ALEVİ AÇILIMI MI, ALEVİLERİ SÜNNİLEŞTİRME Mİ?

indirNe zaman bir seçim yapılacak olsa bir torba yasa çıkarılıyor. Oysa torba yasalar yerine bir çuval, harar ya da ambar yasası çıkarılsa yeterlidir. Nasıl olsa keyfiyetler kılıfına uydurulacak. Bu torbalar çoğu zaman her türlü açılımlar, saçılımlar, kaçırılımlar, kitabına uydurmalarla, birbiriyle hiç ilgisi olmayan şeylerle doludur. Oylama: Kabul edenler, etmeyenler!.. Kabul edilmiştir!..

Başbakan “Bizi Alevi-Sünni diye birbirimize düşürmek isteyenler var” diye lafı kime vuruyor? Bunu yapanı anlamak istiyorsa aynaya baksın!.. Bu ülkeyi kutuplaştırıp çoğunluk Sünnilerin oylarının üzerinde sörf yapan kim?

Sen Alevileri yok soy, ibadet yerleri olan cemevlerine cümbüşevleri de, ondan sonra da her seçim öncesi abdal kandırma yöntemleriyle Alevi Açılımı yapmaya çalış. Yutmazlar!

Tarihte en büyük Alevi açılımını Alevileri diri diri kuyulara atarak, kellelerini uçurarak Yavuz Sultan Selim yapmıştır, sonra 2. Mahmut!.. Yavuz Sultan Selim Köprüsü de tarihsel ödülü, madalyasıdır.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İnanç Araştırması anketine göre Alevi yok ki, açılımı olsun!.. Bu, olsa olsa “Oyunu Bana Ver” açılımıdır. Her seferinde “Hayır, ben sana oyumu vermem” kapanışıyla sonuçlanıyor.

“Aleviler de Müslümandır; ibadet yerleri camiler veya mescitlerdir” diyenler, Alevilerin buralardan kaçırılmasının nedenlerini de anlatsalar da öğrensek fena olmayacak!..

Türkiye’nin Suudi’den bir farkı varsa, onu Alevilere borçludur. Çünkü Alevilik farklı inançların, çağdaş yaşamın da bir sığınağı, limanıdır. Alevilik bittiğinde ne kadar demokrat varsa açıkta kalır.

Türkiye’de çağdaş yaşamı ve demokrasiyi yok etmek istiyorsanız, Bir punduna getirip Alevileri yok etmenin planlarını yapmaya başlayın!.. Hedefinize varırsınız. Galiba yapılmak istenenler de budur.

Alevi olmak o kadar kolay mı? İnsan olmak, Hacı Bektaş Veli olmak, Yunus olup 72 milleti kardeş saymak, Pirsultan Abdal olup haksızlığa, hırsızlığa karşı olamak gökten zembille mi geldi sanıyorsunuz?

Diyelim ki Aleviler; açıldı saçıldı, IŞİD’leşti: Kendilerine benzetemediklerine tecavüz ettiler, “Allahuekber” çekip kelle uçurdular, sonra da ellerini kaldırıp “Allah’ım senin adına kafir öldürdüm, günahlarımı affet” dediler; kârınız ne olacak?

22.07.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

VİRÜSLERLE İLGİLİ UYAR

ARKADAŞLAR!..

“TC Turaç Kale” adıyla açılmış ve şu anda kullanmadığım Facebook sayfamdan bu sayfaya “TC Turaç Kale porno resim yayınlamıştır.  Şikâyetinizi değerlendirmeden TC Turaç Kale çıplak resmi kaldırmıştır” diye uyarı geldi. Sonra Facebook:  “A) TC Turaç Kale ile arkadaşlığımı sonlandırıyorum.  B) TC Turaç Kale ile arkadaşlığımı devam ettirmek istiyor um” diye iki seçenek sunuyor.

1)      Adı geçen şeyin ne olduğunu bilmeden, güvendiğim bir hanım arkadaşımın adıyla gelen “Bu videoyu izleyin, çok beğeneceksiniz” diyen uzantıyı tıklayınca, tüm Facebook arkadaşlarıma bu sefer de benim adımla gitmiştir. Oğlum Önder’den, gelen uyarı üzerine virüs olduğunu anladım ve sildim. Sonra da Facebook’un yönlendirmesi ile adıma açılmış diğer sayfaları da temizledim. Sizlere de benim düşmüş olduğum tuzağa düşmemeniz için uyarı yazılarımı “Ne düşünüyorsunuz?” adlı yerde yayınladım.

2)      Size de terk ettiğim ve yakında temelli kapatmak istediğim “TC Turaç Kale” ve “TC Turaç Özgür”,  ayrıca bundan sonra kullanmakta devam edeceğim  “Turaç Özgür” sayfalarımda aynı şekilde uyarılar gelmiş olabilir. Dolayısı ile siz değerli arkadaşlarım da sadece bu nedenden dolayı benim arkadaşlığımı sona erdirmiş ya da benden gelen mesajları, paylaşımları engellemiş olabilirsiniz.

3)      Sizlerden ricam: A) Sakın bunu bilinçli yaptığımı düşünmeyin, B) Sadece bu nedenle arkadaşlıklarınızı sona erdirmeyin, C) İlgili sayfalarımı temizlediğimi, bundan sonra da daha uyanık olmaya çalışacağımı bilin, D) Bundan sonra da yeni tuzaklara düşersem sizleri uyarmayı ve dolaylı da olsa sizleri üzdüğüm için özür dilemeyi bir borç bilirim, D) Aynı şeyler elinizden olmadığı nedenlerle sizlerden de olursa, tüm arkadaşlarınızı vaktinde uyarmanızı virüsün kaynağını kesmenizi rica ederim.

4)      Benim için değerli düşüncelerinizi, yorumlarınızı, hakarete ve aşağılamaya varmadan yapacağınız eleştirilerinizi bekliyorum.

5)      İnternet sitemin adresi:  www.turacozgur.com

6)      Twitter sayfamın adresi: https://twitter.com/turacozgur

7)      Kullandığım Facebook sayfamın adresi: http://www.facebook.com/turac.ozgur1

Saygı ve sevgilerimle bilgilerinize sunulur.

24.06.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ORTADOĞU’DA İŞLENEN CİNAYETLERİN GERÇEK SUÇLULARI

Semavi ve semavi olmayan tüm dinler hakkında olanaklarım elverdiğince araştırma yaptım; “Aklınızın, mantığınızın kabul etmediği şey Kur’an’da yoktur” diyen Hz. Muhammed’in dininin Emeviler, Abbasiler hatta Osmanlılar tarafından bozulduğunu, yozlaştırıldığını, bu gün İslam diye yutturulmaya çalışılanın çoğunun İslâmiyet’le yakından uzaktan bir ilgisinin bulunmadığını gördüm.

İslâmiyet; som, salat, hac, zekât ve kelime-i şehadet sınırlarının içine hapsedilmiş ve imanın şartları da kaza ve kadere indirgenmiş, Müslümanların büyük çoğunluğu icmali (toptan) imandan tafsili (ayrıntılı) imana geçememiş; Kuran’ın ilk ayeti olan “Oku”yu, adeta anlamını bilmene hiç gerek yok, yeter ki, “telaffuz et, üfür” anlamında anlamışlardır.  Üfürmeyip anladıkları dillerde okuyanlar ve verilmek istenen mesajı yerine getirenler düşman edilmiş. Binlerce üfürme kursları açılmış ve üfürme yarışları yapılmış, çok üfüren en iyi Müslüman sayılmış.  Anlamını dahi bilmeden ayet ve hadis ezberleyenler, verilen mesajı görmezden gelip kendi küflü fikirlerini din diye dayatanlar, sıradan insanların asla anlayamayacağı ya da kendilerinden başka kimsenin anlamadığı kalın kalın kitaplar yazanlar, bölücülüğü ve düşmanlığı körükleyip diğer inançlara saldıranlar ya da ağlayarak dini öyküler anlatanlar ve ortalığı karıştırıp bundan çıkar sağlamaya çalışanlar büyük din alimi ve kutsal kişi sayılmışlar.

İslam dini yaşayanlardan daha çok ölülerin dini haline getirilmeye çalışılmış. Ölülerin arkasından üfürmek bile parayla alınır satılır bir meta haline getirilmiş. İslâm’ın özüne, ruhuna aykırı olduğu biline biline bir üfürükçüler sektörü yaratılmış. Üretime ve kültürümüze zerrecik bir katkıda bulunmadıkları halde halkın sırtından rahat yaşamanın ve itibar görmenin yolunu bulmuşlar.

Dört Halife Devri de gerçek yaşanılanlardan koparılarak efsaneleştirilmiş. İyi olan şeyler abartıldıkça abartılmış, kötü olan şeyler görmezden gelinmiş. Halifelik kapma hırsıyla Hz. Muhammed’in cenazesini ortada bırakıp, cenaze namazını bile kılamayanlar en yakın sahabe sayılmış. Ehlibeytine zulümler ve kıyımlar Hz. Muhammed’in henüz sağlığında başlanmış. Hz. Osman ile servet yapma, onun Şam Valisi Muaviye ve oğlu Yezit’le toplu kıyımlar başlamış. İman esaslarına dayanan Allah’a inancın yerini hilenin, korkunun gasp yoluyla elde edilen servetin egemenliği almış. Camilerde Hz. Ali’ye küfretme ve onun soyuna, sevenlerine kötülük etme, Müslüman saymama marifet ve ibadet sayılırken, küfretmeyenler düşman muamelesi görmüş. Hz. Ali’yi namaz kılarken hançerleyenler bile hoş görülüp Müslüman sayılırken, onun taraftarları Müslüman sayılmamış, camilerden kaçırılmış, yeni arayışlara sokulmuştur.

Hz. Muhammed sağlığında hadislerinin toplanmasını yasakladığı halde İslam’ı yozlaştırmak ve bunlardan servet ve ün kazanmak,  gerçekleri saptırıp İslâm’ı yozlaştırıp kafalarındaki İslâm’ı yaratmak isteyenler hadislerin arasına binlerce sahtesini ekleyerek ve Kur’an’ı çıkarlarına uygun yorumlayarak, işlerine gelmeyen ayetleri görmezden gelerek gerçek İslâm’ı rayından çıkarmışlar. Müslümanlar arasına fitne sokmuşlar, bitmez tükenmez suni kırgınlıklar, düşmanlıklar yaratmışlar, ibadet yerleri ayrılmış, mezhepler doğmuş… Mezhepler yıpranınca da her mezhebin içinde tarikatlar doğmuş.

Allah’ın “bir canlıya kıyan, bütün canlılara kıymış sayılır” ayeti; Hz. Muhammed’in “İlim Çin’de bile olsa, gidin orada alın. Ben İslâm’ın şehriyim, Ali de kapısıdır. Zaman sana uymuyorsa, sen zamana uy” hadisleri; Hz. Ali’nin “Bana bir harf öğretenin 40 yıl kulu ve kölesi olurum”, Hz. Ömer’in “Fırat kenarında bir kuzuyu kurt kaparsa,  sorumlusu benim” sözlerinin ne anlamlara geldiği anlaşılıp uyulmaya çalışılsaydı bugün İslâm ülkeleri bu kadar geri kalmaz, ilkelliğin batağında çırpınmazdı.

“Eline, diline, beline sahip ol. Benim Kâbem insandır” ilkesini yaşam tarzı olarak kabul etmiş olan Aleviliğin ve Bektaşiliğin önü açılıp gelişmesi ve serpilmesi gerekirken diri diri kuyulara atılıp Nesimi gibi derileri yüzülmeseydi, tüm birikimleri yok edilip Muaviye ve Yezit kafasıyla yazılan iftiralar Alevilik diye yutturulmasaydı; “Alevilerin namusuna tecavüz eden, bir Alevi öldüren, bacalarından, süğüklerinden bir taş düşüren sevap işler, cennete gider. Aleviler ana-bacı bilmezler” diyen katillerin fetvalarına itibar edilmeseydi; “Okunacak en büyük kitap insandır… İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” diyen Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’nin, tüm insanlığı kucaklayıp “Mecusi olsan da gel” diyen Mevlana’nın,  “Enel hak (yani ben Allah’ın bir parçayım)” diyen Hallacı Mansur’un, “Yetmiş iki millet birdir bizde… Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü” diyen Yunus Emre’nin; “Haram lokmayı yemez itlerimiz bizim” diyen o yiğitler yiğidi, türkülerin Sultanı Pirsultan Abdal’ın yolundan gidilseydi Ortadoğu’da ve İslâm ülkelerinde tarih boyunca ne bir damla kan akardı, ne bu vahşet olurdu, ne de kimse kul hakkı yiyip haktan adaletten, hukuktan bahsedebilirdi.

Ziya Paşa “Ayinesi iştir, lafa bakılmaz; rütbe-i şahsı görünür akl ü eserinde” diye boşuna söylememiştir. Kimin ne yaptığı, ne yapmak istediği gerçeklerin aynasında apaçık görünmektedir. Kendi çıkarlarını, hak etmedikleri makam ve mevkilerini korumak için canileri besleyip büyüten, mezhepçilik yaparak kan akıtmayı ve kin gütmeyi körükleyen, ülkesinin kristallerine kadar parçalanmasına körük çekenler asla ne iyi bir yurttaş, ne Müslüman, ne de insan olabilir.

Ülkemizin ve insanlığın kurtulmasını istiyorsak, bunu bilelim ve öncelikle bu sorunu çözelim!… Aksi halde yakında birbirimizi boğazlama sırası bize geliyor. Kör olmayanlar için görünen köy kılavuz istemez.

Beni kim boğazlamak için fırsat kolluyorsa, adresimi vereyim. Çocukluğumda ağaçlarımızı kemiren farelere bile kıyamazdım. Katillere göre bu çok kötü bir huy olabilir, olsun.. benim o kötü huyum hâlâ devam etmektedir. Bu duruma göre bir insanı, bir canlıyı benim gibi düşünmüyor, benim gibi inanmıyor diye nasıl öldürebilirim ya da öldürme hakkını kendimde nasıl bulabilirim? Hele de bunu Allah adına yaptıklarını zannedenlere “Ulan katil, Allah kan emici midir? Kendi işini kendisi yerine getirmiyor da senin gibi bir katili mi görevlendirdi” demezler mi adama? Beni katil etmeye, kendisine benzetmeye kimsenin hakkı yoktur. Benim vicdanımı bilip rahat uyuyanlar, rahat uyumak istiyorsanız ne olur üzerime fazla gelmeyin!..

İster kitaplı olsun, isterse kitapsız olsun, hiçbir dinin diğeri nazarında üstün bir tarafı yoktur. Kim hangi dine inanıyorsa, o din kendisine göre diğerlerinden daha kutsaldır. Kim bir dinin hangi mezhebine inanıyorsa, o mezhep de diğerlerine göre daha kutsal, daha değerlidir. Herkesin kutsalı kendisinedir. Kutsallarına saygılı olanların ve saygı gösterilmesini isteyenlerin başkalarının kutsallarına da saygılı olmaları, başkalarına din ve mezhep dayatmamaları gerektiğine inanıyorum.

Kendi inancına ve ibadet yerine toz kondurmazken, kendini bir halt zannedip başkalarının inançlarını ve ibadet yerlerini  tayin ve tespit etme hakkını kendinde bulanların yalnız aptal değil, aynı zamanda tarihsel gerçeklerden de haberi olmayanların haddini bilmez zır deli ve zavallı birileri olduklarından da en ufak bir şüphem yoktur.

Özgür bir insan, özgür bir yurttaş olarak neye, nasıl inanacağıma veya inanmıyacağıma, kendim için nereyi ibadet yeri olarak göreceğime ya da böyle bir şeye ihtiyaç duymuyacağıma ancak ben karar verebilirim; başkalarının bana karışması halt etmek, haddini aşmaktır.

Başkalarının inançları sadece onlar için kutsaldır, benim açımdan kutsal olsaydı, mevcut inancımı derhal terk eder, oraya yönelirdim. Kendi inancımı gizleyip başkalarının inançlarına övgüler dizmem, onlar gibi davranmam beni kişiliksizleştirir. Bunu benden istemeye ve beklemeye kimsenin hakkı yoktur. O inançtan  bu inanca gidip gelenler, topaç gibi dönmekten başı dönenler sünepelerdir. Sünepelerin ne kendilerine, ne de başkalarına asla yararı olmaz, tam tersine onlar zararlı mahluklardır. Bu açıdan bakınca da kendi inancımın dışındakiler benim için kutsal değildir ama onlara karşı saygılı olmayı bir borç bilirim. Tabii inançlarına saygı gösterdiklerimden de aynısını beklemek hakkımdır. Aksi halde benden saygı bekleme haklarını kaybederler.

Bu dünyayı gerçek gözleriyle göremediği halde gönül gözüyle gören, yüreği insanlık sevgisiyle dolup taşan Âşık Veysel “Koyun kurt ile gezerdi, fikir başka başka olmasaydı” diyor. Yunanlıların ve Romalıların ataları da “Homo, hominus lupus” (İnsan, insanın kurdudur) diyor.

Ben Turaç Özgür olarak “Kimse ne koyun, ne de kurt olsun, insanlık haklarına dayalı çağdaş demokrasiyi geliştirelim, yaşatalım, gerek ülkemizde, gerekse evrenimizde insan insanın kardeşi olsun, birbirlerinin değerlerine saygılı olsunlar, kimse birilerini soyup soğana çevirmemek için kutsal değerleri kullanmasın, dışlanacaksa kutsal değerleri kullananlar dışlansın, başkalarının değerlerine saygılı olmak temel ilkemiz olsun” diyorum.

Ülkemin evlatlarına 25 yıl öğretmenlik yapmış ve her fırsatta barış, demokrasi ve kardeşliği ilke edinmiş, Yüce Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış “  ve “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir; onun dışında yol gösterici arayanlar gaflet, dalalet, hatta ihanet içindedirler” ilkelerine sadık kalmış biri olarak acaba çok şey mi istiyorum?

İnanmayanların bile kalplerinde güzel duygular uyandıran, Müslümanları ibadete davette günde toplam 30 defa Allah’ın bir olduğunu ifade eden  “Allahuekber”i kelle uçuranların sloganları olmaktan ve kötü şeyleri çağrıştırmaktan kurtarmayı isteyerek yanlış mı yapıyorum? Acaba bunları dile getirmek zorunda olduğum için haddini bilmez manyakların gözünde büyük suç mu işliyorum?

Ben yukarıda duygu ve düşüncelerimi dile getirdim. Kim nasıl yorumlamak isterse istesin, o beni bağlamaz.  Takdir sizlerindir.

16.06.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MEHMET KEPEZ’E MEKTUP

Sevgili Mehmet;

Sen bu sorularını niye bana soruyorsun ki, ben bunu anlamış değilim? Neden RTE’ye, ya da Mehmet Metiner’e sormuyorsun? Bu soruların yanıtlarını onlar daha iyi verirler. Çünkü onlar Türkiye’nin her tarafında destanlar yaratıyorlar.

Bazen bir deyim, bazen bir atasözü, bazen bir fıkra ciltler dolusu sözle anlatılamayacak kadar çok şeyi birkaç sözcükle, birkaç cümle ile anlatırlar. Ben de bundan dolayı söylemek istediklerimi sevgili öğrencim Zeynep’e hitaben yazdığım yazının altında yazmıştım.

Asıl anlatmak istediklerimi de o fıkra çok güzel anlatıyor. Baban olanak yaratıp seni üniversitelere gönderememiş ama çok üniversite bitirmişi, master ya da doktora yapmış, kendilerini akademisyen diye yutturup caka satan laf ebelerinden daha çok şeyler öğrendiğin döktürdüğün yazılardan bellidir. Seni bu konuda da tebrik ederim.

Solculuğu, devrimciliği sloganlarla öğrenip mangalda kül bırakmayanlar ellerine fırsat geçince 180 derece çark ettiler. Umarım sen çizginden sapmazsın… Irkçılığın, dinciliğin, mezhepçiliğin insanoğlunun ocağına ne incir ağaçları diktiğini tarih kitapları yazıyor. Bunlardan ders almayanlar bugün bize ders veriyorlar. Ben topaç değilim ki, fırıl fırıl döneyim: Ben dün de dinciliğe, ırkçılığa karşıydım, bugün de karşıyım, yarın da karşı olacağım. Ben bir şeyi değerlendirmeye çalışırken değerlendirdiğim şeyin dışına çıkar, bütün at gözlüklerimi, it gözlüklerimi çöp sepetine atar, öyle değerlendirmeye çalışırım. Konu hakkında bilgim az ise, o konuda araştırma yapar, bilgi sahibi olmaya çalışırım. Uzmanı olmanı konularda da uzmanı varken vaaz vermem.

Sen spor kulüplerinin bayrağı ile ulusların bayrağını birbirine karıştırıyorsun: Sosyolojik olarak bağımsız devlet kurmuş ulusları sembol edene “bayrak” denir. Halkların sembollerine “bayrak” demekle bayrak olmaz. O dediğin o halkın tarihsel anılarının bir sembolüdür. Ben sana bir soru sormuştum ama sen ya baypas yapıyorsun, ya çarpıtıyorsun ya da kenarından dolanıyorsun. Sen Türk Bayrağı söz konusu olunca “bir metre bez parçası” demiştin. Ben de sana tekrar soruyorum PKK ya da Kürt halkınınki bir metre bez midir yoksa onun uğrunda canlarını veren ya da vermeye hazır olan binlerce Kürt’ün en büyük manevi değeri, bir sembolü müdür? Sen lafı niye dolandırıp, hak etmediğim ya da bütün pisliklerin kaynağı benmişim gibi bana laf vuruyorsun? Ayıp olmuyor mu?

12.06.2014

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Mektuplar, Özel kişilere kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DİYANET İŞLERİ BAŞKANI’NIN KONUŞMASINA ELEŞTİRİM

Sayın Diyanet işleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in aşağıdaki sözlerine olan eleştirilerim saklı kalmak koşuluyla yıllardır hasretini çektiğimiz konuşmasını ayakta alkışlıyorum.

  • “Farklılıkların birlikte barış içinde yaşaması, aslında bizim medeniyetimizin en önemli özelliğidir. Zira bizim medeniyetimizde farklılıklar ayrıştırmanın değil, zenginliğin ve ortak medeniyetin bir aracı olarak kullanılmıştır. Bu medeniyet tasavvurunda kimse dilinden, dininden ve mezhebinden dolayı ötekileştirilmemiş, herkes barış ve huzur içinde yaşamıştır.” (En başta Yavuz Sultan Selim olmak üzere ondan sonra gelen padişahlar, özellikle II. Mahmut ile zirveye çıkıp Elbistan, Maraş, Sivas, Malatya, Çorum olaylarıyla imha edilmeye çalışılan Alevilerden hiç bahsedilmiyor. Alevi sözcüğü ağza bile alınmamıştır.)
  • “Ancak üzülerek belirtmek isterim ki, farklı dini tezahürlerle, farklı din mensubu vatandaşların bazı makul taleplerinin çoğunluk taleplerine göre aksak gidiyor olması bizi gelinen noktadaki mutluluğumuzu ifade etmekte mahcup bırakmaktadır. Ne olursa olsun tüm inanç mensuplarıyla farklı dini tezahür sergileyenlerin herhangi bir siyasetin parçası haline getirilmeden hukuk nezdinde çözülmesi gerekmektedir.” (Alevilerin ve ateistlerin sorunları yine yok sayılmıştır.)
  • Bu toprakların kadim bir unsuru olan Süryanilerin kendileriyle ilgili bilgi edinme ve din adamlarını yetiştirme ve din eğitimi gibi taleplerinin görmezden gelinmesi kabul edilemez.” (Peki, Alevilerin mezhepleriyle alay edilmesi, ibadet yerlerine cümbüş evi denmesi kabul edilebilir mi? Alevilerin de vermiş oldukları vergilerle maaşlarını alan din adamlarının Alevileri aşağıladıkları yetmiyormuş gibi yok saymaları, onlar aleyhine fetva vermeleri kabul edilebilir mi?)

03.06.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ADRES DEĞİŞİKLİĞİ İLE İLGİLİ DUYURU!..

Bu sayfamdaki değerli arkadaşlarım;

Birtakım kargaşalıklara son vermek istiyorum. Benimle arkadaşlığını devam ettirmek isteyenler http:// twitter.com/turacozgur hesabımla ve www.turacozgur.com internet sitemle ilişkili olan “Turaç Özgür”e arkadaşlık isteği göndermenizi ya da adı geçen facebook sayfamda sizi arkadaş olarak eklersem lütfen kabul etmenizi önemle rica ediyorum.

13.05.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ANNELER GÜNÜ KUTLAMASI

52 yıl önce kaybetmiş olduğum annemi, bana emeği geçen analığımı hayırla anarken, birlikte 3 çocuk yaptığımız eşimin, biricik torunumun anneannesi küçük kızımın, tüm eş-dost-akrabalarımın ve insanlık âlemine hayırlı evlatlar yetiştirmiş bütün annelerin “Anneler Günü”nü kutlarım…

11.05.2014

Turaç Özgür

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RÜŞVETİN ADI: HEDİYE, AYIP OLDU BİZİM KEDİYE!..

I1203R02700.000 TL ile Ali Ağaoğlu’ndan bir konut alınır, İstanbul ayaklarının dibinde kalır. Darıca’dan 1 apartman alınır, içinde 7 aile barınır.

Uzunluk metre ile, ağırlık terazi ile, ısı termometre ile zaman her herhangi bir saat ile ölçülür. 700.000 TL’lik saat ile ne ölçülür?

İçinde bulunduğum zamanı anlamak için gölgeme baktığım da, kolumdaki 5 liralık saate baktığım da oldu. Şimdi 300 liralık saat taşıyorum. O da kızımdan hediye…

Kimse bana “Ulan bu saati taşımaya utanmıyorsun?” demedi, diyemez de… Ama 700 bin liralık saat taşısaydım her kafadan bir ses çıkardı, beni anamdan doğduğuma pişman ederlerdi.

Hele de Türkiye Cumhuriyeti’nin Ekonomi Bakanı olarak 700 bin liralık hediye saat taşısaydım, anama, avradıma sövseler sesimi çıkaramaz; bütün gövdemi kuma sokamazsam da beyinsiz kellemi kuma sokar, hiç olmazsa cazgırlık yapmazdım.

Ama bizim hesap vermesi gereken eski Ekonomi Bakanımız TBMM kürsüsünde horozluk yapıp hesap soranların üzerine yürüyor, küfrediyor, efeleniyor.

Oğlunun düğününde eşine, kızına, gelinine 6 küsur milyonluk hediye kolyelerden bahsedilince çıldırıyor; psikolojik dengesi bozuluyor.

Bir atasözümüz “Milletin ağzı süzme torba değil ki, büzesin” der. Ağzını büzüp susması gerekenin, dinin kanatlarının altına sığınıp Hac’dan, Umre’den bahsedip bağırmasına ne demeli?

“Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” yöntemiyle bir yere kadar başarılı olabilir, parmaklarla aklanabilirsiniz; artık milletin sabrı taştı, barajın kapakları açılmadan başınızın çaresine bakın!..

Eski Ekonomi Bakanı ekonomik durumunun iyi olduğunu, hediye almaya ve kimseye muhtaç olmadığını, hayrına bu millete hizmet ettiğini ima ediyor.

Fuzuli: “Selâm verdim almadılar, rüşvet değildir diye…” diyor. Şair Eşref de: “İstemem Fatiha, yeter ki çalmasınlar mezar taşımı” diyor…

Ben de diyorum ki, mademki ekonomik durumunuz iyidir; boşuna zahmet buyurup babanızın hayrına bu memleketi yönetmeyin şirketlerinizi yönetin.

****

Yaşanmış bir fıkra ile bitirelim:

Ulu din adamı geçinen muhteremin sağ tarafında gelin, sol tarafında da kaynanası sohbet ediyorlarmış.

Muhterem dinden, imandan, namustan bahsederken sağ eli de gelinin eteğinin altında dolaşıyormuş. Muhtereme o güne kadar sadakatle inanıp güvenen kaynana bunun farkına varınca, muhteremin elinden tutup “Bire dürzü!.. Elin oralarda ne geziyor?!..” deyip kovmuş.

07.05.2014

Turaç Özgür

 

 

 

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GÖLGE BOKSU YAPARKEN AZ KALSIN HZ. ALİ OLUYORDUM

indirŞehirlerarası uzun bir yolculukta hoşça vakit geçirmek için koltuk arkadaşımla sohbet ede ede gidiyorduk. Her tarladan bir kesek örneğinde olduğu gibi konudan konuya atlıyorduk. Söz dolaşıp çevrinip boks maçına geldi. Arkadaşım bir boks kulübüne üye olduğunu, kendisin de amatör olarak çalıştığını söyleyince:“ Boks nedir, nasıl yapılır, gölge boksu, ayna boksu nedir, nakavt nedir, şike nedir, kendi sıkletinde boks şampiyonu nasıl elde edilir, profesyonel bir boksörün sertifikası hangi durumlarda iptal edilir, kural dışı hareket edenlerin abandone veya diskalifiye edilmesi ne anlama geliyor, hak edilmeyen madalyaya el konulması ne demektir?”  üzerine tartışıyorduk.

Arkadaş, laf kalabalığına getirip kendi doğrularını yutturmaya çalışıyordu. Konunun zır cahili olduğu her halinden anlaşılıyordu. Çenesini kapamak ve konunun cahili olduğunu ortaya koymak için:

—Siz hiç gölge veya ayna boksu yaptınız mı?

—Hayır, yapmadım, o da nedir?

—Açıklayayım:  Boksör sağ kroşe, sol kroşe, sağ direk, sol direk, atılan yumruklara karşı kapanma, korunma vs. çalışmalarını duvardaki gölgesine yumruklar atarak, dans ederek alıştırmalar yapar. İşte buna gölge boksu denir. Eğer bulunduğunuz yerde büyük bir boy aynası varsa, aynanın karşısına geçer aynadaki görüntünüzü rakibiniz yerine koyup onu yumruklar, onunla boks yapar, onu yenersiniz. Burada kazanan daima siz olursunuz ama gerçek bir şampiyon asla olamazsınız; çünkü rakibiniz gölgeniz veya hayalinizdir, karınızda gerçek bir yarışmacı yoktur. El yumruğunu tatmadığınız için kendi yumruğunuzu balyoz zannedersiniz. Bu hayali şampiyonluklarınıza inanıp da kendinizi şampiyon olarak sakın ilan etmeyin, başkalarını da güldürmeyin. Bu konuda güzel bir anım vardır. Eğer sıkılmadıysanız, sözümü kesmeden sabırla dinlerseniz anlatırım.

—Memnuniyetle dinlerim. Bu uzun yolculukta yapabileceğimiz başka bir şey de yoktur.

—Anlatayım, anlatayım da sakın uyduruyor, demeyin. Gölge boksu yaparken az kalsın Hz. Ali oluyordum.

—Estağfurullah! Niye uydurasınız ki? Yalnız şimdi daha çok merak etmeye başladım: Nasıl az kalsın Hz. Ali oluyordunuz?

Başladım aşağıdaki anımı anlatmaya:

Elbistan’da 1967’de lise 2’nci sınıfta okurken Malatya Lisesi’nde okuyan bir boksör arkadaş getirtip onun antrenörlüğünde boks çalışmaları yapıyorduk.  Boş zamanlarımda da kendi kendime boy aynasının karşısına geçer, aynadaki görüntüme ya da duvardaki gölgeme yumruklar atar, boks alıştırmaları yapardım.

Bir gün aynı katta kalan köylülerimizin duvarındaki gölgemle gölge boksu yapıyordum. Hızımı alamayıp duvarı yumruklamaya başladım. Çürük dolma duvardan kolum sonuna kadar girince, duvarın öbür yüzündeki kadıncağız, Hz. Ali’nin eli zannedip elime sarılır ve başlar şapur şupur öpmeye… Kolumu kadının elinden kurtarıncaya dek anam ağladı. Ben çekerim, kadın bırakmaz, ben çekerim kadın bırakmaz. Bir kere yakaladı ya Hz. Ali’nin kolunu.. bırakır mı hiç…

Bin bir güçlükle kolumu bıraktırıp kadının tarafına geçtim. Bu sefer de ayaklarıma kapandı; başladı ayaklarımı öpmeye, yalamaya… “Allah’ım keremine bin şükür!..  Allah’ım bugününe şükür!.. Hz. Ali’yi görmeyi bana nasip ettin!..  Hz. Ali geldi evimize! Kıtlık gitti, bereket geldi!.. Ali geldi!.. Ali geldi!..  Ali geldi!.. Ali…” Kadıncağız neredeyse aklını kaçırıyordu. “Ali geldi!” diyor da başka bir şey demiyor.

“Yahu kadın, ben Turaç’ım, Turaç!.. Ali değilim!.. Sizin duvar dolma duvarmış, içindeki iskeleti çürümüş, gölge boksu yapıyordum, birden bire kaptırıp olanca gücümle duvarı yumrukladım.  Bu arada kolum da içeri girdi, hepsi bu!.. Abartma yahu!..  Yapma yahu!.. Hz. Ali kim, ben kim?!..” Gel de Hz. Ali olmadığına, Turaç olduğuna inandır inandırabilirsen.

“Gurban olduğum, gadasını aldığım… Hz. Ali senin donuna girdi, Hızır senin donuna girdi!.. Ben ‘Medet mürvet, sen yetiş ya Ali!’ diye çağırıyordum. Ali duydu beni, yardıma geldi! Sen Ali’sin, Ali senin donuna girip geldi. Hızır senin donuna girip geldi! Ben bilmez miyim? Bana ayan olmuştu, senin donunda geldi. Sen kendini niye küçük görüyorsun? Sen koskocaman Ermiş Evliya Veli Baba’nın torunusun, sen onun soyundan geliyorsun, Ali senin donundan gelmeyecek de kimin donundan gelecek gurban olduğum, gadasını aldığım?!.”

“Yahu yapma!.. Etme!.. Tutma!.. Ben Allah’a bile inanmam, sen beni koskoca Hz. Ali ettin, Hz. Ali kim, ben kim?”

Neyse, kadına Ali olmadığımı inandıramadım. Kadın köye gider, bütün köye benim Hz. Ali olduğumu yayar. Köyün saf kadınları da inanır buna… Derken beni gördüklerinde ayaklarıma kapanan kapanana…

Yapmayın yahu! Etmeyin eylemeyin yahu! Vallahi Hz. Ali değilim!.. Billahi Hz. Ali değilim!.. Tillahi Hz. Ali değilim!..  Turaç’ım ben, Turaç!.. Döndü’den doğma, Hüsüva’nın oğlu Turaç!.. Hüsün ve Haca’nın yeğeni Turaç!.. Ali, Cuma ve Mustafa’nın kardeşi Turaç!.. Herginli Turaç!..

Mümkünü yok, bir kere Hz. Ali olduğuma inandılar ya… Mal bulmuş mağribi gibi yakamı bırakırlar mı hiç!.. Artık ya Hz. Olduğumu kabul edeceğim, ya da bu diyarı terk edeceğim. Ben de o diyarı terk etmek zorunda kaldım, Gaziantep’e gittim. Ondan sonra da Mersin’e… Aradan zaman geçince Hz. Ali olduğumu unutmaya başladılar. Yıllar sonra Turaç olduğuma inandırabildim de kurtuldum Hz. Ali olmaktan

Yahu ne kadar da zormuş Hz. Ali olmak!.. İşte benim halkım böyle…  Birine inandı mı sonuna kadar inanır. Adam her haltı yer ama ona körü körüne inananlar, bağlananlar yine de ona mübarek muamelesi yaparlar. Hani bir söz vardır: “Şeyh uçmaz, müritleri onu uçurur” diye. Az kalsın beni de uçurup erenler safına karıştırıyorlardı. Zannedersem ne kadar gelmiş geçmiş eren vs. varsa, işte böyle olmuştur.

Şimdi bazen düşünüyorum da “Keşke Hz. Ali olarak kalsaydım. Bu kadar dürüstlüğün cezasını fitil fitil çekmezdim belki.  Hz. Ali olmak ne kadar zorsa, dürüst Turaç olup ömrümün sonuna dek devam ettirebilmek de zordur.

Arkadaş kıkırdamaya başladı:

-Abi yav, anlattığın masal gerçekten de çok hoş… Sonuna kadar dinlemeye söz vermiştim. Bundan dolayı gülmemek için kendimi zor tuttum.

-La havle vela kuvvete illa billa!..

-Ne dedin Abi?

-Hiç, hiç!.. İyi geceler!..

20.07.2014

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Öyküler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEVLET ADAMLARININ HİTAP ŞEKİLLERİ O DEVLETİN SAYGIN OLUP OLMADIĞINI DA GÖSTERİR

Siyasi partilerin genel başkanlarına o siyasi partinin adıyla başlayan “genel başkan” tanımlamasıyla hitap edilirdi. RTE Başbakanlık sıfatıyla CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na seçimden önce olduğu gibi seçimden sonra da “CHP’nin Genel Müdürü” diye hitap etmeyi sürdürüyor.

Buradan soruyorum:

a)      “Genel müdürlük” ne zamandan beri argo oldu?

b)      Eğer genel müdürlük ayıp bir şey ise, gelmiş geçmiş tüm özel ve tüzel kişiliklerin genel müdürleri bu hakarete ve ayıba nasıl dayanıyorlar?

c)      Genel müdürlük ayıp ve hakareti hak ediyorsa, onların altlarındakiler aşağıya doğru daha da aşağılık anlamına gelmiyor mu?

d)     Başbakan şimdi bu cumhurun başkanı olmaya aday olduğuna göre, eğer kazaren Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı seçilir ve Atatürk’ün makamına oturursa, aynı tarz hitaplarına devam edecek mi? O hitap şeklini terk ederse, kendi kendisiyle ters düşmeyecek mi?

e)      Suriye Devlet Başkanı “Esed”likten “Esat”lığa terfi edecek mi?

Yukarıdaki soruların arkası gelmez. Şimdilik bu kadarını bir vatandaş olarak merak ediyorum.

22.04.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BERKİN ELVAN: FAŞİZME KARŞI İLK KIVILCIM!..

67e0fb26f422194416bc2d207e69f0a5_400x400Sevgili ilk kıvılcım; ışıklar içinde yat!.. Milyonlarca yurtseverin omuzlarında son yolculuğuna uğurlandın, faşizme meydan okuyan milyonlarca yurtseverin kalbinde sonsuza dek yaşayacaksın, sen sonsuzluğa yürürken geride milyonlarca “Berkin Elvan” bıraktın, katilini uzaklarda aramaya gerek yok: Emiri kim verdiyse, tetikçiyi kim koruyorsa katilin odur, onu tırlar dolusu dolarları, avroları kurtaramayacaktır!..

12.03.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EN İYİ ORGANIMIZ GÖREVİNİ EN İYİ YAPANDIR

2638560-savrulan-saclarİnsanoğlu biraz mantıklı düşünseydi, en iyi organlarının görevlerini en iyi yapanlar olduğunu anlarlardı.

Burnun koku almıyor ama en güzel burun senindir. Gözlerin doğru dürüst görmüyor ama en güzel gözler senindir.

Geleceğin karartılırken bunu algılayıp çözüm üretemeyen geçersiz laf salatalarıyla, ayet, hadis ve küflü söz çöplüğü olmuş, bunlarla seni kandırıp biraz kemik, biraz makarna ile yetinmeni sağlayan beynin olsa ne olur, olmasa ne olur.

Saçlarını kimse okşamamış ya da rüzgârda savrulmak yerine çaputlarla kapatılmış ama en güzel saçlar senindir.

Dişlerin bir sevgilinin yanaklarını dişlememiş ama en güzel dişler senindir.

Bütün bunların ne önemi var? Önemli olan bunların görevlerini yapıp yapmadığıdır.

02.10.2013

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SEVGİLİ YURTTAŞLARIM!..

Başbakanın yüce (!) tavsiyelerine uyup sağır kulaklara seslerini duyurmak için tencere tava çalanları, kör gözlerin dikkatlerini çekmek için sokağa dökülenleri “Bunlar benim huzurumu bozuyor, bunlar ses ve görüntü kirliliği yapıyor, bunlar malıma, canıma ve dinime zarar veriyor, ahlâksızlık yapıyor” diye uğraşıp sızlandığınızda, onları hedef aldığınızda, onlar hakkında şikâyetçi olduğunuzda neler olacağını, kimlere hizmet ettiğinizi sıralayalım:

1. Enerjinizi boşa harcamış olursunuz,

2. Komşularınızla -eğer varsa- ilişkilerinizi bozarsınız,

3. Demokratik ve hukuksal haklarını kullananlarla gereksiz yere düşman olduğunuz gibi, ileride siz de çalınan haklarınızı aradığınızda yalnız kalır, ezilirsiniz,

4. Demokrasi ve insan hakları gelişemez,

5. Sizi soyanlar soygunlarına, köle yerine koyanlar diktatörlüklerine devam ederler.

6. Türkiye Cumhuriyeti’nin 80 yıllık birikimlerini, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini kendilerinin veya yandaşlarının üzerlerine geçirenlere yada daha da kötüsü sultanlıklarını korumak için emperyalistlere ülkeyi peşkeş çekenlere, bağımsızlığımızı ortadan kaldırmak isteyenlere hizmet etmiş olursunuz. Ülkemiz parçalanır, bölünür, ufalır, gücünü kudretini kaybeder, kapitalizmin emperyalizmine lokma olur yutulur…

Eğer, bunları bilerek ve eti yenmiş önüne atılan kemiklerden pay kapmaktan başka bir şey seni ilgilendirmiyorsa, en başta bu yazıyı yazan beni şikayet edin!.. Yok eğer, yukarıda saydıklarım sizi de ilgilendiriyorsa, gelin el ele verelim, kurtuluşa kadar tencere tava çalalım, sokaklara dökülüp sesimizi duyuralım…

21.07.2013

Turaç ÖZGÜR

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞBAKAN YANDAŞLARINA SESLENİYOR

“Ten­ce­re ta­va ça­lan­la­ra kar­şı yar­gı­ya gi­de­rek hak­kı­nı­zı sa­vu­nun. Yar­gı­da on­lar mü­ca­de­le et­sin. Yıl­lar­ca biz mü­ca­de­le et­tik, şim­di on­lar uğ­raş­sın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’nın bu sözleri söyleme hakkı yoktur. Eğer bölücülüğün ta kendisi olan bu sözleri söyleme hakkını kendisinde buluyorsa, ben ve benim gibi düşünenler yani “onlar” dediği “çapulcular”ın da başbakanlarını arama ve bu sözleri söyleyeni de başbakan olarak tanımama hakkı vardır. Bu hakkı kullanmanın önüne hiçbir diktatör geçemez.

“Onlar” dediklerinden özür dilemeden de kamu adına konuşamaz, içinde “onlar”ın da vergilerinin bulunduğu Hazine’den bir kuruş dahi harcama yapamaz, harcama yaparsa, bunun hesabını vermek zorunda kalır. Çünkü Hazine tüm yurttaşlardan alınan vergilerden oluşuyor. “Onlar” diye ifade edilenler haraç veren teba değil, özgür yurttaşlardır.

“Biz” kimdir,  “onlar” kimdir? Bu söylemi PKK lideri APO bile söylememiştir, söyleyemez de!..

23.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

POLİS KORUMASINDAKİ SALDIRGAN PALALI

Polis korumasında elindeki palayı kadına kıza sallayan delikanlı (!) Kasımpaşalı Başbakanın ta kendisidir. Yanına kalmayacağını bilmelidir!.

Polis korumasında elleri palalı, çivili sopalı katiller sabrımızı taşırmasınlar!.. Polise çiçek atan eller kılıç tutmasını da çok iyi bilir.

Sandıktan çıkmakla övünenler, söylediklerine kendileri inanıyorlar mı? İnansalar faşist yöntemlere başvurmazlar, zulümden medet ummazlar.

06.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÖTÜYE KULLANILAN GÜÇ

Kendine saygısı olan, geleceğini, çoluğunun çocuğunun geleceğini düşünen intikam duygularıyla devletin gücünü böyle hoyratça kullanıp intikamına alet edemez!..

Biber gazı öldürücü, imha edici, en azından insanın sağlığını bozan kimyasal bir silahtır. Bu silahı kullananlar ileride aynısını tadacaklarının hesabını yapıyorlar mı?

Devleti ele geçirenler kimyasal silahlarla gençliğini ve tepkili insanlarını hedef alıp imha etmeye çalışıyor. Bu gazı kullananlar ya katildir ya da katil ruhludur!..

Türkiye’ye biber ve portakal gazı verip duyarlı Türk gençliğinin, onurlu Türk insanının imha edilmesine dur demeyenler de insanlık düşmanı, ruhsuz katillerdir!

11 yıllık birikmiş tepkisini kusanlara acımasızca saldırıp gazlayanlar, su bombalarıyla yok etmeye çalışanlar, sizin aileniz, çoluğunuz çocuğunuz, yakınlarınız, sevdikleriniz yok mu? Onların da başlarına bunlar geldiğinde ne yapacaksınız?

İntikam duygularıyla insanlarının üzerine TOMA’larla, gaz bombalarıyla giden, ulusunu ikiye bölüp bununla övünen benim başbakanım asla olamaz, onun kulluğuna soyunandan benim polisim olamaz!..

Halkımıza yapılanları görüp de isyan etmememiz elde değildir. İsyan duygularımıza güçlükle sahip olup, şimdilik seyrediyoruz ama bu sürekli seyredeceğimiz anlamına gelmesin! Yeter!.. Yeter!.. Yeter!..

Bu ulusun sabrını taşıranlar şunu iyi bilsinler ki, eğer bir patlarsak, dünyadaki bütün atom bombalarından daha güçlü olduğumuzu görme fırsatı dahi göremezsiniz,  yeryüzü silinir, buzul çağına döner!.. Yeter!.. Yeter!.. Yeter!..

28.06.2013
Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SORU-YORUM

- Müslümanlığın bütün vecibelerini yerine getirirsem, kazancım ne olur?
- Öbür dünyada cennete gidersin.
- Cennete gidersem ne olur?
- Uçsuz bucaksız yeşillikler içinde altında ırmaklar akan tuba ağacının altında ellerinde Kevser şarabı ve birbirlerinden güzel 40 tane huri, 40 tane kılman sana hizmet eder, her dilediğini yerine getirirler, sonsuza kadar rahat edersin.
- Orada TOMA’lı, biber gazlı, sis bombalı, ses bombalı, coplu polis yok mu?
- Hayır, orada bu dediklerinin hiçbiri yoktur.
- Peki, bu dünyayı bana zindan edenler, malımı mülkümü kitabına uydurup çalanlar, zimmetine geçirenler de oraya gidebilecekler mi?
- Elbette gidebilecekler.
- Ya sen, sen de oraya gidecek misin?
- Onun sözü mü olur, tabii gideceğim.
- Kusura bakma, olmaz kardeşim, öyle bir alemde benim işim ne? Senin gibilerden bu dünya da çektiğim yetmiyor da, bir de o tarafta mı çekeceğim. Ben cehenneme razıyım, sana güle güle!…

25.06.2013

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Öyküler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ASIL SÖZ SAHİBİ VEKİLLER DEĞİL, HALKTIR!..

Demokratik hukuk devletlerinde asıl olan birisi varsa, o da seçmendir, yani özgür yurttaştır. Seçilenler, kendilerini seçenlerden üstün değil, tam tersine onlar vekâlet görevi üstlendikleri için asıldan (seçmen) sonra gelirler.

Sorunlarınızı sizin yerinize çözmesi için bir avukat tutuyorsunuz. Vermiş olduğunuz yetkilere göre size hizmet sunar. Hizmetini beğenmediğiniz zaman, azledersiniz.

İşte milletvekilleri de bir tür avukatınızdır. Sizin adınıza görev yaparlar, hükümet onların arasında kurulur, başbakan onların arasında olur.

Kısacası, bunlar size hizmet ederler. Her türlü hizmet birimlerine alt kademedeki hizmetçileri görevlendirirler. Bu hizmetçilerin görevleri size dayak atmak, bağırıp çağırmak, tazyikli su, biber gazı ile sizi bombalamak, zehirlemek değildir. Anayasaya ve yasalara aykırı davranışlarınız olursa, canınızı yakmadan, sizi aşağılamadan anayasaya, yasalara, yönetmeliklere uygun olarak yakalarlar adalete teslim ederler.

Adalete teslim edildiğinizde de görevli savcı işlediğiniz iddia edilen suçlara göre iddianamesini hazırlar, bağımsız yargı huzuruna çıkarır. Orada da yargıç denilen görevli anayasaya, yasalara, hukuk kurallarına göre kimsenin etkisinden kalmadan yargılar, hükmünü verir.

Yürürlükteki anayasaya, yasalara göre suçsuzsanız salıverir, suçluysanız tutukevine gönderir.

Tutukevinde suçunuzun cezasını çekersiniz, özgür yurttaş olarak normal yaşamınıza devam edersiniz.

Peki; demokratik bir hukuk devleti olarak nitelenen ülkemizde bu, böyle mi oluyor?

Olmuyorsa, insan gibi direnip hak ve hukukuna kavuşmalısın. Bunu yapamıyorsan, kusura bakma da sen seçtiklerinin ve hizmetçilerinin aşağılık bir kölesisin!.. Her türlü aşağılanmayı hak ediyorsun demektir.

25.06.2013

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE’NİN TAPUSU BAŞBAKAN’A MI AİTTİR?

Başbakan Türkiye’nin tapusunu üzerine çıkarıncaya, Türk Ulusu’nun tamamını köle edinceye kadar mağduriyet edebiyatına devam edecektir. Taksim Gezi Parkı ile başlayan olaylar bu hevesini kursağında koyduğundan TOMA’larla, akreplerle, biber gazlarıyla kin kusuyor ama yolun sonu göründü, boşuna gayret!..

