt Cemal Şişman karşı­sında kendisini ezdirmek istemeyen, ağzının payını veren bir öğretmen gö­rünce emrindekileri üzerime kışkırttı, polise sığındı, sonra da beni 9.5.1997 tarihli bir karara dayanarak 30.06.1998′de re’sen Yalova’ya attı. İl Makamı’na şikâyette bulundum, sümen altı edildi. Sakarya İdare Mahkemesi’ne yürütmenin durdurulması ve atamanın iptali için dava açtım. Yürütmenin durdurulmasına ret geldi, iptali henüz belli değil, ama farklı birşey ge­leceğine inanmıyorum. Çünkü, idare mahkemeleri tamamen idarenin emrinde çalışan noter kâtipliği yapmaktadırlar…

Kocaeli İl Milli Eğitim Müdürü Cemal Şişman bana saldırı olayının ge­risine giderek 18.06.1998 tarihli eski ve zaman aşımına uğramış bir soruş­turmadan dolayı 1 yıl  kademe  durdurma cezası verdi, onun  için de idare mah­kemesine başvurdum, lehime sonuç alacağımı zannetmiyorum.

Yine aynı ŞİŞMAN makamına zorla girdiğimi, kendisine saldırdığımı, ha­karetler ettiğimi, imzasız tehdit mektupları gönderdiğimi iddia ederek, hakkımda soruşturma açmıştır, devam etmektedir.

Sayın Abbas GÜÇLÜ, şimdi benim yerimde olsanız ne yaparsınız? Allah aşkına, neden bu konular sizi ilgilendirmiyor? Oysa ki, sizi tanıdığım ilk yıllarda bayağı da ümitlenmiştim: “Eğitimin de, eğitimcinin de bir dostu var, bir gözü-kulağı-dili var” diye… Eğer size gönderdiğim yazılar dos­yalanıyor, arşivleniyorsa, sayfalar dolusu yazılarımda size nasıl ve ne gözle baktığımı göreceksiniz, şimdi, hüsrana uğradığımı itiraf etmem gerekir…

Başımdan geçenleri bir gün yazacağım, bir eğitimcinin ve ailesinin içine düşürüldüğü çıkmazları, bunalımları, ümitsizce ve dirençle nasıl mü­cadele ettiğimi, ezim ezim ezildiğimi, ama asla büzülmediğimi, bir makam uğruna kimlerin ne yalakalıklar yaptığını, işgal ettiği makamda tutunabil­mek için ne haltlar yediklerini, kimleri nasıl ezdiklerini, kimlerin önün­de büzüldüklerini, Türk Millî Eğitimi’nin hangi dalkavukların yüzünden bu hale düşürüldüğünü dost düşman bir de benden öğrensin… Hiç olmazsa, meydanın boş olmadığını görsünler…

Sayın Abbas GÜÇLÜ, bir öğretmeni oradan oraya sürmek eğitime vurulan en büyük darbedir, eğitime ve eğitimciye yapılan en büyük kötülüktür. Sür­gün gittiği yeri de aşağılamaktır. Her türlü sürgün en adi cezadır. Sürü­leni aşağıladığı gibi, ondan bekleneni gözden çıkarmaktır. Öğretmeni süren, yalnız o öğretmene ceza vermiyor, onun yeni öğrencilerine de ceza veriyor.

Son olarak, 24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ gözü, kulağı, dili, beyni kon­trol altına alınmaya çalışılan, bir lokma bir hırkaya talim ettirilen öğ­retmenlerin mi günüdür? Yoksa bir makam uğruna olmadık şaklabanlık yapan, emrindekileri kendisine benzetmeye çalışan, başaramayınca onları ezmeye çalışan dalkavuk ruhlu kuklaların mı günüdür? Saygılarımla…

24.11.1998

Turaç ÖZGÜR

Tel   (ev): 0262. 7452779

Darıca – Gebze / KOCAELİ

—————————————-

Öğretmenler Günü

ÖĞRETMENLER günü dün bir kez daha kutlandı. Cumhuriyet’in 75. yılı kadar görkemli olmasa da, Eğitim-Sen’cilerin iddia ettiği kadar da sö­nük geçmedi…

Öğretmenlerle ilgili dün çok parlak sözler de söylendi, duygu sömürüsü de yapıldı. Ama öğretmenlerimizin bugünkü gerçek sorunları pek fazla dile getirilmedi. Devleti yönetenler, öğretmenin her açıdan ıstırap çektiğini bile bile pembe tablolar çizdi. Sendikacılar eğiti­mi, öğretmeni unutup sloganlar peşinde koştu. Öğrenci ve veliler ise bazen gönülden, bazen de zoraki sevgili öğretmenlerini hatırladı…

Mademki ülkemiz ve çocuklarımız en değer verdiğimiz varlıklarımız, o halde onların geleceğini teslim ettiğimiz öğretmenlerimiz de en değer verdiğimiz kişiler olmalıdır. On­ların sorunu, konumumuz ne olursa olsun, bizim de soru­numuz olmalıdır.

Biz, eğitimi, öğretmeni yılda bir hatırlayanlardan olmadı­ğımız için bazen sesimizi daha fazla yükseltebiliyor, bazen de çuvaldızın en büyüğünü kendimize batırabiliyoruz. Ne si­yasetçiler gibi oy kaygımız var, ne de eğitimi bir atlama tahtası olarak gören taşeronlar gibi hesabımız. Tek istediği­miz, daha aydınlık bir Türkiye için daha çok ve daha nitelikli eğitim… Her gün yüzlerce öğretmen sorunuyla muhatap oluyoruz. Hemen hepsi yürek parçalıyor. Kimini yazıyoruz, kimini de olanaklarımız çerçevesinde çözmeye çalışıyoruz. Bazen de sadece dinliyoruz. O bile sorunlar arasında çıldır­ma noktasına gelen çaresiz öğretmenlerimizi rahatlatmaya yetiyor. Turaç Özgür, yılların Fransızca öğretmeni, tek ka­bahati, gönülden sevdiği, saygı duyduğu mesleğini her ko­şul altında sürdürmek. Eğer o da işin kolayını seçip beni is­temeyeni ben de istemem deyip öğretmenliğe veda etsey­di, bugün çok daha huzurlu olabilirdi. Ama yapmadı. Yap­mayacak. Çünkü, öğretmenliği çok seviyor. Ancak taham­mül sınırının da sonuna gelmiş. İşte duygu dolu satırların­dan bazıları:

“Ben branşı lağvedilen bir Fransızca öğretmeniyim. Ön­ce Talim Terbiye Kurulu’nun kararıyla maaş karşılığı Türkçe dersi dayatıldı. Sonra Personel Genel Müdürlüğü’nün ge­nelgesiyle o ilköğretim okulundan bu ilköğretim okuluna sürüldüm durdum. En son, bütün feryatlarıma ve gitme­mek için yaptığım mücadeleme rağmen Yalova’nın ücra bir köyüne atandım. Eşim çalışmıyor ve tedavi görüyor. İki kızım, bir oğlum elime bakıyor. Oğlum meslek lisesi elektrik mezunu, askerliğini bitireli 6 ay oldu. Başvurmadığı kapı kalmadı. Büyük kızım özel bir TV kanalında ileride iyi bir yö­netmen olmak hayaliyle ücretsiz çalışıyor. Küçük kızım ise bir ilaç fabrikasında şimdilik karın tokluğuna çalışıyor. Hay­di toparlanın köye göçüyoruz dediğimde, evde isyan çıktı. ‘Sen nereye gidiyorsan git, biz buradan bir yere ayrılmayız’ dediler. Her gün İzmit’ten Yalova Çiftlikköy’e iki feribot sekiz dolmuşla gidip geliyorum. Günde 6 saatim yollarda geçiyor ve her gün 3 milyon lira yol masrafım oluyor. Bıktım, yorul­dum. Sabrım tükendi…”

Evet, söyleyin, bu eziyete nasıl dayanılır? Böyle bir gün­de Turaç öğretmene nasıl “Öğretmenler Günü’nüz kutlu olsun hocam” denir!..

ABBAS GÜÇLÜ

DİYALOG (Milliyet, 25.11.1998)

 

 

Basına, DÜŞÜNSEL, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EZBERE HAYIR!

Sayın M. Tınaz TİTİZ,

Kurmuş ve başkanlığını yapmış olduğunuz “Beyaz Nokta Vakfı”nın “EZBERE HAYIR!” kampanyasını gönülden destekliyor ve vakfınıza başarılar diliyorum.

Yıllarımı çağ dışı hareketlere karşı savaşımla geçirdim. Ezberciliğin de insan beynini gereksiz yere yoran, işgal eden, üstelik bir şeye yaramayan, ekonomik ve çağdaş bir değeri olmayan bilgilerle boş yere emek ve zaman kaybına yol açan bir olgu olduğuna inanıyorum. Bu konuda bir öğretmen, bir eğitimci olarak yıllardır uğraşıyorum.

Sizler gibi, benim gibi düşünmeyen, karanlıklardan, kaostan medet uman, aydınlıktan, düşünen beyinlerden, yargılayan insanlardan vebadan kaçarcasına kaçan ve kendileri gibi düşünmeyenlere amansız düşman olan, insan haklarından, hukuktan, demokrasiden, çağdaşlıktan, uygarlıktan, akıldan, mantıktan uzak insanların sayısı hayli fazladır. Ezberciliği, ilkelliği baş tacı edenler onlardır. Onlara göre; düşünmek, üretmek, yargılamak, hüküm vermek suçtur.

Sayın TİTİZ, ülkemiz sorunludur, bizler de etrafımızda olanlardan sorumluyuz. Aydın olmanın, vatandaş olmanın, insan gibi insan olmanın gereğidir bu…

Ne olur, biraz da bizim sorunlarımızla ilgilenin… Ben yıllarca çaba sarf edip A.Ü.D.T.C.F. Fransız Dili ve Edebiyatı’nı bitirdim. 1976’dan beri öğretmenlik yapıyorum. İstifa ederek, toplam 5 yıl kadar ara verdim. M.E.B. Talim Terbiye Kurulu 21.04.1994 gün ve 295 sayılı kararla biz Fransızca ve Almanca öğretmenlerini zorbalıkla Türkçe öğretmeni etmek istiyor. Direndim. Danıştay’da ikinci defa tashihi karara gittim. Kararlar, Milli Eğitim Bakanlığı’nın istekleri yönünde alındı. Bizler adam yerine, insan yerine ne zaman konulacağız?

Kendileri insan yerine konulmayan eğitimciler ezberletseler ne olur, öğretseler ne olur? Aşağılanan, horlanan, kendini aşağılatanlar; onurlu, kişilikli, çağdaş kafalı, demokrat, düşünen, yargılayan ve hüküm veren insanlar yetiştirecek değiller ya!..

Paraşütle makam işgal eden, yeteneksiz, bilgisiz, onursuz, gurursuz, sünepe idarecilerin “ben bilirim”, “ben yaptım, oldu”, “böyle de oluyor”, “boşlukları doldur gitsin”, “kazanılmış haklar da neymiş?”, “hukuk mukuk tanımam”, “öğretmen de kim oluyor?”, “yetenek de ne oluyor?”, “branş da neymiş?” zihniyetiyle hareket ettikleri ve 657 Sayılı DMK yürürlükte olduğu, insanların haklarını insan gibi arayamadığı bir ülkede daha çoook “EZBERE HAYIR!” kampanyaları açılır…

Önce eğitimcilerin eğitimci olmaları, kendi haklarını aramaktan aciz, kişiliksiz insanların öğretmen ve yönetici olmamaları gerekir.

İnsan haklarını, demokrasiyi, laikliği tanımayan, zorba, sünepe, dalkavuk ruhlu insanların Milli Eğitim’in her kademesinden uzaklaştırılması gerekir.

Eğitimdeki sistemin yeteneksiz kişilerin elinden bir oyuncak gibi kullanılmasının önüne geçilmelidir. Sistemin “sınama deneme” yoluyla değil, “akıl ve bilimin” ışığında rayına oturtulması gerekir.

Eğitimcilerin, öğretmenlerin, velilerin, öğrencilerin seslerine kulak verilmesi ve bunların akla, mantığa, bilime uygun olarak değerlendirilmesi gerekir.

Branşları lağvedilen (iğdiş edilen) öğretmenlerin zorla, istemedikleri, yapamayacakları bir dalda görevlendirilmemeleri gerekir. Sık sık seminerler adı altında göstermelik (yağlama-yıkama) kursları açılmamalıdır. Yapılacaksa, ciddi yapılmalıdır. Şimdiye kadar olanlar gayrı ciddidir.

Saygılarımla…

10.10.1995

Turaç ÖZGÜR

Fransızca Öğretmeni

ADRES:  Cami Mah. A. Arıcan Cad.

No: 28 A Blok D. 14

41700 DARICA – GEBZE

 

NOT:  Bu yazı Beyaz Nokta Vakfı’nın 03124415399 nolu faksına iki defa fakslandı. Ayrıca, telefon da edildi. Tıs çıkmadı. Herkes bir yol tutturmuş gidiyor. Kimsenin derdi aslında kimseyi ilgilendirmiyor.

——————————————————

Yaratıcılığın en büyük düşmanı?

GÜNÜMÜZDE, kişilerde ara­nılan en önemli özel­liklerin ba­şında “yara­tıcılık” geliyor. Peki, hiç düşündünüz mü? Nasıl yaratıcı olu­nur, yaratıcı­lık, kalıtımsal bir olgu mu, yoksa daha sonra ge­liştirilen bir yetenek mi? Daha da önemlisi “Yaratıcılığın, en büyük düş­manı nedir?”

Pek çoğumuz için böyle soruların cevabını aramanın, neden, niçin, ni­ye, nerede, nasıl, ne zaman gibi, ga­zetecilikte 5N kuralı diye bilinen so­rularla beyin jimnastiği yapmanın da bir anlamı yok.

Herkes bu konuya gözlerini kapa­yıp, kulağını tıkasa bile, biri var ki, bu işi kendine adeta ilke edinmiş. Yaratıcılığın en büyük düşmanı “ez­bere” savaş açmış. Bu amaçla kur­duğu “ Beyaz Nokta Vakfı” ile neden, niçin sorularını soran çocukların ye­tişmesi için seferberlik başlatmış…

Evet, bu kişi, eski bakanlardan, İs­tanbul Milletvekili M. Tınaz Titiz.

Zamanının önemli bir bölümünü, bu konuya ayırmış. Beyaz Nokta’daki arkadaşlarıyla birlikte sürekli uya­rıyor, üretiyor, bilgilendiriyor. Baş­lattığı “Ezbere Hayır” kampanyası da, dalga dalga yayılıyor.

Titiz, “eğitimin bilgi edinme değil, bilgiyi kullanma” yöntemi olduğunu ısrarla anlatmaya çalışıyor. Nedenini bilmediğimiz, kısa süre sonra unut­tuğumuz bilgiler için harcanan za­mana dikkat çekiyor ve ezbere daya­lı eğitim programından bir an önce vazgeçilmesini istiyor.

Yanda örneklerini gördüğünüz so­ruları da bu amaçla çıkartmış. Sorul­duğunda anında cevap verilen ama “Neden böyle?” denildiğinde arkası gelmeyen eğitim ve öğretim anlayışının, ço­cuklarımı­za verebi­leceğimiz en büyük ceza oldu­ğunu vur­guluyor.

Tüm bu konularda kendisine hak ver­memek, destekle­memek olanaksız. Kendisine ve Beyaz Nokta Vakfı’ndaki arkadaşlarına, bu ger­çekten zorlu uğraşlarında başarılar diliyoruz. Onların başarısı, sizlerin bu konuya içten katkınız, emin olun gelecek nesillere bırakılacak en iyi miras olacaktır.

Çiçeği burnunda Milli Eğitim Ba­kanımız Turhan Tayan’a, hazır gün­deme gelmişken, bu konuda da bir brifing almasını öneririz.

Pek çok şeye başlayıp, bitirememe yerine böyle bir konuyu ele alıp, eği­tim sistemimize yeni bir anlayış ka­zandırması bile, adını unutulmaz Milli Eğitim bakanları arasına soka­bilir.

Test sınavlarına endekslenen, ya­ratıcılıktan yoksun, seçeneklere göre düşünen bireyler yetiştiren eğitim sistemimizi silkelemek, kendisine neler kazandırmaz ki…

Baba ile oğul arasındaki şu diya­log, gelinen çarpık noktayı ne de gü­zel ortaya koyuyor.

Baba: İktisat okuyorsun, söyle ba­kalım ekonomi nasıl gidiyor?

Oğul: Seçenekleri ver, hangisi ol­duğunu söyleyim.

Evet, gelinen nokta bu.  A, B, C, D, E, yani 5 seçenek dışında, başka se­çenek olmadığını düşünen, seçenek sunulmadan cevap veremeyen, yo­rum getirmeyen, düşünmeyen, araş­tırmayan, sorgulamayan, kıyaslama­yan bir nesille iç içeyiz.

Sorumlusu kim? Hepimiz. Ama, ilk sırada sanırım eğitim sistemimiz geliyor.

 

Beyaz Nokta Vakfı Başkanı:                                                              ABBAS GÜÇLÜ

M. Tınaz Titiz                                                                           DİYALOG (Milliyet, 09.10.1995)

Şair Nedim Sokak 279 Çankaya / Ankara

Tel: (0312) 4414870 – Faks: (0312) 4415399

 

Basına, DÜŞÜNSEL, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SEN DE OLURSUN!..

 Çalış, didin, tırman, uğraş;

Ne istersen olursun.ANKARA

Gayret edersen bu yolda;

Sen de bir gün adam olursun.

 

İstemiyorsan yorulmayı,

Boş veriyorsan dünyaya…

Bırak her şeyi bir yana, uyu!

Sonunda elbet eşek olursun.

 

Gülmeyi seviyorsan eğer,

Bana bakıp gülme!

Bütün dertler bendedir;

Sonra benden beter olursun.

 

Benim gibi yanıyorsa için,

Gel, birlik olalım.

Hainleri yurdumuzdan kovalım.

Sonunda sen de kahraman olursun.

 

Yaşamak istiyorsan öz yurdunda:

Kıralım itlerin kafasını;

Yok edelim faşizm istilâsını.

Sonunda sen de özgür olursun.

 

 Uyumak zamanı değildir;

Gidiyor vatan elden.

Var gücünle patla birden,

Belki sen de atom olursun.

 

Dilenci değilsin sen;

Eğer istiyorsan hakkını,

Seviyorsan ulusunu, halkını,

Sen de devrim yolunda devrimci olursun.

 

Baban imam, deden hacı;

Dindir onların uyku ilacı.

İnanma, bütün sözleri yalan.

Sonra sen de olursun sağcı.

 

Başkasından bekleme her şeyi ,

“Neme gerek” bitsin artık.

Biz bu belâdan bıktık;

İşte bunun için bozuk düzenin karşısına çıktık.

 

Turaç der, özgür düzeni kuracağız.

Amerikan emperyalizmini yıkacağız.

Bizimle beraber olanları,

Kim olursa olsun, kardeş sayacağız.

 

                                        Ankara, 23.12.1970

ESİNTİLER, Toplumsal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“ŞEYİNİ ŞEY ETTİĞİMİN ŞEYİ”NİN ANIMSATTIKLARI

            CHP Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka: “Vajina bekçiliği yapmayın” diyor. Meşhur “Şeyini şey ettiğimin şeyi” vecizesinin sahibi Başbakan Yardımcısı ve AKP Milletvekili Bülent Arınç da  mahcup (!) bir eda ile yüzü kızararak (!) bilmem kaçıncı tarihi vecizesi olan “Kendisi ile ilgili bir organı nasıl böyle açıkça konuşabiliyor” diyor.

Bütün bunlar bana ister istemez aşağıdaki anımı anımsattı:

 

O okul senin bu okul benim durmadan sürgün hayatı yaşadığım yıllardan birinde, 1996’da, Gebze Barış İlköğretim Okulu’nda bir öğretmenler kurulu toplantısında öğrenci sorunlarını görüşüyorduk:

“Arkadaşlar, falan öğrenciden tüm öğrenciler şikâyetçidir. Ben o sınıfın derslerine girmiyorum ama canı yanan öğrenciler gelip gidip bana onu şikâyet ediyorlar. Ben de ‘Ben şikâyet makamı değilim çocuklar. Bu okulun bir idaresi var, derslerinize giren öğretmenler var; onlara neden söylemiyorsunuz?’ dediğimde: ‘Hocam, öğretmenler de, idare de bir şey yapmıyorlar. Bıktık usandık, çok terbiyesizdir. Bize ağza alınmayacak sözler söylüyor, bizi dövüyor, üzerimize şey ediyor, elimizi cebine zorla sokturup şeyini elletiyor…’ diyorlar.

Yani ayıptır söylemesi, cinsel organını elletiyormuş kızlara…

Kızlar bana anlatırken bile yüzüm kızardı, ağlayarak anlatıyorlar. ‘Hocam, onun elinden bizi ancak sen kurtarırsın, senden korkuyor’ dediler. Benim görevim onu bunu korkutmak değildir. Ben onu ıslah etmeye çalıştıkça arabamın lastiklerine çivi çıkıyor, bir yerlerini kırıyor, çiziyor. Bu okulun bir idaresi vardır. O sınıfa giren öğretmenler vardır. Herkes üzerine düşen görevi yapmazsa, işte böyle rezillikler olur. Bir gün veliler bunun hesabını sorarlar.  Lütfen, gerek idare ve gerekse her öğretmen üzerine düşeni yapsın. Bu tür sorunları çözelim. Aksi halde görevimizi yapmamış oluruz. Bir gün başımız çok fena halde ağrır…” dedim.

En başta idare alındı. O sınıfın derslerine giren öğretmenler bozuldu. Öğretmenler kurulu bittikten sonra bir matematik öğretmeni ile aramızda şu diyalog oldu:

- İyi ki, benim karım bu okulda öğretmen değildi, yoksa anam avradım olsun ki, seni öldürürdüm!..

- Senin karın nerede öğretmendir?

- Darıca Lisesi’nde…

- Branşı nedir?

- Fen Bilgisi…

- Fen bilgisi derslerinin konuları arasında biyoloji de var. Biyoloji derslerinde canlıların organlarından bahsederken “cinsel organlar”dan bahsedilmiyor mu? Cinsel organ, anüs, penis, vajina vs. sözcüklerini hiç kullanmıyor mu? Bu sözcükleri kullanmak neden ayıp oluyor, kullanan kişi neden dinleyenlere hakaret etmiş oluyor?

- Sen kadınların yanından öyle diyemezsin!..

- Dersem ne yaparsın?

- Karımın bulunduğu bir yerde söyleseydin, anam avradım olsun ki, seni öldürürdüm!.. diye tekrar edince,

- Ulan!.. Farz et ki, karın da bu toplantıda vardı! Ben de o sözcükleri söyledim! Okul okul sürünüyorum, senin şahın beni susturamadı, senin gibi ilkel bir yaratıktan mı korkacağım?!. “Turaç’ı siz korkutamadınız ama ben nasıl korkuttum” diye övünüp, Milli Eğitimin gözüne girmek, bir koltuk kapmak istiyorsun!.. Şerefsiz herif!.. “Öldürmezsen, anan avradın olsun!” diye sandalyeyi kaptığım gibi tepesine geçirmek istedim. Arkadaşlar güçlükle engel oldular.

Birkaç ay konuşmadık. Sonra o da benim kim olduğumu anladı, bana yalakalık yapmaya başladı. Ben birkaç okul daha sürüldükten sonra soluğu Yalova’da aldım. Bir buçuk yıl sonra da deprem genelgesinden yararlanarak Tuzla Yunus Emre İlköğretim Okulu’na geldim. 2005’te güç bela emekli oldum.

O öğretmen de kısa süre sonra Gebze İlçe Milli Eğitim’e Şube Müdürü oldu ve oradan emekli oldu.

Cinsel organların Türkçelerini kullandığımız zaman çok ayıp (!) etmiş oluyoruz, bunu anladık. Ayıp etmemek için o sözcüklerin Latincesini kullanıyoruz. Korkarım bundan sonra Latincelerini de kullanmak suç ve ayıp sayılacak. Oldu olacak bari Bülent Arınç yüksek kültürünü değerlendirse de bir “ŞEYİNİ ŞEY ETTİĞİMİN ŞEYİ” sözlüğü yazsa… Ayıplı konuşmalarımızın önüne geçmiş olur, bundan sonra da neyi nasıl ifade edeceğimizi sayesinde öğrenmiş oluruz.

 

13.12.2012

Turaç ÖZGÜR

 

 

 

 

 

 

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZALİMLERE!..

Bu fani dünyada zenginim diyen,

Haram malı helâldir diye yiyen,

Zavallı fakirin canına kıyan,

Keseceğim senin kelleni bir gün.

 

Kardeşin fakire “alçaktır” deme,

Emeğin olmayan yemeği yeme,

Vurdurursun sonra ağzını geme,

Geberteceğim köpek, seni bir gün.

 

Olura olmaza zır zır bağırma,

Arpa görmüş eşek gibi anırma,

İnsan ol, hak arayana darılma,

Bineceğim sırtına senin bir gün.

 

Kimsenin evine izinsiz girme,

Elin namusuna elini sürme,

Haklının sözüne alayla gülme,

Keseceğim senin dilini bir gün.

 

Turaç der, sözlerimi iyice duy,

Sağır kulağını aç, onları kuy,

Duy ulan orospunun eniği duy,

Kazık çakarım kulağına bir gün.

 

                                    Elbistan, 17.08.1969

ESİNTİLER, Toplumsal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ANADOLU!..

Ey büyük anamız!..

Bağrında var olup, uğrunda yok olduğumuz;

Canım toprağımız, cennet yurdumuz:

Anadolu!.

 

Seni düşmana yar etmedi dedem;

Canını verdi uğrunda seve seve:

Düşman çizmeleri altında inlemeyesin diye,

Gözünü bile kırpmadan…

 

Ebemdi o;

Cepheye Memed’ine erzak taşıdığı

Ve de Yunan zabitine kurşun sıktığı için,

Koynundaki altı aylık yavrusuyla süngülenen…

 

Babamdı o;

Yani Memed!..

Her nedense tutsak olmuştu düşmana.

Düşman önce sorguya çekti babamı;

Direndi her türlü işkenceye,

Gazyağıyla yanarak verdi canını da,

Vermedi sırrını düşmana…

 

Anamdı o;

Anaların en iyisi, Anadolu kadını!

Cepheye mermi götürmekten geliyordu.

Ipıssız bir yerde çevirdiler anamı:

Gözü dönmüş işgalci piçler ile

Satılmış vatan hainleri.

İsteseydi daha bir hayli yaşayabilir,

Zengin olup rahat da edebilirdi;

Ama istemedi böyle haince yaşamı;

Lekeli ve tutsak yaşamaktansa,

Solundaki uçuruma bıraktı kendini,

Kirlettirmemek için vatanın namusunu,

Verdi canını…

 

Şimdi de o gül memelerine yapıştırmış

İğrenç vantuzlarını düşman;

Emiyor doymak, usanmak nedir bilmeden!

 

Düşmanla işbirliği halindeki haydutlar,

Senin adına ahkâm kestiler.

Saraylar yaptırdılar etini, sütünü satarak;

Seni koruyanı yok etmek için…

 

Neye mal olursa olsun,

Seni düşmana ve işbirlikçilerine

Etmeyeceğiz yem.

Andımızdır bu…

Yeter ki sen rahat ol,

Temiz ve helâl sütünü emen boldur bol…

ANADOLU!..

 

Bak işte!

Ordu-gençlik hep el ele,

Tüm işçi-köylü seninle…

Müjdeler olsun ey Anadolu!

Bağrında yaşayan tüm yurtseverler uyanıyor!..

 

                                                 Ankara, 11.04.1974

 

————————
NOT: Gençlik duygusu ile bu esintimi yazmış olduğum yıllarda ülkemin geleceği konusunda çok güzel şeyler hayal ediyordum. Ne yazık ki, yaşadığım son günleri görünce tüm ümitlerimi kaybetmek üzereyim.

12.12.2012
Turaç Özgür

ESİNTİLER, Toplumsal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ASALETLİ İNSANLA ASALETSİZ İNSAN

Asaletli insan açken bile tok; asaletsiz tok olduğu zaman bile aç görünür.

Asaletli insan asla yalan söylemez; asaletsiz yalan söylemeden duramaz.

Asaletli insan birinden ödünç bir şey aldığında istetmeden verir; asaletsizse unutturmak için elinden geleni yapar, verdiğine pişman eder.

Asaletli insan cam gibidir, zorlarsan kırılır, kimsenin önünde eğilip bükülmez; asaletsiz gaz gibidir her şekle girer, asla dik duramaz.

Asaletli insan cömerttir, her şeyini çevresiyle paylaşmaktan zevk alır; asaletsizse cimridir, çalıp çırptıklarıyla gösteriş yapar.

Asaletli insan çalıştırdığı insanlara ortağıymış gibi, asaletsiz ise kölesiymiş gibi davranır.

Asaletli insan dara düştüğünde acındırmaz, çözümü kendisinden arar; asaletsiz en küçük bir sıkıntıda, feryat eder, çözümü başkalarından arar.

Asaletli insan dertlilere merhem olmak, asaletsiz dertlileri bile yolmak ister.

Asaletli insan elini taşın altına kor, asaletsiz üzerinde dikileceği taş arar.

Asaletli insan emanete ihanet etmez, değerlendirerek verir; asaletsizse ihanet eder, ya üstüne yatar ya da değersiz hale getirmeden vermez.

Asaletli insan gördüğü iyiliklerin altından kalmamak için günü geldiğinde misliyle öder, asaletsizse “Bir enayi buldum” der, devamını bekler.

Asaletli insan hep vermek, asaletsiz de hep almak ister.

Asaletli insan kadir, kıymet bilir; asaletsiz ise nankördür.

Asaletli insan kendisine verilen yetkileri ve gücü asla istismar etmez, asaletsiz ise o gücü çıkarları için ve intikam aracı olarak kullanır.

Asaletli insan iradesini satmaz, hatır için oy vermez; asaletsiz ise, onun bunun hatırı için ya da önüne atılan bir kemik uğruna oy verir.

Asaletli insan kimseye yük olmaz, asaletsiz binecek bir enayi arar.

Asaletli insan yalnızca halının üstünü değil, altını da süpürür; asaletsiz ise pislikleri gizlemek için halının altına süpürür.

Asaletli insan zayıfın yanında, asaletsiz güçlünün yanında yer alır.

Asaletli insan zorunlu kalmadıkça kimseden bir şey almak istemez, asaletsizin hiç ihtiyacı olmasa bile isteklerinden çevre bıkar, usanır.

Asaletli insan zorunlu olmadıkça sözünden dönmez, onurunu asla satmaz; asaletsiz, çıkarları uğruna topaç gibi döner, anasını bile satar.

Asaletli insan, çadırı saraya; asaletsiz, sarayı gecekonduya dönüştürür.

Asaletli insan, kaliteli dostlarıyla övünür; asaletsiz yalakalarını dost beller, servetiyle övünür.

Asaletli insanın ağzından bal, asaletsizinkinden pislik akar.

Asaletli insanın kendine güveni olduğu için yapılan eleştirilere hoşgörüyle bakar, bağırıp çağırmaz,  yıkıcı eleştirileri bile can kulağıyla dinler, onlardan ders alır, varsa yanlışları düzeltmeye çalışır, eleştirene teşekkür eder. Asaletsizin hoşgörüsü ve kendine güveni olmadığı için her türlü eleştiriye kapalıdır, yanlışlarını düzetmek bir yana, eleştiriye dayanamaz, eleştirene bağırır çağırır, onu tehdit eder susturmaya çalışır, ele geçirdiği gücü kötüye kullanır, teşekkür yerine küfreder.

Asaletli insanının karnı açken bile gönlü tok; asaletsizin karnı tok olsa da gözü aç görünür.

Asaletli insan “mazlumları kurtaralım” edebiyatıyla kimseyi yolmaz; Asaletsiz ise, mazlumları kullanarak kendi küpünü doldurur.

Asaletli insan barıştan sonra kötülük  değil, iyi şeyler planlar; asaletsiz ise öldürücü darbeyi planlar.

Asaletli insanın burnu kendi yerinde durur; asaletsizinki Kaf Dağı’nda gezerken bir kayaya çarpar, dağılır.

Bir atasözü: “Asil azmaz, bal kokmaz, kokarsa yağ kokar çünkü aslı ayrandır.”

24.11.2012

Turaç ÖZGÜR

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖZLÜ SÖZLER

• Akıllı insanları sever, sayarım; ama akıllı geçinenlerden ve kurnazlığı marifet sayanlardan nefret ederim.

• Adam hırsızlığı alışkanlık haline getirmişse, ne kadar uyanık olursan ol, altındaki döşeği çalamazsa ya yorganını ya da başını koyduğun yastığını mutlaka çalar.

• Adresini şaşıran tuman, başa dolanıp olmuş türban.

• Ahlaksızlık gaz gibidir; ulaşabildiği her yere yayılır.

• Alaca karanlıkta kapımızı sütçüden başka herkes –özellikle polis- canının istediği zaman çalabilir. Öyleyse, yaşadığımız rejim “demokrasi” diye kendimizi kandırıyoruz.

• Allah sevgisiyle değil de Allah korkusuyla eğitilmiş bir insan devlet denilen gücü ele geçirdiğinde kendisini de küçük bir Allah olarak görür. Yönetilenleri korkutarak yönetimini devam ettirmeye çalışır. Bu gibileri ilk önce Allah’a inandıklarını söyleyenlerin sırtlarından atması gerekir.

• “Allah’ım günahlarımı bağışla” diyeceğine, insan isen o günahları bilerek işleme.

• Antep’te sinek, Hindistan’da inek, Meclis’te dönek, Türkiye’de köçek olacaksın.

• Arkadaş elma şekeri gibidir, elinde sapının kalmasını istemiyorsan fazla yalama.

• Ayağın kokuyorsa ve bunu cilalı ayakkabıyla gizlemeye çalışıyorsan, kokmuş ayağının pis kokusunu cilalı ayakkabıdan çıkarana kadar gizlersin. Eninde sonunda o ayak cilalı ayakkabıdan çıkar ve pis kokular da etraftakilerin burunlarının direğini kırar.

• Aydın, kültürlü, namuslu, iyi bir eğitimden geçmiş sosyal bir varlık olan gerçek insana yakışan tek leke; bilim ve insanlık yolunda kalemiyle ve fikirleriyle uğraş verirken, üzerine bulaşan mürekkep lekesidir.

• Başkalarını mağdur eden, mağduriyet edebiyatı yapıyorsa, şerefsizin ta kendisidir.

• Başıma ne gelmişse, başka türlü olamadığı için öyle olmuştur.

• Bazılarına göre en iyi dost; hep veren, ama asla almayandır. Bunlardan sakınmak gerekir.

• Bazı insanların değeri, aksesuarlarının toplam değeri kadardır. Bu insanları muhatap alanın hiç aklı yoktur.

• Beni ısıran ve ısırmaya çalışan bütün iki ayaklı köpekleri ben de ısırmaya çalışsaydım, kendime saygımı kaybederdim. Bütün zamanımı da ona harcamam gerekirdi.

• Benim derdim senin derdin değilse, seninle paylaşmanın, tartışmanın anlamı ne!

• Ben ne Tanrı’nın, ne anne-babamın, ne de devletin malıyım. Ben sadece kendime ait sosyal bir varlığım.

• Bir dinin en büyük düşmanı; o dine inanmayanlar, hatta o dini yok etmek isteyenler değil, onu çıkarlarına alet edenlerdir.

• Bir kimsenin; yaptığı kötülüğün karşılığını gördüğünde, “Sen bunu bana neden yaptın?” deme hakkı yoktur.

• Birisi size bilinçli olarak kötülük yapıyorsa, karşılığını fazlasıyla verin ki, kendine çekidüzen versin… Dolayısıyla başkalarına da iyilik yapmış olursunuz.

• Bir kimse sık sık yemin ediyor ve başkalarını da yemin etmeye zorluyorsa; bilin ki, o yalancıdır; herkesi de kendisi gibi görüyor.

• Bir insanın etrafında kendisinden daha mağdur hiç kimse yoksa, o kimse için yardım yapabileceği kendisinden başka kimse de yok demektir.

• Birisi, hiç gereği yokken, “Bunu kimse duymasın” diyorsa bil ki, bir dümen dönüyordur.

• Bir köpek seni ısırdı diye sen de o köpeği ısıramazsın. Eğer, aynı şeyi yapmaya kalkarsan, o köpekten ne farkın kalır?

• Birileri seninle ilgili birtakım kararlar alırken seni insan yerine koymayacak, senin de gıkın çıkmayacak, sonra da “Ben özgür bir insanım” diye böbürleneceksin; buna kargalar bile güler.

• Bir insan başını bir şeylerin içine gizlemeye çalışırsa, örneğin din-iman ve türban kamuflajının arkasına saklarsa, o başı arayan akıl yerini bulamaz.

• Bir ülkede yönetenler sürekli zenginleşiyor, yönetilenler de yoksullaşıyorlarsa, o ülkede yönetenler yönetilenleri soyuyorlardır.

• Bu dünyada çalıp çırpıp servet biriktirmek için yapmadığın şey yoksa, sen ne insansın, ne de dindar. Sen kendinden başka kimseyi düşünmeyen bir mendebursun.

• Bu dünyada yapabilecek bir şey bulamayan acizler öbür dünya ile ilgilenirler.

• Bu nasıl cennettir ki, oraya gidip rahat etmek dururken, bu yalancı dünyanın çilelerine katlanıyor ve kimse ölmek istemiyor. Yoksa, varlığına inanan yok mu?

• Cinsiz kalan insiz kalır.

• Cini olmayanının ini de olmaz.

• Cinin yoksa, bu dünyada inin de yoktur.

• Cumhuriyet faziletse, peki, bu rezaletler nedir?

• Çakalın ayağına düşen aslan olmaz; olsa olsa aslan kılıklı çakal olur.

• Çalan çaldı, alan aldı, bize bir şey kalmadı.

• Çevresindeki insanlar mutsuzken, “ben mutluyum” diyen kimse alçağın ta kendisidir.

• Çok insan gördüm elleri kanla, kinle, intikamla lekelenmiş. İçlerinden en güzelleri mürekkep lekeli olanlarıydı.

• Davacının davalıyı yargılayıp cezalar vermesi ne ahlâka, ne adaba ne hukuka uygundur; ahlâksızlığın, edepsizliğin ve hukuksuzluğun ta kendisidir.

• Devlet; güçlülerin uşağı, güçsülerin efendisidir.

• Din; doğa olaylarının bilimdışı inanışlar ve yorumlarla kitlelerin oyalanması ve avunmasıdır.

• Din-iman-Allah, paralar bize yallah; din-iman-türban, ben sizin oyunuza hayran.

• Din tacirlerinin mütedeyyinliği kulleteynin temizliği kadardır.

• Durmadan geçmişiyle övünmek; içinde bulunduğu zaman diliminde aciz kaldığının ve gelecekle de bağlantısının koptuğunun kabulüdür.

• Düşmeyen, ayakta durmanın kıymetini bilemez.

• Eğer çıkarların uğruna gözlerin kararıyorsa, zarar verdiklerinin gözleri daha da kararır…

• Eğer bir felakete sürüklenmek istemiyorsan, bir ucu beline bağlı ipin ucunu kimsenin eline verme.

• Eğer birisi kardeşlerini soyduklarıyla birilerine ikramlar ederek kendisine dostlar kazanmaya çalışıyorsa, ondan ve ona yaklaşandan aşağılık yoktur.

• Emperyalizmin sınırı gidebildiği yere kadardır.

• En büyük yenilgi, insanın kendi nefsine yenilmesidir.

• En büyük şike; kendi çıkarlarını savunan partilere oyunu vermesi gereken vatandaşların oyunu din, iman, türban, sadaka ile çalıp iktidarı ele geçirmektir.

• En iyi arkadaş, kötülük gelmeyenidir.

• Eskiden mürekkep lekeli elleri öpesim gelirdi “yazar” diye, şimdi yüzlerine tüküresim geliyor “Sezar’dan daha Sezar” diye. Kanlı eller, gizleniyor mürekkeple…

• Evreni yaratıp her şeyi yoktan var eden Tanrı, kendisine bir tek ev yapamayıp da onun adına kulları yapmışsa, bunda bir sakatlık var demektir.

• Gerçek bir insan, başka insanların ve özellikle emekçilerin alın
terlerini yiyerek ve kitabına uydurup zimmetine geçirerek kendisini
asla ve asla lekelemez…

• Gerçek önderler ulusunu birbirlerine düşürerek, onları soyarak önderlik yapılamayacağını çok iyi bilir.

• Gerektiğinde ısırmayan köpeğin koyundan farkı yoktur.

• Gösterişli bir ambalaja bakıp içindekinin de değerli olacağını beklemek saflıktır.

• Hiç kimsenin onursuzluk yapıp onurdan, ahlâksızlık yapıp ahlâktan, sahtekârlık yapıp dürüstlükten söz etme; kendisine ahlâksız, onursuz, gurursuz, sahtekâr, namussuz… gibi sözler söylendiğinde alınma hakkı yoktur. Hünerleri söylendiği için tam tersine mutlu olması gerekir.

• Hakkını çalan, sana zarar veren karaktersiz birinin seninle tüm bağları koparmaya çalışması kadar doğal bir şey yoktur. Burada doğal olmayan: Sana kazık atana kızıp onunla olan iletişimini kesip ona dolaylı olarak hizmet eden biri durumuna düşmendir.

• Haksızlık uğrunda asla eğilmeyeceğim, hakkımı nasıl olsa kaybedeceğim; hiç olmazsa –susarak- onurumu kaybetmeyeyim.

• Hakkı çalınırken susan insan; yalnızca korkak değil, aynı zamanda meydanın hırsızlara kalmasına fırsat veren adi bir yurttaştır. Çoban köpeği bile bunlardan onurludur.

• Hakkını göz göre göre çaldıran, hakkı çalınırken seyirci olan, hakkını çalanın suç ortağıdır. Çünkü hakkı çalınan karşı koymasını bilseydi, diğeri o suçu işleyemezdi.

• Hatalarını düzeltip özür dilemeyen, eleştiriler karşısında dikleşen işin sonuna gelmiştir.

• Her konuda başkalarını taklit etmek o kadar da marifet değildir. Çünkü, hayallerimizin azami sınırı taklit ettiklerimizin hayallerinin sınırlarını asla geçemez. Kendimizi sürekli geliştirmek, yenilemek ve başkalarını geçmek istiyorsak başkalarını taklit etmekten ve hayallerimizi sınırlamaktan vazgeçelim.

• Herkes inanarak sevap peşinde koşsaydı, şimdiye kadar hiç günah işlenmezdi. Durmadan sevap işlemekten söz edip de gırtlağına kadar pisliğe batanlar, demek ki, sevaba inanmıyor.

• Hiçbir kural tanımayanlar ekonomik gücü ele geçirip hem hak etmediği yaşamı yaşayacaksa, başkaları tarafından saygın kişi olarak baş tacı edilecekse, neden kural tanısın?

• Hiç ölmeyecekmiş gibi oku, bilgi edin, donan; yarın ölecekmiş gibi yaz, kayıt et ve geleceğe aktar.

• Hoparlör eğri dursa da doğru söz, doğru çıkar; ayıplı sözler de hoparlörü doğrultmakla doğru çıkmaz.