Madem yaptıklarından memnunsun, Halk TV’nin kameralarını kapattıracağına, vergilerimizle beslediğimiz TRT televizyonlarına ve borazanın durumuna düşürdüğün satılmış medyaya da fırsat ver de tüm dünya görsün, seni alkışlasınlar, barış elçisi madalyası versinler. Yazıklar olsun!.. Çanakkale’yi geçilmez etmiş, Kurtuluş Savaşı’nda iç ve dış düşmanların kıçına tekmeyi vurmuş Mustafa Kemal’in askerlerini korkutacağını mı zannediyorsun?

Senin zulmünden korkanlar alçak oğlu alçak olsun!.. İleri demokrasiye geçmiş. Bırak ileri demokrasiyi… Bu, düpedüz ileri faşizmdir!.. Ülkeyi yönetmekten aciz duruma düştün, çekilmesini bil, eğer bu ulusun bir ferdiysen bu zulümlere bir son ver!.. Bizi ezdin, çocuklarımızı, torunlarımızı ezdirmeyeceğiz, bunu aklından çıkarma!..

23.06.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İLERİ DEMOKRASİ VE YALAKA TELEVİZYON KANALLARI

Bulunduğum yerde hemen hemen tamamı yandaş olan 48 adet televizyon kanalını kablolu yayın üzerinden izleyebiliyorum.

Bugün aynı saatlerde Kadıköy’de Kadıköy Pirsultan Abdal Kültür Derneği’nin düzenlemiş olduğu, Anti Kapitalist İslâmcıların da destek verdiği miting ile Taksim’de “Duran Adam”lar eylemi yapılıyordu. Hükümet aleyhine olan bu iki eylemi sadece kısıtlı olanaklarıyla Halk TV, o da zaman zaman gösteriyordu. Diğerleri görmediler, duymadılar, bilmiyorlar…

AKP’nin muhaliflere korku salma, meydan okuma mitinglerinin beşincisi Erzurum’da yapılıyordu. Çağdaş, demokratik ve laik bir cumhuriyetle yönetilen bir ülkenin bir başbakanının kesinlikle yapamayacağı, her iki sözcüğünden birisi dinsel olan kışkırtıcı nutuğunu atıp bu ülkeyi “Onlar ve biz” diye bölmeye çalışıyordu. Bu bölücü, kışkırtıcı miting TRT Haber, Haber Türk, SKY Türk, CNN Türk, NTV, A Haber, Beyaz Tv, Kanal A, TGRT Haber, Samanyolu Tv, Tvnet’te hiç ara vermeden naklen canlı olarak 11 kanalda aynı anda yayınlanıyordu.

Adı geçen bu televizyon kanalları pistonları, gömlekleri, sekmenleri tamamen bozulmuş, karterlerindeki yağları yakan, eksozlarından yağlı pis dumanlar savuran motorlar gibiydiler.

Bu televizyon kanalları karterlerindeki yağlar bittiğinde yatak yakıp krank milini ve tüm dişlileri de kıracaklardır. O zaman hurdaya çıkmış olacaklar, kimse de yüzlerine bakmayacaktır.

İleri demokrasi ya da faşizm yakında girecek delik arayacaktır. Tabii girebileceği delik bulabilirse… O gün geldiğinde adı geçen bu kanallar bugünlerin hesabını vermeyecekler midir? Ha gayret!.. Çoğu gitti, azı kaldı, dananın burnu göründü…

23.06.2013

Turaç Özgür

 

 

 

 

 

GÜNCEL, Olaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SOKRATES’İN EVİ

Sokrates bir ev yaptırmış. Evini görmeye gelenlerin kimileri beğenilerini, kimileri de eleştirilerini yapmışlar. İçlerinden birisi “Sizin çok dostunuz var, salonunuz yetersiz” demiş. Sokrates de “O dost bildiklerin kuru kalabalıktır. Benim şu tuvaleti dolduracak kadar bile gerçek dostum yoktur” diye yanıt vermiş.

RTE de korkutarak, yallayarak kuru kalabalıkları meydanlara yığıp kendini alkışlatıyor, efeleniyor. Onların gerçekten kim olduklarını öğrenmek istiyorsa kendisine başkaldıranlara reva gördüklerinin binde birini yaptırsın, sonra baksın, çevresinde kaç kişi kalıyor görsün de ona göre efelensin!..

21.06.2013

Turaç özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜM DOST VE DÜŞMANLARIMA ÖNEMLE DUYURURUM!..

Benim Facebook sayfalarıma kim veya kimler “Ünlü sunucunun şok görüntüleri!”, “Şanslısınız, araba kazanma şansı yakaladınız!” gibi virüs, porno veya reklam içerikli rezaletler gönderiyorsa, veya benim sayfalarıma girip benim adımla değerli paylaşımcı arkadaşlarıma gönderiyorsa, onlar hakkında cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunup, gerekli ceza davaları, ayrıca maddi ve manevi tazminat davaları açıp onları mahvedeceğimi son olarak ihtar ediyorum.

Ayrıca, onların kimliklerini tespit edersem, benden çekecekleri vardır. Benim o gibi herzelerle işim yoktur, asla olamaz da… Facebook sayfalarımdaki yazılarımı beğenmemiş olabilirsiniz, hakaret etmeden en acımasızca eleştirebilirsiniz de buna hem saygı duyarım, hem de memnun olurum. Ben her zaman eleştirilere açık, vicdanından başka kimseye borcu olmayan özgür bir insanım.

Yaşamım boyunca en büyük korkum vicdansızların, alçakların durumuna düşmek oldu. Güçlü ve kararlı irademle de o duruma bu güne kadar düşmedim, bundan sonra da hiçbir güç o duruma düşüremez.

Beni tanıyanlar çok iyi bilirler ki, beni incitmeyeni asla incitmem. İnciten olursa da Hz. İsa gibi sağ yanağıma vurana, sol yanağımı dönmem!.. Bu, özel kişi de, tüzel kişi de olsa fark etmez!.. Saygılarımla…

20.06.2013

Turaç Özgür

 

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞBAKAN’IN REYHANLI KIŞKIRTMASI

Başbakan Reyhanlı’da 53 Sünni’nin öldürüldüğünü bildiğine göre, mutlaka araştırma (!) Yaptırmıştır.

Taksim Gezi Parkı Olayları’nda dinlere, mezheplere, tarikatlara göre kaç kişi öldürülmüştür? TOMA’larla, biber ve portakal gazlarıyla, asitli sularla, plastik mermilerle kaç kişi yaralanmıştır?

İçlerinden ateistler de var mıdır? Antikapitalist kaç kişi vardır? Ayrıca, tutuklananlar da aynı kategorilere göre tasnif edilmiş midir?

Bunların içinde bu ulusun malını mülkünü üzerine geçiren, yandaşlarına peşkeş çeken, ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini yabancılara satan kaç kişi vardır?

Eğitimlerine göre de tasnif edilmiş midir, edilmişse kaç kişi okuma yazma biliyor, kaç kişi nereleri bitirmiştir?…

Kaç kişiye kömür ve makarna dağıtılmıştır?

Kaç kişi tehdit edilerek meydanlara belediyenin araçlarıyla getirilmiştir? Vesaire… Vesaire…

Son söz: İnsanları, yurttaşlarını bu şekilde sınıflandırmak bölücülüğün ta kendisi değil midir?

Asıl amacı Türkiye’yi bölmek, parçalamak, lokma lokma edip kapitalizmin ve emperyalizmin kolay yutmasını sağlamak mıdır? Bütün bunları da bilmek hakkımızdır.

18.06.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞBAKAN HALKI KIŞKIRTIYOR

Başbakan günler öncesinde % 50′yi evlerinde zor tuttuğunu söyledi, kin ve intikamına ele geçirdiği gücü alet etti, Sincan’da meydan okudu. İşaret fişeğini 28 Şubat’ta yürüyen tankların burnunun dibinde sıktı.

Şu anda da Gezi Parkı’na saldırı emrini verdi, yurdun her tarafında yurtseverler ayaklandı, aylardır körüklenen iç savaş böylece başlatıldı.

Yarın da Başbakan seçilmiş başkomutan olarak İstanbul’da ordularının başına geçip kılıcını çekecektir.

“Savaş!.. Savaş!..” diye içi yananlar, gözünüz aydın!.. Gazanız mübarek olsun!.. Devletin ele geçirdikleri gücünü kinlerine alet edenler kendi mezarlarını kendileri kazıyorlar. Sabrın da bir sınırı vardır.

Bir başbakan, sebebi her ne olursa olsun, kendisine oy verenlerin başbakanı, diğerlerinin de düşmanı gibi davranamaz!.. Kimseyi dışlayamaz, kendisine emanet edilen gücü ve yetkileri kötüye kullanamaz!.. Kullanırsa, her kimin başına ne gelirse gelsin, sebebi kendisidir!.. Bunun hesabını şöyle veya böyle eninde sonunda verecektir!..

15.06.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSTANBUL’DA YAŞAYAN HALKIMA SESLENİYORUM!..

Sevgili İstanbullular,

Anadolu yakasından Avrupa yakasına ya da Avrupa yakasından Anadolu yakasına geçmek için atalarımız, ceddimiz asırlardır ne zorluklar çekmişlerdir. Bu Marmara densizi, pardon denizi, İstanbul Boğazı, hele şu Kasımpaşa’nın önündeki haddini bilmez Haliç’in elinden. Artık bu melunlara hadlerini bildirmenin zamanı gelmiştir.

Hergün bir yakadan diğer yakaya geçenler bu mazarat denize ne kadar kin gütmektedir, bunu bilmeyen yoktur. Kinlerinizi bileyin, hazır olun cenge!..

Bu ucube denizi ve Batılıların Altın Boynuz dedikleri Haliç’i doldurursak hem ceddimizin intikamını alırız, hem vapur illetinden, hem de ikide bir köprü yapmaktan, altına sosis gibi boru yapmaktan kurtuluruz. Altın Boynuz’u da hayranlarının uygun bir yerine koyarız.

Rezidanslar, AVM’ler, stadlar, hatta dünyanın en büyük camisini yapmak için de beleş alanlar kazanmış oluruz.

Bunun için ayrıca fazladan masraf yapmamıza da gerek yoktur. Herkes günlük çöpünü her gün bir zahmet kendisine yakın yere boca etsin yeter. Yalnız önümüzdeki çapulcuların engellerini aşmak için bir plebisit yapmamız gerekiyor.

Hadi aslanlarım sizi göreyim, şimdiden çöplerinizi dökmeye başlayın, ardından da yapacağımız plebisite hazır olun. % 50’me güveniyor ve gözlerinizden öpüyorum.

Bundan sonra da sık sık plebisite hazırlıklı olun!.. Plebisite omuz verenlerin kömürleri, makarna paketleri hazırdır.

14.062013

Sultanınız

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÜFÜR ÜZERİNE

• Küfretmek, iyi bir şey olmamasına rağmen canı yanan bir vatandaş küfür edebilir, bağırıp çağırabilir ama bir başbakan asla küfredemez!..

• Demokratik hukuk devletinde bir başbakan yurttaşları arasında ayrım yapmaya, işine gelmeyeni aşağılamaya başlamışsa, yolun sonuna gelmiştir.

• Atatürk’ü babamdan bile çok severim. Buna rağmen Atatürk’ü gözümden düşürmek isteyen varsa, belgeli bir küfrünü bulup yayınlasın da görelim.

• İnönü Atatürk’e “Sen olmasan ben bunları düşünemezdim” demiş. Atatürk de “Sen olmasan ben bunların hiçbirini yapamazdım” diye yanıt vermiş.

• Atatürk düşündüklerini, projelerini İnönü aracılığıyla hayata geçirmiştir. İnönü gibi bir devlet adamı olmasaydı, Atatürk başaramayabilirdi.

• Atatürk ile İnönü birbirlerini tamamladıkları için gericiler, hainler, iç ve dış düşmanlar tarafından düşman olarak görülmüşlerdir.

• Gericiler, iç ve dış düşmanlar, vatan satıcıları şimdilik Atatürk’e olan hınçlarını İnönü’ye saldırarak gideriyorlar. Bu, böyle biline!..

• “Bu, benim gençliğim olamaz”, “Bu, benim vatandaşım olamaz”, “Bu, benim memurum olamaz”… Peki, sen kimsin?.. Kimin başbakanısın?..

• Atatürk “Ey Türk Gençliği!.. Birinci vazifen Türk istikbalini, Türk Cumhuriyeti’ni sonsuza kadar korumaktır!..” demiştir. Makamına oturup Atatürk’ün gençliğinin üzerine birinci vazifesini yaparken biber gazı sıktırmıştır, Taksim’i mezar etmeye çalışıyor… Gel de dayan!..

13.06.2013

Turaç Özgür

 

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÜFREDENE KÜFREDERLER

Meslek yaşamım boyunca Atatürk ve Esenboğa hava limanları alanlarını dolduracak kadar öğrenci yetiştirdim. Her düşünceden, her inançtan insanlar vardı. Aralarında şu sağcı, şu solcu, şu Sünni, şu Alevi, şu Türk, şu Kürt, şu gavur, şu Müslüman, şu dinli, şu dinsiz diye ayrım yapmadım.

“Hayır öğretmenim, hayır Hocam!.. Yaptın, senden fitnesine, senden bölücüsüne, senden karıştırıcısına rastlamadık” diyen varsa, hıncını almak için bulunduğu yerden okkalı bir tükürük gönderebilir, ben de bunu hak ediyorum demektir.

Başbakanın yaptığı gibi bir kısmınızı koruyup kollarken, öve öve yere göğe sığdıramazken, bir kısmınızı aşağılayıp kırdım ise, sizi birbirinize kırdırmaya çalıştım ise, bulunduğunuz yerden anama avradıma, babama, dedeme ağzınızın dolusu sövebilirsiniz. Küfrediyorsunuz diye sizi suçlamaya hiç hakkım yoktur, ben o küfürleri hak ediyorum demektir.

Birinizin kalbini kırdığımda sabahlara kadar rahat rahat uyuyup da yaşınıza, başınıza bakmadan sizden özür dilemeden fiyaka yapmaya, densizlik etmeye devam ettim ise, bulunduğunuz yerden henüz tedavüle bile çıkmamış küfürleri Twitter’dan, Facebook’tan, istediğiniz yerden, istediğiniz yöntem ve araçla rahat rahat yazabilirsiniz. Hakkınızda en ufak bir şikayetim olursa, tazminat davası açarsam, benden onursuzu, benden namussuzu, benden cibilliyetsizi yoktur!..

Küfredene küfrederler, kendini bir halt zannedenlere haddini bildirirler. Türk ulusunun en büyük karakter özelliği; büyüklerinin önünde önlerini düğmeler, ayağa kalkar. Kendini büyük sanıp haddini bilmeyenlere karşı da ayaklanır, ayaklarının altına alır, paçavraya çevirir.

Gezip dolaştığım her yerde, eğitimi yaptığım her okulda, her ilde efelik de, dayılık da yaptığım olmuştur. Ama asla birilerinin arkasına saklanarak, gücünü kullanarak efelik, dayılık yapmayı kişiliğime yakıştıramadım. Başkasının gücünü, devletinin gücünü kendi gücüymüş gibi kullanmanı onursuzluk, şerefsizlik, haysiyetsizlik olduğunu kabul eden, böylelerinden tiksinen birisiyim.

Dünyanın en korkak, en sünepe, en diktatör ruhlu yaratıkları başkalarının gücüyle efelik yapanlardır. Bu gücün arkalarından çekildiğini görünce paniğe kapılırlar, saldırganlaşırlar, tüm imkanları kullanarak herkesi kışkırtırlar. Çaresiz kaldıklarında da zulüm ettiklerinden merhamet, vicdan dilenirler. Bunu asla unutmayın ve böylelerinin gözyaşlarına sakın aldanmayın!..

Arayan Mevlâsını da, belasını da kendisi bulur. Alçakların, alçaklığın önünde eğilen, bükülen alçak oğlu alçaktır. Yeter!.. Yeter!.. Yeter!..

09.06.2013

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CEMEVLERİ CÜMBÜŞ EVLERİ

Başbakan “Cemevleri cümbüş evleridir” diye Cemevlerini küçümsüyor, dalgasını geçiyor. Cem Vakfı Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan da “Sayın Başbakanım haklısınız” dercesine Başbakanın bir projesi olan “Akil İnsanlar” orta oyununda kendisine verilen rolün üzerine balıklama atlıyor.

Elbistan’da bir yerel söz vardır: Kendi başını bağlayamayan Hunu’ya, Hurman’a baş bağlamaya gidiyor” diye.

Tüm Alevilerin yaşayan en büyük dedesi olarak bildiğimiz Sayın İzzettin Doğan önce kendi başını bağlasın da ondan sonra Kandil’e, İmralı’ya baş bağlamaya gitsin!..

Cemevlerinin cümbüş evleri olmadığını, Alevilerin ibadet yeri olduğunu kabul ettirmek için Apo’ya ricada bulunsun. Bu arada belki cemevleri de ibadet yerleri olarak kabul görür, kendisi de tepesine postunu serer.

05.04.2013

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HIRSIZ BEYLE SOYULANDAŞIN TELEFON KONUŞMASI

- Alooo!!! Sayın hırsız bey!.. Ben her gün soyulandaş!..
- Ne daş? Anlayamadım, tekrar eder misin?!..
- Soyulandaş!.. Soyulandaş!.. Sayın hırsız bey!..
- Soyandaş diye kimseyi tanımıyorum!.. Yanlış yeri aradın beyefendi!..
- Siz sayın hırsız bey değil misiniz?
- Ben hırsız bey değilim, ben zamanın en büyük Müslümanıyım! Müslümandan hırsız olur mu, soyulandaş beyefendi?!.
- Olur, olur!.. Gerçek Müslümandan hırsız olmayacağını ben de biliyorum ama şimdi bütün hırsızlar en büyük Müslüman benim diyor! Ben de sayın hırsız bey diye bu sebepten dolayı sizi aradım.
- Kısa kes, lütfen soyulandaş bey!..
- Kıçımdaki don da son günlerde gitti. Donum sizdeyse gönderin de ayıp yerlerim görünmesin!
- Tamam!.. Tamam!.. Size bir don gönderiyorum!. Bir daha beni rahatsız etme!..
- Sağ ol sayın hırsız bey!.. Bu iyiliğinizi unutmayacağım, oyumu da size vereceğim!..
- Öhö!.. Öhö!.. Gideceğiniz bir yer mi kaldı, bekleriz!..

20.01.2013

Turaç ÖZGÜR

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HZ. İSA VE YENİ YIL KUTLAMALARI

Yeni yılı Hıristiyanların peygamberi Hz. İsa’nın doğum günüdür diye görüp bir Müslüman’ın kutlamasının günah olduğuna inandırılanlar kutlamıyor. Bu cehaletin, bu yanlış bilginin açıklamasını yıllarca yapanlar vardır. Yanlışlarına devam edenleri bir türlü aydınlatamadılar.

Ben diyorum ki, ey Müslümanlığına toz kondurmayan vatandaşlarım! Hristiyanlar İsa’nın doğum günü olarak 24 Aralık’ta Noel kutlamaları yapıyorlar. Adına da “Christmas” diyorlar. Sen de şu cehaletini bırak, tüm dünya insanlarının ortak günü olan yılbaşını ister kutla, istersen kutlama; o, senin bileceğin şeydir. Ama bu kutlamaları kendince yapanlara, ya da yılda bir kere olsun eğlenmeye çalışanlara sataşma!

Ayrıca, farz et ki, yılbaşı İsa’nın doğum günüdür. Senin iman inancına göre peygamberlere inanmak vardır. İsa’yı hayırla anamayanın Müslümanlığı sorgulanır. İsa’nın doğum gününü ansan, kutlasan Müslümanlığın zarar görmez. Tam tersine görevini yapmış sayılırsın. Çünkü Hz. Muhammed’den önce gelmiş tüm peygamberler de iman anlayışımıza göre Allah’ın elçileridir. Senin de peygamberin sayılırlar.

Tüm insanlığın yeni yılı kutlu olsun!.. Umarım yeni yılda insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğü anlayışı ülkemize de uğrar, tam bağımsız, komşularıyla iyi geçinen, kendi içinde mutlu, huzurlu, barış içinde yaşayan bir ülkeye kavuşuruz.

Herkesin yeni yılı kutlu olsun!..

31.12.2012

 

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖRNEK İNSAN

Örnek insanları tanımlayanlar “Namazında niyazında, orucunu tutar, zekâtını verir…” gibi saçma sapan şeyler söyleyince, nasırıma basılmış gibi oluyorum.

Yaşamım boyunca hiç namaz kılmadım, kendimi bilmezden evvel birkaç Ramazan orucu tutmuştum, şimdiki aklım olsaydı onları da asla tutmazdım. “Zekât”ın adını bile bilmem ve uygar insanların vermesi gereken dolaylı, dolaysız tüm vergilerimi vermemek zaten elimde değil, bu konuda her tüketici gibi ben de şampiyonum. “Bir sadaka” diyenlere bir ekmek parası verdiğim çok olmuştur.

Yalanın, dolanın, ikiyüzlülüğün, sahtekârlığın, her türlü alçaklığın amansız düşmanıyım. Kimseyi dolandırmadım, kimseye yalan söylemedim, dini imanı çıkarlarıma alet edip milletin tepesine tünemedim. Gemiciklerden vaz geçtim, elim hamur karnım aç… 26 yıllık emeğime karşılık 2 yılda emekli olan bir milletvekilinin 1/6′sı oranında emekli maaşım var, yeme de yanında yat!..

Şimdi ben Adam gibi adam, örnek insan olmuyorum da, bilinçsizce yatıp yuvarlananlar mı örnek insan oluyor yani?

O zaman ben de “Çüüüüşşş!..” deme hakkımı kullanıyorum.

20.12.2012

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ERGENEKON VE BALYOZ NEYİN İNTİKAMIDIR?

Hani bir söz vardır: “Çocuktan al haberi” derler ya…

Ben de bir çocuktan, pardon AKP yandaşı bir öğretmenle tartışmam esnasında Ergenekon ve Balyoz davalarının İstiklal Mahkemeleri’nin ve Kubilay’ı şehit eden mürteci Derviş Mehmetlerin intikamının alınması davası olduğunu öğrenmiş oldum.

AKP’nin de artık adam gibi itiraf etmesinin zamanı gelmiştir. Silivri ve Hastal’da çürütülenler İstiklal Mahkemeleri’nde, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında cezalandırılanların karşılığıdır. Kısaca; irticacıların, mürtecilerin, bugünkü deyimle gericilerin dedelerinin öçlerini almasıdır.

17.12.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FACEBOOK’A ARA VERME DUYURUSU

Değerli arkadaşlar;

Uzun zamandır Facebook sayfalarımda yazmıyorum. Facebook’a yazdığım yazılar ya okunmuyor ya da hızla aşağılara kayıp gözlerden uzaklaşıyor.

Ayrıca, kimse kusura bakmasın ama durmadan okey veya iskambil oyunları oynanan, kimsenin kimseye saygı göstermediği, bağırıp çağırarak etraflarını rahatsız ettikleri, masaları yumrukladıkları 5’inci sınıf mahalle kahvelerine döndü.

Bundan sonra eski yazılarımdan başlayarak www.turacozgur.com sitemde beni okuyabilir, küfretmeden en ağır eleştirilerinizi yapabilirsiniz. Zaman zaman yine de aranıza dönerim. Saygı ve sevgilerimle…

20.09.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

LAİK ANAYASA’NIN LAİK OLMAYAN UYGULAYICILARI

necmettin-erbakan-492Sayın Erbakan;

Son günlerde din ve ahlâk nutukları dinlemekten basbayağı tedirgin olmaya başladık. Ne oluyor, yoksa yeni yeni dinler mi yaratılmaya çalışılıyor?

Her şeyden önce din nedir, ahlâk nedir? Böylesi fizikötesi kavramların arkasında saklı olan şey nedir? Ekonomik alanda faydaları var mı, yok mu? bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa, o da: Dinin, ahlâksız siyasetçilerin ve din bezirgânlarının elinde çok kötüye kullanılmasıdır. Şahsen ben dine dayalı bir ahlâka karşıyım. Zira çok zararını gördüm, hâlâ da görmekteyim. Her şeyden önce din, çıkarcıların elinden ahlâkî olmaktan uzaklaştırılıyor. Din tüccarları ve ahlâksız siyasetçiler dini kendi yararlarına halkı uyutmak için bir nevi afyon olarak kullanıyorlar.

Hakkını alamayan bir kimse mahkemeye değil de Allah’a sığınıyor: “Allah hakkımı alır, Allah kerim, Allah bunu da senin yanına koymaz…” şeklinde kendini teselli ediyor.
Haksız ise: “Eğer ben senin hakkını yediysem, Allah büyüktür; benim cezamı, senin de hakkını verir…” gibi uyutma ve kandırma yönüne gidiyor.

Haklı ise, bu laf salatalarıyla bir çeşit teselli buluyor.

Sonuç ise, günden güne haksızlık binası yükseldikçe yükseliyor, gökdelen halini alıyor.
Halk bu kadarını görmeyecek kadar kör değildir. Neyin ne olduğu gün gibi açıktayken, bu “din”, “ahlâk”, “fazilet” söylevleri de ne oluyor?

Sayın Erbakan, İslâm dini akıl dinidir, erdem dinidir, barış dinidir, huzur dinidir ileriye açık bir dindir. Ama savunuculuğunu yaptığınızı zannettiğiniz, getirmek istediğiniz karanlık emellerinizle, İslâm dinine en büyük darbeyi yine siz vurmuş olacaksınız. Bunu böylece bilin!..

Ben de “halk halk” diye feryat ettiğiniz, uğrunda gözyaşı döktüğünüz (!), uğurlarına elem çektiğiniz (!) bir halk çocuğuyum.

Sizin ve sizin gibilerin oyunlarına ortaokul 3’üncü sınıfa kadar sizden daha fazla inandım. Her gün cennetteki huri meleklere, kılmanlara kavuşabilmek için kendi mezhebimdekileri (Alevileri) Müslüman olmamakla suçlayıp, aşağılamaya başladım. İnancımda olmayanları Turan Fevzioğlu gibi “komünistler” diye taşladım.

Ramazan’ın ilk gününden başlayıp 3 gündür oruç tutmaktaydım. Komşum ve birlikte kalan 3 Sünni arkadaşlarımın evlerine her akşam gidip “Hadi, teravi namazına gidelim” diye onları sıkıştırıyordum. Onlar da her seferinde “Yarın gideriz” diye  erteliyorlardı. 3’üncü gün hazırlanıp teraviye gidecektik. Evlerine gittim. Onların hazırlanmasını ekliyordum. Bu arada onlar kendi aralarında kıkırdayıp gülüyorlardı. Merak edip sorduğumda: “Ne mutlu bize ki, bir Alevi’yi Müslüman ettik” dediler.

Bunun üzerine “Aleviler Müslüman değil mi?” diye sordum. “Onlar Müslüman değildir, onlar kâfirdir” dediler. Bunun üzerine fena halde sinirlendim: “Demek size göre benim anam, babam, akrabalarım, köylülerim Müslüman değildir, öyle mi?” dedim. “Evet onlar Müslüman değildir, sen şimdi Müslüman oldun” dediler.

Bunun üzerine “Madem Aleviler Müslüman değildir. O halde bir Alevi’nin de Ramazan Orucu tutması mubah değildir. 3 gündür tuttuğum oruçlar da haram olsun!.. Onlar kâfirse, ben de Müslümanlığı bırakıp kâfirliğime yeniden dönüyorum. Bundan sonra da kâfirliğime devam edeceğim. Beni uyandırdığınız için size teşekkür ederim” deyip o arkadaşları hemen terk edip evime gittim.

Sayın Erbakan, farkından olmadan beni ayıktıran o arkadaşlarıma, sizin gibi hızlı Müslümanlardan olmalarına rağmen, şimdi çok minnettarım. Sağ olsunlar!.. Payıma düşen cennetteki huriler, kılmanlar da onların olsun!..

Sahi “huri” deyince aklıma geldi: Biz halk çocukları başlık parası yüzünden bir türlü evlenemiyoruz. Bu hurilere başlık parası falan verilmeyecek mi? Hem siz seçim programınızda: “Bir horoza dört tavuk” sloganını atıyordunuz. Bu sloganınız diyelim tuttu. Türkiye’de aşağı yukarı erkeklerle kadınların sayısı eşittir. Bu durumda tüm Türk kadınları, Türk erkeklerinin dörtte birinin ihtiyacını ancak karşılayabilir. Müslüman olmayanlarla Müslüman olanların evlenemeyeceğine göre, Hristiyan aleminden de kadın ithal edemeyeceğiz demektir. Bu durumda İslâm Arap kardeşlerimizden mi kadın ithal edeceğiz?

Arapların kadın stokları ancak kendi ihtiyaçlarını karşılar. Fazla olsa bile, petrolünü vermeyen, kadınını verir mi? O halde bu açıkta kalan dörtte üç erkeğin durumu ne olacak, yoksa fuhşu mu serbest edeceksiniz? Bu “Bir horoza, dört tavuk” meselesi kafamı karıştırıyor. Kendi kendime şöyle düşünüyorum: Olsa olsa okullara yerleştirecekleri “Ahlâk Dersi” bunun gibi bir şey olabilir. Acaba yanlış mı düşünüyorum, dersiniz?

Sayın Erbakan, kızsanız da, kızmasanız da dine dayalı “ahlâk” anlayışı artık bu kainatın hiçbir köşesinde uygulama alanı bulamayacaktır.

Beni merak ederseniz, bu konuda gazetelere bir demeç verirsiniz yanıldığınıza ve bu milletten özür dileyip tasarılarınızdan vazgeçtiğinize dair. O zaman belki ben, bu güzel vatanın ücra bir köşesinden dualarla değil; sizinle telepatik bir bağ kurarak temasa geçerim. Eğer arzu ederseniz mümin görünen dinsizlerin yüzünden başıma gelenleri size devamlı yazar, gönderirim.

Beni o üç arkadaş ayıktırmıştı, sizi de ayıktırabilecek bir sebebin karşınıza çıkması dileğiyle saygılarımı sunarım.

Turaç ÖZGÜR
(İmza)

NOT: Bu mektup 1975’te okullara dine dayalı ahlâk dersleri getirme gayretlerinin üzerine el yazısı ile yazılıp, Milli Selâmet Partisi Genel Başkanı, 1. MC Hükümeti Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’a PTT ile gönderildi. Bu mektup aslına sadık kalınarak, içeriği değiştirilmeden tarafımdan bilgisayar ortamında yeniden yazıldı. Bugünkü geldiğimiz seviye daha da aşağılara düşmüştür. Yazık!.. TÖ

 

Başbakanlık, DİLEKÇELER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OKUL SÜTÜ

Okullarda öğrencilere verilen sütleri önce kobay yerine konulan öğretmeler içeceklermiş. Zehirli olmadığı anlaşıldıktan sonra öğrenciler içeceklermiş.

Bu değerli (!) fikir kimden geldiyse, onu tebrik ederim. Bir önerim var:
Birinci sınıftaki öğrenciyle beşinci sınıftaki öğrencinin bünyesi aynı olmadığına göre;
1′inci sınıf öğretmeni en az 5 kutu, 2′nci sınıf öğretmeni 4 kutu, 3′üncü sınıf öğretmeni 3 kutu, 4′üncü sınıf öğretmeni 2 kutu, 5′inci sınıf öğretmeni de 1 kutu içerse, gerçek bir test olur.

Sevgili meslektaşlarım; benim gibi ayda bir okula sürülmeyi gözünüze alabilseydiniz kimsenin haddi değildi sizi kobay fareleri, kedileri gibi kullanmaları… “Aman başım ağrımasın, dişim kırılmasın” demeye devam ederseniz daha bu günleri de ararsınız.

Öğretmenlik mesleğini bu durumlara düşüren meslektaşlarımı şiddetle kınıyorum. Yazıklar olsun size!.. Kobay faresi yerine konulmaktan utanmıyor, sıkılmıyor musunuz?

13.05.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EN PAHALI YAKITI NEDEN KULLANIYORUZ?

1- Tüccar devletimiz gelirden vergi alamayınca, Akaryakıt Tüketim Vergisi (ATV) ve Katma Değer Vergisi (KDV) adı altında faşist vergileri maliyetin 3 katına (%70) çıkararak kendi batandaşını kazıklıyor.

2- Türkiye’yi yönettiklerini zannedenler, batandaşların kullandığı araç sayısı kadar aracı beleş kullandıkları yetmiyormuş gibi, batandaşların sırtından yurtiçi ve yurtdışı görgülerini arttırmak için beleş beleş bol keseden yakıt harcıyorlar.

3- Batandaşları soymanın ve onların sırtından sultanlar gibi yaşamanın en önemli araçlarından biri ve en başta geleni akaryakıttır.

4- Dünyanın en ucuz yakıtını gemiciklerinde, yatlarında, kotralarında, sürat teknelerinde kullanıyorlar. Buna rağmen üretici köylü de en pahalı yakıtı tüketiyor. Batandaşlar da battıklarının farkında bile değildir. Çünkü dinle, futbolla, dizilerle horul horul uyutuluyorlar.

Ey batandaş!.. Artık seni afyonlamak için kullanılan dinini, izlediğin dizileri ve futbolu sorgula!..

20.03.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KAMU KURUM VE KURULUŞLARINDA ÇALIŞANLARIN MAAŞLARI

GAZİANTEPKamu kurum ve kuruluşlarında çalışanların maaş ve ücretleri asgari ücrete endekslenirse, daha meşru, ahlaki ve insanca olur. Ben özgür bir yurttaş olarak en tepedekine asgari ücretin 10 katını uygun buluyorum. Mevkii ve rütbesi ne olursa olsun sıralama 1′den 10′a kadar olmalıdır. Bölük pörçük gruplandırmalar faşist bir zihniyetin ürünüdür. Bir ülkenin her yurttaşının insanca yaşama hakkı vardır. Tüm “ama, fakat, lakinleri…” sözlüklerden çıkarmak gerekiyor. Kimse kimsenin ağası veya kölesi değildir. En tepedekine geçinebildiği en yüksek ücreti vereceksin, sonra o ücreti 10′a böleceksin, ortaya çıkan asgari ücret olur. Yok “Merkez Bankası Başkanı ne alıyor, biliyor musun? Yok bilmem kim ne alıyor biliyor musun? Sen falanı nasıl sıradan insanlarla kıyaslarsın?” densizlikleri de bitsin. Alacağı ücret veya maaşın ne olacağını herkes bilerek o görevlere talip olsun, istemiyorsa olmasın veya defolup gitsin… Bazı muhteremler kendilerinin gökten zembille indiklerine inanıyorlar veya inandırılmışlar. Onlar zembillerine binsin geldikleri yere gitsinler.

31.12.2011

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI

Çok uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu bir yandan çağın gelişmelerine ve teknolojisine ayak uyduramıyor, bir yandan da 1789 Fransız Devrimi’yle birlikte bünyesindeki ulusların milliyetçilik duygularıyla başkaldırmaları sonucu sürekli parçalanıyor ve geriliyordu.

Bunda, emperyalist ülkelerin Uzak Doğu Asya ülkelerini işgal etme ve Orta Doğu petrol yataklarının üzerine çöreklenme emelleri yatıyordu. Bu emellerini gerçekleştirmek ve sonsuza kadar bu ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürmek istiyorlardı. Bunu başarabilmek için Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması, hiç olmazsa güçsüzleşip işe yaramaz olması gerekiyordu.

Çünkü, güçlü bir Osmanlı İmparatorluğu, bu emellerinin gerçekleşmesinde büyük bir engeldi. Bundan dolayı bu güçlü emperyalist İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Ruslar, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması ve yok olması için ellerinden geleni yapıyorlardı; İmparatorluğun bünyesindeki ulusları kışkırtıyorlar, onlara destek oluyorlar, fırsat buldukça kendileri de işgal ediyorlardı.

Aynı zamanda, Padişahlık yönetiminin keyfi idaresinden ve katı kurallarından bunalmış olan asker ve sivil aydınlar da boş durmuyorlardı. 1839 Tanzimat’ın İlânı, 1856 Islahat Fermanı derken.. II. Abdülhamit’in tahta geçmesi ile birlikte 1876’da Türk tarihinin ilk Anayasası ilân edildi. Aslında bu Anayasa Türk ulusuna hiçbir hak tanımıyordu. Ama buna rağmen halk, ilk kez, dolaylı da olsa, yönetimde sesini duyurma olanağına kavuşmuştu.

Ancak, 1877’de Rusya ile aramızda çıkan savaşı bahane ederek; Padişah, Anayasayı uygulamaktan vazgeçti. Bu, ülkede bir özgürlük mücadelesinin yapılmasına sebep oldu.
Anayasanın yeniden uygulanması için aydınlar mücadele ettiler, gizli dernekler kurdular. Otuz yıllık bir mücadele sonucu asker ve sivil aydınlar 24 Temmuz 1908’de II. Abdülhamit’e Anayasayı uygulamayı kabul ettirdiler. Bunun üzerine seçimler yapıldı, Parlamento yeniden kurulup II. Meşrutiyet dönemi başlamış oldu.

Bir süre sonra, II. Meşrutiyet’in kurulmasında en büyük rolü olan İttihat ve Terakki Partisi’nin içinde ayrılıklar başladı. Tutucu ayrılıkçılar ile dışındaki destekçileri meşrutiyet rejimini hoş karşılamıyorlardı. Ülkede büyük bir kargaşa ortamı doğdu.

Sonunda İstanbul’da l3 Nisan 1909’da “31 Mart Vakası” olarak adlandırılan büyük bir ayaklanma patlak verdi. Kurmay Başkanı Mustafa Kemal olan, Mahmut şevket Paşa komutasındaki Selanik’ten gelen Hareket Ordusu, ayaklanmayı bastırmayan, hatta tertipçisi olduğu söylenen II. Abdülhamit’i tahtından indirip, yerine V. Mehmet Reşat’ı Padişah olarak oturttular.

İttihatçılar, yeni Padişaha Anayasa’da bazı demokratik değişiklikler yaptırdılar. Ne var ki, ülkede tam anlamıyla huzur sağlanamadı. Siyasal anlaşmazlıklar ve kargaşa sürüp giderken bunun sonucunda ülke bütünlüğünü parçalamak isteyen dış devletler yararlandılar.

İmparatorluk içinde ayaklanmalar başladı.1908’de Bulgarlar bağımsızlıklarını ilân ettiler. 1911’de Trablusgarp Savaşı başladı. Mısır İngilizlerin işgali altında olduğundan, Mustafa Kemal ve birkaç arkadaşı gizli yollardan, yerli halkı işgalci İtalyanlara karşı örgütlemek ve mücadele etmek için gittiler. Bu savaşta kazanmak üzereydik ki, İtalyanlar Rodos ile On İki Ada’yı işgal ettiler. Güçlü bir donanmaya sahip olduğumuz halde, bunları kullanamıyorduk. Çünkü, Padişahın tahtının elinden gitmesi endişesi yüzünden Haliç’te çürümeye terk edilmişti.

Bu olaylar gelişirken 1912’de Balkan Savaşları başladı. İtalyanlarla Ouchy (Uşi) Anlaşması yapılıp işgal ettiği yerler onlara bırakıldı. Balkanları elden kaçırmamak için Mustafa Kemal ile arkadaşları Trablusgarp’tan çağrıldılar. Boğazları ele geçirip Akdeniz’e inmek isteyen Ruslar Bulgarlara arka çıktılar ve Balkan devletlerini kışkırttılar. Nihayet, I. ve II. Balkan Savaşları sonucu buraları da kaybettik.

Güçlenen bir Almanya karşışında İngilizler, Fransızlar ve Ruslar Anlaşma (İtilaf) Devletleri olarak bir araya geldiler. Biz Türkler de Almanya ile Avusturya-Macaristan’ın oluşturduğu Bağlaşma (İttifak) Devletleri arasında yerimizi aldık. Çanakkale’de düşmanı dize getirmemize rağmen, 1914’te başlayıp 1918’de biten kanlı I. Dünya Savaşı’nda Bağlaşma Devletleri’nin yenik düşmesiyle birlikte biz de yenilmiş sayıldık. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, Anlaşma Devletleri’nden ateşkes anlaşması isteğinde bulundu.

30 Ekim 1918’de, çok ağır şarları olan Mondros Antlaşması imzalandı. Osmanlı Devleti, bu antlaşma ile kendi ölüm fermanını imzalamış oluyordu. Bu antlaşma ile Osmanlı Orduları dağıtılıyor, silahları elinden alınıyor; Boğazlar, Anlaşma Devletleri’nin emrine veriliyor, Doğuda bir Ermeni devleti kuruluyor…

Kısacası, yurdumuz işgal devletleri tarafından paylaşılıyordu. İngilizler Musul, Urfa, Antep ve Maraş illerine girdiler. Fransızlar Adana, Mersin ve Antakya dolaylarını işgal ettiler. İtalyanlar Antalya ve Konya’yı ele geçirdiler. Ayrıca, İngilizler Karadeniz’in önemli noktalarına küçük birlikler yolladılar; Samsun ve Merzifon’u denetimleri altına aldılar.

Bütün bu işgaller sırasında Osmanlı Hükümeti, Anlaşma Devletleri’nin buyruklarını harfiyen yerine getiriyorlardı. Padişah, sadece kendi tahtının ve tacının endişesindeydi; ülkenin ve ulusun yürekler acısı durumu umurunda bile değildi. Düşmana karşı koyma cesaretini gösteremeyenler ve işbirlikçiler İttihat ve Terakki Partisi’nin ileri gelenlerini tutukluyorlardı. İstanbul’da kargaşa ve düzensizlik vardı; Osmanlı Parlamentosu dağıtıldı. Ardından birkaç kukla hükümet kurulup dağıldı ve nihayet, Padişah’ı istediği yöne sürükleyen Damat Ferit Paşa Sadrazam oldu (10 Mart 1919).

1919 yılı başlarında Anlaşma Devletleri temsilcileri Paris’te toplanarak, kolay yutulacağını zannettikleri sahipsiz bir pasta gibi, hasta devlet Osmanlı İmparatorluğu’nu nasıl ve ne biçimde paylaşacaklarını görüşmeye başladılar. İşte bu sırada Yunanistan da işin içine girdi. İstanbul’a kadar Doğu Trakya ve İzmir çevresinde geniş bir bölge, İngilizlerin uşağı Yunanlılara verilecekti. Buralara göz diken İtalyanların İngilizlerle arası açıldı.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması üzerine Suriye’de İngilizlerle çarpışan Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a çağrıldı. Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’a geldiği gün 13 Kasım l918’de düşman donanması Başkent’te demir atıyordu. I. Dünya Savaşı’nın en büyük askeri, Çanakkale ve Anafartalar’da kahramanlık destanları yaratan Mustafa Kemal Paşa, düşman donanmasına yaşlı gözlerle bakan yaverine “GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER!!” diyordu.

Paris Konferansı’nda alınan kararlar doğrultusunda 15 Mayıs 1919’da İzmir Yunanlılar tarafından işgal edildi. Bunu diğer yörelerin işgalleri hızla takip etti.

Ülkede düşmana ve işgalcilere karşı olan birçok Millî Cemiyetlerin yanı sıra, düşmanın ve işgalcilere göz yuman İstanbul Hükümeti’nin yanında yer alan Gayri Millî Cemiyetler de vardı. Millî Cemiyetler; başta İstanbul olmak üzere, her yerde çeşitli toplantılar ve protesto mitingleri yapıyorlar; İstanbul Hükümeti’nin işgallere izin vermemesini ve karşı gelmesini istiyorlardı. Ölüden ses vardı da İstanbul Hükümeti’nden ses yoktu.
Mustafa Kemal Paşa; Padişah ve Hükümeti’nin hiçbir şey yapamayacağını bildiğinden, Anadolu’ya geçip Kuva-i Milliyecileri örgütlemeyi, yeni kurtuluş plânları yapmayı kafasına koydu.

Anadolu’ya geçebilmek için resmî bir görev alması, yapacağı işleri kolaylaştırabilirdi. Osmanlı Genelkurmayı’ndaki arkadaşları ile görüştü, Padişahla konuştu, sonunda kendisini geniş yetkilerle 9. Ordu Müfettişliği’ne atandırdı (30 Nisan 1919).

O sırada Doğu Karadeniz Bölgesi’nde, Pontusçu Rumlara karşı Türk direnişi artmıştı. İngilizler o yörelerde güvenliğin sağlanmasını istiyorlardı. Mustafa Kemal Paşa -güya- 9. Ordu Müfettişi olarak bu görevi yerine getirecekti; bu bahaneyle Samsun’a gitti. 19 Mayıs 1919’da Samsun’da kurtuluş ufkunda bir güneş gibi doğan Mustafa Kemal Paşa, ulusal egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız, tam bağımsız yeni bir Türk Devleti’nin temellerini atmak için derhal harekete geçti. Türk Ulusu’nun onurlu varoluş savaşında “YA BAĞIMSIZLIK, YA ÖLÜM!” Mustafa Kemal’in ve yanında yer alanların parolası oldu.

İlk önce, ordu birlikleriyle haberleşmeye başlayarak Ateşkes hükümlerine uymamalarını istedi. Sivil mevkilerde bulunan memurların askerlerle işbirliği yapmalarını emretti. Yurdun her tarafında mitingler ve protesto gösterileri yapılması için yazılar gönderdi. Onun bu isteklerine yurdun her yanında uyuldu.

Samsun’dan Amasya’ya geçildi. Orada, 22 Haziran 1919’da silah arkadaşları Rauf (Orbay), Refet (Bele) Beyler ve Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ile görüşen, Erzurum’da bulunan Kâzım Karabekir Paşa ile de haberleşen Mustafa Kemal Paşa, bu görüşmelerin sonunda ünlü Amasya Genelgesi’ni yayınladı. Bu Genelge’de şöyle deniyordu: “Vatan bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir. İstanbul Hükümeti, galip devletlerin etkisi altında bulunduğundan yüklendiği sorumlulukların gereğini yerine getirememektedir. Bu durum, milletimizi yok olmuş tanıtıyor. Milletin bağımsızlığını yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır.”

Artık millet yönetilmeyecek ve kendi kendini yönetecekti. Bu da “ULUSAL EGEMENLİK” demekti.

23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihlerinde Doğu illerinden gelen temsilcilerle Erzurum Kongresi yapıldı. Burada yurdun düşmanlardan kurtarılması için çok önemli kararlar alındı. Bu sırada Mustafa Kemal Paşa’nın görevden atıldığı ve tutuklanması haberi geldi. Bu buyrukları yerine getirmekle görevli Kâzım Karabekir Paşa buna uymadığı gibi, Mustafa Kemal’in emrinde olduğunu bildirdi. Erzurum’da alınan kararlar sonucu daha büyük ve kapsamlı bir kongrenin Sivas’ta yapılması kararlaştırıldı.

4 – 11 Eylül 1919 tarihlerinde Sivas’ta yurdun bütün illerinden gelen temsilcilerle büyük bir kongre yapıldı. Yurdun her tarafından gelen telgraflarda ve bazı temsilcilerin kafasında ülkeyi tümden kaybetmektense, yurdun bir kısmının savunulması veya Amerikan ya da İngiliz mandacılığı yatıyordu. Mustafa Kemal’in dirençli mücadelesi sonucunda: “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh ki, vatanın bütünüdür; bölünemez, parçalanamaz, manda ve himayeye hayır. YA ÖLÜM, YA İSTİKLAL!” benzeri çok önemli kararlar alındı.

Amerikan ya da İngiliz mandacılığı reddedildi, vatanın bağımsızlığı ve bütünlüğünün korunması için gereken her türlü tedbirin alınması kararlaştırıldı. “ULUSAL AND” içildi. “ Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında yurtta dağınık halde bulunan bütün direnme kuruluşları ve dernekler birleştirildi. Bu Cemiyet aracılığı ile kurtuluş mücadelesinin yürütülmesi ve ayrıca milleti temsil eden Meclis-i Mebusan’ın bir an önce Ankara’da toplanması kararlaştırıldı.

Mustafa Kemal Paşa, kurtuluş mücadelesini yürütebileceği en uygun yer olarak seçtiği, bozkır ortasındaki Ankara’ya 27 Aralık 1919’da Temsil Kurulu’nun üyeleri ile birlikte geldiler ve burayı kendilerine merkez yaptılar. Artık, Kurtuluş Savaşı ve Devrimlerin beyni durumundaydı Mustafa Kemal.

16 Mart 1920’de İstanbul İngilizler tarafından resmen işgal edildi. Mebusan Meclisi basıldı, mebusların çoğunun tutuklanması ve bazılarının Ankara’ya kaçması üzerine 11 Nisan 1920’de Padişah tarafından hukuksal olarak dağıtıldı.

İstanbul’un işgali üzerine Mebusan Meclisi’nin çalışamaz bir duruma düşmesi ve dağıtılması, Mustafa Kemal’in ne kadar ileri görüşlü olduğunu göstermişti. Bundan dolayı ona artık düşmanları bile inanmaktaydı. O’nu çekemeyenler, sevmeyenler bile ileriyi açıkça ve dosdoğru gören bu önderin çevresinde birleşmek zorunluluğunu duyuyorlardı.

İstanbul işgal altındadır. Padişah tutsak gibidir. Osmanlı yönetimi iyice çökmüştür. O halde millet artık kendi kendini yönetmeye başlamalıdır. Milleti temsil eden, onun adına karar veren, kesin yetkili bir organa ihtiyaç vardır. Bu da yeni bir parlamentodur.
Mustafa Kemal paşa’nın bu düşüncesi olumlu karşılandı. Yeni bir meclis toplanacaktı. Olanakların elverdiği ölçüde her yerde seçimler yapıldı. Osmanlı Mebusan Meclisi’nin, İngilizlerin elinden kurtulup Ankara’ya gelebilen üyeleri de bu yeni Meclis’e katılabileceklerdi.

23 Nisan 1920’de, Misak-i Milli sınırlarının içinde tam bağımsız, çağdaş, uygar ve onurlu bir ülkenin yeniden yapılanması için açılan bu yeni organa “TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ” adı verildi. Böylece her türlü yetkiyi yalnızca milletten alan ve üstünde milletten başka bir güç bulunmayan yeni Türk Parlamentosu doğmuş oldu.

Milletin kayıtsız şartsız egemenliğine dayalı TBMM, yeni bir devlet düzeni kuracaktı; bu nedenle, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu kabul eden TBMM, tutsak konumundaki Padişaha bağlı İstanbul’daki Hükümet ile birlikte çalışamazdı. TBMM Hükümeti kendi içinden bir hükümet çıkardı. Bu hükümete “TBMM HÜKÜMETİ” denildi. Gerek TBMM, gerekse onun kesin buyruğundaki Hükümet bir yandan yeni devlet düzenini kurmak, bir yandan da düşmana karşı koymak için yoğun bir çalışma içine girdi.

Yurdumuz düşman çizmeleri altında Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde, kayıtsız şartsız millet egemenliğine dayalı TBMM’nin azimli, kararlı çalışmaları ve Türk Ulusu’nun destanlar yaratan kahramanca savaşları yüzünden kurtuldu. Dünya milletleri arasında onurlu, saygın yerini aldı. Her türlü çağdaş yenilikler ve devrimler bu Meclis tarafından yapıldı.

TÜRK ULUSU’NUN YENİDEN DOĞUŞU anlamına gelen bu günü Ulu Önderimiz, öz babamızdan da yakın bildiğimiz Atamız, Mustafa Kemal ATATÜRK , geleceğimizin fidanları siz çocuklara 23 Nisanları “ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI” olarak armağan etmiştir.

Bu günün değerini iyi bilin, bayramınıza sahip çıkın, daima Atatürk’ün izinde gidin, o aziz insanı bir an olsun unutmayın, çünkü bugünümüzü O’na borçluyuz, sonsuza kadar da borcumuzu ödeyemeyiz, her biriniz Mustafa Kemal olmaya, hatta O’nun izinde giderken O’nu aşmaya çalışın ki, Anıt Kabir’inde sonsuza dek rahat uyusun…

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN ÇOCUKLAR!..

SİZİ İNSANCA ONURLANDIRAN VE GURURLANDIRAN BAYRAMINIZ SONSUZA KADAR VAR OLSUN ÇOCUKLAR!..

YÜZÜNÜZDE GÜLÜCÜKLER EKSİK OLMASIN, TÜM MUTLULUKLAR VE GÜZELLİKLER SİZİN OLSUN ÇOCUKLAR!..

ATAMIZIN RUHU GÜLÜMSEYEREK SİZİ SELAMLIYOR, NE MUTLU SİZE ÇOCUKLAR!..
EN KÖTÜ GÜNÜNÜZ BÖYLE BAYRAM OLSUN ÇOCUKLAR!..

Turaç ÖZGÜR
(23 Nisan 2004)

———————————-
NOT: Bu konuşmayı 23 Nisan 1996’da Gebze Kazım Karabekir İ.Ö.O’nda, daha sonra da geliştirerek 23 Nisan 2004’te Tuzla Yunus Emre İ.Ö.O’nda yaptım. Binlerce öğrenci, veli ve öğretmenler duygulandılar, alkışladılar. Günlerce tebrik yağmuruna tutuldum. Bütün meslektaşlarıma –eğer birazcık yürekleri varsa- sınıflarında öğrencilerine okuyabilirler. Armağanı olsun.

 

DÜŞÜNSEL, Resmi, Söylevler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EY İNSANLAR!..

Gürültü, patırtının ortasında sükûnetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Ama kimseye teslim olma. Telaşsız, açık seçik konuş, başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü dünyada herkesin bir öyküsü vardır.

Yalnız planlarının değil başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; yaşamdaki dayanağın odur.

Olduğun gibi görün. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Aşka burun kıvırma sakın, çöl ortasında çimenli bir yerdir o.

Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Ara sıra isyana yönelecek olsan bile hatırla ki, evreni yargılamak olanaksızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol.

Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de güzeldir.

(Eski bir tapınak duvarından)

 

 

DİĞER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YAŞANILIR BİR DÜNYA İÇİN HEP BERABER ELELE!..

Değerli arkadaşlar!

Bir yerlerden aldığınız şeyleri sokak futbolcuları gibi duvardan duvara şutlama yerine biraz fikir üretir, yurt ve dünya olayları, sanat, edebiyat, siyaset gibi binlerce konularda duygularınızı, düşüncelerinizi, görüşlerinizi de insanlarla korkmadan, çekinmeden paylaşırsanız, bu konularda yorumlar getirenleri, fikir üretenleri destekler ve teşvik ederseniz üzerinde yaşadığımız gezegenimizde daha olumlu gelişmeler olur kanaatindeyim.

Katkıda bulunduğunuz güzelliklerden herkes yararlanır ve dolayısı ile bu dünya daha yaşanılır olur. Aksini yapmaya devam ederseniz, her türlü kirlenmeler misliyle size de yansır.

Umarım ne demek istediğim anlaşılmıştır.

YAŞANILIR BİR DÜNYA İÇİN HEP BERABER EL ELE!..

17.09.2011

Turaç ÖZGÜR

 

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YAZIM KURALLARI VE SEVİYELİ TARTIŞMA

Bugünkü uyarıda yazım kurallarına ve seviyeli, yapıcı tartışmalara daveti sevinerek okudum. Tüm Elbistanlı hemşehrilerim bu uyarıya dikkat ederlerse, Elbistan’ın ve Elbistanlıların ne kadar nitelikli olduklarını göstermiş oluruz. Ben de zaman zaman ve seve seve bu siteye katılımda bulunmayı bir borç bilirim.

Konuşa konuşa, tartışa tartışa doğruları bulmak ve uygulamak dileğiyle… Sevgi ve saygılarımı tüm hemşehrilerime gönderirim.

21.09.2006

Turaç Özgür…

GÜNCEL, Onaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TURAÇ ÖZGÜR’E KURULAN KOMPLO

15.09.1997 saat 18.00’de benzin alıp arabayı yıkattım. Üst kattaki yazıhaneye çıktım. Petrolcü Mehmet Akın ile Minibüsçüler Derneği Başkanı oturuyorlardı. Bir saat kadar oturup sohbet ettik. Saat 18.00’e doğru “Çerkez Abi” dedikleri “Çerkez Karakaya” adlı patavatsız, yusyuvarlak, ayı gibi güçlü kuvvetli bir adam içeri girdi.

Minibüsçüler Derneği Başkanı İsmet Toz ile Çerkez Karakaya, Faruk Uygur hakkında konuştular. İsmet Toz, Faruk Uygur’a atıp tuttu. Faruk’un sahtekârlığından söz etti. Çerkez ise, “Faruk Uygur kadar dürüst, namuslu bir adam yoktur” diye övgüler yağdırdı. Biraz sonra İsmet Toz, benim adımı ortaya attı. Çerkez “Bu adam 10 ay aidat vermedi, onlar da ihraç ettiler. Daha sonra, bu adam yalvardı yakardı, Faruk Uygur da bunu affetti” dedi. Ben de “Yalvaranın anasını avradını…”deyince, Çerkez ayağa kalkıp beni yumruklamak istedi. Ben de oturduğum koltuktan geriye doğru yaylanıp, hem Çerkez’in yumruğundan korundum, hem de tekmelerle Çerkez’i yere düşürdüm.

Çerkez araya girenlerin yardımıyla ayağa fırlayıp, büyük cam şekerdenliği kapıp bana vurmak istedi. Mehmet Akın’la İsmet Toz: “Çerkez Abi dur, yapma!..  Çerkez Abi dur, yapma!..” diye yalvarıp tuttular. Çerkez’i dışarı çıkardılar.

Çerkez orada bağırıp çağırıyor, ağza alınmadık küfürler ediyor, tehditler savuruyordu. Bir ara üzerine kapanan kapıyı tekmeledi, kapı kırıldı. Buna rağmen adam Çerkez daha da azıttı. Kapı açıldı. Elinde kocaman bir ekmek bıçağı vardı. Bana göstererek tehdit ediyordu. Etrafıma bakındım, kendimi koruyacak herhangi bir şey göremedim. En son yuvarlak dev sehpayı gözüme kestirdim. Çerkez üzerime gelirse, onu bir kalkan gibi kullanacaktım. Bu arada ben yazıhanenin telefonuna davranıp 155 Polis İmdat’ı çevirdim. Sürekli meşgul çalıyordu. Antredekiler de sürekli didişiyorlardı. Biteviye “Çerkez Abi dur!.. Yapma Çerkez Abi!.. Çerkez Abi yapma!..” diye yalvarıyorlardı.

Çerkez’in fıstık gibi kızı da Mehmet Akın’ın sekreteriydi. Mafya bozuntusu Karslı Çerkez gerek biraderleri Mehmet Akın’la İsmet Toz’un, gerekse kızının gözünden beş paralık olmuş, prestiji sarsılmıştı. Mutlaka ya hıncını alarak, ya da beni ayağına düşürerek prestijini korumalıydı, aksi halde, bir daha kimsenin yüzüne bakamazdı. Çünkü, Faruk Uygur’un gözüne girerim derken bir öğretmenin tekmeleriyle madara olmuştu.

Çerkez’in naralarına işçiler de yetişmişlerdi. Sekreter kız da “Yapma baba!.. N’olur dur, yapma!..” diye yalvarıyordu. Ama adamın duracağı yoktu. Onlar “Yapma!” dedikçe Çerkez daha da coşuyordu. Nihayet, Çerkez’i Muhasebe odasına soktular. Beni de bu arada dışarı çıkardılar.

Eğer Çerkez onların elinden kurtulup bıçakla bana saldırsaydı, yuvarlak dev sehpayı kucaklayıp kendime kalkan yapacaktım, Çerkez’in üzerine olanca gücümle kalkanı vurup, tekmeyle dev camı parçalayıp aşağı atlayacaktım, başka da çarem yoktu, buna gerek kalmadı.

Arabama binip Darıca Polis Karakolu’na Çerkez’i şikâyete gittim. Olayı özetledim. Bir ekip gitti. Olay yerinden biraz sonra polislerle birlikte Çerkez Karakaya, Mehmet Akın, İsmet Toz geldiler.

Mehmet Akın içeri girdi. Bana ve polislere bakıp “Ne var yahu, bir incir çekirdeğini doldurmaz” diye konuştu. Sonra devamla “Adamı getirdik, barışıp iki kadeh atarız, olur biter” diye beni yatıştırmaya çalıştı. Ben de “Mehmet Bey, doğru söyle, peki, suç kimde? Benim suçum ne? Adamı tanımam bile… Adam, Faruk’un adamıdır. Bilinçli olarak üzerime geldi. Amaçları gözümü korkutup beni kaçırmak, davadan vazgeçirmektir” dedim.

İsmet Toz da içeri girdi. Mehmet Akın’la birlikte beni barışa razı etmek için diller döktüler, “Bizi kırma” dediler. Bu arada Çerkez Karakaya da içeri girdi. “Kardeşim, ben seni tanımam, görmem. Benim seninle ne davam var? Neden kavga çıkardın? Üstelik bana hakaretler de ettin…” dedim. “Benim davam Faruk’ladır. Öleceğimi bilsem, davamı devam ettiririm. Beni kimse korkutup kaçıramaz” diye ekledim.

Barışmam için bana ısrar ettiler. Ben de “Ben iki insanı kırmam. Barışayım ama, önce bana neden saldırdı, küfretti, onu söylesin” dedim. Çerkez pis pis bana ve etrafa bakarak “Tamam, kardeşim, barışmak istemiyorsa, barışmasın, şikâyetçi olsun…” diye sokranıyordu.

Beni zorla kaldırdılar, adamla öpüştürdüler. Dışarı çıktık. Faruk Uygur da oradaydı. Bana pi pis bakıyordu. Ben de kendine ters ters bakınca gözlerini kaçırdı. İçimden “Orospu çocuğu, bütün bu senaryolar seninle Mehmet Akın’ın işidir. Mafyan, ağzının payını aldı mı?” diye geçirdim.

Mehmet Akın geldi, “Beni kırmadın” diye bana sarılıp öptü.

Bunun bir komplo olduğunu çocuklar bile anlar. Ama Faruk da, mafyası Çerkez de derslerini aldılar. Kârlı olan bendim. Barıştan başka yapılacak bir şey de yoktu. Sana yalvarılıyorken, hasmın ayağına getirilmişken, zamanında barışmasını bilirsen, zaferin katmerli olacağını tecrübelerimle hayatın içinden öğrenmiştim. Onun için barışı kabul ettim.

Ben evime gittim. Onlar da hâlâ Darıca Polis Karakolu’nun önünde bekliyorlardı. Belki hıncını alamayan, mafyalık yapayım derken madara olan Çerkez’i alıp teselli bulmak için bir içkili lokantaya gidip “2 kadeh” atmışlardır.

Bu olay Faruk Uygur’un bir planıdır. Başıma bir şey gelirse, maşalardan değil, Faruk Uygur’dan hesap sorulmalıdır.

Darıca, 15.09.1997/Saat: 19.45

Turaç ÖZGÜR

(İmza)

———————————–

NOT: Bu yazıyı bilgisayar ortamına bir anı kalsın diye 18.06.2012’de saat 18.00’de yazdım. Faruk Uygur’la zaman zaman kan düşmanı olduk, zaman zaman barıştık. Görevini kötüye kulanı ben birkaç defa kooperatiften uzaklaştırdı. Şikâyet etmediğim bir merci kalmadı. Hem Faruk Uygur yıprandı, hem de ben. Etrafımdaki yalakalar yararlandılar. Faruk’a gücü yetmeyenler, diş bileyenler benimle gizli gizli dostluklar kurdular. O yalakaları insan sanıp keşke Faruk’la uğraşmayaydım, uzlaşaydım. Ben de Faruk da bu kadar yıpranmazdı. Yalakalar da ev sahibi olmazlardı. Olan onlara olurdu. Geriye dönüp baktığımda beni sayemde ev sahibi olanlar, şimdi bana selâm vermedikleri gibi kooperatifi ele geçirdiler. Site yönetiminde nöbetleşerek bizi yönetiyorlar, soyuyorlar.

Bu şerefsizlerin gerçek yüzlerini görünce, Faruk Uygur’un onlarla kıyaslanmayacak kadar büyük bir adam olduğunu anladım. Faruk’la şimdi dost, diğerleriyle düşman oldum.

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MİLLETVEKİLİ MAAŞLARINA BAK, UYAN, KENDİNİ APTAL YERİNE KOYANLARDAN HESAP SOR

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekili olmanın sayısız ayrıcalıkları ve getirisi var. Maaş ve özlük hakları da her dönemde tartışma konusu yapılıyor. Gerçekten öyle mi?

Bizim milletvekillerimizin maddi geliri ve özlük hakları, gelişmiş demokrasilerde parlamenterlik yapanlarla kıyaslandığında nasıl bir tablo ortay

A çıkıyor? İşte Yılmaz Dağdeviren’in hazırladığı; milletvekillerinin maaş ve özlük haklarının karşılaştırmalı tablosu:

NORVEÇ:
Kişi başı milli geliri: 98.000 $.
Milletvekili maaşı: 7.500 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: 65′ten sonra.
Maaşın milli gelire oranı: % 7.6.

İSVEÇ:
Kişi başı milli geliri: 65.000 $..
Milletvekili maaşı: 4.200 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 6.4.

DANİMARKA:
Kişi başı milli geliri: 64.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.000 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 7.8.

FİNLANDİYA:
Kişi başı milli geliri: 52.000 $.
Milletvekili maaşı: 4.000 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Memur gibi.
Maaşın milli gelire oranı: % 7.6.

HOLLANDA
Kişi başı milli geliri: 52.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.660 $.
Yan ödeme: 150 $.
Emeklilik: Memur gibi.
Maaşın milli gelire oranı: % 10.8.

AVUSTURYA:
Kişi başı milli geliri: 50.500 $.
Milletvekili maaşı: 8.100 $.
Yan Ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 16.

BELÇİKA :
Kişi başı milli geliri: 47.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.064 $.
Yan ödeme: 1.423 $.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 10.6.

İNGİLTERE:
Milli geliri: 46.500 $.
Milletvekili maaşı: 6.200 $.
Yan ödeme: Londra kenti 9 gidiş-geliş bileti.
Emeklilik: Memur gibi.
Maaşın milli gelire oranı: % 13.3.

FRANSA:
Kişi başı milli geliri: 46.000 $.
Milletvekili maaşı: 4.648 $..
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: 55 yaş sonrası.
Maaşın milli gelire oranı: % 10.

İTALYA:
Kişi başı milli geliri: 40.000 $.
Milletvekili maaşı: 9.150 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Memur gibi.
Maaşın milli gelire oranı: % 22,8.

İSPANYA:
Kişi başı milli geliri: 37.000 $.
Milletvekili maaşı: 2.312 $.
Yan ödeme: 1.500 $.
Emeklilik: Memur gibi.
Maaşın milli gelire oranı: % 4.

ÇEK CUMHURİYETİ:
Kişi başı milli geliri: 21.000 $.
Milletvekili maaşı: 1.900 $.
Yan Ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 9.

LİTVANYA:
Kişi başı milli geliri: 15.000 $.
Milletvekili maaşı: 820 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 5.4.

POLANYA:
Kişi başı milli geliri: 14.000 $.
Milletvekili maaşı: 1.893 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 13.5.

ERMENİSTAN:
Kişi başı milli geliri: 4.000 $.
Milletvekili maaşı: 200 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 5.

TÜRKİYE :
Kişi başı milli geliri: 10.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.600 $.
Yan ödeme: Harcırahlı.
Emeklilik: Yaş sınırı yok.
Çifte emekli geliri var.
Maaşın milli gelire oranı: % 56
Sosyal haklar:
2 yılda emeklilik hakkı
Emekli olunca ömür boyu ayda 6 milyar TL maaş. 

Turaç Özgür

28 Kasım 2011

 

 

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEĞERLİ OKURLAR!..

Sitemde çıkan yazıların tamamı bana aittir. Oradan buradan aşırma yazılara ve sözlere burada yer yoktur.

Eğer bir alıntı yapacak olursam, mutlaka tırnak içinde yazar, sahibinin adını ya da kaynağını belirtirim. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, takdir size aittir.

Eğer zahmet eder okursanız;

a)  Hakarete ve saygısızlığa başvurmadan olumlu ya da olumsuz yorumlarınızı yaparsanız, orada yayınlanır.

b) Ayrıca beni tanıyanlar 1 sayfayı geçmeyecek şekilde benimle ilgili bir  anılarını turacozgur@hotmail.com  e-posta adresime gönderirlerse, Hakkımda/Elsel kategorisinde virgülüne dokunmadan yayınlamaya söz veriyorum.

Saygılarımla…

03.10.2012

Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİNALARIN DIŞTAN MANTOLANMASI YASAK EDİLMELİ

Dikkat!.. Dikkat!.. 7,2 şiddetindeki depremde Van’daki Bayram Oteli yıkılmayınca dıştan bakanlar “Bu binada çatlak bile yok” demişlerdir. Depremin yaralarını gizleyen “ısı yalıtımı” diye yutturulan “mantolama”dır. Bu binada mantolama dıştan değil de içten olsaydı, dışardan bakan herkes o binanın yanından geçmeye bile korkardı. İstanbul’daki tüm hurda binalar “mantolama” yutturmacasıyla aceleyle kaplanıp “hurda” hali gizlenmiş olmuyor mu?

Amaç hurda binaları sağlam göstermek değilse, ısı yalıtımı içerden yapılmalıdır.

Dıştan mantolama yasak edilmelidir.

 
Turaç Özgür

10 Kasım 2011

 

 

 

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

   ANDIMIZ

Türk’üm, doğruyum, çalışkanım; zamlara, zulümlere alışkınım…

Ülküm patronları yükseltmek; darbecilere, zorbalara saygı göstermektir…

Bu dünyayı yalancı belleyip; olmayan hayallerle oyalanıp, öbür dünyaya bel bağlamak, kendimi birilerinin hazreti kılından, hatta bokundan bile daha seviyesiz görmek en büyük inancımdır…

Bu inancımda beni uyandırmak isteyenleri düşman bellemek; uyutmaya, emeğimi sömürmeye çalışanlara saygı göstermek benim en büyük görevimdir…

Bu yolda yerinde saymam için gelenek ve göreneklerin de yardımıyla futbolculardan, televizyondan, bizi ninnilerle uyutan din bezirgânlarından, politikacılardan her zaman ve her yerde gerekli uyutma dersi alacağıma; bu tatlı hayâllerden uyandırmaya çalışan solculardan, laiklerden, Atatürkçülerden intikam alacağıma and içerim…

Elbistan, 20.06.1988

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Öğretmenlik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GEBZE’DEN ELBİSTAN’A GİDİŞ

28.07.1998 Salı: Saat 15.15’te Gebze’den Ankara’ya PAN Turizm’le hareket ettim. Bilet 2,5 milyon TL. Saat 20.08’de AŞTİ’ye geldim. Can Elbistan’dan 21.00 için 3 milyon TL’ye bilet aldım.

29.07.1998 Çarşamba: Saat 05.10’da Elbistan Terminal’e geldik. 06.30’a kadar bekledim. Daha sonra Kültür Kırtasiye’nin önünde Ali İhsan Emmi ile vakit geçirdik. Saat 08.30’da Kâzım Özcan dükkânı açtı. Oraya gittim.

Öğleyin Vahit Çetin beni lokantaya götürdü. Cuma Kale ile kaynı Ahmet Erdoğan lokantanın kapısında bizi gördü. Cuma, önümüzdeki arabasına doğru hızla geliyordu. Kumanda ile arabasının kapısını açıp içine girdi ve yüzünü tersine çevirdi. Ben de beni görünce sevindi de beni karşılamak için hızla geliyor zannedip aynı hızla kendisine doğru gittim. Tavrı karşısında şoke oldum: “Ben senin misafirin olacağım diye düşünüyordum. Sen benim yüzüme bile bakmıyorsun. Sebebi nedir?” dedim. “Benim evimde ne işin varmış!.. Senin yüzüne mi bakılır!” deyince donup kaldım. “Peki, suçum nedir?” deyince, “Sen suçunu bilmiyor musun?” dedi. “Bilmiyorum” dedim. “Biraz düşünürsen, suçunu bilirsin” dedi.

Cuma’nın yanından uzaklaşıp lokantanın önündeki sahanlıkta bekleyen Ahmet Erdoğan’ın yanına gidip: “Ahmet, Cuma ne demek istiyor, suçum nedir de yüzüme bakmıyor?” deyince, “Valla gardaş, ben de bilmiyorum. Bir tarlanın müşterisi miymiş, neymiş… Sen de başkasına satmışsın… Herhalde ondan dolayı, başka ne olacak?” dedi.

Cuma’nın hareketine bir anlam veremedim. Canım çok sıkıldı, başıma korkunç bir ağrı saplandı.

Kâzım beni Renauld Twingo arabasıyla Karaelbistan civarındaki balıkçıya götürdü. Alabalık yedik. Sivrisinekler de bizi yedi bitirdi, canımızı Kâzım’ın evine zor attık. Kâzım’ın evinde kaldım.

30.07.1998 Perşembe: Evcihüyüklü Rüştü Korkmaz ile Pınar Otel’de görüştüm. Sonra Av. Fatih Baykal’ın yazıhanesine gidip davalar hakkında görüştüm. Davalar tanıksızlıktan iyi gitmiyordu, canım fena halde sıkıldı.

Akşam, İbrahim Türk beni ve Kâzım’ı Pınarbaşı’na yemeğe götürdü.

Saat 22.30 sularında Alibey Amcalara gidip Solmaz’ı ziyaret ettik. Solmaz’ın ayağı kırıldığı için alçıya alınmış, ayakta zor duruyordu. Saat 00.30’a kadar orada sohbet ettik. Daha sonra Kâzım’lara gelip gece 02.00’ye kadar sohbet ettik ve yattık. Bugün de langırtıyla geçti.

31.07.1998 Cuma: Saat 08.00’de kalkıp güne başladım. Kâzım’ın, amcası Derviş Ağabeye kasa göndermek için tuttuğu kamyonun şoför mahallinde Elif Bacımlara Aşılık’a gittim. Orada yattım.

01.08.1998 Cumartesi: Elif Bacımlarda ve Tahsin’lerde geçirdim ve Elif Bacımlarda kaldım.

02.08.1998 Pazar: Saat 05.45’te kalkıp Sarsap çayı üzerinde gezindim. Karşı tarafa atlarken suya düştüm. Uzun süre çayırlarda gezip üzerimi kuruttuktan sonra Elif Bacımlara geldim. Biz islim yapılan kaysıların yanında otururken Yalcı Mehmet traktörle Ferhatpınarı’na gitti. Dönüşte Elif Bacımlara uğradı, ben olduğum için onlara da selâm vermeden Hergin’e gitti. Kahvaltıdan sonra Mehmet Ali beni otomobil ile Ali Kale’lere bıraktı. Evde kimse yoktu. Önce Döndü, sonra Neriman, daha sonra da Selfiraz Bacı geldi. Hal ve hatırdan sonra Esme Bacı’nın babasından dolayı başsağlığına gittik. Kimse olmadığı için Birader Emmi’nin hem karısından dolayı başın sağ olsuna, hem de kendisine geçmiş olsuna Ali’nin kızı Neriman ile birlikte gittik. Bir saat kadar oturduk. Bizi görünce çok sevindi. Bir kahvesini içip oradan ayrıldık.

Ali’gilde öğle yemeğine doğru Mamo Emmi’nin kızları Nebahat ve Nihayet geldiler. Ben 1986’da Hergin’i terk ettiğimde ailecek bizimle konuşmuyorlardı, beni görünce sevindiler, elime vardılar. Nebahat bir içim su gibi olmuştu, Nihayet de kuru keçiye dönmüştü.

Biz yemek yerken Esme Bacı geldi. Yemekten sonra kendisi ile birlikte evlerine gittim. “Başınız sağ olsun”dan sonra kendilerine haber etmeden tarla satışım ve kendilerinin de Gümüşün’deki tarlamın üzerindeki meranın sürülmesi konusunda hem Esme Bacı, hem de oğlu Hacı tartıştım, terk etmelerini söyledim.

Hacı: “Emmi, biz sürmesek Veli Dayımgil sürecekti. Onlar süreceğine biz sürdük” diye canımı sıktı. Ben de “Siz sürmeyeydiniz, onlar sürelerdi. Ben de onlarla düşman olurdum, onları oradan çıkarmasını bilirdim. Ama şimdi sizinle düşman olacağım, uğraşacağım, onlar bizi seyredecekler, birbirimizle düşman olmamıza sevinecekler. Siz oranın dışında başka bir yeri, örneğin Oluklu’yu ya da Kızılpınar’ı süreydiniz, onlar size saldırırlarsa, ben de gelir sizinle birlikte onlarla savaşırdım” deyince, “Emmi, Kızılpınar kimin biliyor musun?” dedi. Arkasından da “Kızılpınar şimdi Evcühüyüklülerindir. Bu taraftan da Mezarlara kadar onlarındır” dedi. Bunun üzerine ben “Siz köyünüzün sınırlarını bile bekleyemiyorsunuz, birbirinizle tepişip, burada olmayan benim tarlamın üzerine göz dikiyorsunuz, şimdi buna ne demeli? Ben çocukluğumdan beri Sınırderesi’nden Mecininderesi’ne kadar Evcihüyüklülerin sığırlarını, davarlarını koymazdım, onları oralardan kovardım, bana diş bilerlerdi. Benim korkumdan bu taraflara yaklaşamazlardı. 1978’de Evcihüyüklü Kalo’yu Mecininin bu tarafından kovarken bana tüfek çekti, üzerine üzerine gittim, tüfeği sıkamadı. Tüfeği sıksa belki sakat kalırdım, belki ölürdüm. Tüfeği sıkamayınca beni taş yağmuruna tuttu. Attığı taşlardan biri sağ bileğimi kırdı. Ben de o vaziyette Kalo’un dişlerini kırdım. Aha taş izi, aha diş izi… Sonra Höplek Karakolu’nda 45 dakika yattım. Barıştan sonra beni bıraktılar. Suçum bu mu? Yazıklar olsun!.. Korkunuzdan Evcihüyülülere sesinizi çıkaramıyorsunuz, köyünüzü bekleyemiyorsunuz ama bana karşı yiğitlik yapıyorsunuz!.. ‘Öküz tekinden korkmaz’ dedikleri bu olsa gerek. Gümüşün’deki tarlanın karşılığında Mustafa’ya Leyleklik’i verdim. Üzerine ev yaparım, gerekirse merasını da sürer genişletirim diye satmadım.  Leyleklik’le burası bir mi? Buraya kimse para vermezken, orayı kim olsa alırdı. Tarlamın üzerini sürmekle hem onurumla oynadınız, hem de hevesimi kaçırdınız. Benim oradan yararlanmamam, buralara bir daha ayak basmamam için elinizden geleni yapıyorsunuz. Orası benim mezar yerimdir. Sağlığımda mezar yerimi sürdünüz, tarlamı da sürün, hepsi sizin olsun ama onurumla oynamaya hakkınız yoktur! Ayıp!.. Ayıp!.. Benimle iyi olmak istiyorsanız oradan çekilin!” deyip evlerinden çıktım.

Onların evinden çıkışta Kâzım Özcan yolda durmuş beni çağırıyordu. Yanına gittim. Amcasının iki kızıyla Elbistan’a gidiyordu.

Daha sonra Ali’gile geldim. Saat 16.00’ya doğru Ali, Elbistan’dan geldi. İçmeye gidip bir şeyler yemişler, içmişler. Yapabilecekleri en iyi şeyi yapmışlar: Kır şişeyi, dön köşeyi, sarhoş kafayla at naranı, herkes seni efe sansın!.. Bu insanlar ayık kafayla yapamadıklarını sarhoşken yapıyorlar. Helal olsun!.. Ben de bu ayaklarda gitsem, belki bir baltaya sap olurdum. Arada sırada kavga etsek de belki ortama ayak uydururdum. Şimdi kendime bile faydam yoktur, malımı beklemekten, mezar yerimi korumaktan bile aciz duruma düşürüldüm. Yazıklar olsun bana!..

Hal ve hatırdan sonra Ali, islim kaysılarının yanına gitti. Ben de Gümüşün’ü gezdim. Daha sonra Mustafa’nın evine gittim. Evinin iç ve dış sıvalarını kazıtıp beton sıva yaptırıyormuş. Ev, savaş alanı gibiydi. Güley de geldi. Önce Güley ile, daha sonra her ikisiyle birlikte Küçük Yapalak’ta kalan hisselerimin satışı hakkında konuştuk. 8,5 dönüm hissem için Mustafa ile aşağı yukarı 3000 Sterlin’e anlaştık.

Harmanyeri’ne çıkıp Mustafa’nın cep telefonundan evi aradım; Özder ve Fadime ile konuştuk.

Akşamleyin Ali’gile gittik. Mustafa da geldi. Mustafa orada banyo yaptı. Ben ise, kir pasımla kaldım.

Yemekten sonra yatıncaya kadar ben, Ali’nin çocukları ve Cuma’nın oğlu Cahit ile balkonda oturduk. Onlar da içerde oturdular. Cuma’nın oğlu gittikten sonra ben içeri girdim. Biraz sonra herkes yattı. Ben, Özgür ve yeğenimiz Mehmet’in oğlu ile aynı odada yattık.

03.08.1998 Pazartesi: Kahvaltıdan sonra Ali ile birlikte Elbistan’a giderken Mecin’in Dereyi geçtikten sonra Cuma Kale’nin yaptıklarını anlatmak için söze başlar başlamaz Ali sitemlerine başladı. Akşamdan beri konuşmamasının ve yüzünü asmasının sebebi anlaşıldı: “Cuma yüzüne bakmamakla haksız mı? Dağ gibi yeğenimiz ölüyor, sen aldırış etmiyorsun, 4-5 ay sonra geliyorsun. Cuma’nın müşteri olduğu tarlayı haber bile etmeden bir başkasına satıyorsun. Cuma senin yüzüne niye baksın ki?!.”

Ben “Yeğenimizin öldüğünü 10 gün sonra Kâzım Özcan’ın bana telefon etmesiyle öğrendim. Ölü sahibi davetiye gönderecek değildi ya, peki siz neden telefon edip zamanında bildirmediniz. Çocuklarınıza söyleyip beni aratıp haber veremez miydiniz? Benim gelişimden başkaları rahatsız olmasın diye adam yerine koyup haber vermediniz. Şimdi de sitem ediyorsunuz. Devletin bana vereceği en fazla 3 gün izin de yolda geçerdi. Buraya geldiğimde beni evine götürecek bir yakınım bile kalmamıştı. Cenaze kalkalı 10 gün olmuş. Gitmemin de, istenmediğim bir yere hemen gitmemin de bir anlamı yoktur. Bacıma mektup yazayım, yeğenlerime de telefon edeyim, 4 ay sonra da tatilde gidip Elif Bacımın ellerinden öpeyim, özür dileyeyim diye düşündüm. Bunu da yaptım.

Cuma’nın müşteri olduğu tarlayı bir başkasına haber vermeden önce satmaya gelince: Tarlamın satlık olduğunu hepinize yüzlerce defa haber ettim. Her seferinde bir bahane bulup beni başınızdan savdınız. Başkasına satacağım zaman da engel oldunuz. Son olarak Mustafa’yı, oğlun Özgür’ü ve Cuma’nın oğlu Cahit’i Cuma’nın kapısında ‘Haberimiz yoktur demeyin, ben Göğoğlanın Yeri’ndeki tarlamı satıyorum. Mustafa karşımda, siz de babalarınıza söyleyin, günlerdir burada beklememin sebebi budur. Aldırış bile etmiyorlar. Ben sattığım zaman da laf söylemeye kimsenin hakkı yoktur’ dedim. Hem almıyorsunuz, hem de başkasına saltık ettiğimde engelliyorsunuz, satacağım adamı yanınıza göndersem o zaman da engellerdiniz. Ben de yapmam gerekeni yaptım. Kimsenin bana kahretmeye hakkı yoktur” dedim. Ha Ali, ha Cuma… Al birini vur öbürüne.

Ali, Elbistan’a gidinceye kadar vort vort etti durdu. Benim de canımın sıkıntısından başıma korkunç bir ağrı girdi. Malatya Caddesi’ne gelince inip Kâzım Özcan’ın dükkânına uğradım. Daha sonra orada burada eş dostla dertleştik.

Akşama yakın yeğenimiz Hasan ile Mustafa’yı arattım, bulup getirdi. Bir gün önceki tarla satışımız fiyaskoyla sonuçlandı. Yanımda bulunanlar da Mustafa’yı ikna edemedi.

Ali’nin oğlu Orhan, “Emmi, köye gitmiyor musun?” diye yanımıza geldi. Elime vardı. “Ben gitmiyorum, yarına gelin, tarlaları bölelim” dedim. Mustafa, Ali ve Orhan köye gittiler. Ben de Elbistan’da Kâzım’larda kaldım.

Kâzım, akşam karısını, çocuğunu ve karı-koca iki arkadaşını da alıp bizi Pınarbaşı’na götürdü.

Pınarbaşı’nda yemekten sonra o arkadaşlarını evlerine götürdük. Evlerine çıkıp sohbet edip çaylarını içtik. Daha sonra da Kâzım’ın eşini ve çocuğunu Alibey Amcalara bırakıp Kâzım’ın evine geldik.

Üzerimdekileri çıkarıp banyoda yıkadım. Sonra banyo yaptım. 00.30’da yattık.

04.08.1998 Salı: Saat 07.30’da kalkıp tıraş oldum. Günlüklerimi yazmaya başladım. Saat 08.45 oldu, Kâzım hâlâ yatıyordu. Saat 12.00’ye doğru Büyük Yapalak Belediyesi’nin otobüsüyle Küçük Yapalak’a Halil İbrahim Emmilere gittim. Akşama doğru teyzemin oğlu Süleyman Emmilere uğradım. Orada bulunanlarla bir saatten fazla sohbet ettikten sonra Ayşe Teyzemlere tekrar gittim. Sesim iyice çıkmaz olmuştu. Akşam, tarlama müşteri olan Seyit İsmail geldi. Okulun oradaki 5 dönüm hissemi muhayyer olarak 750 milyon TL’ye anlaştık.

05.08.1998 Çarşamba: Sabahleyin ağabeyim Mustafa’ya Cuma’nın oğlu Cahit’le haber saldım. Kel Mustafa’lara uğradım, onunla da haber saldım. 2 saat kadar bekledikten sonra Kel Mustafa geldi, ağabeyim Mustafa gelmedi. “Bana şuraları verirse, haber salsın” demiş. Ben de Küçük Yapalaklı Kara Hasan’ın otobüsüyle Seyit İsmail’i de alıp Elbistan’a gittim.

Vergi numarası çıkartmak için maliyecilere başvuracaktım. Kâzım’ın dükkânında karşılaştığım maliyecilere nüfus cüzdanımın fotokopisini ve aslını verip başvurdum. Geç vakit gidip cüzdanımı aldım.

Akşam saat 17.30’a doğru Mısto’nun oğlu İbrahim’le Kuyucak’a gittik. İbrahim’le Gümüşpala Hüseyin Emmiye karısından dolayı “başınız sağ olsun”a gittim. Gece 22.00’ye kadar orada kaldık. Daha sonra İbrahim’in evine tekrar gittim. Mısto ve diğer gençlerle saat 01.30’a kadar sohbet edip yattık.

06.08.1998 Perşembe: Kuyucak’tan Elbistan’a Küçük Yapalak’ta Seyit İsmail’i de alıp döndük.

Seyit İsmail, Ali Ağa’yı aramaya gitti. Ben Kuyucaklılarla otururken o fukara adam onların gönlünü almak için mekik dokuyordu.

Sonunda Mustafa’nın gelmesi için Ali oğlunu göndermiş. Ben de bekleye bekleye canımdan usandım. Seyit İsmail’den biraz yürek olsa, ben sizin çalımızı gösterirdim ama adamdan o yürek yok. Bizimkiler de bunu kullanmasını iyi biliyorlar.

Dayımın kızı Zeynep’in kocası Şehmus’la Elbistan’daki evlerine gittik. Orada Zeynep’le de görüştükten sonra Öğretmenevi’ne uğradık.

Mustafa ile Kâzım’ın dükkânının önünde bulup 2700 Sterline anlaştık. Mustafa vergi numarası için başvurduktan sonra Hergin’e gitti.

Akşam, Kâzım beni Karaelbistan’a balık yemeye götürdü. Oradan dönüşte de Kâzım’larda kaldım.

07.08.1998 Cuma: Sabahleyin 07.30’da kalktık. Kâzım’ın dükkânında çorba içtikten sonra Mustafa ile Vergi Dairesi’ne uğradık. Vergi numarası henüz gelmemişti. Oradan ayrıldık. Mustafa ile tekrar 13.30’da Vergi Dairesi’ne gittik. Hâlâ gelmemişti. Vergi numarası olmadan Tapu’da işlem yapmıyorlar, beklemekten başka çaremiz yoktur ama bu bekleme esnasında Mustafa fikir de değiştirir, işte o zaman seyreyle ıstırabımı diye korkuyordum.

Vergi Dairesi’nde çalışan “Hatice” adlı türbanlı bir memur, Mükrimin Halil Lisesi’nin ortaokul 1. sınıfında 1976’da benim öğrencimmiş. Fransızca derslerine bir ay kadar girmişim. Bizimle ilgilendi, çay ikram etti. Bir aylık emeğimin karşılığını elin kızı unutmuyor benimle ilgileniyor ama benim sevgili kardeşlerim neredeyse beni kahrımdan çatlatıp öldürecekler. Yaşamım boyunca hayat yolumdaki en büyük engel bunlar oldular. Gereksiz yere zamanımı, enerjimi çaldılar daha yararlı işlerde kullanacağım beynimi işgal ettiler. Hem bana, hem de kendilerine ne kadar kötülük ettiklerinin, düşmanlarımızı sevindirdiklerinin farkında bile değiller. Yazıklar olsun!..

Vergi Dairesi’nden Mustafa ile birlikte çıktık. Mustafa 15.00’te tekrar gitti, 16.30’a kadar beklemiş, gelmemiş. Haftanın mesaisi bittiği için 10 Ağustos 1998 Pazartesi gününü beklemek zorunda kaldık. Tabii, herhangi bir aksilik olmazsa, tapu devri de…  Vay be!..

Memleket ne hızlı ilerliyor da haberimiz yokmuş. Ankara’da Maliye Bakanı’nın televizyonlara çıkıp vatandaşın vergi numarasını beş dakikada alacağını utanmadan sıkılmadan söylemesi yok mu? İnsan, ister istemez, “Kızım sana mı inanacağım, gözüm sana mı inanacağım?” diyor.

Mustafa, fayansçısı ile köye gitti. Ben de Kâzım ile Derviş Özcan’lara akşam ziyaretine gidip gece geldik, Kâzım’ın evinde yattım.

08.08.1998 Cumartesi: Sabahleyin 08.00’de kalkıp yeni güne başladım. Kültür Kırtasiye’de 14.00’e kadar bir kitabı özetledim. Daha sonra 15.00’e doğru yemek yiyip Öğretmenevi’nin yazlığına gittim. Orada birkaç dostla ve ayrıca Mehmet Kafalı ile görüştüm. Beni evine davet etti, teşekkür ettim.

Saat 19.00’a doğru Kâzım’ın dükkânına geldim. Gece 21.30’da Sarsap Karacaören’e amcası Derviş Özcan’ın evine gittik. 01.00’de Elbistan’a döndük. 02.00’de banyo yapıp yattım.

Bugün de bu doğası güzel, alt yapısı bozuk; insanlarının da üst yapısı bombok Elbistan’da serseri mayın gibi dolaşıp durdum.

09.08.1998 Pazar: Saat 10.00’a kadar uyuduk. 11.00’de giyinip güne başladık.

Saat 14.00’e kadar ben televizyon izledim. Kâzım da akşamdan beri telefonla aradığına nutuk attı. Daha sonra Kültür Kırtasiye’ye gidip İbrahimlerle (Daltonlarla) sohbet ettim. 16.00’ya doğru yemek yiyip Öğretmenevi bahçesine gittim. 18.00’e doğru Malatya Caddesi’ne geldim. Kâzım kalkıp beni aramaya başlamış. Birlikte Sarsap’a gittik. Dutların altında Kâzımı’ın kebap yaptığı tavukla birlikte pilav vs. yedik.

Saat 21.00’de Kâzım, eşi, çocuğu ve ben Elbistan’a döndük.

24.00’te yattık ama canımın sıkıntısından gözüme doğru dürüst uyku girmedi. Zaman zaman uyudum, uyandım, boğazım kurumuş fena halde ağrıyordu.

10.08.1988 Pazartesi: Sabahleyin saat 06.30’da boğaz ağrısıyla kalktım. 07.30’a dek yatakta uzandım. Daha sonra yatağımı toplayıp giyindim. Kâzım’lar hâlâ yatıyordu.

Herhangi bir aksilik olmazsa, sevgili ağabeyim Mustafa ile buluşup Tapu’ya gideceğiz.

Çorbacıya gidip bir çorba içtim. Daha sonra Mustafa ile karşılaştım. 09.30’da Vergi Dairesi’ne gidip Mustafa’nın vergi numarasını alıp Tapu’ya gittik. Tapu’da Mustafa’nın tapu kayıtlarındaki baba adının “Hüseyin Hilmi” olması yerine “Hilmi” olması dolayısı ile hisselerin birleşmeyeceği söylendi. 5 parça için eğitime katkı payı olarak 50 milyon, tapu harcı olarak 6 milyon, Döner Sermaye olarak da 7,5 milyon olmak üzere toplam 63,5 milyon TL’yi Mustafa ödedi. Tapu’daki işlemler öğleden sonra 15.00’te bitti. Mustafa, İngiltere’ye gittikten sonra 4 ay içinde göndermek üzere bana 2.700- Sterlin borçlandı. (Mustafa’ya kendi evinde 3.000- Sterlin’e satmıştım. Daha sonra sözünden Cuma ve Ali’nin baskısı sonucu caydı, Mehmet Erdoğan’ın aracılığı ile kimseyi ortak etmemek koşuluyla 2.700- Sterlin’e vermeye razı oldum. Ali ile Cuma’yı da ortak etmiş, Parayı bankaya yatırırken Ali’nin oğlu İlhan havale parası olan 30- Sterlin’i de benim paramdan düşmüş. Böyle dostlar düşman başına!..)

Tapu’da işimiz bittikten sonra Kadastro Müdürlüğü’ne gelip Ovacık ve Evcihüyük köylerindeki kadastro çalışmaları ile ilgili eski askı ilanlarını alıp araştırma yaptık.

Ovacık köyündeki ortak çayır 1/3 Cuma Kale (Hüseyin Hilmi oğlu), 1/3 Vahit Kale (Veli Kale oğlu), 1/3 Mehmet Kale (Hacı Hayrı oğlu) adlarına yazılmış.

Evcihüyük Körkuyular’daki 53.000 m2 tarla yine 1/6 Cuma Kale (Hüseyin Hilmi), 1/6 Vahit Kale (Veli), 1/6 İbrahim Kale (Hacıhasan), 1/6 Mehmet Kale (Hacı Hayrı), 1/6 Haydar Kale (Hüseyin), 1/6 Hacı Kale (Mamo) adlarına yazılmış. Ben dâhil diğer ortaklar yok sayılmış. Cuma Kale hem babamın hisselerini eksik almış, hem de bizlerden (Ali, Mustafa ve Turaç) mal kaçırmış. Bu da Cuma Kale’nin ne kadar paylaşımcı kardeş olduğunu gösteriyor. Yazıklar olsun!..

Hacıhasan oğlu Haydar Kale mirasçıları’nın da hakları her iki parselde gasp edilmiştir. Askılara göre olan kayıtları not ettim. Oradan ayrıldık.

Mustafa, Hergin’e gitti. Ben akşamı yine Kâzım’larda geçirdim. Kâzım’larda amcasının kızı Sakine ve oğlu, ayrıca Can Elbistan’da çalışan Bayram, eşi ve kızı vardı.

11.08.1998 Salı: Saat 08.00’da kalkıp derhal giyindim. Elimi yüzümü yıkayıp evde bulunanlara Allahaısmarladık deyip aşağı indim. Kâzım’a baktım, bulamadım. Ara yollardan hızlı hızlı Otobüs Terminal’ine giderken yan yola çıktım. Kâzım beni bekliyordu. Kâzım’ın arabasına binip Terminal’e gittik. 1 milyon TL verip 08.30’da Can Elbistan’dan Kahramanmaraş için bir bilet aldım. Cuma’nın oğlu Hacı, bana “Nereye gidiyorsun, emmi?” dedi. Ben de hamamın namusunu kurtarmak için “Maraş’a…” daha sonra “Allahaısmarladık” diye ekledim.

Kâzım dışarıda bekliyordu. Onunla da vedalaşıp otobüse bindim. 10.30’da Maraş’ta indik. Küçük Yapalak’ın Muhtarı İsmet Yalçın ve Demircilikli Hüseyin Koç’la yürüye yürüye dolmuş durağına geldik. İsmet Abi, bana biraz ecel soruları sordu. Ben de kendisine nereye gittiğini sordum. “Köy Hizmetleri Müdürlüğü’ne” dedi. Birlikte ikinci dolmuşa binip oraya gittik. O, içme suları ile ilgili bölüme, ben de derin su kuyuları ile ilgili bölüme gittim. Orada işlerim olmadığından tekrar Maraş merkeze geldim. Öğretmenevi Lokantası’na girip karnımı doyurdum.

Dışarıda, Özel İdare’nin arkasında Ziya öğretmenle karşılaştım. Bir saat kadar oturup sohbet ettik. Bir ayran, bir de çayını içtim. Daha sonra Kadastro Müdürlüğü’ne uğrayıp Belediye’ye satmış olduğum arsanın akıbetini sordum. Orada da aradığımı bulamayarak DSİ’ye gittim.

DSİ’de Jeoloji Mühendisi Ömer Sarıfakıoğlu ile görüştüm. Bana meyan suyu ısmarladı, içim serinledi. Daha sonra birini görevlendirip Haydar Kale adına kayıtlı 2 adet su kuyusu buldurdu. Fotokopilerini çıkartıp, tasdikledikten sonra bana verdi. Diğerlerini de yıllarını bildirirsem, bulduracağını söyledi. “Cafer Diri’ye söyle, o, gelsin, hem görüşelim, hem de senin işini tamamlayalım” dedi. (Yukarı Yapalaklı Mühendis Cafer Diri ve Ambarcıklı Cuma Kasırga’nın kardeşi mühendis benimle çok ilgilendiler, yardımcı oldular.)

DSİ’den ayrıldıktan sonra Otogar’a geldim. Aksu otobüsleri ile Mersin’e gitmek için 1.500.000- TL verip 17.15 için bir bilet aldım. Bu arada Seyithalil’in oğlu Ahmet’le telefonla görüşüp beni beklemesini söyledim.

Bizim eve telefon ettim, kimse yoktu. Faks bağlı olduğu için bir kontör attırdı. Daha sonra dışarıda otobüsün kalkış saatini bekleyip bir şeyler içtim. Sonra 17.15’te Mersin’e hareket ettik. 21.00’de Mersin’e geldik. Seyithalil’in dükkânına gittim. Ali ile Ahmet beni karşıladılar. 22.00’de enişteleri Mehmet’in evine gittik. Saat 24.00’e kadar sohbet ettik, karnımızı doyurduk, çay içip Seyithalil’in evine gittik. Mehmet, Ramazan Avşar’ın çerez fabrikasından çerez alıp aracıyla dağıtım yapıyormuş. (Ramazan Avşar 12 Eylül öncesi Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nde benim müdürümdü. PKK’lılar 9 kurşunla ağır yaraladılar, aylarca Devlet Hastanesi’nde yattı, başında nöbet tuttuk, kanımızla canımızla kurtardık, Tarsus’a memleketine tayinini çıkarttırdıydı. Orada fabrikatör olmuş Alevi olduğunu söylüyordu, ben de “Ramazan adlı Alevi mi olurmuş, sen şaka yapıyorsun” diyordum. Mehmet’in söylediğine göre doğruymuş.)