• İnsanları yapamayacakları şeyleri yapmaya zorlarsan; ya yalana, ya yanlışa ya da isyana başvururlar. O zaman onların suç ortağı olursun, bunu unutma!..

• İnsan bir ağaç ise, kökleri de onun geçmişidir. Köksüz hiçbir ağaç ayakta duramaz.

• İnsanlar dürüst olmanın onurunu, gururunu yaşayamayacaksa, tam tersine dürüst olduğu için aptal yerine konulacaksa, neden dürüst olsun?

• İnsanlar kurallara uymanın ödülünü görmek bir yana, maddi ve manevi olarak cezasını çekecekse, neden kurallara uysun?

• İnsanlar duygu, düşünce, kanaat ve inançlarını terbiye ve nezaket sınırlarını zorlamadan ifade etmekte hiçbir korku ve baskıya uğramayacaklarını biliyor ve yerine getiriyorsa orada demokrasi vardır. Aksi halde, orada zorokrasi vardır. Zorokrasi ile yönetilen bir ülkede hoş görülen ve teşvik edilen her şey gibi ibadet ve dualar bile zorokratın çıkarlarına hizmet eden afyonlama gösterisidir.

• İnsanlar aşağı düşerken onları tutun, ileride lazım olurlar.

• İt kılından yorgan olmaz; olsa da altından yatılmaz.

• Kardeş vardır, canını verir; kurban olayım ona… Kardeş vardır, yarana işemez; lânet olsun ona… Kardeş vardır, sırtından bıçaklar; şeytan görsün yüzünü…

• Karşımızdaki ahlâksızsa, ona ahlâklı davranmak zorunda değiliz.

• Kendi başını sokabileceği bir tek evi yokken, Tanrı’ya ev yapanların aklından şüphe etmek gerekir.

• Kendini bilenin, kendini bilmezle kavga etmesi, kendini bilmez için bir onurdur; ama kendini bilen için onursuzluktur.

• Kendini bilmezin Tanrısı olsa ne yazar, olmasa ne yazar…

• Kendini değiştiremeyen ve yenileyemeyenin dünyayı değiştirmeye kalkmasından daha gülünç bir şey olamaz.

• Kendini korkutanlarla savaşmak yerine, onlara benzemeye çalışanlar alçağın tekidir.

• Kendilerinden bir şeyler öğrendiklerim, öğretmenlerimdir; kendilerine bir şey öğrettiklerim de öğrencilerimdir. Hem öğrenciliğim, hem de öğretmenliğim devam ediyor. En büyük ve yanılmaz öğretmenlerim: Doğa ile yaşamdır.

• Kimse sırtını devlete dayamadan çetecilik yapamaz. Bütün çeteler derin devletin uşaklarıdır.

• Kimisi ‘Tanrı var’ kimisi de ‘Tanrı yok’ diyor. İnsanlarda vicdan, merhamet yoksa; Tanrı olsa ne olur, olmasa ne olur?

• Köyünün merasını gözü açıklara kaptıran köylü, gün gelir karısını da kaptırır.

• Kuru bir dereyi yemyeşil bir vaha eden, çakır dikenini gonca gül eden, gurbette sıla türküsü söyleten kardeşlik ve dostluk duygusudur. Bu duygu bir kere sönerse eğer, her şeyde olduğu gibi, kardeşler ve dostlar yılan gibi görünür. İşte o zaman yaşamın tadı kaçar…

• Kuru dereyi yemyeşil vaha, körü badem gözlü, keli sırma saçlı eden; gurbette sıla türküsü söyleten, dostluk ve kardeşlik duygusudur. Bu duygu kaybolursa; ortada ne dostluk, ne kardeşlik ne de sıla kalır…
• Küçük adamların büyük gölgeleri güneş doğarken küçülür; batarken büyür.

• Küsmek insanca, üzmek hayvanca, özürden sonra küsmeye ve üzmeye devam etmek faşistçe bir duygudur.

• Malımı mülkümü harcayarak onun bunun zibidilerine hizmette bulundum. Olanaklarım bitince kimsenin bana ihtiyacı kalmadı. Durumu düzelenler ya bana selâm vermiyorlar ya da akıl veriyorlar.

• Memleketi satarım, size de bir kemik atarım.

• Mezhep; iflas etmek üzere olan bir dinin zorlama yorumlarla kurtarılmaya çalışılmasıdır.

• Milli Eğitim Bakanlığı eğitim sorununu çözmek için vardır. Sorun yaratmak için yoktur. Oysa, şimdiye kadar yaptığı sorun yaratmak olmuştur.

• Milletvekilleri sağlıkta katkı payı vermemek için kendilerine yasa ile gazilik verip gaziliği sulandırdılar. Şimdi de önüne geleni –popülistlik yapıp- şehit ilan edip şehitliği sulandırıyorlar.

• Ne onunla, ne de onsuz.. Yaşayamam sonsuz!..

• Nezaketsize nezaket göstermek; hem büyük bir hatadır, hem de nezaketlilere hakarettir.

• Onursuz insanlar; zalimler karşısında susarlar, mazlumlar karşısında ise zırıl zırıl zırlarlar.

• Ortağın korkak olunca yiğitlik sana düşer ve adın deliye çıkar.

• Ortak çıkarlarında kavga verenleri desteklemeyip, elde edilen kazançta pay alanlar onursuz, gurursuz yaratıklardır. Öylelerinden korkulur.

• Öğüt verme, söğüt ver.

• Önemli bir konuda karar alırken iyi düşünmek gerekir; sonra oflayıp puflamanın anlamı olmadığı gibi yararı da yoktur.

• Sahte dindarlığın sonu cindarlıktır.

• Saygın bir insan, yerine getiremeyeceği bir konuda kesinlikle söz vermez. Söz verdiği bir şeyi yerine getirmek için -neye mal olursa olsun- sözünden dönmez. Sözünden döneni de onurlu hiç kimse insan yerine koymaz. Döneği insandan sayan da ondan beterdir.

• Sıkı dostluklar, ortak işlenmiş veya işlenecek suç ortaklığıyla elde edilir.

• Sineğin öpmesinden arının sokması iyidir. Sinek öper, mikrop ürer; arı sokar, sağlık verir.

• Şerefsiz, namussuz insanların şeref ve namustan anladıkları kendi özellikleridir. En şerefli ve namuslu kişiler, kendilerine benzeyenler; en şerefsiz ve namussuzlar da Kendilerine benzemeyenlerdir. Toplum yanlış anlamasa onların bana “şerefsiz, namussuz” demelerinden gurur duyardım.

• Takım tepelemekle tarla büyümez; komşu ile kavga büyür.

• “Tanrı ne yerdedir, ne göktedir” demek; “Tanrı yoktur” demektir, gerisi laf
salatasıdır.

• Tarikat; iflas noktasına gelmiş, tedavülden kaldırılmak üzere olan bir dinin ve onun mezheplerinin, ona inanan marjinal gruplar tarafından aşırı ve zorlama yorumlanmasıdır.

• Tek amacı mal mülk, para pul sahibi olan bir kimse için fazla akla gerek yoktur. Bu hedefine varmak için sadece kendini düşünmesi, hiçbir şeyi, hiç kimseyi umursamaması ve acımasız olması yeterlidir.

• Ulusların en aptalları; kendilerini soyanları başlarına taç eder, ayaklarına pabuç olurlar.

• Uygarlıktan söz eden ülkeler; çağdaş bir eğitimden söz ederken geleceğinin teminatı çocuklarının beynini hurafe bilgiler deposu olarak kullanmamalı, yetişkinlerin beynini hurafelerden arındırmalı, dinsel kuralları bırakıp laik ve bilimsel kurallara sarılmalıdır.

• Yalanlarla, düzenbazlıklarla kazanılan zaferler; ancak, insanlıktan nasibini almamış sahtekarların gözlerini kamaştırır. Eninde sonunda o tür zaferler gerçeğin ışığında boğulur, yok olur. O tür zaferleriyle övünenler de tarihin çöplüğünde layık oldukları yerlerini eninde sonunda alırlar.

• Yakınlarınız düşerken tutun ki, geçmiş olsun demeye yüzünüz olsun.

• Yakınlarınızla her zaman ilgilenin ki öldüklerinde birileri size “başınız sağ olsun” dediğinde hak edesiniz.

• Yanlış karaktersiz olduğundan şekilden şekle girer, doğru ise kişilikli olduğu için nerede olursa olsun yalnızca bir şekli vardır. Bundan dolayı bütün eğrilere batar. Dokuz köyden kovulması bundandır.

• Ya Rabbim!.. İyilik yapma hastalığımı, acıma duygumu yok et ki, düşmanlarım bunu istismar edip bana, aileme ve çevreme daha fazla kötülük yapamasınlar.

• Yukarı çıkmak istiyorsan, var gücünle tırman; yok eğer aşağı inmek istiyorsan, bırak kendini, layık olduğun çukura düşersin.

• Yükü taşıyan develer kendilerini yönetebilselerdi, eşeklerin peşine takılmazlardı.

 

 

Özlü sözler, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SANA YAKIŞMAZ ÖĞRETMENİM

Sana yakışmaz öğretmenim;

Güneşi balçıkla sıvamak,

Gerçekleri çarpıtmak,

Halkı uyutmak!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Kötülük çiçekleri ekmek,

Gerçeklere düşman olmak,

Gericiliği savunmak!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Atatürk’e saldırmak,

Salyalı gericiye arka çıkmak,

Bilimi yozlaştırmak!..

 

 Sana yakışmaz öğretmenim;

Uyuz itten korkmak,

Zalimlere kul olmak,

Sömürgene alet olmak!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Baskı karşısında susmak,

Kabına çekilmek,

Faşizmle savaşımdan kaçmak!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Kadın-erkek ayrımı yapmak,

Irkçılık yapmak,

Şeriatı savunmak!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Laikliği yok etmek,

Demokrasiyi boğmak,

Cumhuriyete sövmek!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Padişahlığı övmek,

Zorbalığa sarılmak,

Vahşeti sevmek!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Güzele çirkin demek,

İyiye kötü demek,

Temize pis demek!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Bilginle, bilgeliğinle,

Kıdeminle, liyakatınla

Oturamayacağın makama

Takla atarak, şaklabanlık yaparak kurulmak…

 

Sana insan olmak,

Çağdaş olmak,

Özgür olmak,

Yakışır öğretmenim!..

 

Sana karanlığa karşı savaşmak,

Gericiliğe, irticaya dur demek,

Demokrasiye, cumhuriyete sahip çıkmak,

Atatürk’ün izinde gitmek yakışır öğretmenim!..

 

                                               Elbistan, 22.01.1989

Eğitsel, ESİNTİLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CUMHURİYET BAYRAMI KUTLU OLSUN!..

Önce düşmanı kovdu Atam,

Kurtuldu düşmandan vatan.

Sonra da yıktı padişahlığı,

Armağan etti bize Cumhuriyeti

Ulu Önderimiz Atam.

 

Atam sen kalbimizdesin,

İlkelerin bize rehber.

Öğrenip uyguluyoruz teker teker…

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı

Kutluyoruz hep beraber.

Sen rahat uyu Atam!..

 

                                               Hergin, 28.10.1982

ESİNTİLER, Toplumsal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FAŞİZMDE CAN VE MAL GÜVENCESİ OLMAZ

Bir ülkede bir kişi “Her şeyi ben bilirim, benim dediklerim olur, sen ne anlarsın, otur oturduğun yerde…” diyorsa, o ülkede kapkara faşizm hüküm sürüyordur. Kimse kendini güvencede hissetmesin!.. Ben kendimi ve geleceğimi güvencede görmüyorum. Ya siz?

16.10.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DAĞA GİDEN YOL, YASAKLANAN SOKAKTAN GEÇER!

Eğer bir ülke insanları sesini duyurmak için son çare olarak sokağa çıkmak zorunda kalmışlarsa, onların sesine kulak vermek gerekir. Aksine, onları susturmaya, sokaktan atmaya kalkarsan son çare olarak eline silahını alır, dağa çıkarlar ki, bu durumda gerçek suçlular onları dağa çıkmak zorunda bırakanlardır.

Sonuç: Ülkeyi yönettiklerini zannedenler için pek de iyiye gitmez, eninde sonunda pişman olurlar. Son pişmanlığın kimseye bir faydası görülmemiştir.

05.01.1997

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BENİ KORKUTANLAR BENDEN KORKSUNLAR!..

Gerçek anlamda bir hukuk devletinde hiçbir yurttaş ne cumhurbaşkanından, ne başbakandan, ne herhangi bir bakandan, ne de hakim ve savcılardan asla korkmaz, korkmaması da gerekir.

Başkalarını bilmem ama ne yalan söyleyeyim, ben güdümlü ve özel mahkemelerden de, onların hakim ve savcılarından da öcüden korkar gibi korkuyorum. Beni bu kadar korkutanlar da benden korksunlar.

05.10.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KORKUYLA EĞİTİM VE YÖNETİM İLKELLİKTİR!..

Allah sevgisiyle değil de Allah korkusuyla eğitilmiş bir insan devlet denilen gücü ele geçirdiğinde kendisini de küçük bir Allah olarak görür. Yönetilenleri korkutarak yönetimini devam ettirmeye çalışır. Bu gibileri ilk önce Allah’a inandıklarını söyleyenlerin sırtlarından atması gerekir.

18.11.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KEYFİYET, ANARŞİNİN ANASIDIR!..

Bir hukuk devletinde hiç kimse, mevcut meşru kurallar varken, bunlara uymayıp kendi keyfi kurallarını uygularsa, bir gün gelir ortada ne hukuk kalır, ne de kural.

Keyfi yapılan her eylem kaos ve kargaşa doğurur. Kendi kafasına göre canının her istediğini istediği gibi yapanlar anarşiye ve diktatörlüğe davetiye çıkarmış olurlar.

Keyfi davranışlarının cezasını tüm toplum gibi gün gelir kendisi de çeker.

29.09.2003

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HEM DÜŞÜNECEĞİM, HEM DE DİLE GETİRECEĞİM!..

Ülkemde demokrasi olduğuna inanmadığım, zorokraside de başımın belaya gireceğini bildiğimden dolayı acaba düşünsem mi, düşünmesem mi diye kara kara düşünüyorum.

Düşüncemi ifade edemezsem kendini bilmez birilerinin kölesi olduğumu gönüllü olarak kabul etmiş durumuna düşerim. O zaman da insan olduğumdan şüphe ederim. Bundan dolayı faturası neye patlarsa patlasın düşünmeye ve düşüncemi yazılı veya sözlü olarak ifade etmeye devam edeceğim.

Benim kanım Ergenekon, Balyoz dalaveresiyle içerde yatanlardan daha kırmızı değildir.

 10.08.2011

Turaç özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEVLET ADAMI AYRIM YAPAMAZ!..

Başbakan, Suriye Devlet Başkanı’na fena halde kızıyor: “Sabrımızı taşırmasın” diyor. Benim anladığım kadarıyla Türkiye’deki Sünni vatandaşlara mesajı şudur: “Dünyanın neresinde olursa olsun, Sünnilerin ağabeyi benim, Sünnilerin kılına dokunanı yakarım!”

Ramazan’da tüttürdüğü için Erzurum’da linç edilmeye çalışılan kadın insan değil mi? Birileri de “Benim kafamın tasını attırmayın, derhal şu Ergenekon, Balyoz rezaletine son verin!” derse, ne demek gerekir?

08.08.2011

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

VATANDAŞ, VATANI UĞRUNDA ÖLEBİLENDİR

Kahramanlıklarıyla övünen Türk Ulusu neden, niçin, kimden korkuyor?

Nazım Hikmet: “Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar” diyor.

Daha ne kadar kaçacağız, nereye kadar kaçacağız?.. Yuh olsun korkusundan kaçanlara!..

Vatan elden giderken korkup sinenler de haindir!.. Söz konusu vatanın çıkarları olunca, korkundan sesini çıkaramıyorsan, alçaksın!.. bu topraklarda yaşama hakkın yoktur!..

29.07.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TARIM ARAZİLERİNİ VE SULARI SATMAK VATAN HAİNLİĞİDİR!..

Türkiye’nin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini “özelleştiriyoruz” diye yabancılara satanların Çanakkale Zaferi’ni kutlamaları ulusu dangalak yerine koymaktan başka bir şey değildir.

Hainlerden Türk Ulusu en ağır şekilde hesap soracaktır. Sata sata satılacak bir şey bulamayanlar şimdi sularımızı satıyorlar. Suyu satmakla vatanı satmak aynı şeydir.

20.03.2009

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

PİS KOKULARA ALIŞMAYACAĞIM!..

Bir semt pazarını gezeyim dedim, pis kokulardan burnumun direği kırıldı. Aradan biraz zaman geçince ortama alıştım.

Hani temizlik imandan geliyordu? Bu pis kokular da mı imandan geliyor?

Temizlik insan olmaktan gelmediği sürece pis kokulardan dolayı daha çok burun direkleri kırılır. Buna sebep olanlar kimlerin burnunun direğini kırdıklarının farkına bile varamazlar.

Burunlarının direği kırılanlar da sadece ortama alışırlar… Kimse benden ortama alışmamı beklemesin! Benden söylemesi.

06.08.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KENDİSİNİ KANDIRANA AŞIK OLAN ÜLKE: TÜRKİYE!..

“Biri beni bir kere kandırırsa, Allah onun belasını versin!

Biri beni ikinci kere kandırırsa, Allah hem onun hem de benim belamı versin!

Biri beni üçüncü kere kandırırsa, Allah benim belamı versin!” diye bir atasözü vardır.

Birileri Türk Ulusunu sürekli kandırıyor. Bu duruma göre Allah kimin belasını vermelidir?

Kendisini kandırana aşık olanın Allah belasını versin!..

 

17.11.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSAN YAKANA UYGULANAN ADALET!..

Bugün Sivas’ta Allah adına 33 masum insanın tüm dünyanın gözünün içine baka baka tamtam danslarıyla yakılmasının 18. yıl dönümüdür. Allah adına yapılan bu girişim onun hoşuna gitmiş midir de katiller hala ellerini kollarını sallaya salaya aramızda dolaşıyorlar?

Allah’ın adaleti de yönetenlerin adaleti de aynı… Ne adalet, ne adalet!.. Batsın böyle adalet!..

02.07.2011

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DAYAN KILIÇDAROĞLU!..

Dişler bilenmiş, kılıçlar çekilmiş; çekeceğin var Kılıçdaroğlu!.. Pes etmek yok, meydanı terk etmek yok!.. Dayan Kılıçdaroğlu, 81 ilde kükrediğin gibi kükre, kof pehlivanlar terk etsinler gemiyi!..

20.06.2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ABRAHAM LINCOLN DİYOR Kİ,

“Bazı kimseleri çoğu zaman kandırabilirsiniz, çoğu insanları da bazı zaman; ama tüm insanları her zaman kandıramazsınız.”

Milleti sürekli din-iman-Kur’an-türban-tuman-külot-pantolonla kandıranlara ve sonsuza kadar kandıracaklarını sananlara büyükbabalarının sözlerini dikkatle okumalarını ve anlamalarını tavsiye ediyorum.

12.07.2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YAZIYORSAN, VARSIN!..

Descartes: “Je pense, donc, j’y suis.” (Düşünüyorum, öyleyse varım.) diyor.

Ben de diyorum ki: Düşüncelerini yazıya döküyor, başkalarıyla paylaşmayı göze alabiliyorsan, sonsuza kadar var olabilirsin.

Bundan dolayı isterse kimsecikler okumasınlar, çöpe atsınlar; yazmaya devam edeceğim. Bir gün çöplükler dile gelir, mesajlarım hedefine ulaşırlar. Kendileri yazmadıkları gibi, yazılanları okumayanlar utansın!..

26.07.2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GÜZELLİK ARAYAN GÖZ, KÖTÜLÜK GÖREMEZ

Bazı şahıslar görmek istemediklerini göremezler, duymak istemediklerini duyamazlar. Herkes kendine uygun olan her şeye hoşgörü ve sempatiyle bakar.

Bütün bunlara bir dereceye kadar normal diyelim. Ama binlerce ilkel sarıklıyı, cüppeliyi görmeyenlere ne demeli?

“Güzellik arayan göz, kötülük göremez” mi demeli?

Bunu da geçelim. Rejim karşıtı gericileri hangi vatandaşlar uyarmalı? Durumdan vazife çıkarıp ortalığı temizlemek vatandaşa düşüyorsa, o zaman sizin göreviniz nedir? Yemezler Sayın Şahin!..

03.10.2006
Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KEY YASASI DEĞİL, FİYASKOYMUŞ

KEY Yasası en geç 15 yıl sonra tüm çalışanları kiradan kurtarıp konut sahibi edecekti. Bunun bir dolandırıcılık masalı olduğuna eski tecrübelerime dayanarak daha ilk günde karar vermiş ve inanan aptallarla da kıyasıya tartışmıştım.

9 yıl ara vermeden adıma yatırılanın bir kısmını alabildim. Bununla sıradan bir tuvalet taşı alabilirim herhalde… Geri kalanını da alabilirsem, bir tuvalet fırçası alacağım. 9 artı 13 yıl sonra bir kere daha haklı çıktım. Bu paralarla kimler gemicikler aldılar acaba? Vatandaşını aptal yerine koyan devletlerin ömrü fazla olmaz.

11.06.2008
Turaç Özgür

NOT: Aradan bir 4 yıl daha geçti. Geri kalanını da alamadığım için bizim tuvalete de almayı düşündüğüm fırçayı alamadım.

Çalınan hakkımı helal etmiyorum!..

12.10.2012
Turaç Özgür

GÜNCEL, Olaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZAMPİRLER! ZAMLAR BUMERANKTIR.

Bizim AB ve ABD dostları yıllardır Türk Ulusu’ndan aşırdıklarının bir kısmını kendilerini başlarına taç edenlere verip onların intihar etmelerinin önüne geçiyorlar.

Sadaka ekonomisin devam edebilmesi için ATV, ÖTV, KDV, ÖİV gibi dolaylı vergilerin birkaç kat daha artırılması gerekir.

Türk Ulusu çok dayanıklı ve tahammüllü olduğu için şimdiye kadarki belaları nasıl atlattıysa, bunları da atlatır.

Bir gün mutlaka gözlerini açar, gerçek anlamda din düşmanları oldukları halde dini ve kutsalları afyon gibi kullanarak kendilerini hem soyup hem de uyutup sadakaya muhtaç edenlerin defterini mutlaka dürer.

İneklerin memelerinden süt yerine kan geliyor. Çılgın zamlar Bumerank gibi gelip sahibini vuracaktır, bundan hiç şüphem yoktur.

12.10.2012
Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KAPİTALİZMİN SONU GÖRÜNÜYOR

Kapitalistler kendilerini dünyanın rakipsiz sahipleri zannediyorlar. Kapitalin emekten üstün görülmesi, kapitalistlerin de emekçiler üzerindeki acımasız zulmü bir gün mutlaka bitecek.

Faşist kapitalistler: “Kurtar bizi Marx!” diye yalvaracaklar. O gün geldiğinde, onları Marx da kurtaramayacaktır. Kapitalistler biraz daha horuldayarak rüya görsünler. İnsanlık bu trajediye asla izin veremez. Buna bütün kalbimle inanıyorum.

21.04.2008
Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖLÇÜYÜ KAÇIRANLAR DAİMA PİŞMAN OLURLAR!..

İnternette 26.05.2006’da “Petrolün fiyatı dünya piyasalarında arttıkça bizim hükümet kesinlikle seviniyordur. Çünkü 1 liraya mal olan petrol ürünlerini halka 5 liraya vermekte ve dolayısıyla vergiler de artmaktadır. Gözü açık geçinen herkese sesleniyorum: Uyuyanı bu kadar bol olan bir yerde siz olsanız sevinmez misiniz?” diye yorum yapmıştım.

Şimdi de dünyada petrol fiyatları düştüğü halde Türkiye’de petrol fiyatları yükselmektedir. Bunun sebebi de Suriye’nin anarşistlerini besliyoruz, silahlandırıyoruz. Ya bir de Suriye ile savaşırsak, sen o zaman seyreyle gümbürtüyü!.

Asya Haritası’na duvarda asılı iken bakıp değerlendiriyoruz: Suriye aşağıdadır, bir tekmelik hali var. Bir Cuma günü Şam’a 3 saatte girer, Cuma namazını da orada kılarız.

Haritanın yukarısına bakmayı da unutmayalım. Rusya da “Sen misin Suriye’ye tekme vuran, al benden de sana bir çifte!” derse, Şam’da cenazemizi kaldıracak kimse kalmaz, o zaman ne olacak?

Elbistanlıların bir sözü vardır: “Kendi başını bağlayamayan, Hunu’ya, Hurman’a baş bağlamaya gidiyor” diye. Bir PKK ile baş edemiyoruz, Suriye’ye demokrasi getirmeye çalışıyoruz.

Elbistanlıların bir sözü daha var: “Gözünün önündeki merteği göremeyen, Şardağı’ndaki çöpü görüyor” diye.

Senin ülkende demokrasi var mı, sen demokrat mısın ki, ülkende olmayanı, sen de olmayanı Suriye’ye götürmeye çalışıyorsun?

Bir de atasözümüz vardır: “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olduk” diye…

Bir atasözü daha vardır:”Çalma elin kapısını tekme ile, çalarlar kapını tokmak ile” diye…

İç barışı sağlayalım, bulgurumuzu koruyalım, kimsenin kapısını çalmayalım!… Ne kimsenin kapısına tekme vuralım, ne de kapımıza tokmak vurduralım. Geri kalanın canı cehenneme!..

12.10.2012
Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRBAN: LAİKLİK DÜŞMANLARININ SEMBOLÜDÜR

Demokratik, laik, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp, yerine ilkel, çağdışı ve dinsel kurallara bağlı köhne bir İslam Cumhuriyeti kurmak isteyenler için türban bir bahane ve birbirini tanımak için bir araçtır. Yarasalar karanlığı çok severler.

20.04.2006
Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÜRK GİYENLER HAYVAN KATİLLERİNİN ORTAKLARIDIR

Hayvanlara işkence çektirerek, canlı canlı üzerlerinden kürkleri alınan kısa bir film izlediğimde insanlığımdan utandım. Ruhsuz, vahşi, insan kılıklı o canavarları ellerimle boğmak isterdim.

Kızlarıma: “Sakın kürklü bir şey üzerinizde görmeyeyim, hakkımı helal etmem!” dedim.

Kürklere bürünmüş kadınlar da o hayvan katillerinin ortaklarıdır.

Bir şeyi protesto etmek için soyunmaya gerek yok. Güzel bir kadın vücudu bir erkek için dünyanın en güzel manzarasıdır. Kendine güvenenlere bir sözüm yok. Ama bol selülitli hanımlar sakın böyle bir şeye kalkışmasınlar.

20.09.2006
Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KIZIM SANA SÖYLÜYORUM, GELİNİM SEN ANLA!

Sayın Mehmet Ali İrtemçelik’in şahsında yuhalanan, aslında çağdaş, laik, Atatürk İlke ve Devrimleri’ne bağlı Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Sayın Büyükelçi bulunduğu ülkede Türkiye Cumhuriyeti adına Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer’i de temsil etmektedir.

Başbakanlık Makamı Cumhurbaşkanlığı’nın bir üst kuruluşu ve amiri değildir.

Din, iman ve türbanı basamak yaparak o yüce makama oturan Başbakan, Ankara’da Sayın Cumhurbaşkanı’nı azarlayamayınca, Almanya’da Büyükelçi’yi azarlayarak boşalmıştır.

27.05.2006
Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YAŞAMINI DEVAM ETTİRMEK DOĞAL HAKTIR

Bir bitki bile yaşayabilmek için gereksinimi olan gıdaya, suya, havaya, ısıya, ışığa yönelirken, bir insanı hem işsiz yani aç, susuz, ışıksız, ısısız bırakacaksın, ondan sonra da “Sakın kötü bir şey yapma! Seni en ağır şekilde cezalandırırım, toplum yüzüne tükürür, cehennem narından yanarsın…” diye korkutacaksın.

Vallahi yemezler!.. Tükürülecek bir yüz varsa, o da bu düzeni bu hale getirenlerin yüzüdür, cezalandırılacak bir kimse varsa, o da yönettikleri sadakaya muhtaç iken, bu ülkeyi çok iyi yönettiklerini zannedip krallar gibi yaşayan yönetenlerdir.

21.10.2006
Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ELBİSTAN’IN İL OLMASI İSTEĞİ

T.C.
BAŞBAKANLIK
Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı

Tarih: 11/05/1992
Sayı: B050000000-0.7/ 21108

Sn. TURAÇ ÖZGÜR
ENDÜSTRİ MESLEK
LİSESİ / ELBİSTAN
KAHRAMANMARAŞ

Sayın Başbakan’a sunduğunuz dilekçe incelenerek , isteğinizin değerlendirilmesi için, aşağıda tarih ve sayısı belirtilen yazımız ekinde ilgili kuruluşa iletilmiştir.
İsteğiniz hakkında yapılacak işlemin sonucu, ilgili kuruluşça tarafınıza bildirilecektir.
Bilgilerinizi rica eder, en iyi dileklerimi sunarım.

BAŞBAKAN ADINA
M. Volkan GÜNERİ
Başbakan Müşaviri
(İmza)

Sevk Tarih/ Sayısı: 11/05/1992/21108
İlgili Kurum: İÇİŞLERİ BAKANLIĞI

____________________________________________________________________________
FAX : (49 4251375 TEL : (4) 4180760 – (4) 4181238
HALKLA İLİŞKİLER DANIŞMA BÜROSU TEL : (4) 4191608

T.C.
ELBİSTAN KAYMAKAMLIĞI
Yazı İşleri Müdürlüğü

ELBİTAN, 08.07.1992
SAYI : 305-HLK-54301.İd.İş.10/ 795
KONU: Duyuru yapılması.

ELBİSTAN İLÇE MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜNE

İlçemiz Endüstri Meslek Lisesi’nde öğretmenlik yapan Turaç Özgür’ün ilçemizin il haline getirilmesi hakkında Başbakanlık Makamı’na vermiş olduğu dilekçesi, Başbakanlık Makamınca ilgisi nedeniyle İçişleri Bakanlığına iletilmiş olup İçişleri Bakanlığınca yapılan inceleme sonucu:
Mülki İdare Teşkilatımızın yapısını ilgilendiren il içi ilişkilerin ülkemizin ekonomik, sosyal ve kültürel şartlarının detaylı olarak gözden geçirilmesini, değerlendirilmesinin özellikle taşra teşkilatımızın organizasyonu çerçevesinin ele alınmasını gerektirmesi dolayısı ile konunun daha ileri bir safhada gündeme getirilmesinin uygun görüldüğü Valilik Makamının 17.6.1992 gün ve ………….. sayılı yazısı ili bildirilmiştir.
Adı geçen ilçemizin il haline getirilmesi talebi ile ilgili olarak İçişleri Bakanlığının beyanını teşkil eden metnin duyurularak duyuru belgesinin gönderilmesini rica ederim.

Orhan ALİMOĞLU
Kaymakam
(İmza)

14.7.1992
Ortaöğretim
(İmza)
_______________________________________________________________________
NOT: Elbistan’ın il olması için Başbakanlık Makamı’na çektiğim telgrafa ilgili makamlardan gelen yanıtı Elbistan Kaymakamlığı bu yazı ile tarafıma duyurmuştur. Gelen yazının okunması için müneccim olmak gerekirdi, ben de bir müneccim gibi okuyup temize çekmeye çalıştım. Özellikle tarih ve sayılarda takıldım.
Turaç ÖZGÜR

Başbakanlık, DİLEKÇELER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KIRK HARAMİLİĞİ ŞİDDETLE KINIYORUM!..

Üniversite mezunuyum, ense büyütmeden, göbek atmadan, yan gelip yatmadan, kendime sekreter ve danışman tutmadan, şoförlü araç kullanıp milletin kesesinden caka satmadan kimi zaman yaya, kimi zaman birkaç dolmuş ve otobüs, kimi zaman bir günde 2 feribot ve 8 adet farklı araçlar değiştirerek, otostop yaparak, kimi zaman kendi aracımla okuluma koruma almadan gidip gelerek, her türlü yazışma ve haberleşmeyi cebimden yaparak, gücü ele geçirenlerin bütçe olanaklarını bahane edip bana layık gördükleri sefalet ücreti maaşıma babamdan miras kalan mal varlığımı ekleyip yaşamımı sürdürmeye çalışarak, katkı payı vermemek için kendime gazilik unvanı yakıştırmadan, mutluluk çubuğu taktırmak için bu milletin kesesinden Avrupa’ya, Amerika’ya gidip gelmeden, geleceğimizin teminatı olan bu ulusun çocuklarını 25 yıl eğittim, 16 ay da yedek subay olarak seve seve vatani görevimi yaptım. Sürekli olarak 9′uncu köyden 10′uncu köylere taşındım.

2 yılda değil, askerlik de dahil tam 26 yıllık hizmetime karşılık 1/4′ünden 2005′te emekli oldum. 7 yılda enflasyonun ne kadar olduğunu takdirlerinize bırakıyorum. Şu anda elime geçen aylık 1.300- TL civarındadır.

2 yılda emekli olanların benim tam 5 katım emekli maaşı aldıklarını, katkı payı vermemek için, bu ülkenin elleri öpülesice gazileriyle alay edercesine onurlu bir manevi rütbe olan gaziliği sulandırarak kendilerine gazilik payesi verdiklerini de biliyor ve ayıplıyorum.

Bu ülkeyi kötü yöneten ben değilim; sürünmek ve çile çekmek bir ibadetse, öncelikle sürünmeyi ve eziyet çekmeyi hak edenler varsa, onu hak eden ben değilim; bu ülkeyi kötü yönetenlerdir.

Ülkeyi kötü yönettikleri yetmiyormuş gibi utanmadan sıkılmadan bir de kendilerine ayrıcalıklar tanıyanlar benimle alay edercesine kendileri krallar gibi yaşıyorlar. Beni susturmak için her türlü korkutma ve sindirme ve baskı yöntemlerini kullanıyorlar. Bu Lâle Devri daha ne kadar sürecek zannediyorlar, infilak mı edelim yani!..

Mademki bütçe olanakları elvermiyormuş, o halde benim sürünmeme sebep olanlar da ellerine geçirdikleri gücü kötüye kullanmadan, kendilerine ayrıcalık tanımadan benimle birlikte sürünülmesi gerektiği yerlerde sürünürlerse, ülkemin yüce çıkarları için her külfete katlanabilirim.

Sizin için bütçe olanakları hangi oranda elveriyorsa, ben de o oranda payımı istiyorum. Kimsenin kulu, kölesi ve bu ülkenin misafiri değilim. Üstelik vekil değil, asil olan da benim.

Vekâletimi ve verdiğim yetkileri kötüye kullanmaya, beni dışlamaya da hakkınız yoktur. Aksi halde isyan eder, vekâletimi çeker elinizden alırım. Üzerimde bana rağmen kırk haramilik yapmaya çalışanları da şiddetle kınıyor, “Yeter artık bizi aptal yerine koyduğunuz, haddinizi biliniz!..” diye haykırıyorum!..
Yapılan iyilikleri de, kötülükleri de görmeme ve söylememe kimse, hiçbir güç engel olamaz!..

Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına dayalı çağdaş, laik, demokratik bir hukuk devletiyse, kimse kimseyi, eline geçirdiği gücü kötüye kullanarak korkutamaz ve susturamaz.

Eğer öyle değilse, bilelim de bizi korkutmaya, susturmaya çalışanlar gücümüzü görsünler, kendilerine yer arasınlar. Bizim, sıkıştığımızda kaçıp gidecek ne AB’miz, ne ABD’miz vardır. Bu topraklarda özgür olarak doğduk, özgür olarak da öleceğiz. Başka bir ülkemiz ve seçeneğimiz de yoktur. Kimseden korkmuyorum, kimse de doğruları haykırmama engel olamaz!..

Ben kim miyim?

Ben vatandaşım!..
Ben köle değil, asilim!..
Ben halkım!..
Ben Türk Ulusu’yum!..

09.10.2012
Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRBAN BAHANE, REKLAM ŞAHANE!

Demokratik, laik, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp, yerine ilkel, çağdışı ve dinsel kurallara bağlı köhne bir İslam Cumhuriyeti kurmak isteyenler için türban bir bahane ve birbirini tanımak için bir araçtır. Yarasalar karanlığı çok severler.

20.04.2006
Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KORKMAYIN, DÖVİZ AÇIKLARINIZI BİZ ÖDERİZ

“Döviz açığı var” diye kıyamet mi kopacak? Açık varsa, vardır. Babalarımızın açığını şimdiki enayiler ödüyor. Bizim açıklarımızı da bu enayilerin torunları öder… Bir daha böyle densiz haber-yorum sakın okumayayım. Kullara uslu uslu katlanmak düşer…

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Bülend Arınç. “Devletin dindar bir nesil yetiştirmek gibi bir görevi yoktur. Dindarlık sadece Müslümanlara ait bir vasıf değildir. Herkes kendi inancında dindar olabilir. Bir insan inanabilir, inanmayabilir de…

İnsanın, inançlı olmadığını söyleyeni dışlaması, onu kınaması kesinlikle demokratik değildir.

Elbette ateistler de olacak, bunu ifade eden insanlar da olacak. Yaşam tarzı olarak farklı düşünceleri, inançları benimsemeyen insanlar da olacak.

Demokrasi, bir arada yaşama sanatıdır. Herkesin, her şeye tahammülü olmalıdır”

Turaç Özgür: Ey yurttaş!.. Eğer dinine, inancına saygın varsa, başkalarının da saygı göstermesini istiyorsan; başkalarının neye inanıp inanmadığına da saygı göster, inancını ticaretine, siyasetine, kısaca çıkarlarına sakın alet etme!.. Eğer alet edersen benden saygı bekleme!.. Bu durumda suçlu arıyorsan aynaya bak!..

08.10.2012
Turaç Özgür

Turaç Özgür tarafından tarihinde gönderildi | Yorum bırakın

ANAYASAYI AMA YASA ETMEYE KİMSENİN HAKKI YOKTUR!..

Ben de o bildirinin içeriğini okuyunca “Türkiye’de yargıçlar da varmış… Oh be!..” dedim.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Haşim Kılıç, Başbakan”ın size görevinizle ilgili talimatlar verip fırça atmasını sindirebilirsiniz, ben bir yurttaş olarak içine düşürüldüğünüz durum karşısında ezilmenizi sindiremedim.

Binlerce değerli hukukçunun olduğu ülkemin en yüksek bir mahkemesinin başında ticari ilimler mezunu birisini de sindiremiyorum. Hukukla alay ediliyor gibi geliyor bana. İstifa etmeyi düşünüyor musunuz?

25.05.2008
Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİR TANE ADAM

Büyüklerinden Türkçe’yi öğrenen bir “tane” adam bir “tane” kadın manava gider, aralarında şu konuşma geçer:
- 2,5 kilo elma, 2,5 kilo armut, 2,5 kilo üzüm, 2,5 kilo karpuz, 2,5 kilo domates, 2,5 kilo kel Mahmut, pardon , 2,5 kilo da hıyar ver, der.
Kadın manav merak edip sorar:
- Beyefendi, neden her birisi 2,5 kilo, der.
Adam da:
- Bizim evde 2,5 insan var, der.
Bunun üzerine kadın manav:
- Buçuk insan olur mu, ayol? der.
Adam sayar:
- Bir “tane” adam ben, bir “tane” adam da oğlum, geriye kaldı buçuk.. O da karımdır.
Kadın manavın kafasının tası atar:
- Bu ahlâksızlığı, bu Türkçe’yi kimden öğrendinse, git ondan al!.. Senin gibi ahlâksızlara bu manavda verilecek bir tane bile hıyarım yoktur! der.

Anlayana sivrisinek saz, anlamayan manda böğürtüsü az…

21 Eylül 2011
Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KENDİNİ BİLENLER KIVIRTACAK SÖZ SÖYLEMEZLER

Papa kıvırtmadan özür dilerse, tüm Müslümanlar açlıktan, işsizlikten, geri kalmışlıktan mı kurtulacak?

Herkes elini vicdanına koysun söylesin: Herkes, ağzına sahip olması gerekenler de dâhil, bir başkalarının dini, inancı ile dalgasını geçip ikide bir kıvırtmıyor mu? Örneğin, Aynı dinin farklı bir yorumu, olan Alevilikle ilgili söylenmedik sözler mi var? O sözleri söyleyenler zor durumda kaldıklarında kıvırtmıyor mu?

Cemevleri hakkında “Cemevi cümbüş evi” diyen zatı muhteremin yaptığı nedir, kıvırtmak değilse?

İsteyen istediği şeye inanır veya inanmaz. Bu, olmazsa olmaz bir insan hakkıdır. Kendini bilmeyen bir melun kalkıp akşam sabah kendi gibi inanmayanların inancıyla alay ediyor, dalgasını geçiyor, kendi inancını dayatıyor,

TC’nin laik okullarında bir mezhebin öğretileri ve uygulamaları zorla, adeta bağırttıra bağırttıra dayatılmıyor mu? Bu konuda ilgili ve yetkililer faşist yasaların arkasına saklanıp kıvırtmıyor mu?

Beyler, lütfen samimi olalım: Güçlüler, her zaman haklıdır.

26.05.2006
Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AĞCA PAPA’YI UYARDI: GELME, VURULURSUN!

Sayın Papa Hazretleri, Mevlana 13. Yüzyıldan sesleniyor:
“Kim olursan ol, gene gel!
İster kâfir ol, ister putperest!
Mecusi olsan da gel!
Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir!
Bin kere tövbeni bozmuş olsan da gene gel!”

Ben Mevlana’ların torunu olarak size sesleniyorum: Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına dayalı demokratik, çağdaş, sosyal bir hukuk devletidir. Korkmana gerek yok, kabile devletlerindeki densizlikler burada yapılamaz. Yapanlara da göz yumulamaz. Herkes sizin gibi fikrini söylemeli, ama arkasından kıvırtmamalıdır.

Gerçekler ve doğrular kaba güçle engellenmemelidir. Kaba güce dayanıp yaşayan hiçbir şey sonsuza kadar yaşamaz. Yanlışlar varsa, doğrular neyse ortaya çıksın.

Kimse inandığı Allah’tan daha güçlü değildir. O kendini koruması gerektiği yerde ve zamanda korur. Kimsenin korumasına da ihtiyacı yoktur.

Birkaç çapulcunun korumasıyla hiçbir şey yaşayamaz ve yaşamaya da çalışamaz.

Küfür hariç, herkes her konuda düşüncelerini dile getirebiliyorsa, demokrasi vardır. Aksi halde zorokrasi var demektir.

21.09.2006
TURAÇ ÖZGÜR

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DERDİMİN ÇARESİ YOK

Ağlaya ağlaya gözyaşlarım sel oldu,
Bağıra bağıra sesim boğuldu,
Camdan yazı okumaktan gözlerim bozuldu,
Diyar diyar gezmekten ülkem bana el oldu,
Uçakla dolaşmaktan ayaklarım bana yük oldu,
Gün geçtikçe yağcılarım derya deniz oldu,
Dost kim, düşman kim, bellisiz oldu,
Anam da gitti, derdime kim ağlayacak?..

10 Ekim 2011
Turaç Özgür

Eğitsel, ESİNTİLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SÜREKLİ BENİ TANIMLAYACAĞINA, HADDİNİ BİL!.

İlk ve ortaokul yıllarında beni dindar edenler, lise yıllarında dinden çıkardılar, üniversite yıllarında “komünist” diye din düşmanı ettiler. Şimdi de ateist-tinerci ettiler.