Seyithalil’lerde banyo yaptım, saat 02.00’de yattık. Aşırı sıcaktan her tarafımızda “ter” adında tuzlu sular fışkırıyordu. Cehennem de ancak bu kadar sıcak olur herhalde.

12.08.1998 Çarşamba: 08.00’de Ali ve ben kalktık, tıraş ve ahvaltı yapıp 11.00’de evden çıktık.

Hüseyin Küçük’ün yazıhanesine gittim. Hal ve hatırdan sonra başladık ikiz villa kavgasına… Hüseyin beni yalancılıkla suçladı. Masasında kalemliğini kapıp ağzına geçirecektim. Misafir olarak gelen iki Karadenizli araya girdiler.

Hüseyin bulunduğumuz odayı terk edip diğer odada Tacim Dede’nin oğlu Mühendis Hüseyin Bakır’a “Hüseyin Abi, çabuk yetiş, Turaç Abi, olay çıkarıyor!” demiş. Biraz sonra Hüseyin Bakır geldi. İkimizi de ayıpladı, uzlaştırmaya çalıştırdı.

“Hüseyin Bey, ben bu kooperatife arkadaşımın yiyeni, benim zararıma bir şey yapmaz. Her yıl gel-gitlerde harcadığım paralar dışında bana bundan kötülük gelmez, zarar vermez diye kendisine güvenerek 4.000- DM tutarında para verdim. İşlerim ters gidince sürekli beni kayırıyormuş gibi Ağustos 1993’ten beri beni oyaladı. Ortada doğru dürüst bir şey yoktur. Söylediği şeylerin çoğu yalan dolan… Şimdi kendisinden 4.000- DM’nin yerine 2.000- DM istiyorum. Bu parayı versin, geçmişi unutalım, düşman olmayalım, diyorum. Hâlâ beni soymaya çalışıyor. Mahkemenin yolunu gösteriyor, ben mahkemenin ne olduğunu çok iyi bilirim. Mahkeme ile beni oyalamak istiyor, artık yeter!” dedim.

Hüseyin Bey, “1.000- DM’yi de benim hatırım için alma, 1.000- DM versin, bu iş de burada bitsin” dedi. Hüseyin Bey’i kırmadım. 1.000- DM’yi de  2 ay içinde göndereceğine dair söz verdi. Kooperatifle ilgimin kalmadığına dair bir senet imzaladım. Barıştık. Barıştan sonra bizi bir lokantaya yemeğe götürdü. Yemekten sonra helalleştik. Öğretmenevi’ne gittim.

2 saat sonra Ali Uzun geldi. Orada Öğretmenevi Müdürü ve birkaç öğretmen arkadaşla tanıştık. Sonra Ali Uzun ile dükkânlarına gittik. Daha sonra bana yemek yedirdi, parka gittik. Park dönüşü dükkânın önünde otobüsün saatini bekledik.

13.08.1998 Perşembe: Otogar’a geldiğimde Fadime’ye telefon ettim, benden güveç tenceresi istedi. Otobüs Ankara’ya 00.30’da hareket etti. 04.00’te Aksaray’da Aktaş Turistik Tesisleri’nde mola verdi.

07.30’da da Ankara Kızılay’a geldim. Sakarya Caddesi’nde WC’ye gittim. Daha sonra çorbacıda bir çorba içtim.

Kasım Abi’ye telefon ettim, Kızılay’daki Yeni Karamürsel Mağazası’nın önünde saat 09.00’da buluştuk.

Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ne gittim. Oradan da Petrol Ofisi Genel Müdürlüğü’ne gidip Ahmet Öztürk’le görüştüm. Petrolün sözleşmesi 9’uncu ayda bitiyormuş. Yenilememeleri için rica ettim. Dilekçe yazıp hem İskenderun’a, hem de Petrol Ofisi Genel Müdürlüğü’ne göndereceğim.

Eğitim-Sen’e uğradım. Oradan çıkışta Sakarya Caddesi’ne gidip fastfootçularda ekmek arası döner ve ayranla karnımı doyurup DSP Genel Merkezi’ne gittim. Rahşan Ecevit’ten telefonla görüşmek için randevu talebinde bulundum.

DSP Genel Merkezi’nden dönüşte Terzi Şahin Cengiz’in Sakarya Caddesi’ndeki dükkânına gittim. Saat 20.00’ye kadar vakit geçirdim. 2 birasını içtim. Saat 20.45’te Kasım Abi’lere gittim. Geceyi orada geçirdim.

14.08.1998 Cuma: Kasım Abi’lerde saat 07.30’da kalktım. 10.00’a kadar sohbet ettik. Daha sonra Kızılay’da Çözüm Dershanesi’ne uğradım. Oradan çıkışta İzmir Caddesi’ne ES Turizm’den Gebze’ye 12.30’da gitmek üzere bilet aldım. Nihayet, 18.00’de Darıca’da evime gelerek bu yolculuk son buldu.

Evime geldiğimde Fadime, ev sahibi Hüsamettin Özder’in evi bastığını söyledi.

Şimdi bir uğraşı bırakıp diğerine başlamış olacağım.

Özder, Uçucu Hosteslik Kursu’ndan sertifikasını almış, evde boş oturuyor.

Önder, hâlâ iş aramaya devam ediyor.

Ender, HBB TV’de beleş çalışmaya devam ediyor.

Ben, Mustafa’ya Küçük Yapalak’ta kalan 8,5 dönüm tarla hisselerimi 2.700- Sterlin’e sattım. Borcunu 4-5 ay sonra İngiltere’ye gidince gönderecek. Tabii, gönderirse…

Mersin’de ikiz villa hayaliyle Ağustos 1993’de verdiğim 24.500.000- TL’nin yerine 5 sene sonra Hüseyin Küçük’ten tehditle elde edeceğim 1.000- DM’yi 2 ay içinde bekliyorum. Tabii, sözünde durup gönderirse…

Ben, Yalova sürgünü, ne yapacağımı bilemiyorum. Bir çıkmaz sokaktayım…

 

 

 

 

 

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MERSİN’DEN MARAŞ’A HAREKET

25.07.1997 Cuma: Saat 09.30’da Hüseyin Küçük’ün yazıhanesine gittim. Saat  10.00’da geldi. Saat 11.30’e kadar Antik Kent Kooperatifi ile ilgili tartıştık. Zaman zaman tehdit ettim, zaman zaman iyilikle davrandım, kendi bildiğinden kalmadı.

Yüzleri sirke satan birkaç kişi içeri girdi. Benim ayrılmamı istedi. Birlikte dış kapının dışına kadar çıktık. Orada olumluya yakın bir şeyler konuştu: “Senin için bir şeyler yaparız” dedi. Bilgi ve belge beklediğimi söyleyip tokalaşıp orayı terk ettim.

Şehirlerarası Otobüs Garajları’na giderken yolumun üzerindeki satıcıdan 2 adet çeyrek bilet ve 2 adet de 500 bin liraya gömlek aldım.

Garajlarda Kahramanmaraş’a gitmek için Afşin Seyahat’ten 12.30’a 900 bin TL’ye bilet aldım. “Maraş’a 3,5 saatte giderim” dedi, saat 17.30’da Maraş’a geldi. Defterdarlığa gidecektim, o işim de yattı.

Adana Otogarı’nda otobüs1,5 saat kadar bekledi, tüm koltukları doldurdu. Otogar’da felâket derecede sıcak, korna ve çar çakal sesleri vardı, rahatsız olmamak için tüm duygularımı kaybetmem gerekirdi. Sanki, Türkiye’nin bütün aptal şoförleri ve serserileri oradaydı.

Yolcu almak için Osmaniye Garajı’na girdi. Ben de tuvalete gittim. Bir dakika içinde otobüs garajı terk etmişti. Yolda zor yakaladım. Mersin’den kalemimi alan aptal muavin sanki bilmiyormuş gibi -kızmam üzerine- “Beyefendi neredeydin?” diye suçunu bastırdı. Belliydi ki, beni yolda bırakıp kalemimi ve çantamı ele geçirmekti amacı. 3,5 saat sonra istemem üzerine kalemimi alabildim. Dünyada ne gözüaçık alçaklar var, Yarabbi!..

Maraş Öğretmenevi’ne gittim. 510 numaralı tek yataklı, kuzey cephesine bakan odada 600 bin TL ücretle kalıyorum. Siviller veya öğretmen kimliği olmayan öğretmenler 900 bin TL’ye kalıyorlarmış. Vay anasını be!.. Kendi otelimizin bir odası kadar bile etmiyoruz..

Odamda çantamı açtım, üzerimde denemek için gömlekleri kontrol ettim. İkisi de tamir edilip ütülenmiş, pörsümüş eski gömlek çıktı. Çöp sepetine atacaktım, vazgeçtim. Sövüp saydıktan sonra gardıroba astım. Giymeye tiksindiğim için otelde unutulmuş görüntüsü verdim ki, birisi alıp yararlansın… Bu tür alçaklarla aynı vatanda yaşamaktan kendime kızıp, lânet ettim, kendimden utandım. Yaşamım boyunca böyle aldatılmak hiç aklıma gelmezdi. Vay alçaklar vay!.

Memleket alçağa kesmiş: Kimisi kooperatife üye edip yoluyor, kimisi yeni gömlek diye elin eskilerini yutturuyor, kimisi aldığını unutturmaya çalışıyor, kimisi yolcusunu yolda bırakıp kaçıp bagajına göz koyuyor. Biz de ayakta uyuyup otele para veriyoruz. Gel de bu memlekette namuslu, haysiyetli insan olarak yaşa!..

Öğretmenevinde banyomu yaptım. Saat 21.00’de dışarı çıkıp bir buçuk kuşbaşı, salata, bir ayrana 385.000- TL ödedim. Adliye’nin önündeki caddeden yürüyerek Kale’nin altındaki Rıdvan Hoca Parkı’na gidip oturdum. Hem fıskiyeli havuzdan fışkıra suyu seyrediyor, hem serin havada dinleniyordum. Çocuklar bisikletlerle fır dönüyorlardı. Kanlar, erkekler parkın kanepelerinde haremlik selâmlık şeklinde oturuyorlardı. Özellikle modern giyimli kadınlar ve aileler bir tarafta, diğer öcüler başka tarafta aynı parkta oturuyorlardı. Bazen gözüme çarpan kara çarşaflı analarla modern kızlar veya gelinler ya da arkadaşlar çapmıyor değildi. İnsanların yan yana hırsız gürsüz yaşaması ne iyi!.. Ülkemin geleceğinden dolayı ümitlendim.

Adil ((!) düzen belediyesi Kale’nin eteğindeki beton duvar üzerinde yazılı olan Maraş’ı, Maraş’ın Kurtuluşu’nu öven ve Maraş’ın İstiklal Madalyasını taşıyan şeyleri çok güzel aydınlatmış, pırıl pırı yapmış. İstesen de istemesen de dikkatin o aydınlık zemine kayıyor ve merak ediyorsun: “Ne var, ne yazıyor, o madalya da nedir?” diye.

Sağ tarafımda üç genç kendi aralarında konuşuyorlardı. Birisi: Falan emmi dedi ki, kardeşim oğlunu astsubay okuluna gönderip de astsubay edeceğine, Berber Ökkeş’e gönder de berberlik öğrensin, daha iyi olur. Astsubay olup da ne olacak?

Kendi kendime düşünüp güldüm. Vatandaş haklı söylüyor diye. Diğer genç: Sütçü İmam’ın heykelini dikmişler. Sütçü İmam şu memleketin haini görseydi, ben niye şehit oldum? diye kahrolurdu, dedi.

Düşündüm taşındım: Sahi bu Sütçü İmam gerçekten ne yaptı, şehit oldu mu? diye. İster istemez diğer şehitler, gaziler, Ulu Önder Atatürk aklıma geldi. Kafam iyice karıştı: Bu gençler dini, imanı, yalan doğru birçok şeyi biliyorlar, Sütçü İmam’ı biliyorlar, şehit de ediyorlar. Ama Atatürk’ün adı bile geçmiyor, yok…

Parkın dışında karanlık ve kıytırık bir köşede benim aziz Ata’m önü karanlık, arkadan sokak lambasıyla aydınlanıyor, çok dikkat edilmezse, görülmüyordu bile… Heykelin kaidesinde herhangi bir yazı göze çarpmıyordu. Heykel adeta yalnızlığa, sahipsizliğe, bakımsızlığa terkedilmişti.

Bir heykeli düşündüm, bir Rıdvan Hoca’yı… Rıdvan Hoca Parkı’nı, Rıdvan Hoca Yer altı Çarşısı’nı, bir de gençlerin kafasına yazılan Sütçü İmam’ı, bir de gerçek kahraman, ulu önder Gazi Mustafa Kemal’i, bir de sonumuzu…

Moralim bozuldu, kalktım. Yaşar Pastanesi’ne kadar yürüdüm. Bir baklavalı dondurma yedim, bir de su içtim, 375 bin TL verip Öğretmenevi’nin yolunu tuttum. Yolda taze, sütlü bir mısır alıp 45 bin TL verdim. Yiye yiye Öğretmenevi’ne vardım.

Bakalım, yarınımız ne olacak? K.Maraş, 26.07.1997 saat: 01.15.

26.07.1997 Cumartesi: 09.30’da Kahramanmaraş Öğretmenevi’nden ayrıldım. Çorbacıda bir Ezogelin Çorbası içip 80 bin TL verdim. Adliye’nin arkasında Hacı Taşlıarmut’un yerine gittim. Kendisi işyerini bir başkasına devretmiş. Ondan öğrendiğime göre, dört ay önce ölmüş. Bundan sonra yalancı da olsa bir tanık kayboldu. Tanesi 20 bin TL’den 2 çay içtim, 50 bin TL verdim.

Garajlar’a giderken, Adliye’nin önünde geçen caddeyi diklemesine kesen caddenin kaldırımında gördüm. 10 dakika kadar ayak üzeri dertleşip ayrıldık. Garajlar’a geldim. Elbistan için Can Elbistan’dan saat 13.00’e bilet aldım. Bilet 500 bin TL’dir.

Garajlar’a gelmeden önce Adliye’nin oradaki PTT kulübesinde evi aradım. Fadime’nin ilk müjdesi, KEDAŞ’tan 18 milyon elektrik cezası geldiğini söylemesi oldu. 8 gün içinde ödenmesi gerekiyormuş. Zorba devletin zorba uşakları bilek kıvıra kıvıra alırlar. Yatırmazsam, %15 aylık faiz işler. Daha sonra da keserler. Cezalarıyla birlikte alırlar. Devlet kendi alacağına şahin, vereceğine karga diye boşa söylememişler. Haydi gelde bu memlekette yaşa, hakkını ara!..

Beş yılda, Fadime’nin mirasını halledemeyen devlet, kendi işini be dakikada hallediyor. Benim sosyal hukuk devletim!..

Şu anda Kahramanmaraş Otogarı’nda oturup bu yazıları yazıyorum. Saat 12.05. Otogar’a geleli yarım saat oldu. Elbistan’a gidecek Can Elbistan’ı bekliyorum. Canın çıksın Elbistan!.. Ben senin için bir ömür çürüttüm: Uğrunda her şeyimi tükettim, sen bana sıkıntıdan başka ne verdin? Menfaatçi dostlar düşman oldular, çıkarcı kardeşler kalleş oldular. Şu an Elbistan’da nereye gitsem diye düşünüyorum. Otele çıksam, bizi adam yerine koymadı, derler. Şu kardeşime gideyim diyorum… Hangi kardeş? Şu dostuma gideyim, diyorum, hangi dost? Hepinizin Allah belasını versin emi!.. Üç yıl ekmeğimi, suyumu, oksijenim paylaştığım miras gaspçısının dalkavukları!.. Tuh!.. Allah hepinizin belasını versin!.. Uyuzu bol bir çevrede dünyaya geldim. Suçum budur. Şimdi cezamı çekiyorum: Kaşım kaşım kaşınıyor, bokunu yutmuş kaz gibi düşünüyorum. Beni yanlış zamanda, yanlış yerde dünyaya getiren Allah, tabii varsan, sana isyan ediyorum, senden de, senin adaletinden de tiksiniyorum; bana kinin, garazın neydi, kimin cezasını çektiriyorsun, ne hakkın var? Allah’san Allahlığını bil, yeter ettin, çok çektim senin yanlış programlamandan, artık yeter ve vicdansız, artık bitsin be gaddar!.. Beni kimler ders alsın diye kullanıyorsun? Kimlere ders vermek istiyorsan, bu çileleri de onlara çektir. Onlara ders vermek için beni kullanmak, senin şanına, şöhretine, adaletine yakışıyorsa, sana isyan ediyor ve seni tanımıyorum!..

26.07.1997 Cumartesi: Saat 13.15’te Kahramanmaraş Otogarı’ndan Can Elbistan ile Elbistan’a hareket ettim. Bir saat sonra beleş kebabını yemek isteyen şoför, Tekir’de 30 dakika mola verdi. Saat 16.00’da Cuma Kale’nin işyerine vardım. Cuma, Hacı ve Hüseyin Nacar oradaydı. Beni hoş geldin eden Hüseyin Nacar’a elimi uzatmak istemedim ama bir tatsızlık olmasın diye zorunlu olarak elimi uzattım.

Akşama doğru Av. Mustafa Kıral’la Ahmet Erdoğan geldiler. Cuma ve Hüseyin Nacar’ı da alıp Kantarma’ya Aligöl Dede’nin düğününe gittiler. Hacı ile ben de Hergin’e Cuma’gile gittim. Hoş geldin faslından sonra yemeğimizi yedik. Ali İhsan ve karısı da gelmişlerdi.

Akşam yemeğinden sonra Ali’nin evine geçmiş olsuna gittik. Yatma zamanına kadar orada kaldık. Sevim, Sevim’in kocası, Neriman ve çocukları da gelmişlerdi. Oradan buradan ve Ali’nin kaza geçirmesinden konuştuk. Ali’nin ayağı antifriz ile çok kötü yanmıştı. Durmadan “of” çekiyordu.

Askerden izinli gelen Orhan, pompalı tüfekle birkaç gösteri ateşi attı. Orhan’ın kafası karavana çarpmışa benziyordu.

Yatmak için Cuma’nın evine geldik. Biraz sonra Cuma, Ahmet, Hüseyin ve Mustafa Kıral geldiler. Kahve içtikten sonra Mustafa ile Ahmet, Elbistan’a döndüler. Hüseyin, Yalcı Mehmet’lere gitti. Cuma ile yatak odalarında yattım. Gece, Cuma çok rahatsız yatıyordu: Manyak Ali’nin kaza ile vurduğu kurşun yarasından sızlanıyordu, canının çok yandığı belliydi.

27.07.1997 Pazar: Saat 07.30’de kalktım. Gümüşün’e gezmeye gittim. Etrafı biraz keşfettim. Anılarım gözümün önünden canlandı. Söğütlerimin başları yarı yerinden itibaren Ali’nin çocukları tarafından sanki kurusun diye kesilmişti. Canım çok fena halde sıkıldı.

Gümüşün’ü gezip geldim. Cuma’gilde kahvaltımı yaptım. Daha sonra Ali İhsan’la birlikte Mustafa’gile gittik. Öğle yemeğinden sonra Birader’lere gittik. Birader, yatağında yatalak vaziyette yatıyordu. Kızı Fadime de oradaydı. Neriman Abla da sincaba dönmüştü. Birader’i uyandırdık. Konuştukça canlandı. Adeta ölü dirildi. Vurdulu kırdılı maceralarını anlattı. Özellikle Karahendek Savaşı’nı anlattıkça muzaffer bir komutan gibi coştukça coştu. İlk anlar durumuna bakıp üzüldüm, gözlerimden yaşlar akmaya başladı ama o muzaffer komutan coştukça canlandı, avına saldırmaya hazırlanan kartal gibiydi, üzüntüm dağıldı.

Kalkıp Cuma’nın evine gitmek istedik. Cahit’ten Demircilikli Topal Şamo ile Şahin öğretmenin geldiğini öğrendim. Karıştırıcı Topal Şamo’nun münasebetsiz sorularına muhatap olmamak için Mustafa ile birlikte uzun zaman Cuma’nın inşaatına atılan tabla çalışmasını izledik. Daha sonra Mustafa’gile gittik. Akşam, enişte Hacı da geldi. Mustafa’gilde misafir olan Emine ve çocuklarını götürmek istedi.

Mustafa sofra kurdu, dört-beş şişe viski içtik. Gece 12.00’ye kadar oturduk. Mustafa’nın dışarıdaki tuvaletinin oraya gidip, kimseye çaktırmadan iyice istiğfar edip rahatladım. Daha sonra Cahit ile birlikte evlerine gittik. Sessizce girip yattım. Sabaha karşı Cuma’yı yatağında göremedim, horultumdan antreye kaçmış. Bir de baktım ki, Cuma yorganla paldır küldür içeri daldı. Yorganı bir ot yığını gibi yatağın üzerine attı. Acele ile giyinip dışarı çıktı. “Ula Cahit, Cahit, kalk, gece kaldın!..” diye seslendi.

28.07.1997 Pazartesi: Ben de kalkıp Gümüşün’e gittim. Mığo Muharrem ile karşılaştım. Daha sonra eve gelip kahvaltı yapmadan Cuma, Hacı ve ben Elbistan’a gittik. Hacı’yı Arasa’ya bırakıp Cuma ile dükkânlarına gittim. Cuma ile bizim Dılo ve yandaşı şerefsizler üzerine biraz konuşup tartıştık. Bu arada Topal Şamo ile Mustafa öğretmen geldiler.

Topal Şamo’nun arabasıyla Otogar’a Can Elbistan’ın yazıhanesine gittik. Orada bir saatten fazla sohbet ettik. Topal Şamo’ya biraz sitem ettim. Her zaman olduğu gibi küflü geleneklerin arkasına saklanıp beni suçlandırdı. Cuma Kale’nin evinde 1975’te Başıbüyükler’in Hüseyin Nacar, Cuma Kale ve Haydar Erdoğan’ın Dılo adına bana yaptıkları teklifi kastederek: “O sene sana 10 milyar teklif ettiklerinde sen neden kabul etmedin?” dedi. İçimden “Şerefsiz herifler!.. 1 milyarı ne çabuk 10 milyar ettiniz, Dılo’nun lehine, benim aleyhime propaganda yapıp abartmaya, beni uzlaşmaya yanaşmayan açgözlü, bencil biri olarak tanıtmaya, yalan söylemeye utanmıyor musunuz?” diye geçirip topunu kalayladım. Üstelik o bile aldatmacadır. Mersin’de Hüseyin Küçük de bana 5 milyar teklif ettiklerini söyledi. O aptal da Seyithalil Uzun ile Dılo’nun 1993’te Darıca’ya gelip arabanın ruhsatını almak için döktükleri dilden bahsediyor. Seyithalil, o zaman Dılo’nun adına –içinden geçirdiği- önce Haydar Kale’nin altında kaldığı kokmuş arabayı, daha sonra da merdivenden inip giderken söylediği 250 milyon lirayı teklif etmişti. Ben de Fadime adına 600 milyon liradan aşağı olmayacağını söyleyip reddedince defolup Bakırköy’e  Kıreşek’in evine gitmişlerdi. Bu bile Fadime’nin miras haklarının yanında çerez parası idi. Kıreşek de anasını çok sevdiğinden anama dil uzatarak, Dılo’ya bir kuruş vermemesi için talimat vermişti. Adi heriflerin palavra atmak dillerine engel olmadığı için, bol bol palavra atıp beni haksız göstermeye çalışıyorlar. Orospu çocukları alçaklıklarını örtbas etmek için her türlü yalana, palavraya başvuruyorlar. Utanmaz şerefsizler!.. Alçak oğlu alçaklar!.. Bok yer gibi zavallı kadının hakkını yiyin, ondan sonra da namussuzluğunuzu örtmek için “Turaç hepsine, her şeye göz dikiyor” diye aptal kandırın. Sizden, sizin palavranıza –yalan olduğunu bile bile- inanan şerefsizlerden başka orospu çocuğu var mı? İnsan olsanız, bok yemezsiniz, bok yiyene yardımcı olmazsınız.

Belediye Pasajı’na çıktım. Gökçeörenli Osman Poyraz’ın oğlu Mühendis Poyraz Poyraz beni ve Kalküştük’ün oğlu Hamza’yı bürosuna götürdü. Biraz sonra Haydaroğ’un oğlu, eniştesi içeri girip mirasla ilgili olarak Poyraz’a kafa tuttu, hakaret etti, karısının vekâletini alıp çıktı, gitti. Bizim köpekler de öyle bir itle karşılaşsalar acaba ne yaparlar. Benim gibi kanundan nizamdan anlayan, adam gibi hak arayandan ne anlarlar, aptal oğlu aptallar!.. Zavallı ve güçsüz insanların haklarını yemek onlar için gelenek gereğidir. Hay, sizin küflü geleneklerinizin içine sıçayım!.. Kızlarınızı mağdur bırakın, korunmasız bırakın ondan sonra da geleneğin arkasına saklanıp doğruluktan, dürüstlükten, namustan, haysiyetsizlikten bahsedin. Yutmazlar!.. “Bir it bir deriyi sürütürmüş…” Damadı, enişteyi it, kızlarını da deri ediyorlar. İt oğlu itler!.. Asıl it sizsiniz. İt olmasanız, damadınızı it, kızınızı da deri etmezsiniz.

Kâzım Özcan’ın Malatya Caddesi’ndeki işyerine gittim. Biraz bekledikten sonra Kâzım geldi. Ardından da Kara İbo (İbrahim Eryalçın) geldi. Bir adama “merhaba” dedim. Kara İbo’ya da “Sana merhaba yok” dedim. Küçük Yapalak köyü Beylik altındaki tarlaları ile Üçkilise’deki Haydar Kale’lerin bahçelerinin takasından dolayı mahkemede Hayrı Kale lehine yalan söylemesi nedeniyle rezil ettim. Kem küm etti durdu. Yalanlarını inkâra kalktı. Ben de “Bari bıyıklarını da kes!..” dedim. Yüz vermedim. Bu abdestle kırk yıl namaz kılar.

Saat 20.00’ye doğru Cuma’nın oğlu Hacı ile Hergin’e gittim. Mustafa’nın evine indim. Biraz sonra Hacı: “Ağam seni çağırıyor” diye geldi, teşekkür edip gitmedim. Biraz sonra karısıyla kendisi geldi. Mustafa ile içtiler. Ben içmedim. İngiltere ve Mehmet Ali’nin çocukları hakkında bol dedikodu edildi. Cuma bol bol attı tuttu: “Onlarla artık her şey bitti. Bu tür lafları Cuma sık sık eder ama bir bakarsın hiçbir şey olmamış gibi hareket eder. Benim de kafam karışır.

Mustafa’yı konuşturup bol bol İngiltere’dekiler hakkında rapor aldı. Saat 01.00’e doğru evlerine gittiler. Ben de yattım.

29.07.1997 Salı: Kahvaltımızı yaptık. Ali İhsan’ın cipiyle Mustafa ve ben Küçük Yapalak’a ölü yerlerine gittik. Ali İhsan da karısıyla Antalya’ya gitti.

Önce, Ayşe Teyzemlere gittik. Orada teyzem, Halil İbrahim Emmi ve torunu Erhan’la sohbet ettik. Daha sonra Mehmet Yaman’ın evine oğlu Hacı Hasan’ın yerine gittik. Tek oğullarını kaybetmen acısıyla ailecek perişan olmuşlardı. Çocuk, 20 günlük de evliymiş. Gel de buna dayan… Teselli etmek için bile sözcük bulamadık.

Başıbüyükler’in Hüseyin’in karısı Hazney Bi’nin yerine gittik. Gelini, kızı Zeynep ve torunu (Hasan Hoca’nın oğlu) ile sohbet ettik. 1960–61 yıllarında ilkokul 4. sınıfı Hazne Bi’lerde okumuştum. Bundan dolayı bana çok emeği vardı, Allah rahmet eylesin.

Dükkâncı Ali’nin evine kardeşi bankacı Hüseyin’in yerine gittik, bir süre de orada oturduk.

Mese Teyzemlere gitmek istedik, Ankara’daymış. Abisef ile dutun altında sohbetten sonra Abbasoğullar’ın Rıza Emmi’nin evine bacısı Çapar Hatçe’den dolayı “başınız sağolsun”a gittik.

Saat 16.00’ya doğru Ayşe Teyzemlere döndük. Oradan da Köşk köyünün arabasına binip Hergin’e Mustafa’nın evine geldik. Yemeğimizi yedik, oturuyorduk. Vahit’in karısı korko korka beni hoşgeldine geldi, biraz sonra gitti. Gerçekten hem hayret ettim, hem de içimden merak ettim.

30.07.1997 Çarşamba: Mustafa’gilde kalktım, yola çıkıp Küçük Yapalak’a gitmek için araç aradım. Daha sonra Elbistan’a gitmekte olan Ali’nin arabasıyla gittim. Halil İbrahim Emmigilde vakit geçirdim. Daha sonra akşama doğru Cuma’nın arabasıyla Hergin’e döndük. Başıbüyükler’in Hüseyin de vardı. Hüseyin’e: “Sabahleyin Ali ile gittin, akşam Cuma ile geliyorsun” dedim. “Turaç, Ali de, Cuma da benim gardaşım. Sabahleyin ali ile gider, akşam Cuma ile dönerim. Ne fark eder, bütün arabalar benim, herkesin evi benim gibi…” sözler etti. Biz de usul yerini bulsun diye onayladık.

Aslında doğrusu menfaat kardeşliğidir. Alçak herif!.. Senin dostluğunu da, kardeşliğini de çok iyi biliriz.

Akşam, Ali’nin evine gittik. Ali’nin hısımları, Sevim’in kaynanası ve kayınbabası gelmişlerdi. Yedik, içtik. Bir kadehten sonra Cuma, Seyit Ağa’nın oğlu Mehmet’e attı tuttu. Ondan karıştırıcı, ondan alçağının bulunmadığını söyledi. Ben de dayanamayıp: “Kitap gibi söz ediyorsun Cuma. Birkaç tane de Hergin’de var. Onlar için de ne olur aynı şeyleri söylesen…” deyince, “Ben senin ne demek istediğini biliyorum. Boşa bize güvenme. Biz senin için kimseyle kötü olmak gardaşım!..” dedi. Sanki kendine güvenen varmış gibi, vah benim avanak kardeşim vah!

Aradan biraz zaman geçti geçmedi. Bu sefer de “O biçercinin anasını şöyle yaparım, böyle yaparım” diye attı tuttu. “Başıbüyükler’in Hüseyin’in tarlasını hep hasar etmiş… Buğdayların kellelerini yarı yerinden biçmiş” diye gösteri yaptı. Kırık plak gibi tekrarladı durdu. “Ama şöyle… şuradan… biçmiş gardaşım” diye parmağının yarısını göstererek bizi güldürdü. Ali ile dövüşüyorlardı.

Biçerci plağı da bittikten sonra da Kekeç Halil’i ele aldı, attı tuttu, sövdü saydı, aşağıladı.

En sonunda evlerine gittik. Kapılarında biraz oturduk. Daha sonra yattık.

31.07.1997 Perşembe: Sabahleyin Mustafa’gile gittim. Yarım kahvaltı yaptıktan sonra yola çıkıp Sarıyataklılar’ın arabasıyla Elbistan’a, Kâzım Özcan’ın dükkânına gittim.

Av. Fatih Baykal’ın yanına uğradım. Kendisi Mersin’e gitmiş. Aynı yazıhaneyi kullanan Av. Mehmet Kılıç’la görüştüm.

Daha sonra Adliye’ye gidip Hacı Hasan Amcamın ve Haydar Kale’nin aile toplum kâğıdını çıkarttım. Mahkeme dosyalarında gerekli bilgileri aldım. Bazı belgelerinin fotokopilerini çektirdim.

Akşam, Kâzım beni Karaelbistan tarafından bir yere alabalık yemeye götürdü. Tekrar Elbistan’a geldik, bir de dondurmalı baklava yedirdi. Babasıgilden karısı Solmazı alıp eve geldik, yattık.

01.08.1997 Cuma: Kâzım’gilde kalktıktan sonra Vergi Dairesi’ne gittim. Öğrencim Lütfi, Mustafa’ya sattığım Çevlik’in vergi farkı olarak Mustafa ve bana 7.600 bin TL gibi borç çıkardı. Üzerine 2 milyon TL attım. Her ikisini de halledeceğini söyledi. Bir çayını içip oradan ayrıldım.

Çarşı’da Yukarı Yapalaklı Ahmet Bulut’la karşılaştım. Yobaz herif utanmadan yaptığı tanıklığı savunmaya kalktı: “Sen Hayrı’ya şöyle yapıyormuşsun, böyle yapıyormuşsun” diye kendi gibi ahlâksızı savundu durdu. Haydar Kale’nin pis işlerinin uşağı… Güya bana 20 milyar TL teklif edilmiş de ben kabul etmemişim. Vay it oğlu itler vay!.. 20 milyar nere, siz nere, ben nere? Kuyruk tutmayı da ihmal etmiyorlar, köpekler!..

Akşama ben, Kâzım, Kâzım’ın amcasının oğlu Mehmet, Ali Çoban’ın kardeşi ve Aziz Eryalçın’la birlikte Kâzım’ın amcasının dizel Nissan Sunny’siyle Nurhak’taki Sarmaşık Restoran’a gittik. Yedik, içtik. Nurhak dönüşü 17-18 yaşlarında birkaç tıfıl çocuk taksi plakalı bir araçla yolumuzu kesip kafa tuttular. Helâl olsun aslancıklara!.. Ben adam yerine koyup muhatap bile olmadım. Aziz’le Kâzım yol boyunca durmadan esip savurdular. Onları dinlemek bayağı neşeli oldu.

Gece 24.00’te Elbistan’da Kâzım’ın evine geldik, orada kaldım. Aziz, Üçkilise’ye gitti. Mehmet ile diğer çocuk da Alibey Emmigilde kaldılar.

02.08.1997 Cumartesi: Dün bana randevu veren Yukarı Yapalaklı Ahmet alçağını gün boyunca parklarda aradım durdum, Kâzım’ın dükkânında geçirdim. Saat 19.00’da Kâzım, amcasının arabasının radyatörünü yaptırmak için Küçük Sanayi’ye gitti. Ben de Malatya Caddesi’nde bir o yana bir bu yana gezinip duruyordum. Saat 20.00’ye doğru düğüne gitmek isteyen Cuma Kale arkadaş ararken bana rastladı. Düğüne gitmekten vazgeçip: “Haydi, Hergin’e eve gidek” dedi. Kâzım’a not bırakmak için dükkânın önüne götürdüm. Not da bırakamadan Hergin’e gittik. Evlerinde akşam yemeğimizi yiyip geç vakit yattık.

Gülizar Bacımın oğlu Mehmet’in oğlu Hüseyin de oradaydı.

03.08.1997 Pazar: Sabah kahvaltısından sonra Ali’nin evine gittim. Fazla oturmadan çıkıp oradan Mustafa’nın evine gittim. Çeşmenin önünde arabayı yıkayan Hacı Kale’ye rastladım. Tarla satma işini açtım. Öğleye doğru Mustafa’gilde konuştuk. Mektebin yanı, Harman yeri, Turnanın yerindeki toplam 8 dönüm hisselerimi içimden geçen rakamların yarısına 400 milyona satlık ettim. Hacı: “Ooo… emmi o fiyatlara biz sana satak” dedi. Ben de güzel bir nutuk çektim. Satış işi yattı.

 

 

 

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AĞUSTOS 1997 ELBİSTAN GÜNLÜĞÜ

03.08.1997 Pazar: Akşam Mustafa ağabeylerde yattım.

04.08.1997 Pazartesi: Mustafa ile yola çıktık. Köyler arası çalışan arabalar Elbistan’a çoktan gitmişlerdi. Benim ve Mustafa’nın gideceğini bile bile ilgilenmeden, kendilerine teklif edip “olur”larını almadan tarlalarımı satamadığım, arada kalanları keyiflerince kullanan sevgili ağabeylerim Cuma ile Ali ise erkenden Elbistan’a kaçmışlardı. Sazcı Ali Boran’ın arabasına el kaldırdık, yüzümüze bile bakmadan vızıldayıp gittiler. Direksiyonda oğlu oturuyordu, Sazcı Ali de içindeydi. Yemliha Bozkurt’un oğluna söyledik: “Valla Turaç Abi, yerimiz yok” dedi. Gerçekten de öyleydi. Biraz sonra yeğenimiz Bayram Erdoğan durdu, Mustafa’yı “hoş geldin” etti. Bizi arabasına aldı, Elbistan’a gittik. Ben Küçük Yapalak’ta Ayşe Teyzemlerde indim. Biraz sonra kapısında Elbistan’a gitmekte olan Kuru Hüsün’ü de yanıma alarak Kasap Veli Topal’ın (Kasap Veliba) evine gittik, yoktu, Elbistan’a gitmişti. Velibey’in evinin yukarısında Kör Hüso’nun oğlu Tahsin Yiğit (Çakır ) ev ve ahır yaptırıyordu. Yanına gidip çevrenin değeri hakkında bilgi aldık. Köyü karaladı. Moralimizi bozucu şeyler söyledi. Bu ara “Kara Ali” diye birinden söz etti. Göğolanınyeri’ndeki tarlamı onun herkesten daha yüksek fiyatla alabileceğini söyledi.

Hem Kasap Velibey’i, hem de Kara Ali’yi aramak için Kara Hasan’ın 50 NC’si ile Elbistan’a gittik. 2 kişilik ücret olarak 150 bin TL verdim.

Kuru Hüsün Elbistan’da Deli Halil’in oğlu Ahmet’i (Kara Ali’nin damadı) buldu. Kümbet’in yol kenarında bir çay ocağında oturup benim tarlanın satışı hakkında konuştuk. Ahmet, “Kayınbabam senin tarlayı alır, hem de elden daha fazla verir” dedi. Kör Ali’yi aramak üzere gitti. Bir daha da yüzünü göremedim.

Beş-on dakika sonra ağabeyim Mustafa geldi, eniştemiz Deli Hacı ve Demircilikli yeğenimiz Mehmet Koç’la buluşup bir çay ocağında sohbet ettik.

Eniştem Hacı. “Yapalak’taki her şeyine ne istiyorsun?” dedi. Ben de dönümüne 50 milyondan 1 milyar 400 milyon istedim. Tamamına 1 milyar verdi. Ben, 11 milyar 200 milyona olabileceğini söyledim. Hacı da “İster Toros arabamı al, isterse, satıp paranı vereyim” dedi. Daha sonra “Ben seni kurtarmak için alıyorum” deyince, “Olmaz, ‘kurtarma’ sözünü etmeseydi, verebilirdim.

Zaman zaman bir araya gelip, zaman zaman ayrıldık. Başka bir kahveye gittik. Mustafa bana sarı, köstekli, adi bir cep saati hediye etti, güldüm. “Hediyeni kabul ediyorum” dedim. Akşama doğru Küçük Yapalak’a gitmek için araba aradım, bulamadım.

Akşam Kâzım Özcan’ın evinde amcası Derviş Özcan’la birlikte misafir olarak yattık. Kâzım’ın karısı Solmaz Kâzım’a küsmüş, kayınbabasının evine gitmişti.

Derviş Özcan yattıktan sonra Kâzım bir öğretmenle aşkından, başka çapkınlıklarından bahsetti. Geç vakit yattık.

05.08.1997 Salı: Sabahleyin Kâzım’larda erkenden kalkıp evden çıktım. İbrahim Gazel’in dükkânının önünde oturduk. İbrahim’le biraz şakalaştık. Daha sonra kahvaltı bile yapmadan Yapalak’a gitmek için uzun zaman araba bekledim. Dayanamadım. Yukarı Yapalak’ın arabalarına gittim. Arabanın içinde bekleyen Gürün Ali ile karşılaştım. Gürün Ali’yi indirip bir çay ocağına gittik. Bana bir gün önce Göğoğlanınyeri hakkında söyledikleri sözleri hatırlattım, dalgamı geçtim. 2 saat bekledikten sonra araba hareket etti ama tekeri patlamış olduğu için yarım saatten fazla da onun için bekledi.

Gürün Ali’nin kapısında indik. 75 bin TL ücretini ödeyip Kasap Velibey’in evinin yolunu tuttum. Beni evine çıkarttı. Bütün ailesi Almanya’dan izinli gelmişlerdi. Biraz sonra Şeğ Mustafa’nın oğlu Aliekber Gültekin geldi.

Yemek yedikten sonra tarla satma sözünü açtım. 1 milyara verebileceğimi söyledim. Oğlunun gelmesini bekleyeceğini, ondan da izin alacağını söyledi.

“Tamam, olur” deyip Halil İbrahim Emmigile gittim. Akşama kadar Halil İbrahim Emmi ile oturup sohbet ettik. Akşam yemeğimizi yedikten sonra torunu Erhan’la Kara Ali’yi bulmak için emmimin oğlu Kel Mustafa’nın evine uğradık, yoktu. Doğru Kara Ali’nin damadı Ahmet’in evine gittik. Kaynı ve bir Sarıyataklı ile evinde oturuyordu. Konuyu açtım, tarlamın fiyatını söyledim. Sabahleyin beni bulacaklarını söylediler. Çaylarını içtik, sohbet ettik. Erhan’la evin yolunu tuttuk.

Horoz Ali’lerin oradan geçtik. Cehennemi bir karanlık vardı. Evde biraz sohbetten sonra yattık.

06.08.1997 Çarşamba: Sabahleyin erkenden kalktım, elimi yüzüm yıkadım. Daha herkes yatıyordu. Biraz sonra Kara Ali ile oğlu at arabalarıyla geldiler. Yaşlı, kara, kuru, yılan gibi bir adamdı. Onlar gelince Halil İbrahim Emmi de kalktı. Sohbet ediyorduk. Biraz sonra Kasap Velibey de geldi. Çevre için hiç de önemli olmayan ama benim için çok önemli olan sanki adam dolandırıyormuşum duygusuna kapıldım, utandım. Hep birlikte oturduk. Ben “Eğer, Veli Ağabey alırsa, tercihim odur. Dönümüne 15-20 milyon aşağısına Veli Ağabeye veririm” dedim. “Sağ olasın yeğenim” diye sırtımı sıvazladı, memnun oldu. “Ben senin kârını isterim. Ben alıcıyım ama kim daha fazla veriyorsa, sen ona ver, ben gücenmem” dedi. Evcihüyük’e gidip geleceğini söyleyip gitti. Biraz sonra da Kara Ali ile oğlu da “Sen önce Velibey ile işini hallet, olmazsa, bize haber ver” deyip onlar da gittiler.

Öğleden sonra Veli Ağabey ile Cino Hüseyin geldiler. Alıverişi 10.500- DM’ye bağlandık. 1 DM aşağı yukarı 87 bin TL’dir. Veli Ağabeye ve diğerlerine “Tapu devri yapılıncaya dek kimse duyması, kardeşlerim duyarlarsa, hem kendileri almazlar, hem de yalvar yakar sizin almanıza engel olurlar” dedim. Bir miktarını verdikten sonra geri kalanını Almanya’da uygun bir zamanda gönderebileceğini söyledim. Eğer ağabeylerim alsalardı 7.000- DM’ye razı olurdum. Ama onlar da ölmüş eşek fiyatını bile hem vermezler, hem de engellerler. Onların engelleri sayesinde tarlalarımı hem kendilerine, hem de başkalarına beleş beleş verdim, bir hayrını da görmedim. Allah herkese layık olduğunu versin. Akşam yine Halil İbrahim Emmigilde yattım.

07.08.1997 Perşembe: Erkenden kalktım. Tuvalete gittim, sonra elimi yüzümü yıkadım. Baştangeçtilerimi yazıyordum, Kara Hasan’ın arabası yolda müşteri toplamak için korna çalıp dolaşıyordu. Balkona çıkıp Elbistan’a giderken beni de almasını işaret ettim. Ayşe Teyzem de beni alması için tembih ediyordu. Teyzemle birlikte kahvaltımızı yaptık. Saat 09.00’da Kara Hasan’ın arabasıyla Elbistan’a hareket ettim. Yolda Veli Ağabey de bindi. Araba tıklım tıklım doluydu. Elbistan Otobüs Terminali’nde yolcuların çoğunu boşalttı. Kara Hasan daha sonra bizi Malatya Caddesi’nde indirdi. Kâzım’ın dükkânında Göğoğlanınyeri’nin tapusunu alıp Veli Ağabey ve Kaleycikli İbrahim’le Hükümet Konağı’na Tapu Müdürlüğü’ne gittik. Beş dakika kadar sonra bizimle ilgilendiler. Memur, benden tapu ile nüfus cüzdanımı, Veli Ağabey’den de nüfus cüzdanını istedi.Daha sonra Küçük Yapalak’ın Tapu Kütüğü’nü aradı. Tapu Kütüğü ciltlenmeye gittiği için işlemler yarına, Cuma gününe kaldı. Israr ettik ama mümkün olmadı. Benim korkum: Ağabeylerim duyarlarsa, engellerler, bu iş de burada biter. Yürüyerek Çarşı’ya geldik. Etibank önünde birbirimizden ayrıldık.

Yukarı Yapalaklı Ahmet Genç’i aradım, bulamadım. İş Bankası’nın karşısında “Hacı Ahmet” adlı Elbistan Endüstri Meslek Lisesi’nden bir öğrencim, beni marketine davet etti, soda ısmarladı, sohbet ettik. Oradan ayrıldıktan sonra Candargazi İşhanı’na doğru tek başıma yürüyordum, Muhacir Mehmet Ali Felekoğlu’nun evinin önünde Haydar Kepez arkamdan çağırdı, görüştük. Otel Yıldız’ın önündeki çay ocağına gittik, orada da soda içtik. Biraz sonra amcasının oğlu Mehmet Kepez yanımızda Haydar Kepez’e seslendi. Haydar’la bir yere gittiler. Ben, Haydar’ı beklerken bir esnaf bana çay ısmarladı. Ama Mehmet Kepez aşağılığı yüzümüze bile bakmadı. Ben de “Oğlum, karnın doydu” diye laf vurdum. Defolup gitti. Nankör şerefsiz. Kızkardeşi ve küçük kardeşi Aliekber Gaziantep’te Haydar Kepez’in yanında kalıyorlardı. Onların tüm okul sorunlarıyla ben ilgilenir, bir sorunları olduğu zaman ben çözerdim. O Aliekber denilen ukala da bir gün Ceyhan’ın üzerindeki dükkânlarında bana “Ne kadar öğretmen varsa, öldürmek lâzım” demişti. Ben de “Haklısın, oğlum!.. Başka türlü haklarını ödemene imkân yoktur!” demiştim. O alçakların genlerinde bir bozukluk vardır.

Akşama dek orda burada gezdim. Saat 20.00’ye doğru Kâzım, amcası Derviş ağabey ile karısı ve ben paçacıya gidip paça yedik. Hesapları Derviş ağabey ödedi. Derviş ağabey ve karısını eve bıraktıktan sonra Kâzım’la pastaneye gittik, dondurmalı baklava yedik, hesapları Kâzım ödedi.

Pastaneden çıktıktan sonra Derviş ağabeyin dizel Nissan Sunny’siyle Kâzım’ın babasıgile gittik, biraz sohbet ettik. Bir şeyler ikram edildi. Kâzım’ın karısı Solmaz’ı alıp evlerine gittik, yattık.

08.08.1997 Cuma: Sabahleyin erkenden kalktım, tıraş oldum. Aşağı inip İbrahim Gazel ve Demirciliklilerle şakalaştık. Bektaş Emmi ile sohbet ettik. Sonra çorba içmeye gittim. 09.30’a doğru Kara Hasan’ın arabasıyla Veli Ağabey ve eniştesi geldiler. Tapu’ya gittik. Tapu işlemleri yapıldı. Her birimiz adına 1 milyonar TL Döner Sermaye’ye kesildi. “Alçak herifler!.. Neyi döndürüyorsunuz?!.” diye düşünmekten kendimi alamadım. (Bu Döner Sermaye neyi döndürüyor, anlamıyorum. Galiba tapucuların haracı…) ayrıca, her birimiz adına 1.440.000’er TL’lik alım-satım makbuzu kesildi. Kalecikli İbrahim Bostan Ziraat Bankası’na yatırmaya gitti. Veli ağabey için de şipşak fotoğraf çektirmeye gittik. Fotoğrafları alıp Tapu’ya geldik.

Tapu çıkışında Hükümet Konağı’nın giriş-çıkış merdivenlerinde Veli ağabey bana 3.000- DM verdi. Geri kalan 7.500- DM’yi de Almanya’ya gittikten sonra uygun bir zamanda adresime gönderecekti. Küçük not defterimle kalemimi Veli ağabeye verip, kendi el yazısıyla bana ne kadar borcu kaldığını yazıp altını imzalamasını ricattim. “İşte şimdi olmadı bibioğlu! Senin bunu yapacağını bilseydim, beleş versen o tarlayı almazdım” diye sitem etti. Ben de “Veli ağabey, bunun ayıp olan bir tarafı yoktur. Ölümlü dünya… Senin ya da benim başıma bir şey gelirse, mirasçılarımızın haberi olsun diye bir nottur. Yoksa sana itimatsızlık değildir” dedim ama Veli ağabey çok bozuldu. Buna rağmen Veli ağabeye yazım yanlışlarıyla dolu ve kendi el yazısıyla aynen şöyle not yazdırıp imzalattım: “Benim Turaca olan Borcum 7.500 D.M. Kalan yedibin beşyüz mark kaldı 8.8.97 imza”

Sonra Malatya Caddesi istikametine yöneldik. Muharrem Yıldız arabasıyla bizi çarşıya bıraktı. Birbirimizden ayrıldık. Beni suçlamasını bilen adam bir yemek bile yedirme teklifinde bulunmadı. Ondan sonra birbirimizin yüzünü bile görmedik. Bu insanlar Avrupa’da da mağara devrini yaşıyorlar galiba… Hz. Muhammed bile “Kendi aranızda bir alışveriş veya bir şeyler yaptığınızda bir senet yapın, altını imzalayın, iki kişiyi de şahit yazın, imzalatın” diye 1500 yıl önce söylemiş.