Suçum: adam gibi adam olmaya çalışmak, her türlü dinciliği, ırkçılığı, şovenizmi reddetmek, emeğin ve emekçilerin yanında yer almak, emperyalist ve kapitalist sömürücülere düşman olmak, tam bağımsızlığı savunmak!..

Korkarım ki, haddini bilmeyenler bu yaştan sonra beni anarşist ederler!..

11 Şubat
Turaç Kale

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ARPA GÖRMÜŞ EŞEK GİBİ EKRANDA ZIRLANMAZ KARDEŞİM

Zırlayarak derdini anlatmak eşeklere yakışır. Sakin olmak aklıyla hareket etmek ise insana… Arpa görmüş Darende eşeği gibi televizyon kanallarında zırlamak moda oldu. Ulan şerefsizler bari bütün kanallarda aynı zamanda zırlamayın da biz de zırıltısız bir kanal seyredebilelim.

25 Nisan 2012
Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DANIŞIKLI ATILAN NARAYI KİMSE YUTMAZ!..

Faşist rejimlerde bile örneği bulunmayan 24 Ocak ekonomik kararlarını sıkıyönetim gölgesinde alıp 12 Eylül faşizminde uygulayan Turgut Özal elektrik mühendisi bilgisiyle ekonomide ve devlet yönetiminde mucizeler (!) yarattı.

Bu mucit zat yüksek ekonomi ve hukuk bilgisiyle (!) Başbakan ve nihayet Cumhurbaşkanı olunca hukukçularla dalga geçercesine 5. sınıf bir ticari ilimler mezunu Haşim Kılıç’ı Anayasa Mahkemesi Başkanı yaptı.

Sayın Haşim Kılıç yüksek hukuk (!) bilgisiyle yargıyı siyasetin vesayetine sokanlara nara patlatıyor. Yutmazlar!..

Peki, yargı adım adım iğdiş edilirken, Haşim Kılıç Anayasa Mahkemesi’nin başında değil miydi?

5 Nisan, 2012
Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEPREM KADER DEĞİLDİR

Depremde yaşamlarını kaybeden yurttaşlarımın toprakları bol olsun, yakınlarının başları sağ olsun, tüm depremzedelere sabır ve kolaylıklar dilerim. Sizi en iyi ben anlarım. 17 Ağustos 1999′da daha beterini yaşamıştık… Bütün hırsızlardan ve arsızlardan nefret ediyorum. Deprem kader değil, geri kalmışlığımızın yüzkarasıdır!..

24 Ekim 2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SOYAMADIĞIM İÇİN YARDIM DA EDEMİYORUM

Kimseyi soyamadığım için depremzedelere yardım etme şovuna katılamıyorum. Beni yıllardır ATV, KDV, ÖİV, ÖTV adı altında soyan devletim benden aşırdıklarının bir kısmını ilgili yerlere harcarsa, memnun olurum.

27 Ekim 2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALAMANYA’YA UŞAKLIĞIN 50. YILINI KUTLARIZ AMA…

Bre zındıklar!.. Cumhuriyetin 88′inci yılını kutlamadık diye yerinmenin alemi var mı?.. Alamanya’ya uşak göndermenin 50′nci yılını kutladık!.. Yetmez mi? Yetmezse, yakında Evropa’ya İslam’ın bayrağını diker, her yıldönümünde onu da kutlarız!..

2 Kasım 2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CUMHURİYETİ UNUTTURMAYA KİMSENİN GÜCÜ YETMEZ!

Canım halkımın Cumhuriyetine sahip çıkıp kutlamasının gururunu duyuyorum.

Kendini bilmez hiçbir gücün demokratik, laik ve çağdaş Cumhuriyeti yıkamayacağının en büyük kanıtıdır halkımın bugünkü yürüyüşü…

Yaşasın Cumhuriyet!.. Yaşasın uyumayan halk!.. Kahrolsun Cumhuriyeti yıkmaya çalışanlar!..

30 Ekim 2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MANTOLAMA İLE AYIPLARIN GİZLENMESİ SUÇTUR

Dışarda görenler farkına varmasın diye dekoratif görünümlü mantolanmış, içerisinde de desenli duvar kağîtlarıyla kaplanıp gözler boyanmış BAYRAM OTELİ 1960′tan beri yediği deprem tekmeleriyle yerlere serildi. Burada işlenen cinayetlerin katilleri kimlerdir? Sakın “kader” demeyin!..

11 Kasım 2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİM ÇALDI EMEKLERİMİZİ?

Sen çalmadın, o çalmadı, bu çalmadı… Peki, kim çaldı emeklerimi, birikimlerimi, geleceğimi ulan hırsız oğlu hırsızlar, alçak oğlu alçaklar?!.

Hırsız erkeksen ortaya çık!..

22 Kasım 2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HAİNLER ASKERLİKTEN KAYTARIR

Ne vatanı satmayı düşünecek kadar ne de bedel ödeyip kaytaracak kadar hainiz! Vatan için ölmeye her zaman hazırız!..

25 Kasım 2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

VATAN DA, ONUN UĞRUNA ÖLENLER DE SAHİPSİZ DEĞİLİR

Ne bu vatan sahipsizdir, ne de bu vatan uğruna ölenler!..

“Bedel” adı altında toplanacak paraların tamamı fiilen askerliğini yapan kahramanlara ödenirse, bu densizliği yapanları belki bir nebze affederim!..

Vatandaş Turaç

25 Kasım 2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İŞLENEN SUÇLARA SUSARAK ORTAK OLMUYOR MUYUZ?

Büyük ozandan esinlenerek soruyorum: Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl güneş yüzü görür Hasdal’dakiler, Silivri’dekiler!.. Bu gidiş karşısında susarak işlenen suçlara, cinayetlere ortak olmuyor muyuz?!.

18 Kasım 2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EŞİTLİK BUNUN NERESİNDE?

TC’nin Anayasası’na göre hiçbir kişiye, aileye, zümreye, sınıfa imtiyaz tanınamazmışşşşş…

İyi güzel de… Ben Turaç Özgür de öğretmen olarak 26 yıllık hizmetime karşılık ¼’ünden emekliye ayrıldığım halde neden Sayın Başbakan’ın 16 yıllık hizmeti karşılığı aldığı emekli maaşı kadar alamıyorum, onun iki yıl milletvekilliği yapmış olması benim maaşımın 3 (üç) katı olmasını gerektirmez. Bu hortumlamaya da Emekli Sandığı dayanamaz.

Emekli Sandığı dayansa da enayi yerine konulan, aşağılanan biz ayrıcalıksız emekliler dayanamayız.

Yazıklar olsun gücü ele geçirdikten sonra kendilerine imtiyaz tanıtanlara!..

Yazıklar olsun bu gücü onlara verip de buna göz yumanlara!..

27.02.2006

NOT: Şimdiki durum daha da beter. Başbakanın emekli maaşı benimkinin 5 katına çıktı.

05.10.2012

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ABDEST SUYUNDAN ŞİFA BEKLEMEK KEPAZELİKTİR

Diyanet İşleri Başkanı Sayın Bardakoğlu, “Bizim görevimiz dinimizin doğru bilgisini insanlarımıza ulaştırmaktır. Hurafelerden arındırılmış bir din hizmeti ve dini bilgi sunmanın gayreti içindeyiz. Ama insanlarımızda maalesef hurafe eğilimi hiç eksik olmuyor.” diyorsunuz.

Ceviz Kabuğu’nda abdestle ilgi soruya “Abdest suyundan şifa beklemek de ne oluyor? Yüce dinimizi bu kadar küçük düşürmeye kimsenin hakkı yoktur. Bilime aykırı bir kepazelikten kimse fayda beklemesin!” diyemediniz. Yazık…

02.10.2006
Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE CUMHURİYETİ İÇİN EN BÜYÜK TEHLİKE

Devletin en önemli kurumlarının başında bulunan birileri “Türkiye Cumhuriyeti irtica tehdidi altındadır, gereği yapılacaktır” diyor ve parmağıyla bir yerleri gösteriyorsa, bu parmakların gösterdiği başka bir kurum da “Hayır, Türkiye Cumhuriyeti için herhangi bir irtica tehlikesi yoktur, herkes rahat etsin” diye topu taca atıyorsa; bu, irtica tehlikesinden de daha vahim ve tehlikelidir. Buna bir çözüm bulunmadığı sürece bir yurtsever olarak huzurlu bir tek gün bile geçirmem olanak dışıdır…

05.10.2006
Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

UYAN TÜRKİYE’M, UYAN!..

Güzel ülkem Türkiye’m Ulu Önderimiz Atatürk’ten sonra hep yanlış yönetildi. Yönetimi ele geçirmek, elde tutmak, iç ve dış düşmanlarla birlik olup soymak için ulusal birlik çimentosunu durmadan sulandırıp bilinçli olarak cıvılttılar.

Geldiğimiz sonuç her gün şehit vermek… Bu vatan uğruna bunca şehit verir, gazi yaratırken düşmanlarımızın hile ile bölemediği, zorla ele geçiremediği vatan toprakları, ekonomik değerleri haraç mezat satılıyor.

Ey şehit ve gaziler!..

Ey şehit ve gazi anaları, babaları!..

Bu şehit ve gazilerin uğruna canlarını verdikleri, kol ve bacaklarını verdikleri Türkiye’m satılıyor, buna yürekleriniz nasıl dayanacak? İşte bunu anlamakta zorluk çekiyorum. Düşündükçe aklımı kaçıracağım.

05.10.2012
Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Söylevler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CUMHURİYETLE RESMEN ALAY EDİLİYOR

Bugün Gebze Cumhuriyet Caddesi’nde bir düğün salonunu bulmaya çalıştım. Gebze’de “Cumhuriyet” adını iki arabanın yan yana park bile edemeyeceği kadar dar, 50 metrelik “S” şeklindeki bir sokağa layık görenlerin “Cumhuriyet” düşmanlığından asla şüphem yoktur. “Cumhuriyet”e sahip çıktıklarını zannedenler de galiba horul horul uyuyorlar.Bana inanmayanlar Google Eart’ta araştırabilir.

1 Ekim 2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KORKUTANLAR KORKSUNLAR!

Gerçek anlamda bir hukuk devletinde hiçbir yurttaş ne cumhurbaşkanından, ne başbakandan, ne herhangi bir bakandan, ne de hakim ve savcılardan asla korkmaz, korkmaması da gerekir. Başkalarını bilmem ama ne yalan söyleyeyim, ben güdümlü ve özel mahkemelerden de, onların hakim ve savcılarından da öcüden korkar gibi korkuyorum. Beni bu kadar korkutanlar da benden korksunlar.

5 Ekim 2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SÖZLEŞMELİ MİLLETVEKİLİ OLUR MU?

Milletvekillerinin gazi olduklarını biliyorduk da sözleşmeli olduklarını bilmiyorduk. Sözleşmeyi kiminle yaptılar, süresi ne kadardır?

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÇOK BİLMİŞ DEPREM UZMANLARINA SESLENİŞ!

“Deprem öldürmez, çürük binalar öldürür” diyor çok bilmiş deprem uzmanları.

Güzel kardeşim!.. Bu çürük binaları yapanlar, malzeme ve proje hırsızları değil mi? İşini bilen rüşvetçi memurlar değil mi? Bunlara göz yuman tüm siyasetçiler değil mi? Bunları neden söyleyemiyorsun?

Tabanına güvenemiyorsan, bari gevezelik etme!..

24 Ekim 2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YURTTAŞINI İNEK GİBİ SAĞANLARA SESLENİŞ

İnek sağanlar bilirler: İneklerin memesinin altına bir kova yerleştirir, memelerini sıkarak sütünü kovanın içine sağarlar. İnsafa, vicdana aykırı zam demek, daha büyük kova demektir. Sağılacak ineğin kapasitesini aşıp kovayı dolduruncaya kadar sağmak ahmaktır, zulümdür. İneklerin memelerinden kan gelmeye başlamışsa, kovayı büyütmenin yararı nedir? Süt yerine kan veren inek ölürse, sağacak olanlar neyi sağar?

05.10.2012
Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TURAÇ ÖZGÜR’ÜN ANA SOYU

HAKKIMDA, Soy Ağacı kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TURAÇ ÖZGÜR’ÜN BABA SOYU

HAKKIMDA, Soy Ağacı kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CHP KİMDEN, NİÇİN KORKUYOR?

CHP; ”Dersim olaylarında yürütmenin başında Celal Bayar, Genelkurmay Başkanı olarak da Fevzi Çakmak vardı. 1946′da demokrasiye geçilince, sağın idolleri olan bunlar ekiplerini alıp CHP’den ayrıldılar. O gün bu gündür de adları farklı da olsa iktidara gelenler bunlar ve mirasçılarıdır.

Yalnız Dersim’in değil, Maraş’ın, Çorum’un, Sivas’ın ve onlarca, yüzlerce olayların, hatta çok övündükleri Kuyucu Muratların, Hamidiye Alayları’nın hesaplarını vermesi gerekenler ve mirasçılarının CHP ile ilgileri yoktur. Hesap vermesi gerekenler tarih önünde versinler!..” derse alınacak cevap nedir?

23 Kasım 2011’de Facebook’ta merak ettiğimi yazdım ama ne CHP böyle bir soru sordu, ne de ben hâlâ merakımı giderdim.

CHP böyle bir soruyu sormaya korkuyorsa, ben ona neden oyumu vereyim?

04.10.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SEN NE BÜYÜK İNSANMIŞSIN HAMURABİ!

Hamurabi Kanunlarının 5. Maddesi: “ Bir yargıç bir davaya bakıp bir karara varırsa, hükmünü yazılı olarak sunar; daha sonra verdiği kararda bir hata ortaya çıkarsa ve bu kendi hatasından kaynaklanırsa o zaman davada onun tarafından kararlaştırılan para cezasının on iki katını öder ve halka ilan edilerek yargıçlık makamından el çektirilir ve bir daha asla yargıçlık icra etmek için oraya oturamaz” der.

“Balyoz Davası”nın kararları Hamurabi Kanunlarının terazisinde tartılsa, bu yargıçların hali ne olurdu acaba?

04.10.2012
Turaç Özgür

GÜNCEL, Onaylı-yorum kategorisine gönderildi | 2 yorum

MİLLETVEKİLLERİ KİME HİZMET EDİYORLAR?

Milletvekilleri seçmenden oy isterken vatana, yurttaşa hizmet edeceklerini söylüyorlar. Kendileri 17 bin TL maaş alırken, şoförsüz tuvalete bile gidemezken hizmet edecekleri vatan elden gidiyor, yurttaşlar da tahtalıköye bile giderken kefen bulamıyorlar. Bu duruma göre milletvekilleri kime hizmet ediyorlar acaba?

Turaç Özgür
14 Ekim 2011

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

VANDALLAR

“Van”dallar (çürük inşaat yaparak soygun yapanlar)!.. Depremde ölenleri siz öldürdünüz, soğuktan can çekişenler sizin hırsızlıklarınızın sonucudur. Hırsızlıkla elde ettiğiniz servetlerinizle hak etmediğiniz lüks yaşamınızdan memnun musunuz?

Turaç Özgür
14 Kasım 2011

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HÜKÜMET VAN DEPREMİMİNİN ALTINDAN KALKABİLECEK Mİ?

- 1999 depreminin altında Ecevit Hükümeti kalmış, silinmişti. Bakalım Van depreminin altından bu Hükümet kalkabilecek mi?
- “Kalkar” mı dedin, anlayamadım?
- Senin gibi korkusundan gerçekleri haykıramayan korkak aptallar oldukça kalkar!.. O zaman daha beterine hazır ol!.. Çünkü sensin kendini bu rezaletlere layık gören!..

Turaç Özgür
18 Kasım 2011

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ASKERLİKTEN VATAN HAİNLERİ KAYTARIRLAR

İster vicdani, ister cüzdani olsun… Her ikisi de askerlikten kaçmaktır. Askerlikten kaçanlar haindir. Bunu istismar edenlerin, kim olursa olsun, bu vatandan yaşamaya hakları yoktur.

Ben 62 yaşındayım. Askerliğimi yedek subay olarak 16 ay yaptım. Vatanımın bana ihtiyacı olduğu her an ve her yerde tekrar askere giderim.

Canımı fena halde sıkan şey: Şehitlik ve gazilik fakirlerin payına düşerken, zenginlerin “BEDELLİ” adı altında kaytarmalarını, gemicikler çalıştırabilecek kadar becerisi olanların askerlik yapmaktan kaçınıp rapor almalarını da anlayamıyorum. Bu da bir hainliktir. Bu türler bu ülkede defolsunlar!..

21 Kasım 2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÖTÜLÜK GÖRMEK İSTEMİYORSANIZ İYİLİKTE ÖLÇÜYÜ KAÇIRMA!

Birisine iyilik yaparken ileride size kötülük olarak yansımasını istemiyorsanız, altından kalkamayacağı oranda yapmayınız. Eğer ölçüyü kaçırır altından ezileceği kadar iyilik yaparsanız, yaptığınız iyiliğin karşılığını iyilikle ödeyemeyeceğini anlayınca “Şu ölmedi ki, kurtulayım” diye düşünür ve bir bahane yaratır sizinle düşman olur.

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SADAKA ALANLAR OY KULLANMAMALIDIR

Satın alınan oyların önüne geçmek için herhangi bir kurumdan, kuruluştan yardım veya yeşil kart alanların oy hakları geçici olarak ellerinden alınmalıdır.

Mutlaka bir siyasi partiye oy vermek isteyenlerin bu tür yardımları almaması gerekir kanaatindeyim.

Bir bankadan kredi almak için bile bir emlakini ipotek edenler, o ipoteği kaldırmadan o emlaki satamıyorlarsa, topluma yük olanların da oy kullanmamaları gerekir.

Satın alınan oylarla demokrasicilik oynamak kadar gülünç bir şey olamaz.

31 Ekim 2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EN MERT FAŞİST DİKTATÖR HİTLER’DİR

İnsan gibi insan olup da Hitler’den nefret etmemek olanaksızdır. Ama benim tanıdığım en mert, en dürüst faşist diktatör Hitler’di. Asla ikiyüzlülük yapmadı. Hem faşistti, hem de faşistliğiyle öğünüyordu. Yahudileri ve komünistleri hedef aldı, köklerini kazımaya çalıştı. Sonunda belasını buldu. Ya demokrasi maskesini takınmış, ikiyüzlü faşistlere ne demeli?!. Ben yanıt bulamıyorum, ya siz?!..

30 Kasım 2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SİGORTADAN PARA TIRTIKLAMAK İÇİN AYARLANMIŞ KAZA

Bugün saat 17.00 sularında Darıca İstasyon Caddesi’nde bir otomobile bir kamyon yavrusu yeni çarpmış gibi bir sahne düzenleniyordu. Yanlarına gidip “geçmiş olsun” dedim, biraz ilgilendim. Çarpılan yer yırtılmış ve paslanmıştı.

Kamyona “Gel, gel, gel, biraz daha gel” diyen otomobilin şoförü “Sağ ol abi, bir hafta önce kaza geçirdik, şimdi bir şey yok” dedi. Niyeti anlayıp oradan uzaklaştım.

Trafik kazalarında araç sahipleri kendi aralarında tutanakla anlaşıyorlar ya… Sigortacılar hapı yuttular, onlar da sigorta primlerini arttırarak bize zokayı yuttururlar vallahi.

Bir zamanlar Alamancıların bu tür şeyler yapıp sigorta şirketlerinden para tırtıkladıklarını duyardık. Şimdi bu ahlaksızlığı Türkiye’ye ithal ettik. Benden söylemesi.

Sahtekarlıktan yana kimse elimize su dökemez vallahi, bu konuda ulus olarak Guinness Rekorları hakkımızdır.

Milletvekilleri gece saat 03.00′te emekli yoldaşlarının, dolayısıyla kendi geleceklerinin maaşlarını %100 arttırırlarsa vatandaşlar da onlardan ilham alıp aylar önceden çarpılmış arabasının masraflarını, arabasını sigortalatmış olan arkadaşının trafik sigortasından çıkartmak istemez mi?

Milletvekillerininki etikse, bunlarınki neden etik olmasın!.. Onları ihbar edeyim mi, etmeyeyim mi diye düşünürken etik sınırlarını ihlal ederim diye korktum. Ayrıca, rahmetli halamın “Yapan taze tere, gören giyer ceza” sözü aklıma geldi, yoluma devam ettim.

29 Aralık 2011
Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

UTANILACAK YÜZ YOK MU SİZDE?!.

“Kesme eşeğin kuyruğunu, kimisi uzun der, kimisi de kısa…”

Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığında CHP genel seçimde 25,9 oy oranıyla ikinci parti ve ana muhalefet partisi olarak yerini korudu. Bana göre bu çok büyük bir başarıdır.

Kılıçdaroğlu’nun neredeyse tek başına elde ettiği bu başarısını bile kıskananlar şimdi Kılıçdaroğlu’na veryansın ediyorlar.

Diğer taraftan CHP’nin gelecekte kendileri için potansiyel tehlike olduğunu görenler, CHP’nin soluğunu enselerinde hissedenler de Kılıçdaroğlu’na kiralık kalemleri aracılığıyla veryansın ediyorlar.

Devletin tüm gücünü arkasına alarak, demokrasinin ve insan haklarının ırzına geçerek zorokrasiyi hayata geçirenlerin ve bu güce teslim olanların zorokrasiye mersiye düzenlerin, bütün yükü Kılıçdaroğlu’nun omuzlarına yükleyip yatanların, seyircilerin hiç mi suçu ve günahı yoktur. Yuh olsun!.. Yazıklar olsun!..

Kılıçdaroğlu’nun adam gibi adam olmasını, son derece namuslu, dürüst ve çalışkanlığını kullanarak yan gelip yatanların inlerinden çıkıp saldırıya geçtikleri görülüyor…

En hızlı toz ve tüyler yükselir, onları yükselten rüzgâr kesilince inişe geçerler, yerin dibini boylarlar. Bundan dolayı yükselmek isteyen bir takım kutsalları kullanarak yükseliyorlarsa, toz ve tüylerin başına gelenler onların da başına gelir. Bundan hiç şüphem yoktur.

Yükselişlerini insan haklarına dayalı çağdaş hukuka, yasalara, bilimsel, ahlaksal ve meşru temellere dayayanlar, emek ve çabalarıyla hak ettikleri yerde kalırlar. Aksi halde avuçlarını yalarlar.

Her seçimden sonra nal toplamak istemiyorsanız bahaneler üreteceğinize doğru dürüst çalışın!..

17.09.2011

Sivil kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SOSYAL DEMOKRATLARA SESLENİŞ!..

Ayrık otlarını kendi haline bırakırsan bütün araziyi kaplar, orada kendisinden başka bitkilere yaşam hakkı tanımaz. Bunu birazcık deneyim ve gözlemleri olan en sıradan bir çiftçi de bilir. Her ne ekecekse veya dikecekse, o araziyi önce ayrık otlarından temizler. Bu; bazen aylarını, bazen yıllarını alır. Sonunda ayrık otlarını yok eder. Artık yeni ürün için o toprak en kaliteli ürünü vermeye hazırdır. Aksi halde, bütün çabalarının boşa gideceğini çok iyi bilir.

Ey CHP!.. Akıllı, bilinçli bir çiftçi gibi davranmasını ne zaman öğreneceksin? Yan gelip yatanlar, yeni çiftçibaşını (Kemal Kılıçdaroğlu) suçlayacağına artık kazmayı, küreği, tırmığı eline al, işinin uzmanı çiftçi gibi sabırla, usanmadan, bıkmadan sağlıklı ürünlere kavuşuncaya kadar çalış!

Kurtuluşu kendinde ara!.. Örgütlü savaşımında ara!.. Senin genlerinde uyuşukluk, pısırıklık, tembellik, korkaklık, nemelâzımcılık yoktur. Senin genlerinde devrimcilik, çağdaşlık, ilericilik… Mustafa Kemal vardır. Kimden icazet bekliyorsun? Mustafa Kemal’in hangi koşul ve olanaklarla Samsun’a çıktığını, Türkiye Cumhuriyeti’ni nasıl kurduğunu ne çabuk unuttun!..

Entel barlarda dedikodu yapmayı bırak!.. Kahve köşelerinde okey oynayıp, meyhanelerde demlenmeyi bırak!..Geç kaldığında horul horul uyuduğunda seni nelerin beklediğini sakın unutma!..

Şehitlerimizin kanıyla aldığı, üzerinde özgürce gezindiğimiz, yaşadığımız bu topraklar, bu göller, bu nehirler, bu denizler el değiştiriyor, yakında yeni sahipleri seni bu topraklarda yırtık bir pabuç gibi atarlar, bu ırmaklardan bir tas su içirmezler, bu limanlara teknelerini, takalarını bırakmazlar, plajlarını sana haram ederler!.. Bu kadar uyursan, bir gün seni de satarlar!.. Bunu asla unutma!..

Ülkene sahip çıkmak, çağdaş, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni -ne pahasına olursa olsun- sonsuza kadar yaşatmak, Mustafa Kemal’in ilkelerine sahip çıkmak senin için ibadet olmalıdır!..

17.09.2011
Turaç ÖZGÜR

Sivil kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OYUM; ONURUMDUR, ŞİMDİLİK CHP’YE VERİYORUM

Oyum; namusumdur, onurumdur. Bedeli ne olursa olsun, ne haddini bilmeyen herhangi birinden korktuğum, ne maddi çıkarlar uğruna, ne kimsenin yüce hatırına, ne de kimsenin inadına kıymetsiz bir paçavra gibi oyumu vermem. Onu geleceğimin, geleceğimizin ve ülkemin selâmeti ve bağımsızlığının bir temel taşı gibi bilir ve yerinde kullanırım. Şimdilik Kemal Kılıçdaroğlu’na inanıp güvendiğim için CHP’ye vereceğim.

Güzel ülkemizin başına bela olmuş mafyalar gibi CHP’nin de içinde, daha da kötüsü hemen hemen her ailenin içinde bir veya birkaç “aile mafyası”nın olduğuna ve bunların sosyal demokratlıktan, kadın-erkek eşitliğinden, insan haklarından haberlerinin ya olmadığından ya da umurlarında olmadığından eminim. Bunlar sosyal demokrasinin temeline dinamit koyanlardır.

İnsan kılığında gezerler ve ağızlarında kumacık sakızı gibi sosyal demokrasi sakızını durmadan çiğner dururlar. Bunlara “soysal demokrat” denmez, dense dense ” bol soslu yal peşinde koşan yalcılar” denir.
Gerçek sosyal demokrat, aynı anadan babadan gelenler arasında ve kendi evlatları arasında kadın- erkek ayrımı yapıp babalarından kalan mirasın üzerine mafya yöntemleriyle, işlemeyen adaletin ve küflü geleneklerin arkasına saklanarak yatmazlar, insanların cahilliğinden, çaresizliğinden, zaafından zerrece yararlanmazlar, fırsatı ganimet bilmezler, bu tür gözü açıklıklara ve bencilliklere asla tenezzül etmezler.

CHP; yıllardır gelişemiyor, büyüyemiyorsa, sosyal faşizm ülkemizde sürekli semirip yayılıyor, dal budak salıyorsa, mağdurların nefretini kazanmış ve kazanmaya devam ediyorsa, bu engerek yılanlarının, bu ikiyüzlülerin, bu sapıkların yüzündendir. Bundan dolayı da CHP’nin başı her türlü beladan kurtulmuyor ve gelişmiyor; bu “aile mafyaları”ndan Sayın Kılıçdaroğlu’nu Allah korusun!.. Amin!..

CHP; ister iktidara gelsin, isterse gelemesin, ben ve benim gibilerinin oyunu sürekli almak ve gerçek kimliğine kavuşmak istiyorsa, bırakınız sosyal demokratlığı, demokrat bile olmayan, hatta sosyal faşist olup da sosyal demokratlığı kendilerine maske edinenleri temizlesin!.. Aksi halde, hem verdiğim oyu haram ederim, hem de bundan sonra ağzıyla kuş tutsa oyumu vermem!..

17.09.2011
Turaç ÖZGÜR

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HUKUKUN ÇİĞNENDİĞİ YERDE HUZUR OLMAZ

• Bir hukuk devletinde hiç kimse, mevcut meşru kurallar varken, bunlara uymayıp kendi keyfi kurallarını uygularsa, bir gün gelir ortada ne hukuk kalır, ne de kural. Keyfi yapılan her eylem kaos ve kargaşa doğurur. Kendi kafasına göre canının her istediğini istediği gibi yapanlar anarşiye ve diktatörlüğe davetiye çıkarmış olurlar. Keyfi davranışlarının cezasını tüm toplum gibi gün gelir kendisi de çeker.

Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÖTÜLÜKLERİNİ BARIŞLA KAPATAN ALÇAKTIR!

• Bir kimse, yaptığı kötülüklerin karşılığında daha büyük zararlara uğramamak için barışıyor, ama verdiği zararları yerine getirmiyorsa; onun barışı, gerçek bir barış değildir. O kişi; yaptıklarının yanına kâr kalması ve karşıdan gelebilecek zararları etkisiz hale getirmek için son çare olarak barışı kullanmaktadır. Ona asla güvenmemek ve ikinci fırsatı vermemek gerekir…

Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİR ALİMİN ASIL İBADETİ BİLİME HİZMETTİR

• Bir alimin asıl ibadeti yaptığı bilimsel çalışmalarla insanlığa hizmet etmek; açlığa, susuzluğa, çaresizliğe, rezilliğe, çözüm bulmaktır. Kıçı çakıldaklı Osman Efendi’nin arkasında, onu taklit edip, eğilip bükülmek; açlığın, susuzluğun nasıl bir şey olduğunu anlamak için günlerce aç ve susuz kalmak değildir.

Denemeler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BEYNİN KENDİ EMRİNDE OLSUN!

• Beynimizi düşünen, öğrendiğimiz, öğreneceğimiz bilgiler ve deneyimlerimiz ışığında yararlı bilgiler ve fikirler üreten bir organ olarak değil de, yalnızca başkalarının bize dayattığı ve sınırlarını belirlediği bilgileri depolayan bir aygıt olarak kullanılmasına izin verdiğimiz, buna göz yumduğumuz sürece uşaklıktan, kölelikten, maşalıktan, eşeklikten kurtulmamıza, ilerlememize asla olanak yoktur.

Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNEKLERİ SAĞMAK SUÇ DEĞİLDİR

• Bazıları kendilerini inek, bazıları da kendilerini o ineklerin sahibi zannediyorlar. İneklerin görevi sahiplerine bol bol et vermek, süt vermek; sahiplerinin görevi de o inekleri sağmaktır, canının istediğini –hayvan haklarına uymak koşuluyla- yapmaktır. Sahip oldukları inekleri sağıyorlar diye kimsenin onları kınamaya, ineklere de acımaya hakları yoktur.

Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÖTÜ GÜNLERİNDE YANINDA OLMAYANA NE YAPMALI?

• Çıkarları için seni kullanana da, uzak düştüğünde seni arayıp sormayana da, yukarı çıktığında seni görmeyene de, kara günlerinde senin için elini ateşe sokmayana da, başın belaya girdiğinde arkanda durmayana da, korkusundan doğruları söylemeyene de dost gözüyle bakma!.. Günü geldiğinde, böylelerinin kıçına -gözünü kırpmadan- vur tekmeyi, unut gitsin, kendi çöplüğünde debelensin dursun.

Söylevler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EY UYUYANLAR, BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

• Ey vatandaş Niyazi! Biliyor musun? Sağlıkta katkı payı vermemek için 550 milletvekili oldu gazi…

• Ey vatandaş Şükrü!. Sen her şeye şükür çekerken, nefesin murdar murdar kokarken, parmak indir, parmak kaldır vekiline sekreter yetmedi, şoför az geldi, danışmanı da oldu. Vekiline 11.500, sekreterine 4.000, şoförüne 3.500, danışmanına 5.400 Törkiş Lirası… Oyunu alıp Meclis’e kurulduktan sonra sen oldun yüzkarası!..

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GERÇEK SUÇLULAR İNSANLARI DAĞA ÇIKARANLARDIR

• Eğer bir ülke insanları sesini duyurmak için son çare olarak sokağa çıkmak zorunda kalmışsa, onların sesine kulak vermek gerekir. Aksine, onları susturmaya, sokaktan atmaya kalkarsan eline silahını alır, dağa çıkarlar. Bu durumda gerçek suçlular onları dağa çıkmak zorunda bırakanlardır. Sonuç, ülkeyi yönettiklerini zannedenler için pek de iyiye gitmez, eninde sonunda pişman olurlar. Son pişmanlığın kimseye bir faydası görülmemiştir.

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HAKKI OLMAYANI ELE GEÇİREN HIRSIZDIR

• Hakkı olmayanı ele geçiren veya geçirmeye çalışan, sebebi ne olursa olsun, en büyük hırsızdır. Kendini bilmeyen, başkalarına zarar veren ama gözü açık geçinen, bunu bile bile yapan en büyük arsızdır. Arsız ve hırsızlarla yaşayanlar, bunlara göz yumanlar onların suç ortaklarıdır. Arsız, hırsız ve ortakları en tiksindiğim yaratıklardır. Onlara selâmımı bile kurban ederim. Eğer bunu yapamazsam, hiç olmazsa ilişkimi keserim.

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TEPKİSİZ ÖĞRETMEN KENDİSİ GİBİ UŞAK YETİŞTİRİR

• Hakkını aramaktan aciz, hakları çalınırken susan öğretmen; kendisi gibi öğrenci yetiştirir. Bu şekilde kullaştırılmış, vatandaşlık bilinci olmayan, kandırılmış kitlelerin oylarıyla yönetimi ele geçiren kendini uyanık zanneden hainler bir yandan ulusun tüm varlıklarını yağmalarlar, bir yandan da yandaşlarına ve arkalarını dayadıkları emperyalist ve kapitalistlere yağmalatırlar.

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TANRININ VARLIĞI, YOKLUĞU

• Kimi ‘Tanrı evreni insanoğlu için yarattı’ diyor. Boşuna zahmet etmiş… Kimi de ‘Tanrı evreni kendi suretini seyretmek için yarattı’ diyor. Bu durumda kesinlikle “Emret Ağam!” demiştir… Hepsi iyi güzel de evren yokken kendi kendine nasıl oluşmuş, kendisi nerede kalırmış?

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TEPKİSİZLİK, AHLAKSIZLIKTIR!..

• Haksızlığa uğradığınızda -sebebi ne olursa olsun- susuyorsanız; çevrenizde birileri birilerine zulüm ederken, “Beni ilgilendirmez” diyorsanız; sizi de ilgilendiren bir konuda “Nasıl olsa bir enayi bu konuyu halleder, ben de payıma düşeni alırım” diye yan çizip kıvırtıyorsanız; birileri sizi inek gibi sağarken, önünüze atılan kemikleri yalıyorsanız; hırsızın, gaspçının, arsızın, namussuzun, onursuzun, üçkâğıtçının önünde büzülüp düzülüyor, takla atıyorsanız; ortak davada yalnız bıraktığınız birinin onurlu savaşımının ürününü toplamak için fırsat kolluyorsanız; dinden, imandan, onurdan, gururdan, namustan, doğruluktan, dürüstlükten, insanlıktan söz etmeye hiç mi hiç hakkınız yoktur. Boşu boşuna yırtınmayın, davranışlarınız kişiliğinizi ve kimliğinizi ortaya koyuyor. Tepkisiz insan korkak, bencil ve ahlaksızdır.

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖĞRETMEN KAPIKULU DEĞİLDİR

Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte “kapı kulluğu”nun da yıkıldığını öğrenmiştik. Bir öğretmen olarak da kendi öğrencilerime her Türk vatandaşının anayasal bir hak olarak kanun önünde eşit ve özgür olduğunu öğretmeye ve onları bu konuda kandırmaya devam ediyorum.

80’li yıllarda izlediğim bir çizgi filmde şöyle bir slogan vardı: ” Bütün hayvanlar eşit ve özgürdür, ama beyaz ayılar daha da eşit ve özgürdür.”

Bunun anlamı: Siyasi ve ekonomik gücü elinde bulunduran, yönetimi ele geçiren beyaz ayıların yanında diğer ayıların ve hayvanların adı bile okunmaz. Ancak, her yönden güçlü olan beyaz ayılar kendi aralarında eşit ve özgürdür. Diğer ayılar ve hayvanlar da kendi kategorilerinde eşit ve özgürdür.

Bir başka ifadeyle şöyle de denilebilir: Beyaz ayılar çalmada, çırpmada, vurmada, kırmada, soymada, sömürmede, çiftliği (ülkeyi) diledikleri gibi yönetmede, küçükleri ezmede, diledikleri zırtapozluğu yapmada, anayasayı ve yasaları tanımamada eşit ve özgürdür. Diğer ayılar ve hayvanlar da sömürülmede, yolunmada, ezilmede, sürünmede, sürülmede, aşağılanmada, asılmada, kesilmede eşit ve özgürdür…

Kimse kendi kendini kandırmasın; bugün aynısının tıpkısını ülkemizde yaşıyoruz. Yönetimi kim ele geçirirse geçirsin, yönetenlerin adı ne olursa olsun… Fark eden en ufak bir şey yoktur. Yönetimden “dayıoğulları” gidiyor, “halaoğulları” nöbeti devralıyor. Ezenler aynı, ezilenler aynı…

Hani bir söz vardır: “Aynı hamam, aynı tas, yalnız değişen tellaklar oldu” diye. Bu sefer hamamın patronları değişmiş, ama işi eline yüzüne bulaştıran, hamamı harabeye döndüren tellaklarla işe yaramaz taslar hâlâ yerinde duruyorlar.

Talim Terbiye Kurulu’nun 21.04.1994 gün ve 295 sayılı karar değişikliği ile sadece Fransızca öğretmenlerine, (Almanca öğretmenleri sonradan ilave edildi.) hiçbir önlem alınmadan, maaş karşılığı Türkçe derslerine girme zorunluluğu getirildi, -daha doğrusu- dayatıldı.

Kapı kulu zihniyetiyle yetişen Fransızca ve Almanca öğretmenleri, hiç itiraz bile etmeden, bu dayatmayı kabul ettiler.

Ben ise, bu oldu-bittiye getirilen dayatmayı kabul etmediğim için ilgili yerlere itiraz dilekçeleri yazdım, Danıştay’a başvurdum. Şu anda, Danıştay’da davam temyiz aşamasındadır. Oradan da bir şey çıkacağını zannetmiyorum.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuracağım. Çünkü ben şuna inanıyorum: Türkiye Cumhuriyeti; çağdaş, demokratik, lâik, sosyal bir hukuk devletidir. Ben de bu devletin anayasa ve yasalar önünde eşit ve özgür bir yurttaşıyım. Kapı kulu değilim. Oldu-bittiye getirilip kazanılmış haklarım benim iradem dışında çalındı. Susmaya, katlanmaya, dayatılan her şeyi kabul etmeye hakkım yoktur. Bugün bu dayatmaları kabul edersem, yarın hiç kabul edemeyeceğim daha nice dayatmalar karşıma çıkar.

Bir öğretmen kapı kulu değildir, olmamalıdır da… Kapı kulluğunu kabul eden bir öğretmen aydın olamaz. Aydın olmayan, eşit ve özgür olmayan bir öğretmen de aydın, eşit ve özgür yurttaşlar yetiştiremez…

İşte böyle düşündüğüm ve direndiğim için de başıma gelenler, pişmiş tavuğun başına gelmedi. Gelmeye de devam ediyor…

Türk Ulusu olarak modayı ve özentiyi çok severiz. Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransız Kralı’nı Almanların elinden kurtarmasıyla ve Fransızlara ayrıcalıklar (Kapitülasyonlar) tanımasıyla birlikte bir Fransız ve Fransızca hayranlığı doğdu ülkemizde. Osmanlı aydınları arasında bir “mon cher”ler, “ma chère”ler türedi.

Bu hastalık; ta İngiliz, Amerikan hayranlığı hortlayıncaya kadar, Cumhuriyetin ilk yıllarında da devam etti.

Şimdi de İngilizce hayranlığı AİDS virüsü gibi Türk halkının ve Türk bürokrasisinin vücudunu ele geçirdiği için Fransızcanın pabucu dama atıldı.

Yurttaşların istediği dili öğrenme ve çocuğuna öğretme hakkının önüne kimse geçemez. Herkes istediği yabancı dili özgür iradesiyle öğrensin ve çocuğuna öğretsin. Ama devlet de bir plan, bir program yapsın.

Milli Eğitim Bakanlığı, YÖK, Devlet Planlama Teşkilatı eşgüdümlü olarak çalışsın. Devletin hangi dilde ne kadar elemana ihtiyacı vardır, mevcut maaşlı öğretmenleriyle hangi dili, hangi okulda nasıl öğretir tespit etsin, ona göre planlamasını yapsın, buna kimsenin bir itirazı olamaz.

Vatandaş istiyor diye öğretmeni olmayan İngilizcede sınıflar açıp, vatandaş istemiyor diye öğretmeni olan Fransızcayı, Almancayı kapatmanın âlemi var mıdır?

Vatandaş lüksüne düşkün ve ayrıca mutlaka İngilizce de öğrenmek istiyorsa, özel dil dershaneleri vardır, gider orada öğrenir. Popülistliğin âlemi nedir?

“Ayranı yok içmeye, atla gider sıçmaya” atasözünde olduğu gibi, Milli Eğitim Bakanlığının elinde ihtiyacın 1/10’unu bile karşılayacak kadar İngilizce öğretmeni olmamasına rağmen, bütün öğrencilerin yabancı dili İngilizcedir.

Binlerce Fransızca ve Almanca öğretmeni de ihtiyacın onda biri kadar bile yetiştirilmeyen Türkçe öğretmenlerinin yerine Türkçe dersine girer. Daha doğrusu, tabiri caiz ise, kulaklarından tutulur, zorla, maaş karşılığı Türkçe dersine girdirilir. Ben de bunlardan birisiyim.

“Ben Türkçe bilmem, anlamam, anlatamam ve değerlendiremem; güzel dilimizi yozlaştırmaya çalışanlara da kendimi kullandırmam. Vay benden Türkçe öğreneceklerin haline!” diye onlarca dilekçe yazmama ve Danıştay’a başvurmama rağmen üç yıldır dört ilköğretim okulunda geçici olarak maaş karşılığı Türkçe derslerine görevlendirildim.

Kadromun bulunduğu Darıca Aslan Çimento Endüstri Meslek Lisesi Fransızca öğretmenliğinden Gebze Kazım Karabekir İlköğretim Okulu Fransızca öğretmenliğine (Türkçe okutmak üzere) Personel Genel Müdürlüğü’nün 25.07.1996 gün ve 94372 sayılı genelgesine dayanarak valilik inha onayıyla atamam yapıldı.

Ben bu atamaya yaptığım itirazın sonucunu beklerken, bu sefer de Kocaeli Valiliği İlköğretim Müfettişleri Kurulu Başkanlığı’nın 24.12.1996 gün ve 410/29 sayılı soruşturma raporundaki “Branşımla ilgili alanda görevlendirilmem olanaksız ise; görevlendirileceğim kurum ya da kuruluş Kocaeli ili dışında da olabilir. Çocuklarımın öğrenim durumu dikkate alınarak Marmara ve Ege Bölgesi dâhilindeki okullarda görev alabilirim” ifadem çarpıtılarak Yalova İl Milli Eğitim Müdürlüğü emrine Fransızca öğretmeni olarak atamam yapılmıştır.

Yalova İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne yazılı olarak Fransızca öğretmenine ihtiyaçlarının olup olmadığını sordum. 03.10.1997’de tarafıma verilen yazılı yanıtta “Yalova ilinde toplam 44 saat Fransızca dersine karşılık 1’i yönetici olmak üzere, 10 Fransızca branş öğretmeni görev yapmaktadır” denilmektedir.

Ayrıca, sözlü olarak da bana Fransızca dersi veremeyeceklerini, ilköğretim okullarında Türkçe derslerine girmek zorunda olduğumu söylediler. Zaten, Yalova İl Milli Eğitim Müdürlüğü Personel Genel Müdürlüğü’nün 25.07.1996 gün ve 94372 sayılı genelgesine göre beni Çiftlikköy Sultaniye İlköğretim Okulu Fransızca öğretmenliğine (Türkçe okutmak üzere)diye görevlendirmiştir.

Gebze Mehmet Akif İlköğretim Okulu Türkçe öğretmenliğine geçici olarak görevlendirildiğimde, 07.10.1996 tarihli bir dilekçemde “Sadece Fransızcadan program yapılmasını, aksi halde bilmediğim ve yapamayacağım başka derslerde program yapılırsa giremeyeceğimi” bildirmiştim.

Bunun üzerine söz konusu müfettiş soruşturması yapıldı, arkasından da “Mektep dâhil ve haricinde huzursuzluk çıkarmaktan bir “ihtar” cezası verildi. Bununla da yetinilmedi Gebze Kazım Karabekir İlköğretim Okulu’na Fransızca öğretmeni (Türkçe okutmak üzere) önce geçici, daha sonra da Valilik inha onayı ile kadrolu olarak atandım.

Darıca Aslan Çimento Endüstri Meslek Lisesi’nin lojmanlarından yararlandırılmamam için uğraşanların ayak oyunlarıyla önce Kazım Karabekir İlköğretim Okulu’na valilik inha onayıyla, valilik onayına itiraz ettiğimde de Bakanlık onayıyla il dışına, Yalova İl Milli Eğitim Müdürlüğü emrine atamam yapıldı.

Söylediklerine göre, Yalova İl Milli Eğitim Müdürlüğü emrine Fransızca öğretmeni olarak atanmam ve orada en az 3 yıl çalışmam zorunluymuş. Çünkü ben görevlendirildiğim ilköğretim okullarında Türkçe derslerine girmek istemiyor ve huzursuzluk çıkarıyormuşum. Müfettiş raporundaki kendi isteğim de göz önüne alınarak, Yalova iline Fransızca öğretmeni olarak atanmışım. Bakanlık onayı olmasından dolayı da iptali mümkün değilmiş.

İl dışına sürülmemi bile kendi isteğimi yerine getiriyorlarmış gibi yapmaları ve orada Fransızca dersine -ihtiyaç olmadığı ve Türkçe derslerine girmek için görevlendirildiğim bilindiği halde- kanuna karşı hile yapmaları ve Bakanlığa derdimi anlatamamam ve kapı kulu gibi kullanılmam, çocuklarımın gelecekleriyle oynamaları, haklarımı ararken haksız duruma düşürülmem, üç senede beş okul dolaşmam, ortaöğretimden ilköğretime itilmem, benden kıdemsiz ve benden liyakatsizlerin, öğrencim konumundakilerin beni yönetmeleri, yargılamaları, ceza üstüne ceza verip sicilimle oynamaları; Atatürkçülüğü, çağdaşlığı, laikliği, insan haklarını, hukukun üstünlüğünü, demokratik cumhuriyeti savunurken, insanlıktan nasibini almamışların saldırısına uğramam ve bunda yalnız kalmam, sesimi duyuramamam çok zoruma gidiyor, kanıma dokunuyor, isyan ediyorum.

Şeyhi’nin “Harname”sindeki “har” gibi boynuz beklerken, kuyruktan kulaktan olduk. Yani hak ararken, elimizde bulunanları da kaybettik. Ben kendi adıma, başıma gelenlerden dolayı üzülüyorsam “namerdim”. Beni asıl üzen, haksızlığa, hırsızlığa, arsızlığa karşı savaşırken eşim ve üç çocuğumun da benimle birlikte cezalandırılmaları… Bu, haksızlıktır. Haksızlığın da ötesinde kepazeliktir.

Devleti ele geçirenler, onların bürokrasideki uzantıları her türlü aşağılık ve düşmanlıklarını yaparken yasaların, yönetmeliklerin, genelgelerin arkasına saklanmıyorlar mı? İşte asıl bu, beni çileden çıkarıyor. Böylelerinin insanlığından şüphem vardır. Eğer, öyleleri insan iseler, ben kesinlikle insan değilim.

İçine düşürüldüğümüz bu durumdan kurtulmak için, herkes kendine düşeni yapmak zorundadır. Kötüye ve kötülüğe göz yuman insan değildir. Gericilik, irtica, Atatürk düşmanlığı, ilkellik, çağ dışılık, şeriatçılık, tarikatçılık ayrık otu gibi kök salıyor; çınarın (devletin) köklerini sarmış, özsularını emiyor, beslendiği kaynakları kurutuyor, ışığını, havasını yok ediyor.

Buna göz yumulursa, önce çınarın yaprakları sararır, solar, yok olur… Sonra, dalları kurur, dökülür… Daha sonra da zayıflayan kökleri bedenini taşıyamayan çınar devrilir. Çınar devrilirse altında hepimiz kalırız.

Çınara sahip çıkmak, ayrık otlarını yok etmek gerekir. Bunun için konuşmak, susmamak, direnmek, birleşmek, meydanlara çıkıp haykırmak, ayrık otlarını boğmak gerekir!..

Ben çınarın yalnızca bir kılcal damarıyım, sararan bir yaprağıyım; ayrık otları bana kancayı attılar, yok oluyorum, tek başıma mücadele etmekten yoruldum, bıktım,tiksindim, bittim artık!..

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!..” diyen yurttaş, meslektaş, arkadaş!.. Gözünü dört aç, gericiliğe, ilkelliğe, çağ dışılığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe, hatta kötüye kullanılan yasalara, yönetmeliklere, genelgelere, yönergelere, talimatlara, emirlere karşı savaş aç, mücadele et!.. Yoksa pek yakında sıra sende, ayrık otları yanı başında!..

Gericiliğin, ilkelliğin, çağ dışılığın panzehiri ışıktır, aydınlıktır. Aydınlan ve aydınlat!.. Karanlığı göz kamaştırıcı ışığınla boğ, sığınacak karanlık hizbe bir mağara bulamasınlar, yarasaları yok et! Etrafa veba mikrobu saçmalarına fırsat verme!.. Cesur ol, korkma!.. Korkunun ecele yararının olmadığını asla unutma!..

“Çağdaş uygarlık” yolundan ayrılmak istemiyorsan Ata’nı, Atatürk’ü izle, laik düşünceye sahip çık, demokrat ol, insan haklarına saygılı ol, hukukun üstünlüğünü savun, adil ol, nefsine uyma!.. Ölümlü bir insan olduğunu unutma!..

Az yaşa ama onurlu ve öz yaşa, insanca yaşa, haksızlığa uğradığında susma!.. Kişisel düşmanın da olsa karşındakini dinle, haklının hakkını alması için onun yanında yer al, hakkını teslim et!.. Dayanışmadan, birleşmeden, örgütlü mücadeleden kaçma!..

Dünyanın neresinde yaşarsan yaşa, kim olursan ol, çalınan hakları uğruna mücadele verenlere omuz ver, destekle! Faşizmin karşısında dimdik dur; sen değil, o girecek delik arasın kendine!..

Sakın ele geçirdiği gücü kötüye kullananlara, zulüm yapanlara teslim olma, boyun eğme, maddi ve manevi çıkarlarına satılma!.. Haddini bilmezlerin safına katılma!.. Hadi görev başına!..

13.10.1997
Turaç ÖZGÜR

———————-

NOT: Bu yazıyı Kazım Karabekir İlk Öğretim Okulu’ndaki Eğitim-Sen’li arkadaşlarıma okuyunca duygulandılar. Beni de alıp Okulu’n Müdürü Cengiz Ceylan’la görüştüler. O da “Turaç Bey’i sever sayarım ama benim yapabileceğim bir şey yoktur. Siz Milli Eğitim Müdürlüğü ile görüşün” dedi. Sonra Gebze İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gittik. Orada bizimle görüşen bir şube müdürü de beni çok sevdiğini, İl Milli Eğitim’le görüşüp sorunu çözeceklerini söyledi. Bir süre ne sorun çözüldü, ne de dalıma bindiler. Ama Demokles’in Kılıcı gibi arada bir Yalova’yı kaşıdılar.

Zaman zaman İl Milli Eğitim’le, zaman zaman Milli Eğitim Bakanlığı ile gidip görüştüm. Sürekli olarak beni oyaladılar. Nihayet, 29.06.1998’de Kocaeli İl Milli Eğitim Müdürü Cemal Şişman’ın makamında bana saldırması ve ağzının payını almasıyla kıyamet koptu ve 30.06.1998’de Kazım Karabekir İlköğretim Okulu’nda ilişiğim kesildi.

Sivil kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YEMEK İÇİN YAŞAMAMALI

• “Yemek için yaşamamalı, yaşamak için yemeli.” (Il faut manger pour vivre et non vivre pour manger.) – Fransız Atasözü.

Ben de bu atasözüne uyup yaşamak için olanaklarım elverdiğince gün boyunca yiyor, içiyorum. Ama her nere baksam birçok karayobaz görüyorum, yaşamımı zehir ediyorlar. Deliler gibi haykırmak geliyor içimden: Bu dünyayı bana zindan etmeye çalışanlar, cennet başınıza çalınsın emi!..

Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GİZLENEN DEVLETİN SIRRI DEĞİLDİR

Vatandaşın yatak odasıyla ilgili –sadece kendisini ilgilendiren- sırlarını bile gün ışığına çıkaran devlet; sıra kendi sırlarına gelince, zifiri karanlıkta saklamakta ısrar ediyor. Bu sırları gün ışığına çıkarmaya çalışanları “vatan haini” damgasıyla damgalayıp anasından emdiği sütü burnundan getiriyor, sürüm sürüm süründürüyor.

Bunun gerçek sebebi ne olabilir?

Bana göre; kendisini devlet zanneden, gerçek vatan ve millet hainleri ele geçirdikleri gücü kötüye kullanıyorlar. Asıl devleti bir kenara bırakıp kendileri derin devlet oluyor. Kendi sırlarını “devlet sırrı” diye yutturup gizliyorlar, işledikleri suçlarının bilinmesini istemiyorlar.

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

PALAVRAYLA KALKINMA OLMAZ

Palavrayla tüm sorunlar çözülse, kalkınma olsaydı, dünyada hiçbir ulus elimize su dökemezdi.

Daha fazla ezilmek, itelenmek, aşağılanmak istemiyorsak, aklımızı başımıza alıp bir an önce aklın, mantığın, bilimin yol göstericiliğinde Atatürk’ün göstermiş olduğu hedeflere varmak için yapmamız gerekenleri ulusça bir an önce yapalım.

Hurafelerden, yarasalardan, mezar taşlarından, etrafa korku salıp bizi soyanlardan, sırtımızda semirip debelenenlerden kurtuluşu beklemeyelim ve onların da haddini bildirelim.

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ADALET BUNUN NERESİNDE?

Miras hukuksal ve anayasal bir haktır. Bu hakkımı almak için açmış olduğum davalar uzadıkça uzuyor, miras gaspçısı oyaladıkça oyalıyor. Bu durumda, eninde sonunda hakkımı fazlasıyla alsam bile, hem onu kullanmaya zamanım kalmıyor, hem bu arada miras gaspçısı ödüllendirilmiş oluyor, hem de o hakkımı satın almış oluyorum. Bu nasıl hukuktur? Bu ne biçim çağdaş hukuk devletidir? Adalet bunun neresindedir?

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİME NE DENİR?

Kadınlık gururunu ayaklar altına alan kadın düşmanı erkeklerin yanında yer alıp, kadın haklarını savunanların karşısına çıkan kadınlara MANYAK;

Evlilik bağıyla bağlı olsa bile, küflü geleneklerin arkasına saklanıp, kadın hakkı yiyen birinin altına kendi çıkarı için yatana KALTAK;

Hakkını çalan bir alçak hırsızın karşısına çıkıp mücadele etme yürekliliğini kendinde bulamayıp “Ne yapalım gelenek böyle” diye yağ çekerken, hırsızın önüne atabileceği birkaç kemik uğruna hırsızla mücadele edene selâm vermeyene YALTAK;

Hırsıza, namussuza, nanköre, kendini bilmeze övgüler düzüp; kadını horlayana, dışlayana, hırsıza arka çıkıp, doğruyu söylemeyene, yalancıya ALÇAK;

Hakkı çalınırken birtakım mazeretler bulup “ Adam sen de!..” diye meydanı hırsıza terk edene KORKAK denir.

Tanımlamalar, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CHP GENEL BAŞKANLIĞINA

Üniversite mezunu, 26 yıl üzerinden 1/4′ünde emekli olmuş, şu anda 1200- TL emekli maaşıyla sürünen 6 yıldır emekli bir öğretmenim.

Biz öğretmenlerin maaşları söz konusu olduğunda bütçe olanaklarının elvermediğinden bahsediliyor ve her şeye ve tüm hizmetlere her yıl en az %15-25′lik zamlar yapılırken bizim maaşlarımıza %2′lik, en fazla %6′lık artışlar yapılıyor. Emekliler olarak milli gelir artışından pay alamıyoruz.

Milletvekillerinin ve emeklilerinin maaşlarının artırılmasına sıra gelince, maşallah tüm milletvekilleri teyzeoğlu, halaoğlu, dayıoğlu, amcaoğlu olup, el ele verip maaşlarınızı %100′lük, %200′lük artırıp kendinize ayrıcalıklar tanıyorsunuz.

Katkı payından kurtulmak için kendinizi yasayla “gazi” etmeniz tam bir komedi ve asıl gazilere hakaret olduğunu belirtmeye gerek var mı?

Sizler mutluluk çubuklarınızı bile taktırmak için Amerika’ya giderken, bizler dolmuş parası bulamadığımızdan kilometrelerce yolları yaya yürüyoruz. Katkı paylarını veremediğimiz için ilaçlarımızı alamıyoruz. Sizin yüzünüz kızarmıyor mu hiç?

Yıllardır ülkemizin geri kalmasına, milli gelirin yerlerde sürünmesine sebep olanlar varsa, o da yönetilenler değildir, bizi yönetsinler diye seçtiğimiz sizlersiniz. O halde bir şeyler kötüye gidiyorsa, birilerinin cezalandırılması gerekiyorsa, sürünmeye layık olanlar varsa, o da sizlersiniz!.. Oysa, sizler ipleri ellerinizde tuttuğunuz için dünyanın en pahalı milletvekilleri, emeklileri olarak kendinizi ödüllendiriyorsunuz. Biz batandaşlar aptal değiliz, her şeyi çok iyi biliyor ve görüyoruz.

Son söz: Emekli milletvekillerinin aylıklarının artırılmasında CHP’nin katkısının olmadığını, içinizden ikisinin kişisel olarak imzalarıyla desteklerini verdiklerini, disiplin kuruluna vereceğinizi ilan etmeniz bizi asla tatmin etmez. Onları “hain” ilan edin ve CHP’den derhal atın!.. Aksi halde, bundan sonra benden ve benim gibilerden oy beklemeyin!..

Bu yüksek maaşlı sekreterler, danışmanlar, şoförler de neyin nesi oluyor? Ayıp!.. Ayıp!..

Saygılarımla…

Turaç Özgür
Batandaş

Siyasi Partilere kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HAZİNE’DEN GEÇİNENLERİN EŞİTLİĞİ NASIL SAĞLANIR?

Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanların maaş ve ücretleri asgari ücrete endekslenirse, daha meşru, ahlaki ve insanca olur.

Ben özgür bir yurttaş olarak en tepedekine asgari ücretin 10 katını uygun buluyorum. Mevkii ve rütbesi ne olursa olsun sıralama 1′den 10′a kadar olmalıdır.

Bölük pörçük gruplandırmalar faşist bir zihniyetin ürünüdür. Bir ülkenin her yurttaşının insanca yaşama hakkı vardır. “Biri yer, biri bakar; orada kıyamet kopar” demiş atalarımız.

Kimse eline geçirdiği gücü kötüye kullanıp kendisi sultanlar gibi yaşarken, yönetemediği düzenin pisliklerinin altında kalanların üzerinde debelenip durmasın. Kıyametin ne zaman kopacağını kimse bilemez. Tüm “ama, fakat, lakinler”i sözlüklerden çıkarıp nimetleri de, külfetleri de gerçek anlamda adil olarak paylaşalım!..

Çağdaş demokratik hukuk devletlerinde kimse kimsenin ağası veya kölesi değildir. En tepedekine “Güç, sana emanet edildi. Bütçe olanaklarına göre geçinebileceğin ücreti yaz, 1/10’u asgari ücrettir. Diğerlerini de ona göre düzenle veya düzenlet” diyeceksin. Beceremiyorsa, tekmeyi vurup becereni getireceksin.

İşte o zaman kıyamet kopmaz. Aklı başında herkes o düzene razı olur, aksi halde o düzen yıkılmaya mahkumdur.

Yok “Merkez Bankası Başkanı ne alıyor, biliyor musun? Yok bilmem kim ne alıyor biliyor musun? Sen falanı nasıl sıradan insanlarla kıyaslarsın?” densizlikleri de bitsin. Sıradan insan olabilir ama sıradan yurttaş asla olamaz.

Alacağı ücret veya maaşın ne olacağını herkes bilerek o görevlere talip olsun, istemiyorsa olmasın veya defolup gitsin!.. Bazı muhteremler kendilerinin gökten zembille indiklerine inanıyorlar veya inandırılmışlar. Onlar zembillerine binsin geldikleri yere gitsinler.

Yumuşak atın tekmesi pek olur, sabır taşıranlar bir gün tekmeyi mutlaka yer. Mezarlıklar kendilerini vazgeçilmez zannedenlerle doludur, bunu kimse unutmasın.

Bu, özgür ve eşit bir yurttaş uyarısıdır.

30.09.2012
Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YAŞANILIR BİR DÜNYA İÇİN HEP BERABER EL ELE!..

Değerli arkadaşlar!

Bir yerlerden aldığınız şeyleri sokak futbolcuları gibi duvardan duvara şutlama yerine biraz fikir üretir, yurt ve dünya olayları, sanat, edebiyat, siyaset gibi binlerce konularda duygularınızı, görüşlerinizi de korkmadan, çekinmeden insanlarla paylaşırsanız, bu konularda yorumlar getirenleri, fikir üretenleri destekler ve teşvik ederseniz üzerinde yaşadığımız gezegenimizde daha olumlu gelişmeler olur, demokrasimiz rayına oturur, laik cumhuriyetimiz yükselir, zorokratlar da hadlerini bilir kanaatindeyim.

Katkıda bulunduğunuz güzelliklerden herkes yararlanır ve dolayısı ile bu dünya daha yaşanılır olur. Aksini yapmaya devam ederseniz, her türlü kirlenmeler misliyle size de yansır. Farklı fikirler üretmek, onu başkalarıyla paylaşmak yürek ister. Yüreksiz olanlar köle ruhlu insanlardır; onlar suyu görür balık, yarı görür tilki olurlar. Onlar gerçek anlamda insan bile değildirler.

Umarım ne demek istediğim anlaşılmıştır.

YAŞANILIR BİR DÜNYA İÇİN HEP BERABER EL ELE!..

17.09.2011
Turaç ÖZGÜR

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZORBALARIN DEMOKRASİSİ

Bir devletin bağrında değişik çıkar grupları vardır. Bu, inkâr edilemez bir gerçektir. Bu gerçekler ortada iken çağdaş, demokratik ve laik bir devlet düzeninin huzur içinde devamı için yapılması gereken zorunlu şeyler vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

Devlet; bağrında bulunan çıkar gruplarının her birinin haklarını belirlerken, her bir çıkar grubunun haklarının diğerlerine zarar vermemesine dikkat etmek zorundadır. Aksi halde, huzurlu yaşam için gerekli uzlaşma sağlanamaz. Uzlaşmanın olmadığı yerde ise çağdaş demokrasiden söz edilemez.

Zorbanın demokrasiden söz etmesi kadar gülünç bir şey yoktur. Zorbalar, zorbalıkla amaçlarına varamayacaklarını gördükleri zaman herkesten fazla demokrat görünürler. Ama zorbanın başı dara düştükçe demokratik tavır takınması, onun demokrat olduğunu göstermez. Bunu bilerek her gerçek demokratın alması gereken tavır kesinlikle şu olmalıdır:

Zorbaların demokrasiyi kullanarak zorbalık yapacakları düzenlerini kurmalarına asla fırsat vermemek gerekir. Zorbaların demokrasinin kurumlarını ve kurallarını kullanmaları mazlumların haklarına saygısızlık ve tecavüzdür.

30.09.2012
Turaç ÖZGÜR

Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÇANAKKALE ZAFERİ

I. Dünya Savaşı’nda, Osmanlı Devleti’nin Çanakkale Boğazı’nı ele geçirmeye ve İstanbul’u işgal etmeye yönelik İngiliz-Fransız ortak
harekâtına karşı yürüttüğü savunma savaşları (Şubat 1915-Ocak 1916).

İngiliz yetkililerce 1904-11 arasında aynı amaçla ortaya atılan çeşitli plânlar hem kara, hem de deniz kuvvetlerinin tepkisiyle karşılaşmıştı. Kasım 1914’te, Osmanlı Devleti ile Anlaşma Devletleri arasında savaş patlak verince, konu yeniden incelendi ve harekâtın bazı tehlikeler içermekle birlikte yapılacağı sonucuna varıldı.

İngiliz hükümeti, Rus orduları başkomutanı Grandük Nikolay’ın başvurusu üzerine, Kafkas cephesinde Rus ordusu üzerindeki baskıyı hafifletmek için Osmanlı Devleti’ne karşı bir gövde gösterisine girişmeyi kabul etti (2 Ocak 1915). O sırada deniz kuvvetleri başkanı olan Winston Churchill’in hararetle desteklediği birleşik deniz ve kara harekâtı için uygun bir yer olarak da Çanakkale Boğazı seçildi. 28 Ocak’ta, konuyla ilgili olarak toplanan Çanakkale komisyonu daha çok yaşlı ve modası geçmiş savaş gemileriyle yapılacak bir deniz harekâtıyla boğazın ele geçirilmesine karar verdi. Donanmanın boğazdan geçmesi için Çanakkale kıyılarının da tutulması gerektiği düşüncesiyle, 16 Şubat’ta kararda değişiklik yapılarak kara çıkarması için de hazırlıklara başlandı.

Bu amaçla Mısır’da General Sir Ian Hamilton komutasında Fransızların da küçük bir birlikle katıldığı büyük bir askeri kuvvet toplandı. Savaş gemilerinin 16 Şubat’ta başlattığı ama kötü hava koşulları nedeniyle 25 Şubat’a değin ara verdiği bombardımanın ardından, deniz erlerinden oluşan tahrip birlikleri hemen hiç direniş görmeksizin karaya çıktı. Ama kötü hava koşulları harekâtı yeniden engelledi.

18 Mart’ta Anlaşma donanmasının boğazı denizden geçme girişimi Türk deniz ve kara savunması karşısında, başarısızlığa uğradı. 3 savaş gemisinin batması, 3’ünün de hasara uğraması üzerine kara kuvvetlerinin yardımı olmaksızın donanmanın ilerleyemeyeceği kararına varılarak saldırıdan vazgeçildi.

Mısır’dan gelen Anlaşma kara birlikleri Limni Adası açıklarında toplandıktan sonra, Çanakkale Boğazı’na doğru yola çıktı. Çıkarma harekâtı, 25 Nisan 1915 günü sabahın erken saatlerinde, İngiliz kara ve deniz birliklerinin Seddülbahir’e, Anzak (Avustralya ve Yeni Zelanda) birliklerinin Arıburnu’na karşı giriştiği saldırılarla, Gelibolu Yarımadası’nın iki ayrı yerinde başladı. Bir Fransız tugayı da Anadolu kıyısındaki Kumkale’de karaya çıktı, ama tutunamadı ve geri çekildi. Öteki kıyılarda ise güçlükle bazı küçük mevziler elde edilebildi.

Arıburnu’ndaki Anzaklar Mustafa Kemal komutasındaki Türk kuvvetlerinin savunması karşısında yerlerine çakıldı. İngiliz ve sömürge birlikleriyle yapılan takviyelere karşın, önemli bir ilerleme sağlanamadı. 6 Ağustos’ta batı kıyısındaki Suvla Koyu’nda bir başka çıkarma harekâtına girişildi. Başlangıçta elde edilen bazı başarılara karşın, Türk savunma kuvvetleri aşılamadı.

Mayıs 1915’te harekât konusundaki görüş ayrılıklarından dolayı, deniz kuvvetleri bakanlığı kurmay heyeti birinci lordu Amiral Lord Fisher görevinden ayrıldı. Eylül l915’te daha fazla takviye kuvvet olmaksızın kesin sonuç alınamayacağı ortaya çıktı. İngiliz hükümeti Hamilton’ı geri çağırarak yerine Korgeneral Sir Charles Monro’yu gönderdi. Monro’nun askeri kuvvetlerin geri çekilmesi ve girişiminden vazgeçilmesi önerisi, Kasım 1915’te yarımadayı gezen Savaş Bakanı Lord Kitchener tarafından da onaylandı. Geri çekilme harekâtı aşamalı olarak gerçekleştirildi ve 9 Ocak 1916 günü erken saatlerde tamamlandı.

Çanakkale Savaşları’na toplam 16 İngiliz, Avustralya, Yeni Zelanda, Hindistan ve Fransız tümeni katıldı. İngiliz Uluslar Topluluğu’nun kayıpları 213.980, Türklerin kayıp sayısı ise 190.000’di.

Harekât, Osmanlı Devleti’ni Kafkas cephesindeki bazı birliklerini çekmeye zorlaması dışında, Anlaşma Devletleri için bir başarısızlık oldu. Ayrıca önemli siyasal sonuçlara yol açtı. Bütün dünyada Anlaşma Devletleri’nin askeri alanda beceriksiz olduğu izlenimi doğdu.

Anlaşma Devletleri’nin Boğazları ele geçirememesi, askeri yardım alamayan ve Karadeniz kıyısındaki limanlarına bağlı deniz ticareti işlemez hale gelen Çarlık Rusyası’nın çökmesinde rol oynadı. Geri çekilme kararının verilmesinden önce, İngiltere’de Asquith’in başkanlığındaki Liberal hükümetin yerini bir koalisyon hükümeti aldı.

Harekâtın baş savunucusu olan Winston Churchill hükümetten ayrılarak bir piyade taburuna komuta etmek üzere Fransa’ya gitti. Son olarak Çanakkale Savaşları Başbakan Asquith’in istifasını ve Aralık 1916’da yerini David Lloyd George’a bırakmasını hızlandırdı.

Mazlum ulusları sömürmeyi ve tokatlamayı alışkanlık haline getirmiş olan İngiliz ve Fransız emperyalist işgalci devletleri harekâtın başında Türkleri küçümseyip yutulacak kolay lokma zanneder ve hazırlıklarını ona göre yaparlar. Sonra işin ciddiyetini görüp karar üzerine karar alırlar, yığınak üzerine yığınak yaparlar. Ders vermek isteyenler, öyle bir ders alırlar ki, Çanakkale’de kıçlarına yedikleri tekmenin ve enselerinde patlatılan tokatın acısını hiçbir zaman unutmazlar.

Buna karşın; gerek Çanakkale’de gerek onlarca cephede düşmana dersini veren; yanmış, yıkılmış, yok olmuş, çağdışı kalmış bir imparatorluğun kalıntıları üzerinde tam bağımsız, onurlu, çağdaş, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini yurttaşlık harcıyla karan Mustafa Kemal’e övgüler düzerler, saygı gösterirler…

Ama bu aziz vatan topraklarının üzerinde onurlu bir yurttaş olmanın henüz bilincine varamamış bazı gafiller, yatıp kalkıp ruhuna dua edeceklerine, Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e utanmadan, sıkılmadan dil uzatmaktadırlar. O’nun öncülüğünde yazılan Türk’ün destanını küçümsemektedirler. Hele bazı haddini bilmezler “Çanakkale’yi geçilmez” edenin Mustafa Kemal olduğunun bilinmesinden fena halde rahatsız olmaktadırlar…

Ey bu topraklar üzerinde yaşayıp da Mustafa Kemaller’den rahatsız olanlar!..

Bu toprakların altında kefensiz yatan milyonlarca şehidimizin ruhlarını inciten ruh hastaları, vatan hainleri, südü bozuklar olduğunuzu; bu vatan için, bu ulus için, Ulu Önder Atatürk için canını seve seve verecek milyonların olduğunu asla unutmayın!..

Ey Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk!..

Ey Çanakkale şehitleri!..

Ey bu vatan uğruna şehit olanlar!..

Ey gaziler!..

Ey kahramanlar!..

Huzur içinde yatın, her zaman kalbimizdesiniz, dualarımız sizin içindir, bu ulus var oldukça emanetiniz sonsuza dek emin ellerdedir!..

Saygılarımla…

Tuzla, 18.03.2004

Turaç ÖZGÜR
(Derleyen)

——————
NOT: Bu konuşmayı Çanakkale Zaferi’nin yıldönümünde İstanbul Tuzla Yunus Emre İlköğretim Okulu’nda yapılan törende dile getirdim.

Resmi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞBAKAN YARDIMCISI BÜLENT ECEVİT’E 3. MEKTUP

DSP Genel Başkanı
Başbakan Yardımcısı
ANKARA

Bundan önce de iki defa 09.10.1997 ve 18.11.1997 tarihlerinde size mektup yazıp faksladım. Önemsenmediğim için dikkate alınmadım. Bu, size yazabileceğim son mektubum ve son isteğimdir.

Üç gün içerisinde haklı isteklerim sizin vereceğiniz emirler doğrul¬tusunda derhal yerine getirilmezse, 1970’li yıllarda adınızın tüm dünyaya “KARAÖĞLAN” olarak duyurulmasında inkâr edilmez katkılarım olduysa, bu sefer de “ÖĞRETMENLERİN SÜRGÜN BABASI” olarak tanınmanız için elimden geleni esirgemeyeceğimi bilmenizde yarar vardır.

Elbistan’da çok geniş bir çevresi olan sosyaldemokrat mı dersiniz, demokratiksol mu dersiniz bir ailenin içinden çıkmış, oradan oraya durmadan sürülen, ezilmeye çalışılan bir öğretmenim.

Çevremde partinize şu anda oy vermeseler bile her evde ya bir “Bülent” ya bir “Ecevit”, ya bir “Rahşan” adlı genç kız veya delikanlı vardır. Hâlâ sosyaldemokrasinin birleştirici, bütünleştirici, kaynaştırıcı manevi babası olarak her evde posterleriniz asılı ve sizden ümit kesilmemiştir. Bütün bunların sağlanmasında gençliğimizi gözümüzü kırpmadan harcadık.

Şimdi de, o günlerin anısına bir başkaları bizleri harcamaktadır. Etrafınızdaki çıkar gruplarının çemberini yarar, biraz daha nesnel bakarsanız, bunları görürsünüz.

Asıl konuya gelince, içinden çıkılmaz hale getirilen sürgün olayının ayrıntısını yazmaya kalksam, birkaç cilt roman olur.

Kısaca özetlemek gerekirse, branşım olan Fransızca fiilen kaldırılınca, oradan oraya dört okul arasında maaş karşılığı “Türkçe okutmak üzere” geçici görevle sürüldüm. Hem Türkçe dersi veremeyeceğimi, hem de kadromun bulunduğu Darıca Aslan Çimento Endüstri Meslek Lisesi’nin lojmanlarından sıram geldiği için yararlanmak isteyince, müfettiş soruşturması geçirdim.

Soruşturmadaki kendi isteğim bahane edilerek, Yalova ili Çiftlikköy Sultaniye İ.Ö. Okulu’na Fransızca öğretmeni (Türkçe okutmak üzere) atamam MEB Pers. Genel Müdürlüğü’nün 09.05.1997 gün ve 5688 sayılı kararnamesiyle yapıldı. 03.09.1997′den beri isteğimin koşulları yerine getirilmediğinden, bulunduğum yerde “Türkçe” derslerine girmeye razı olduğumdan, ildışına zorla verilirsem “Fransızca”nın dışında başka bir dersi kabul etmeyeceğim den, Yalova ilinde Fransızca öğretmenine ihtiyaç bulunmadığından söz eden dilekçeler yazdım, dört defa Bakanlığa başvurdum, beni Kocaeli’nde görmek istemeyenler “kendi isteğin olduğu için iptal edilemiyor” bahanesiyle iptal etmediler.

Haklarımı aramaktan başka hiçbir suçum yoktur. Olsa bile, sürgün anlamı taşıyan bu il dışı atamayı kabul etmiyorum. Geçimleri bana bağlı işsiz güçsüz en küçüğü 18 yaşını bitirmiş 3 çocuğumu, sağlık sorunları olan ve halen Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesinde tedavi gören, oranın gözetiminde olan eşimi 50 yaşımdan sonra birileri beni Kocaeli-Gebze’den görmek istemiyor diye tilkinin kuyruğu gibi arkama takıp sürülmek istemiyorum.

Değişik sürgünler gördüm de, “kendi isteğin” bahanesiyle yapılan sürgünü ilk defa görüyorum. Müfettiş soruşturmasındaki isteğimin koşulları hem yerine getirilmiyor, hem de kabul edelim ki, yerine getirildi. Peki, o isteğim istek de, sonraki onlarca dilekçeyle durdurulması için söylediklerim istek değil midir?

21. yüzyıla girerken bu tür kıyımlar, sürgünler ülkemiz için hiç de hoş görülecek şey değildir. Sürülen kimse aşağılanır, onursuz, gurursuz duruma düşürülürken, süreni de pek onurlandırdığı, gururlandırdığı görülmemiştir.

Bir memurun, bir emekçinin bir yerden başka bir yere sürülmesi, hele de ona bağlı eş ve çocukları da aynı sürgünü, kıyımı, aşağılanmayı yaşıyorsa, yaşayacaksa, bu tür intikam duyguları; modern ve çağdaş olduğu iddia edilen bir ülkeye yakışmaz. Olsa olsa böyle bir intikam cezası henüz kabile topluluğundan bir türlü kurtulamamış geri kalmış ülkelerde görülür.

Ülkem adına da bu durumu kınıyor, protesto ediyorum. Ülkemin bu tür kafa yapısına sahip insanların yönetiminden kurtulması en büyük kurtuluş olacaktır. Bunun için de ayrıca bana düşen görevimi yerine getirmeye elimden geldiğince çalışıyorum. Bundan sonra da asıl işim bu olacaktır.

Demokratik Sol Partili Milli Eğitim Bakanı Sayın Hikmet ULUĞBAY döneminde, eskiden başımıza gelen zulümlerden kurtuluruz diye sevincimiz kursağımızda kaldı.

Güvercin postuna bürünmüş Kocaeli İl Milli Eğitim Müdürü Sayın Cemal ŞİŞMAN, kendisinden öncekilerin kilitlediği silahın tetiğini 29.06.1998′de makam sekreterinin odasında karate gösterileri ve sokak kabadayılarına yakışan nara ve küfürlerle çekti, suçsuz bir öğretmenin il dışına sürgünü için infaz memurluğunu yaptı.

Valilik inha onayıyla görev yaptığım Gebze Kazım Karabekir İ.Ö. Okulu Müdürlüğü’ne telefonla emrederek, “Gönüllü ayrılmazsa, derhal re’sen ayır ” diye emretti ve o da 30.06.1998′de beni ayırdı.

Beni hiç beklemedikleri halde karşılarında gören Sultaniye İ.Ö. Okulu Müdürlüğü uzun uğraşlardan sonra önce göreve başlattı, daha sonra da telefonla beni arayarak, “Valilik inha onayı ile görev yaptığın okul seni ayırmış, sen Bakanlık onayıyla ayrıldığın okuldan maaş nakil ilmühaberi getirmezsen başlatamıyoruz” dediler.

Bir haftadan fazla zamandır uğraştım, içinden çıkamadık. Herkes kendi doğrusunu savunuyor, olanlar bana oluyor. Müstafi duruma düşmem an meselesidir.

Emirlerinizle yanlışlıkların düzeltilip, Darıca Aslan Çimento End.Mes. Lisesi’ne kadromun yapılmasını ve suçluların hakkında gereğinin yapılmasını saygılarımla arz ederim.

11.07,1998

Turaç ÖZGÜR
(İmza)

Tel (ev): 0262.7452779
————————–
NOT: Bu yazı da Bülent Ecevit’in 0312.2124188 nolu faksına kendi faksımdan fakslandı. Ama meydanlarda “Barış güvercinleri” uçuran sahte demokratik solcu Bülent Ecevit, bu yazıma da tenezzül edip yanıt vermedi.

Başbakanlık kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Sayın Bülent Ecevit
DSP Genel Başkanı
Başbakan Yardımcısı
ANKARA

Kocaeli ili, Gebze ilçesi, Darıca Aslan Çimento Endüstri Meslek Lisesi Fransızca öğretmeni olarak görev yapıyorken; Talim Terbiye Kurulu’nun tepeden inme bir kararıyla ilköğretim okullarında Türkçe derslerine maaş karşılığı girmek zorunda kaldım.

Hem Ortaöğretim’den İlköğretim’e kaydırılmama, hem de branşımın dışında başka bir derse maaş karşılığı görevlendirilmeme itirazlar ettim. Sakarya Bölge İdare mahkemesi’ne gittim. Şu anda davam Danıştay’da temyiz aşamasındadır.

Bu arada, laik demokratik cumhuriyet karşıtları ve Atatürk düşmanlarının baş hedefi haline geldim.

Bizans oyunlarıyla beni Gebze’den uzaklaştırmak isteyenler oyun üzerine oyun tezgahladılar. İtiraz etmeyeceğim varsayımıyla ve -güya- isteğim olduğu iddiasıyla Yalova ilinin bir köyüne, ildışına atamamı Bakanlık onayıyla yaptırdılar.

Sürgün anlamı taşıyan il dışı atamamı durdurmak için beş defa Ankara’ya, defalarca Kocaeli İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bizzat gidip geldim. Yazılı ve sözlü itirazlarımı bildirdim. Sayın Milli Eğitim Bakanı’yla durumu görüşmek için günlerce bekledim. Görüştürmediler. Beni hiç kimse dinleyip anlamak istemedi. Size de 09.10.1997’de dört sayfa faks çektim. Yardımcı olacağınızı umuyordum.

Şu anda büyük bunalım geçiriyorum. Müstafi duruma düşmem an meselesi…

Görevli olduğum Gebze Kazım Karabekir İlköğretim Okulu’nda Valilik inha onayıyla atamam yapılmıştı. Türkçe derslerine maaş karşılığı girmeyi kabul etmeme rağmen,sudan sebeplerle ildışına sürülmem haksızlıktır. İptalini istirham ederken, saygılarımı sunarım.

18.11.1997

Turaç ÖZGÜR
(İmza)
Tel / fax : 0262.7452779
————————
NOT : Bu yazı da Bülent Ecevit’in 0312.2124188 nolu faksına kendi faksımdan fakslandı. Buna da yanıt verilmedi.

Turaç Özgür tarafından tarihinde gönderildi | Yorum bırakın

BAŞBAKAN YARDIMCISI BÜLENT ECEVİT’E 1. MEKTUP

Bu galeri 2 fotoğraf içeriyor.

Sayın Bülent Ecevit, Çalınan haklarımı ararken suçlu duruma düşürülmüş, çeşitli cezalara çarptırılmış, sürüm sürüm süründürülmüş ve nihayet il dışına sürülmüş bir öğretmen, bir vatandaş olarak yazıyorum. Branşım olan Fransızca’ya bilinçli olarak yıllardır öğrenci alınmadığından branşımda ihtiyaç duyulmayan öğretmen durumuna düşürüldüm. … Okumaya devam et

Daha çok galeri | Yorum bırakın

DENİZ-YUSUF-HÜSEYİN YAŞIYOR

1971-1972 Öğretim Yılı’nda Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde öğrenciydim. Aşağı Ayrancı Portakal Çiçeği Sokak, Çiçek Apartmanı’nda benim gibi öğrenci olan Konyalılarla birlikte Zemin Katı’nda oturuyorduk. Üzerimizde de AP Adana Milletvekili, Süleyman Demirel’in sağ kolu, eski Sanayi ve Ticaret Bakanı Mehmet Selahattin Kılıç oturuyordu.

Mehmet Selahattin Kılıç karşı tarafa sesini duyurmak için telefonda yüksek sesle konuştuğu zaman kaloriferlerin borularına vurur, sustururdum. Meclis’teki sol aleyhtarı ve Deniz Gezmişlerle ilgili ateşli konuşmalarından dolayı iyi gözle bakmazdık.

Apartmana giriş çıkışlarda karşılaştığımız zaman bizimle ilgilenir, hatırımızı sorardı. Nezaket gereği evine beklediğini, kızlarıyla ilgilenmemizi söylerdi. Diyebilirim ki, Ankara’da polisin basmadığı ev kalmazdı, zaman zaman çevremizde de baskınlar olurdu. Bizim eve de giren çıkan belirsizdi. Buna rağmen bir günden bir güne evimiz aranmadı, başımız ağrımadı. Bütün bunları Mehmet Selahattin Kılıç’la olan komşuluğumuza borçlu olduğumuzu biliyorduk. Ama yine de adamcağıza hasmımız gözüyle bakıyorduk.

Hatta bir akşam arkadaşlarla gezmeye gidiyorduk. Milletvekili’nin çocukları da sinemaya gitmek için çıkmışlardı. Kızlarından birisi unuttuğu bir şeyi almak için koşarak evine gitti. Bu arada ben de “Bu kızı rehin alayım, arkadaşlarımızın, Denizlerin intikamını alayım” diye arkası sıra gitmek istedim. Arkadaşlarım beni zorla engellediler. Hiçbir şeyden haberi olmayan kızcağız da kurtulmuş oldu.

Denizlerin Meclis’te idamları oylanırken de üzerimizde oyunlar oynanıyor, dans müziği eşliğinde tepiniyorlardı. Hızını alamayan 50 kadar kız-erkek genç bahçeye inip kar topu oynamaya başladılar. Ellerimize sopalarımızı alıp gençleri korkutmak, kaçırmak için saldırıyormuş gibi yaptık “Babalarınız Meclis’te yoldaşlarımızın idamlarını isterken, siz düğün bayram yapıyorsunuz!.. Hepinizi öldüreceğiz!..” diye bağırıp çağırdık. Kaçışıp içeri girdiler.

Kısaca her ne yaptıysak, Milletvekili bir günden bir güne kalbimizi kıracak bir söz söylemedi. Rahmetli bizimle iyi geçinerek şimşekleri üzerine çekmedi. Bize iyi davranmasının da faydalarını gördü. Allah için söylemek gerekirse, gençliğin verdiği taşkınlıklarımıza rağmen biz de iyiliklerini görmüş olduk.

Çember her gün daralıyordu. Bir gün nasıl olsa sıra bize de gelecekti. Teyzemin oğlu Mehmet Sevim’le Keçiören’den evime geldiğimde diğer arkadaşlarım pılılarını pırtılarını toplayıp kaçmışlardı. Nere gittiklerine dair bir not da yoktu. Jandarma Genel Komutanı Org. Kemalettin Eken vurulmuş olduğu için bütün solcuların evlerine baskınlar düzenleniyormuş. Bizimkiler de ondan dolayı kaçmışlar.