Köylü kafası, küçük bir notu bile kendisine yapılmış en büyük hakaret kabul ediyor. Ya kendisi ölseydi de mirasçıları “Böyle bir borcumuz yok” deselerdi. Ya da ben ölsem de mirasçılarım kimden ne kadar alacağım var, ne haberleri olacaktı?

Geriye kalan 7500- DM alacağımı Almanya’dan Ziraat Bankası Darıca Şubesi’ne 17.09.1997’de göndermiş. 03.10.1997’de bankaya uğradığımda henüz gelmediğini söylediler. Bankacıların azizliği yüzünden haftalar sonra elime ancak geçti.

Yukarı Yapalaklı Ahmet Genç’i aradım, bulamadım. Fadime’ye telefon edip avukatıyla görüşüp görüşmeyeceğim konusunda konuştuk. Görüşmemi istedi.İstanbul’a gitmekten vazgeçtim. Enişte Hacı beni lokantaya götürdü. Daha sonra evlerine götürmek için ısrar etti, gitmedim. Akşama kadar orda burada vakit geçirdim.

Akşam yemeğe Kâzım’ın babasıgile gittik. Geç vakte kadar sohbet ettik. Alibey Emmi ile ev sahibi-kiracı konusunda tartıştık. Ev sahibinin istediği neyse onu yapacağını söyledi. Ne söylediysem kabul ettiremedim, bildiğini okudu, “İlla odunum” dedi. Bu tür kafalarla tartışmak boşuna zaman kaybı demektir.

Derviş ağabeyin arabasıyla Kâzım’larda yatmaya Kâzım, Solmaz ve ben gittik, epey de orada sohbet ettik ve yattık.

09.08.1997 Cumartesi: Sabahleyin 08.00’de kalktık. Kahvaltı yaptıktan sonra Kâzım’ın dükkânına indik.

Daha sonra ben Evcihüyüklülerin Pınar Oteli’ne gittim. Rüştü’nün işyerinde, kardeşleri Hüseyin ve Mehmet’le uzun zaman sohbet ettik. Oradan ayrıldıktan sonra Gazi Mustafa Ortaokulu’ndan öğrencim Ali Gümüş’le bir çay ocağının parkında oturup sohbet ettik, çay içtik. Kendisi İstanbul’da elektrikçilik yapıyormuş, işleri de iyiymiş.

Mustafa Temel’in kırtasiye dükkânına gittim. Mustafa’ya gelen dolmaları atıştırdık, sohbet edip ayrıldım.

Kâzım’ın dükkânına gittim, yoktu. Amcasının oğlu Mehmet’le bilgisayarla oynadık. Daha sonra İbrahimler (Daltonlar) Kültür Kırtasiye’sine gittim. Onlarla sohbet ettik, çaylarını içtim.

Kâzm’ı aramaya gittim, yoktu. Kuyucaklılarla (Toguç Hüseyin, Baraz Ali ve Etem) karşılaştım. Sohbet ettik.

Demircilikli Ali Ocak’la sünnet konusunda sohbet ettik. Meslektaşlarından birinin Evcihüyüklü bir adamın 3-4 yaşlarında bir çocuğunu sünnet ederken çükünün başını kestiğini söyledi.

Tekrar Kâzım’ın dükkânına gittim. Amcası, amcasının oğlu Mehmet ve bir işçisi oradaydı. Karacaören’de yaptırdığı inşaatla ilgili Kâzım’la tartışıyordu. Canım sıkıldı. Vakit de geç olduğundan bir lokantaya gidip birbuçuk Adana yedim. Servis tam anlamıyla rezaletti. Ekmekler bayattı, değiştirttim. Domatesler doğru dürüst pişmemişti. Hele bir biber vardı ki, beni çileden çıkardı, adeta kırağı çalmıştı. Hayır, hayır… ulmuştu. Garsonu çağırıp fırçaladım. Uzun zaman Elbistan’a gelmediğimden beni çoktan unutmuşlardı. Uzaydan falan gelme zannettiler galiba. Çıkarken 270.000- TL gibi bir ücret aldılar, üzerini saymadan cebime atıp sokrana sokrana orayı terk ettim. Haram olsun!..

Karşıki lokantanın önünde Derviş Özcan’ın arabasının dörtleri yanıyor vaziyette park etmişti. Karısıyla birlikte, Kâzım’ı da almadan yemek yemeye gitmişlerdi. Pis cimri, hem adamın evinde kalıyor, hem de zart zurt ediyor. Bir yemeğe bile götüremiyor.

Akşamı Kâzım’ın evinde geçirdik. Solmaz Devlet Hastanesi’nde nöbette idi. Bir banyo yaptıktan sonra yattık.

10.08.1997 Pazar: Saat 07.30’da Derviş Özcan’ın sesi geliyordu: “Ula Kâzım, kalk, gedek!.. Kızlar şimdiye kadar gelmişlerdir!..”

Kâzım’dan önce kalkıp tuvaletimi yaptım, tıraşımı oldum. Aşağı indik. Kız mız yoktu. Kâzım’ın amcası sokranıyordu. Sanki bir derebeyi idi mübarek!..

Kâzım, amcası, amcaoğlu, yengesi ve ben kahvaltı bile yapmadan Sarsap’ın yolunu tuttuk. Hergin’’den geçerken kimseyi görmek, görünmek istemedim. Görmedik de… Köyün levhasında “Hergin Köyü” yerine “Hacıhasanlı Köyü” yazıyordu. Hac’alar köyün adını değiştirip babalarının adını vurmuşlardı. Hay bilmem ne yapayım, sizin baba adı yaşatmanıza!.. Ulan eşek herifler!.. Babanızın adını yaşatacaksanız başka bir yol bulun: Adına okul, köprü, çeşme yaptırın. Bir hayır kurumu, bir vakıf kurun… Hiç olmazsa, ilkellikten kurtulun be geri zekâlılar!.. Bir gün bir başkası da gelir “Hacıhasanlı” adını çöpe atar, “Hacıosmanlı” yapar be dangalaklar, be avanaklar!.. Ben ve benim gibiler ne çekiyorsa, bu aptal zihniyetten çekiyorlar. Adam olsalar Haydar Kale’nin kızının miras hakkını almak için davalar açmasına, elindekini avucundakini boş yere harcamasına, hakkını aradığı için dışlanmasına, sürünmesine ne gerek var!..

“Hacıosmanlı Köyünü”, pardon “Hacıhasanlı Köyü”nü geçip Karacaören’e vardık. Derviş Özcan bizi aldatmak için -güya- bir koyun almaya gitti, sokrana sokrana döndü. Oradan kendi bahçelerine gittik. İnşaatını gezdik, bitmesine daha çok vardı. Kâzım’ın da tabii çekeceği vardı.

Onlar kayısı toplamaya, ben de etrafı gezmeye çıktım. Yarabbim!.. Bu boktan yerler sanki cennet haine gelmişti. Etraf kayısı, selvi ve söğüt ağaçlarından görünmüyor, yemyeşildi.

Geze geze suların şırıldadığı, kuşların cıvıldadığı, güneşin parıldadığı bir yere geldim. Benden üç kat büyük bir taşın üzerine oturdum. Yukarıdaki yazıyı yazmaya, etrafı seyretmeye çalıştım. Bu güzellikleri yaratan yaratıkların heykellerini dikmek gerektiğini düşündüm. Heykeli dikilesice bu yaratıkların ilkelliklerini de düşünüp başka bir şeylerini de bilmem ne yapmak gerek!..

Nerde o kamyon sesleri, nerde o korna sesleri, nerde o çar-çakal sesleri? Hani nerede o pis hava, nerde o bunaltıcı atmosfer, nerde o pis sular? Vay anasını be!.. İnsanlar o kalabalıklarda ne bok ararlar, o pis havayı koklamaktan ne zevk alırlar, o pis, kirli suları -bulabilirlerse tabii- içmekten, kullanmaktan ne tat alırlar?!.

Bütün bunları düşündükçe: Şu aptalların heykelini dikip, üzerine şey edesim geldi.

Daha sonra Kâzım’ların yanına gittim. Kaysı topluyorlardı. Biraz yardım ettim.Öğle yemeği olarak kahvaltı yaptık.

Fayans döşeyen Eminin döşediği fayanslar yüksek oluyor diye her biri bir yeden sokrandılar. Kâzım amcasına sinirlenip 9 adet fayansı tekrar söktü. Kâzım, ustaya ustalık yaptı. Teraziyi tutturamayan usta bazılarını pense ile kırdı, küçülttü. Bu sefer de sen terazisiz yapıyorsun diye adama bozuk attılar. Evin iç yüksekliği 210 cm civarında olduğu tabanın biraz yükseltilmesi evi daha da alçaltıyordu.

Vakit hayli geçtikten sonra Murtaza’nın oğlu Cuma geldi. Yağmur da yağdığı için iş tatil edildi. Sohbet ettik, pişirilen tavuğu akşam yemeği niyetine yedik.

Saat 19.30 sularında Elbistan’a gittik. Akşam, Kâzım’ın evinde yattım. Pantolonumu ütülerken biraz sararttım, düzeltmeye çalıştık olmadı.

11.08.1997 Pazartesi: Erkenden kalktım. Çorbacıdan bir çorba içtim. Enişte Hacı’yı ve ağabeyim Mustafa’yı defalarca aradım, bulamayınca Av. Fatih Baykal’ın yazıhanesine gittim. Birinci gitmemde bulamadım ama ikincisinde buldum. Dosyaları çıkardı, üzerinde konuştuk. Tanıksızlıktan dolayı çok kötüydü. Ecrimisil  davası için 28 parça  tapulu tarlalara keşif götürmem gerekiyordu. Şahit bulmanın olanaksız olduğunu söyledim. Davalar vazgeçme noktasına gelmişti. Bir de Haydar Kale’nin tapu kayıtlarındaki baba adının “Hasan” yerine “Hacıhasan” olması için dava açmak gerekiyordu. Baba adı düzelmezse, dava devam edemezmiş. “Bu davayı boşver, gerekirse yalnızca Petrolle ilgili kısmına bakalım” dedim.

Ayrıca, petrolün bayiliğinin Hayrı Kale’nin üzerinden alınıp babasının adına ya da mirasçıların adına olması için bir dava açmasını söyledim. İşin içinde para sözkonusu olduğu için bir karara varamadık. Konuşmanın devamı yarına kaldı.

Kâzım’ın dükkânında bekliyordum. Ağabeyim Cuma’nın oğlu Hacı geldi. “Emmi daha gitmemişsin. Göğolanınyeri’nde ortak olduğumuz buğdaydan payına 1.500.000.000 lira payına düşüyor. Ağam gönderdi” dedi. Ben de mahsustan “Ya, öyle mi? Alacağım olduğunu bilmiyordum. Teşekkür ederim” dedim. Hacı gerçekten bilmediğimi zannederek, “Emmi sen bilmesen de biz borcumuzu biliriz. Kimsenin parasına tenezzül etmek” dedi. Bana kalırsa, Hacı, Göğolanınyeri’nin satıldığından haberi olmadığı için o konuda yoklama yapmak için o parayı bahane edip gelmişti. Oranın satıldığından haberi olsa ne o parayı verirdi, ne de yanıma gelirdi. (Sonra orasının satıldığını öğrendiler, benimle de düşman oldular. Gümüşün’deki tarlamın üzerinde 15 dönüm mera sürdüler. Gümüşün’deki ortak ağaçlarımızdan payıma düşen paranın 1.000- TL’sinin üzerine yattılar. Birbirimizle düşman olduk. Uzun yıllar konuşmadık.

Sonra gitti. Keşke öyle olsalardı, birbirimizle üç-beş kuruşluk dünya malı için kötü olmazdık.

Akşam saat 21.00’de Can Elbistan’la Elbistan’ı terk ettim. Ankara için bilete 2.000.000- TL ödedim.

Önce bir kızın yanında oturdum. Daha sonra yer değiştirdim. Kız hostes koltuğuna oturdu, ben de yerime geçtim. Sanki kızın yanında otursam, tecavüz ederdim. Belediye otobüslerinde, dolmuşlarda kadın-erkek yan yana oturunca ne oluyorsa, bu kızınla oturnca da o olurdu. İlkellik bu olmalı… Vah benim geri zekâlı insanlarım vah!..

Otobüste Demircilili Kara Mamo’nun oğlu öğretmen Mehmet Temur ve çocukluk arkadaşım, emekli polis Ali Arpacı ve ailesi de vardı.

Sarız Yedioluk’ta mola verildi. Bir taskebabı, bir pilav, bir de cacık yedim, 550bin TL ödedim. Yemek bir halta benzemiyordu.

Mucur yakınlarında yine mola verildi. Ali Arpacı beni tanımış, kendisi ve kardeşiyle hafif hafif yağan yağmur altında sohbet ettik. “Çay içelim” dedim. Karısı ve kardeşinin karısı da geldiler. Biraz sonra yanına oturduğum kız da geldi. Ankara’da komşularıymış.

Ankara’ya beş-on dakika kala bir petrolde mola verildi. “Çaylar şirketten!..” denildi. Çay içmedim, tuvalete gittim. Tuvalet tam anlamıyla rezaletti. Öncekiyle kıyasladım: “Burası turist kaçırır kardeşim” dedim. İlgili de yakında yıkılacağını söyledi.

12.08.1997 Salı: Mehmet Temur’la Ankara’ya binip kolejde indik. O evine gitti. Ben de Mithatpaşa Caddesi üzerinde bir işkembeciye girip işkembe yedim. Şu anda saat sabahın 07.21’idir.

 

 

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“BEN BOYKOT EDİYORUM, İKİ DİNCİDEN BİRİNE OYUMU VEREMEM” DİYENLERE!..

25248475Kahramanmaraş Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açacağım bir dava dosyamın hazırlığını yapıyordum.  Birtakım bilgi ve belgeler toplamak için 1987 ve 1988’in bir yaz mevsiminde İskenderun’a gittim. İşim bittikten sonra bir gün İskenderun’dan dolmuşa atlayıp öğleye doğru Adana’nın Seyhan Nehri kıyısındaki şehirlerarası eski otogarında indim.

Ortalık adeta sıcaktan alev alev yanıyor ve karnım da fena halde acıkmıştı. Önce bir lokantaya gidip karnımı doyurmak, sonra da bir otobüse binip Kahramanmaraş’a gitmek istiyordum. Ama terminalde dolmuştan iner inmez Kahramanmaraş’a giden otobüse yolcu almak  için “Maraş!.. Maraş!.. Maraş!.. Hemen kalkıyor!..” diye etrafa seslenen adama yaklaşıp sordum:

-Uygun bir yeriniz var mı?

-Evet, Abi… Buyur, biletini alalım…

Beni alıp büroya götürdü. Bir bilet aldım. Beklemeye başladım. Bu arada bir dürümcü yaklaştı:

-Taze kuşbaşı dürüm!.. Taze kuşbaşı dürüm!.. Taz kuşbaşı dürüm!.. Mis gibi kuşbaşı dürümler!..

Daha fazla dayanacak halim kalmamıştı. “Bir dürüm alıp otobüs kalkıncaya dek yiyeyim. Sonra da Osmaniye’de mola verilince bir lokantaya girip karnımı doyurayım” diye düşünüyordum. Dürümcü bakışlarımdan niyetimi anlamış olmalı ki,  iyice yaklaşıp dürüm dolu sepetini adeta burnumun içine soktu ve devamla:

-Taze kuşbaşı dürüm!..  Mis gibi kuşbaşı dürümler!.. Kebapçıya gitmeye gerek yok!.. Kebapçı ayağınıza geldi!..

Sonra bana bakıp “Abi, bir tane vereyim mi?” diye dikildi.

Hani bir söz vardır “Aç ayı fırın yıkar!” diye… Ben de tam o durumdaydım.  Dürümlere şöyle bir göz attım. Mis gibi lavaj ekmeklere sarılmışlar, her birinin uçlarına da yemyeşil taze soğan, maydanoz ve kuşbaşı konmuştu. Ayrıca uçları açıkta kalacak şekilde temiz kâğıtlara sarılmışlardı. Dürümler  “Hadi ne duruyorsun, ye beni” der gibiydiler. Dayanamayıp bir tane alıp parasını verdikten sonra kocaman bir ısırıkla bir parçasını koparıp yedim. İkinci ısırıkta içini boş hissedince dürümün içine baktım. Geri kalanın tamamında taze soğan ve maydanozdan başka bir şey görünmüyordu.

Koşarak dürümcüyü yakaladım:

-Ulan sen ne utanmaz sıkılmaz adammışsın!.. İnsanları kandırmaya utanmıyor musun?!.. Dürümün başına bir diki koymuşsun, geri kalanın tamamı soğan, maydanoz!.. Para verip aldığımız dürümlerin içi bomboş!.. Sen adamı aptal yerine mi koyuyorsun?!.

-Abi, yemezsen yeme!.. Mis gibi dürüm, sen yemezsen ben yerim!..

Utanmaz adam dürümü alıp gözümün önünde ağzını şapırdata şapırdata yedi. Ben de bön bön baktım. Sonra:

-Ulan sen de haysiyet de yok!.. Ben o dürümü açlığımı bastırmak için içinde bir şeyler var diye o kadar para verip aldım!.. Sen zıkkımlanasın diye almadım!.. Utanmaz adam, benden özür dileyeceğine, bir de alay edercesine gözümün içine baka baka yedin!.. Zıkkımın dibini ye emi!..

Bu arada otobüsün muavini:

-Hadi kimse kalmasın!.. Otobüsümüz kalkmak üzere!.. diye seslendi.

Artık dürümcü ile uğraşacak, hesap soracak zamanım da kalmamıştı. Ben otobüse binerken, arkama dönüp dürümcüye son kez baktım. “Senin gibi aptalları işte böyle kandırırlar” der gibi yılışık yılışık gülüyor ve:

-Hadi güle güle, iyi yolculuklar abi, kesene bereket!.. diyordu.

***

“Ben oyumu Ekmeleddin’e vermem, sandığa gitmem, boykot ederim. Ha o dinci, ha bu dinci… İkisinin de birbirlerinden farkları yoktur. Biri darbeci, biri de şeriatçı…” diyenler, yukarıdaki öyküden derslerini alsınlar diye bu anımı yazmak zorunda kaldım. Eğer, Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olursa, asıl o zaman ararsınız Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlunu!..

Aralarındaki farka gelince: Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu “İnsanhakları, insanhakları, insanhakları!.. Adalet, adalet, adalet!.. Hukukun üstünlüğü, hukukun üstünlüğü, hukukun üstünlüğü!..” diyor. Diğeri de “Ben ve ailemin hakları, yakın akraba ve çevremin hakları, bana biat eden işadamlarının ve bana oy verenlerin hakları!.. Benim adaletim, benim adaletim, benim adaletim!.. Benim üstünlüğüm, benim üstünlüğüm, benim üstünlüğüm!..” diyor.

Selahattin Demirtaş’ın çırpınışları yar başındaki adamın çırpışları ve vaatleri de yırtık bir paraşütle atlayan adamın vaatleri… Duygusal davranıp “Helal olsun gerçekten de çok edebi, mantıklı ve insani sözler söylüyor ama onu yukarıya çıkarmayı bırakalım, keşke kendisine bir zarar vermeden bir şeyler yapabilsek” demekten ve haline üzülmekten başka yapabilecek bir şey yoktur. Çünkü yandaş olmayan bizlerin kurtuluşu onunkinden de zor. Timsaha yem olmamak için sığınacak bir liman arıyoruz. O liman da bu üç seçenekten biri: Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’dur.

Ne demek istediğimi bu yazıyı okuma tenezzülünde bulunan birkaç kişi olursa umarım anlar. Anlamazsa da kendisi bilir. Ben de tarihe not düşmüş olurum.

18.07.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | 2 yorum

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NIN İNANÇ ARAŞTIRMASI

CAMİTürkiye’nin gerçeğini ifade etmiyor; tamamen hayali ve kasıtlıdır.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Türkiye İstatistik Kurumu’na yaptırdığı ‘Türkiye’de Dini Hayat Araştırma Raporu’nu kamuoyuna açıkladı. Bu araştırma raporuna göre; vatandaşların yüzde 83.5′i oruç tutuyor

Türkiye’de yapılan en geniş katılımlı raporlardan biri olma özelliğine sahip çalışma 37 bin 624 hanede yapıldı. Ankette “Dini Aidiyet”, “İnanç”, “İbadet”, “Dini Bilgi”, “Gündelik Hayat” ve “Din ile Dindarlık” olmak üzere 6 başlık yer alıyor. Araştırma, 15 Mayıs – 20 Eylül 2013 tarihleri arasında 81 ilin tümünde yapıldı. Araştırmaya göre kişilerin dini mensubiyetlerine bakıldığında yüzde 99.2 İslam dinine mensupken sadece yüzde 0,4′ü İslam dini dışındaki diğer dinlere mensup ya da herhangi bir dine mensup olmadığını ifade etti. Ülkemizde İslam dinine mensup olanların yüzde 77,5′i yani dörtte üçünden fazlası Hanefi, yüzde 11,1′i Şafi, yüzde 0,1′i Hanbeli, yüzde 0,03′ü Maliki ve yüzde 1′i Caferi mezhebine mensup. Hiçbir mezhebe mensup olmayanların oranı yüzde 6,4 iken ameli mezhebini bilmeyenlerin oranı yüzde 2,4. Araştırmanın inanç bölümünde yer alan anket sonuçlarına göre; vatandaşların yüzde 99.7 Allah’ın birliğine inanıyor, yüzde 95,3′ü meleklere inanıyor, yüzde 96.5 Kur’an’da anlatılanların hepsine inanıyor, yüzde 97,7′si vahiye inanıyor, yüzde 96.2 ahirete iman ve hesap, cennet, cehenneme inanıyor. Ülke genelinde bir ihtiyacını türbe veya yatırdan dilemenin yanlış olduğunu belirtenlerin oranı yüzde 85.2, doğru olduğunu belirtenlerin oranı yüzde 8.3 ve bu konuda fikri olmayanların oranı yüzde 5.4.Eğitim seviyesi yükseldikçe kişinin bir ihtiyacını türbe veya yatırdan dilemesinin doğru olduğunu belirtenlerin oranının genel olarak düştüğü tespit edildi. Dilek ağacına çaput bağlamanın, suya para atmanın kişinin dileğinin gerçekleşmesinden etkili olduğu önermesine katılmayanların oranı yüzde 93.4, katılanların oranı ise yüzde 2.1. Nazardan kurtulmak için kurşun döktürmenin yanlış olduğunu belirtenlerin oranı yüzde 79.3, doğru olduğunu belirtenlerin oranı yüzde 11.7′dir.

***

Bu anket; nüfusun en az %25’ini oluşturan, kendilerinin ve ibadet yerlerinin tanınmasını isteyen Alevileri yok göstermek için özel sipariş verilmiş gibidir:

1)    Yaşamım boyunca “Ben Hanbeli’yim veya Maliki’yim” diyene rastlamış değilim ama her nasıl tespit edilmişse nüfusun yüzde 0,1′i Hanbeli, yüzde 0,03′ü Maliki olduğu tespit edilebiliyor ve onların varlığı kabul ediliyor. Ama “Ben Alevi’yim” diye bangır bangır bağıranlar, nüfusun en az yüzde 25’ini oluşturan Aleviler görülmezden geliniyor, buharlaştırılıyor, Alevilik mezhepten sayılmıyor.

2)    Aleviler sadece saldırmak, öldürmek, birikimleri yağmalanmak için mi vardır?

3)    Buharlaştırıldığına göre hangi mezhepten sayıldılar? Buna karar veren densizler kimlerdir, amaçlar nedir?

4)    Alevileri yok sayarak nereye varılmak isteniyor, kılıç zoruyla mezhep mi değiştirmeleri isteniyor yoksa benim gibi dinden imandan mı çıkarılıp kendilerini Ateist-Müslüman ilân etmeleri mi isteniyor? Amaç buysa, ben ilan ediyorum: Ben Ateist-Müslümanım!..

5)    Devlet ve millet beni Müslüman olarak görüyor. Laik bir ülkede yaşamama rağmen devlet bana danışmadan kararını verip nüfus cüzdanıma dini “İslam” diye karar verip yazmış. Ben kendimi sorguluyorum: “Ateist” olduğuma karar veriyorum. İkisini birleştirince “Ateist-Müslüman” oluyorum.  Ama kara yobazların şerrinden korunmak için zaman zaman kendimle tutarsız olduğumu bile bile ne yazık ki, “Müslümanım” diyorum. Çünkü ülkemde insan haklarına dayalı çağdaş demokratik bir hukuk devleti yoktur.

***

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NIN İNANÇ ARAŞTIRMASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Tüm dinlerin, insan zekâsının harika ama çağdışı kalmış birer ürünü olduğuna inanıyorum. Zamanımızda dinler yarardan daha fazla zarar vermeye başladı: İşte ORTADOĞU!..

Aynı inançtan olanlar birbirlerini kardeş görüp koruyup kollarken, kendileri gibi olmayanlara, hatta biraz farklı olanlara da hoşgörü ile bakamıyorlar, birbirlerini gırtlaklıyorlar, kan gövdeyi götürüyor, namus kavramı diye bir kavram kalmamış. Uluslar, halklar karışıp kaynaşacaklarına birbirlerini imha etmeye, aşağılamaya çalışıyorlar.

İnsanoğlu çağını huzur, kardeşlik ve barış içinde yaşamak istiyorsa, artık zamanını din değil; felsefeye, edebiyata, güzel sanatlara, bilime ve yararlı üretimlere ayırmalıdır.

Her toplum kendi putunu kendisi yapıp kendisi tapıyor. Putu farklı olanlar birbirlerine düşman gözüyle bakıyor. En küçük bir toplumda bile azınlıkta olanlar eziliyor, sömürülüyor, mutsuz ve huzursuz oluyorlar. Bu da o toplumun birleşmesine, kaynaşmasına engel oluyor. Bu konuda kimsenin bir başkasına söz söylemeye hakkı yoktur. Çünkü gücü yeten gücü yetene hükmediyor.

Kendisini güçlü görüp de güçsüz olana sataşmayan, aşağılamayan, huzursuz etmeyen yok gibidir. Böylelerine “Bre densiz!.. Madem akıl mantık yürüterek benim kutsalıma dil uzatıp burnunu sokma hakkını kendinde görüyor ve bana çatma yürekliliğini gösteriyorsun, biraz da kendininkine bak! Densizliğe devam edersen, başkalarının da senin inancın konusunda söz söylemesine kapı aralamış olursun. Pandora’nın kutusu bir açılırsa, içinden ne çıkacağı belli olmaz. Otur oturduğun yerde!..” demek geliyor. Ama ne yazık ki insan çoğu zaman diyemiyor, densizlikler de densizliklerine devam ediyorlar.

17.07.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SOSYALDEMOKRATLARA SESLENİŞ!..

b196cd6a80Ayrık otlarını kendi haline bırakırsan bütün araziyi kaplar, orada kendisinden başka bitkilere yaşam hakkı tanımaz. Bunu birazcık deneyim ve gözlemleri olan en sıradan bir çiftçi de bilir. Her ne ekecekse veya dikecekse, o araziyi önce ayrık otlarından temizler. Bu; bazen aylarını, bazen yıllarını alır. Sonunda ayrık otlarını yok eder. Artık yeni ürün için o toprak en kaliteli ürünü vermeye hazırdır. Aksi halde, bütün çabalarının boşa gideceğini çok iyi bilir.

Ey CHP!.. Akıllı, bilinçli bir çiftçi gibi davranmasını ne zaman öğreneceksin? Yan gelip yatanlar, yeni çiftçi başını (Kemal Kılıçdaroğlu) suçlayacağına artık kazmayı, küreği, tırmığı eline al, işinin uzmanı çiftçi gibi sabırla, usanmadan, bıkmadan sağlıklı ürünlere kavuşuncaya kadar çalış!

Kurtuluşu kendinde ara!.. Örgütlü savaşımında ara!.. Senin genlerinde uyuşukluk, pısırıklık, tembellik, korkaklık, neme lâzımcılık yoktur. Senin genlerinde devrimcilik, çağdaşlık, ilericilik… Mustafa Kemal vardır. Kimden icazet bekliyorsun? Mustafa Kemal’in hangi koşul ve olanaklarla Samsun’a çıktığını, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğunu ne çabuk unuttun!..

Entel barlarda dedikodu yapmayı bırak!.. Kahve köşelerinde okey oynayıp, meyhanelerde demlenmeyi bırak!.. Geç kaldığında horul horul uyuduğunda seni nelerin beklediğini sakın unutma!.. Şehitlerimizin kanıyla aldığı, üzerinde özgürce gezindiğimiz, yaşadığımız  bu topraklar,  bu göller, bu nehirler, bu denizler el değiştiriyor, yakında yeni sahipleri seni bu topraklarda yırtık bir pabuç gibi atarlar, bu ırmaklardan bir tas su içirmezler, bu limanlara teknelerini, takalarını  bırakmazlar, plajlarını sana haram ederler!.. Bu kadar uyursan, bir gün seni de satarlar!.. Bunu asla unutma!..

Ülkene sahip çıkmak, çağdaş, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni -ne pahasına olursa olsun- sonsuza kadar yaşatmak, Mustafa Kemal’in ilkelerine sahip çıkmak senin için ibadet olmalıdır!..

17.09.2011

———————————————

NOT: Bu uyarıyı facebook sayfamda 17.09.2011’de yapmıştım. Şimdi de Cumhurbaşkanlığı seçiminde dönen dümenleri görünce sitemde, twitter ve facebook sayfalarımda yayınlamayı bir yurttaşlık borcu olarak görüyorum. Bu uyarım RTE’nin seçilmesini istemeyen, Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun seçilmesini isteyen tüm muhalif partilerle birlikte boykotçu duyarsız yurttaşlaradır:

Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Çankaya’da görmek, diktatör bozuntusuna engel olmak istiyorsanız; ya devletin olanakları yarışa katılanlar tarafından eşit kullanılsın ya da hiçbir aday kullanamasın!.. Ayrıca, dedikodu ve kaytarmayı bırakıp adayınıza ya sahip çıkın ya da bu rezaleti boykot edip erteletelim. Görünen köy kılavuz istemez: RTE 100 metrelik yarışın 99’uncu metresinde devletin füzesiyle ipi göğüslemeye, kendini demokratik bir seçimle gelmiş biri olarak göstermeye, dilediğini yapmaya çalışırken, diğer adaylar 100 metrenin sıfır noktasında kırık dökük bisikletleriyle yarışa katılmaktadır. Bu koşullarda mucize olmasını beklemiyorsanız elinizi çabuk tutup harekete geçin, aksi halde insan içine çıkamazsınız ve ağır sorumluluktan asla kurtulamazsınız.  Benden uyarması!..

Napoleon Bonapart Waterloo Savaşı’nda orduyu geriye çeken komutanına “Neden geriye çekildiniz?” diye sorar. Komutan “Barut bitti” diye yanıtlar. Bunun üzerine Napoleon Başka söze gerek yok” der.

Bir seçimin anayasal, yasal, meşru ve ahlaki olabilmesi için demokratik yöntem ve usullere yani eşitlik, şeffaflık, açıklık ilkelerine kesinlikle uygun olması gerekir. Demokratiklik bu yarışın barutudur. Bu baruta RTE el koymuş, yarışa başlamadan adeta rakipsiz olarak ipi göğüslemek istiyor. Sonucu belli bir yarışa Türk Ulusunu mahkûm etmeye kimsenin hakkı da yoktur, haddine de düşmez. Aptal yerine konulmamızın faturası çok pahalıya mal olur, lütfen bize suç işlettirmeyin!..

16.07.2014

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OYUM HUZUR EKMEYE ÇALIŞAN EKMELEDDİN’EDİR

ekmeleddinZorbalıktan, faşizmden kurtulmak istiyorsan oyunu Pro.Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’na ver!..

Eşit koşullarda seçim yapılmıyorsa, gücü elinde bulunduranın devletin gücünü canı istediği gibi kullanıp sesini bile duyuramayanlarla yarışıyorsa sonuç bellidir.

Ey Türk Ulusu!.. Sonucu belli olan seçimde “Cumhurbaşkanı’nı ben seçtim” diye kendini kandırma, bilinçsizce düşünmeden teslim ettiğin gücünü bir diktatör canının istediği gibi kullanıyor, seni yurttaş yerine koymuyor, bunu bil ve boş yere kendini  bir şey zannetme!. Sen sadece bu oyunun figüranısın! Bunu asla aklından çıkarma!

Ey Türk Ulusu!.. Eli kolu bağlanmış adaylarla devletin gücünü kullananın yarıştığı bir yarışta sen seyirci bile olamazsın, bir hiçsin, hiç!..

Seni hiç yerine koyan ne Selahattin’dir, ne de Ekmeleddin… Seni hiç yerine koyan Recep Tayyip’tir!.. Bunu aklından çıkarma, oyuna gelme!..

Ey halkım!.. Adam yerine konulmak, seni bir yurttaş değil de oy makinesi, bir  hiç yerine koyanın haddini bildirmek yine senin elindedir: Sandığa git, oyunu kazanma ihtimali en yüksek olan Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’na ver!..

Ey “Ben sandığa gitmem, gitsem de geçersiz oy veririm” diyenler!.. Gitmeyenler, devletin gücünü sopa gibi kullanana hizmet ediyor demektir!.. Buna fırsat vermeyin, suç ortağı olmayın!..

Ey Selahattin Demirtaş’çılar! Sizler, adınız gibi biliyorsunuz ki, adayınız asla kazanamayacak, oylarınız ikinci turda Türkiye’nin bölünmesi için pazarlık konusu olacaktır. Bu da Türkiye’nin sonunu getirme projesidir. Solculuğunuzu, sağlam devrimciliğinizi bu seferlik buzdolabına koyun, ülkemizin bir iç savaşa sürüklenip parçalanmasını istemiyorsanız, Ekmeleddin İhsanoğlunu destekleyin, desteklemeseniz de lütfen atıp tutmayın!.. Devlet gücüyle atıp tutanlar, onu nefessiz bırakmaya çalışanlar gereğinden fazla vardır zaten… Selahattin Demirtaş’a verilen her oy Recep Tayyip’e verilen bir oydur; bunu böylece bilin!..

Ey demokrat geçinenler!. Demokrasi açıklık, şeffaflık ve fırsat eşitliği rejimidir. Uyanın ve kapalı kapılar arkasında yapılan pazarlıkların metaı, oyuncağı olmayın!.

Ey Diyarbakır’a ya da İstanbul’a pasaportla gitmek istemeyenler! Aklınızı başınıza alın, oyuna gelmeyin; oyunu barış, kardeşlik, huzur, birlik, dirlik, sevgi ve saygı ekmeye çalışan Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’na ver!.. Şu anda üzerinde yol aldığımız gemi dipten dinamitlendi, su alıyor, haberin yoksa olsun, batmak üzere… Eğer bu gemi batarsa, sen de, ailen de, geleceğin de batar; bunu unutma!..

14.07.2014

Turaç özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TURAÇ ÖZGÜR’ÜN ANA SOYU

TURAÇ ÖZGÜR'ÜN ANA SOYU

Ana Soyu, HAKKIMDA kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HACI UŞAĞI SÜLALE ŞEMASI

HACI UŞAĞI SÜLALESİ

Baba Soyu, HAKKIMDA kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HEY GİDİ DEMİREL HEY!.. SAYENDE BİZİM ARSALAR DA GİTTİ!..

siyasetcilerin-unutulmaz-gaflari_56478_bBİR ZAMANLAR SÜLEYMAN DEMİREL DİNİ KULLANARAK ARKASINA ALDIĞI HALKA TAPULU ARSASI GİBİ BAKAR VE BU ARSADAN PAY KAPMAK İSTEYENLERE “ARKADAŞ, BEN TAPULU ARSAMA GECEKONDU YAPTIRMAM!..” DERDİ.

ŞİMDİ BİN BİR EMEKLE ÜZERİNE TAPULADIĞINI ZANNETTİĞİ, ÇALINMAMASI İÇİN ETRAFINI BOL BOL CAMİ YAPTIRARAK , İMAM HATİP LİSELERİ AÇARAK KORUMAYA ÇALIŞTIĞI ARSASINI KENDİSİNDEN DAHA UYANIK BİRİSİ HİLE İLE ELE GEÇİRDİ. ÜZERİNE GECE KONDU DEĞİL GÖKDELENLER YAPTIRDI.

ŞİMDİ BU ARSANIN YENİ SAHİBİ “ARKADAŞ, MÜLKİYETİ BANA AİT BU ARSAMIN ÜZERİNDEKİ GÖKDELENLERİM DE BANA AİTTİR. KAT MÜLKİYETİ KANUNUNA GÖRE BUNLARIN YÖNETİMİNE KİMSE GÖZÜNÜ DİKMESİN! GÖZÜNÜ DİKENİN GÖZÜNÜ ÇIKARIRIM! ARSAMIN MANZARASINI BOZAN KULÜBELERİ DE YIKIP YOK EDİNCEYE KADAR YÖNETMEK, BANA DÜŞER!.. ORALARA DA BİR ŞEY EKTİRMEM, ÇEVREMİ HORMONLANDIRMAM, HERKES HADDİNİ BİLSİN!..” DİYOR.

BİZİM ARSALARA DA EL KONULDU, BAŞIMIZI SOKACAK BİR İN BİLE KALMADI.

11.07.2014

Turaç Özgür

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CUMHURBAŞKANI ENSE BÜYÜTÜYORSA, BU GÖREVLERİ KİM YAPIYOR?

29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMI KUTLU OLSUN!D. Görev ve Yetkileri (Madde 104)

Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milleti’nin birliğini temsil eder; Anayasa’nın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.

Bu amaçlarla Anayasa’nın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak yapacağı görev ve kullanacağı yetkiler şunlardır:

a) Yasama ile ilgili olanlar :

  • Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde açılış konuşmasını yapmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni gerektiğinde toplantıya çağırmak,
  • Yasaları yayımlamak,
  • Yasaları yeniden görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri göndermek,
  • Anayasa değişikliklerine ilişkin yasaları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunmak,
  • Yasaların, kanun hükmündeki kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün, tümünün ya da belirli kurallarının Anayasa’ya biçim ya da esas yönünden aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açmak,
  • Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek,

b) Yürütme alanına ilişkin olanlar :

  • Başbakanı atamak ve istifasını kabul etmek,
  • Başbakanın önerisi üzerine Bakanları atamak ve görevlerine son vermek,
  • Gerekli gördüğünde Bakanlar Kurulu’na Başkanlık etmek ya da Bakanlar Kurulu’nu Başkanlığı altında toplantıya çağırmak,
  • Yabancı devletlere Türk Devleti’nin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyeti’ne gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek,
  • Uluslararası andlaşmaları onaylamak ve yayımlamak,
  • Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanlığını temsil etmek,
  • Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullanılmasına karar vermek,
  • Genelkurmay Başkanı’nı atamak,
  • Milli Güvenlik Kurulu’nu toplantıya çağırmak,
  • Milli Güvenlik Kurulu’na Başkanlık etmek,
  • Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim ya da olağanüstü hal ilan etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak,
  • Kararnameleri imzalamak,
  • Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek ya da kaldırmak,
  • Devlet Denetleme Kurulu’nun üyelerini ve Başkanını atamak,
  • Devlet Denetleme Kurulu’na inceleme, araştırma ve denetleme yaptırmak,
  • Yükseköğretim Kurulu üyelerini seçmek,
  • Üniversite rektörlerini seçmek,

c) Yargı ile ilgili olanlar:

Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek.

Cumhurbaşkanı, ayrıca Anayasada ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır.

E. Sorumluluk ve sorumsuzluk hali (Madde 105)

Cumhurbaşkanı’nın, Anayasa ve diğer yasalarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır. Bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur. Cumhurbaşkanı’nın resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dâhil, yargı mercilerine başvurulamaz.

Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte birinin önerisi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır.

 

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KAVRAMLARLA OYNAYAN VE KURUMLARI ÇIKARLARINA ALET EDENLER SUÇ İŞLİYORLAR

Atatürk ve BayrakBaşbakan, Cumhurbaşkanı seçildiğinde neler yapacağını anlatıyor. Ben de kul ya da tebaa değil, özgür bir birey ve yurttaş olarak neler yapıp yapamayacağını anlatabilmek için internetten derlediğim bilgileri düzenleyerek değerli arkadaşlarımın bilgisine sunuyorum. Zahmet edip aşağıdaki yazıyı titizlikle okur, bilgilerinizi güncelleştirir, ne yapacağınızı düşünür ve paylaşırsanız duyarlı yurttaşlık görevlerinizi yapmış olursunuz. İlginizi çekmiyorsa siz bilirsiniz. 

Millet ya da Ulus Nedir?

Millet ya da Ulus: Aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, duygu, ülkü, tarih, kültür ve çıkar birliği olan insanlar topluluğudur.

Ulus ya da Millet, çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, ülkü, duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanların oluşturduğu topluluk. Ulus ya da Millet adı verilen bu topluluk tanımı feodalitenin yıkılışı ve kapitalist düzenin oluşumu sürecinde ortaya çıkmıştır.
Bir topluluğun “ulus” olarak adlandırılabilmesi için:

  1. Toplulukta ortak bir dilin konuşulması,
  2. Topluluğun tarihsel geçmişe sahip olması,
  3. Şimdi bir arada yaşayan bu topluluğun, gelecek için de bir arada yaşama inancında olması,
  4. Topluluktaki bireylerin birlik ve beraberlik içinde, ortak duyguları paylaşması,
  5. Toplulukta kültürel ortaklık bulunması gereklidir.

Devlet nedir?

Devlet: Bir ülkede, bir hükümete ve ortak kanunlara bağlı olarak yaşayan bir milletin veya milletler topluluğunun meydana getirdiği siyasi varlık. Genel ve klasik bir ifadeyle, belli bir toprak üzerinde bağımsız bir örgüt kurmuş insan topluluğuna devlet denir

Diktatörlük ne demek?

Diktatörlük: Ülkenin mutlak güce sahip bulunan tek bir kişi veya birkaç kişiden oluşan bir grup tarafından, denetimsiz veya kayıtsız şartsız yönetilmesine dayanan siyasal düzendir.

Demokratik yönetim biçiminin karşıtıdır. Krallık, imparatorluk, monarşi gibi yönetim biçimleri diktatörlük rejiminin çeşitli örnekleridir.

Cumhuriyet Nedir?

Cumhuriyet: Başta devlet başkanı olmak üzere, devletin başlıca temel organlarının belli aralıklarla yinelenen seçimlerle göreve getirildiği bir “yönetim biçimi”dir. Cumhuriyet adı verilen yönetim biçimleri, yöneticilerin göreve getirilmesinde veraset ve vesayet yöntemini reddetmiştir.

Cumhuriyet adı verilen yönetim biçimlerinde halk, yönetimini beğenmediği yöneticileri, belli aralıklarla yinelenen seçimlerde değiştirebilmek olanağına sahiptir. Bu nedenle yöneticiler, toplumu keyfi biçimde yönetemezler; halkın isteklerini ve beğenilerini göz önünde tutmak zorunda kalırlar. Bir başka deyişle, yöneticilerin iradesi mutlak değil, halk iradesi ile sınırlıdır.

Cumhuriyetlerde bu özellikler,  yönetenleri  siyasal bakımdan halka “sorumlu” duruma getirir: Yönetilenleri tebaa, kul olmaktan çıkarıp vatandaşlık konumuna yüceltir.
Yönetilenler, “hükümdarlık (monarşi)” adı verilen yönetim biçimlerinde tebaa veya kul durumundadırlar.

Tebaa” veya “kul” olmak, hükümdarın iktidarına ve tüm buyruklarına baş eğmekle yükümlü olmak demektir.

Tebaa” veya “kul”, hiçbir zaman hükümdarın iktidarını sınırlayıcı veya denetleyici bir rol oynayamaz.

Tebaa” veya “kul” hükümdarı seçimle değiştirmek olanağına sahip olmadığı için, hükümdarın “tebaa”ya karşı hiçbir siyasal sorumluluğu da yoktur. 

Türkiye’de Cumhuriyet Nasıl İlan Edildi?

Türkiye’de Cumhuriyet yönetimine, 29 Ekim 1923 tarihinde geçilmiştir; ancak 23 Nisan 1920 tarihinin, Cumhuriyet yönetiminin de fiilî başlangıcı olduğunu söylemek gerekir.

23 Nisan 1920′de “egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa ait olduğu” ilân edilmiş;  ulusun seçtiği TBMM’nin denetimindeki hükümet, ulusun kaderini belirlemek üzere çalışmaya başlamıştır.

Bu gelişmelere karşın, Padişahlık ve Saltanatın hukuken kaldırılması için 1922 yılına  kadar beklemek gerekmiştir.

TBMM, 1 Kasım 1922 gecesi verilen bir kararla, “Halifelik”le “Saltanatı” birbirinden ayırmış; Saltanatı kaldırmıştır.

Halifeliğin ise, bir süre daha korunması uygun bulunduğu için, İngiltere’ye sığınmış olan Vahdettin’in yerine, Osmanlı Ailesi’nden Abdülmecit, Halife seçilmiştir.

Cumhuriyet’in ilânından sonra, Halife’nin, iktidar odağı haline getirilmesi için çalışmalar başlayınca, 3 Mart 1924 tarihinde de Halifelik kaldırılmıştır.

Bu aşamalardan geçilerek kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, tarihimizdeki en önemli dönüşümdür.

Hukuk devleti” ilkesinin ve “hukukun üstünlüğü” kavramının da Türkiye’de, Cumhuriyet yönetiminin getirileri arasında olduğu söylenebilir.

Cumhuriyet nerede ilan edildi?

1921 Anayasası’nın getirdiği millî egemenlik ilkesi ile padişah iradesi ortaya bir çelişki çıkardı. Saltanat makamı boşlukta kalmıştı. 1 Kasım 1922′de TBMM aldığı kararla saltanatı kaldırdı. Padişahlık lağvedilmiş kişisel egemenlik hukuken tarihe karışmıştı. Bu kararın doğal sonucu Cumhuriyet rejiminin kurulması olacaktı.

13 Ekim 1923′de Ankara’nın başkent olması kararı alındı.

29 Ekim 1923′de Atatürk ve arkadaşlarının Anayasanın bazı maddelerini değiştiren teklifi TBMM’de alkışlarla ve oybirliği ile kabul edildi.

Anayasanın birinci maddesinde “Türkiye Devletinin hükümet biçimi Cumhuriyettir”
hükmü yer aldı. Aynı günün gecesi Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanlığına seçildi.

Saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyetin ilanı ile sistem içinde varlığını sürdüren “Halifelik” de gereksiz ve işlevsiz bir duruma gelmişti. 3 Mart 1924′de Urfa Milletvekili Şeyh Saffet Efendi ve arkadaşlarının verdikleri kanun teklifi TBMM’de kabul edilerek hilafet kaldırıldı halifelik de tarihe karıştı.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANLIĞI

Görev ve Yetkiler:

Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri ile nitelikleri, seçimi ve diğer hususlar Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 101, 102, 103, 104, 105 ve 106′ncı maddelerinde belirtilmiştir.

A. Nitelikleri ve Tarafsızlığı (Değişik madde 101) (*)

Cumhurbaşkanı, kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türk vatandaşları arasından, halk tarafından seçilir.

Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.

Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi yirmi milletvekilinin yazılı teklifi ile mümkündür. Ayrıca, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında yüzde onu geçen siyasi partiler ortak aday gösterebilir.

Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.

B. Seçimi (Değişik madde 102) (*)

Cumhurbaşkanı seçimi, Cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasından önceki altmış gün içinde; makamın herhangi bir sebeple boşalması halinde ise boşalmayı takip eden altmış gün içinde tamamlanır.

Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur. İlk oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamayı izleyen ikinci pazar günü ikinci oylama yapılır. Bu oylamaya, ilk oylamada en çok oy almış bulunan iki aday katılır ve geçerli oyların çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur.

İkinci oylamaya katılmaya hak kazanan adaylardan birinin ölümü veya seçilme yeterliğini kaybetmesi halinde; ikinci oylama, boşalan adaylığın birinci oylamadaki sıraya göre ikame edilmesi suretiyle yapılır. İkinci oylamaya tek adayın kalması halinde, bu oylama referandum şeklinde yapılır. Aday, geçerli oyların çoğunluğunu aldığı takdirde Cumhurbaşkanı seçilmiş olur.

Cumhurbaşkanı göreve başlayıncaya kadar görev süresi dolan Cumhurbaşkanının görevi devam eder.

Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin usûl ve esaslar kanunla düzenlenir.

—————————————-

(*) 23/05/1987 tarihli ve 3376 sayılı Anayasa Değişikliklerinin Halkoyuna Sunulması Hakkında Kanun gereğince, halkoyuna sunulmak üzere 16/06/2007 tarihli ve 26554 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, 16/10/2007 tarihli ve 5697 sayılı Kanunla değişik 31/05/2007 tarihli ve 5678 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun 21/10/2007 tarihinde yapılan halkoylaması sonucu kabul edilmiş ve buna ilişkin Yüksek Seçim Kurulu Kararı 31/10/2007 tarihli ve 26686 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

C. Andiçmesi (Madde 103)

Cumhurbaşkanı, görevine başlarken Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde aşağıdaki şekilde andiçer :

Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve Milletin bölünmez bütünlüğünü, Milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, Milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.