Mehmet Sevim, “Teyzeoğlu senin eşyalarını da alıp Keçiören’e bize götürelim. Sen de bizde kalırsın. Artık burada kalamazsın” demişti. Eşyalarımı toparladık. Pencereye de bir ilan astım: “Karamanın koyunu, Alaeddin’in oyunu” diye. Bu arada 4. Katta kalan, yüzünü ilk defa gördüğüm yönetici Haydar Bey, “Diğer arkadaşların nerede, sen ne yapacaksın?” diye sordu. Ben de “Vallahi Abi, geldiğimizde evi bu halde bulduk, ben de Keçiören’e gidiyorum” dedim. Yönetici “Evi terk ettiğinde anahtarı kapıcıya bırak, sana da Allah yardım etsin. Ayıp yahu, yıllardır aynı çatının altında oturduk. İnsan giderken bir haber eder, Allahaısmarladık der” dedi.

6 Mayıs’ta sabaha karşı Denizleri idam etmişlerdi. Mehmet’le günlerce evlerinden çıkmadık, yas tuttuk, ağladık sızladık,içimize kapandık…

Sonra ben memlekete gittim. Dönüşte de Ulus’ta Erciyes Oteli’nde sınavlarımı vermek için tek başıma kaldım.

Sadece Denizleri idam etmediler, o dönem bizim gençliğimizi de idam ettiler. Kör dövüşüne dönmüş, kardeşin kardeşi öldürdüğü o günleri andıkça tüylerim diken diken oluyor. Herkes her an bir takım yanlışlıklar yapabilir, katil olabilir, her türlü suçu işleyebilirdi.

Rahmetli Mehmet Selahattin Kılıç bize gösterdiği hoşgörüyü ve anlayışı Denizlere de gösterebilseydi, arkadaşlarını da ikna edebilseydi, belki bugün Denizler yaşıyordu.

Gençliğimizi kullananlar, harcayanlar, Denizleri intikamlarına alet edenler kahrolsun!..

Denizlerin ruhları şad olsun!.. Onlar kalplerimizde sonsuza kadar yaşayacaklardır.

Bugün de aynı yanlışlıklar şekil değiştirilerek yapılıyor. Değişen hiçbir şey yoktur. Hamam aynı hamam, tas aynı tas, değişen tellaklar oldu… Hiçbir şeyden ders alınmıyor.

“Devlet” denen gücü ele geçiren basiretsiz yöneticiler kendi çıkarları için vatanı da, milleti de din-iman-türban-Kuran’la uyutup satıyorlar.

Korku İmparatorluğu kuruldu, ülke hızla irtifa kaydediyor, bir gün mutlaka dibe vuracak. Bakalım o zaman ne bahaneler uydurulacak, kimler kurban edilecek?..

06.05.2012

Turaç Özgür

Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL’E MEKTUP

Sayın Başbakan’ım,

Memurların maaşları sözkonusu olduğu zaman “Bütçe olanakları”ndan bahsedilmektedir.

Vergi Sülükleri’nden doğru dürüst vergi alınmadığı müddetçe bütçe olanaksızlığı hiçbir zaman bitmeyeceği gibi, cezasını da daima halkımız ve biz memurlar çekmeye devam ederiz.

Vergi Sülükleri’ne çekeceğiniz her kıyak, halka atılan kazık, emeğimize saygısızlıktır.

Sadaka değil, hakkımızı istiyoruz. İnsan haklarına, hukukun üstünlüğüne saygılı yönetim, yönetilenleri yasalara saygılı kılar, suç işlemekten uzaklaştırır.

Yönetenler bizleri tahrik etmekten ne zaman vazgeçeceklerdir?

Grevli-toplu sözleşmeli sendikal haklarımız için daha ne kadar sabretmemiz istenecektir?

Saygılarımla…

10.07.1992

Turaç Özgür
End.Mes.Lisesi
Fransızca Öğretmeni
Elbistan

————————————-

NOT-1: Bu yazı Elbistan PTT’nden 10.07.1992 tarih ve 89 sayı ile 14100 TL’ye Başbakan Süleyman Demirel’e gönderildi. Yanıt verilmedi.

NOT-2: “Dün, dündür; bugün, bugündür.” – Süleyman Demirel
“Dün, dünse; bugün de bugündür.” Turaç Özgür
“Aynı tas, aynı hamam; değişen tellaklar oldu.” – Türk Atasözü

27.09.2012
Turaç ÖZGÜR

Başbakanlık kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞBAKAN YARDIMCISI ERDAL İNÖNÜ’YE MEKTUP

Sayın Erdal İNÖNÜ;

Atatürk İlke ve Devrimleri’ni, sosyal hukuk devletini, çağdaş uygarlığı, gerçek demokrasiyi, insan haklarını yaşama geçirmek ve korumak uğrunda göstermiş olduğunuz girişimlerinize en içten duygularımızla katılıyor, inanıyor, bu uğurda göstermiş olduğunuz maddî ve manevî çabalarınızı, ortağı bulunduğunuz -Atatürkçülüğü, laikliği, çağdaş hukuk devletini yeniden yaratmak için kurulan- saygıdeğer hükümetinizi çok iyi anlıyor» beğeniyor ve bütün kalbimizle destekliyoruz.

Bütün bu çabalarınızın, iyi niyetlerinizin, hoşgörü ve özverilerinizin bazı kuzu postuna bürünmüş eski ihtilal ve iktidar artıklarının ve onun sivil görünümlü yaltakçılarının, Humeynici ve kafatasçılarının, aydınlık düşmanı karanlık hayranlarının hükümetinizi başarısızlığa uğratmak, demokrasiyi kullanarak ülkemizi İranlaştırmak, Suudileştirmek, Cezayirleştirmek ve bu hedeflerine varabilmek için de yerlerini korumak maksadıyla iktidarın büyük ortağı DYP eğilimli yönlendiklerinin acaba farkında mısınız?

Bir örnek vermek gerekirse:

Tanımını yapmaya çalıştığımız bu zihniyete sahip kişiler, özellikle öğretmenler, içinde yaşadığımız seçim bölgesinde tüm gayretleriyle, bizzat propaganda çalışmalarına katılarak Kutsal(!) İttifak’a üç milletvekili armağan ettiler. Eğer doğrudan veya dolaylı olarak iktidara gelebilseydi Kutsal (!) İttifak, sorun yoktu: Her fedai bir kahraman olacaktı, ama olmadı.

Şimdi ise, iktidarın nimetlerinden yararlanmak ve yerlerini korumak için hem DYP eğilimli görünmeye, hem de el altından iktidarı başarısızlığa uğratmak için her türlü çabayı göstermeye başladılar.

Bütün bunlar etrafımızda olup biterken -dün olduğu gibi bugün de- gerek partiniz SHP’lilerin, gerekse ortağınız DYP’lilerin uyumaktan ve bu durumlara seyirci olmaktan öte bir girişimde bulunduklarını göremiyoruz. Zaten varlıklarıyla yoklukları da belli değil ya..

Bu koşullarda her ne yapılırsa yapılsın, devlet memurlarının, özellikle öğretmenlerin siyasetle uğraşmalarının önüne hiçbir gücün geçemeyeceği kanaatindeyiz. Pratik yaşamda bunun örnekleri saymakla bitmez.

Oldu olacak, hiç olmazsa, her devre göre renk değiştirmelerin önüne geçmek ve yaşamın gerçeklerine uygun davranmak için -çağdaş demokrasinin de gereği bu olduğu¬na göre-kurulacağı düşünülen memur sendika ve örgütlenmelerinde herkesin siyasetle uğraşmaları serbest olsun ve dileyen dilediği siyasî partiye üye olabilsin ki, bukalemunlaşmanın önüne geçilebilsin. Özgür ve kişilikli vatandaş olabilmenin de gereği budur.

Silik, kişiliği gelişmemiş, zamana ve zemine göre renk değiştiren, siyasî görüş ve düşüncelerinden dolayı her an başına belaların geleceği evhamına kapılmış insanlardan ne kendisine bir yarar gelir, ne de memlekete…

Bu gibi kişilerin dalkavuk ruhlu olma¬ları dolayısıyla eylemlerinden kendisi olduğu kadar ülke de çeker, insanlık da çeker…

Özellikle demokratik, insan haklarına saygılı, laik insanlar yetiştirmeleri beklenen öğretmenlerden çağdaş insan haklarından yararlanmaları ve siyasî görüş ve düşüncelerine uygun davranmaları serbest olmalıdır. Herkesin yaptığı siyasetin nimetlerinden de, külfetlerinden de nasibini alması gerekir.

O halde, yaptıkları siyasetin gereği olarak muhalefete düşenlerin hadleri bildirilmelidir. Keyfi davranışlarına bir son verilmelidir.

Sözkonusu bu zihniyetlerin, bürokraside köşebaşlarını tutarak, kendi yerlerini korudukları gibi, hükümetinizi de pasifize etmek için ellerinden geleni esirgemeyeceklerini bilmenizi, bu durumu hükümet ortağınıza da açıklamanızı, gereğini yapmanızı istiyor ve bekliyoruz.

İki aya yakın bir zaman geçmesine rağmen, daha bu valilerle mi, bu kaymakamlarla mı, bu müdürlerle mi çalışıp başarılı olacağınıza inanıyorsunuz?

Bu durum devam ederse, ki edeceğe benziyor, ne yazık ki, biz başarılı olacağınıza inanmıyoruz.

Eğer, siz de bizim gibi düşünüyorsanız, daha neyi, kimi bekliyorsunuz?

Bizim daha ne kadar beklememizi, sizlere güvenmemizi istiyorsunuz?

Biz ATATÜRKÇÜLER, sizlerden aktif görev dilenmiyoruz, dilenmeyeceğiz de… Hergün televizyonlarda saatlerce söylediklerinizin, bitmez tükenmez vaadlerinizin yaşama ve uygulamaya geçmesini bekliyoruz. Herhalde, buna da hakkımızın olduğunu kabul edersiniz.

En derin saygı ve selâmlarımızın kabulü dileğiyle…

09.01.1992

Turaç ÖZGÜR (öğretmen) Şeref YENEL (öğretmen)

—————————
NOT: BU yazı tarafımdan yazıldı, arkadaşım Tarih Öğretmeni Şeref Yenel de katıldı. Elbistan PTT’sinden taahhütlü olarak göndermiştim. Tenezzül edip olumlu ya da olumsuz bir yanıt verilmedi. Bunlara boşu boşuna oylarımızı verdiğimizi geç de olsa anlamış olduk. Şimdikiler de onlardan farklı değildir. Artık demokrasiden nefret etmeye başladım.

27.07.2012
Turaç ÖZGÜR

Başbakanlık kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞBAKAN YARDIMCISI NECMETTİN ERBAKAN’A MEKTUP

Sayın Necmettin Erbakan
Başbakan Yardımcısı

Son günlerde din ve ahlâk nutukları dinlemekten basbayağı tedirgin olmaya başladık. Ne oluyor, yoksa yeni yeni dinler mi yaratılmaya çalışılıyor?

Her şeyden önce din nedir, ahlâk nedir? Böylesi fizikötesi kavramların arkasında saklı olan şey nedir? Ekonomik alanda faydaları var mı, yok mu? bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa, o da: Dinin, ahlâksız siyasetçilerin ve din bezirgânlarının elinde çok kötüye kullanılmasıdır. Şahsen ben dine dayalı bir ahlâka karşıyım. Zira çok zararını gördüm, hâlâ da görmekteyim. Her şeyden önce din, çıkarcıların elinden ahlâkî olmaktan uzaklaştırılıyor. Din tüccarları ve ahlâksız siyasetçiler dini kendi yararlarına halkı uyutmak için bir nevi afyon olarak kullanıyorlar.

Hakkını alamayan bir kimse mahkemeye değil de Allah’a sığınıyor: “Allah hakkımı alır, Allah kerim, Allah bunu da senin yanına koymaz…” şeklinde kendini teselli ediyor.

Haksız ise: “Eğer ben senin hakkını yediysem, Allah büyüktür; benim cezamı, senin de hakkını verir…” gibi uyutma ve kandırma yönüne gidiyor.

Haklı ise, bu laf salatalarıyla bir çeşit teselli buluyor.

Sonuç ise, günden güne haksızlık binası yükseldikçe yükseliyor, gökdelen halini alıyor.

Halk bu kadarını görmeyecek kadar kör değildir. Neyin ne olduğu gün gibi açıktayken, bu “din”, “ahlâk”, “fazilet” söylevleri de ne oluyor?

Sayın Erbakan, İslâm dini akıl dinidir, erdem dinidir, barış dinidir, huzur dinidir ileriye açık bir dindir. Ama savunuculuğunu yaptığınızı zannettiğiniz, getirmek istediğiniz karanlık emellerinizle, İslâm dinine en büyük darbeyi yine siz vurmuş olacaksınız. Bunu böylece bilin!..

Ben de “halk, halk” diye feryat ettiğiniz, uğrunda gözyaşı döktüğünüz (!), uğurlarına elem çektiğiniz (!) bir halk çocuğuyum.

Sizin ve sizin gibilerin oyunlarına ortaokul 3’üncı sınıfa kadar sizden daha fazla inandım. Her gün cennetteki huri meleklere, kılmanlara kavuşabilmek için kendi mezhebimdekileri (Alevileri) Müslüman olmamakla suçlayıp, aşağılamaya başladım. İnancımda olmayanları Turan Fevzioğlu gibi “komünistler” diye taşladım.

Ramazan’ın ilk gününden başlayıp 3 gündür oruç tutmaktaydım. Komşum 3 Sünni arkadaşlarımın evlerine gidip “Hadi, teravi namazına gidelim” diye onları sıkıştırıyordum.

Onlar da “Yarın gideriz” diye erteliyorlardı. 3’üncü gün hazırlanıp teraviye gidecektik. Kendi aralarında kıkırdayıp gülüyorlardı. Merak edip sorduğumda: “Ne mutlu bize ki, bir Alevi’yi Müslüman ettik” dediler.

Bunun üzerine “Aleviler Müslüman değil mi?” diye sordum. “Onlar Müslüman değildir, onlar kâfirdir” dediler. Sinirlendim: “Demek size göre benim anam, babam, akrabalarım, köylülerim Müslüman değildir, öyle mi?” dedim. “Evet onlar Müslüman değildir, sen Müslüman oldun” dediler.

Bunun üzerine “Madem Aleviler Müslüman değildir. O halde bir Alevi’nin de Ramazan Orucu tutması mubah değildir. 3 gündür tuttuğum oruç da haram olsun!.. Onlar kâfirse, ben de Müslümanlığı bırakıp kâfirliğime dönüyorum. Bundan sonra da kâfirliğime devam edeceğim. Beni uyandırdığınız için size teşekkür ederim” deyip o arkadaşları terk ettim.

Sayın Erbakan farkından olmadan beni ayıktıran o arkadaşlarıma, sizin gibi hızlı Müslümanlardan olmalarına rağmen, şimdi çok minnettarım. Sağ olsunlar!.. Payıma düşen cennetteki huriler, kılmanlar da onların olsun!..

Sahi “huri” deyince aklıma geldi: Biz halk çocukları başlık parası yüzünden bir türlü evlenemiyoruz. Bu hurilere başlık parası falan verilmeyecek mi? Hem siz seçim programınızda: “Bir horoza dört tavuk” sloganını atıyordunuz. Bu sloganınız diyelim tuttu. Türkiye’de aşağı yukarı erkeklerle kadınların sayısı eşittir. Bu durumda tüm Türk kadınları, Türk erkeklerinin dörtte birinin ihtiyacını ancak karşılayabilir. Müslüman olmayanlarla Müslüman olanların evlenemeyeceğine göre, Hıristiyan aleminden de kadın ithal edemeyeceğiz demektir. Bu durumda İslâm Arap kardeşlerimizden mi kadın ithal edeceğiz?

Arapların kadın stokları ancak kendi ihtiyaçlarını karşılar. Fazla olsa bile, petrolünü vermeyen, kadınını verir mi? O halde bu açıkta kalan dörtte üç erkeğin durumu ne olacak, yoksa fuhşu mu serbest edeceksiniz? Bu “Bir horoza, dört tavuk” meselesi kafamı karıştırıyor. Kendi kendime şöyle düşünüyorum: Olsa olsa okullara yerleştirecekleri “Ahlâk Dersi” bunun gibi bir şey olabilir. Acaba yanlış mı düşünüyorum, dersiniz?

Sayın Erbakan, kızsanız da, kızmasanız da dine dayalı “ahlâk”lar artık bu kainatın hiçbir köşesinde uygulama alanı bulamayacaktır.

Beni merak ederseniz, bu konuda gazetelere bir demeç verirsiniz yanıldığınıza ve bu milletten özür dileyip tasarılarınızdan vazgeçtiğinize dair. O zaman belki ben, bu güzel vatanın ücra bir köşesinden dualarla değil; sizinle telepatik bir bağ kurarak temasa geçerim. Eğer arzu ederseniz mümin görünen dinsizlerin yüzünden başıma gelenleri size devamlı yazar, gönderirim.

Beni o üç arkadaş uyandırmıştı, sizi de uyandırabilecek bir sebebin karşınıza çıkması dileğiyle saygılarımı sunarım.

Turaç ÖZGÜR
(İmza)

NOT: Bu mektup 1975’te okullara dine dayalı ahlâk dersleri getirme gayretlerinin üzerine el yazısı ile yazılıp, Milli Selâmet Partisi Genel Başkanı, 1. MC Hükümeti Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’a PTT ile gönderildi. Bu mektup aslına sadık kalınarak, içeriği değiştirilmeden tarafımdan bilgisayar ortamında yeniden yazıldı. Bugünkü geldiğimiz seviye daha da aşağılara düşmüştür. Yazık!..

27.09.2012
Turaç ÖZGÜR

Başbakanlık kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞBAKAN NECMETTİN ERBAKAN’A MEKTUP

Sayın Başbakan
Prof. Dr. Necmettin Erbakan,

Flash TV’ye yapılan saldırı Susurlukların hortlamasıdır.

Mızrak artık çuvala sığmıyor. Ya görevinizi yapınız, ya da basına açık, bir açıklama yapınız da başımızın çaresine bakalım.

Aşiret yöntemleriyle ve orman yasalarıyla yönetilmek gücümüze gidiyor. Aptal değiliz, her şeyin fakındayız. Lütfen elinizdeki çetelerle ilgili bilgileri kamuoyundan gizlemeyiniz. Gereğini bir an önce yapınız. Sabır taşları infilak etmek üzeredir. Kimler, neden, niçin, ne kadar, nereye kadar korunacaktır? Karşılığı nedir? T.C. bir demokratik hukuk devletiyse, bilmek hakkımızdır.

Bizi yönetenler; çağdaş, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne layık olduklarını gösterirlerse, ülkeyi yönetmek daha kolay olur. Aksine hareket eden yönetenler eninde sonunda pişman olacaklardır.

Atatürk ve onun felsefesi olan Atatürkçülük; Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde sonsuza kadar parlayacak bir güneştir. Bu güneşi söndürmek isteyenler vardır; başaramayacaklardır, pişman olacaklardır. Bir Başbakan olarak Atamıza saygısızlığa son verilmesi için çabalarınızı görmek istiyoruz.

Saygılarımla…
02.05.1997

Turaç ÖZGÜR
(İmza)

NOT: Bu yazı Başbakanlığın 0312.4170476 nolu faksına kendi faksımdan fakslandı. Herhangi bir yanıt verilmedi.

Başbakanlık kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CUMHURBAŞKANLIĞI MAKAMI’NA

Cumhurbaşkanlığı Makamı’na
ANKARA

Demokratik Cumhuriyet’in erdemine inanan, Atatürk İlke ve Devrimleri’ne gönülden bağlı, dünyadaki tüm insanları birbiriyle eşit ve kardeş kabul eden, bütün inanç ve düşüncelere saygılı, insan hakları ve hukukun üstünlüğünü kabul eden, yurdunu ve ulusunu canı gibi seven, Aleviliği İslam’ın bir mezhebi olarak gören ve kabul eden, manevi dünyasında onun ışığıyla aydınlanan ve onu vazgeçemeyeceği bir yaşam felsefesi olarak seçen, öyle de yaşayan bir aileden geliyorum.

Tek tanrılı olsun, olmasın; bütün dinlerin inananlar için kutsal olduğuna inanıyorum. Ondan dolayı inançlara saygılıyım. Aynı şekilde düşünceye de saygılıyım. Herkesin, benim gibi inanmaya ve düşünmeye zorunluluğu olmadığı gibi, benim de başkaları gibi inanmaya ve düşünmeye zorunluluğum yoktur. Tanrı’ya da, Allah’a da inanmıyorum…

Erbakan ve Kazan gibi dini siyasete alet edenlerin sayesinde İslamiyet’ten soğudum. Artık İslamiyet’in insanlığı barışa ve esenliğe götüreceğine inanmıyorum. Tam tersine felakete, uçuruma doğru dörtnala gidildiğini görmekteyim. Ülkem ve ulusum adına da çok üzülüyorum.

Alevi’ye, Musevi’ye, Yahudi’ye, Kürt’e, Ermeni’ye küfür ederek bölücülük yapanlar “vatan hainleri”dir. Kendi sonsuz karanlıklarında debelenmek için “mumlarını söndürmekte”dirler, kendi cehennem “Kazan”larını kaynatmaktadırlar.

Şeriat-tarikat cumhuriyeti istemiyoruz. Aklın, bilimin yol göstericiliğinde demokratik, insan haklarına dayalı TC’yi sonsuza kadar yaşatmak istiyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar yaşamasında katkınız olması için lütfen “şom ağızlılar”a artık “Dur!” deyiniz. Aksi halde biz gereğini yaparız.

Saygılarımla…
13.02.1997

Turaç ÖZGÜR
(İmza)
Tel (ev): 0262.7452779

NOT: Bu yazı Cumhurbaşkanlığı’nın 0312.4271330 ve Milliyet Haber Merkezi’nin 0212.5056233 nolu telefonlarına kendi faksımdan fakslandı. Konuyla ilgili herhangi bir bilgi almadım.

Cumhurbaşkanlığı kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

23 NİSAN’IN TÜRK TARİHİNDEKİ ÖNEMİ

23 Nisan 1920 Türkiye’de B. M. Meclisi açıldı. Bu sayede Türkler bir bayrak altında toplanarak Kurtuluş Savaşı’na iştirak ettiler ve bugünkü Türkiye Cumhuriyet’inin temelini o zaman atmış oldular.

Biz Türkler bugünü kendimize bayram edinmişiz. Her yıl 23 Nisan’da bu günü saygıyla kutlarız.

23 Nisan 1920’de Ankara’da B. M. Meclisi açılmasaydı bugünkü Türkiye’de bizim düşmanımız olan milletler otururdu.

23 Nisan Türkiye tarihinin doğum yıldönümü olduğu için bu günü geleceğin büyükleri ve vatanın öz evlatları olan biz çocuklara Atatürk bu emanet etmiş, adına da “23 Nisan Çocuk Bayramı” demiştir.

—————————
NOT: Bu kompozisyon 1965’te 23 Nisan’dan sonra yazılmış olabilir. Yeniden düzenleme, yazım yanlışları noktalama işaretlerinin dışında içeriğine dokunmadım. Kareli defterden bir yaprak kâğıt yırtılarak üzerine kurşun kalemle yazılmıştır. 13.08.2012 TÖ

Öğrencilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YAZ MEVSİMİ

Turaç Özgür

“Yaz”ın, birçok manaları olmakla beraber, İlkbahar’dan sonraki mevsimin adı olan “Yaz” üzerinde duracağım.

Yaz, bizim memleketimizde sıcağı ile tanınmış İlkbahar’dan sonra gelen bir mevsimdir. Yaz günlerinde bunaltıcı sıcaklar başlar. Bundan dolayı herkes kendinden geçmiş bir şekilde dolaşır. İşi olanlar güçlükle çalışırlar. Ama bu mevsim her şeye rağmen daha çok sevilir. Zira, memleketimizin tarıma dayanan toprak ürünlerinin birçokları bu mevsimde hasat edilir.

Çiftçiler, bekledikleri bir senelik kazançlarına kavuşur. Memleket bir bolluğa girer. Bu mevsimde herkes kış ihtiyaçları için hazırlık yapar.

İlkbahar’ın yeşillikleri bu mevsimde kurumaya ve yok olmaya yüz tutar. Kırlardaki o güzelim yeşillikler kaybolur.

Bu mevsimde insanlar gölge yerlerde, akarsu ve deniz kıyılarında görülür. Herkes güler, eğlenir.

Dağların burçak burçak kokan serin havası insanı kendisine çeker. Bu mevsimde sürü sahipleri sürüleriyle yaylalara giderler.

Bu mevsimde birçok insan dışarıda yatar. Zira, evlerde kuytu yerlerde yatmak mümkün değildir. Dışarının havası insanı hem bedenen ve hem de ruhen dinlendirir.

Gaziantep, 27.I.1967

Turaç Kale
Sınıf: 5 Fen/C
No: 3267
Gaziantep Lisesi

—————————–
NOT: Derste yazılmış olan bu kompozisyonun; yeniden düzenleme, yazım yanlışları noktalama işaretlerinin dışında içeriğine dokunmadım. Normal çizgili A4 kâğıdına kurşun kalemle ve el yazısıyla yazılmış. Edebiyat Öğretmeninin değerlendirmesine göre 10 üzerinden 4 almışım. Bana göre biraz haksızlık yapılmıştır.14.08.2012 TÖ

Öğrencilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRK FOLKLORUNUN METHİYESİ

Folklor İngilizce bir kelime olup manası, bir milletin geçmişteki milli gelenek, görenek, örf ve adetlerini içine alan bir kelimedir.

Türklerin de birçok geçmişe ait folklorları vardır. Türklerde her şeyden önce bütün milletlerin hayranlıkla takdirlerini toplayan, büyüklerine saygı, küçüklerine sevgi göstermeleridir.

Türk milletini ilk çağdan beri ayakta tutan bu konu olmuştur. Türk milletinin karakter ve hassasiyetini bütün devletler üzerinde alâka uyandıran daha bazı gelenek ve göreneklerinin yankılarına rastlanır. Türk Milletinin diğer dünya devletleri içerisinde Türklerin örnek olmaları da bundan ileri gelir.

Nasıl ki, hayvanlar içerisinde aslanın büyük bir etkisi vardır. Tarihe göz atacak olursak, Türk’ün üzerinde atalarından kalan ve büyük bir hatıra olarak devrimize kadar gelebilen ipekli cepkenler, ketenden yapılmış şalvarlar, elinde ise Türk milletinin kaderini çizen kılıç bulunuyor. Diğer milletlere bakacak olursak, üzerleri demirlerle kaplanmış çeşitli savaş araçları bulunduğu halde Türklerin karşısında her zaman diz çökmüşler ve boyun eğmişlerdir.

Bu d a aslanın karşısında boyun eğmiş bir tilkiden başka bir şey olamaz. İşte bunun sebebi de Türk milletinin atalarından alarak bugüne kadar gelen aralarında çok küçük farklarla Türk memleketinde rastlanan milli ananelerimizin bir sonucudur.

Turaç Kale
Sınıfı: V-Fen
No: 1349

————————
NOT: Ev ödevi olarak verilmiş bu kompozisyonun; yeniden düzenleme, yazım yanlışları noktalama işaretlerinin dışında içeriğine dokunmadım. Normal çizgili A4 kâğıdına dolma kalemle el yazısıyla 1967’de yazılmış olabilir. 13.08.2012 TÖ

Öğrencilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TURİZMİN MEMLEKETİMİZ İÇİN ÖNEMİ

Turizmin kelime manası; gezgincilik, seyahattir. Daha açık anlamı; görülmeye değer yerleri gezerek, seyahat ederek görmek demektir.

Bütün dünya memleketlerinde olduğu gibi, bizim memleketimizde de turizme büyük bir önem verilmiş. Bu maksatla bir Turizm Bakanlığı açılmıştır. Bunun gayesi; vatanımızın içinde bulunan turistik yerleri korumak, geliştirmek ve yabancılara tanıtmaktır. Sanat değeri taşıyan eski tarihi eserleri muhafaza etmek, yıpranan yerlerini restore etmek ve bunun yanı sıra yenilerini de ilave etmektir.

Bu sayede hem vatanımızı bayındır hale getirmiş oluruz, hem tarihi eserler harap olup ortadan kalkmaktan kurtulmuş olur. Bütün bunların karşılığı olarak atalarımızın kanıyla yoğrulmuş olan mukaddes vatanımızı bir gül bahçesi gibi süslemiş oluruz. Bunlardan en önemlisi olan asıl maksadı; yabancı turistlerden vatanımıza döviz sağlamış oluruz. Buna görünmeyen ithal de denir.

Turizmin en önemli faydalanacağı kaynaklar, eski tarihi eserlerdir. Gelen turistlere tarihi eserleri göstermekle, Türk’ün medeniyetini, gelenek ve göreneklerini apaçık meydana koymuş oluruz.

Yabancı komşu memleketlere yurdumuzu ve medeniyetimizi göstermekle, Türk milletinin kuvvet ve kudretini göstermiş oluruz. Yabancıların bizim hakkımızda edindikleri kötü fikirleri ve bize karşı duydukları kötü hisleri bir anda değişir. Gittikleri yerlerde bizim hakkımızda söylenen dedikoduları yalanlarlar. Türk milletinin asil ruhlu, misafirperver, namuslu, faziletli, dürüst bir millet olduğunu söylerler.

Tabii ki, bu da bizim lehimize olan bir propagandadır. Bu sayede dünya milletleri arasında hem seviliriz, hem tanınırız ve hem de dünya milletleri arasında iyi bir yerimiz olur.

Bu, böyle olduğu zaman yabancı turistler vatanımıza akın eder. Bol bol döviz sağlarız. Bu dövizlerle yurdumuzun turistik bölgelerini imar ederiz, eski tarihi eserleri bu gelirlerle restore ederiz. Bu sayede hem yurdumuzu bayındır bir hale getirmiş ve hem de kıymetli tarihi eserlerin ortadan kalkmasına mani olmuş oluruz.

Gelen turistlere yerli malımızı tanıtırız. Yurdumuza gelen yabancılara reklâm amacıyla kendi fabrika eşyalarımızdan hediyeler sunarız. Bu sayede yerli malımızı tanıtırız ve yurt dışına çıkmasına sebep oluruz.

Türkiye’yi ve Türk milletini tanıtmak amacıyla; eski Türk kültür ve ananelerini yabancı milletlerin lisanlarıyla radyo ve televizyonda sohbetler ve gösteriler yapılmalıdır.

Bundan başka şekilde; filmlerde ve basında da faydalanılır.

Türk milletinin gelenek ve göreneklerini apaçık gösteren filmler çevrilmeli, yabancı memleketlere çıkarılmalıdır. Filmlerde yurdumuzun tarihi eserleri ve görülmeye değer yerleri de içine alması lazımdır.

Basın yoluyla “Türk Problemi” adlı bir dergi yayınlanmalı ve bu, çeşitli lisanlara çevrilerek neşredilmelidir. Yabancı memleketlere yurdumuzun güzelliklerini içine alan kataloglar gönderilmelidir.

Elbistan, 10.IV.1967

Turaç Kale
Sınıfı: 5 Fen
No: 1349
M.H. Lisesi

—————————
NOT: Ev ödevi olarak verilmiş bu kompozisyonun; yeniden düzenleme, yazım yanlışları noktalama işaretlerinin dışında içeriğine dokunmadım. Normal çizgili A4 kâğıdına dolma kalem ve el yazısıyla itina ile yazılmıştır.
Bu ödevi veren Edebiyat Öğretmenimiz Hilmi Deniz, bana aşık olup yüz bulamayan sınıf arkadaşımız Rabia Köşker ile evlendikten sonra benimle düşman oldu ve istikbalimle oynadı. Sonunda benden dayak yedi. (Rabia, doğum yaparken öldü, Hilmi Deniz de onun acısına dayanamayarak intihar etti.) Beni okuldan atamayan ve Elazığ’a akıl hastanesine gönderemeyen idare 9 dersten sınıfta koydular, Gaziantep’te neredeyse hiç çalışmadan sınıf tekrarı yaptım.
Geçmişi iftihar ve başarılarla dolu olan benim bir yılımı gerici şerefsizler yediler. Okuma, araştırma ve öğrenme hevesimi kırdılar. Bu yazının altına noktasına, virgülüne dokunmadan bugün de imzamı atarım. 14.08.2012 TÖ

Öğrencilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

LİSE ÖĞRENCİLERİNİN DIŞARDAKİ HAREKETLERİ

Liseye gelmiş bazı öğrenciler okul dışında sokak çocuklarının bile yapmadıkları hareketleri yapıyorlar. Okul sınırından çıktıktan sonra kendilerini unutmuş bir halde arkadaşlarıyla soğuk şakalar yapıyorlar.

Bazen oluyor ki, beş altı tanesi zavallı kız öğrencilerin arkasından onları adım adım takip ediyorlar. Onlara biçimsiz biçimsiz laflar söylüyorlar. Zavallı masum kızlar zorla kendilerini evlerine atıyorlar.

Öğrenciler sinemaya gittikleri zaman kızları takip ediyorlar. Onları cemiyet içinde kötüleyecek şekilde laflar söylüyorlar. Bu yüzden genç kız ve gelinler evlerinden dışarı çıkmaya korkuyorlar.

Gelelim sinema havadisine, filmler bittikten sonra sinema dağılınca, ahlaksız kimseler dışarı çıkıp sinemanın önünde kadın ve kızların çıkmasını bekliyorlar. Onlar çıktıktan sonra, giderken onları takip ediyorlar. Bu hareketlerden namuslu kimseler halk arasında kızara bozara zorla öylesi züppelerin elinden kurtuluyorlar.

Amma bazı kız ve kadınların da züppesi var. Onlar da erkekleri takip ediyorlar.

Arkadaşlar, siz böylesi kimselerin paslarına bakmayın, aksi takdirde başınız belaya girer.

———————————
NOT: Derste yazılmış olan bu kompozisyonun; yeniden düzenleme, yazım yanlışları noktalama işaretlerinin dışında içeriğine dokunmadım. Normal çizgili defter kâğıdına kurşun kalemle yazılmış. 1965’te yazılmış olabilir. 13.08.2012 TÖ

Öğrencilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YEŞİL BAŞLI ÖRDEK OLSAM

Gidiyorum elinizden,
Kurtulayım dilinizden.
Yeşilbaşlı ördek olsam,
Su içmem gölünüzden.

Yukarıdaki kıtada şair şöyle demek istiyor: Şair kendi memleketinin insanlarından memnun değil. Her zaman dedikodu etmelerinden usanıyor. Sizin bu kötü dilinizden kurtulmak için doğup büyüdüğüm ve en kutsal şeylerimi bırakıp sizin dilinizden kurtulmak için diyar diyar kaçmak istiyorum.

Suyu çok seven bir ördek nasıl ki, bir göl gördüğü zaman konup o gölden su içmek ve yüzmek istiyorsa, ben de bir ördeğin su aradığı gibi aradığım bir şeyi sizden başka hiçbir yerde bulamasam dahi, yine dönüp size bakmam.

Beni çok kırdınız, bütün sevdiklerimden mahrum ettiniz. Sizinle ölünceye kadar konuşmam, diyor.

=Son=
05.1.1965, Salı

Turaç Kale
Sınıfı: IV-B
No: 1349

———————–
NOT: Derste yazılmış olan bu kompozisyonun; yeniden düzenleme, yazım yanlışları noktalama işaretlerinin dışında içeriğine dokunmadım. Normal çizgili A4 kâğıdına kurşun kalemle özenle yazılmış. 13.08.2012 TÖ

Öğrencilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İLK YAĞAN YAĞMURUN TASVİRİ

Bir sonbahar mevsimi idi. Hava bulutlu, rüzgâr esiyor, adeta bulutları kovalıyor gibiydi. Otlar eğiliyor, ağaçlar durmadan sallanıyor. Öyle devam ederken yağmur toprağı ıslatıyor.

Bazıları memnun değil, bazıları ise yağmur yağıyor diye sevinçlerinden çıldıracak gibiler.

Yağmur oluktan boşanırcasına devam ediyor. Ağaçlar ve otlar su altında sanki banyo yapıyormuş durmadan ıslak ıslak kımıldıyordu.

Sonbahar mevsimi olduğu için ürünlerin toplanma zamanı idi. Yağmurun yağışı, çiftçiyi telaşa düşürdü. Pancar sökenler çamurdan sökemediler ve sökümü bir gün geriye kaldığından başka, pancar çamurlu oluyor ve şirket de fireyi faz düşüyorlar. Onun için pancar söktürenleri üzdü, söktürmeyenleri ise son derece memnun etti.

Çeltik tarlaları su altında kaldığı için biçilmiyor ve biçilmeyince de çeltik soğuğa kalıyordu. Çeltik sahipleri yağmurun yağışına hiç memnun olmuyordu.

Yağmurun yağışı yolların tozunu kuruttuğu için şoförler ve diğer bütün insanlar buna çok memnun oluyorlardı.
25.10.1965

Turaç Kale
Sınıfı: IV-B
No: 1349

—————-
NOT: Derste yazılmış olan bu kompozisyonun; yeniden düzenleme, yazım yanlışları noktalama işaretlerinin dışında içeriğine dokunmadım. Normal çizgili A4 kâğıdına çok kötü yazılmış bir tükenmez kalemle el yazısıyla yazılmış. 13.08.2012 TÖ

Öğrencilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“İLİM İNSANI CESUR YAPAR, CEHALET İSE KÜSTAH”

İnsanoğlu tarih boyunca bir şeyler öğrenmek, bilgi edinmek için hayatında canını bile vermekten çekinmemiş.

İşte şimdi bizler bir şeyler biliyorsak, insan gibi yaşıyorsak bizden önce gelmiş fedakâr insanların kahramanca, yılmadan çalışmaları sonucunda bize bırakmış oldukları miraslara borçluyuz.

Bugün insanoğlu bir şeyler öğrenmek, kendine ve insanlığa faydalı olmak için en güzel şeylerini bile terk edip gurbet elde bin bir müşkülat içinde ilim yapıyor. “Hayatın bunca güçlüğüne rağmen bu gibiler, acaba niçin bu acıya, güçlüğe katlanıyorlar?” diye insan ister istemez kendi kendine bir soru soruyor.

Bu sorunun cevabı gayet basittir: Mesela okumuş bir insanla okumamış, bilgisiz bir insanı karşılaştıracak olursak; okumuş, ilim, bilgi tahsil etmiş olan adam her şeyi oluruyla halleder, bilgi ve görgüsünden cesaret alır.

Diğer bilgisiz ise, her şeyi kafasının hükmüne göre ve kendisi nasıl istiyorsa, öyle halletmek ister. Bilgisizliği yüzünden medenî cesareti yoktur. Bilgi yoluyla halledemediği şeyleri küstahlığa ve zora döker.

İşte insana ilim, cesaretlerin en iyisini; cehalet ise, küstahlığın en aşırısını verir.

Bunun içindir ki, insanoğlu hayatın bütün ağırlığını göz önüne alarak bilgi ediniyor ve onun içindir ki biz de, buralarda sürünüyoruz.

Gaziantep, 26.03.1968

Turaç Kale
Sınıfı: 5 Fen/C
No: 3267
Gaziantep Lisesi

—————–
NOT: Derste yazılmış olan bu kompozisyonun; yeniden düzenleme, yazım yanlışları noktalama işaretlerinin dışında içeriğine dokunmadım. Normal çizgili A4 kâğıdına kurşun kalemle ve el yazısıyla yazılmış. Edebiyat Öğretmeninin değerlendirmesine göre 10 üzerinden 6 almışım. 14.08.2012 TÖ

Öğrencilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GAZETENİN CEMİYETE ÖNEMİ

Nasıl ki, bir adamın duyu organlarından biri noksan olduğu zaman o adam tam bir adam olamazsa, gazete de bir milletin kültür organlarından biri olduğu için noksanlığı veya o millette bulunmayışı o milletin noksan bir millet olduğunu apaçık ortaya kor.

Bu da bize şu sonucu veriyor: Gazete, hür ve müstakil bir milletin en önemli basın ve kültür organıdır. Çünkü gazete bir milletin vatandaşlarının kendi yurt ve devletini, dünyayı tanıyabilmesi için yazı ve fotoğraflarla en iyi ve sade bir dille öğreten bir kültür organıdır.

Bir adam gazeteyi okumakla gazetede yayınlanan bazı faydalı ve arayıp da bulamayacağı parçaları okur ve kültürünü yükseltir.

Bugün gazete olmamış olsaydı fakir vatandaşlar en aşağısından beş yüz lira verip de bir radyo alıp başına oturup dünyada olan haberleri günlük olayları dinleyemeyecekti ve bu sayede yurdunu, milletini ve dünyayı tanıyamayacaktı. Tanısa bile bazı görülmesi önemli şahısların ve diğer görülmesi mümkün olan yerlerin fotoğraflarını göremeyecek ve bunlar hakkında lüzumsuz bazı kuru hayaller kuracaktı.

İşte bunu önlemek maksadıyla ilmin ve medeniyetin bir sembolü ve bir armağanı olan gazeteyi okuyor ve bu sayede istediğimiz bilgiyi öğreniyoruz.

Bugün gazete sayesinde vatanımızı, milletimizi ve vatanı idare eden hükümet idarecilerini resim ve yazıyla öğreniyor ve hangisinin daha iyi ve daha kötü olduğunu anlıyor ve buna dayanarak seçimlerde hiç tereddüt etmeden oyumuzu kullanabiliyoruz.

Bugün medeniyetin zirvesinde bulunuyor ve 25 kuruşluk bir gazete ile dünyada sinek uçsa hemen duyuyoruz. Gazete olmasaydı yukarda yazdığım şartlardan dolayı kendimizden bile haberimiz olmayacaktı.

Gazete o kadar kutsal bir şeydir ki, Alman milleti I. Cihan Savaşı’nda hem savaş yapıyorlar ve hem de yanlarında günlük gazeteyi eksik etmiyorlardı.

Sonuç olarak nasıl ki, bir adam bir hafta açlığa, iki gün susuzluğa ve bir dakika oksijenden mahrum kaldığı zaman dayanamayıp ölüyorsa, bir millet de kültür ve yayın organı olan gazeteyi vatandaşlarına yayamadığı zaman haberleşme körelir ve o millet çok yaşamadan bir hafta kadar az bir zamanda oksijensiz kalmış bir kuş gibi çırpına çırpına ölmeye mahkûm olur.

Elbistan Mükrimin Halil Kisesi
Turaç Kale
Sınıfı: IV-B
No: 1349

——————-
NOT: Ev ödevi olarak verilmiş bu kompozisyonun; yeniden düzenleme, yazım yanlışları noktalama işaretlerinin dışında içeriğine dokunmadım. Normal çizgisiz A4 kâğıdına dolma kalem ve el yazısıyla 1966’da yazılmış olabilir. 13.08.2012 TÖ

Öğrencilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİZİM KÖYÜN DÜĞÜNÜ ŞÖYLE OLUR

Önce oğlan evi düğün töreniyle (davul zurna ile) kız evine gelirler. Kızın başını bağlarlar, yani duvak atarlar. Gelinin başı bağlandıktan sonra düğüne iştirak edenlere, yani davetlilere ziyafet çekerler.

Sonra herkes toplanır, gelini neyle götüreceklerse, onu kapının önüne getirirler.

Kız sahipleri ise gelini vermek istemezler. Oğlan sahipleri kapı kösü ve kardeş yolunu verdikten sonra kapıyı açarlar.

Gelini gözyaşları içinde ata, arabaya, cipe vs. bindirirler. Oğlan tarafları silah sıka sıka ve herkes çıkgınca oynayarak ve at yarışları yaparak gelini oğlan evine götürürler. Orada gelini indirirler.

Köyün genç kızları ve orta yaşlı hanımları geline hoşgeldine gelirler. Oğlan babası davetlilere hediyeler verdikten ve davetliler düğünü tebrik ettikten sonra dağılırlar.

Sonra köyün gençleri toplanır damadın yanına gelirler ve bir münasip odada otururlar. Orada içki içerler, eğlenirler. Milleti eğlendirmek için türkü söylerler ve orada bulunanları eğlendirmek için bazı kimseleri gülünç rollere sokarak herkes zevk ve neşe içinde eğlenir, zaman geçirir.

En sonunda gecenin bir vaktinde damadı gelinin yanına götürürler. Damat gelinle temasta bulunur.

Sabahleyin oğlan tarafı düğüne son verir.

Turaç Kale
Sınıfı: IV-B
No: 1349
——————–
NOT: Derste yazılmış olan bu kompozisyonun; yeniden düzenleme, yazım yanlışları noktalama işaretlerinin dışında içeriğine dokunmadım. Normal çizgili A4 kâğıdına çok kötü yazılmış bir tükenmez kalemle el yazısıyla 1965’te yazılmış olabilir. 13.08.2012 TÖ

Öğrencilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİR ŞEHRİN KALKINABİLMESİ İÇİN BELEDİYEYE DÜŞEN VAZİFELER

Nasıl ki, bir adamın kalbi vazifesini tam yapamazsa, o adamın vücudunda birtakım aksaklıklar, arızalar olur. Bir şehrin kalkınabilmesi için de belediye o şehrin kalkınma organı ve kalbi olarak vazifesini iyi yapması lâzımdır.

Her şeyden önce belediyeye düşen vazife o şehrin temizliği, bayındırlığı ile ilgilenmelidir. Belediye; sırırları içinde bulunan yolları, kanalları, lağımları vs. düzenli olarak yapmalı ve yeni yapılan evleri modaya uygunluğuna önem vermelidir.

İçme sularının temiz olmasına dikkat etmeli, bakkal ve diğer dükkânların eşyalarını sık sık kontrol etmesi lâzımdır.

Kahvelerde, hanlarda, otellerde temizliğin üzerinde önemle durması lâzımdır. Bir de lokantalarında, fırınlarında çalışan insanların sağlığı üzerinde durmalı, lokantalarda eskimiş yemekleri yakalamalıdır.

Şehrin temizliğini bozan hayvanların şehir içinde dolaşmalarını yasak etmelidir.

—————-
NOT: Derste yazılmış olan bu kompozisyonun; yeniden düzenleme, yazım yanlışları noktalama işaretlerinin dışında içeriğine dokunmadım. Çizgisiz A4 defter kâğıdına kurşun kalemle yazılmış. 1965’te yazılmış olabilir. 13.08.2012 TÖ

Öğrencilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİR ÇOCUĞUN ÜZERİNDE AİLENİN Mİ, YOKSA OKULUN MU EĞİTİMİ BÜYÜKTÜR?

Sayın büyüklerim, kıymetli arkadaşlarım, huzurunuza çıkarken hepinizi saygıyla selâmlarım.

Bir çocuğun üzerinde ailenin eğitimi her şeyden önce gelir. Çünkü bir çocuk dünyaya gözlerini açtığı zaman karşısında anne ve babasını bulur. Çocuk, bu anda hiç şekil almamış bir hamura benzetilebilir.

Size sorarım arkadaşlarım: “Acaba bu hamura kim şekil verebilir?”

Gayet tabii ki, sizden alacağım cevap şu olacaktır: “Aile, aile, aile.”

Sorumun cevabı doğrudur. Çünkü dünyaya gözlerini yeni açmış bu minimini yavruyla ancak ailesi meşgul olur. Hiç kimse gelip de bu minimini yavruya bakmaz, altının pisliğini kurutmaz, ninniler söyleyerek uyutmaz. Ancak bu eziyetlere anne ve baba katlanarak çocuğu büyütür.

Büyütür amma bu büyütmenin de bir derecesi vardır.Kimi aileler çocuğunu çok şımarık büyütürler. Daha çocuk yeni yeni konuşmaya başladığı andan itibaren: “Haydi oğlum, babana küfret, ağabeyine vur, teyzen veyahut falan komşuya git de sizi şöyle ederim diye küfret” derler.

Kendileri de “Oğlumuz ne iyi söylüyor, falana şöyle yaptı, böyle yaptı” diye iyi bir şey öğretiyoruz zannederler. Çocuklarının bu hareketlerine gülerler. Çocuğu bu anda çok kötü alışkanlıklara sürüklerler.

Çocuklarının yanında yalan söylerler. Çocuk yalan söylemek iyi bir şeymiş zanneder. Kendisi de yalan söylemeye alışır.

Çocuk komşulara gittiği zaman orada gözünün kestiğini aşırır. Annesi ve babası hiç seslenmezler. Bilakis buna kahkahalarla gülerler. Çocuk hırsızlığın iyi bir şey olduğunu zannederek daha başka şeyler çalar.

Bir atasözünde şöyle diyor ve çok doğrudur: Hırsızlık bir yumurta çalmakla başlar.

Çocuğun yaşı ilerledikçe hırsızlığı da oranlı olarak büyür. Bir yerde kuzu çalar, onu aşırır. “Oh be ne iyi şey yaptım, falanın kuzusunu çaldım, sattım da farkına kimse varmadı” der.

Bu sefer gider bir koç çalar. Yine aynı vaziyette onu da aşırır.

Nihayet, büyük bir soygunculuk yaparken yakalanır. Adaletin pençesi arasında kıvranır durur.

Sözlerime son verirken, sizlere sorarım arkadaşlarım: “Bu çocuğa hırsızlığı kim öğretti?”

Elbette ki, sizlerden alacağım cevap şudur: “Ailesi, ailesi, ailesi…”

Sorunun cevabı yerinde ve çok doğrudur.

Başınızı ağrıttığımdan dolayı özür dilerim kıymetli büyüklerim, sevgili arkadaşlarım.

21.XI.1965

Turaç Kale
Sınıfı: IV-B
No: 1349
E.M.H. Lisesi

————–
NOT: Ev ödevi olarak verilmiş bu kompozisyonun; yeniden düzenleme, yazım yanlışları noktalama işaretlerinin dışında içeriğine dokunmadım. Normal çizgili A4 kâğıdına kurşun kalemle itina ile ve münazara konusu olarak okunmak amacıyla yazılmış 13.08.2012 TÖ

Öğrencilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

23 NİSAN’IN TÜRK TARİHİNDEKİ ÖNEMİ

23 Nisan 1920 Türkiye’de B. M. Meclisi açıldı. Bu sayede Türkler bir bayrak altında toplanarak Kurtuluş Savaşı’na iştirak ettiler ve bugünkü Türkiye Cumhuriyet’inin temelini o zaman atmış oldular.

Biz Türkler bugünü kendimize bayram edinmişiz. Her yıl 23 Nisan’da bu günü saygıyla kutlarız.

23 Nisan 1920’de Ankara’da B. M. Meclisi açılmasaydı bugünkü Türkiye’de bizim düşmanımız olan milletler otururdu.

23 Nisan Türkiye tarihinin doğum yıldönümü olduğu için bu günü geleceğin büyükleri ve vatanın öz evlatları olan biz çocuklara Atatürk bu emanet etmiş, adına da “23 Nisan Çocuk Bayramı” demiştir.

————
NOT: Bu kompozisyon 1965’te 23 Nisan’dan sonra yazılmış olabilir. Yeniden düzenleme, yazım yanlışları noktalama işaretlerinin dışında içeriğine dokunmadım. Kareli defterden bir yaprak kâğıt yırtılarak üzerine kurşun kalemle yazılmıştır. 13.08.2012 TÖ

Öğrencilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİMLERE TEKME VURMALI?

Çıkarları için seni kullanana, uzak düştüğünde seni arayıp sormayana, yukarı çıktığında seni görmeyene, kara günlerinde senin için elini ateşe sokmayana, başın belaya girdiğinde arkanda durmayana, korkusundan doğruları söylemeyene dost gözüyle bakma!..

Günü geldiğinde, böylelerinin kıçına gözünü kırpmadan vur tekmeyi! Unut gitsin, kendi çöplüğünde debelensin dursun!..

(11.07.1999)
Turaç Özgür

Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DÜZENİN İSTEDİĞİ ÖĞRETMEN

Öğretmen isterim:
Ağzı var, dili yok;
Sırtına binsen ıhlamayan…

Öğretmen isterim:
Burnu var, koku almaz;
Pis kokulara aldırmaz…

Öğretmen isterim:
Kulağı var, duymaz;
Anasına sövsen aldırmaz…

Öğretmen isterim:
Gözü var, görmez;
Kötülüklere aldırmaz…

Öğretmen isterim:
Beyni var, yıkanmış;
Kof emirlere şartlanmış…

Öğretmen isterim:
Zart zurtlara katlanmış;
Amirinin önünde takla atan…

Öğretmen isterim:
“Yat” deyince yatan,
“Kalk” deyince kalkan…

Darıca, 17.12.1996
Turaç Özgür

ŞİMDİKİ NOTUM: Olmaz olsun böyle öğretmen!

Eğitsel, ESİNTİLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HAKSIZLIĞA BAŞKALDIRI VE YALNIZLIK

Haksızlığa boyun eğmediğim, emeğin ve emekçilerin yanında, zalimlerin ve sömürücülerin karşısında olduğum için gerek eğitim, gerekse meslek yaşamımda il il, okul okul gezdirildim. Bu arada canımdan çok sevdiğim ülkemin coğrafyasının ve halkının bir kısmını babamdan intikal eden maddi varlığımı sıfırlayarak tanıma fırsatı bulduğum için yaptıklarımdan asla pişman değilim.

Dünyaya bin kere gelsem, doğru bildiklerimi ve yapmak isteyip de yapamadıklarımı gözümü kırpmadan yine yaparım. Ama eş ve çocuklarımın bu hızlı yaşamımda bana ayak uyduramamaları, kendilerinin mutluluğu için çalıştığım insanların üç beş kuruş kazanıp, kendilerince sınıf atlayanların beni arkadan hançerlemelerine çok üzüldüm, zaman zaman moralim bozuldu.

Dost bildiklerimin zayıflıkları ve güce boyun eğip sinmeleri ya da yağ çekip fırsatlardan yararlanıp varlıklarını artırmaları sonucu kendilerini başarılı gösterip takdir edilmeleri; benim de malımı mülkümü, hayatımı boş yere harcamış olduğumu düşünmeleri, beni enayi görüp kendilerini çok akıllı görmeleri canımı fena halde sıkmıştır.

Bu bozuk düzen devam ediyorsa; fırsatçıların, döneklerin, kararsızların, rüzgar güllerinin çok büyük katkıları olduğuna inanıyorum. Böylelerinden nefret ede ede içimden gelerek konuşacak, selâm verecek insan kalmadı etrafımda yalnızlığa mahkum oldum.

Bozuk düzene karşı savaşmayıp da ona ayak uydurup nemalanmaya çalışanlar, utanmadan sıkılmadan her fırsatta orada burada mücadelelerinin bedellerini ödediklerini, haktan, hukuktan, eşitlikten, kardeşlikten, insanlıktan, çağdaşlıktan, özgürlükten söz etmeleri beni çıldırtıyor, onları gırtlaklamamak için kendimi zor tutuyorum.

Söz konusu bu kişiler dün ellerinde Marks’ın, Lenin’in, Mao’nun kitaplarını, dillerinde adlarını düşürmezlerdi, onların her sözü bir ayetti. Şimdi de başlarının belaya girmemesi için durmadan okey, iskambil oyunları oynayıp, futbolcuların adlarını ezberlemeye çalışıyorlar. Yazlıklarından, kışlıklarından, üstün performanslı arabalarından bahsediyorlar. Bir dine, bir tarikata yamanmaya çalışıyorlar.

Sahtekârları dinlemeye, görmeye dayanamadığım için “Şeytan görsün bunların yüzünü” deyip yalnızlığı tercih ediyorum.

Dün ne düşünüyorsam, bugün de aynı şeyi düşünüyorum. Dün neye inanıyorsam, bugün de aynı şeye inanıyorum. Ama asla yerimde saymıyorum: Kendimi yenilemeye, gelişmelere karşı güncellemeye, daha ileriye doğru geliştirerek değiştirmeye çalışıyorum.

19.09.2012
Turaç Özgür

HAKKIMDA, Özsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OYALAMA KAMPLARI VE ÇOCUK ARDİYELERİ ANDIMIZ

Türküm, Müslümanım, tarikatçıyım, dindarım, kindarım, doğruyum, çalışkanım; zamlara, zulümlere alışkınım.

Ülküm ve görevim patronları yükseltmek; darbecilere, zorbalara saygı gösterip yalakalık yapmaktır.

Bu dünyayı yalancı belleyip; olmayan hayallerle oyalanıp, öbür dünyaya bel bağlayıp daima huri ve kılmanları düşler, aykırıları şişlerim. Kendimi birilerinin hazreti kılından, hatta bokundan bile daha seviyesiz ve aşağılık görmek en büyük inancım ve idealimdir.

Bu inancım ve idealimde beni uyandırmak isteyenleri düşman bellemek; beni uyutanlara, emeğimi sömürenlere, ezenlere kul köle olup saygı göstermek en büyük dileğimdir.

Bu yolda yerinde saymam için gelenek ve göreneklerin de yardımıyla futbolculardan, televizyon dizi ve haberlerinden, bizi ninnilerle uyutan din bezirgânlarından, politikacılardan her zaman ve her yerde gerekli uyutma dersi alacağıma; bu tatlı hayâllerden uyandırmaya çalışan solculardan, laiklerden, Atatürkçülerden intikam alacağıma and içerim…

Elbistan, 20.06.1988

Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ANDIMIZ

Türk’üm, doğruyum, çalışkanım; zamlara, zulümlere alışkınım…

Ülküm patronları yükseltmek; darbecilere, zorbalara saygı göstermektir…

Bu dünyayı yalancı belleyip; olmayan hayallerle oyalanıp, öbür dünyaya bel bağlamak, kendimi birilerinin hazreti kılından, hatta bokundan bile daha seviyesiz görmek en büyük inancımdır…

Bu inancımda beni uyandırmak isteyenleri düşman bellemek; uyutmaya, emeğimi sömürmeye çalışanlara saygı göstermek benim en büyük görevimdir…

Bu yolda yerinde saymam için gelenek ve göreneklerin de yardımıyla futbolculardan, televizyondan, bizi ninnilerle uyutan din bezirgânlarından, politikacılardan her zaman ve her yerde gerekli uyutma dersi alacağıma; bu tatlı hayâllerden uyandırmaya çalışan solculardan intikam alacağıma and içerim…

Elbistan, 20.06.1988

Öğretmenlik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DÜNYANIN TÜM EMEKÇİLERİ, EZİLENLERİ!..

Sizin düşmanınız -ırkları, renkleri, dilleri, dinleri, fikirleri farklı olsa da- içinizdekiler değildir, tüm ezilenler kardeştir.

Sizi sömürenler, ezenler, birbirinize düşürenler sizin düşmanınızdır.

Kahrolsun sömürenler, ezenler, kardeşi kardeşe düşman edenler!..

Kahrolsun kapitalizmin emperyalizmi!..

Kahrolsun kardeşi kardeşe düşman edip onları sömürenler!..

Kahrolsun üretenler, emekçiler aç yatarken, onların sırtlarında semirenler, servetlerine servet katanlar!..

Kahrolsun atalarımızın kanıyla elde edilen vatanımızı emperyalistlere pazarlayanlar!..

Kahrolsun kendisini ezenlerden korkup onlara yalakalık yapanlar!..

Kahrolsun kaleminden vıcık vıcık yağ damlayanlar!..

Kahrolsun kendisini sömürenden korkup yağ çekenler!..

Kahrolsun korku imparatorluğu kurmaya çalışanların yelkenine rüzgar olanlar!..

Yaşasın 1 Mayıs işçinin, emekçinin, ezilenin bayramı!..

30.04.2012

Turaç Özgür

 

Sivil kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SEZARYEN VURGUNU

Bundan 20 yıl kadar önceydi. Uzak bir akrabam ve emekli bir öğretmenle Elbistan’da dolaşıyorduk. Özel Çankaya Hastanesi’ne girdi. “Nereye gidiyorsun Hocam?” deyince “Burada gelinim yatıyor, doğum yaptı?” dedi. Ağabeyinin geliniymiş. Ben de “Hastanın yanına eli boş gitmemiz ayıp olmuyor mu, Hocam?” dedim. “Boş ver yahu, gel” dedi.

Hasta 1’inci Kat’ta tek başına bir odada bebeği yanı başında yatıyordu. Hal ve hatırdan, geçmiş olsun, gözünüz aydın, analı-babalı büyüsünden sonra, uzaktan bebekle ilgilenip iltifatlar ettim. “Normal doğum mu?” diye sorunca, gelin hanım, mahcup bir şekilde, “Hayır, Turaç Abi, sezaryenle…” dedi.

Biraz durakladıktan sonra “Bugün 7 doğum oldu, 7’si de sezaryenle…” deyince, benim sigortalarım attı, biraz terbiye sınırlarını zorlayarak “Yuh be!.. Şu minnacık çocuğu ben bile doğururdum. İri yarı kadınsın, sezaryene ne gerek vardı!.. Bu şerefsizler, para için babalarını bile keserler!.. 7 doğumdan birinin bile normal olmaması da bunu kanıtlamaya yetiyor!..” demiştim.

Gelin hanım utandı ama bizimle birlikte gülme krizine girdi. İyi dilekler dileyip oradan ayrıldık.

Ne zaman sezaryenden söz edilse, hep bu anım aklıma gelir ve kendi kendime güler, bu istismarı kınarım.

Hastanenin sahibi Antalyalı kadın doğum doktoru “Erdoğan Çankaya” adlı, özellikle dindar insanlar tarafında tercih edilen dini bütün (!) bir kişiydi. O kadar dini bütün (!) bir kişiydi ki, mübarek Cuma günleri beleş muayene yapardı. Bundan dolayı özellikle dindar ve dinciler tarafından çok sevilir ve sayılırdı. Hasta veya doğum sorunu olmayanlar bile yolunmak için hastane müşterisiz kalmasın diye dolduruyorlardı.

Dr. Erdoğan Çankaya kısa zamanda o verimli topraklarda bir ekti yüz biçti ve kısa sürede köşeyi dönüp memleketine gitti. Şimdi kim bilir hangi sağlık holdinginin patronudur, merak ediyorum.

Sayın Başbakan 26.05.2012’de Ankara’da AKP Kadın Kolları Toplantısı’nda: “Sezaryene karşı olan bir başbakanım. Sezaryenle kendilerine mali kaynak sağlayanlar var” diyor.

Ben sezaryene de, kürtaja da karşı değilim; akıl, mantık, tıp neyi emrediyorsa onun yanındayım. Bu konuda Başbakanla ters düşüyorum. Hatta şu meşhur 3 çocuk projesine de şiddetle karşıyım. Bu konuda da sayıya değil, niteliğe önem veririm.

Başbakanla uzlaştığımız: “Sezaryenle kendilerine mali kaynak sağlayanlar var” tümcesidir. Hem de bu konuyu istismar edip mali kaynak yaratanlar o kadar çok var ki, üstelik  Dr. Erdoğan Çankaya gibi din istismarcılarının bunu yaptığı düşüncesindeyim.

Benim bilmemin fazla bir kıymeti harbiyesi yoktur ama Başbakan isterse o istismarcıları bulur, teşhir eder, hesap sorar, Sezar’la Brütüs’ü onlara tanıtır kanaatindeyim.

27.05.2012

Turaç Özgür

 

Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖZGEÇMİŞİM


BİLGİLER:

Medeni durum: Evli

Milliyet: TC

Yaş: 63

Doğum Yeri: Elbistan,

Doğum Tarihi: 12.05.1949

Baba adı: Hüseyin Hilmi

Ana adı: Döndü

Mesleki hedefi

Mesleki yaşamımda kaybettiğim özgürlüğümü ve erozyona uğrayan kişiliğimi bulmaya çalışıyorum.

Kısaca sahip olduğu nitelikler

Haksızlığa karşı başkaldırı

İş deneyimi

Fransızca-Türkçe Öğretmenliği

Eğitimi

Ankara Üniversitesi Dil – Tarih ve Coğrafya Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı

Katıldığı kurslar

Bilgisayar

Yetki belgeleri

Hiçbir yetkisi yok

Üye olduğu kuruluşlar

Eğitim-Sen

Katıldığı toplu etkinlikler

Hak arama eylemleri

Bilgi alınabilecek kişiler

Düşmanları

İlgi alanları, etkinlikler

Hırsızlarla, namussuzlarla uğraşmak

Gönüllü çalışma deneyimi

Aptalları uyandırmaya çalışmak

Bildiği diller

Fransızca

Memuriyet

dereceleri

Emekli

 

 

Hobileri

Hak aramak, haklının yanında, haksızın karşısında olmak
Fevzi Çakm
ak Mah. Dr. Zeki Cad.Yeşil Darıca Sitesi No: 28 B Blok Daire: 841700 Darıca – Gebze / KOCAELİ
Faks      : 026265666251

GSM     : 0506.5956755

E-posta: turacozgur@hotmail.com   turacozgur@gmail.com

turacozgur@outlook.com

İnternet sitesi : w

ww.turacozgur.com

 

 

Turaç ÖZGÜR

HAKKIMDA, Özsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİR ÇANAKKALE ANIM

2001 Ağustos’unda tatil dönüşünde Çanakkale’yi ziyaret etmek ve Trakya’dan dolaşıp Gebze’ye gelmek istedik. Zamanımız kısıtlı olduğundan önce Çanakkale Müzesi’ni gezdik. Müze’yi gezerken savaş anında tutulan günlükleri inceledim, duygulandım, hıçkıra hıçkıra ağlamamak için kendimi zor tuttum.

Zaman darlığından dolayı arabalı vapurla karşıya geçmeye karar verdik.

Eşim, kızım Ender ve kız arkadaşı arabadan çıkmadılar. Kızım Özder’in değişik manzaralı resimlerini çektim. Sonra sarışın bir delikanlıdan işaret diliyle kızımla birlikte resmimizi çekmesini işaret ettim.

Birkaç poz resmimizi çektikten sonra kendisine Türkçe ve Fransızca teşekkürler ettim. Almanca konuşan genç Türkçe yanıt vermeye başlayınca, aramızda şu konuşma geçti:

-         Türk müsün?

-         Hayır, Alman’ım ama annemle babam Türk’tür.

-         Oğlum annenle baban Türk’se, sen de Türk olursun. Nasıl Alman oluyorsun?

-         Bana ne annemle babamdan?!.

-         Annenle baban Türkiye’nin neresindedirler?

-         Çorum’dan…

-     Bak oğlum!.. Ben ailemle sadece buraları görebilmek için yolumuzu değiştirdik,

yolumuzu uzattık. Buraya Çanakkale denir, bu boğaza da Çanakkale Boğazı denir.

Bu topraklarda 1915’lerde dünyanın en kanlı savaşları yapılmış. Dünyanın en güçlü emperyalist ülkeleri İngilizler, Fransızlar en güçlü donanmalarıyla, dünyanın diğer ucundaki Avustralya, Yeni Zelanda, Yeni Gine gibi kolonilerindeki (sömürgeleri) kiralık askerlerini, ANZAKLAR’ı getirip biz Türkleri silmek, tarihin derinliklerine gömmek, Çanakkale’yi geçip Çarlık Rusya’ya yardım edip, Sosyalist Devrim’e engel olmak istemişlerdir.

Bizi tarihin derinliklerine gömmek isteyenleri, biz bu suların derinliklerine güçlü zırhlıları ile gömdük, yüz binlerce işgalcilere de burasını mezar ettik. Bu arada 200 bin civarında şehit de biz verdik.

Onlar bizlere bu vatanı bırakmak için aha şu toprakların altında kefensiz ve isimsiz olarak yatıyorlar. Yüz binlerce gaziyi, onların dullarını, yetimlerini de saymıyorum.

Bak, seni şimdi şu denize atarım da, kendime yakıştıramıyorum, cahilliğine bağışlıyorum. Bu dediklerimi asla unutma!.. Türklüğünle de gurur duymalısın!.. Tarihimizi iyi öğren, o çok öğündüğün Alman arkadaşlarını da her yıl buralara getir, bizi ve tarihimizi anlat, yaşa, yaşat!.. Söz mü?

-         Söz Amca!..

-         Peki, teşekkür ederim.

Çocuk yanımızdan uzaklaştı. Biz de karşı kıyıya yaklaşmış olduğumuz için arabaya gittik ve karşı tarafa geçtiğimizde hem şehitlerimizin, gazilerimizin ruhuna Fatiha okudum, hem de Çanakkale Zaferi’ni küçümseyenlerle alay ediyormuş gibi “Yahu, ‘Çanakkale geçilmez!’ diyorlar. Ne demek geçilmez!.. Bak, nasıl da geçtik!.. 4,5 liraya hem biz geçtik, hem de arabayı geçirdik!..Demek ki geçilirmiş!.. ‘Çanakkale geçilir’ diyenler haklıdır canım…”

 

18.03.2012

Turaç Özgür

 

Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

12 EYLÜL’E TEPKİLERİM VE ÖĞRETMENLİKTEN İSTİFAM

Turaç ÖzgürSayın Melih Aşık,

Milliyet gazetesindeki köşeniz Açık Pencere’nin istisnasız takipçi­lerinden biri olarak yıllardır ilgi ve hayranlıkla yazılarınızı okumakta­yım.

Namuslu bir aydının, gerçek bir gazetecinin, yurdunu ve ulusunu se­ven bir yurttaşın yapması gereken her neyse, görebildiğim kadarıyla siz de onları yapıp uyulması gereken kurallara uyarken, hukukun üstünlüğü ve insan haklarından yana tavırlar alırken, göreviniz gereği köşenizde yayınladığınız bazı yazılara -tüm gerçekleri yansıtmalarına rağmen- bir takım kişi ve kurumların tahammül edemediklerini görmekteyim.

Bunlardan biri de yıllardır bir vatan kurtarıcısı edasıyla tüm ulus olarak anamızı ağlatan, kendisi mevcut anayasayı ihlal etmesine rağmen, kendisi gibi düşünmedikleri için namuslu yurttaşları ve gerçek aydınla­rı “anayasayı tağyir, tebdil ve ilga” suçlamasıyla yargılatıp sürüm sü­rüm süründüren, yaşamlarını karartan, hatta yaşamlarına son verdiren tüm ulusu gözünü, kulağını ve ağzını kapatan üç maymuna benzetip bu günkü içinde yaşadığımız kaos ortamına sürüklerken, kendisine ve ailesine huzur ortamı yaratan ve yarattığı eseri abideleştirmek için Marmaris’teki evine kapanan sanki kendisi değilmiş gibi, Sayın Kenan Evren’in gerçeklerin yazılıp söylenmesine tahammülsüzlüğünü ve eski günlerin edasıyla kulak çekmelerini anlayamıyor ve o muhteşem devrinde zarar gören bir yurttaş olarak, hiç olmazsa haklı eleştirilere karşı sessiz kalmasının yararına olacağını bildiririm.

Bu ulus ne çektiyse, hep vatan kurtarmaya gelen askerî darbeler dönemlerinden çekmiştir. Diktacılığın iyisi kötüsü olmaz. Dikta diktadır. Biri diğerine davetiye çıkarmaktadır. Bundan öncekiler olduğu gibi -Tan­rı korusun eğer gelirse- bundan sonrakiler de hep “Vatanın, milletin, cum­huriyetin, demokrasinin, Atatürk İlke ve İnkılapları’nın” korunup kollan­masını bahane ederek geleceklerdir. Her gelenler de Sayın Kenan Evren ve çevresi gibi kurtardıklarını daha da mahvettikten, “heveslerini giderdikten” sonra köşelerine çekileceklerdir.

Benim gibi bir takım saf yurttaşlar Sayın Kenan Evren’in eseri olan 12 Eylül döneminde -özellikle ilk aylar- yapılan çağrılara uyarak -can, mal ve namusumuzu korumak için almak zorunda olduğumuz- silahlarımızı de­ğişik yollardan güvenlik güçlerine teslim ettik. Henüz Sayın Kenan Evren’in “heveslerini giderme dönemi” bitmeden, yeni çıkarılan yasalarla bir takım insanlara ruhsatlı silahlar dağıtılmaya başlandı, şu anda yürürlük­teki yasaya göre, dün tehlikeli boyutlara ulaştığı iddiasıyla toplanan silahlardan daha fazla silah “ruhsatlı” adı altında bir takım potansiyel suçlulara, katillere, yandaşlara, yüksek paraları yatıranlara dağıtılmak­tadır. Bu, devlet eliyle yapılan “ruhsatlı” silahlanma tehlikeli boyutla­ra ulaşmaktadır. Bir takım ayrıcalıklı kişiler bu durumdan köşeyi dönsün­ler diye mi bu korkunç silahlanma devlet eliyle yürütülmektedir?

Küçük çapta da olsa, bazı güvenlikten sorumlu kişiler bile kişisel silahlarını serbest piyasada birilerine yüksek fiyatlarla satıp, daha sonra da ruhsat almalarına yardımcı olmaktadırlar. Eğer doğruysa, ben ve benim gibi dün devlete inanıp silahlarını teslim edenler çok pişman olmaktayız. İleride bu ruhsatlı silahlılar tarafından saflar katledilirse şaşmam. Bu durumda potansiyel katillerin suç ortağı, bu durumları yasayla sağlayan devlet olmaz mı?

Eğer böyle olursa, Sayın Kenan Evren’in döneminde birilerinin silahları ellerinden alınırken, birilerine de ruhsatlı silah adı altında silah dağıtıldığına göre, sorumluluk kime ait olur? Kenan Evren kendi ken­disiyle çelişmez mi? Öyle olursa, bu nasıl vatan kurtarmaktır?

Devlete inanıp iki adet tabancayı da ben -seve seve, itimat edip güvenerek- güvenlik güçlerine teslim ettim. Şimdi inanıp güvendiğime ve silahlarımı tes­lim ettiğime çok pişmanım. Ekonomik durumum ve sosyal durumum elvermemesinden dolayı ne ruhsatlı ne de ruhsatsız bir silah almam olanaksızdır. Beni pişman eden devletimden acaba nasıl etsem de hiç olmazsa bir silahımı “ruhsatlı” olarak alabilsem diye her gün kara kara düşünmekteyim.

Sayın Aşık, bu konuda bana ve benim gibilere köşenizde yardımcı olur, ışık tutarsanız çok memnun oluruz.

Sayın Kenan Evren’in vatan kurtardığı dönemde Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nde Fransızca öğretmeni olarak görev yapmaktaydım. Bu lisede henüz üç yıl görev yaptıktan sonra yerime daha kıdemsiz birini getirdiler. Beni ise önce Gaziantep Lisesi’ne, daha sonra da sıkıyönetim tarafından yapılan liste üzerinde düzeltme yaparak, diğer bir torpilli kişi listedeki yerime yazılırken ben ise onun yerine daha kıdemli ve tahsil farkı olmasına rağ­men Gaziantep Gazi Ortaokulu’na görevlendirildim.

Bu durumları İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bildirip haklarımı aradığım zaman “Sıkı Yönetim’in Lis­tesi üzerinde bir şey yapamam” diye şikâyet ve isteklerimi kabul etmediği gibi başıma bir şeylerin gelmemesi için de uyarıldım. Gerek Milli Eğitim, gerekse Sıkı Yönetim tarafından istifa etmem için her türlü baskıyla kar­şılaştım.

Meslektaşlarımdan -özellikle- arkadaşlarımdan 200 kişi hem görev­lerinden alındılar, hem de tutuklandılardı. Erkek öğretmenler Tugay’da, ka­dın öğretmenler de Merkez Jandarma Komutanlığı’nda tutuklu olarak süründürülürken, büyük bir tesadüf eseri benim elimin kırılması nedeniyle raporlu olmam ve boykotçular ve direnişçiler dışında tutulmamdan dolayı dışarıda kal­dım ve görevime devam ettim. Her türlü baskıya rağmen istifa etmedim.

Ama tüm baskılardan yıldım, usandım. Nihayet, normal tayin döneminde Ege’de bir­kaç ilden birine tayinimin yapılması için başvurdum. Artık kafama koymuş­tum: Ya Gaziantep’ten ayrılacak ya da istifa edecektim.

Can güvenliğimiz için okullar tatil olur olmaz evimi memleketim olan Elbistan’daki köyüme taşıdım. Eğer tayinim yapılırsa, evimi yeni yerime köyden götürecektim. Yok­sa, köyümde kalacaktım.

Eylül 1982 sınav dönemi geldi, sınavlar bitti, okullar yeni öğretim yı­lına girdiler, benim tayinden henüz bir haber yoktu. 5 gün rapor alıp izine çevirtip Ankara’nın yolunu tuttum. Milli Eğitim Bakanlığı’na bin bir güçlükle girip ilgili­lerle görüşmemin olanaksız olduğunu görüp, torpille bir yolunu bulup gerek­li yolları takip ederek tayinimin yapılmadığını öğrendim.

1982 Şubat ayında Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam’la görüşmek istemiştim. Bu arada komşu kapının üzerinde “Sıkıyönetim Koordinasyon Daire Başkanı” yazısını okuyunca içeri girip sivil elbiseli paşa ile Gaziantep’teki ve bölgedeki sıkıyönetim uygulamalarını eleştirip attım tuttum. Karne tatiline girmemize rağmen memleketime gidemedim, buraya geldim” dedim. “ Sen yanlış yere gelmişsin” diye beni Milli Eğitim Bakanı’nın Özel Kalem Müdürü’ne götürdü: “Erkut Bey, Hocam yanlış yere gelmiş, öyle şeylerden bahsediyor ki, hiç olacak şey değil” dedi.

“Hayır efendim, yanlış yere gelmedim. Sizinle de görüşmek istiyorum. Başımıza gelenlerden haberiniz yoktur. 12 Eylül öncesinde vatandaşlar arasında nasıl ayrım yapılıyorsa, aynısı şimdi de yapılıyor” dedim.

Erkut Bey de “Hocam, doğru söylüyor. Taşradaki uygulamalar aynen öyledir” dedi. Böylece Erkut Iral Bey’le ahbap olmuştuk, öğle istirahatında oturup sohbet etmiştik.

Bu gidişimde de Erkut Bey’i ziyaret ettim. Tayinlerle ilgili işleri Milli Eğitim Bakanı Müsteşar yardımcılarından Mustafa Turhan Paşa’yla görüşmemi ve bir çözüme bağlamamı tavsiye etti.

Mustafa Turhan Paşa’nın sekreteri Personel Genel Müdürü’yle görüşmeden kabul edemeyeceğini söyledi. Önce Ortaöğretim Başyardımcısı Osman Eken’le görüştüm, onunla sürtüştük.

Sonra bir yolunu bulup Personel Genel Müdürü Yusuf Şahin Bey’le görüştüm. Masasından kalkıp hoş geldin etti, yuvarlak sehpanın yanındaki koltuğa oturttu,  kendisi de oturdu. Hem kendisine hem de bana birer kahve istedi. Yarım saat kadar beni ikna edip Gaziantep’e evimi tekrar götürüp görevime devam etmemi, ekmeğin aslanın ağzında olduğunu, gençliğinde kendisinin de başından buna benzer bir olayın geçtiğini, gurur meselesi etmememi, Bakanın almış olduğu prensip kararı gereği başka bir yere atamamın yapılamayacağını söyledi. İlgisine teşekkür edip oradan ayrıldım.

Müsteşar Yardımcısı Mustafa Turhan Paşa’yla uzun bir uğraş ve zaman kaybından sonra görüşebildim.

Üç kişi Mustafa Turhan Paşa’nın huzuruna alındık. Atatürk’e benzeyen Mustafa Paşa makam koltuğunda sakin sakin oturuyordu. Koltuğunun altı dosya dolu, bir gün önce tayinimle ilgili ağız kavgası ettiğim, Ortaöğretim Başyardımcısı Em. Alb. Osman Eken ayakta beklemekteydi. Askerliğini yeni bitirmiş, Askeri Dikimevi’ne girmek için emrinde çalıştığı paşadan tavsiye kartvizitli sol tarafımdaki bir gençle bana kapının arkasındaki koltuklarda beklememiz söylendi. Orta yaşlı, zayıf, uzun bir öğretmen Paşa’nın masasının sol yanındaki çıplak sandalyeye bir idam mahkumu gibi oturtuldu, meramı soruldu.

Adam, daha önce İzmir Buca Eğitim Enstitüsü’nde öğretmen olarak görev yaparken isteği dışında bir yere sürüldü­ğünü, Danıştay’a başvurduğunu, Danıştay kararıyla tekrar eski görevine iade edildiğini, görevine başlatılması için emir verilmesini istedi.

O zamana kadar sessizce dinlemekte ve bir baba tavrıyla hareket etmekte olan paşanın birden paşalık damarları kabararak gök gürlemesini andıran bir haykırışla ve Sokullu Mehmet Paşa tavrıyla “Efendi, efendi ken­dinize geliniz! Siz kendinizi ne zannediyorsunuz?!. Ben kanun manun tanımam, Danıştay’mış manıştaymış bilmem! Danıştay da ne oluyor? Ananızdan emdiği­niz sütü burnunuzdan getirmezsem bana da yazıklar olsun! Siz komünistleri mahvedeceğim, hepinizi buradan defedeceğim. Defol git!” diye bağırıp çağırdı.

Mustafa Paşa’nın kim olduğunu iyice anlamış oldum ve sıram gelmeden oradan kaçacak yer aradım, ama kaçmam olanaksızdı.

Bu arada yanı başlarında elinde bir dosya ile ayakta durmakta olan Ortaöğretim Başyardımcısı (Em.Alb.) Osman Eken, “Sayın Müsteşarım, biz Danıştay’ın kararına şimdilik  uyalım, dedikoduya fırsat vermeyelim. Eğer Da­nıştay’ın kararına uymazsak bizim ve 12 Eylül’ün aleyhinde basınıyla, ya­yınıyla dedikodu yapılıp kamuoyu  oluşturuyorlar (Sanki kamuoyunu çok da umurlarında). Önce Danıştay’ın kararını uygulayalım, daha sonra, aradan bir ay kadar zaman geçtikten sonra biz yapacağımızı yapalım” dedi.

Mustafa Paşa bunun üzerine önündeki kâğıda bir göz atıp, “Sen şimdilik Buca Eğitim Ens­titüsü’ne git görevine başla, bir ay sonra ben sana ne yapacağımı bilirim. Kendine yer beğen, seni Fizan’a süreceğim, sürüm sürüm süründüreceğim!” de­di ve önündeki kâğıdı imzaladı.

Sıra solumdaki gence geldi, soruldu: “Efendim, askerliğimi kıtamda terzi olarak yaptım. Dikimevi’ne terzi olarak girmek istiyorum. Emrinde çalıştığım paşam size bu kartı yazdı, onu getirdim, yardımlarınızı bekliyorum” dedi.

“Sen Dikimevi’ne git, falana selamımı söyle, alsınlar” dedi.

Genç de gittikten sonra sıra bana gelmişti. Öğretmenin başına gelenleri gördükten ve Osman Eken’e dünkü kafa tutmamı düşününce sözlerime nasıl başlayacağımı bilemez halde idim. Bana bakarak sakin ve babacan tavrıyla “Evet senin derdin nedir?” diye sordu.

Bunun üzerine ben kendimi toparlayarak oturduğum koltuktan “Efendim, ben Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nde askerlik dönüşü 1988′de Fransızca öğretmeni olarak üç yıl çalıştıktan sonra Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emirleri gereği il içi dağıtım yapıldı.

Kendi isteğimin dışında Gaziantep Lisesi’ne Fransızca öğretmeni olarak atamam yapılmışken, sonradan liste üzerinde yapılan tahrifat neticesi Gaziantep Gazi Ortaokulu’na Fransızca öğretmeni olarak görevlendirildim.

Ben, fakülte çıkışlıyım, yönetmelik gereği fakül­te çıkışlılar öncelikle liselerde görevlendirilmeleri gerekirken, yerime gelen iki öğretmen ve listede tahrifat neticesi yerime verilen bayan bir öğret­men hem tahsil bakımından, hem de kıdem bakımından benden geri oldukları halde, üstelik de herhangi bir cezam olmamasına rağmen neden görevlendiril­diğimi bilemiyorum.

Sorduğumda ilgililer ‘Sıkıyönetim’in emirleri gereği’ diyorlar. Derdimi anlatamayınca ben de Gaziantep’te daha fazla kalmamın kendim ve ailem açısından yarar­sız olacağına inandığım ve normal tayin isteme hakkımın da doğmuş olmasından, arkadaşlarımın da ‘Batıya tayin isteme hakkın doğdu, istersen kesinlikle çıkar’ demeleri sonucu batıda, Ege’de dört ili tercih yaptım.

Kredi ve burs almadım, zo­runlu hizmete de dahil değilim. Üstelik, nasıl olsa tayinim batıda bir ‘ile’ mutlaka çıkar diye evimi Gaziantep’ten Elbistan’a köyüme götürdüm. Tayinim nereye çıkarsa oradan da tayinimin çıktığı yere taşınırım diye düşündüm. Şimdiye kadar bekledim, tayinim hakkında herhangi bir bilgi edinemeyince, tekrar Gaziantep’e gitmem onur meselesi olur diye gide­miyorum. Gaziantep’ten buraya tayinimi yaptır­mak için geldim. Bu durumda batıda, sizin de uygun bulacağınız herhangi bir yere atamamın yapılmasını istirham etmek için geldim” dedim.

Bu zamana kadar derin bir sükûnetle beni dinleyen ve beni ümitlen­diren Mustafa Paşa, yine yukarıda bahsettiğim azametli ve haşmetli tav­rını takınarak ve önündeki masanın üzerindeki listelerden birine göz atarak “Çok iyi halt etmişsin. İstesek de böylesini yapmazdın” diye asıl niyetini belirttikten sonra “Efendi, efendi! Ben senin ne olduğunu iyi anladım. Sen komünistsin, sen ve senin gibilerinin 12 Eylül öncesi özlemlerinizi kur­sağınızda koyup ananızdan emdiğiniz sütü burnunuzdan getireceğiz!” diye uzun bir nutuk attıktan sonra devamla “Sen Mustafa Uçkan Bey’e gidip ‘Siz beni nasıl süründürüyordunuz, şimdi ben sizin ananızı belledim mi?’ diye öğüneceksin. Ben sana bu fırsatı vermeyeceğim” diye naralarken aynı zaman da masayı yumrukluyordu.

Bunun üzerine ben savunmaya geçtim. Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı’nda Tuğg. Mustafa Özyanar ve Tuğg. İlhan Hakman paşaların emrinde başarılı, sevilen ve güvenilen bir yedek subay olarak çalıştığımı, teskere bırakmamın teklif edildiğini, gerekiyorsa onlardan sorabileceğini, öğretmen olabilmek için nasıl soruşturmalar geçirdiğimizi, trafik ehliyeti almak için hangi tezgâh­lardan geçtiğimi, Gaziantep İl Milli Eğitim Müdürü Mustafa Uçkan Bey’in saygıdeğer bir hemşerim ve amirim olduğunu, aramızda da düşündüğü gibi herhangi bir sürtüşme olmadığını anlatarak iyi bir vatandaş olduğumu, kendisinin düşündüğü­nün tersi olduğumu, her zaman bir öğretmenin yakasının devletin elinde ol­duğunu, eğer bir suçum varsa neden belgelenmediğini söyleyip durdum.