D. Görev ve Yetkileri (Madde 104)

Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milleti’nin birliğini temsil eder; Anayasa’nın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.

Bu amaçlarla Anayasa’nın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak yapacağı görev ve kullanacağı yetkiler şunlardır:

a) Yasama ile ilgili olanlar :

  • Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde açılış konuşmasını yapmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni gerektiğinde toplantıya çağırmak,
  • Yasaları yayımlamak,
  • Yasaları yeniden görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri göndermek,
  • Anayasa değişikliklerine ilişkin yasaları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunmak,
  • Yasaların, kanun hükmündeki kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün, tümünün ya da belirli kurallarının Anayasa’ya biçim ya da esas yönünden aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açmak,
  • Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek,

b) Yürütme alanına ilişkin olanlar :

  • Başbakanı atamak ve istifasını kabul etmek,
  • Başbakanın önerisi üzerine Bakanları atamak ve görevlerine son vermek,
  • Gerekli gördüğünde Bakanlar Kurulu’na Başkanlık etmek ya da Bakanlar Kurulu’nu Başkanlığı altında toplantıya çağırmak,
  • Yabancı devletlere Türk Devleti’nin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyeti’ne gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek,
  • Uluslararası andlaşmaları onaylamak ve yayımlamak,
  • Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanlığını temsil etmek,
  • Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullanılmasına karar vermek,
  • Genelkurmay Başkanı’nı atamak,
  • Milli Güvenlik Kurulu’nu toplantıya çağırmak,
  • Milli Güvenlik Kurulu’na Başkanlık etmek,
  • Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim ya da olağanüstü hal ilan etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak,
  • Kararnameleri imzalamak,
  • Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek ya da kaldırmak,
  • Devlet Denetleme Kurulu’nun üyelerini ve Başkanını atamak,
  • Devlet Denetleme Kurulu’na inceleme, araştırma ve denetleme yaptırmak,
  • Yükseköğretim Kurulu üyelerini seçmek,
  • Üniversite rektörlerini seçmek,

c) Yargı ile ilgili olanlar:

Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek.

Cumhurbaşkanı, ayrıca Anayasada ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır.

E. Sorumluluk ve sorumsuzluk hali (Madde 105)

Cumhurbaşkanı’nın, Anayasa ve diğer yasalarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır. Bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur. Cumhurbaşkanı’nın resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dâhil, yargı mercilerine başvurulamaz.

Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte birinin önerisi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır.

F. Cumhurbaşkanına Vekillik Etme (Madde 106)

Cumhurbaşkanı’nın hastalık ve yurt dışına çıkma gibi nedenlerle geçici olarak görevinden ayrılması durumlarında, görevine dönmesine kadar; ölüm, çekilme ya da başka bir nedenle Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması durumunda da yenisi seçilinceye kadar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cumhurbaşkanlığı’na vekillik eder ve Cumhurbaşkanı’na ilişkin yetkileri kullanır.

Bir Devlet Adamında Bulunması Gereken Nitelikler Neler Olmalıdır?

1. Her şeyden önce basiretli bir devlet adamı gibi davranmayı bilmelidir,

2.  Ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutmalıdır,

3.  Ülkesinin gönenç ve huzuru için tedbirler almalıdır,

4.  Ülkesinin dil, din ve kültür birliğini sağlayacak tedbirleri almalıdır,

5.  Halkını tanımalı, ülke ve dünya koşullarını takip etmelidir,

6.  Ülkesinin sosyal adalet ve sosyal güvenliğini sağlayacak tedbirleri almalıdır,

7.  Halkı ile iç içe olmalı ve onlarla iyi iletişim kurmalıdır,

8.  Halkına her konuda örnek olmalıdır,

9.   Halkına karşı hoşgörülü ve saygılı olmalıdır,

10. Ülkesinin temel ideolojisini kavramış ve bu yüksek ideolojiye ulaşmak için gerekli       bilgi ve donanıma sahip olmalıdır.

Binlerce yıl önce yaşamış ve o dönemlerdeki devlet adamlarının görev ve sorumlulukları için söylenmiş; ancak, günümüze de ışık tutan KUTADGU BİLİG’de yer alan şu sözler, devlet adamlığı sorumluluğunu özetlemektedir:

“Halk tok olmalı, memur ve işçilere aç mısın, tok musun diye sormalı… Elini açık tut… Bir hükümdar kuldan fakir adını kaldırmazsa nasıl hükümdar olur?

Ey hükümdar, sen önce yerine getir, sonra kendin hakkını isteyebilirsin. Bey, iyi kanun yap… Kanuna kendin riayet et ki, halk da sana riayet etsin. Bey, kudretli ol, halkı kudretli kıl, bunun için onun karnını doyurmak lazımdır.”

—————————————— 

NOT:

Kul ya da tebaa değil, özgür bir yurttaş olduğunu düşünüyorsan, ona göre karar ver:

Her gün anamıza söven, ulusu birbirine düşürüp kutuplaştıran, mezhepçilik kavgasını başlatıp Caferilerin camilerinin bombalanmasını görmezden gelen, ulusal değerleri yağmalayan, yağmalatan, ülkemizi ilkel gerici canilerin, katillerin cirit attığı bir yer haline getiren, tüm bilgi ve haber kaynaklarına sansürler getirip gözümüze adeta mil çekmeye, kulağımıza kurşun dökmeye, dilimizi kökünden koparmaya, ülkemizi kristallarine kadar parçalamaya çalışanlar karşısında tavrımızı oylarımızla koyalım, uyumayalım, uyutmayalım. Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu üzerinde düşünmeye, tartışmaya bile zamanımızın olmadığı son şansımızdır.

Gaza gelip, diktatörümüze hizmet etmeyelim.

Çağdaş demokratik bir hukuk devletinde böyle seçim olmaz. Bu, bir kandırmacadır, aldatmacadır, dayatmacadır. Seçim olsa eşitlik ilkesi olur. Füze ile planörün yarışı gibi bir şeydir. Güç birliği yaparsak, o füzenin enerji kaynağını elinden alabiliriz. Aksi halde havalandıktan bir süre sonra tepemize düşeceğini bilin ve ona göre hareket edin!..

İlkel bir çadır devletinin kulu veya tebaası değil de çağdaş demokratik bir hukuk devletinin özgür bireyi isen korkmaman gerekir. Eğer korkundan sesini çıkaramıyor, tepkini gösteremiyorsan, sen bir kölesin. Unutma ki, özgürlüğün bir bedeli vardır. Sen o bedeli ödemekten kaçınan bir köle isen sözlerim sana değildir. Kölelere dil dökecek kadar zamanım yoktur.  Korkunun ecele faydasının olmadığını bil yeter.

Gerekirse, atom bombası gibi patlamasını bilelim, kazanılmış haklarımızı korkumuza satmayalım, küçük çıkarlarımıza satılmayalım. Çünkü asıl gücün bizde olduğunu aklımızdan asla çıkarmayalım. Diktatörden de her şeyin hesabını soralım. 

09.07.2014

Turaç Özgür

 

 

DİĞER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MON CHER’LER ÜZERİNE…

Ekmeleddin İhsanoğluOyum bizim “mon cher” Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’na!..

13.10.1997 tarihli bir yazımda “mon cher”lerle ilgili olarak:

“Türk Ulusu olarak modayı ve özentiyi çok severiz. Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransız Kralı’nı Almanların elinden kurtarmasıyla ve Fransızlara ayrıcalıklar (Kapitülasyonlar) tanımasıyla birlikte bir Fransız ve Fransızca hayranlığı doğdu ülkemizde. Osmanlı aydınları arasında bir “mon cher”ler, “ma chère”ler türedi.

Bu hastalık; ta İngiliz, Amerikan hayranlığı hortlayıncaya kadar, Cumhuriyetin ilk yıllarında da devam etti.

Şimdi de İngilizce hayranlığı AİDS virüsü gibi Türk halkının ve Türk bürokrasisinin vücudunu ele geçirdiği için Fransızcanın pabucu dama atıldı” diye yazmışım.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu “mon cher” sözünü şimdi diline pelesenk etmiş, “devleti soyup soğana çevirdin, kardeşi kardeşe düşman ettin, ülkeyi paramparça ettin!..” diye suçlayamayınca, yerli yersiz hakaret ve aşağılama sözü olarak  ‘monşerler’ diyor.

Fransızca’da  “Mon:  ben”, “cher: sayın, aziz, değerli, kıymetli, sevgili” demektir. “Mon cher: Azizim, değerli dostum; bunun çoğulu “Mes chers” de Türkçeyi biraz zorlarsak “Değerli dostlarım” anlamına gelir. Daha fazla ayrıntıya girip Fransızca dilbilgisi dersi vermek istemiyorum. Bu kadar açıklamadan sonra:

Bundan 17 yıl önceki yazımda da belirttiğim gibi “Cihan Hükümdarı, Muhteşem Süleyman” diye öve öve bitiremediğimiz 44 yıl kendi anlayışına göre devletin bekası için en yakınlarını gözünün önünde boğduracak kadar duygularını yitirmiş Kanuni Sultan Süleyman büyüklüğünü kanıtlamak için Alman İmparatoruna mektup yazıp, tutsağı Fransız Kralını affettirir. Hızını alamayarak Fransızlara Kapitülasyonlar (ayrıcalıklar) tanır. Bugünkü acıklı durumlara düşmemizin temelleri o zamanlar atılır. Bu gerçeği görüp Muhteşem hazretlerinden hesap sormak varken, her sözü bir kanun olan, mezhepçiliğin temellerini atan, kendi yaptığı kanunları kendisi ihlal eden bir adama bugünün değer yargılarıyla “Kanuni” diye, birliği bütünlüğü sağlıyor diye kendi çocuklarını bile acımadan imha eden, aile kavramının içine eden adama övgüler dizilmez, olsa olsa kınanır. İnsan devlet için değil, devlet insan içindir. Bu ilkeyi benimsemeyen devlet de benim devletim olamaz, olmamalıdır. Öyle devlet olmaz olsun!..

Fransızlar Osmanlı topraklarında, kara sularında rahatlıkla dolaşır, ticaretlerini yaparken, bu arada kültürlerini de getirirler. Bizim aydınlarımız da Fransa’ya gider eğitimlerini orada yaparlar. Onlar da oralardan edindikleri yaşam tarzlarını buraya taşırlar. Osmanlılar zamanında Türkçeyi aşağılayanlar, Farsça ve Arapçanın karışımı Osmanlıca diye uyduruk ve melez bir dilin yanına hayran kaldıkları yarım yamalak bildikleri Fransızcayı ve Fransız kültürünü de eklemişlerdir.

Bu duruma göre Başbakan özendiği Osmanlı aydınlarıyla “monşerler” diye farkına varmadan dalgasını mı geçiyor? O zaman adama demezler mi? “İyi güzel de bu Osmanlı hayranlığı ne?!. Madem ‘mon cher’lik aşağılık bir şeydir. O zaman bu aşağılıklara özentin de ne oluyor?” İnsan alnına değecek taşı atmamalı… Atarsa, işte böyle gülünç duruma düşer.

NOT: Kendi kültürünü aşağılamayan, ona sahip çıkıp gelişmesini sağlayanlara bu arada gerçekten de iyi bir Batı kültürü almış olanlara “mon cher, ma chère, mes chers, mes chères, mon ami, mes amis” diye dalga geçilmez; öylelerine saygı duyulur, gıpta edilir. Her şeyi kendisinin bildiğini zannedip halkına tepeden bakan, kendi çıkarları için ülkenin, ulusun geleceğini yok sayan züppelere “monşerler” denir.

Başbakan “monşerler” diye aşağıladığına göre Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu çok değerli bir yurtsever insandır, aydındır. Benim Cumhurbaşkanı adayım: “Mon Cher” Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’dur.  Kazanması için elimden geleni yapacağım ve bir faydası olursa kendi dilimde dualar edeceğim. Bana azıcık güveni olan tüm eş ve dostlarıma da oylarını seve seve gidip Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu’na vermeleri için buradan rica ediyorum. Üçüncü bir seçeneğiniz Recep Tayyip’e oy vermek anlamı taşır, bunu asla unutmayın, bu ayıbı işlemeyin…

07.07.2014

Turaç Özgür

 

 

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SEN DE OLURSUN

 
ANKARA, DTCF ÖNÜÇalış, didin, tırman, uğraş;
Ne istersen olursun.
Gayret edersen bu yolda;
Sen de bir gün adam olursun.
 
İstemiyorsan yorulmayı,
Boş veriyorsan dünyaya…
Bırak her şeyi bir yana, uyu!
Sonunda elbet eşek olursun.
 
Gülmeyi seviyorsan eğer,
Bana bakıp gülme!
Bütün dertler bendedir;
Sonra benden beter olursun.
 
Benim gibi yanıyorsa için,
Gel, birlik olalım.
Hainleri yurdumuzdan kovalım.
Sonunda sen de kahraman olursun.
 
Yaşamak istiyorsan öz yurdunda:
Kıralım itlerin kafasını;
Yok edelim faşizm istilâsını.
Sonunda sen de özgür olursun. 
 
Uyumak zamanı değildir;
Gidiyor vatan elden.
Var gücünle patla birden,
Belki sen de atom olursun.
 
Dilenci değilsin sen;
Eğer istiyorsan hakkını,
Seviyorsan ulusunu, halkını,
Sen de devrim yolunda devrimci olursun.
 
Baban imam, deden hacı;
Dindir onların uyku ilacı.
İnanma, bütün sözleri yalan.
Sonra sen de olursun sağcı.
 
Başkasından bekleme her şeyi ,                             
“Neme gerek” bitsin artık.
Biz bu belâdan bıktık;
İşte bunun için bozuk düzenin karşısına çıktık.
 
Turaç der, özgür düzeni kuracağız.
Amerikan emperyalizmini yıkacağız.
Bizimle beraber olanları,
Kim olursa olsun, kardeş sayacağız.
 
                                        Ankara, 23.12.1970
Eğitsel, ESİNTİLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AKLINI KULLANAMIYORSAN, KÖLESİN!..

Kendinden başkasını yurtsever, solcu, sosyalist, devrimci olarak göremeyen bazı dostlarım Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığı’na CHP ve MHP’nin başını çektiği birtakım muhalif grubun Çatı Adayı olarak Prof. Dr. Ekmeleddin ihsanoğlu’nu aday göstermesine öyle tepki göstermeye başladılar ki, Türkiye’nin içine düşürüldüğü durumun sebebini bilmeyenler de bizi bugünlere getiren bir kişi varsa, o da Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu zanneder.

CHP ve MHP’in faşizme karşı, bölücülüğe karşı, muhtemel iç savaşa karşı, geç de olsa, işbirliği yapmaları Türkiye için bir şanstır. Benim için de bir ümit oldu. Bundan dolayı küçük hesaplar peşinde koştuklarını perdelemeye çalıştıkları yetmiyormuş gibi bu ümidimi kırmaya çalışanları kınıyorum.

Ben kendimi bir şeyler biliyor zannederdim. Meğer ne kadar da cahilmişim, ne kadar da yanılmışım. Her konuda olduğu gibi Çatı Adayı konusunda da sevgili dostlarım üfüre üfüre mangalda kül bırakmadılar. Hele şu üfürükçü sanatçılar yok mu, onları hiç anlayamıyorum.

Ortaya savurdukları küllerden nefes alamaz oldum, gözlerim görmez oldu, yolumu şaşırdım. Ama gençliğimi düşününce dostlarıma hak verdim: Bir zamanlar ben de öyle bir üfürürdüm ki, üfürüğümden çevrede ne kadar dağ taş varsa, üzerindeki toz ve toprakları bırakın, yerli kayalar bile savrulurdu. Sonunda savruntuların altında kaldım, canım çıktı, yalnızlığa, ezilmeye mahkûm oldum. Yalnız kendime değil, aileme, çocuklarıma da zarar verdim.

Derken, 12 Eylül faşizmiyle kendime geldim. Bunu düşününce, “Dostlarım yeterince çarpılmamış olmalılar ki, Türkiye’nin gerçekleri kendilerini pek ilgilendirmiyor” diye düşünüp onları anlamaya çalıştım.

Ama benim onları anlamamın tek başına bir yararının olmadığını bilmelerini istemek, ayrıca bana ve benim gibilerine savurdukları küllerle zarar vermemelerini beklemek de hakkımdır.

1969-70’te Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı’nda okurken boykotlar ve eylemler yüzünden ders yapamamış, sınıfta kalmıştım. Yoğun sağ-sol olayları tezgâhlanmış, kardeş kardeşi imha etmeye başlamıştı. Bundan dolayı can güvenliğimiz de yoktu.

Tatillerimi köyümde geçirir, babamın işlerine yardım eder, masraflarımı emeğimle karşılamaya çalışırdım. Bir de fırsat bu fırsat der, köyümüzdeki emekçileri örgütlemeye, sosyalizmi sevdirmeye çalışırdım.

Köyümüz o zaman 9 mezradan oluşuyordu, ana mezra Evcihüyük’ün adıyla anılıyordu. Köyün üyelerini yurtdışına gönderen bir kooperatifi vardı. Yurtdışına gitmek için çevre köylerden bile üyeleri vardı. Bu kooperatifin İngiltere’deki yetkilisi Kıbrıs kökenli Kaya Bey, Kooperatif Müdürü Mehmet Ali Bey’in konuğu olarak ailecek bir aylığına gelmişlerdi. Müdür Mehmet Ali Bey, Darendeli olmasına karşın aydın bir kişiydi, Darendeli ve Evcihüyüklülerin tersine içkisiz günü geçmezdi. Sıkıldıkça bizim mahallelerde soluğu alırdı.

Kaya Bey’ler ne kadar modern iseler, Evcihüyüklüler de o kadar tutucu ve gericiydiler. Ev sahipleri Mehmet Ali Bey, sıkılmasınlar diye bizlerle tanıştırdı. Kaya Bey ve ailesi bir ay boyunca en yakın akrabamız gibi ev ev davetlerle günlerini geçirdiklerinden, beklemedikleri ilgi ve sıcaklığı bizim çevremizden gördüklerinden “Biz de bunlara bir jest yapalım” diye beni kooperatif adına İngiltere’ye götürüp istediğim okulda okutmaya karar vermişler.

Köyümüzden ayrılmalarına yakın, veda için yaptıkları son ziyaretlerinde içkili uğurlama ziyafetinde bunu bana açtıklarında çok sevineceğimi zannedip: “Turaç, seni İngiltere’de Evcihüyük Kooperatifi adına okutacağız. Önce dil kurslarına göndeririz, sonra istediğin üniversiteye kaydını yaptırırız. Bütün masrafları kooperatif karşılayacak. Eğer fazladan da para kazanmak istersen, sana part time (yarım gün) iş buluruz, para da kazanırsın. Burada Fransızca okuyup da ne olacak! Zaten can güvenliğin de yok. Hiç olmazsa, ailenin de gözü arkalarında kalmaz, rahat ederler. Sen ne diyorsun?” dediler.

Benim yerimde kim olsa havalara uçar, onların ellerine, ayaklarına yapışırdı. Oysa ben hiç düşünmeden: “Ben iyi bir sosyalist, iyi bir devrimciyim! Ülkemin bana ve benim gibilere ihtiyacı vardır. Kapitalist emperyalizmin kökünü kurutmadan, ülkemde sosyalizmin bayrağının dalgalandığını görmeden ayağımı yurt dışına atarsam, benden şerefsizi yoktur!.. Benim gibilerini sosyalizm davasından uzaklaştırmak için bu tür oyunlar kuruluyor. Beni bu oyuna kimse alet edemez!..” diye sesimi yükselttim.

Birbirlerinin gözlerine baktılar: “Yahu biz ne düşünüyoruz, sen ne düşünüyorsun!.. Biz emperyalizmin ajanı mıyız yani?” dediler. Ortam buz gibi oldu.

Babam bana çıkıştı, onlardan özür diledi. Ben de oradan uzaklaştım. İngiltere projesi de böylece başladığı gibi bitti.

2014 yılına geldik, 44 yıl geçti, bu arada bir 12 Mart darbesi ve zulmü, bir de 12 Eylül faşizmi ve kıyımı yaşadık, geldik bugüne… Ülkemde ne devrim yapabildik, ne de sosyalizm geldi. Ben ahmak kafamın yüzünden altın tepside sunulan fırsatı da diğer yüzlercesi gibi teptim.

Boynuz beklerken kuyruktan kulaktan olduk. Zaman zaman kazanılmış tüm demokratik haklarımız da elimizden alındı, yaşama hakkımız bile artık güvencede değil…

Hukukun üstünlüğü, insan hakları vs. bunlar kâğıt üzerinde süs olarak yerlerini küflü raflarda koruyor. Ben fos kahramanlık, şövalyelik yapıp sözümde durdum, ülkemi terk etmedim. Bundan sonra da terk etmeye hiç mi hiç niyetim yok!..

Özellikle İngiltere’nin harita üzerindeki yerini bile gösteremeyenler, yıllar sonra  “Ben komünistim, solcuyum, sosyalistim, Alevi’yim, Kürt’üm… Türkiye’deki faşist düzen bizi eziyor, ülkemizi terk etmek,ülkenize sığınmak zorunda kaldık, bizi ülkemize göndermeyin, can güvenliğimiz yoktur. Bizi gönderirseniz öldürürler” diye bir karakolun bile önünden geçmemiş olanlar iltica ettiler. Onlardan önce giden sosyalist, devrimci bozuntusu kardeşlerimiz onlara yollar gösterdiler, Türkiye’ye atıp tuttular, karaladılar. Onların sırtından semirdiler, onları sömürdüler… Daha da kötüsü Türkiye’nin adeta içini boşalttılar; biz gerçek solcular yalnız kaldık, sahipsiz kaldık, her geçen gün daha da ezildik. Yurtdışına kaçan eşkıyalar, dalavereci ekonomik ilticacılar bizleri istismar ettiler. Kendi çaplarına göre serveti saman sahibi olanlar oldu. Türkiye’de arsalar evler aldılar, sınıf atlayanlar oldu. Burada kalanlar şimdi onların kiracıları durumundayız. Bizimle dalgalarını geçiyorlar. Facebook gibi paylaşım sayfalarında yazlık,  kışlık evlerinin, lüks arabalarının önlerinde pozlar verip caka satıyorlar, bizimle dalgalarını geçiyorlar. Sayfalar dolusu yazılar yazıyorum, tenezzül edip de “Bu adam ne diyor?” diye okuyan yok ama aptal bir resim paylaştığım zaman beğenen beğene!.. Kısacası, para kimde ise, akıl da, fikir de ondadır… Züğürt adamın söyleyeceklerini kimse dinlemediği için RTE bile bunun farkına varıp, kaynağına, yasal olup olmadığına ve meşru olup olmadığına bakmaksızın servet biriktiriyor.

Mangalda kül bırakmayan yurtsever, solcu, sosyalist, devrimci, demokrat dostlarım!..

Dua edin de Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olamasın!.. Görünen köy kılavuz istemez: Eğer o seçilirse, “Başkan Baba” olacağını, hepimizin anasını belleyeceğini bilmiyorsanız, bilin!..

Eğer RTE seçilirse, mangalda kül bırakmayanların büyük bir kısmı 12 Eylül’de olduğu gibi öz yurdunda yaşayamayacaklarını görüp abileri, ablaları gibi toz olurlar. Tatlı sularda kulaç atmak için ellerine geçecek olan iltica sebebini değerlendireceklerinden adım gibi eminim.

Bana gelince, size söz veriyorum: kendi irademle turistik amaç dışında ülkemi, neye mal olursa olsun, terk etmeyeceğim. Ama başıma kötülüklerden yana bir şeyler gelirse, sebebinin sizin savurduğunuz küller olduğunu şimdiden ilan ediyorum.

04.07.2014

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÜNLÜ OLİMPİYAT ŞAMPİYONUMUZ RAHMETLİ MERSİNLİ AHMET ABİ İLE SANAL BİR KONUŞMA

mersinliahmetkirecci-MERHABA AHMET ABİ, UZUN ZAMANDIR GÖRÜŞEMİYORUZ, NEREDESİNİZ, NASILSINIZ GÖRÜŞMEYELİ?

-MERHABA, İYİYİM, KEYFİM YERİNDE… ŞİMDİ CENNETTEYİM, 40 HURİ, 40 KILMAN İLE KEYİF SÜRÜYORUM VALLA!

-AHMET ABİ YAV, 1968-69′DA BEN MERSİN TEVFİK SIRRI GÜR LİSESİ’NDE OKURKEN, AYNI ZAMANDA ATLETİZME ÇALIŞIYORDUM. SIK SIK DONDURMACI HALİL’DE BAKLAVA ÜZERİNE DONDURMA YERKEN BİZİM BİR PORSİYON DİYE YEDİĞİMİZİ SEN BİR LOKMADA YUTAR YA DA BİSİKLETLE ARKAMIZDAN GELİR, BİZE BİR ELENSE ÇEKER, SONRA DA “NASILSINIZ OSURUK SPORLAR?” DİYE DALGANIZI GEÇER BİZİ KÜÇÜMSERDİNİZ. ŞİMDİ BU CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİNDEKİ YARIŞLARI EŞİTLİK İLKESİNE, AHLAKA, ADABA UYGUN VE ADİL BULUYOR MUSUNUZ? MEMLEKETİN HALİNİ NASIL GÖRÜYORSUNUZ SİZ?

-BİLEĞİMİN GÜCÜYLE DEĞİL DE RAKİPLERİMİN ELLERİ KOLLARI BAĞLIYKEN BENİ OLİMPİYAT ŞAMPİYONU İLAN ETSELERDİ ADIM “OLİMPİYAT ŞAMPİYONU MERSİNLİ AHMET” DEĞİL, “OSURUK ŞAMPİYONU AHMET” OLURDU, KİMSE BENİ GAİLE ALMAZ, BEN DE İKİ İNSAN ARASINA ÇIKAMAZDIM. BİR MAKAMI YA DA BİR ÜNÜ HAK EDEREK ELDE ETMEK İSTİYORSAN ADAM GİBİ RAKİPLERİNLE EŞİT ŞARTLARDA KURALLARA UYGUN YARIŞACAKSIN. AKSİ HALDE ONUN ADI ADİL YARIŞ OLMAZ, O AHLAKSIZ BİR GASP OLUR. BİR MAKAMI HİLE İLE ELE GEÇİREN ORADA OTURAMAZ. ANLATABİLDİM Mİ EVLADIM?

-SAGOL AHMET ABİ, BU KISA VE VECİZ YANITINIZDA BİR İNSANIN GİRMİŞ OLDUĞU HERHANGİ BİR YARIŞTA “KAZANDIM” DİYEBİLMESİ İÇİN NE YAPMASI GEREKTİĞİNİ ÇOK İYİ ANLATTINIZ. PEKİ, TÜRKİYE’DEKİ GİDİŞATI NASIL GÖRÜYORSUNUZ?

-EVLADIM, GİDİŞAT BOMBOK, GÖRÜNEN KÖY KILAVUZ İSTEMEZ. IŞİD BİLE DALGASINI GEÇİYOR KOCAMAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLE. DÜŞMANI DENİZE DÖKTÜK, PADİŞAHLIĞI YIKIP ONUN KÜLLERİ ÜZERİNDE CUMHURİYETİ KURDUK DİYE ÖĞÜNÜRKEN, DEMOKRASİYİ VE DİNİ KULLANAN BİR DİKTATÖRE TESLİM OLMUŞSUNUZ. ALLAH SİZİN DE, MEMLEKETİN DE SONUNU HAYIRLI ETSİN!..

-GÜLE GÜLE AHMET ABİ, HURİLERİN, KILMANLARIN İŞVELİ, CİLVELİ OLSUN!..

03.07.2014

TURAÇ ÖZGÜR

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TURAÇ KÖYÜN SIĞIRCISI MEMO’NUN KAPISINDA ŞİFA ARIYOR

Turaç yıllardır hastane hastane, doktor doktor dolaşır. Kansızlığının sebebini bir türlü bulamaz. Sonunda köyün sığırcısı Memo’nun kapısını çalmak zorunda kalır:

-Selamünaleyküm Memo kardeş!.. Görmeyeli nasılsın, iyi misin, çocuklar nasıl?

-Aleykümselam Turaç Ağam!.. Hoş gelmişsen!.. Sefalar getirmişsen!.. Viranemize şeref vermişsen!.. Hangi ters yel attı sizi viranemize? Allah’a şükür biz eyik, çocuklar da elleriizden öperler… Elhamdülilah hepimiz eyik. Siz nasılsıız?

-Memo kardeş, derdim büyüktür. 49 model bir arabayı çekapa sokarsan başına ne gelirse, benimkine de yıllardır aynı şey geliyor. Bizimkilerin sözüne uyup yıllardır çekap yaptırıyorum. Her seferinde birkaç arıza buluyorlar. Özellikle kansızlığıma kafayı taktılar. Gezmediğim hastane, gitmediğim doktor kalmadı. Röntgen, PET, MR, tomografi, ultrason cihazları aciz kaldı. Analiz yapmak için aldıkları kanlar bile benim gibi bir adamı birkaç yıl yaşatırdı valla… Kansızlığım yetmiyormuş gibi kan ala ala beni kansız, dermansız bıraktılar. Sonra da “Kanın kurumuş” diye 5 gece hastanede yatırdılar, 5 ünite kan verdiler, serumlar taktılar, beni gözlem altına aldılar, her şeyimi test ettiler, beni ayağa kaldırdılar.

Zaman zaman “Biyopsi yapıyoruz” dediler; sırtımdan kaburgalarımdan matkapla delip sol akciğerime girdiler, tomografi eşliğinde 1,5 saat şişleye şişleye kalbura çevirdiler, minik minik parçalar aldılar. “Buronskopi yapıyoruz” dediler, burnumdan sol akciğerime patlak gözle akciğerime girdiler. “Endoskopi yapıyoruz” dediler, patlak gözle 2 defa ağzımdan mideme indiler, minik parçalar aldılar. “Kolonoskopi yapıyoruz” dediler, 2 defa da patlak gözlü 1,5 metrelik hortumla makattan girip kalın bağırsaklarımda keşifler yaptılar. Oralarımdan, buralarımdan parmakladılar, tırnakladılar, parçalar aldılar,gaydadan üreye kadar test ettiler, Her kaçak gibi bizim kaçak da bir yerlere gizlenmiş olmalı ki bir şey bulamadılar. Yedi sülalem hakkında sorguya çekip fişlediler ama derdime bir çare bulamadıkları bir yana namusumuz da gitti elden. Aldığım radyasyonlarla atom bombası atılan Hiroşima ve Nagazaki’ye döndüm. Almış olduğum bu radyasyonlarla tehlikeli madde grubuna girip bir gün dağılırsam hiç şaşmam.

Kısacası, senin anlayacağın kansızlık (anemi) diye bir illete yakalandım. Bir türlü çare bulamadılar. Tanımadığım hayırseverlerin kanlarıyla şimdilik ayakta duruyorum. Kuyma suyla bir değirmen ne kadar dönerse, bizim değirmen de o kadar döner. Ondan sonrası Allah kerim.

Aldığım kanlardan sonra bana bir ilham geldi: Ben de bu dünyadan göçüp giderken bütün organlarımı bağışlamaya karar verdim; bütün gariban eş ve dostlarına haber et, ihtiyacı olan kendi malı gibi alsın kullansın, şimdiden helal ediyorum.

Bugün Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroentroloji Bölümü’ne gittim. 5 Temmuz’da ince bağırsaklarımın MR’ı çekilecek. Kan kaybı belki oradadır. Eğer oradan da bir şey bulunmazsa, belki Memo kardeş veya anası bir çözüm bulur diye son ümidim sizde kaldı, buralara yolum düşmüşken bundan dolayı sizi ziyaret ettim.

-Geçmiş olsun Turaç Ağam, çok üzüldüm. Siz epey bir zamandır buralara uğramıyorduuz, kimseden de duymadıız heralda? Sizlere ömür, anam ıramatlık olalı üç yıl oluyor nerdeyse…

-Memo kardeş, gerçekten de valla duymadım, Allah annenizin mekanını cennet etsin, başınız sağ olsun, sizler sağ olun. Duysam gelemesem bile en azından bir faks çeker, bir kısa mesaj atar, telefon eder ya da e-mail atardım facebook’una…

-Turaç Ağam, nerden duyacaksın, savol!.. Canıız savolsun!.. Anam ıratmatlık sütleğenlerin, kengerlerin südünden, keven ve halliz yaağından, acımık, madımak, deve tabanından, çakır dikeninden, kangaldan, çıtlık otundan, yüzerlik ve itburnundan kuş boğuyla, it boğundan eeyle emler yapardığı… Anamın emleriyle eey olup seksen doksan sene yaşayanlar var.

Anamın kaybı yalaz bizim uçun deel, köyümüz uçun da, yöremiz uçun da böök bir gayıpdır. Anamdan orendiğm birkaç em vardır. Kenan Evren’in kurslarından oğrendiğm yazıyla bazı emlerinin nasıl yapıldığını yazdıydım; onnarı bulabilirsem, saa yarayacak bir em hazırlayıp aaşama getiriym. Yoğ aar onlarıng bir faydası olmazsa, bu mübarek Iramazan’da bir de Hömülü eemin mezerinden bir avuç cüfer alıp yalangı tozu, sôot kabıı ve tut bekmeziyle karıştırıp her sabaanan bir tas yerseez, valla bir aya varmaz turp gimi olursuuz.

Nolur noolmaz, aar bunnardan da bir şifa bulamazsang, ağlımdayken sööleym:Adıyaman’da nefesi çoğ keskin bir şeğ varmış, biyol da bir koç alıp Adıyaman’daki şeğa geder, eteğni öper, ayaklarına yüzünü sürerseng, keskin nefesinden biyol üfletirseng, boozum muvakkağ eey olursun…Herkesin dilinde, gedenler çoğ memnunlar… Biyol deneme de zarar gelmez adama…

-Sağol Memo kardeş, emleri hazırlayıp akşama getir de bir deneyeyim. İnşallah başka bir şeye ihtiyaç kalmaz. Olur ya… onlardan bir yarar göremezsem, bir koç alır bir zamanda şıh hazretlerini bir ziyaret ederim. Emlerin ve önerilerin için şimdiden çok çok teşekkür ederim. Bu iyiliğini karşılıksız bırakmayacağım. İyi olursam, o zaman dile benden ne dilersen…

-Canıız savolsun Turaç Ağam, Allah sizi başımızdan eksik etmesin!.. Başka bir emriiz olursa, başım gözüm üstüne…

-Hoşça kal Memo kardeş! Allahaısmarladık!..

-Gülâle Turaç Ağam, gene beklerik!.. Bağ hele lafa daldığ da içeri buyur edip bir çay içiremedik.

-İçtim say Memo kardeş, gidip gelememek var, gelip görememek var, şuraya bir yolum düşmüşken gideyim de anamın babamın mezarlarını bir ziyaret edeyim.Akşama seni bekliyorum. Tekrar hoşça kal, Memo kardeş…

-Gülâle!.. Gülâleee!.. Turaç Ağam, Allah sizden ırazı olsun!.. Viranemize ayağınız dâdi ya… O bilem bize yeter!..

-Estağfurullah Memo kardeş, estağfurllah!.. Ne yaptık ki?

-Daha ne yapacaan? Ayanın tozu bilem bize şereftir Turaç Ağam!.. Allah saa yardım eder helbet, saa canım gurban emme elimden bişey gelmiyor. Şimdik gülâle, aaşama görüşürük!..

02.07.2014
Turaç Özür

DÜŞÜNSEL, Masallar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KAMUOYUNA SESLENİYORUM!..

Türkiye Cumhuriyetinde her türlü kamu kurum ve kuruluşlarında, mevki ve statüsü her ne olursa olsun, Hazine’den alınan maaş, ücret, harcırah, yolluk vs. Adı altında verilenler anayasadaki eşitlik ilkesini ihlal etmeyecek şekilde asgari ücrete endekslenmelidir. En alttaki ile en üsteki arasında en fazla 10 kat olmalıdır. Her yurttaş anayasa önünde eşit ve özgürdür. Birinin diğerine üstünlüğü yoktur.

İçine girmeye çalıştığımız AB ülkelerindeki ücret ve maaş oranları göz önüne alınmalıdır. En tepedeki geçinebilmek için ne istiyorsa bütçe olanaklarının elverdiğince verilmeli, onun 1/10’u da asgari ücret kabul edilmelidir.

Ülkeyi yönetmeye talip olanlar da ona göre yönetime talip olmalıdırlar, görevlendirildikten sonra mazeret icat etmeye çalışmamalıdır. Aksi halde kimse etikten, ahlaktan bahsetmesin.

Bu ülkenin her yurttaşının insanlık onuruna yaraşır şekilde yaşamını sürdürme ve kimsenin merhametine terk edilmeme hakkı vardır. Kimse kimsenin sahibi ya da kölesi değildir.

Bir ülkenin külfetleri de, nimetleri de yurttaşları arasında yurttaşlık, eşitlik ve ahlak ölçülerine göre paylaştırılırsa; dağlarda taşlarda eşkıya kovalamaya ve yurttaşlarının kardeş kardeş paylaşacağı şeylerin top olmasına, tank olmasına gerek kalmaz, herkes birbirleriyle kardeş kardeş bir arada yaşar, orası da cennet olur.

Bütün kötülüklerin anası paylaşmayı bilememekten ve bencillikten doğuyor. “Biri yer, biri bakar; kıyamet orada kopar” diyen atalarımız boşa söylememiştir. Kıyametin kopmasını istemeyenler paylaşmasını bilmelidirler.

Eğer düzenlemeyi yapmaktan acizlik çekenler varsa, dediğim şekilde düzenlemeyi yapmaya hazırım. Buna kültürüm de, eğitimim de uygundur.

Sınama deneme yoluyla, korku ve baskılarla yönetilmekten, sadaka ile merhamet duygularına bağlı ihsanlarla yaşamaktan bu ulus yoruldu, bıktı, tiksindi, artık istiğfar etmeye başladı. Bunu kimse aklından çıkarmasın.

Bu dediklerim yapılmazsa, ülkeyi yönetenlerin bizi soydukları, aptal yerine koydukları düşüncesi asla kafamdan silinmeyecektir!..

Cumhurbaşkanı milletvekillerinin kıyak emekliliğini veto etti diye kimse sevinmesin, bana göre atı alan Üsküdar’ı geçti.

29.12.2011

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNTERNET VİRÜSLERİ İLE İLGİLİ DUYURU

forumdashrszresmler7ARKADAŞLAR,

“TC TURAÇ KALE” ADIYLA AÇILMIŞ VE ŞU ANDA KULLANMADIĞIM FACEBOOK SAYFAMDAN BU SAYFAYA “TC TURAÇ KALE PORNO RESİM YAYINLAMIŞTIR.  ŞİKÂYETİNİZİ DEĞERLENDİRMEDEN TC TURAÇ KALE ÇIPLAK RESMİ KALDIRMIŞTIR” DİYE UYARI GELDİ. SONRA FACEBOOK:  “A) TC TURAÇ KALE İLE ARKADAŞLIĞIMI SONLANDIRIYORUM.  B) TC TURAÇ KALE İLE ARKADAŞLIĞIMI DEVAM ETTİRMEK İSTİYOR UM.” DİYE İKİ SEÇENEK SUNUYOR.

1)      ADI GEÇEN ŞEYİN NE OLDUĞUNU BİLMEDEN, GÜVENDİĞİM BİR HANIM ARKADAŞIMIN ADIYLA GELEN “BU VİDEOYU İZLEYİN, ÇOK BEĞENECEKSİNİZ” DİYEN UZANTIYI TIKLAYINCA, TÜM FACEBOOK ARKADAŞLARIMA BU SEFER DE BENİM ADIMLA GİTMİŞTİR. OĞLUMDAN GELEN UYARI ÜZERİNE VİRÜS OLDUĞUNU ANLADIM VE SİLDİM. SONRA DA FACEBOOK’UN YÖNLENDİRMESİ İLE ADIMA AÇILMIŞ DİĞER SAYFALARI DA TEMİZLEDİM. SİZLERE DE BENİM DÜŞMÜŞ OLDUĞUM TUZAĞA DÜŞMEMENİZ İÇİN UYARI YAZILARIMI “NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? ADLI YERDE YAYINLADIM.

2)      SİZE DE TERK ETTİĞİM VE YAKINDA TEMELLİ KAPATMAK İSTEDİĞİM “TC TURAÇ KALE” VE “TC TURAÇ ÖZGÜR” , AYRICA BUNDAN SONRA KULLANMAKTA DEVAM EDECEĞİM  “TURAÇ ÖZGÜR” SAYFALARIMDA AYNI ŞEKİLDE UYARILAR GELMİŞ OLABİLİR. DOLAYISI İLE SİZ DEĞERLİ ARKADAŞLARIM DA SADECE BU NEDENDEN DOLAYI BENİM ARKADAŞLIĞIMI SONA ERDİRMİŞ YA DA BENDEN GELEN MESAJLARI, PAYLAŞIMLARI ENGELLEMİŞ OLABİLRSİNİZ.

3)      SİZLERDEN RİCAM: A) SAKIN BUNU BİLİNÇLİ YAPTIĞIMI DÜŞÜNMEYİN, B) SADECE BU NEDENLE ARKADAŞLIKLARINIZI SONA ERDİRMEYİN, C) İLGİLİ SAYFALARIMI TEMİZLEDİĞİMİ, BUNDAN SONRA DA DAHA UYANIK OLMAYA ÇALIŞACAĞIMI BİLİN, D) BUNDAN SONRA DA YENİ TUZAKLARA DÜŞERSEM SİZLERİ UYARMAYI VE DOLAYLI DA OLSA SİZLERİ ÜZDÜĞÜM İÇİN ÖZÜR DİLEMEYİ BİR BORÇ BİLİRİM, D) AYNI ŞEYLER ELİNİZDEN OLMADIĞI NEDENLERLE SİZLERDEN DE OLURSA, TÜM ARKADAŞLARINIZI VAKTİNDE UYARMANIZI VİRÜSÜN KAYNAĞINI KESMENİZİ RİCA EDERİM.

4)      BENİM İÇİN DEĞERLİ DÜŞÜNCELERİNİZİ, YORUMLARINIZI, HAKARETE VE AŞAĞILAMAYA VARMADAN YAPACAĞINIZ ELEŞTİRİLERİNİZİ BEKLİYORUM.

5)      İNTERNET SİTEMİN ADRESİ:  www.turacozgur.com

6)      TWİTTER SAYFAMIN ADRSİ: https://twitter.com/turacozgur

7)      KULLANDIĞIM FACEBOOK SAYFAMIN ADRESİ: http://www.facebook.com/turac.ozgur1

SAYGI VE SEVGİLERİME BİLGİLERİNİZE SUNULUR.

 

24.06.2014

TURAÇ ÖZGÜR

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖZ TÜRKÇE Mİ, O DA NE?

TURAÇ ÖZGÜRBir arkadaşımın babası arzuhalcilik yaparmış. Arzuhal yazdırmak isteyenlere “Binaenaleyhli mi olsun, binaenaleyhsiz mi olsun?” diye sorduktan sonra “Binaenaleyhli 10 lira, binaenaleyhsiz de 5 lira” diye eklermiş. 

Arzuhal yazdırmak isteyen aralarındaki fark nedir?” diye sorduğunda da “Binaenaleyhli de Arapça, Farsça, Osmanlıca kelimeler daha çoktur. Okuyanlar anlayamadığından ciddiye alır, dilekçenle daha yakından ilgilenir, işin görülür. Diğeri herkesin anlayacağı Türkçe kelimelerden oluştuğundan okuyan ne demek istediğini anlar; bu basit şeyin üzerinde durmaya gerek yok der, bu da sizin zararınıza olur” dermiş.

Arzuhal yazdıran çaresiz, “Peki, binaenaleyhli olsun” der, anlaşılır Türkçe ile 5 liraya yazdıracağı arzuhali, ciddiye alınsın diye binaenaleyhli yazdırır, iki katı para verirmiş.

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİRAZ KENDİMİZİ SORGULAYALIM

Boyalı basının kendisini köşe yazarı zanneden köşe kadıları “CHP Genel Başkanı tanımadığı bir kişiyi nasıl çatı adayı gösterir?” diyor.

Size ne köşe kadıları, size ne!.. Yaptığı yanlışsa uygun yerlerinize kına yakın, sevinin: “Efendimiz Cumhurbaşkanlığını garantiledi” diye…

“CHP Genel Başkanı öyle bir kişiyi aday gösterdi ki, eleştirecek bir şey bulamıyoruz” diye endişeleniyorsanız, ağzınızdaki kemiklere bakın, o zaman bulursunuz!..

RTE “Sivas’tan öteye gidemiyorsunuz” diye muhalefeti eleştirirken, bir babayiğit de çıkıp “Bu ülkeyi kim yönetiyor?” diye sormuyor. Yuhhh!..

Yönettiği ülkesinin belli bir bölümüne muhalefet liderleri veya birileri gidemiyorsa, sorumlusu veya ayıplanması gerekenler oraya gidemeyenler değil, orayı kendisinden başkalarına gidilmez edip ülkeyi yönettiğini zannedenlerdir.

Yönettiği ülkenin bir bölümü rakiplerine kapalıysa, o ülkeyi yönettiğini zanneden 3 bin kişilik koruma ordusuyla dolaşan kişi başını ellerinin arasına alıp kara kara düşünmeli ve bu ülkeyi bu hale getirmeye ne hakkım var diye kendisini sorgulayıp istifasını vermelidir.

Muhalefet neden sormuyor “Ben Sivas’tan öteye gidemiyorsam, oraları bana haram eden, bu ülkeyi çok kötü yöneten sen misin, ben miyim?” diye.

O bölgenin insanları muhalefetin bölgelerine gelmesini sağlayamayana neden sormuyor: “Yahu, biz kimin uşağıyız, biz haydut muyuz? Sen 3 bin kişilik koruma ordusuyla dolaşırken, rakiplerinin buralara gelmesi için kılını niçin kıpırdatmıyorsun?” diye!..

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bugün Diyarbakır’da konuşuyor. Demek ki, o bölgenin insanları ne kimsenin uşağıdır, ne de haydutlardır ama onları sürekli haydutmuş gibi gösterip, bundan yaralanmaya çalışanlar vardır.

Bu ülkeyi parçalamak, bölmek, kardeşi kardeşe düşman etmek, Alevi yurttaşlarını beslediği IŞİD canilerine doğratmak, onlara tecavüz ettirmek, birikimlerine el koydurmak isteyen birileri var. O birileri kendilerini çok iyi bilirler. Bu şekilde devlet yönetmenin itle yatanın bitle kalkacağını, o itlerin kendilerine de bir faydasının olmadığını, sonlarının çok acıklı geçeceğini bilmelidirler.

IŞİD, EL-NUSRA, EL-KAİDE gibi cinayet örgütlerini tüm çağdaş ülkeler terör listesine koyup onlara geçit vermezken Türkiye ağabeylik yapamaz. Yaparsa, bir gün bunun cezasını tüm ulus çeker. Bunu bilmeyen, bilmemekte diretenler devlet adamı olamazlar, olsa olsa devlet haini olurlar.

Türkiye’yi ilkel ve insanlıktan nasibini almamış cinayet örgütlerinin ellerini kollarını sallaya salaya gezdikleri ve barındıkları bir ülke konumuna getirenler vatan hainleridir. Bu vatan kendisini bu durumlara düşürenlere mezar olur, bundan eminim.

Birileri en iğrenç cinayetlerini işlerken sürekli olarak adımı haykırsa, cinayetlerine alet etseler, onu övgü değil, adıma yapılabilecek en ağır sövgü sayar, derhal o adımı reddeder değiştiririm!..

Caniler birilerine tecavüz edip onları katlederken sürekli olarak “ALLAHUEKBER!” diyorlar. Bu, İslam dinine ve Allah’a hakaret değil mi? İnançlarına saygı gösterilmesini isteyenler bunu ne zaman anlayacaklar?

Eğer dinci değil de dindarsan, Allah’ın verdiği canı almak için hiç bir caniye de izin vermediğine inanıyorsan, dürüst ol, canilerle savaş!. Hem “Allah verdiği canı ancak kendisi alır” diye inanacaksın, hem de kendisini bu konuda görevlendirenlere Allah’ın iyi kulları gözüyle bakacaksın. İşte bu olmaz. Demek ki, sen de sahtekârın, potansiyel caninin ta kendisisin!..

Ezan’daki “Allahuekber” ile, canilerin sloganı haline gelen “Allahuekber” aynı anlama geliyorsa, dürüst ol, canilere “Allahuekber” dedirtme! Gücün yetmiyorsa, sessiz kalacağına suratlarına tükür. Aksi halde, neye inandığının farkında bile olmayan, onların yanında yer alan birisin!..

Ey inananlar! Ya Ezan’da söylenen “Allahuekber”e sahip çıkın, Allah’ın adını canilere kullandırmayın ya da Ezan’daki “Allahuekber”i çıkarın! Aksi halde boğazlanmayı bekleyenler her “Allahuekber” duyduklarında birilerinin katledildiğini düşünmeye başlarlar. Benden söylemesi…

20.06.2014

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

12 EYLÜL’Ü BÖYLE TEMİZLEYENLER KENDİLERİ MAHKÛM OLMUŞLARDIR

Faşist generallerden Kenan Evren ve Tahsin Şahikaya 12 Eylül faşist darbesinin sembol isimleri olarak yetmez ama evetçilerin kalbi kırılmasın diye göstermelik ve güdümlü mahkemede yargılandı. Yargıtay da onaylarsa 97 yaşındaki Kenan Evren ile 89 yaşındaki Tahsin Şahinkaya ileri yaşlarından dolayı hapishane yerine müebbet (6 yıllık) cezalarını devlet hastanelerinde çekeceklermiş

Hani yaşlanan insanlar altlarına kaçırmaya başlarlar ya… Bu muhteremler de altlarına kaçırmaya başlamış olacaklar ki, devletin hastanelerinde son günlerini geçirirlerken kıçlarını temizleyecek hizmetçiye ihtiyaçları vardır. Bu nedenle giderayak kıçlarını da devlete temizletecekler…  Helal olsun!.. Böyle cezaya hepimizin ihtiyacı vardır. Bizi de unutmasınlar.