“Sen düşündüğüm gibi olmayabilirsin ama arkadaşların seni kullanıp tayin is­tetmişler, evini taşıtmışlar, seni buralara kadar kandırıp göndermişler” diye kıvırdı.

Bunun üzerine ben de bütün cesaretimi toplayıp -neye mal olursa olsun- açtım ağzımı, yumdum gözümü, verdim veriştirdim:

“Karşımda şu anda önüne geleni komünistlikle ve vatan hainliğiyle suçlayan bir Mc Carty görüyorum. O da zavallı, günahsız insanları elektrikli sandalyeye oturtmak ve yaptığı hizmetlerin karşılığı olarak yukarılara tırmanmak için sizin yaptığınız gibi davranmıştır.

12 Eylül’ü getirdiniz de neyi hal­lettiniz? Suçlu suçsuz ayırmadan bir takım insanları mahvederken, diğer bir takımı da rahat ettiriyorsunuz. Buna hiç kimsenin hakkı yoktur!

Mademki öy­le, sizi de 12 Eylül uygulamalarını da protesto ediyor ve istifamı veriyo­rum. Siz rahat edin. Bu şekildeki davrandığınız ve gerçekleri görmeme­ye çalıştığınız müddetçe hiçbir yere varamaz ve pişman olursunuz!” diye sesimi yükselttim ve ayaklarımı açarak ceketimin düğmelerini çözdüm. Gardımı aldım. Artık her şeye hazırdım.

Yine gök gürlemesini andıran sesiyle bağırıp çağırmaya, masayı yumruklamaya başladı. Daha sonra yerinden hızla kalkarak üstüme doğru yürümeye başladı. Ben artık küçük kıyametin koptuğu endişesiyle -neye mal olursa olsun- yapacağı her kaba hareketin cevabını fazlasıyla vermeye kendimi hazırlamıştım ki, her ne olduysa, sağ yanımda açık bulunan kapının orta yerinde beklemeye ve yumuşamaya başladı.

Ben hâlâ ye­rimde aynı vaziyette oturuyordum.Yumuşadığını görerek son bir defa daha sesimi yumuşatarak “Efendim, bütün söyleyecekleriniz bitti mi, benim tayinimi yapamayacak mısı­nız?” diye sordum.

“Daha ne bekliyorsun? Tayinini yapar­dım ama, yapmıyorum. En iyisi sen kendin istifanı ver, yoksa senin için iyi olmaz” diye söylendi.

Bunun üzerine ben de “Tamam, artık bu meslekte daha fazla kalmanın bu şartlarda zaten anlamı yok! Gidiyorum, müsaade edin de dışarı çıkayım!” dedim.

“Daha ne bekliyorsun? Sana kahve ısmarla­mamı mı bekliyorsun?” diye yanıtladı.

“Benim böyle bir iltifata ihtiyacım yoktur, onu siz aşağılık duygusuna kapılmış olanlara ısmarlayın da ‘falan müsteşar yardımcısı bana kahve ısmarladı’ diye öğünsün. İstifamı vereceğim. Benden öncekiler gibi ben de bir takım ‘ailevî sebepler’ ileri sürmek zorunda kalacağım. Ama bu ‘ailevî sebepler’ aslında sizleri ve yönetiminizi protes­to etmektir. Bunu iyice biliniz!” diye yüksek sesle protestomu yapıp gider­ken, “Benim canımı sıkma, defol git! Hepinizin hesabını göreceğiz!..” diye bağırıyordu.

Aynı gün şimdi rahmetli olan bir emekli hakim ve eski CHP Yönetim Kuru­lu üyesiyle görüşüp bu konuda bir basın toplantısı yapmak istediğimi söy­ledim. Benim bu başıma gelenlerin her gün binlerce örneği olduğunu söyleyip başıma daha fazla kötülüklerin gelmemesi için beni teselli etti ve engelle­di.

Aynı günün akşamı Gaziantep’e otobüsle hareket edip ertesi gün, yani 11 Ekim 1982 günü birkaç cümlelik -sanki hiçbir şey olmamış ve asıl sebep oymuş gibi “ailevî sebepler” ileri sürerek istifa dilekçemi Gaziantep Ga­zi Ortaokulu Müdürlüğü’ne sunarak, neticeyi bile beklemeye gerek görmeden çekip memleketime gittim.

Geçimimi sağlamak için en ufak bir hazırlığım olmadığı için bir eşim ve üç çocuğumla birlikte 15 Mayıs 1986′ya kadar bir yandan açlık ve işsiz­likle uğraşırken, bunlardan da bin beteri yüzyılların birikimiyle cehalet­lerinin ve uzun süredir devam eden “Sıkıyönetim”in verdiği bezginliğin in­tikamını köylüler adeta benden ve okumuş aydınlardan çıkarıyorlardı.

Tüm kırsal alan yaşamlarında olduğu gibi, benim köyümde de bir ineği, bir buzağısı fazla olan diğerlerinden akıllı ve zeki sayılırdı. Hele de nü­fuz gücü fazla ve yaşı da biraz büyük ise çevrenin en saygın kişisi o’dur. Öyleleriyle dalaşmak tehlikelerin en büyüklerindendir. Hitler ve Franco bi­le -belâ bakımından- onların eline su dökemez. Mesleğime dönünceye kadar o köylülerin ellerinden neler çekmedim, neler!..

Kendilerini “Sıkıyönetim”in zorbalarından kurtarmak isteyen beni ileri sürer, kızına-karısına söz geçiremeyen beni düşman görür. Karakolda dayak­tan kurtulmak isteyen beni rejim düşmanı gösterir, beni bir arkadaşım ziyarete gelse, herkes “Gene ne karıştırıyorlar?” diye kuşkulanır, mirasta­ki payını isteyeni benim öğrettiğim ileri sürülür, o kötü şartlarda nasıl yaşadığımın hesabı yapılır, bu kadar kötü şartlarda yaşayan bir insanın hâ­lâ nasıl pes etmediğine şaşılır, dedikodusu yapılır, halâ nasıl oluyor da köyün güçlülerine kafa tuttuğumun, boyun eğmediğimin, neye, kime güvendiği­min -insanlık gurur ve onurundan haberi olmayanlar tarafından- hesabı yapı­lır, okumuş öğretmen olmuş, fakülte bitirmiş bir adamın oralarda ne işinin olduğu, kadın-erkek ayrımı yapmayan, hatta kadın-erkek eşitliğini savunan birinin kendileri için  tehlikeli sayıldığını (Kadınlar insandan sayılmadıkları için yok sayılı­yorlar.), defolup gitmesi gerektiğini düşünürler, bu­nun için türlü çeşitli dolaplar düşünürler.

İşte böyle bir ortamdan kurtulmak için neler çekmedim ki, yaşamayanlar bilemez. Bütün bunları Sayın Marmaris Konuğu’na borçluyum.

Sayın Kenan Evren “Referandum seçim midir?” başlıklı 11.02.1992 tarihli Milliyet gazetesindeki Açık Pencere köşenizde yayınlanan emekli Kurmay Al­bay Abdülbaki Cebeci’nin eleştirilerine; yine aynı köşede yayınlanan 13.02.1992 tarihli yanıtında “Anayasa ayrı, Cumhurbaşkanı ayrı oylanmış olsaydı, durumda ne değişiklik olurdu? Onu da kamuoyunun yüksek takdirine bırakıyo­rum” diyor.

Ben Anadolu’nun -hepsi aşağı yukarı birbirinin aynı olan- bir köyünde o yıllar -gitsin de bir daha gelmesin- yaşayan ve 1982 Referandumu’na ka­tılan biri olarak Sayın Kenan Evren’in “Anayasa ayrı, Cumhurbaşkanı ayrı oylanmış olsaydı, durumda ne değişiklik olurdu?” yargısına bütün kalbimle katılıyorum. Gerçekten de hiçbir şey değişmezdi. Hatta yüzlerce sandık yan yana konsaydı, yine her sandıkta Sayın Kanan Evren’in istediği olurdu. O günler halkın nasıl oy kullanacağı Anadolu’nun köylerinde halka öyle öğretildi ve empoze edildi ki, tersini yapmak hem yürek isterdi, hem enayi­likti, hem olanaksızdı, hem de gereksiz yere demokrasiye dönüş ertelenirdi.

Sayın Melih Aşık, sürekli olarak “Sıkıyönetim Görevlileri” gerek benim yaşadığım köylere, gerekse civar köylere devriyeler halinde “Referandum’un nasıl olacağı, hangi neticeyi bekledikleri, aksi olursa yalnız o aksiliği yapanın değil, tüm o yörenin başlarına neler geleceği konusunda halkı, -özellikle o yörenin ileri gelenlerini- toplayıp gerekli emirlerini öğretip empoze edip sözler aldılar.

Ben ve eşim de kendi aramızda bir karara varıp köyün, köylünün, gele­ceğimizin emniyeti ve selâmeti için açık oy kullanmaya karar verdik. Çün­kü biliyorduk ki, tek bir tane bile “Ret” oyu sandıktan çıkmış olsa, bu oyun hesabı bizden sorulacaktı. Zaten oylar sandık görevlileri tarafından zarftan çıkarılıp görüldükten sonra sandığa atılıyordu.

Ben kendi oyumu gizli bölmeye girip önce bir zarfa koyup deneme yapıp gördüm ki, zarf nerdeyse jiletin kâğıdı gibi içindekini belirtiyor. Bu denemeyi yaptıktan sonra “Evet” oyunu zarfa koyup sandık başına geldim. Zar­fın içindeki anlaşılmasın diye zarfı derhal sandığın yarığından içeri so­karak parmaklarımla tutup, herkesi meraklandırmak istedim.

Orada bulunan köylü görevliler atmadan önce bakmak istediklerini, kendilerine öyle emir verildiğini söyleyerek müdahale etmek istediler.

Ben gerek görevlileri, ge­rekse, etrafı şöyle bir süzdükten sonra şu nutuğu çektim: “Sayın görevliler, değerli köylülerim, şu anda hepiniz benim “Ret” oyu verdiğime eminsiniz, çünkü gerçek niyetimin öyle olduğunu beni tanıyan hepiniz iyi bilirsiniz. Nerde o yürek bende! Ben de sizin gibi bir insanım, benim de sizler gibi duy­gularım vardır. Ben de korkarım, üzülürüm, sevinirim. Benim de sizin gibi canım vardır, ailem vardır, çocuklarım vardır, geleceğim vardır, sevdikle­rim vardır…

Benim yüzümden, kimsenin zarar görmesini istemem. Hepinizin İyiliği benim de iyiliğimdir. Korkmayın sandığımız namusunu koruyacaktır. Zaten tersini yapmam hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. İnşallah tüm Türkiye’­de, esir alınmış güzel ülkemde herkes istisnasız “Evet” oyu verir. Bunun anlamı da ‘böyle oylamada böyle oy kullanılır’ anlamı taşır.

Korkarım az miktarda “Hayır” oyu çıkar da bunu “Demokrasinin ispatı” olarak kullanır­lar…” ve tekrar zarfı çıkarıp, içindeki oyun rengini de herkese göster­dikten sonra tekrar zarfa koyup sandığa attım.

Daha sonra herkese tekrar dönüp “Bu oyumun irademle hiçbir ilgisi yoktur, korkumdan ve korkunuzdan verdiğim bu oyumu en kısa zamanda başka bir oylama ile tekrar alacağım” deyip uzaklaştım. Ama bütün bunlara rağmen ne yazık ki  bazı kendini bil­mezler (!)cesaret gösterisi yaparak gizlice verdikleri “RET” oylarıyla kut­sal sandığımızın namusunu kirlettiler.

Günlerce bu namussuzlukları(!) kim­lerin yaptığı konusu tartışılıp durdu. Kimileri benim de “RET” verdiğimi orda burada söylediler, durdular. Daha sonra ben de neredeyse inanacaktım.

… Ve nihayet geldi 1987 REFERANDUMU.. Kendime ve etrafıma vermiş ol­duğum söz üzerine tüm içtenliğimle, sevinerek sandık başına gidip Sayın Kenan Evren’in çok öğündüğü, asla deldirtmek istemediği, halkın özgür(!) iradesiyle kabul ettiği 1982 Anayasası’ndaki Geçici Maddelere göre ve aynı zamanda Sayın Kenan Evren’in inancına göre ebediyen, bir daha çıkmamak üzere kuyuya attığı yasaklı siyasîlerin -demokratik inançlarımın gereği- kendi öz irademle “EVET” oyu kullanarak, 1982 REFERANDUMU’nda korkumdan verdiğim “EVET” oyunu “RET” etmiş oldum. İnşallah günü gelirse, geri kalan insan haklarına ve hukukun Üstünlüğüne aykırı olanları da “RET” etmeye öm­rüm yeter.

İşte Sayın Kenan Evren’in çok öğündüğü, bizzat kendisinin zamanında delik deşik olan 1982 Anayasası’na oy vermemin veya vermemizin öyküsü… Kendisinin bu Anayasa ile birlikte oylanıp seçilmesi gerçek tarih sayfa­larında (Resmî Tarih dışında) bir gün anılırsa, o döneme “DEMOKRASİ” ye­rine “ZOROKRASİ DÖNEMİ” denilecektir. Seçme ve seçilme olayına da bir uy­gun ad bulunur herhalde…

Sayın Aşık, korkumdan verdiğim oyumla kabul edilen anayasal düzende yi­ne ben ve benim gibiler sürüm sürüm sürünüyoruz. Sayın Kenan Evren ne kadar öğünse az gelir.

“ZOROKRASİ DÖNEMİ”nde bir takım ZOROKRATLARIN baskı ve uygulamaları neticesi ben ve benim gibilerin “AİLEVî SEBEPLER” ileri sürerek uğramış olduğumuz -istifalar- zararlarımızı, nasıl telâfi ettirebiliriz? Haklarımızı gasbetenlere karşı ne yapabiliriz?

Bir daha kimsenin kimseye -şöyle veya böyle- yaptığı yanına kâr kalmasın ki, bundan öncekiler de bundan sonrakiler de hadlerini bilsinler. Demokratik düzenlerde -eğer devlet varsa- bu konuda bir araştırma yapar, haksıza cezasını, haklıya (mağdura) da hakkını iade eder.

Bu konuda halkın en büyük yardımcısı gerçek basındır. Sizlere güve­niyor ve bize ışık olmanızı, sesimizi duyurmanızı, yol göstermenizi bekli­yoruz.

Bazen gazetemiz Milliyet’e yazılar gönderiyoruz. Gönderdiğimiz ya­zıların aynen yayınlanması diye bir kompleksimiz yoktur. Dertlenilen ve is­tenilen konularda önemli olan seslerin duyurulmasıdır. İsteğimiz okur mek­tuplarının değerlendirilmesi, tarihi belge olabileceklerin arşivlenmesi, ilgililere etkili bir şekilde duyurulmasıdır.

Bazı köşe yazarları bazı köşeleri babalarının çiftliği gibi kullanmak­tadırlar. Ancak işlerine gelenleri yazmaktadırlar. Okur ve kamuoyu ne is­tiyor, ne bekliyor onları ilgilendirmiyor.

Gerçekleri yazmaktan ve dile ge­tirmekten çekinen tatlı su balıkları vardır. Onlar kendilerini çok iyi bi­lirler. En azından benim gözümde kendiniz öylelerinden olmadığınız için öğünebilirsiniz. Sık sık fincancı beygirlerini ürkütüyorsunuz. Yer yer ku­laklarınız çekiliyor. Bu sizin gazeteci olmanızın, gerçek bir aydın olma­nızın cilveleridir. Korkmayın, doğru yolda olduğunuzu sizi çekemeyenler de biliyorlardır. Halk düşmanlarının “aferin”lerine ihtiyacınız yoktur.

Sayın Aşık, “Ekonomi” sayfası yazarlarından Necati Doğru’ya ve araştırma yazılarından dolayı Sayın Nail Güreli’ye de değerli yazıları için te­şekkür ve tebriklerimi bildiririm. Tüm yazarlarınızı yıllardır büyük bir beğeniyle okuyor ve gazetemiz Milliyet’i okumadığım günümü yok sayıyorum.

Acaba Sayın Nail Güreli’nin 12 Eylül zorba döneminde “Ailevî sebepler” ileri sürülerek veya başka türlü istifa edenler ve görevinden atılanlar hak­kında bir araştırma yazısı hazırlaması ve yayınlaması gazetenizce mümkün müdür? Şöyle veya böyle, 12 Eylülcüler tarafından süründürülenlerin sesle­ri duyurulursa çok hayırlı bir iş olur.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bugün de 12 Eylül uygulamaları örtülü bir şekilde devam etmektedir.

Bir kölelik yasası olan 657 Sayılı Devlet Memurları Yasası yüzünden onurumu korumam hayli zorlaşmıştır. 12 Eylülcülerin yeniden düzenlemesiyle bir kışla yasası, bir kölelik yasası olan 657 Sayılı Devlet Memurları Ka­nunu ne zaman çağdaş hale getirilecektir?

Kötü yöneticilerin, art niyetli amirlerin elinde düşman bellediklerini mahvetmek için birebirdir. İlgili yasa, kendisine bağlı olanları Almanların üç maymununa benzetiyor.

Ben, özellikle laiklik konuşanda, Atatürk İlke ve Devrimleri’nin yılmaz bir savunucuyum.  Kesinlikle bu konuda ödün vermememden dolayı görevli bulunduğum okullarda, milli eğitim müdürlüklerinde sürekli olarak eleştirilmekte ve cezalandırılmaktayım. Arkamda beni savunan ve koruyan hiçbir güç göremiyo­rum.

Devlet ümmetçi, kafatasçı ve Atatürk düşmanlarını göremiyor mu? Ata­türkçülüğü, laikliği, demokratik hukuk devletini, çağdaşlığı savunmak suç haline geldi. Koalisyon Hükümeti kurulalı üç ay olmasına rağmen değişen hiç­bir şey yoktur. Herkes yerli yerindedir. Dün olduğu gibi bugün de yönetim şeriatçıların elindedir.

Ramazan geldiğinde, eskiden olduğu gibi, yine okul kantinleri kapatılacaktır, yine tüm öğrenciler oruç tutmaya zorlanacaktır. Tutmayanlarla yine uğraşılacaktır. Laik devlet nerededir? Atatürk ilke ve İnkılapları’nı rehber edinmiş devlet nerededir? Laikliğin savunucusu ve koruyucusu kişi ve kurumlar nerededir?

Sıradan bir kimsenin gördüklerini ne­den Cumhuriyet Savcıları göremiyorlar? Okul müdürlerinin öğretmenleri, öğrencileri, milli eğitim müdürlerinin personelini, kaymakamların memurları peşine takıp cami cami gezmeleri, cumalarda devletin dairelerini tatil et­melerini ben görüyorum da Cumhuriyet Savcıları neden görmüyorlar?

Makam atladığım iddiaları, amirlerimin emirlerine karşı koyduğum iddiaları, devlet memurlarını küçük düşürdüğüm iddiaları, angarya ve meccani çalışmayı reddetmemden dolayı Anayasa’yı ihlal ettiğim iddiaları ile okul müdürleri, milli eğitim müdürü, kaymakam, il milli eğitim müdürlüğü birlikte hareket edip ben ve benim gibileri ezer, yargılar ve ceza üstüne ceza verirlerken gerçek ada­let nerededir?

Saygılarımla…

24.02.1992

Turaç ÖZGÜR

NOT: Bu anılarımı Milliyet gazetesinde Melih Aşık’ın “Açık Pencere”sine göndermiştim. Fincancı beygirlerini ürkütmemek için görmezlikten geldi. Yukarıdaki yazıyı kamu oyuna sunmak için güncelledim.

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SEVGİLİ PAYLAŞIMCILAR!..

Ülkemizde ne yazık ki demokrasi yoktur, zorokrasi bütün şiddetiyle sürmektedir. Devekuşu gibi kafalarımızı kuma sokmanın, üç maymunu oynamanın zamanı çoktan geçti.

Türkiye Cumhuriyeti’nin koskaca eski genelkurmay başkanı bile “Hükümet’i yıkmak için silahlı terör örgütü kurmak”la suçlanıp tutuklanıyorsa, ben kendimi nasıl güvencede hissedeyim? Sen kendini nasıl güvencede hissedeceksin?

Türk Silahlı Kuvvetleri dünyanın en güçlü silahlı güçlerinden biridir. Onun tepesindeki Genelkurmay Başkanı da en güçlü kişidir. Bu muazzam gücü elinde bulunduran kişinin kıytırık bir terör örgütü kurmasının mantığı var mıdır?

Elindeki ve emrindeki muazzam resmi gücü kullanarak hükümet yıkmaya kalkmamış da, silahlı bir kıytırık terör örgütü kurup hükümet yıkmaya çalıştı diye emekliliğinden 2 yıl sonra suçlanıyor ve tutuklanıyor. Bu, bizim aklımızla, mantığımızla alay etmek değil de nedir?

Susmayan ve susturulamayan basın böyle günlerde gücünü göstermiyor, düzene yalakalık yapıyorsa, görev bize düşüyor demektir.

Güncel konularda herkes yazı yazacak diye bir koşul olmadığı gibi o konuda bilgi, beceri ve birikimi de olmayabilir. Bu, doğaldır. Ama yazmıyor, yazamıyorsa, nezaket gösterip yazılanları olanakları elverdiğince okumalı, okuduğu yazılarla ilgili olumlu ya da olumsuz görüşler yapmalı, paylaşmaya değer bulduklarını da başkalarıyla paylaşmalıdır. Bu da bir hizmettir.

Bazı kişiler de yazılanları okumak, onlarla ilgili yorumlar yapmak ve paylaşmak şurada dursun, gereksiz şeylerle Facebook sayfalarını dolduruyor.

Fikir, emek ve cesaret ürünü olan birçok yazılar kirlenen sayfalarda kayboluyor, iteleniyor, gözlerden uzaklaştırılıyor.

Facebook sayfalarını -bilerek veya bilmeyerek- gereksiz şeylerle dolduranlar, bu kirli düzeni sürdürmek isteyenlere adeta hizmette bulunuyorlar, onlar adına sabotaj yapıyorlar.

Benim sizlerden ricam şudur: Bunu yapmayın!.. Ülkemizin başı gerçekten beladadır. Bu belayı tüm yurtseverler birlikte defetmeliyiz. Ülkemize insan haklarının, hukukun uygulandığı gerçek demokrasiyi getirmek ve laik cumhuriyeti yaşatmak hepimizin görevidir. Aksi halde kimsenin ileride sızlanmasının, kafasını yumruklamasının faydası yoktur.

Bağımsızlığımızı, onurumuzu, üzerinde yaşadığımız ülkemizi, laik cumhuriyetimizi bize kazandıran Mustafa Kemal’e dil uzatmak, hakaret etmek, dalgasını geçmek moda oldu, prim yapıyor, yükselmek ve yağlı kemik elde etmek için kullanılıyor. Böylelerine isimlerini de vererek bir “yuh” çekmek bile önemlidir. Bunu asla unutmayın!.. Sevgi ve saygılarımla…

7 Ocak 2012

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KAHRAMANMARAŞ OLAYLARI İLE İLGİLİ BİR ANIM

24 Aralık 1978′de Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nde Fransızca öğretmeni olarak görev yapıyordum. Askerlik dönüşü ikinci atamamdı. Milli Eğitim Bakanlığı “Başvuru dosyanda sabıkasızlık belgesi eksiktir. Bir ay içerisinde dosyanda ilgili belge olmazsa, müracaatın iptal edilecektir” diye bana resmi yazı göndermişti.

O günün koşullarında sabıkasızlık belgesini Elbistan’a gidip elden almam gerekiyordu. Bu arada Maraş Olayları patlak verdi. Hacı Çolak ile Mustafa Yüzbaşıoğlu faşist kurşunlarıyla şehit oldular.

24 Aralık’ta ” Hem şehitlerimizin cenazesine katılırım, hem de oradan Elbistan’a gider sabıkasızlık belgesini alır, Ankara’ya gönderirim” düşüncesiyle Gaziantep’ten Maraş’a otobüsle erkenden hareket ettim. Yanımda beni tanıyan Beyyurtlu bir vatandaş vardı.

Yol boyunca şoförümüz ağzından salyalar saça saça serbestçe konuşuyor, adeta yolcuları tahrik ediyordu. Kimse kimseyi tanımadığı için şoförü ne destekliyor, ne de köstekliyordu. Yol boyunca karşılaştığımız bazı araçları durdurup ne olup bittiğini soruyordu. Onlar da felaket haberleri veriyordu.

Nihayet, Maraş’a 10 km kala bir şantiyeye arabayı çekip, “Arkadaşlar!.. Herkes başının çaresine baksın!.. Ben Maraş’a gidemem, ölmeye niyetim yok!.. Akşama kadar burada beklerim, sonra da şu köylerden birine gider, orada bir arkadaşımda kalırım!..” dedi.

Maraş’tan Gaziantep’e sürekli yaralı taşıyan otomobiller son sürat gidiyorlardı. Diğer araçlar da adeta kaçıyorlardı. Maraş’ın üzerinde dumanlar tütüyor, sürekli patlama ve silah sesleri geliyordu.

Çok zor durumdaydım.Allah’tan ki, kimin kimi öldürdüğü, kimin mağlup kimin galip olduğu belli değildi. Herkes birbirini tanımadığı için birbirlerine ters gelecek sözleri söylemekten adeta çekiniyordu. Benim endişem: Yolcular arasında bir sürtüşme olursa, herkes birbirlerini teşhis eder, Beyyurtlu beni ele verir korkusu idi.

Bir an önce oradan kurtulmak için şoföre, “Arkadaş, sen kaptansın!.. Ya bizi Maraş’a götüreceksin, ya da tekrar Gaziantep’e!.. Sen diyorsun ki, ‘Ben akşama kadar burada beklerim, sonra bir arkadaşımın evine giderim.’ Peki,biz ne olacağız?!.”

Şoför, “Ben Maraş’a asla gitmem!.. Bunu unutun!..” dedi. Sonra yolcuları etrafıma topladım, şoförün bizi Gaziantep’e götürmesi için ikna ettim. Hepimiz sevinerek otobüse dolduk, yerlerimizi aldık.

Birkaç km yol almıştık ki, Gaziantep istikametinden gelen bir kamyon önümüzü kesti. Bizim şoföre “Arkadaş, sakın gitmeyin, tekrar dönün!.. Terrolar yolu kesmişler, askerlerin gücü yetmiyor, geleni gideni durdurup dövüyorlar!..” dedi.

Bizim şoför, bunu duyar da hiç dönmez mi?

Tekrar aynı şantiyeye gelip girdi. Bizimle muhatap olmamak için de ovadaki köylere doğru çekip gitti. Biz kendi kaderimizle başbaşa kaldık.

Maraş’tan Gaziantep’e yaralı taşıyan araç sayısında hem artış oldu, hem de adeta kaçıyorlardı, önüne çıktığımız hiçbir araç durmuyordu. Maraş’tan Gaziantep istikametine giden her aracı durdurmaya çalışıyorduk. Bunun için bazen her tehlikeyi göze alıp yolun içine kadar giriyorduk. Ama sonra araçların altında kalmamak için tekrar kenara kaçıyorduk. Birkaç saatimiz böyle geçti. Bu, asırlar geçmiş kadar geldi bana. Her geçen dakikanın benim için ölüm demek olduğunun biliNcindeydim. Ömrüm boyunca bunu unutamam.

Nihayet, üzeri kapalı bir kamyon yalvarma işaretlerimize uyup korka korka durdu.

Bizi de Gaziantep’e götürmesi için yalvardık, ikna ettik.

Kamyonun üzeri branda ile kapalıydı, sadece arkası açıktı, içerisi çok berbattı, çimento artıkları ile doluydu, üzerine oturacağımız hiçbir şey yoktu. Buna rağmen o anda dünyanın en lüks aracı bile eline su dökemezdi.

Kamyonun kasasında düşmemek için birbirimize tutunarak çömeldik. Çömelemeyenler zorunlu olarak oturdular. Yol kenarında Kürt ve Alevi köyü Terolar’a geldiğimizde eli silahlı kalabalık, şoförü pataklamaya başladılar. Ben arka kapağın sırtından kafamı dışardan göremeyecekleri şekilde ayarlayarak bağırıp çağıran, küfürler eden kalabalığa yan yan baktım. Herkesin elinde uzun menzilli, kısa menzilli her tür silah vardı. Patlayıcı silah olmayanlarda da balta, nacak, orak, dirgen, kama, sopa vs vardı.
10 kadar jandarma kalabalığı zapt edemiyor, onları ikna edip taşkınlıkları engellemek için yalvarmaktan başka bir şey yapamıyorlardı.

Kamyonun içindekiler tam siper yattılar. Ağlayan mı dersin, sızlayan mı, Allah’a, Peygambere, velilere, nebilere yakaran mı dersin… Kalabalık kamyonun arkasına, bize doğru iyice yaklaştı, içine bakacaklardı. Tam bu sırada Gaziantep Şehit Şahin Lisesi Orta 2′de Türkçe derslerine girdiğim bir öğrencimi bir elinde sopa, bir elinde de bir kama aralarında gördüm.

Kurtuluşumuz ona bağlıydı. Onun beni tanımasından cesaret alarak birden ayağa kalktım: “Arkadaşlar, ben de Aleviyim, Elbistan’ın Küçük Yapalak köyündenim. Şu çocuk da benim öğrencimdir. İsterseniz ondan sorun.” dedim.

Çocuğun gözüne bakıp “Doğru mu söylüyor?” dediler. O da “Doğru söylüyor, benim hocamdır, Alevidir” dedi.

Paçayı kurtarmıştık. Şimdi sıra diğerlerini kurtarmaya geldi. “Hacı Çolak benim akrabamdır. Onun cenazesine gidiyordum. Maraş’a az bir mesafe kala bir şantiyeye girdik. Bizi götüren şoför karıştırıcı, şerefsiz bir faşisttir. Onu elinize geçirirseniz ne yaparsanız yapın! Ama şoförümüze lütfen dokunmayın, o insanın yüzünden kurtulduk. Diğer yolcular da zavallı insanlardır. Lütfen onlara zarar vermeyin!.. Onların hiçbir suçu yoktur!.. Bunlara zarar verirseniz, faşistlerden ne farkınız kalır!..” dedim.

Bizi bıraktılar. Yolumuza devam ettik. Bana dua eden edene: “Allah tuttuğunu altın etsin!.. Allah senden razı olsun!.. Allah seni çoluğuna çocuğuna bağışlasın!..”

Allah da o duaları gayle almamış olmalı ki, başım hiçbir zaman belalardan kurtulamadı, elimin tuttuğunun altın olması şurada dursun, elimdekini avucumdakini de kaybettim.

Neyse, “Şimdi ben bunları kurtardım ama Karabıyıklı’dan geçerken, onlar da yolu kestilerse, bunların beni ele vermeyeceğini nereden bileyim?” diye kara kara düşünmeye başladım.

Geldik Narlı’ya… Kendimi riske atmamak için “Şoför bey, şöför bey!.. Ben burada ineceğim! Dur!..” diye çağırdım. Şoför durdu, ben inerken duacılarım hâlâ bana dualar ediyordu.

Kamyondan iner inmez yol kenarında durup Gaziantep’e giden bir araba aradım. Önümde bir otomobil durdu, birileri indiler, birileri bindiler… Beni de almalarını rica ettim. Beni de aralarına aldılar.

İnanılmayacak bir tesadüf, onlar da Mustafa Yüzbaşıoğlu’nun akrabalarıymış. Cenazesine katılmak için Maraş’a gitmeye çalışmışlar ama onlar da canlarını zor kurtarıp kaçmışlar. Sohbet ede ede Gaziantep’e geldik.

Doğru TÖB-DER’e gittim. Arkadaşlar etrafımı sardılar. Ben heyecanlı heyecanlı başımdan geçenleri, gördüklerimi, duyduklarımı, yaşadıklarımı anlattım.

Sağ tarafımda bizim köylü Dursun Emmi’nin oğlu, Düztepe İlkokulu’nda öğretmen Velibey vardı. Ben hızımı alamayıp: “Cami vergi veren herkesindir!.. Şerefsizler!.. Siz camiye ibadet etmeye, ruhunuzu temizlemeye gidiyorsunuz!.. Biz de sıkıştığımızda bağırsaklarımızı temizlemeye tuvaletine gidiyoruz!.. Orası bir temizlenme istasyonudur!.. Ne hakkınız var cenazesini orada kaldırmak isteyenleri engellemeye!” diye naraladım.

İleri gitmeyeyim diye Velibey durmadan ayağımı tepikliyordu. Velibey’e ters ters bakıp “Ne durmadan ayağımı tepikliyorsun yahu!.. Bırak da içimi boşaltayım!” dedim.

Velibey, sonraki günler bana her seferinde sitem edip “Eşkosun sana, bir daha seninle bir yere gitmem” der dururdu.

Bir gün sonra Gaziantep’in Kurtuluşu kutlanıyordu. Valiliğe gidip Başsavcı ile makamında görüştüm: “Efendim, Milli Eğitim Bakanlığı benden iyi hal belgesi istiyor. Ben Maraş’a gidip akrabam Hacı Çolak’ın cenazesine katılacaktım. Sonra da Elbistan’a gidip istediğim belgeyi alacaktım. Durum böyle böyle oldu… Zor durumdayım. Eğer ilgili belgeyi temin edemezsem, dosyamı işlemden kaldıracaklarmış. Ne yapmam gerekiyor?” dedim.

Savcı baba bir insana benziyordu, beni anladı, bir yer gösterdi, önüme de bir kağıtla kalem koydu. Kendisinin dikte ettiği bir dilekçe yazdım. Kalem’e götürüp kaydettirdi ve Elbistan’a telefon etmiş de yanıt almış gibi istediğim bir belgeyi daktilo ettirip bana verdi. “Tamam Hocam,bunu Milli Eğitim Bakanlığı’na gönder” dedi. Teşekkür edip oradan ayrıldım.

Ben işim bitinceye kadar oradaydım. Makamı hakim ve savcılarla doluydu. Herkesin yüzü asık ve sinirliydi. Başsavcı arkadaşlarına “Vali Bey, “Yanı başımızda kan gövdeyi götürürken, kardeş kardeşi boğazlarken, bizim burada ‘Kurtuluş Günü’ yapmamız doğru değildir, iptal edelim, dedim. Vali Bey, ‘O başka, bu başka… Kurtuluş Törenleri yapılacaktır’ dedi. Böyle rezalet olmaz, kardeşim!..” dedi. O zamanki Gaziantep Valisi A. Cezmi Kartay’dı.

1980-1981 Eğitim Öğretim Yılı’nda Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nde ben ve benim gibi yürekli, sözümden çıkmayan bayan bir arkadaşımız Disiplin Kurulu üyesiydik. Her hafta valiliğin göndermiş olduğu öğrenci listesinin durumunu görüşürdük. Valilik “ Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emirleri gereği ekteki listede adı geçen öğrencileri yargılayıp Disiplin Kurulu Kararı’yla okuldan atın” diye yazılar gelirdi. Gaziantep Valisi Fikret Koçak’tı.

Kahramanmaraş, Pazarcık, Öksüzlü köyünden Alevi olan müdürümüz Hasan Şen yüreksiz, yalaka ve silik bir kişiliğe sahipti: “Arkadaşlar, Sıkıyönetim Komutanlığının, Valiliğin emirlerini yerine getirmek zorundayız. Eğer, aksini yaparsak, başımız belaya girer” diye tavır koyardı.

Ben her seferinde “Sıkıyönetim Komutanlığı veya Valilik bizi kullanmasın, atıyorsa kendileri atsınlar, eğer bunların kılına dokunursan, öğrencilere söylerim, seni yok ederler” derdim ve bu şekilde hiçbir öğrenciyi harcatmadım.

Eğer biz de müdür gibi korksaydık Şehit Şahin Lisesi’nde atıla atıla öğrenci kalmazdı. Müdür benden o kadar illallah etti ki, bir yıl sonra ben Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emirleri gereği soluğu Gaziantep Gazi Ortaokulu’nda aldım. 1982’de de istifa edip Elbistan’a köyüme gittim.

24.12.2011
Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BENİ İNANÇLAR DEĞİL, FELSEFELERİ İLGİLENDİRİR

Beni inançların felsefeleri ilgilendirir: Dil, din, mezhep, ırk, renk, ulus, cins ayrımı yapmıyorsa, o inanca saygı gösterir, orada kendimi güven içinde görürüm. Aksi halde o inançtan gelecek tehlikelere karşı uyanık olmak zorunda kalır, o ortamda yaşamak istemem.

Alevi bir ana ve babadan geldiğim için değil, sosyalist ve ateist bir insan olduğum için Aleviliğin felsefesini kendime daha yakın buluyorum.

Türkiye’de Sünnilik yerine Alevilik yaygın olsaydı, kurtla kuzu yan yana yaşar, kimse kimseyi yakmaz veya yakmayı aklının ucundan bile geçirmezdi. Hazine’den otlanan din adamları, dinden otlanan siyaset adamları olmazdı.

Ulusal gelirden din adamları değil, bilim insanları, kültür insanları yararlanır, Türkiye de daha çağdaş ve modern olurdu.

Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BEN HEM İNSANIM, HEM DE LAİKİM

Bir devlet büyüğümüz (!) “İnsan laik olmaz, devlet laik olur. Ben laik değilim” buyuruyor.
Ben bir devlet değilim ama laik bir insanım. Laik insan demek, bu dünyayı dinsel kurallarla değil, bu dünyanın kurallarıyla yaşayan insan demektir.
Laiklik; aklın, mantığın, bilimin, felsefenin egemenliğidir. Dinsel kurallarla yaşayan insan çağdışı, ilkel insandır.
Türkiye Cumhuriyeti Atatürk İlkeleri’ne bağlı, laik, çağdaş, sosyal bir hukuk devletidir. Bunu yok saymaya ve değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez!..
16.09.2011
Turaç ÖZGÜR

Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİR GAZİANTEP İMAM HATİP LİSESİ ANIM

Yıl 1981, Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nde Fransızca öğretmeniyim. Gaziantep İmam Hatip Lisesi’nde bir bayan öğretmenle, İslahiye Lisesi’nde iki erkek öğretmenin de rehber öğretmeniyim.

Sene sonuna doğru birlikte çalıştığım bir bayan resim öğretmeni, bir erkek müzik öğretmeni ile rehberliklerini yaptığımız öğretmenleri ziyaret edip, rehberlik yapmak için Gaziantep İmam Hatip Lisesi’ne gittik.

Okulun müdürünü makamında ziyaret ettik. Komünistlerle ve bayanlarla tokalaşınca abdesti bozulan müdür, yüzümüze bile bakmadan müdür muavini ile görüşmemizi söyledi, makamını terk etti. Bir “hoş geldiniz” bile dememesine içerledik.

İlgili müdür yardımcısı ile görüştük. O, bizi adam gibi karşıladı, tek tek tokalaşıp hoş geldin etti. Teneffüs arasında rehberliğini yaptığımız öğretmenleri çağırıp bizlerle tanıştırdı, derslerine girip rehberlik yapacağımızı söyledi, bize de çay ikram etti. Müdüre gücendiğimizi dile getirdim. Hoş görmemizi söyledi.

Rehberliğini yaptığım öğretmenle birkaç lise sınıflarında, birkaç da ortaokul sınıflarında Fransızca derslerine girdim. Bayan öğretmen çağdaş, modern bir hanımefendiydi ama ne de olsa rehberi olduğum için biraz sıkılıyordu. Ferahlatmak için kız-erkek karışık bir ortaokul 3.sınıfta:

“Hoca Hanım, yeter sizi yorduğum. Konumuzla ilgisi yok ama, eğer çocuklara bir ilahi söyletirsen, memnun olurum” dedim.

Öğretmen hanım, “Hadi çocuklar, hep birlikte bir ilahi okuyun da Hocam dinlesin” der demez erkek öğrenciler adeta isyan edercesine hep birlikte ayağa kalkıp;

“Hayır, kızlar erkeklerin olduğu yerde ilahi okuyamaz!..” dediler.

Başları bağlı kızlar korkularından seslerini bile çıkaramadılar.

Ben “Oturun! Terbiyesiz herifler!.. Ben onların öğretmeniyim, siz de onların arkadaşlarısınız, kendinizi ne zannediyorsunuz!.. Siz söylemeyin, kızlar söylesinler!.. Hadi kızlar!..” dedim.

Erkekler bakışlarıyla beni boğacaklardı. Kızlar tatlı tatlı, coşkuyla bir ilahi söylediler. Kızlara teşekkür ettikten sonra, “Kızlar, kendinizi ezdirmeyin, böyle kendilerini bir şey zannedenlerden de korkmayın” dedim.

Birkaç gün sonra Diyanet İşleri Müdürlüğünde görevli bir hemşehrimi ziyaret ettim. Kaynanası ile bir yakınım Elbistan’dan bir şeyler göndermişti, onu almam gerekiyordu.

Hemşerimle tanıştım, hal hatır ve çay ikramından sonra “Hocam, merkezde falan caminin tuvaleti var, üzerinde de caminin lojmanı var, orada oturuyorum. İstersen git, emanetini bizim evden al ya da yarın gel, burada al” dedi.

Cami merkezde olduğu için bulmam zor olmadı. Caminin tuvaletini ve üzerindeki lojmanı buldum. Zili çaldım, kapı açıldı, merdivenden çıkar çıkmaz iki genç kız çıktı karşıma, gülerek “Aaa!.. Hocam!..” diye ilgilendiler.

Bu arada başı bağlı, köylü kılıklı bir hanım yukarı merdivenden indi. Kendimi tanıttıktan sonra damadının beni gönderdiğini söyledim. Hem kadın, hem de kızlar güldüler.

“O, benim damadım değil, kocamdır” dedi.

Ben de mahcup olup, “Yengeciğim, eşiniz modern giysilidir. Siz de bu giysilerin içinde yaşlı görünüyorsunuz. Benim ne suçum var? Kusura bakma ama suç sizde” dedim.

Yine güldüler.

“Bu güzel kızlar da sizin mi?” dedim.

“Evet” dedi.

İki kız da daha içeride bana bakıyorlardı. “Onlar da mı sizin?” dedim.

“Evet, onlar da benim” dedi.

“Kızlar, siz beni nereden tanıyorsunuz?” dedim.

“Hocam, İmam Hatip Lisesi’nde okuyoruz. Sizi de orada gördük” dediler.

“Hepiniz de İmam Hatip Lisesi’nde mi okuyorsunuz?” dedim.

“Evet, dördümüz de İmam Hatip Lisesi’nde okuyoruz” dediler.

Gülerek “Vallahi yenge siz cenneti garantilemişsiniz; kocan imam, kızların İmam Hatip Lisesi’nde okuyorlar” dedim.

Karşılıklı gülüştük. Kızların hepsi de modern giysili ve görünümlüydü. Öyle kaç-göç de yoktu.