12 Eylül faşistleri ve Kenan Evren henüz 16 yaşındaki Erdal Eren’in yaşını mahkeme kararıyla büyüterek astırmıştır. Bu zatların da yaşlarını aynı mahkeme kararıyla 16 yaşına indirerek ya16 yaşlarındaki çocukların tuvalet taşlarını temizlemeye mahkûm etmek gerekir ya da bırakın kendi pisliklerini kendileri temizlesinler.  Benim vergimle kıçlarını temizletmeyin!.. Bunlar zaten sonsuza dek insanlığın kalbinde ve hafızasında layık oldukları cezaya çarptırılmışlardır. Onları böyle basitçe aklamaya, paklamaya ve sulandırmaya çalışanlar onların yerine mahkûmiyeti kabul etmeye hazır olanlardır.

Bir gün önce Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın mahkûmiyet kararının, bir gün sonra da Balyoz Davası’nda esir tutulan yurtsever kahramanlar hakkında AYM’nin Hak İhlali Kararı’nın hemen ardından tahliye kararının verilerek salıverilmelerinin asıl sebebinin Cumhurbaşkanlığı seçiminde yetmez ama evetçiler ile Balyoz Davası’nda yurtsever kahramanların yakınlarına ve sevenlerine selam gönderildiği kanısındayım. Buna karşın Balyoz kurbanlarına geçmiş olsun, yakınlarına gözünüz aydın, hak ihlalali yapanlara yuh olsun derken, Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra yeni tezgâhlara dikkat etmek gerektiğine inancımı koruyorum.

20.06.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ORTADOĞU’DA İŞLENEN CİNAYETLERİN GERÇEK SUÇLULARINI BİLELİM, TAVRIMIZI KOYALIM

ISD-in-katliami-Dunyanin-kanini-dondurdu--musul-bagdat-tikrik-1700-olu-sii-polis-6Semavi ve semavi olmayan tüm dinler hakkında olanaklarım elverdiğince araştırma yaptım; “Aklınızın, mantığınızın kabul etmediği şey Kur’an’da yoktur” diyen Hz. Muhammed’in dininin Emeviler, Abbasiler hatta Osmanlılar tarafından bozulduğunu, yozlaştırıldığını, bu gün İslam diye yutturulmaya çalışılanın çoğunun İslâmiyet’le yakından uzaktan bir ilgisinin bulunmadığını gördüm.

İslâmiyet; som, salat, hac, zekât ve kelime-i şehadet sınırlarının içine hapsedilmiş ve imanın şartları da kaza ve kadere indirgenmiş, Müslümanların büyük çoğunluğu icmali (toptan) imandan tafsili (ayrıntılı) imana geçememiş; Kuran’ın ilk ayeti olan “Oku”yu, adeta anlamını bilmene hiç gerek yok, yeter ki, “telaffuz et, üfür” anlamında anlamışlardır.  Üfürmeyip anladıkları dillerde okuyanlar ve verilmek istenen mesajı yerine getirenler düşman edilmiş. Binlerce üfürme kursları açılmış ve üfürme yarışları yapılmış, çok üfüren en iyi Müslüman sayılmış.  Anlamını dahi bilmeden ayet ve hadis ezberleyenler, verilen mesajı görmezden gelip kendi küflü fikirlerini din diye dayatanlar, sıradan insanların asla anlayamayacağı ya da kendilerinden başka kimsenin anlamadığı kalın kalın kitaplar yazanlar, bölücülüğü ve düşmanlığı körükleyip diğer inançlara saldıranlar ya da ağlayarak dini öyküler anlatanlar ve ortalığı karıştırıp bundan çıkar sağlamaya çalışanlar büyük din alimi ve kutsal kişi sayılmışlar.

İslam dini yaşayanlardan daha çok ölülerin dini haline getirilmeye çalışılmış. Ölülerin arkasından üfürmek bile parayla alınır satılır bir meta haline getirilmiş. İslâm’ın özüne, ruhuna aykırı olduğu biline biline bir üfürükçüler sektörü yaratılmış. Üretime ve kültürümüze zerrecik bir katkıda bulunmadıkları halde halkın sırtından rahat yaşamanın ve itibar görmenin yolunu bulmuşlar.

Dört Halife Devri de gerçek yaşanılanlardan koparılarak efsaneleştirilmiş. İyi olan şeyler abartıldıkça abartılmış, kötü olan şeyler görmezden gelinmiş. Halifelik kapma hırsıyla Hz. Muhammed’in cenazesini ortada bırakıp, cenaze namazını bile kılamayanlar en yakın sahabe sayılmış. Ehlibeytine zulümler ve kıyımlar Hz. Muhammed’in henüz sağlığında başlanmış. Hz. Osman ile servet yapma, onun Şam Valisi Muaviye ve oğlu Yezit’le toplu kıyımlar başlamış. İman esaslarına dayanan Allah’a inancın yerini hilenin, korkunun gasp yoluyla elde edilen servetin egemenliği almış. Camilerde Hz. Ali’ye küfretme ve onun soyuna, sevenlerine kötülük etme, Müslüman saymama marifet ve ibadet sayılırken, küfretmeyenler düşman muamelesi görmüş. Hz. Ali’yi namaz kılarken hançerleyenler bile hoş görülüp Müslüman sayılırken, onun taraftarları Müslüman sayılmamış, camilerden kaçırılmış, yeni arayışlara sokulmuştur.

Hz. Muhammed sağlığında hadislerinin toplanmasını yasakladığı halde İslam’ı yozlaştırmak ve bunlardan servet ve ün kazanmak,  gerçekleri saptırıp İslâm’ı yozlaştırıp kafalarındaki İslâm’ı yaratmak isteyenler hadislerin arasına binlerce sahtesini ekleyerek ve Kur’an’ı çıkarlarına uygun yorumlayarak, işlerine gelmeyen ayetleri görmezden gelerek gerçek İslâm’ı rayından çıkarmışlar. Müslümanlar arasına fitne sokmuşlar, bitmez tükenmez suni kırgınlıklar, düşmanlıklar yaratmışlar, ibadet yerleri ayrılmış, mezhepler doğmuş… Mezhepler yıpranınca da her mezhebin içinde tarikatlar doğmuş.

Allah’ın “bir canlıya kıyan, bütün canlılara kıymış sayılır” ayeti; Hz. Muhammed’in “İlim Çin’de bile olsa, gidin orada alın. Ben İslâm’ın şehriyim, Ali de kapısıdır. Zaman sana uymuyorsa, sen zamana uy” hadisleri; Hz. Ali’nin “Bana bir harf öğretenin 40 yıl kulu ve kölesi olurum”, Hz. Ömer’in “Fırat kenarında bir kuzuyu kurt kaparsa,  sorumlusu benim” sözlerinin ne anlamlara geldiği anlaşılıp uyulmaya çalışılsaydı bugün İslâm ülkeleri bu kadar geri kalmaz, ilkelliğin batağında çırpınmazdı.

“Eline, diline, beline sahip ol. Benim Kâbem insandır” ilkesini yaşam tarzı olarak kabul etmiş olan Aleviliğin ve Bektaşiliğin önü açılıp gelişmesi ve serpilmesi gerekirken diri diri kuyulara atılıp Nesimi gibi derileri yüzülmeseydi, tüm birikimleri yok edilip Muaviye ve Yezit kafasıyla yazılan iftiralar Alevilik diye yutturulmasaydı; “Alevilerin namusuna tecavüz eden, bir Alevi öldüren, bacalarından, süğüklerinden bir taş düşüren sevap işler, cennete gider. Aleviler ana-bacı bilmezler” diyen katillerin fetvalarına itibar edilmeseydi; “Okunacak en büyük kitap insandır… İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” diyen Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’nin, tüm insanlığı kucaklayıp “Mecusi olsan da gel” diyen Mevlana’nın,  “Enel hak (yani ben Allah’ın bir parçayım)” diyen Hallacı Mansur’un, “Yetmiş iki millet birdir bizde… Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü” diyen Yunus Emre’nin; “Haram lokmayı yemez itlerimiz bizim” diyen o yiğitler yiğidi, türkülerin Sultanı Pirsultan Abdal’ın yolundan gidilseydi Ortadoğu’da ve İslâm ülkelerinde tarih boyunca ne bir damla kan akardı, ne bu vahşet olurdu, ne de kimse kul hakkı yiyip haktan adaletten, hukuktan bahsedebilirdi.

Ziya Paşa “Ayinesi iştir, lafa bakılmaz; rütbe-i şahsı görünür akl ü eserinde” diye boşuna söylememiştir. Kimin ne yaptığı, ne yapmak istediği gerçeklerin aynasında apaçık görünmektedir. Kendi çıkarlarını, hak etmedikleri makam ve mevkilerini korumak için canileri besleyip büyüten, mezhepçilik yaparak kan akıtmayı ve kin gütmeyi körükleyen, ülkesinin kristallerine kadar parçalanmasına körük çekenler asla ne iyi bir yurttaş, ne Müslüman, ne de insan olabilir.

Ülkemizin ve insanlığın kurtulmasını istiyorsak, bunu bilelim ve öncelikle bu sorunu çözelim!… Aksi halde yakında birbirimizi boğazlama sırası bize geliyor. Kör olmayanlar için görünen köy kılavuz istemez.

Beni kim boğazlamak için fırsat kolluyorsa, adresimi vereyim. Çocukluğumda ağaçlarımızı kemiren farelere bile kıyamazdım. Katillere göre bu çok kötü bir huy olabilir, olsun.. benim o kötü huyum hâlâ devam etmektedir. Bu duruma göre bir insanı, bir canlıyı benim gibi düşünmüyor, benim gibi inanmıyor diye nasıl öldürebilirim ya da öldürme hakkını kendimde nasıl bulabilirim? Hele de bunu Allah adına yaptıklarını zannedenlere “Ulan katil, Allah kan emici midir? Kendi işini kendisi yerine getirmiyor da senin gibi bir katili mi görevlendirdi” demezler mi adama? Beni katil etmeye, kendisine benzetmeye kimsenin hakkı yoktur. Benim vicdanımı bilip rahat uyuyanlar, rahat uyumak istiyorsanız ne olur üzerime fazla gelmeyin!..

İster kitaplı olsun, isterse kitapsız olsun, hiçbir dinin diğeri nazarında üstün bir tarafı yoktur. Kim hangi dine inanıyorsa, o din kendisine göre diğerlerinden daha kutsaldır. Kim bir dinin hangi mezhebine inanıyorsa, o mezhep de diğerlerine göre daha kutsal, daha değerlidir. Herkesin kutsalı kendisinedir. Kutsallarına saygılı olanların ve saygı gösterilmesini isteyenlerin başkalarının kutsallarına da saygılı olmaları, başkalarına din ve mezhep dayatmamaları gerektiğine inanıyorum.

Kendi inancına ve ibadet yerine toz kondurmazken, kendini bir halt zannedip başkalarının inançlarını ve ibadet yerlerini  tayin ve tespit etme hakkını kendinde bulanların yalnız aptal değil, aynı zamanda tarihsel gerçeklerden de haberi olmayanların haddini bilmez zır deli ve zavallı birileri olduklarından da en ufak bir şüphem yoktur.

Özgür bir insan, özgür bir yurttaş olarak neye, nasıl inanacağıma veya inanmıyacağıma, kendim için nereyi ibadet yeri olarak göreceğime ya da böyle bir şeye ihtiyaç duymuyacağıma ancak ben karar verebilirim; başkalarının bana karışması halt etmek, haddini aşmaktır.

Başkalarının inançları sadece onlar için kutsaldır, benim açımdan kutsal olsaydı, mevcut inancımı derhal terk eder, oraya yönelirdim. Kendi inancımı gizleyip başkalarının inançlarına övgüler dizmem, onlar gibi davranmam beni kişiliksizleştirir. Bunu benden istemeye ve beklemeye kimsenin hakkı yoktur. O inançtan  bu inanca gidip gelenler, topaç gibi dönmekten başı dönenler sünepelerdir. Sünepelerin ne kendilerine, ne de başkalarına asla yararı olmaz, tam tersine onlar zararlı mahluklardır. Bu açıdan bakınca da kendi inancımın dışındakiler benim için kutsal değildir ama onlara karşı saygılı olmayı bir borç bilirim. Tabii inançlarına saygı gösterdiklerimden de aynısını beklemek hakkımdır. Aksi halde benden saygı bekleme haklarını kaybederler.

Bu dünyayı gerçek gözleriyle göremediği halde gönül gözüyle gören, yüreği insanlık sevgisiyle dolup taşan Âşık Veysel “Koyun kurt ile gezerdi, fikir başka başka olmasaydı” diyor. Yunanlıların ve Romalıların ataları da “Homo, hominus lupus” (İnsan, insanın kurdudur) diyor.

Ben Turaç Özgür olarak “Kimse ne koyun, ne de kurt olsun, insanlık haklarına dayalı çağdaş demokrasiyi geliştirelim, yaşatalım, gerek ülkemizde, gerekse evrenimizde insan insanın kardeşi olsun, birbirlerinin değerlerine saygılı olsunlar, kimse birilerini soyup soğana çevirmemek için kutsal değerleri kullanmasın, dışlanacaksa kutsal değerleri kullananlar dışlansın, başkalarının değerlerine saygılı olmak temel ilkemiz olsun” diyorum.

Ülkemin evlatlarına 25 yıl öğretmenlik yapmış ve her fırsatta barış, demokrasi ve kardeşliği ilke edinmiş, Yüce Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış “  ve “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir; onun dışında yol gösterici arayanlar gaflet, dalalet, hatta ihanet içindedirler” ilkelerine sadık kalmış biri olarak acaba çok şey mi istiyorum?

İnanmayanların bile kalplerinde güzel duygular uyandıran, Müslümanları ibadete davette günde toplam 30 defa Allah’ın bir olduğunu ifade eden  “Allahuekber”i kelle uçuranların sloganları olmaktan ve kötü şeyleri çağrıştırmaktan kurtarmayı isteyerek yanlış mı yapıyorum? Acaba bunları dile getirmek zorunda olduğum için haddini bilmez manyakların gözünde büyük suç mu işliyorum?

Ben yukarıda duygu ve düşüncelerimi dile getirdim. Kim nasıl yorumlamak isterse istesin, o beni bağlamaz.  Takdir sizlerindir.

16.06.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZEYNEP SÖNMEZ’E MEKTUP

Sevgili Zeynep;

Bu kadar bilinçli bir hanımı tanımaktan ve onun arkadaşım olmasından emin olun gururlandım. Seninle iftihar ediyorum. Keşke ülkemin tüm kadınları senin gibi bilinçli olsa, senin gibi düşünse başımıza gelen bu kötülüklerin hiçbirisi asla gelmezdi. Uzun ve anlamlı yazınız adeta benim gibi taş kafalılara ders verir gibiydi. Bir zamanlar en güvenilir ve en bilinçli olarak bildiğimiz Doğulu, özellikle Diyarbakırlı sosyalist, devrimci arkadaşlarımızı hayranlıkla dinler; onlardan sosyalizmin, devrimciliğin ne kadar değerli şeyler; ırkçılığın, dinciliğin, her türlü ayrımcılığın ve şovenizmin de ne kadar kötü şeyler olduğunu dinler, onlara bütün kalbimizle inanır, Pantürkistlere, Panturanistlere, Panislamistlere, ülkücülere, faşistlere karşı birlikte savaşır, birlikte yaralarımı sarar, birlikte ölür, birlikte cenazelerimizi kaldırırdık.

Her ne olduysa, 12 Eylül Faşizmiyle Doğulu, Diyarbakırlı, Mardinli, Ağrılı, Hakkarili  sosyalist, devrimci yoldaşlarımız, kardeşlerimiz yollarını Türk solcularından ayırdılar, ırkçılık, dincilik, bölücülük peşinde koşmaya başladılar. Oysa, başlangıçta hepimiz dünyadaki bütün sınırları kaldırıp tüm insanlığın bir bayrak altında özgürlük, kardeşlik ve eşitlik ilkelerine bağlı olarak yaşamak istiyorduk. Atatürk’e birlikte “Beton Mustafa”, Türk Bayrağı’na da “bez parçası” diye birlikte atıp tuttuğumuz oldu. Sonra gördük ki, Abdullah Öcalan Ulu Önder, Başkan; Kürtlerin kutsadıkları sarı-kırmızı-yeşil renkler de kutsal bayrak; doğu illeri Kürdistan, Diyarbakır Başkent  Amed…

Şimdi gel de eşitlikten, kardeşlikten, özgürlükten bahset… Nihayet bizi de kendilerine döndürdüler.  Türkiye ikiye bölündüğünde beni Kürdistan kabul etmez, bugünden tedbirimi almazsam, yarın Türkistan da kabul etmez.

Bayrak sorununa gelince bunu başlatanlar da ne yazık ki, Kürt kökenli dostlarımızdır. Türk Bayrağı’nı “bir metre bez parçası” diye nitelendirenler, PKK’nın bayrağına toz kondurmuyorlar. Tutarlı olmak lazımsa, hadi hep birlikte hatalarımızı gözden geçirelim. At gözlüğüyle bakıp canının istediğini görenler, istemediğini görmeyenler vardır. Bunlar da olayları değerlendirirken objektif olsunlar. AKP’yi neden destekliyorlar, desteklemeseler bile neden onun üzerine toz kondurmuyorlar? Anladığım kadarıyla özetleyeyim: Demokrasi RTE için hedefe götüren bir araçtı. Hedefine varmak için sonuna dek demokrasiyi kullandı, şimdi ileri demokrasiye (faşizme) geçti. “Kürt” demiyorum, “Kürtçü” yoldaşlarımız da Kürdistan’ı kuruncaya kadar RTE’yi kullanmak istiyorlar. Sonra sen sağ ben selâmet… Faşist Kenan Evren bir elinde Kur’an’la Erzurum’da “Ben de hoca çocuğuyum” diye nutuk atıyordu. “Türk-İslam Sentezi” diye bir herzenin temellerini atmıştı. Şimdi APO da “Kürt-İslâm Sentezi”nden bahsetmeye başladı.

RTE utanmadan sıkılmadan yönettiğini zannettiği Türkiye’de Alevileri görmezden gelirken “Suriye’de % 12 Aleviler, % 80 Sünnileri nasıl yönetirler?” diye emperyalistlerin katilleri Alevileri katledip tecavüz etsinler diye 2000 tır dolusu silah ve mühimmat gönderdi. Türkiye’nin karadaki en büyük sınırı artı Suriye ile değil, Suriye’yi katleden, harabeye çeviren IŞİD (Irak-Şam İslâm Devleti) iledir. IŞİD katilleri Musul’u ele geçirdiler. Türk Konsolosluğunu esir aldılar. Ev ev Alevi arıyorlarmış öldürmek, tecavüz etmek için… “Biz Sünnilere bir şey yapmıyoruz. Bizim derdimiz Alevilerle, Şiilerledir” diyorlar. Ben duyuyorum. Mısır’daki Esma da duydu, bizim hükümetten ses seda yok. Yakında Türkiye’deki Alevilere sıra gelecek. Bunu göremeyenler aptallardır. Hani bir söz vardır: “Değirmen sele gitmiş, adam şakşakı peşinde” diye… Benim yaptığım da buna benziyor. Suçumu kabul ediyorum. Ama herkesin de atgözlüğü ile bakmamasını, objektif olmasını beklemek hakkımdır. Aşağıdaki fıkra ile bitirirken sevgi ve saygılarımı gönderiyorum.

Adamın biri Erzurum’un bir köyündeki asker arkadaşını ziyarete gider. Kendisini tanıtır. Arkadaşının eşi kocasının evde olmadığını, ancak akşama doğru gelebileceğini söyler. Adam “Olsun, onu çok özledim, bunca yol tepip onu görmeye geldim, görmeden gitmem, beklerim” der ve akşama kadar aç susuz bekler.

Nihayet arkadaşı eve döner ve asker arkadaşını karşısında görünce boynuna sarılır, başlar şapur şupur öpmeye… Sonra eşine döner, başlar asker arkadaşını övmeye… Öve öve bitiremez. Sonunda sıra başka şeylere gelir. Eşine bakıp “Eee… Ben gelinceye kadar benim canım kardeşimi iyi ağırladın mı, yedirdin içirdin mi? Söyle bakalım neler ikram ettin?” diye sorar. Eşi başıyla “Hayır” işareti yapar. Bunun üzerine adam celallenir: “Yahu bu benim en değerli asker arkadaşımdır. Buraya kadar beni ziyarete gelmiş, sen nasıl olur da aç susuz bekletirsin?!.. Evde kap mı yoktu, kacak mı yoktu? Tas mı yoktu, tabak mı yoktu? Çatal mı yoktu, kaşık mı yoktu, bıçak mı yoktu?!.” diye yenilmeyecek şeyleri makinalı tüfek gibi birbiri arkasına sıralar.

Bunun üzerine karısı dayanamaz, misafiri şöyle eliyle dürttükten sonra “Bak, bak!.. Hiç yağdan, bulgurdan, undan, çaydan, şekerden, ekmekten bahsediyor mu?!” der.

12.06.2014

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Mektuplar, Özel kişilere kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EĞİTİM Mİ YAPIYORUZ CEPHEYE Mİ GİDİYORUZ?

ELBİSTAN27.12.2001 Perşembe: Saat 06.25’te kalkıp hazırlığımı yaptım. Kahvaltıdan sonra okulun yolunu tuttum. E–5 yol boyunca alaca karanlık ve lambalar yanıyordu. Sanki öğrencilerime ders vermeye, onları eğitmeye değil, cepheye kelle götürmeye gidiyordum.

Bu saatlerde eğitim mi yapılır, yapılırsa o eğitimden ne hayır çıkar?

Devlet din-imana yatırım yapıp yurttaşları cennet hayalleriyle uyutmaya çalışıp okulların iki misli cami yapıp masraflarını karşılayacağına yeteri kadar okul yapsaydı, onları çağdaş araç ve gereçlerle donatsaydı; yargıçtan, savcıdan, askerden, polisten esirgemediklerini eğitimcilerinden, öğretmenlerinden de esirgemeseydi, mışıl mışıl uyuyup zihnen ve bedenen gelişmesi gereken 5–6 yaşlarındaki bebeleri bile sabahın köründen yollara düşürmez, bu rezaletlerin hiçbirini halkına yaşatmaz, dolayısıyla ülkemiz de böyle yerlerde sürünmezdi.

———————————————————

NOT: AKP’nin 12 yıllık iktidarında bu rezaletlere son verebildik mi?

11.06.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GERÇEKLERİ SÖYLEYEMİYORSANIZ ÖĞRETMEN OLMAYA HAKKINIZ YOKTUR

İSKENDERUN“Sayın Veliler;

Ben 99 köyden kovulmuş, şimdi de 100’üncü köyde görev yapan bir öğretmen, bir eğitimci olarak sizlere sesleniyorum:

Velilerin çoğu çocuklarını başka bir yere gönderemediklerinden başlarından savmak için okula gönderiyorlar. Öğrencilerin çoğunun bir amacı ve bir beklentileri yoktur. Devletin zorunlu tutması ve velilerinin göndermeleri nedeniyle sadece gelip gidiyorlar, buralarda boşu boşuna oyalanıyorlar.

778 bin km2 vatan toprağında devlet, okullarına yeteri kadar alan ayırmıyor. Bana göre öğrenci başına en az 10 m2 alan düşmelidir ki, öğrenciler doya doya hoplayıp zıplamalı, enerjilerini harcamalı, bedenen ve zihnen gelişebilmeli, yeteneklerinin artması için gerekli her türlü ortam hazırlanmalıdır. Oysa öğrenciler gerek sınıflarda, gerekse diğer alanlarda adeta üst üste istif ediliyorlar. Ben buralara çocuk ardiyeleri, oyalama kampları adını veriyorum. Bu konuda da soruşturma geçirip cezalar aldım.

Bu yapılanların eğitimle yakından uzaktan hiçbir ilgisi yoktur. Devlet sadece oyalıyor ve göz boyuyor, veliler de çocuklarını okullara gönderdiklerini sanıyor. Buraları tam anlamıyla birer oyalama kamplarıdır. Bunu böyle bilmenizde yarar vardır. Devleti ve serveti ele geçirenler kendi çocuklarını Amerika’da ya da Avrupa’da okutuyorlar. Bunu yapmayan ya da yapamayanlar da çağdaş araç ve gereçlerle donatılmış özel okullara çocuklarını gönderiyorlar. Holdinglerini, şirketlerini, hatta devleti yönetecek insanlar da oralarda yetişiyorlar. Devletin buralarda yetişen öğrencilere hiç ihtiyacı yoktur. Buralarda mezun olanları sıradan işler bekliyor, onu da bulabilirlerse… Buralarda bazı öğrenciler her türlü kötü koşullara karşın sıyrılıp çıkabilirler. İstisnalar kaideyi bozmaz; bu kimseyi aldatmasın.

Büyükler oyalansınlar diye okul sayısından fazla cami vardır. Devlet ve yerel yönetimler camilerin tüm ihtiyaçlarını karşılarken, okullar velilerin katkı payları olmadan yaşatılamaz duruma düşürüldüler. Çocuklarınız eğitime katkı payını vermedikleri zaman burada itelenip kakalanırken, siz yetişkinler camilerde her türlü hizmetleri beleş elde ediyorsunuz. Yazıklar olsun!.. Sizden katkı payı istense, hiçbiriniz camiye uğramazsınız…

Eğer ihtiyaçları karşılanmaları gereken bir yerler varsa, o da okullardır, camiler değildir. Bunun hesabını sorması gerekenler de siz yurttaşlar, seçmenlerdir. Sizden oy isteyen siyasi partilerden bunu neden talep etmiyorsunuz? Çocuklarınızın eğitimini zorunlu tutup masraflarını sizlerden çıkarmaya çalışan devlet, camilere yapılan hiçbir masraftan kaçınmıyor ama okullara gelince masraf yapmaktan kaçınıyor. Camilerde kullanılan elektriğin, suyun, doğalgazın parasını sizden almayan, almak istemeyen devlet çocuklarınızdan bunların parasını istiyor, vermeyenleri cezalandırıyor, aşağılıyor. Çocuklarınızın haklarını aramadığınız için onlar soğuk ve her türlü hastalığın kol gezdiği sınıflarda ders yaparlarken, sizler sıcacık ve tertemiz camilerde ibadet yapıyorsunuz; bundan utanmalısınız. Eminim ki, onların da oyları olsaydı, eğitime katkı payı verdikleri halde sağlıksız oyalama kamplarında değil, para vermeden pırıl pırıl, sımsıcak daha çağdaş, daha donanımlı okullarda gerçek anlamda eğitim görürlerdi.

Ayrıca sınıf geçme konusunda hiç kimsenin korkusu olmadığından tek derdi sınıf geçmek olanlar da ders çalışmıyor, öğretmenlerini dinlemiyorlar. Yasa ve yönetmelik gereği kimseye disiplin cezası da verilemeyince okullar, dolayısıyla sınıflar tamamen laçkalaştı.

Döner merdiven sistemiyle sınıf geçiliyor, merdivene binen yukarıda iner. Sistem inmeyenin kıçına bir tekme vurup bir yana atar. Bu sistemde aşağıdan gelenlere yol açılması için kimsenin merdivende kalmaması, birikmemesi yani sınıfta kalmaması gerekiyor. Siz isteseniz de çocuğunuz sınıfta kalmaz. Buna üzüleceğinize seviniyorsunuz. Zannediyorsunuz ki, devlet çocuklarınızı kayırıyor. Hayır kesinlikle böyle değildir. Devlet sınıfların her yıl boşalmasını, aşağıdan gelenlere yer açılmasını istiyor. Sınıfta kalan her öğrenci yalnız sizin değil, devletin de başının belasıdır. Gereksiz yere masraf yapmak istemiyor. Devletin bu sistemi çok yanlıştır. Geleceğinize sahip çıkın ve çağdaş eğitime geçilmesi için mücadele edin” dedim.

Diyarbakırlı Ahmet Turgay Bey, “Hocam, politika yapıyorsun. Galiba sürülmek istiyorsun” dedi. Bunun üzerine “Sayın veliler, burası benim 100’üncü yerimdir. 101’inci yerime de seve seve giderim ama bu dile getirdiğim gerçekleri kimse değiştiremez. Çocuklarınız burada sadece oyalanıyorlar. İyilerle kötüler harmanlanıp iyilerin gelecekleri karartılıyor” dedim. Sonra beni dinledikleri için teşekkür edip o sınıftan çıkıp 8/H sınıfına gittim.

8/H sınıfında da:  “Bu sınıfın öğrencileri bilinçli olarak terbiyesizlik ve saygısızlık yapıyorlar. Burada yapılanları sınıfta değil de dışarda yapmış olsalar, emin olun ki cinayet işlenir.  Bazı veliler çocuklarını Kur’an kurslarına gönderemedikleri için belki de bilinçli olarak 8 yıllık eğitimi protesto edip çocuklarını disiplinsizliğe teşvik ediyorlar. Rezillik çıkararak seslerini duyurmak isteyenler varsa, muhatapları biz değil, Milli Eğitim Bakanlığıdır. Her ne yaparlarsa yapsınlar, durumu biz değiştiremeyiz. Bizimle boşuna uğraşmasınlar” dedim.

Bayan bir veli “Bu terbiyesizlere karşı ne yapabiliriz, Hocam?” dedi.

Ben de “Kendi aranızda örgütlenin, duruma el koyun. Aksi halde tek tek hiçbir şey yapamazsınız. Milli Eğitim Bakanlığı bilinçli olarak taşları bağlayıp köpekleri salıverdi. Eğitimi baltalamak isteyenler; terbiyesizlere, saygısızlara dokunulmasın diye disiplin kurullarını ve cezaları kaldırarak onlara her türlü fırsatı verip adeta dokunulmazlık tanıdılar. Öğretmenlerin, idarenin elini kolunu bağladılar. Kimseye ‘Gözünün üstünde kaşın var’ diyemiyoruz; dediğimiz zaman suçlu biz oluyoruz. Disiplin kurullarını ve cezalarını kaldırıp, yerine onur kurulları kurdurdu. Onlar da öğrencilere ödül veriyorlar. Disiplinin olmadığı bir yerde karmaşa olur, herkes zarar görür. Bu kadar lüks olmaz. Bu, eğitime yapılacak en büyük kötülüktür, ihanettir!..” dedim.

Velilerin bir kısmı saygıyla ve hayranlıkla beni dinlerken, bir kısmı da “Bu da kim yahu? Ağzından çıkanı kulağı duymuyor” der gibi ters ters bakıyorlardı. Aldırış etmedim. Söyleyeceklerimi söyleyip, soru sormalarına fırsat vermeden içimi dökmüş olarak beni dinledikleri için teşekkür edip ayrıldım.

_______________________________________________-

NOT: 1- Yukarıdaki yazı 23.12.2001 günlü günlüğümden alındı. Bu konuşma Tuzla Yunus Emre İ.Ö.O.’nda öğrenci velileriyle yapılan toplantıda tarafımdan yapıldı.

2- Bu yazıdan sonra aradan 13 yıl geçti. Ben emekli olup eğitimden uzaklaşalı 9 yıl geçti. Şimdi 4+4+4 ile okullar ne durumdadır. Yürekli bir eğitimci çıkar da bugünkü durumu özetleyip kamuoyuyla paylaşırsa emekli bir eğitimci olarak mutlu olurum.

10.06.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RAMAZAN BAYRAMI MI, ŞEKER BAYRAMI MI?

ramazanbayram5Galiba 1987 yılıydı. Ben Elbistan Gazi Mustafa Kemal Ortaokulu’nda Fransızca Öğretmeni olarak görev yapıyordum. Bayram sonrası okulumuzun girişindeki sahanlıkta güneşlenen öğretmen arkadaşlara hitaben: “Arkadaşlar, geçmiş Şeker Bayramınız kutlu olsun” deyip tek tek tokalaştım.

İçlerinden Müdür Başyardımcısı Alaaddin Türk ile aramızda şu konuşma geçti:

-Turaç Bey, Allah aşkına kaç tane oruç tuttun da şimdi bayram yapıyorsun? Siz Aleviler Ramazan’da oruç tutmazsınız ama bayramını da kaçırmazsınız, bayram yapmaya ne hakkınız var? diye güldü.

-Asıl sizin ne hakkınız var bayram yapmaya, Alaaddin Bey? Siz orucunuzu tuttunuz, biz de bayramını yapıyoruz. Bu bayramı yapmak sizin değil, bizim hakkımızdır diye bu sefer de ben güldüm.

-Allah, Allah!.. Bu bayram, Ramazan Bayramı’dır. Ramazan’ın arkasından yapılır, Turaç Bey…

-Adı hariç, itiraz eden mi var? Siz “Ramazan Bayramı” olarak bayram yapıyorsunuz, biz de “Şeker Bayramı” olarak bayram yapıyoruz. Sizin “Ramazan Bayramı” olarak bayram yapmanızın bir mantığı yoktur ama bizim “Şeker Bayramı” olarak bayram yapmamızın mantığı sayılamayacak kadar çoktur.

-Peki, nasıl oluyor bu? Ramazan Orucunu tutmayanların, “Ramazan Bayramı” yapması akla mantığa aykırı değil mi?

-Asıl sizin yaptığınız akla mantığa aykırıdır. Bir öğretmen, bir aydın kişi olarak bütün peşin yargılarınızdan sıyrılıp aklın, mantığın, felsefenin ve bilimin ışığında iyi düşünerek söyleseydiniz, böyle bir yargıya varmaz ben ve benim gibileri daha iyi anlar, saygılı olurdunuz. Biz sizin gibi, siz de bizim gibi düşünmek, inanmak zorunda değiliz ama kendi düşüncelerimizin de bulunmaz Bursa kumaşı olmadığını anlama fırsatı yakalama olanağımız artardı. Sözümü kesmeden dikkatle dinlerseniz, ne kadar haklı olduğumu anlayıp beni kutlayacağınızdan da eminim.

-Peki, Turaç Bey, sizi dinliyoruz.

-Aklın, mantığın, felsefenin, bilimin süzgecinden geçirdiğimiz zaman bizim yaptığımız daha mantıklıdır, Alaaddin Bey: Dünyanın neresinde ve hangi devrinde olursa olsun, bütün kara günlerden sonra ak günlere kavuşan insanoğlu o başlangıç gününü bayram olarak kutlar; ak günlerinin bitiminde de yas tutarlar. Kurtuluş Savaşında 7 düvele karşı başaramasaydık, Osmanlının külleri üzerinde bağımsız Türkiye Cumhuriyetini kuramasaydık, ne 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramımız, ne 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramımız, ne 30 Ağustos Zafer Bayramımız, ne de 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız olurdu, değil mi Alaeddin Bey?

- Evet, bu dediklerine katılmamak mümkün değil…

-Peki, “Ramazan Bayramı” ya da “Şeker Bayramı”na gelince: “11 Ayın Sultanı” diye dört gözle gelmesini beklediğiniz Ramazan’ın arkasından, gider gitmez bayram değil, olsa olsa yas tutulur. Eğer Ramazan’ın gelişinden memnun olsaydınız başında bayram, gidişinde de yas tutardınız. Örneğin siz bir eve misafir gitseniz, sizi dört gözle bekleyenler sevinçlerinden bayram yaparlar, değil mi?

-Evet, aynen öyle olur.

-Peki, sizi dört gözle bekleyenleri canlarından bezdirecek kadar bıktırıp usandırdıktan sonra da evden ayrılıp giderken yüzünüze karşı yağ çekip üzülme numaraları yapanların, arkanızdan “Oh be!.. Gitti de kurtulduk!..” diye sevinseler ya da sevindiklerine dair törenler yapsalar. Bütün bunları duyduğunuzda bir daha o eve gider misiniz, o iki yüzlüleri dost kabul edip yüzlerine bakar mısınız?

-Gitmem, yüzlerine bile bakmam vallahi!.

-O halde tutarlı olun, “11 Ayın Sultanı”na karşı saygısızlık yapıp arkasından Ramazan Bayramı diye bayram yapmayın!.. Mutlaka bir şeyler yapacaksanız önünden bayram, arkasından da yas tutun!. Bu yaptığınız 11 Ayın Sultanın’a karşı saygısızlıktır. Bize gelince, Ramazan ayı boyunca bize çile koymayıp çektirdiniz. Niyetiniz bozulmasın diye, niye bozuluyorsa onu da hâlâ anlamış değiliz, yemedik, içmedik, aç kaldık, susuz kaldık, geceleri uykusuz kaldık. Çoğu yerde yaşamımız bile tehlikeye girdi. Hatırınız için ya da korkumuzdan sesimizi çıkaramadık. Bu sene de ölmeden kurtulduk diye sevindik. Hem kendi kurtuluşumuz, hem de sizin gibi değerli dostlarımızın da kurtulmalarını göz önüne alarak Ramazan’ın bitiminde “Şeker Bayramı” adıyla kutlamalar yapıyoruz. Şimdi anlatabildim mi Alaaddin Bey?

-Yahu bu Alevilerle başa çıkılmaz. Gerçekten de çok mantıklı sözler etti. Öleceğim aklıma gelirdi de böyle bir cevap alacağım aklıma hiç gelmezdi. Ben böyle düşünmüyordum.

-Bundan sonra umarım, böyle düşünürsün… Siz de rahat edersiniz, biz de… Siz Ramazan Bayramı yaparken, biz de Şeker Bayramı yaparız.

Gülüştük ve birbirimizin bayramını dostça kutlamaya devam ettik. Alaaddin Bey ve çoğu öğrencim olan bizi dinleyen öğretmen arkadaşlar o gün birbirimizi çok iyi anlamıştık. Umarım bundan sonra da tüm yurttaşlarım birbirlerini daha iyi anlarlar, birbirlerinin manevi değerlerine daha saygı, sevgi ve hoşgörü ile yaklaşmasını bilirler. Birbirlerine kopmaz yurttaşlık bağlarıyla bağlanırlar. Dolayısıyla herkes mutlu olur. Herkesin mutlu olduğu bir yer gerçek cennettir. Aksi de herkese cehennemdir. Ben cenneti tercih ediyorum. Ya siz?

07.06.2014

Turaç Özgür

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YEMEK, İÇMEK NE KADAR İHTİYAÇSA, TUVALET DE O KADAR İHTİYAÇTIR

150-150-KabinDün İstanbul Nişantaşı Vizyon Görüntüleme Merkezi’nde ultrason yaptırmak için öncekileri saymayacak olursak , orada 7 bardak su içtim. Ultrason çıkışı içtiğim suların bir kısmını orada attıktan sonra kapalı parka arabamıza gittik. Parkçıyla aramızda şu konuşma geçti:

-Küçük abdest için bir tuvaletiniz var mı?

-Hayır, ama ileride bir cami var.

-Beyefendi, kocaman parkın tuvaleti olmaz olur mu, ne demek ileride cami var?

Neyse, dolaşıp çevrinip Beşiktaş sahile hareket ettik. Çarşı’ya yakın bir yerde karşımıza çıkan ilk kapalı otoparka girdik. Orada da arabayı park ettikten sonra parkçıyla aramızda benzer konuşma geçti:

-Beyefendi, küçük abdest için bir tuvaletiniz var mı?

-Hayır, bizim yok da şu köşedeki pilavcıya benim gönderdiğimi ve selâmlarımı söyle, orada vardır.

30 metre kadar yürüyüp pilavcıya girdim:

-Beni şu otoparkçı gönderdi, selamı var. Küçük abdest için tuvaletiniz var mı?

-Evet, ileride, buyurun…

Plavcıdan işimi gördükten sonra teşekkür edip:

-Beyefendi, lokantalarda, kahvelerde, kapalı otoparklarda, umuma açık yerlerde tuvalet zorunluluğu var mı, yok mu?

-Evet vardır. Tuvalet bulundurmak zorunludur, aksi halde belediye ruhsat vermez. O otoparkta da vardır ama “yoktur” diye yalan söylemiştir.

-Beyefendi, bunların kendilerine saygıları yok ki, babaları yerinde bir adam geliyor, farz edin ben sizin babanızım. Aşırı derecede prostatlı da olabilirim. Kaldı ki, ultrason yaptırmak için bolca su içmek zorunda kaldım. Yeterince boşalmadan ultrason yaptırdığım yerden ayrıldım. Her nerede ve kime sorduysam çevrede umumi tuvaletin olmadığını söylediler. Çevrede bir cami de görünmüyor ki, oraya gideyim. Yahu bu insanlar böyle ne kadar saygısız, anlayışsız, duygusuz, bencildirler. Neredeyse uluslararası sorun çıkacak tuvalet yüzünden. Peki, siz de izin vermeseydiniz, ben de şu Çarşı’nın orta yerine tuvaletimi etmek zorunda kalsaydım, seyircilerin gözünde hem utanmaz arlanmaz, hem haksız, hem suçlu adam durumuna düşüp ayrıca deli damgası bile yiyecektim, değil mi? Hele bir de o pozisyonda boyalı medyanın objektiflerine yakanırsam, seyrime hiç doyum olmazdı. Yılın, belki de yüzyılın en utanmaz arlanmaz adamı seçilirdim vallahi. Bana göre öncelikle bu gibi şeyler için asıl suçlu olanlar, benim gibi yurttaşlarını göz önüne alıp önlemler almayan belediyeler, sonra da anlayışsız esnaflardır.

-Evet, haklısınız beyefendi, maalesef suçlu siz olurdunuz.

-Vallahi siz de izin vermeseydiniz, ben hem kendimi tutamayarak, hem de kızgınlıkla her şeyi göze alıp ibret olsun, cümle alem ders alsın diye Çarşı’nın orta yerine edecektim. Eğer ben bugün bu suçu, bu ayıbı işlemediysem, burada yaşayanlar öncelikle size dua etsinler. Ayrıca hem bana yardımcı olduğunuz, hem de beni dinlediğiniz için de size çok çok teşekkür ederim deyip oradan ayrıldım.

Ama o kadar su içmişim ki, depremden sonra oluşan fay kırıklarından meydana gelen artezyen gibi biraz sonra Çarşı’ya Kara Kartal heykelinin yanına gelince, yine artezyen zonklamaya, tuvalet ihtiyacı duymaya başladım. Yine kime sorduysam, bir tuvalet gösteremediler. Kocaman kocaman pasajlara girip oralarda da araştırma yaptım, her taraf kuyumcu ve pırlantacı dükkanı… tuvalete ayıracak bir metre kare yerleri yokmuş ki, tuvalet yapmamışlar. Şeytan yine beni dürttü: Ulan şu pırlantaların orta yerine et diye… Kendimi zor tuttum, klası bozulmasın diye pırlantacı yerine dışarı çıkıp gariban bir  seyyar simitçiye sordum: “Amca, ben de sıkışınca oraya gidiyorum” diye yüz metre gerideki bıraktığım pilavcıyı tarif etti. Daha fazla yüzsüzlük yapmamak için oraya gitme yerine araştırmalarıma devam ettim.

Sonunda hem daha fazla uluslararası sorun yaratmamak, hem karnımızı doyurmak, hem de tuvalet ihtiyacımızı gidermek için yolumuz düştükçe uğramayı ihmal etmediğimiz Mersin Tantuni’ye gittik. O nefis tantunileri afiyetle yedik, Susurluk ayranını gölgede bırakacak bol köpüklü ayrandan içtik. Ayrıca, aile boyu özgürce boşaldık. Tuvalete vereceğimiz parayla tantunileri ve ayranları da beleşe getirmiş olduk. O beeeee!.. Dünya varmış.

SON SÖZ: Ey belediyeler!.. Yukarıdan giren her şey aşağıdan çıkar. Bu, bir doğa kuralıdır. Vatandaşlar kendini sıka sıka böbreklerinden olacak. Böbreklerini kaybetmenin bedeli hem böbreğini kaybeden yurttaşa, hem de devlete çok daha pahalıya mal oluyor. Dolayısıyla hastalıklı, uyuz bir ulus haline geldik. Lütfen caddelerin, parkların, alanların uygun yerlerine bol bol yer altı tuvaletleri yapın, herkesin göreceği yerlere de oklarla “TUVALETE GİDER” ya da cafcaflı olsun diye “WC’YE GİDER”  yazısı yazın. Gerekirse, bu hizmetleri halka beleş sunun. Aksi halde benim gibi sıkışıp da vicdanlı bir pilavcı bulamayanlar ya da ceplerinde parası olmayanlar çarşılarınızın, o pırıltılı pırlanta dükkanlarınızın orta yerine ederler.Demedi demeyin, benden söylemesi. Bu hizmeti adam gibi sunamayan belediyeler görevlerini yapmıyorlar demektir. Sakın bunu unutmayın!..

06.06.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HIRSIZLAR İTİBARLI OLUNCA ÇABALAR BOŞA GİDER

forumdashrszresmler7Aynı sınıfı paylaşan sabahçı 6/İ’liler ile öğlenci 6/K’liler arasında kitaplık ve kitap savaşı sürüyor. Sabah devresinde 6/İ sınıfı, 6/K sınıfının kitaplığını açıp onların kitaplarını kendi kitaplıklarına koyuyorlar. Öğleden sonra da bunun tamamen tersi oluyor. Her sınıf kendilerinin haklı olduğunu ileri sürerek bu savaşı en az bir buçuk aydır devam ettiriyor…

Sınıf öğretmenleri olduğum 6/İ’nin 5’inci saat Türkçe derslerinde kompozisyon ödevi verip, 6/K’liler tarafından kırılan kitaplığın kilidini tamir ettim.

Saat 13.00’te bütün öğretmenlerin Öğretmenler Odası’nda bulundukları bir anda 6/K’nin bayan sınıf öğretmeni ile aramızda şu diyalog oldu:

-Hocam, şu kitaplık ve kitaplar meselesini halledelim.

-Ben de bu konuyu sizinle halletmeyi düşünüyordum. Peki, Hoca Hanım, aynı sınıfı paylaşan öğrenciler arasında bir meydan savaşına fırsat vermeden bu işi halledelim.

-Bize ait olan kitapları sizin öğrencileriniz alıp onları sahipleniyorlar.

-Peki, Hoca Hanım, bize önceki yıldan hediye edilen kitaplar nerede?

-Onları mevzuat gereği Kütüphane’ye verdim. Kitaplıktaki kitaplar üzerinde de mülkiyet hakkı bize aittir.

-Mülkiyet haklarına her zaman saygım vardır; ancak, bize hediye edilen kitapların üzerinde de bizim mülkiyet haklarımızın olduğunu unutma.

-Hocam, mevzuat “Eski kitaplar Kütüphane’ye verilir” diyor. Ben de oraya verdim.

-Hoca Hanım, iyi güzel de, kendi mülkünüze sahip çıkarken, bizim mülkümüz üzerinde de siz karar veriyorsunuz. İşte bu, olmaz. Eğer kütüphaneye ya da başka bir yere verilmesi gerekiyorsa bizim vermemiz gerekirdi. Her neyse, bize danışmadan vermeniz uygun olmamıştır ama bir kere olan olmuş, dönüşü de yok. Sizden bir zarar ve ziyan da talep etmiyoruz. Sizi daha fazla üzmemek ve hatırınız için bu savaşa bir son verelim. Bugünden itibaren kitaplarınıza sahip çıkın ama bizim dolabı da bir daha lütfen açmayın.

-Kitaplığın rafı da bize aittir. Asıl siz rafımıza el koymayın, bundan sonra dolabımızı da açmayın. Ayrıca, kitaplarımızı sizin öğrencileriniz evlerine götürmüşler.

Bunun üzerine bütün öğretmenlere hitaben: “Arkadaşlar, ben üniversitede okurken memlekete her gittiğimde birinde kirli çamaşırların, diğerinde de birileri okusun da cahillikten kurtulsunlar diye harçlığımla aldığım kitapların bulunduğu iki bavulla giderdim. Yalnızca kendim için değil, başkaları da okusunlar, bilinçli yurttaş olsunlar diye kitap alırdım. Okusunlar diye verdiğim kitaplar ne kadar el değiştirirse, ben de o derece mutlu olurdum. Bir kere elden çıkan kitap bir daha kolay kolay gelmezdi. Eğer o kitapları depo etseydim, normal bir kırtasiyeci dükkânı açabilirdim. Ayrıca öğretmenlik yapmama bile gerek kalmazdı vallahi.

Şu anda bizim deprem vurgunu harabe evimizde de depo edilmiş vaziyette en az 20 milyar TL’lik kitaplarım, ansiklopedilerim var. Onlara harcadığım parayla güzel bir apartman dairesi alabilirdim. Şu anda elin evinde kiracı olarak kalmaktayım. Umarım birileri onları okumak amacıyla çalıp götürür, okurlar, adam olurlar diye dualar ediyorum vallahi. Ama nerde o şans!..

O kitaplardan edindiğim bilgiler dürtüyor, beni tahrik ediyorlar. Onların tahrikleri sonucu sayın büyüklerimin ayağına basıyorum. Her yıl birkaç okula sürgün ediliyordum. Görev yaptığım okullara, özellikle buraya gelmezden önce sürgün olarak Körfez’in karşı tarafındaki Yalova Çiftlikköy Sultaniye İlköğretim Okulu’na her gün koli koli kitap taşır, fakir fukara çocukları okusun da adam olsunlar diye hediye eder, bundan da büyük zevk alırdım. Bir gün okulun kütüphanesini ziyaret ettiğimde yerinde yeller estiğini görüp çok üzülmüştüm.