Emanetimi alıp ayrıldım. Yol boyunca kendi kendime: “Yahu ne güzel aile… Adam imam… Benim kim olduğumu biliyor. İlkel bir adam olsa, evine göndermezdi. Kızları da modern, kaç-göç yok. Eşi de biraz modern giyinse, ne güzel olur…”

Atatürk Türkiye’sinde birileri bunları yetersiz buldu. Mutlaka Türkiye’yi Arapların kıçına takmayı, ilkelleştirmeyi kafasına koymuş… Eğitimde “4+4+4” ilkelleştirmenin, Araplaştırmanın, sömürgeleştirmenin ta kendisidir.

06.09.2012

Turaç ÖZGÜR

 

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“4+4+4”ÜN BANA ANIMSATTIKLARI

1966-67 Öğretim Yılı’nda Elbistan Mükrimin Halil Lisesi Fen Bölümü 2’nci sınıfta okuyordum. Çalışkan ve başarılı bir öğrenciydim. Bir sene öncesine kadar okuduğum okulların iftihar listelerinde ben de vardım.

Okulumuzun müdürü Hüsamettin Yinanç Ankara’ya tayin olmuş, yerine de genel bir tuvaleti bile yönetmeye layık olmayan, vakit namazlarını camide kılan tarikatçı Celal Akat müdür olmuştu. Kürtleri ve Alevileri hiç sevmez, her fırsatta onları harcamanın ve başarısız duruma düşürmenin planlarını yapardı ve onları isyana teşvik eder, disiplin suçu işledi diye cezalandırır, harcardı.

Celal Akat müdür olur olmaz harcayacağı birinci hedefi ben olmuştum. Benimle uğraştıkça uğraştı, sonunda sigortalarımı attırdı. Beni “saldırgan ve ruh hastası” diye Elazığ’a gönderecekti, benden de bir dayak yiyince aklı başına geldi. “Elazığ’a gönderecek birini arıyorsan, önce psikopat oğlunu gönder” demiştim. Ama bu arada olan bana oldu: Bir sene öncesine kadar iftihara geçen beni bunalıma soktular,  eşkıya ettiler ve kasten 9 dersten sınıfta koydular.

Hüsamettin Bey de Kürtleri ve Alevileri sevmezdi ama Allah için söylemek gerekirse, yurtsever bir insan olduğu için başarılı olanları korur ve kollardı.

Elbistan’da Kürtlük, Alevilik; Türklük de Sünnilik demekti. Ben Kürt değildim ama Alevi olduğum için Kürt sayılıyordum. Kürtlerle ve Alevilerle uğraşanların ve dalga geçenlerin korkulu rüyaları olmuş, etrafıma topladığım gençlerin lideri olmuştum. Serde gençlik var ya… Kimse gölgeme bile basamıyordu, haddini bilmezlere haddini bildiriyor, efelik yapıyor, kendimi saydırıyordum.

Beni sevmeyenler “Deli Kürt” diyorlardı. Deli de, Kürt de değildim ama herkes “Deli Kürt”ten fena halde korkuyordu. Ben de bu “Deli Kürt”lüğü sonuna kadar kullandım, Alevilerin ve Kürtlerin hatırını saydırdım.

11 Haziran 1967 Pazar günü yazlık bir sinemada Aşık Mahzuni Şerif’in konserinde söylenen Alevi ezgileri ve devrimci söylemler birtakım fincancı katırlarını ürkütmüş olmalı ki, konseri dağıtmaya ve eğlenmeye gidenlerin huzurlarını bozmak yetmemiş, Sünni köylere geceden haberler gönderiliyor. Ertesi günü silahlı, taşlı, sopalı faşist saldırganlar buldukları Alevi’yi linç ediyorlar, saçlarını bıyıklarını kesiyorlar, evlerine ve işyerlerine saldırıyor, yakıyor, yıkıyor, yağma ediyor, Ceyhan’a döküyorlar.

Beni de dört bucak arıyorlar öldürmek için, Allah’tan o gün Sivas’ın Uzunyayla’daydım. Akşam Gürün’de kaldığım otelin radyosunda Elbistan Olayları’nı ajans haberlerinde öğrendim.

Birkaç hafta sonra okuluma gelip tasdiknamemi aldım. Müdüre ve beni kin ve intikam duygularıyla 9 dersten sınıfta koyan öğretmenlere meydan okuyup, oradan arkadaşlarımın ısrarları üzerine ayrıldım.

Artık Elbistan’da okumam olanaksızdı. Gaziantep Lisesi’ne kaydımı aldım, pansiyonuna yazıldım. 15 kadar arkadaşım da benden sonra Elbistan’ı terk edip Gaziantep Lisesi’ne nakillerini aldırdılar. Çoğumuz pansiyonda, diğerleri de evlerde kaldık.

Benim ve tüm arkadaşlarımın velisi de Gaziantep Öğretmen Okulu’nda Müdür Yardımcısı, Gaziantep TÖS Başkanı hemşerimiz rahmetli Hayri Gül’dü. Hayri Bey kısa boyuna karşılık mangal yürekli bir öğretmendi. Öğretmen Okulu öğrencilerinin “Hayri Ağabey”leri, Gaziantep’in komünist deli Hayri’siydi. Bizim de velimiz olunca, önünde dağlar duramazdı.

Gelelim saadete: Dindersleri seçmeli ben ve ekibim de ateist alevi olduğumuz için Dindersini seçmek istemedik.

Arkasını AP’ye dayamış, okulumuzun müdürü küfürbaz, solcu düşmanı birisiydi. Ders yılının ilk haftasında beni makamına çağırıp gözdağı vermek istedi:

- Burada efelik istemem, gözünün yaşına bakmam, seni okuldan da, pansiyondan da atarım!..

- Neden icabetti Hocam, suçum nedir?

- Sen suçunu biliyorsun!.. Kaçaklarla, köçeklerle uğraşamam!… Arkandan ünün geldi!.. Daha önceden bilsem, seni buraya almazdım!.. Hadi defol!..

Sokrana sokrana çıktım.

Tarikatçı Celal Akat telefon edip, “Aman kendine dikkat et, bir kuduz köpek geldi, seni ısırır!” demiş. Onun telefon etmesinin üzerine de beni çağırmış. Şerefsiz herif!.. Bir yılımı yediği yetmiyor, geleceğimle de oynuyor.

Ne gereği vardı? Zaten ben Gaziantep’e geldiğimde bir yıllık kaybımın acısını çıkarmak için kendi kendime söz vermiştim: “Oğlum Turaç!.. Kimsenin tahrikine kapılma, onu bunu korumak sana mı kaldı, bu sene şu horozluğu bırak, tavuk ol, derslerine çalış, sen ülkeni, dünyayı ve insanlığı kurtaracak buluşlar peşinde koş!.. Asıl yiğitlik budur!.. Senin kafan çalışıyor, neden bir Edison, bir Einstein olmayasın!.. Neden uzayın keşfinde imzan olmasın!.. Bırak yiğitliği başkası yapsın!.. Sonunda sen kazançlı çıkarsın!.. İnsanlık senden hizmet bekliyor!.. Bencillik duygularını bırak!.. İnsanlık aç, perişan!.. Onların kurtuluşunda katkın olsun!.. ” Kendi kendime söz verdim ama elin puştları halime bırakır mı?

Pansiyonda kalanların çoğu Urfa Siverekli patavatsız eşkıyalar!.. Ben kafama koymuşum insanlığı kurtarmaya, Sivereklilerin oyuncağı oldum. Oysa, kurtarmaya çalışacağım insanlığın içinde onlar da vardı. Yanlarından geçerken bana laf vururlar, duyacağım şekilde hakaret ederler, ayak dolaştırırlar… Küt yere düşerim 185 yerdeyim. Gülerim, işi şakaya veririm, espriler yapar çeker giderim. Arkamdan küfrederler: “Ula bu ibne memleketinde efeymiş, dayıymış, şuna dayılığı gösterelim, ağzını burnunu bir güzel kıralım, linç edelim!..

Evet,bir sene öncesine kadar dayıydım, efeydim, horozdum. Şimdi vazgeçtim dayılıktan, efelikten, horozluktan, kendi kendime söz verdim, tavuk olacağım, kendimi insanlığın kurtuluşuna adadım, bencil değilim, kendimi düşünmeye hakkım yok, kafamı insanlığın kurtuluşuna adadım, o kurtuluşta siz de payınızı alacaksınız… Gel de Sivereklilere anlat, anlatabilirsen…

Elbistan’da benim sırtımda geçinenler, efelik yapanlar da beni tahrik edip duruyorlar, korkaklıkla suçluyorlar… Ben hiç aldırış etmiyorum. Hani, tavuk olmaya kendi kendime söz verdim ya… Ancak 15 gün dayanabildim. İnsanlığı kurtarırım derken, Siverekli patavatsızlar beni insanlıktan çıkardılar sonunda.

Kaçakçılardan gizlice 2 tane otomatik sustalı bıçak aldım. Birini ceketimin sağ cebine, diğerini de sol cebime koydum. En yakın arkadaşlarıma bile söylemedim. Kendi kendime: “Oğlum Turaç!.. Seni bu ibne yabaniler burada yaşatmazlar. Tavukluk o kadar kolay mı zannediyorsun? Başa gelen çekilir, şu ibnelere hadlerini bildirmenin zamanı geldi!..” dedim.

Bir gün Siverekliler beni “Dayı!.. Gel hele!.. bir konser veriyok!..” diye koğuşlarına çağırdılar. Anladım, bunlar bu gün beni oldubitti ile linç edecekler. “Tamam oğlum Turaç!.. Aradığın fırsat eline geçti!.. Kendini göstermenin tam zamanı!.. Sen kendini bunlardan kurtarmadan insanlığı kurtaramazsın!..” dedim.

İçeri girer girmez başladılar tahriklerine, kimi parmak atıyor, kimi oraya, kimi buraya itiyor, kimi ayak dolaştırıyor, kimi argolu sözler söylüyor… Tahammül edilecek gibi değil… Ama ben gülücüklerle karşılıyorum, şakaya veriyorum. Gayet sakin ve soğukkanlı olarak hareket edip;

- Arkadaşlar!.. Size bir müjdem var!.. Hele beni dinleyin!.. Sınıf geçme ile, notlarla ilgili!.. Yahu hele bir susun da beni dinleyin!.. Susmazsanız vallahi söylemem!..

- Hadi, hadi söyle!.. Sustuk, söyle!.. Ula dayı söyle haydi!.. De söyle, ne söyleyeceksen ibne!.. Bizi ne merakta bırakıyon!..

- Tamam!.. Tamam!.. Hele şöyle hepinizi bir göreyim!.. Benden biraz uzak durun!..

- Ula yeter!.. De söyle ibne dayı sabrımızı taşırma!..

Bu arada ellerimi ceplerime soktum, sustalıların saplarından tuttum, düğmelerine başparmaklarımı koydum. Kapıya bir tekme vurup “küüt” kapatır kapatmaz, ellerimi cebimden çıkarıp sustalı bıçakları açtım. Ondan sonra ağzıma gelen küfürleri savurarak üzerlerine deli danalar gibi saldırdım. Korktular, birbirlerinin arkasına saklanmaya çalıştılar. Benim de amacım korkutmak olduğu için bıçakları ona göre sallıyordum. Nara üstüne nara atıyor, kapağı açılmamış küfürlerin bini bir para… Bağırıp çağırdım. “Yiğit olan çıksın ulan!.. Eşşoğlu eşekler!.. Bundan sonra hepinizin dayısıyım ulan!.. Gölgeme basan olursa yaşatmam!.. Bundan sonra bana ‘Dayı’ diyeceksiniz!.. Saygısızlık yapanı yaşatmam!.. Ben buraya geldiğimde kendi kendime söz vermiştim: Dayılığı, efeliği bırakacağım, tavuk olacağım, derslerime çalışıp geçmişteki kayıplarımı kapatacağım diye. Ama siz kaşındınız!.. Kendinizi ne zannediyorsunuz şerefsizler!.. Tek başıma Elbistan Mükrimin Halil Lisesi’nin sizin yüz katınız hergelesini önüme katar sığır gibi kovalardım. Beni görünce girecek delik ararlardı!.. Siz dayı görmemişsiniz!.. Bundan sonra dayılık nasıl imiş göreceksiniz!.. Var mı ulan itiraz eden!.. Kendine güvenen varsa, çıksın!..

“Tamam dayı, tamam!.. Bundan sonra dayımız sensin!..” dediler. Ondan sonra oldum dayı. Artık herkes bana “dayı” diyor… Arada bir dayılığımı göstermek için naramı patlatıyor, ayılaşıyor, kaşınanı pataklıyorum. Kendini korutmak isteyenler bana yamanmaya, şirin görünmeye çalışıyorlar. Köylü çocukları fıstıklar, bastıklar, sucuklar getirmeye başladılar. Tanımadığım analarından, babalarında selamlar getiriyorlar. Herkes beni çok seviyor…

Maşallah maşallah!.. Korkular yaradı vallahi!.. Kenan Evren de Türk ulusuna kendini böyle sevdirdi, ondan sonra gelen sivil faşistler de kendilerini aynen böyle sevdirdiler… Yazıklar olsun Türk ulusu sana!.. Yazıklar olsun dayılar ve ayılar yaratıp onlardan korkanlara!..

Dayılığa  ve ayılığa soyunanın korkmaya hakkı yoktur. Kendi kendime bir numara daha yapayım diye adımı uyur-gezere çıkardım. Herkese ilan ettim: “Arkadaşlar!.. Ben uyur-gezerim. Arada bir yatağımdan kalkar uyku içinde gezerim. Canımı sıkanı da pataklarım, sakın dokunmayın. Dokunursanız çıldırırım, elimden o zaman kaza çıkar. Sonra kendi yatağıma dönerim.”

Bu uyur-gezerlik iyi numara… Vallahi tuttu: Bazı geceler uyur-gezer numarasıyla yatağımdan kalkar yatakhaneleri dolaşır, canımı sıkan birisi varsa, biraz pataklar, yatağıma dönerim. Sabahleyin anlattıklarında “Yapmayın yahu!.. Allah Allah!.. Hiç hatırlamıyorum yav!..” diye gönüllerini alırım.

Sıra geldi lisenin dayısı olmaya… Onu da kısa süre içinde hallettim. Artık dayıyım, dayı!.. Herkes bana “Dayı” diyor. Bu dayılık da yaradı vallahi, öğretmenler, idare bile hatırımı sayıyor. Arada sırada müdür yan yan bakıyor, ama diş geçiremiyor.

Herkesin dayısı oldum ama arkamdan getirdiklerim, bana arkasını dayayanlar azıttılar. Bazen sabaha kadar gürültüden şamatan yatamayız. Canımı sıkmaya başladılar. Ben de babamın posta havalesi ile göndermiş olduğu ikinci taksiti (600-TL) müdürden zorla alıp pansiyonu terk edip Öğretmen Okulu’nda okuyan halamın oğlu ile arkadaşının evine gittim.

Ben pansiyondan ayrıldıktan birkaç gün sonra lise son sınıfta okuyan, Hüseyin Cevahir adlı arkadaşımı Siverekliler öldüresiye dövüyorlar, bir de dişini kırıyorlar. Beni kaçıran efelerim de seslerini çıkaramamışlar. Bir gün sonra Hüseyin Cevahir yanıma geldi. Yediği dayaktan zor tanıdım. “Ne oldu Hüseyin, bu vaziyetin nedir, bu dişine ne oldu?” dedim. Boynuma sarıldı, ağladı, “Beni Siverekliler dövdüler, dişimi de onlar kırdılar” dedi. Çok üzüldüm, sinirlendim. “Benim şerefsizler ne yaptılar, yanında yer almadılar mı” dedim. “Korkularından sahip çıkmadılar. Siverekliler de ‘Bundan sonra pansiyonun dayısı bizik’ dediler” dedi. O kadar kendimden geçtim ki, hızla pansiyona gidip “Ulan şerefsizler!.. Hüseyin Cevahir’i dövüp dişini kıranlar kimler?!..Çıkın ulan karşıma!.. Hepinizi öldürürüm!.. Ben pansiyondan gittim ama buranın dayısı yine benim!.. Kim bundan sonra dayıyım diye çıkar, benim arkadaşlarımı rahatsız ederse onu öldürürüm!.. Bunu asla unutmayın!..”

Kim çıkar karşıma… Ondan sonra pansiyona daha sık gidip yokluğumu hissettirmedim. Bir yıl sonra Gaziantep bana dar geldi, daha fazla orada şansımı denemek istemedim. Hasan Uçak (Şimdi Elbistan’da avukattır) ile Adana Erkek Lisesi’nde okumayı kararlaştırdık. Şişgo bir müdürü ile görüştüm. Elbistan’dan Gaziantep’e gittiğimizi, bu sene de Adana’da okuyacağımızı söyledim. Müdür:

- Kaçaklarla, köçeklerle, sürgünlerle benim işim yoktur!.. Hadi başka kapıya!..

- Şişgo!.. Sen nasıl müdürsün, sen nasıl eğitimcisin?!. Biz de senin lisene heves değiliz!..

Ver elini Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi… 1968-1969’da Mersin… Allah’tan orada kabul gördük, lisede okuduk, pansiyonda kaldık. Hasan benden birkaç gün önce Mersine duhul etmişti. Sürgün Adanalılarla yerliler arasında sürtüşme varmış. Adanalılar dışarıda gelene sahiplenip güçlerini artırmak, yerlilerle baş etmek istiyorlarmış. Hasan Uçak: “Deli geliyor, siz canınızı sıkmayın. O, gelirse Mersinliler kaçacak yer ararlar” diyor. Bir hafta sonra bir grup Adanalı sürgün ile Hasan beni otobüs terminalinde adeta törenle karşılıyorlar. Lisenin ana kapısında öyle bir alayı vala ile giriş yaptık ki, bir bando eksikti.

Adanalılar, benim yokluğumda beni o kadar şişirmişler ki, gel de kendini gösterme… İkinci gün birini yumruklayıp tek başıma arkama bakmadan çarşıdan gidiyordum. Yumruklayıp yere serdiğim kendini toparlayıp arkamdan yetişiyor. “Kardeş, bakar mısın?” diye bir el omzuma dokundu. Arkama bakar bakmaz çeneme öyle bir yumruk yedim ki, gitti bir diş… Kendimi toparlamama fırsat kalmadan bizi takip edenler beni tuttular, zor zaptettiler. Adanalıların bir kısmı beni lisenin etrafından dolaştırırken, diğerleri de o yumruk atan çocuğa ve arkadaşlarına “Ne yaparsanız yapın, bugün eline ayağına düşün, kendinizi affettirin, yoksa, sizi sabaha çıkarmaz…” diyorlar. Ben Lisenin bahçe kapısından girdiğimde yumrukçuyu süklüm püklüm ayağıma getirdiler, yalvar yakar barıştırdılar. Zaferi kazandık, ikinci gün dayı olduk. Ama dişimi kurtarmak için 15 gün çorba ile idare ettim. Gerisi uzun öykü…

Gelelim Dindersine girmeye… Ben ve arkadaşlarım –seçmeli olduğu için- dindersini seçmeyeceğiz. Okulun müdürü dindersine girmek istemeyeni makamına çağırdı, gittik. Makamında bize bağırdı çağırdı, şöyle yaparım, böyle yaparım diye tehditler savurdu. Hızını alamayıp “Dindersine girmeyenin anasını bellerim!” diye nara atınca, ben de “Sen kendini ne zannediyorsun!?. Ben de senin ananı bellerim!.. Biz de senin ananı belleriz!.. Elinden geleni yapmazsan, senden kötüsü yok!.. Biz dindersine girmiyoruz!” deyip makamı terk ettik.

Doğru.. velimiz Hayri Bey’e gidip durumu anlattık. Hayri Bey önde, 15 kadar deli de arkada müdürün kapısına dayandık. Hayrı Bey”Çocuklar, siz burada bekleyin, bir yere gitmeyin” dedi, içeri girdi. Önce durumu anlamaya çalıştı, sonra da bağırıp çağırmaya, küfretmeye başladı “Ulan!.. Ben de senin ananı bellerim!.. Çocuklarımın tırnağına dokun göreyim seni!” deyip çıktı.

Vay beee!.. Helal olsun bize!.. Helal olsun velimiz Hayri Bey’e!.. Bize de böyle veli yakışır.

O sene gomonostluktan 5 öğrenci atıldı okuldan. Ben de gomonost idim ama kılıma dokunamadı. Arada bir yoklama yapıyordu ama üzerime gelemiyordu.

Dindersini seçmedim ama dinderslerinin de fırsatını vermiyordum. Dindersi öğretmeni abuk subuk şeyler anlattıkça, ben de sorularımla dindersi öğretmenini perişan ediyordum. Dindersi öğretmeni;

- Oğlum, hem dindersini seçmiyorsun, hem de dersimde ne işin var? Bir daha dersime gelme!..

- Ben de “Ben dini bilgilerimi arttırmak için geliyorum. Benim karşı olduğum zorunlu olmasına… Dindersinden sorumlu olmaya itirazım var… Benim de dinler hakkında bilgi öğrenmek hakkımdır. Buna neden engel oluyorsun? Dışarıda tek başıma aylak aylak gezmem daha mı iyi Hocam? Siz benim sorularıma dayanamıyorsunuz, ben de mantığımın kabul etmediği şeylere katlanamıyorum…

Bir daha da dinderslerine girmedim. Herkes beni dinsiz imansız biliyor. Olabilir, ben dinsiz imansızım ama mantıksız, vicdansız, merhametsiz değilim. Dinler konusunda gereğinden fazla şey biliyorum. İsteyenle istediği yerde tartışmaya hazırım.

Benim tüm dinlerle, inançlarla, inanç gruplarıyla ilgili yeteri kadar bilgim vardır. Hiçbir dinle, inançla da bir alıp veremeyeceğim yoktur. Kim kendi dinini, inancını bana dayatmaya kalkarsa düşmanımdır. Benim ateistliğime saygı gösteren herkesin inancına saygı gösteririm. Devletin de yurttaşlarına din dayatması ilkellik ve devlet olma ilkelerine aykırıdır.

Dinderslerinden, dinden nemalananlar bizim nesli yedi doymadı, şimdi çocuklarımızı, torunlarımızı yemeye çalışıyorlar. Çabalarınız boşunadır: Sizler bu akılla insanı dinden imandan çıkarırsınız, kardeşi kardeşe düşman edersiniz, ülkemizi de geri kalmışlar ligine mahkum edersiniz. Eninde sonunda torunlarınız bizlerin heykellerini dikerlerken, sizlerin de mezarlarını tekmelerler!.. Benden söylemesi.

06.09.2012

Turaç ÖZGÜR

 

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

PATLAVUKYA

Bir ülke varmış, üzerinde bol bol patlavuk yetişirmiş. Her taraf patlavuklarla “kaplı olduğundan ülkenin adı da oradan gelirmiş. O ülkenin vatandaşlarının adı “Patlavuk”, konuşulan dilin adı da “Patlavukça”ymış.

Patlavuk bitkisi süpürge otuna benzermiş, ama bunun üzerinde irili ufaklı baloncuklar bulunurmuş. Baloncuklar patlatıldıkları zaman büyüklüğüne, küçüklüğüne göre “pat”, “çat” ve “çıt” diye sesler çıkarırlarmış. “Pat” ve “çat” seslerinin yanında “çıt” seslerinin -iyice dinlenmezse- duyulması çok zormuş. En güçlü sesler “pat” sesleri olduğu için bu otun adına “pat” sesinden esinlenerek “patlavuk” denmiş.

Patlavukya’da büyük patlavuklar koydukları kurallarla, ülkeyi diledikleri şekilde yönetirlermiş. Küçük patlavuklar biraz seslerini çıkarmaya, kendilerini göstermeye başlayınca, büyük patlavuklar daha zart zurt edebilmek ve küçük patlavukları analarından doğduklarına pişman etmek için derhal darbe üstüne darbe yaparlarmış.

Acizliklerini örtbas etmek için de önceki kurallarını hem ortadan kaldırırlar, hem de bunları ihlal ettikleri suçlamalarıyla küçük patlavukları suçlarlar, en ağır ezalara ve cezalara çarptırırlarmış. Bu eza ve cefa sonucu ölmeden kurtulabilenler, çarpıla çarpıla çarpık çurpuk olurlarmış. Çarpık çurpuk olmamak için kaçabilenler Patlavukya’yı terk etmek zorunda kalırlarmış.

Küçük patlavuklar yönetimde söz sahibi olamadıkları bu ülkeye “patpatların ülkesi” anlamında “Patagonya” da derlermiş.

Patlavukya veya Patagonya denilen bu ülkede her darbeden sonra kurallar değişirmiş. Zorba büyük patlavuklar dünya aleme karşı -güya küçük patlavukların da adam yerine konulduğunu göstermek için- kendi kurallarını zorla küçük patlavuklara onaylatırlarmış. Buna da tüm patlavukların özgür iradelerinin tecellisi anlamında “demokratik seçim” denirmiş.

Zorla onaylattırılan bu zart zurtlamanın adına da “kuralların anası” anlamında “anayasa” denirmiş.

Küçük patlavuklar; insanı dışlayan, ana sevgisini, hoşgörüsünü taşımayan zorbaların bu nağmesine “babaların babalanması” anlamında “babayasa” derlermiş. Bu “babayasa” düzeninin adına da “zorbaların yönetimi” anlamında “zorokrasi” derlermiş.

Zorokrasi yönetiminin en büyüğüne “başzoro”, diğerlerine de “zoro” denirmiş. “Zorokrasi”nin bürokratına “zorokrat”, işgal ettiği makama da “zoromakam” denirmiş.

Zorokratların işi gücü zoromakamlarında küçük patlavukları zor zor yöntemleriyle patlatmak, pardon, horlamakmış.

Zoromakam sahibi zorokrat emrindekileri zoroyasa, zorotüzük, zorokarar, zoroyönetmeliklerle, yaz kış demeden orada burada dilediği şekilde zorzorlar (görevlendirir).

“Bu benim işim değildir, ben bunu yapamam, kazanılmış haklarım elimden alınamaz, itiraz ediyorum, hiçbir zoroyasa, zorotüzük, zorokarar, zoroyönetmelik, zoroname anazoroname yürürlükte oldukça geriye işlemez, işleyemez” dediği zaman “Sen benim zoroemrime karşı geliyorsun ha..” diye zorzorlar (yargılar) ve eza verir, cefa çektirir.

Zorokratın yanında küçük zorokratın (küçük patlavuk) aceri beş paradır. Zorokratın eline fırsat geçmiştir, artık kendisi bir tanrıdır, küçük zorakrat da bir kuldur. Kulunu dilediği şekilde kullanır.

Kendisinden büyük zorokratların yanında kuyruğunu sallaya sallaya zorokrat kuyruğu yelpaze gibi olmuştur. Kızgınlığını gidermek için bu kuyruğu bir sopa gibi kullanmanın zamanı geldiğinde yelpaze kuyruk, kamçı kuyruk halini alır ve hıncını alacağı küçük zorokrata doğru salladıkça şakır şukur sesler çıkarmaya başlar, onu iyice bir haşlar.

Küçük zorokrat veya küçük patlavuk kaçacak delik arar. Sonunda gireceği deliği kendisi bulamaz, ama ona uygun bir delik bulmak görevi yine zorokratlara düşer.

Küçük zorokrat artık ebedi istirahatgâhına çekilmiştir.

Bu istirahatgâh Patlavukya’da küçük patlavukların eza ve cefa çekmesi için büyük patlavuklar tarafından icat edilmiş deliklermiş, ama küçük patlavukların kira vermeden oturabildikleri ve tutsak bedenlerine rağmen özgürce düşünebildikleri tek patlavukevleriymiş…

Turaç Özgür

—————————

NOT: Meslek yaşamımda uğradığım faşist sürgünlere bir tepki olarak 01.11.1994 yazılmış olup, tüm dilekçelerime ek olarak eklenmiştir.

 

Masallar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AKLAYAN PARMAKLARA SESLENİŞ

Çaldılar çırptılar, yalayıp yuttular…
Kendileri galip olurken
Halkı mağlup,
Tüm değerleri yok ettiler.

Ezbere kalkan parmaklarla
Aklandılar, paklandılar
Birbirlerinin kıçını yalayan kediler gibi…

Oluyorsa parmaklarla aklama paklama,
Ne gereği var onca deterjana, sabuna…
Atın çamaşır ve bulaşık makinelerinizi,
Kaldırın parmaklarınızı!..

Bütün kirli çamaşırları,
Bütün bulaşıkları
Yığın bir meydana
Kaldırın parmaklarınızı!..

Hepsi ak pak olur,
Kapatın bunların fabrikalarını!..
Ne sendika derdi, ne işçi kahrı…
Yan gelip keyfinize bakın!..

Turaç ÖZGÜR
Darıca, 18.04.2010

ESİNTİLER, Toplumsal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

PARA

Parayı ayağına pabuç edenler yükselir; başına taç edenler alçalır.

Para; kullanılması en zor bir araçtır, gereğinden fazlası zehirli bir yılandır. Sahibini sokarsa sorun yoktur ama genellikle başkalarını sokmak için kullanılmaktadır. Tehlikeli olan da budur.

Paranın efendisi olanlar çoğu zaman kendini bilen insanlardır; hem kendileri, hem de çevrelerinin hayrına kullanırlar. Paranın kölesi olanlar ise; onun uğruna anasını, bacısını bile -gözünü kırpmadan- satarlar.

Paraya tapanlar, en aşağılık uşaklardır. Onlardan ne kardeş olur ne de dost!.. Çevremiz paramanyaklar ve parakullarla kuşatılmıştır. Etkisiz hale getirilip tedavi edilmeleri gereken bu ruh hastaları paranın gücünü kullanarak yaşamın her alanında ne yazık ki, bizi de yönetmektedirler.

Her türlü kötülüğün bunlardan geldiğine inanıyorum. Bunlardan korkmak yerine, onlara karşı uyanık olmak ve ellerindeki güce el koymak gerekir.

04.09.2012

Turaç ÖZGÜR

Not: Güncellenmiş olan bu yazıyı Erkan Tan’ın TRT 1’deki “Yaşamın İçinden” programına 27.07.1998’de fakslamıştım.

Öğretmenlik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KORKU

Korku, bir sonuçtur, sebep değil… Korkuyu yaratan kaynak ve sebep­ler var olduğu sürece herkes, her ulus, hatta tüm insanlık bir şeylerden korkacaktır.

İnsanı insan eden, insanlığını hatırlatan, birliği ve beraberliği sağ­layan, ulusları doğuran, tüm dünyayı kaynaştıran, işbirliğine sevk eden korkular olduğu gibi, bunun tersini de doğuran korkular vardır.

Uygarlığın gelişmesinde, insanoğlunun mağara yaşamından kurtulup bu­günkü seviyesine erişmesinde inkâr edilmez rolü olan korkular olduğu gibi, ilkelliğin batağında debelenmenin de kaynağında bir takım korkular vardır.

“Ben hiç kimseden ve hiçbir şeyden korkmuyorum” diyen en büyük yalanı söyler, gerçeği inkâr eder.

Yaşam devam ettikçe şöyle veya böyle bir şeylerden korkmak da var olacaktır. Her türlü korkunun kaynağını kurutmak olanaksız görünüyor.

Anlamlı korkular vardır, anlamsız korkular vardır: Allah’tan korkmak, bence anlamsızdır. Çünkü Allah korkunç bir varlık değildir, günahı ne olursa olsun, kendi programladığı varlığa kötülük yapmak saçmadır. Program dışına çıkıp hareket edemeyeceğimize göre, böyle bir korku anlamsızdır.

Her türlü tedbire rağmen olabilecek doğal afetlerden de korkmak an­lamsızdır. Çünkü gereksiz korkularımız yaşamın tadını kaçırır

Onursuz insanlardan, aşağılık insanlardan, kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen insanlardan, bencillerden, işgal ettiği makamı, mevkii, kafasıyla, bilgisiyle değil de beş para etmez hacmiyle dolduran insanlar­dan, gelenek ve göreneklerin arkasına saklanarak kız kardeşlerinin miras haklarını yiyip erkeklik taslayanlardan, yetim ve güçsüz hakkı gasp edenlerden, bunlara uşaklık yapanlardan -vebadan, AİDS’ten kaçarcasına- kork­mak anlamlıdır. Ama, bunlara karşı mücadele ederken başına geleceklerden korkmak anlamsızdır, gereksizdir .

En korktuğum yaratıklar, iki ayaklı keçilerdir. Ben keçilerden çok korkarım, ama keçilerle savaşmaktan asla korkmam ve yılmam…

Son yıllarda karşıma o kadar keçi çıkıyor ki, nere gitsem karşımda keçiler, nere baksam karşımda keçiler. Her tarafı keçiler ele geçirmişler, onlardan geçilmiyor, kaçılmıyor… Keçileri ortadan kaldırmazsak, keçilerden korkup kaçarsak, sonumuz iyi görünmüyor…

Keçiler ormana dalar, önüne çıkan fidanların filizlerini -hiç acımadan- koparır yer. Zıkkımlanacak taze filiz bulamazsa, genç ağaçların kabuğunu kemirir. Sonunda orman kurur, yok olur.

Keçiler işkembelerine indirdikleri taze filizleri ve kabukları sindirebilmek için yumuşak bir yatak ararlar, o yatakta derilerine ve de geri­lerine batacak ne kadar taş ve diken varsa, ayaklarıyla temizlerler, on­dan sonra yan gelip yatar ve başlarlar geviş getirmeye ve uyumaya…

1970′li, 80′li yıllardaki keçiler filizlerimizi yediler, biz de boyu­muza gelişmeyi bırakıp enimize gelişmeye çalıştık.

Şimdiki keçiler bütün yan dallarımızı bitirdiler, başladılar kabukları­mızı kemirmeye…

Son yıllarda öyle bir keçi sürüsüne rastladım ki, benden koparacakları ne bir filiz, ne de bir kabuk kalmıştı…

Kuruttukları ağaçların alaca göl­gesinde yatıp geviş getirmek için eşelenen bir keçi, filizleri koparılmış, kabuğu kemirilmiş bir dal parçası olan bana rastladı. Önce, ayaklarıyla be­ni yatağından savurmak istedi, aklı kesmeyince başladı boynuzlamaya… O okuldan bu okula, bu okuldan o okula… Diğer siyasî keçilerin yardımıyla öyle bir tos yedim ki, Kocaeli semalarından uçup Yalova’nın ücra bir kö­şesinde buldum kendimi…

Keçi, keçidir.. Keçinin alacası, karacası, boynuzlusu, boynuzsuzu, kılkeçisi, tiftik keçisi olmaz… Yani, milliyetçisi, ümmetçisi, liberali, de­mokratı, demokratik solu, sosyal demokratı olmaz Huyları ve özellikleri aynıdır. Keçilerden çok korkuyorum, çünkü bu keçiler insan kılıklıdır…

Keçi korkusunu yenmek için kulaklarını kesmek, dişlerini, boynuzlarını, bacaklarını kırmak gerektiğine inanıyorum.

Herkese keçisiz bir dünya dilerim.

 

04.09.2012

Turaç ÖZGÜR

 

 

 

Not: Güncellenmiş olan bu yazıyı Erkan Tan’ın TRT 1’deki “Yaşamın İçinden” programına 17.07.1998’de fakslamıştım.

Öğretmenlik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YALAN

Bu sözcük kötülüklerin anasıdır. Oldum olası nefret ederim “yalan”dan. “Yalan”ın beyazı, pembesi, tozpembesi, grisi olmaz; “yalan” yalandır.

Hukuk bile “yalan söylüyor” sözünü -öyle olduğu kanıtlanmazsa- “haka­ret” sayıyor.

Yok, iki dostun arasını bulmak, karı-kocayı bir araya getirmek, bazı sırların ortaya çıkmaması için söylenen gerçek dışı sözler “yalan” sayılmazmış, bu tür “yalan”lar iyiymiş, yararlıymış, falan filan…

Her ne amaçla olursa olsun yalan söylememeyi, insanları yalan söyle­meye zorlayan şeyleri ortadan kaldırmalıyız. Yok pembeydi, yok beyazdı.. Yalan söylemeye bir alıştık mı, arkası çorap söküğü gibi gelir… Grisi­ni de, kapkarasını da söyleme alışkanlığı kazanırız ki, ölünceye kadar kimse ve hiçbir şey yalan söyleme hızımızı kesemez.

İçinde bulunduğumuz toplum hiç kimseyi “Bu, yalan söylemiyor” diye ödüllendirmiyor. Tam tersine “Doğrucu Davut”ların işi yalanın, talanın ol­duğu bir yerde çok zordur, yaşamları kesinlikle tehlikeye düşer ve başla­rına gelmeyen kalmaz.

Ben de hakkımda söylenen yalanlardan bunlardan mağdur olmuş biriyim. Yaşım 63 oldu, yaşamı­mın bundan sonrasını daha fazla zorlaştırmamak için kendi kendime yalan söyleme denemeleri yapıyorum, bir türlü beceremiyorum.

“Yalan” bir sanat­tır, “yalancı” da toplumda kabul görmüş bir sanatçıdır. Bütün sanatlar gibi “yalancılık sanatı” da aile ocağından, ana kucağından başlar, yakın çevreyle kök salar, eğitim-öğretimle dallanır, budaklanır, devlet politi­kasıyla zirveye çıkar, tahtına kurulur, hükmeder, saygı görür, önünde eğilinilir.

Yalanın dolanın itibar gördüğü bir ülkede bu sanattan yeterince nasibini alamayanların sonu hüsrandır. Yalan söylemesini becerebilmek doğuştan kazanılan bir yetenektir. Bu yeteneğini geliştirenler istedikleri hedefe varabilirler; benim gibi yeteneksizler ve yalan sanatını öğrenemeyenler, beceriksizler, uyumsuzlar ezilmeye, altta kalmaya mahkûmdurlar…

Çocuk annesine sorar: “Anne, ben dünyaya nasıl geldim?”

Anne yanıt verir: “Se­ni leylek getirdi, komşunun bahçesinde bulduk.”

Doğrusunu söylemek ne­den bu kadar zordur?

Şimdi bu, “pembe yalan” mı oluyor?

Al pembe yalanını başına çal!..

Çocukluğumda ve ilk gençlik yıllarımda çevremdeki büyüklerimin yalanlarına ve yan­lışlarına sık sık karşı gelir, doğrusunu hatırlatırdım. Her seferinde zılgıt yer­, “doğru söylemek sana mı kaldı” diye azarlanırdım.

Bir seferinde ben, babam ve analığım harman yerinde ırgatın hakkını cecden (buğday yığını) ölçüp ayırıyoruz. Çelik (10 kg.lık ölçek) benim elimde, babamla analığım hızmıklı (samanlı) yerinden, ben ise temiz yerin­den ayırmak konusunda başladık ağız kavgası etmeye…

Sonunda babam beni harman yerinden kovdu, birkaç taş attı arkamdan ve analığımla birlikte bağırıyorlardı: “İçimizden bir doğru çıktı” diye…

Başımı alıp diyar diyar gittim ve bu, bana çok pahalıya mal oldu. Ondan sonra da çevremde en küçük bir değişme göremedim. Beni dışladılar. Yerimden yurdumdan oldum.

12 Eylül sıkıyönetim uygulamalarına dayanamayıp protesto ederek Gaziantep’te öğretmen­likten istifa edip 1982’de Elbistan’a köyüme döndüm.

Bir gün uzak bir akrabamın evinde misafir olarak yatarken gece yarısı ev sahibini yatağından uyandırıp ka­yınpederimin ne zaman öleceğini sormuşum. O da -şaşkınlıkla- ne yapacağımı, hem bu saatte bu sorunun yeri mi olduğunu söylemiş. Ben de “O ölsün ki, eşime düşen miras hissesini alacağım” demişim.

Bu kuyruklu yalanları o alçak herif; kimsenin bana özenmemesi, kayınpederime yaranmak ve onun petrolünden veresiye mazot alabilmek için, gider onlara söyler.

Kayınpederim ve ailesinin o yalanlara inanmak işlerine geldiği için, ben her ne yaptımsa, onun yalan söylediğine kendilerini inandıramadım.

Ben de baktım ki yalana inanmak işlerine geliyor. “Sadece onları söylesem neyse, daha ne­ler neler söyledim” diye ağır hakaretler içeren nice yalanlar söyledim. Kızlarından miras kaçırma operasyonlarına başladılar. Bununla da yetinmeyip sonunda benimle ilgiyi kesip düşman oldular.

O yalancı da kayınpederim de öl­düler. Ama o günden sonra o yalanlar yüzünden oluşan düşmanlığımız hâlâ devam ediyor.

Eşimin miras hakları için beş ayrı dava açtım. Kaçırılan mirasla ilgili binlerce kişinin içinde iki ta­nık bulamadım, bulduklarım da korkusundan yalan söylediler, beş yıl için­de iki avukat eskittik, ilki bizi sattı, ikincisi tanıkların korkusundan gelememesi yüzünden ve karşı tarafın yalancı tanıklarına dayanamayıp istifasını verdi.

Milyarlarca TL masrafım boş yere gitti, davaları terk ettik, zorla alımdan (ihkak-ı haktan) başka bir yol kalmamıştı.

İş­te bir “yalan”ın ve “yalancı”nın, ona inananın marifetleri…

Devlet yalan söyler mi? Daha doğrusu resmî tarih yalan söyler mi?

Devlet yalan söy­lemez ama onun adına birileri bal gibi yalan söyler… Kalkınamamış ülkeler, insanları­nı “yalan”larla, çarpıtmalarla oyalar, ulusal onurlarını ve gururlarını okşamak bahanesiyle yalanlarla, abartmalarla pohpohlar. O resmî yalanlarla, abartmalarla gururlanan insanlar, mide gurultusunu unuturlar, birileri de malı götürür.

Gelin beni şu yalan­lara inandırın:

1-    “IV. Murat Hüdavendigar 400 okkalık (500 kg) gürzüyle ava giderken dörtnala giden bir atın üzerinden diğerine atlardı.”

Breh!.. Breh!.. Breh!.. Bu yalanla öğrendiğimiz bilginin adı tarih bilgisi oluyor. Bu nasıl bir insan­dır ki, 400 okkalık gürzü sapından tutup tek elle kaldırıyor? (Bileğe binen yük iki tonu geçer.)

Bu nasıl attır ki, elindeki 400 okkalık (Binici ile birlikte en az 600 okka eder, atın üstüne düşme ağırlığı iki tonu ge­çer.) gürzle üzerine atlandığı halde atın beli hâlâ kırılmıyor ve dörtnala gidiyor. Ayrıca bu atlayış neden Guiness Rekorlar Kitabı’na geçmiyor?

Yalandan kim ölmüş: Kâfirler bizi çekemediklerinden Guiness Rekorlar Kitabı’na bu rekoru geçirmiyorlar.

2-    II. Mahmut’a hediye edilen Topkapı Sarayı’ndaki altın taht, “1514 Çaldıran Savaşı’nda ele geçirildi, Şah İsmail bırakıp kaçtı” diye hâlâ da­ha kaç nesil avutulacaktır? Kendi yalanlarımıza dayanarak bir gün İran “1514′te Çaldıran Savaşı’nda ele geçirdiğinizi iddia ettiğiniz şu tahtımızı sahibine iade edin” derse, ne yapacağız?

3-    Gelelim İstanbul’un Fethi’nde Haliç’e kızaklarla gemilerin indirilmesine:

O gün hangi teknolojiyle en yakındaki Belgrat Ormanları’ndan o kadar kalas ke­sildi, biçildi, döşendi; Ayvalık’ın, Gemlik’in bütün zeytinyağları getirilip kalaslar yağlandı; ülkenin bütün kendirleri, kenevirleri halat yapıldı; bütün atları, eşekleri, öküzleri