Bizim hanım: ‘Kitaba verdiğin paralarla zengin olurdun. Artık kitap okuyacak enayi mi kaldı? Sen durmadan okudun da ne oldu?’ diyor. Bazen düşünüyorum da haksız da sayılmaz. Kitaplar hem en büyük dostlarımdır, hem de en büyük düşmanlarımdır. Ne öğrendimse onlardan öğrendim. Onların sayesinde bilgim, birikimim arttı, ufkum genişledi, kafam aydınlandı. Onların yüzünden de düşmanlarım arttı. Benden yararlanması gerekenler bana düşman oldular, beni harcamaya çalıştılar, huzurum bozuldu. Keçi cinsinden olan amirlerim yumuşak yataklarında çakıl taşları gibi, katırtırnağı gibi oralarına buralarına battığım için beni sürüm sürüm süründürdüler. Olsun, beni doğru bildiğim yoldan yine de döndüremediler. Elbette bir gün çabalarımın sonucu ektiğimi biçen birileri olacaktır. Bu da beni mutlu edecektir. Yeter ki, yaptıklarım boşa gitmemiş olsun.

Kitaplar depo etmek için değil, okumak içindir. Ben okuyup adam olamadıysam, daha doğrusu adam yerine konulmadıysam, az ya da bilinçsizce okumuş, hak etmedikleri halde makam işgal etmişlerin yüzündendir. Herkes yeteri derecede gerekli şeyleri okusalar, hadlerini bilselerdi, ben de hak ettiğim yere varırdım. Hoca Hanım, Allah aşkına bırak da bizim çocuklar o depo edilmiş kitapları okusunlar, adam olsunlar. Bu çocuklar da, bu ülke de bizimdir.

Yaşamımda seve seve bağışlayacağım tek hırsız, kitap hırsızıdır. Keşke benim kitaplarımı da depoda yatacaklarına okumak aşkıyla hırsızlasalar…” dedim.

Arkadaşlar gülerek, “Evinin adresini ver de biz gidip hırsızlayalım” dediler.

Ben de “Olmaz, siz kitap yerine başka şeyler hırsızlarsınız” dedim.

Sonunda bizim Hoca Hanımın sesi de kesildi, savaşımız da barışla noktalandı.

Tesadüf bu ya.. Öğretmenler Odası’nda kitap pazarlayan iki cici hanım kızdan benim sınıfımın kitaplığına hediye etmek için 15 tane kitabı 40 milyon TL’ye alıp 15 Ocak’ta vermek üzere borçlandım. Kitapları da götürüp sınıfımın kitaplığına koydum.

Bazen “Acaba bu çocuklara iyilik yapayım derken, kötülük mü ediyorum. Ya bu çocuklar da benim gibi çekerlerse, onlara o acıları çektirmeye hakkım var mı?” diye kara kara düşünüyorum.

NOT: 13.12.2001 Perşembe günkü günlüğümden alınmıştır.

———————————————————————

02.06.2014

Turaç Özgür

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SESİNİ DUYURMAK İSTEYENLERİ BOĞMAYA ÇALIŞMAK AĞIR RUH HASTALIĞIDIR

Sebebi her ne olursa olsun, kendisine işkence etmekten veya edilmesinden zevk alan kişiye MAZOHİST, birine işkence etmekten zevk alan kişiye de “SADİST” dendiğini biraz psikoloji okumuş her insan bilir.

MAZOHİZM de, SADİZM de çok ağır ve derhal tedavi edilmesi gereken ruh hastalıklarıdır.

Çağdaş demokratik hukuk devletlerinde kör ve sağır iktidarlara sesini duyurmak isteyen kitleler hiç kimseden ve hiçbir kurumdan izin almaksızın sesini en iyi biçimde duyurabileceği ortak mülkiyeti olan sokaklara ve meydanlara çıkar, miting yapar, basın açıklaması yapar, narasını atar. Çağdaş demokratik hukuk devletlerinde yönetimler hem sokaklara dökülenlerin çevreye verebilecekleri, hem de çevredekilerden sokaklara dökülenlere karşı gelebilecek can ve mal güvenliklerini sağlamak için gerekli önlemleri alır. Bunun dışında başka bir şey yapması asla ne kabul edilir, ne de affedilir.

Karakollar polislik mesleğinde en sakin yerler sayılmasına karşın ünlü ruh hekimi rahmetli Mazhar Osman “Bana karakollarda 5 yıl görev yapmış bir polis getirin, ona hemen ‘deli raporu’ vereyim” dermiş.

Günümüzde de asıl sorun şimdi “Çevik Kuvvetler” adı verilen toplumsal olaylarda görev yapılan yerlerdedir. Demokrasiden, insan haklarından, hukuktan nasibini almamış insanları, öyle olmayanların arasına katarsanız, “vur” deyince öldürürler.

Polislik mesleği kimsenin sadistlik duygularını yerine getirmek için seçilmesine göz yumulan bir yer olmamalıdır. Ne yazık ki, elde ettiği becerilerle sivil yaşamda bir baltaya sahip olması, iş bulması, para kazanması olanaksız, kabadayı, efe, psikopat ruhlu bazıları da bu mesleğe kapağı atmanın yollarını buluyor. Hem sivil yaşamda asla elde edemeyecekleri tatmini elde ediyorlar, hem de can ve mal güvenliğimizi emanet ettiğimiz kurumu kirletiyorlar. Görevlerini hukuk, vicdan ve yasalar çerçevesinde yapan polisleri toplumun gözünden düşürmeye, toplumu polislere düşman etmeye çalışıyorlar.

Hiçbir meslek;  psikolojisi bozuk, kabadayı, efe ruhlu insanlarla saygınlık kazanmaz. Böylelerinden yararlanmak ve onları kötü emellerine alet etmek isteyenler de asla devlet adamı olamazlar.

Psikolojisi bozuk insanların polislik mesleğinden uzak tutulmaları gerekirken, tam tersi yapılmaya çalışılıyor ve toplumsal olaylarda bunlar bazı sadist kişilerin keyiflerini yerine getirmek için kullanılıyor. Zamanı gelince bunlar elbette hem en ağır biçimde cezalandırılacaklar, hem de o saygı duyulması gereken kurumları sadist duygularına alet ettikleri için uzaklaştırılıp akıl ve ruh hastanelerine tedavi için gönderileceklerdir.

Ben henüz psikolojisi bozulmamış olan polis kardeşlerimize üzülüyorum. Örneğini televizyon haberlerinde İstanbul Taksim’de gördük. Birileri birisine en ağır şekilde saldırıp linç etmeye çalışırlarken, birisi de onlara engel olmak için elinden geleni yapıyordu. Emir her kimden gelirse gelsin, yasa dışı emirleri yerine getiren polislerin de suçlu olduklarını bilmeleri gerekir.

Geçmişte 1970 ve 1980’li yıllarda Pol-Der’li polislerden çok duymuşumdur: “Biz solculardan korkmuyoruz. Bizim asıl korkumuz, solcuları bahane edip bizi arkadan vurmak isteyen karşıt görüşlü kendi meslektaşlarımızdır. Arkadan vurulanlarımızın çoğu onlar tarafından vurulup solcuların üzerine atıldı, onların cezalarını solcular çektiler.” Toplumsal olayların tarihini yazanlar bunları çok iyi biliyorlardır.

Özellikle sivil giyimli ve maskeli polislere dikkat etmek gerekir. Bu maskeli görevliler dün olduğu gibi bugün de kullanılıyor. Geçmişte sabahleyin sağcıların vurulduğu silahlarla, öğleden sonraları da solcuların vurulduğunun belgeleri arşivlerdedir. Biz bu tür filmleri çooook çoook izledik. Artık bu senaryolar sırıtıyor, gizlenemiyor.

Ayrıca, toplumsal olaylar böyle bastırılmaz. Tam tersine basınca dayanamayan kazan patlarsa, bu tezgâhları kuranlar, bu senaryoları yazıp sahneleyenler kurtulacaklarını zannediyorlarsa en kısa zamanda aldandıklarını göreceklerdir. Sesini duyurmak isteyen yurttaşlar sindirilerek, ezilerek, korkutularak, imha edilerek devlet yönetilmez. Yönettiklerini sananların akıbetleri Hitler’in, Musolin’in, Salazar’ın, Pinoche’nin, Çavuşesku’nun, Saddam’ınkine döner. Bundan eminim.

Çağdaş demokratik hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yolda gezerken bulmadık. Kendini bu ülkenin tek sahibi zannedenlerin himmetleriyle yaşamaya, sığıntı olarak başka bir ülke aramaya da hiç mi hiç niyetimiz yoktur.

Atalarımızın bedel ödeyerek elde ettikleri ülkemizde onun uğrunda gözlerimizi kırpmadan ölmesini de biliriz. Ayrıca, çocuklarımıza, torunlarımıza daha güzel bir dünya, daha huzurlu bir ülke bırakmak için de korkmaya, yılmaya, haksızlıklar karşısında susmaya hakkımızın olmadığının bilincinde, bu uğurda her an ölmeye hazır, benim gibi milyonlar vardır. Bu ülkeye pamuk ipliğiyle, hesabımıza yatırılan dolarlarla, avrolarla bağlı değil, çelik iradeli beynimizle, bütün kalbimizle bağlıyız. Kökümüzü kazıyıp Türkiye’yi kendilerine sineksiz bir yayla haline getirmeye çalışanlar bunu akıllarından asla çıkarmasınlar. Boş çırpınışlarla hem kendilerini, hem de ülkemizi dünyaya rezil etmesinler!..

01.06.2014

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KENDİME BAKIŞIM

İSTANBULHakkımda

Haksızlığa boyun eğmediğim, emeğin ve emekçilerin yanında, zalimlerin ve sömürücülerin karşısında olduğum için gerek eğitim gerekse meslek yaşamımda il il, okul okul sürüldüm. Babamdan miras yoluyla kalan maddi varlığımı ailecek yaşamımızı sürdürebilmek için kum saatinin kumları gibi akıtarak sıfırladım. Bu arada manevi dünyamı zenginleştirip canımdan çok sevdiğim ülkemin coğrafyasını ve halkını tanıma fırsatı bulduğum için yaptıklarımdan asla pişman değilim.

Dünyaya bin kere gelsem, doğru bildiklerimi ve yapmak isteyip de yapamadıklarımı gözümü kırpmadan yine yaparım. Ama eş ve çocuklarımın bu hızlı yaşamımda bana ayak uyduramamaları, dost bildiklerimin zayıflıkları ve düzene yağ çekmeleri, geride kalanların düzenden yararlanırken malımı mülkümü, hayatımı boş yere harcamış olduğumu düşünmeleri, beni enayi görüp kendilerini çok akıllı görmeleri canımı fena halde sıkıyor.

Bu bozuk düzen devam ediyorsa, rüzgar güllerinin ve hak etmedikleri yaşamı bir ev faresi gibi yaşayanların yüzündendir.

Bu ev fareleri, bütün maddi ve manevi varlıklarını ortaya koyarak bozuk düzene başkaldırıp savaşanları, düzenden kendileri gibi yararlanmak istemeyenleri beceriksizlikle suçlarlar, onlara acırlar. Gerçeğin aynasına bakıp ar edeceklerine kendilerini onlardan daha becerikli ve akıllı görürler. Bunların sayıları diğerlerinden kat be kat daha fazla olduğundan doğru yolda olduklarına hem kendileri, hem de onlara özenenler inanırlar. Böylelerinden nefret ede ede yalnızlığa mahkum oldum.

Sevdiğim Sözler

Albert Camus’nün “Bir yerde bir şeyler iyiye gidiyorsa, orada bir şeyler de kötüye gidiyordur”, Hacı Bektaş Veli’nin “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır”, Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, dalalettir, hatta hıyanettir”, Hz. Muhammed’in ” Komşusu açken, kendisi tok yatan bizden değildir”, Rusların ” Elbiseni yeni iken, onurunu gençken koru”, Turaç Özgür’ün “Bana öğüt verme, söğüt ver” sözleridir.

 

Dini İnancım: ATEİST- MÜSLÜMAN

Devlet ve millet beni Müslüman olarak görüyor, ben kendimi yokluyorum; ateist olduğumu görüyorum. Ama kara yobazların şerrinden korunmak için zaman zaman kendimle tutarsız olduğumu bile bile ne yazık ki, “Müslümanım” diyorum. Çünkü ülkemde insan haklarına dayalı çağdaş bir demokrasi yoktur

Siyasi Görüşüm: SOSYALİST

Sosyalist demek; insanlar arasında ırk, din, dil, cinsiyet ayrımı yapmayan, insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü savunan, ezenin karşısında, ezilenin de yanında yer alan, toplumun çıkarlarını kendi çıkarlarından üstün tutan, üretimde ve paylaşımda eşit ve adil olmayı savunan ve bunu yaşam felsefesi haline getiren, kendini Kafdağı’nda, başkalarını da çukurda görmeyen insan demektir. Ben de yaşamım boyunca bunu yapmaya çalıştım. Eeee… Bu duruma göre kendimi sosyalist olarak tanımlama hakkım yok mu?

31.05.2014

HAKKIMDA, Özsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALEVİLİĞİ TANIMAYAN DENSİZE TEPKİM

Densizin biri “Alevi diye bir mezhep yoktur. Müslümanın ibadet yeri camiler ve mescitlerdir. Cemevlerini ibadet yeri olarak tanımıyoruz” demiş.

İşte böyle densizler beni dinden imandan çıkarttılar; “Ali’siz Alevi” oldum.

Ben de ona diyorum ki: “Sen ve senin gibiler adam olsalar, Alevilerin de vermiş oldukları vergilerde maaşlarınızı alıp, zıkkımın dibini yer gibi yediğiniz yetmiyormuş gibi hem kul hakkından söz etmezsiniz, hem de Alevileri aşağılama onursuzluğu göstermezsiniz!..”

Yahu Allah’tan ki, “Ali’siz Alevi”yim. Bir de “Ali’li Alevi” olsaydım ben sana gösterirdim.

29.05.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

UYUMA EY HALKIM!..

Ülkeyi yönetenler yaptıkları yanlışlıkları itiraf edip mağdur ettikleri insanlardan özür dileyeceklerine, kusurlarını gizlemek için halkına zulmediyorlarsa;

Ulusal geliri halkının mutluluğu için adalet ve eşitlik ilkelerine göre halkıyla paylaşmak yerine zimmetlerine geçirmeye, geri kalanını da ülkenin tamamını ya da bir kısmını açık hapishaneye çevirmek için biber gazına, TOMA’ya, panzere, silaha harcayıp işkencelerin en ağırını, en ilkelini yapmaktan kaçınmıyor,

Hatta yargısız infazlarla demokratik yollardan seslerini duyurmak isteyen yurttaşlarını meydanlarda sakat bırakıyor, ya da öldürüyorsa;

İktidarlarını devam ettirebilmek uğruna hukuku, Anayasayı, yasaları ayaklarının altına alıp tüm gayrimeşru yollara sapmaktan kaçınmıyorsa;

Hele de ülkenin bölünüp parçalanacağını bile bile ulusun bir kısmını diğerine karşı kışkırtıp inanç sömürüsü ve mezhepçilik yapıyor;

Ulusu bölüp çoğunluk oylarının üzerinde sultanlık kurmaya çalışıyorsa, düşmanı dışardan aramanın  “Hele biraz daha bekleyelim sonumuz ne olacak?” diye beklemenin anlamı yoktur!..

30.05.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

NALAN HANIM’IN ALINGANLIĞI

Sayın Nalan Hanım; çok kültürlü ve açık sözlü, saygıdeğer bir hanımefendi olduğunuz anlaşılıyor. Ben genelleme yaparak “gibi” sözcüğünü ele alıp bir yorum yaptım.

Sizin gibi bir insanı, hele de tanımadığım bir hanımefendiyi kırmam için çok kötü niyetli, uygarlıktan, insanlıktan, nezaketten nasiplenmemiş birisi olmam gerekir.

Asıl ben hayret ettim: Allah aşkına siz o sözcüğü kullandınız diye niye sizi hedefe koyup içimdekileri kusmuş olayım ki?

Ben sözcüklerin nasıl birer mermi gibi kullanıldığını, hatta bir virgülün bile yanlış kullanılmasından ne felaketlere yol açtığını bilenlerden biriyim. İnsanlar konuşurken sık sık pot kırabilirler.  Bunlar bir dereceye kadar affedilir ama yazarken düşünme payı daha fazla olduğundan “Bu ayıbı bilerek yapmıştır” diye düşünüp ona göre dikkat eden biri olarak sizi ya da suçsuz birini kırmam için hiçbir sebep yokken, neden sizi kırayım?

“Gibi” sözcüğünü sizin cümlenizden almış olmam, sizi muhatap alarak söylediğim anlamını taşımamalıdır. O sözcük beynimde yankılanan bir görüşümü çağrıştırdı sadece. Sizinle hiçbir ilgisinin olmadığını bilmenizi isterim.

Bu ve buna benzer birçok sözcüğün günümüzde çok sık kullanılmasından dolayı ben de bir felsefe yapmaya kalktım. Yapmaz olaydım. Benim birçok deneme yazılarım vardır. Bu da onun gibi bir şeydir.

Reynur Hanım, 45 yıldır yüzünü bile göremememe karşın insani özelliklerini unutamadığım çok değerli bir sınıf arkadaşımdır. Onu ve onun arkadaşlarını incitmeyi aklımın ucundan bile geçirmem.

İnsanların tanıdığı bir insan hakkında birtakım yorumlar yapıp, görüşünü belirtmesi konusundaki düşüncenize katılıyorum.

Gerçekler bir yana dostlarımızın morallerini yüksek tutmaları, olumlu konularda yollarına devam etmeleri için olsa bile güzel sözleri onlardan esirgememeliyiz.  Bu konuda ne söyleseniz haklısınız ama o sözcüğün çağrıştırdığı genel görüşümü lütfen üzerinize almayınız.

Özür dilenmesi gerektiğinde özür dilemekten kaçınan hem insan değildir, hem de affedilmeyi asla hak etmez. Birini hak etmediği halde üzdüğüm ve kırdığım zaman hiç tereddüt etmeden ondan af dilerim. Böyle bir durum da olmadığına göre, “Özür dilerim” demek, suçlu olduğunu kabul etmektir. Böyle bir durum olmadığına göre özür dilemeyi gereksiz görüyorum.

Saygılarımla…

29.05.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DOĞAL AFETLERİN, FELAKETLERİN ANIMSATTIKLARI

05.05.1969Bir buçuk aydır arkası bir türlü kesilmeyen sağanak yağmurlar 1968’in 27-28 Aralık günleri Mersin’i denize çevirmişti. Caddelerde göbeğimize kadar suya gömülüyorduk. Mersin Tevfik Sırrı Gür Stadı’na gidip gelirken her gün üzerinden geçmek zorunda olduğumuz Müftü Deresi’nin üzerindeki betonarme köprü sele gitmiş, dere yatağı daha da genişlemiş, kıyısındaki bazı binalar yıkılmış, stadyum sürüklenen çalı çırpıyla, molozlarla, mille dolduğu için kullanılmaz olmuş, Silifke’den Tarsus’a kadar birçok dağ ve ova köyleri, tarla ve bahçeler hasar görmüş, bir kaç kişi ölmüş, çevre ile merkezin irtibatı kopmuştu.

10’u yatılı 90 civarındaki biz Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi Pansiyonunda kalan öğrenciler açlığa ve kendi kaderimize terk edilmiştik. Saatlerce aç kaldığımız ve açlığımızı bastırmak için güçlükle gelen yöneticiler, arasına margarin yağı sürülmüş çeyrek ekmek dağıttılar. “Çocuklar, sizleri aç koymamak için bunları getirebildik. Bunlar bile helikopterle Adana’dan geldi. Mersin’in dünya ile karadan irtibatı tamamen kesildi. Şimdiye kadar böyle bir felaket görülmedi. Yine en iyisi sizsiniz, sabırlı olun ve dışarı çıkmayın. Hepimize geçmiş olsun. Suların çekilmesini ve gelecek yardımı beklemekten başka çaremiz yoktur…” tarzında konuşmalar yaparak bizi teselli etmeye çalıştılar ama bizim kıstırıldığımız yerde böyle aç sefil beklemeye hiç niyetimiz yoktu.

Açlıktan fenalıklar geçirmeye başlayıp kıvranıyor, her geçen saat sabrımız daha da taşıyor, yöneticileri duyarsızlıkla suçluyorduk. Sinirlendim: “Siz bizimle alay mı ediyorsunuz, kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz?” diye bağırdım, sonra elime tutuşturulan o ekmek parçasını bir lokmada ağzıma tepip yuttum. Arkasından da “İşte verdiğiniz ekmek, biz burada tutsak mıyız? Siz bizimle dalga mı geçiyorsunuz? Buraya en kısa zamanda yiyecek, içecek getirmezseniz, burayı yıkarım, yakarım!” diye pansiyonun seçilmiş öğrenci başkanı olarak tehditler savurdum. Ama hepsi boşuna; gerçekten de bir felaket yaşıyorduk.

Onlar gittikten sonra birkaç arkadaşla aşağı indik. Zemin katta bulunan mutfak, depo, kiler herle gibi sel sularına gömülmüş, kocaman buzdolabı görünmüyor, depo tam bir felaketti. Suların içinde yiyebileceğimiz bir şeyler aradık, bulamayınca göbeğimize kadar suyun içinde cadde cadde, sokak sokak selin basmadığı açık dükkan aradık. Her nereye gittiysek felaketle karşılaştık. Bisküvi ve leblebiye bile razıydık, pansiyona ellerimiz boş, pisliğe, koltuk altlarımıza dek çamura bulanmış olarak dönmüştük.

Açlığa dayanamaz olunca ikinci bir sefer mutfağa inip araştırma yaptım. Mırık içinde kaybolmuş buzdolabında birkaç paket Sana yağının ve yüzen soğanların dışında başka bir şey bulamadım. Bulduğum Sana yağlarını bazı arkadaşlarla yemek zorunda kaldık. Aradan biraz daha zaman geçince tekrar araştırmaya başladım. Hiçbir şey bulamayınca acı soğanlarla karnımı doyurmaya çalıştım. Bu sefer de soğanın acısından midem yanmaya başladı.

Günler sonra sular çekilmeye, insanlar dışarı çıkmaya, çamur kaplı cadde ve sokaklar temizlenmeye başlandıktan sonra normal yaşama geçebildik. Okulumuzun bahçesi mahvolmuştu ama yine de stada göre kullanılır durumdaydı.

Ben okulumuzun atletizm takımında ciritçi ve diskçi olarak çalışıyordum. Genellikle pansiyonda kalan biz atlet öğrenciler spor çantalarımızı alır, her gün stadyuma gidip 4–5 saat koşar, kültürfizik hareketleri yapar, branşlarımızla ilgili Türkiye Okullar Arası Atletizm Yarışmaları’na hazırlıklarımızı yapar, 7’nci yıl da Türkiye Şampiyonluğunu elde edebilmek için adeta savaş verir, her gün 85 kg ile başlar, 80 kg’a düşerdim. Günlük çalışmalarımda 5 kg ter atmamışsam, o gün görevimi yapmamış sayardım kendimi. Pansiyona geldiğimizde yemeğimizi yer yemez mütalaa salonunda yarınki derslerimize hazırlanırken çoğu zaman yorgunluktan uyurduk.

***

Yakamızı kaptırdığımız Atletizmden Sorumlu Beden Eğitimi Öğretmenimiz Hasan Bey’in bize verdiği gazlar ve beyin yıkamalarıyla geleceğimizle oynadığını düşünür arkasından “Kasap Hasan” diye atar tutardık.  6 yıldır şampiyon olmanın omuzlarımıza yüklediği sorumluluğun altında ezilmemek ve Mersin’i Türkiye’ye rezil etmemek uğruna geleceğimizi düşünemez, derslerimizi ihmal eder, çoğumuz yorgunluktan sınıfta uyuklardık. Bundan dolayı sporda başarı göstermiş öğrenciler derslerinde ağızlarıyla kuş kapsalar çift dikiş yaptırmadan bir üst sınıfa geçirilmezler, bir punduna getirilip sınıfta bırakırlardı.

Türkiye Çekiç rekortmeni rahmetli ağabeyim Nurullah İvak’ın “Oğlum, bu Kasap Hasan’a yakasını kaptıran bir öğrenci kolay kolay iflah olmaz. Ben her sınıfı çifte dikişle ancak geçebildim. Şimdi bedenim çalışıyor ama kafamın içi boştur. Herkes beni iyi çekiç attığım için tanıyor ve değer veriyor. Benim ve benim gibi arkadaşlarımın elinden Seyfi Abi tuttu. bizi o büyüttü, serseri olmaktan onun sayesinde kurtulduk. Onun fırınında yattık, kalktık, onun un çuvallarını omuzlayarak gücümü kazandım. Kursağımda onun ekmeği var, her şeyimi ona borçluyum. Onun hatırı için yapamayacağım şey yoktur.

Senin kime borcun var, sen mecbur musun, sen nereden düştün bu adamın eline? Bundan kaçarsan, ancak kurtulursun. Bu sene iyi bir yer kazanmak için daha fazla çalışman gerekiyor. Sporda başarılı olmak için günde 30 km koşman, 4–5 saat antrenman yapman gerekiyor. Bunları yaptığın zaman sınavlarda nasıl başaracaksın, üniversiteyi nasıl kazanacaksın?” der, halime üzülürdü. Ben de “Yav Nurullah Abi, bazen gitmiyorum Seyfi Abi’yi (Seyfi Alanyalı, Bölge Atletizm Ajanı) peşime takıyor, o gelip beni arabasıyla stada götürüyor. Onu kıramıyorum” derdim.

***

Stadyum elden çıkınca bizim okulun bahçesinde idare etmek zorunda kaldık. Bizim için zor olsa da o kadar da kötü değildi. Okulun bahçesinde çalışmalarımızı yapıyor, pansiyonun banyolarında duşlarımızı alıyorduk.

Derken 1. Ligde oynayan Mersin İdman Yurdu da okulumuzun bahçesindeki 45–90 metre ölçülerindeki futbol sahasında idmanlarını yapmaya başladılar.

Mersin İdman Yurdu’nun Teknik Direktörü; Galasaray’ın efsane kalecisi, Berlin Panteri Turgay Şeren’di. Hemen hemen Mersin’de bulundukları her gün stadyumda karşılaşmamıza ve çok alçakgönüllü olmasına karşın Turgay Ağabey’e yaklaşmak, onun iltifatlarına ve dostluğuna sahip olmak bizim için olanaksız gibiydi.

Pansiyonun Öğrenci Başkanı olduğum için pansiyonda istediğimi yapabiliyordum. Mersin İdman Yurdu’nun futbol takımı okulun sahasında idmanlarını yaparlarken, sonuna doğru duşları yaktırır, çayları hazırlatır, bizim yatakhaneyi de istirahat etmeleri için açtırırdım.

Duşlar yapılır, yatakhanede çaylar içilirken aralarında takımın kol kıralı Osman Arpacıoğlu, sonradan Mersin İdman Yurdu’nun çalıştırıcısı olan Kadri Aytaç (Kadri Baba) gibi ünlü futbolcularla, özellikle hayran olduğumuz Turgay Ağabeyle sohbet etme şakalaşma olanağını da bol bol bulurduk.

Bütün hoşgörüsüne ve alçakgönüllülüğüne karşın stadyumda mesafeli yaklaştığım Turgay Ağabeyimizin gözüne ve ilgi alanına girmeye başladım. Bana “Turaç, boş ver atletizmi, seni Türkiye’nin en ünlü kalecisi yetiştireyim” dedi. Ben de “Turgay Abi, ben kalecilikten ne anlarım. Soyadımın ‘Kale’ olduğuna bakıp da beni kaleci yetiştireceğini sanma. Bu yaşıma kadar ayağıma bir top bile değmedi” dedim. Arkadaşlar ve futbolcular güldüler. Turgay Abi, gayet sakin ve ciddi olarak “Benim için daha iyi ya… Hiç olmazsa, yanlış şartlanmışlıkların olmadığı için ben de fazla yorulmam” dedi.

Benimle her ne zaman karşılaştıysa, beni ikna etmeye çalışırdı. Ben de hep benzeri şeyleri söylerdim. Bu ilgisi stadyum temizlenip açıldıktan sonra da Mersin İdman Yurdu’ndan istifa edip gidinceye dek devam etti. Ben ise, bana uzatılan eli bilinçsizce hep teptim.  Turgay Abi, beni çok sevdiği için elimden tutmak, bana bir iyilik yapmak istiyordu. O zamanlar dünyaya tozpembe gözlüğün arkasından baktığım ve Kafdağı’nda gezindiğim için bana sunulan büyük bir fırsatı elimin tersiyle nasıl ittiğimi sonradan anladım.

Şimdi çocuğunda birazcık yetenek görenler Turgay Abi gibi birilerinin elinden tutmasını istiyor ama ne yazık ki, o sektör de artık tamamen ayrıcalıklıların eline geçti. Halk çocukları ağızlarıyla kuş kapsalar onları görecek Turgay Abi’ler artık tedavülden kalktı.

O zamanlar Stadyum komşumuz, Mersin İdman Yurdu’nun Başkanı, ünlü işadamı Mehmet Emin Karamehmet’in babası rahmetli Mehmet Amcamız (Mehmet Karamehmet) da hemen hemen her gün stadyuma gelir “Hadi aslanlarım, sizi göreyim” diye çalışmalarımızı seyreder, sırtımızı sıvazlardı. Mehmet Amcamızın sırtımızı sıvazlaması bizim için büyük bir gururdu. Akıl ya da tenezzül edip “Mehmet Amca, bu sene de Tevfik Sırrı Gür Lisesi’ni şampiyon eder, Mersin’in bayrağını yedinci sene de Türkiye’de dalgalandırırsak, bize birer ev yeri verir misin?” demedik. Mehmet Amca arkadaşımızdı, Çukurova Holding’in patronu, oğlu Mehmet Emin Karamehmet bizi görse, bilmem ki, babasının hayrına bir “merhaba” der mi?

1969’da Türkiye Lise ve Dengi Okullar Atletizm Yarışması Dolma Bahçe Stadı’nda yapıldı: Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi 7’nci sene de şampiyon olurken bizi silmeye ahdetmiş olan Ankara Kurtuluş Lisesi 2’nci, İstanbul Kabataş Lisesi de 3’üncülüğü elde etmelerine rağmen bizim şampiyon olmamıza engel olamadıkları için stadı ağlayarak terk ettiler.

Şampiyonluğumuzun akşamı Mersin’e dönerken bazı arkadaşlarımız şampiyonluğun da vermiş olduğu sarhoşlukla arabalı vapur beklerken otobüsün içinde kavgaya başladılar. Birçok ağız ve burun kırıldı ve ondan sonra da o ekip dağıldı. Sonraki yıllarda da Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi şampiyonluktan silindi. Rakiplerimizin yapamadığını, bizi yönetemeyen yöneticilerin yüzünden kendimizi nakavt ettik.

Mersin Liman Restoran’da bizi onurlandırmak için Mersin’in ileri gelenleri bir gece düzenledi. O gece ünlülerle yedik, içtik, danslar ettik, pohpohlandık ve 7 yıllık başarımızı da noktaladık.

Yıl sonu sınavlarında 4 dersten ikmale kaldım. Bunun üzerine verilen sözleri tutmayıp beni 4 dersten ikmale koydukları için Sofya’da yapılacak yarışmalarda kendi branşlarımda Türkiye’yi temsil etmek için verilen milli formayı reddettim.

Birkaç yıl önceki bilgilerimle sınavlara girdim. Fen Bölümü mezunu olmama rağmen o branşta yeteri derecede puanım olmadığından, sosyal ve toplam puanlarda Ankara ve İstanbul hukuk ve iktisat fakülteleri dâhil çok iyi yerler kazanmama rağmen atletizmin uyuşukluğu ile Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı’nda demir attım. Atmaz olaydım.

Bütünleme sınavlarında da bir hışıma uğramamak için Elbistan Mükrimin Halil Lisesi’ne sınav nakli yaptırdım. 45 günlük bir programımda her gün bir tükenmez kalem bitirerek Fizik, Matematik (Cebir, Analitik, Sentetik, Trigonometri), Kompozisyon ve Sanat Tarihi derslerini büyük bir başarı ile verip Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi’nden diplomamı aldım.

Üniversite sınavlarında asıl yetenekli olduğum fen bölümlerinden başarısız olunca, hiç olmazsa son bir hamle ile “Yüksek Denizcilik Okulu’nun sınavına gireyim de bu memleket bir kaptanıderya görsün” diye başvurduğum okulun ilk günkü sınavında aksi gibi durmadan burnum kanadı, tıkaç ve mendil dayandıramaz oldum. Sol elimle burnumu tutuyor, sağ elimle klasik sınav sorularını yanıtlıyordum. Başıma dikilen bir hocanın ilgisi yanıtlarıma yoğunlaştı, gelip gidip yanıtlarımı okuyordu.

Başkalarının duyamayacağı bir ses tonuyla aramızda şöyle bir diyalog gelişti:

-Buraya girmek için bir torpilin var mı?

-Hayır, Hocam… Olması mı lâzım? Ben ne torpile tenezzül ederim, ne de torpilcilerden hoşlanırım. Benim kendime de, bilgime de güvenim tamdır.

-Yazık, üzüldüm.

-Yazık olan, üzüldüğün şey nedir, Hocam?

-Akıttığın kana yazık. Cevaplarının tamamı hem doğru, hem de mükemmel ama torpilin yoksa, ağzınla kuş kapsan burayı kazandırmazlar. Kazanacakların listesi daha önceden yapıldı. Bu sınav bir formalitedir. Bugünün dışında daha iki gün sınav vardır. Bari boşu boşuna kanını akıtıp yorulma, ümide kapılma…

-Peki Hocam, sağ ol…

Canım fena halde sıkıldı, çekip gittim. Zamanla fenle ilgili bilgi ve birikimlerim gibi kaptanıderya hayalim de uçup gitti. Ama yeteneklerimi köreltmek için benimle uğraşanları da lise son sınıfta spor afyonuyla beni uyutan Kasap Hasan’ı da asla unutmadım.

 

25.05.2014

Turaç Özgür

 

ANILAR, Doğal afetlerle ilgili kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

LAFLA KALKINAN TÜRKİYE!..

Memleketim Elbistan’da yerel bir söz vardır: “Gözünün önündeki merteği görmüyor ama Şardağı’ndaki çöpü görüyor” diye…

Bu sözden esinlenerek gel de şöyle deme: “Başbakan yönettiğini zannettiği Türkiye’de olan katliamları, kahraman ilan ettiği polis kurşunlarıyla, biber gazıyla, TOMA’larla Gezi Olayları’nda can verenleri, kör kalanları, 14 yaşındaki Berkin Elvan’ın ekmek almaya giderken biber gazı kovanıyla başından vurulup 292 gün komada kaldıktan ve 45 kg’dan 15 kg’a düştükten sonra öldüğünü, Okmeydanı’na cenazeye giden Uğur Kurt’un Cemevi avlusunda polis kurşunuyla boynundan vurularak öldürüldüğünü, aynı gün Ayhan Yılmaz’ın sokakta kim vurduya gittiğini, daha binlerce olayda polis dayağı ve zulmüyle kötürüm kalanları görmüyor ama Suriye’de beslediği El Kaide canilerini, Mısır’da çağdışı gerici Müslüman Kardeşler’e karşı verilen savaşta kör kurşuna kurban giden Esma’yı, ülkesine ihanet ettikleri için idam kararı verilen teröristleri görüyor, arkalarından göz yaşları döküyor, fatihalar okuyor. Kendi ülkesinde TOMA’larla geçit verilmeyen, cehenneme dönen sokakları hiç aklından geçirmeden, ülkelerinde kendisini artık görmek istemediklerini söyledikleri halde kendisini eleştirmekten başka bir şey yapmayan can güvenliğini sağlayıp sesini duyurmasına fırsat verip her türlü olanağı sağlayan Almanya’yı, Batıyı yerden yere vuruyor…”

Helal olsun böyle vicdana!.. Türkiye bu anlayışla çok kısa zamanda kalkınır. Nasıl mı? Nasıl olacak canım… Elbette omuzlardaki cenaze gibi… O zaman Başbakan çok mutlu olur.

25.05.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Olaylı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ARPASINI FAZLA KAÇIRIP ALEVİLERİN ARKASINDAN SİNSİCE ANIRAN EŞŞEĞE SESLENİŞ!..

www._harikasozler.net_-_anran_eekArpasını çok kaçırmış bir eşşek oğlu eşşek, bu ülkeyi babasının malı sanmış, Alevileri de bu ülkenin kölesi ya da misafiri görmüş olmalı ki, “Ya eşşek gibi yaşarlar ya da defolup giderler.  Arpayı biraz fazla kaçırmış olmalılar. O arpayı da kimin verdiğini biliyoruz. Arpalarını almasını biliriz” demiş.

Arpa dediği hırsızlıklarla ve rüşvetlerle biriktirilen, elde edilen servetler ise, banka hesaplarına, malvarlıklarına  baksın!..

Damarlarında vampir kanı bulunanların dışında hiç kimse, hele de bir Alevi, yurttaşlarını soyup arkasından da arpa görmüş Darende eşşeği gibi arsız arsız anırmaz.

Aleviler bu ülkenin ne kölesidir, ne de misafiridir. Eşek ve katır tekmelerine bir yere kadar tahammül ederiz. Bu tür anırmalar bu ülkeyi asla bölemez. Buna başvuranların kaçıp sığınacağı yer çok yıldızlı bayrak altıdır.

Bizim bir ülkemiz vardır: Türkiye Cumhuriyeti, bir bayrağımız vardır: Ay-yıldızlı Türk Bayrağı!..

Bugün bu ülkenin dinamik güçlerini ele geçirmiş, arpanızı da fazla kaçırmış olabilirsiniz. Fazla kaçırdığınız arpa hazımsızlık yapmaya başlamıştır. Yakında işkembenizde şişer, geberirsiniz!.. Bu ülke de bağırsaklarını temizlemiş olur. Bundan eminim.

Aynaya bakıp görüntüsünü bize mal edene, etmeye çalışana denilecek bir sözüm vardır: Çüşşşşşşşşşşşşşş!!!!!!!

Sen erkek eşek bile olamazsın, çünkü  seni asıl anırtan, arkasına saklandığın din afyonuyla uyutulmuş çoğunluk ve devletin ele geçirilmiş güçleridir. Asla hak etmedikleri halde yüzyıllardır her türlü iftiralara uğrayarak aşağılanan, horlanan, hakları gasp edilen, zaman zaman çıkarılan kanlı olaylar ve kıyımlar sonucu namus ve onurlarına bile el sürülen, helal ve meşru yollardan elde ettikleri birikimlerine el konulan, uğruna canlarını verdikleri öz yurtlarından sürüm sürüm süründürülen, inançlarıyla dalga geçilip alay edilen, her türlü mağduriyete uğratılan bir halkın önünden eğilip saygı durmak yerine devletin güçlerini arkana alarak arkalarından yapmış olduğun bu sinsi anırmalar ne kadar densiz ve kancık birisi olduğunu gösteriyor.

Arkasına saklandığın o güç, gün gelir sahibini bulur. O gücün gerçek sahibi de bu kutsal toprakları kanlarıyla, canlarıyla koruyan, o topraklara göz koyanların gözünü oyan, bir karışını bile satıp servetlerine servet katmayı akıllarının ucundan bile geçirmeyen gerçek Türk Ulusudur. Arkalarından anırdığın Aleviler de bu ulusun omurgasıdır. Omurgasız herif!..

23.05.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞBOKSÖRUN SOMA ÇIKARTMASI

 Elbistan’da öğretmenlik yaptığım yıllarda kapımın önünü çöplük gibi kullanan Malatyalı bir komşumla kavga ederken yere yatırdım, pataklıyordum. Arkamdan saldıran oğlu ve eşi ellerindeki taşlarla kaburgalarımı kırıp iç organlarımı ezdikleri yetmiyormuş gibi Elbistan Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikâyette de bulundular. Ben de onlar hakkında şikâyette bulunup 10 gün rapor aldım.

Rapordan sonra birkaç şişe bira içmem üzerine iç organlarımdaki ağrılar o derece şiddetlendi ki, sabaha dek üzerimden yol silindiri geçiyormuş gibi oldum ve uyuyamadım. Sabahleyin güçlükle “Elbistan Cumhuriyet Başsavcılığına gidip “Yeniden muayene olmak istiyorum. Durumum çok kötü. Dünkü şikâyetlerimin dışında yeni şeyler ortaya çıktı. Galiba öleceğim.” dedim.

Kavga yaptığım kişinin hemşerisi olduğunu sonradan öğrendiğim Cumhuriyet Savcısı, makamında bana “Meramın nedir, 10 gün rapor almışsın, daha ne istiyorsun, adamı idam mı edelim?” diye aniden parladı. Sonra da “Savcılık Kalemi’ne git, Devlet Hastanesi’ne sevk yazsınlar getir, imzalayayım. Ama dünkünün dışında başka bir bulgu çıkmazsa, ben sana gösteririm!” diye elini silahına götürerek tehdit etti.

Küçük dağları yarattıklarına inandırılmış savcıların huylarını bildiğim ve haklıyken haksız duruma düşmemek için işi pişkinliğe verip Kalem’e gidip isteğimi belirtirken ağrılardan kıvranıyordum. Halime acımış olacak ki, sekreter hanım “Hocam, ayakta duramayacak kadar kötü görünüyorsun, geçmiş olsun, şöyle otur” diye yer gösterdi.

Teşekkür edip gösterilen yere oturdum. Tam bu sıra arkamdan içeri giren Savcı, Zaloğlu Rüstem gibi nara atarak “Ayağa kalk!.. Burası babanın evi değil!” diye nara attı. Beni tahrik edip elindeki gücü kullanacağını anladığım için kıvranarak ayağa kalktım.

Sevk yazısından sonra sol bileğime Savcı’nın emirleri gereği sanki zimmetli katilmişim gibi mühür vuruldu. Sevki imzalatırken “Sonucu getir, göreceğim, beni uğraştırmanın hesabını da senden soracağım!” dedi.

Devlet Hastanesi’ne vardığımda arkası bana dönük olan Başhekim, Savcı’dan gelen telefona “Tamam efendim, olur efendim, emriniz olur efendim, kayıtsız olun efendim, dünkü raporun aynısını veririm efendim” diyordu. Duymazlıktan, anlamazlıktan geldim.

Çekilecek röntgen filmi için 10 lira para yatırmam söylendi. İtiraz edip “Ben buraya çekap yaptırmaya keyfimden gelmedim. Savcılığın sevkiyle geldim. Ayrıca, normal olarak gelseydim, okulumdan sevk yaptırır gelirdim. Yasa ve mevzuata göre benden para talep edemezsiniz” dedim. Bildiklerini okudular. Zorluk çıkarmak ve muayeneden vazgeçirmek istedikleri belliydi. Cebimdeki son paramı da rapor için vezneye yatırdım. Uzun zaman oyaladılar, sonunda Savcı’nın emir ve direktifleri üzerine “Dünkü bulguların dışında başka bir bulguya rastlanmadı” diye Başhekim yüzüme bile bakmadan beni ayakta bekleterek el yazısı ile raporu düzenledi, imzalayıp bana verdi.

Raporu ilgili Savcı’ya götürdüm, baktı. Sonra gayet sakin “Ben sana demedim mi bir şeyin yok diye? Bak, ısrarın üzerine seni yine de sevk ettim. Şimdi tatmin oldun mu?” dedi. “Tamam, efendim. Başka bir diyeceğiniz yok mu?” dedim. “Yok, gidebilirsin” dedi.

Doğru Cumhuriyet Başsavcısı’na çıkıp “Senin falan savcın, işgal ettiği devletin makamında, devletin silahını çekerek ‘Dünkü bulguların dışında başka bir bulgu çıkmazsa, ben sana gösteririm’ diye beni aşağılayarak tehdit etti. Sonra da Devlet Hastanesi’nin Başhekimi’ni telefonla arayıp talimat verdi. O da o talimata göre bana muamele yaptı. Ayrıca Cumhuriyet Başsavcılığı’nın sevkine rağmen film parası aldılar.   Şimdi ben ölüyorum. Bari boşu boşuna ölmeyeyim. Ölmeden önce bile bir şeye yarayayım. Beni tehdit eden, aşağılayan Savcı’nı dışarıya düelloya davet ediyorum. Düellonun koşullarını kendisi belirlesin, ben aynen uyacağım. Meydanda herkes izlesin, tanık olsun. Ölürsem kanım helal olsun. O, ölürse cezamı çekmeye razıyım.  Yiğit kimmiş, efelik neymiş kendisine göstereyim!” deyip koridora çıkıp Savcı’nın kapısına dayandım:  “Ya bugün benimle düello edersin, ya da Elbistan’ı terk edersin!” diye avazım çıktığı kadar bağırıp çağırdım.

12 Eylül’den sonra, Adliye’nin de içinde bulunduğu Elbistan Hükümet Konağı böyle bir rezalete tanık olmamıştı. Koridor seyircilerle tıklım tıklım dolmuş, herkes beni dinliyor, Neredeyse, alkış tutacaklardı.

Kahraman Savcı korkusundan dışarı çıkamadı. Cumhuriyet Başsavcısı’nın ve orada bulunan tanıdık avukatların ricaları ile beni güçlükle sakinleştirdiler. Rahmetli  Av. Naci Ağabeyim, “Ah yeğenim ah!.. Şu Elbistan bir Turaç daha çıkaramadı, yanarım da ona yanarım. Biz avukat olduğumuz halde bu savcıların elinden her gün neler çekiyoruz, neler!..” dedi. Beni cesaretimden dolayı kutladı, sarılıp alnımdan öptü.

İlgili Savcı’yı da, Başhekimi de şikâyet ettim. Savcı’nın sicili bozulmasın diye bir aile dostum hâkim beni Savcı ile barıştırmak istedi,  ricalarına dayanamayıp  “Hatırın için şikâyetimden vazgeçerim ama Savcı ile kesinlikle barışmam. Başhekime gelince,  onu asla affetmem. Hipokrat Yemini etmiş olan bir hekim talimatlarla, emirlerle hareket edemez.  O burayı terk edecek, Elbistan’ı kirletmeye hakkı yoktur” dedim. Uzun uğraşlardan ve tehditlerden sonra Başhekim Elbistan’ı terk edip Adana’ya göçtü.

Kırılan kemiklerim ve tahrip olan iç organlarım yüzünden aylarca yaşamım karardı. Bugün bile bazı iç organlarım o kavgadan aldığım darbeler yüzünden görevlerini tam olarak yapamıyor. Buna rağmen o üç kişi hakkında hâkim hanım mahkûmiyet kararı vermek üzereyken, “Hâkim Hanım, izninizle bir teklifim var” dedim. “Evet, buyurun” dedi. “Hâkim Hanım, bu komşum bir cahillik yaptı.  Cahilliğinin cezasını hem kendisi, hem eşi, hem de bu delikanlı çekecek.  Bunlar tutuklanırsa, bu delikanlının istikbali biter. Evde küçük bir de kızları var. Onun düşeceği kötü durumları düşünmek bile istemiyorum. Benim de çocuklarım var, onlar gözümün önüne geldi. Onları bunların yerine koydum. Arkadaş Foster Müller’de aşçıdır, işini de kaybeder. Yaşamları kararır. Bu arkadaş bunların farkında bile değildir. Aldığım darbeler yüzünden hâlâ ıstırap çekmekteyim, sağlığım da bozuldu ama benim vicdanım bu yükü kaldıramaz. Benden özür dilerse, kendilerini affedeceğim” dedim. Hâkim Hanım, “Böyle düşman dost başına, daha ne duruyorsunuz?” diye adamı uyarınca, adam hızla ellerime sarılıp benden özür diledi. Oğluna da “Ne duruyorsun, öp Hocamın elini, ayağını!” dedi. Çocuk da elimi öptü. Hâkim Hanım da bir formül bulup berat kararı verdi. Akşam, ailecek evime gelip “Hocam, bu iyiliğini nasıl ödeyeceğiz? Bizi affet ne olur” dediler. Ben de hiç bir şey olmamış gibi davranıp ağırladım. “Olur, böyle şeyler, önemli olan insanların birbirlerini anlayabilmeleri ve dost olmalarıdır, kötülükten bir şey çıkmaz” dedim. Ondan sonra dost kaldık.

****

Aradan biraz zaman geçtikten sonra siyasilerin yasaklarının oylandığı gün kapımın önünde kale kurup beni rahatsız eden gençleri kovdum. Onlar da “Biz sana gösteririz!” diye hakaret ve tehdit edip kaçtılar. Çocuklarıma bir zarar gelmesin diye Merkez Karakolu’na şikâyette bulundum.  Seçim sandıklarının başına birkaç polisle devriye gezisine çıkmakta olan  Başkomser ısrarım üzerine beni de alıp olay yerine geldi.

Başkomser, bana “Senin evin neredir?”diye sordu, gösterdim.  Bunun üzerine bizden 100 metre kadar uzakta olan gençlere “Ula çocuklar, buraya gelin!.. Bunun kapısına kale kurun, oynayın. Size bir şey derse, bana gelin. Ben buna gösteririm!..” dedi.

Ben de kendisini taklit ederek “Ula çocuklar!.. Sakın buna güvenip bizim kapıya yaklaşmayın!.. Evde bir balta, bir nacak, bir de satır vardır. Vallahi kellenizi uçururum!” dedim.

Bunun üzerine Başkomser bana silahını çekerek “Sen kimi tehdit ediyorsun?” diye naraladı. Ben de “Yerine koy o tabancayı!.. Üzerindeki elbise de, elindeki silah da bizimdir. Can ve mal güvenliğimizi, huzurumuzu bozanlara karşı bizi koruyun diye her ay maaş da veriyoruz. Sen ne yapıyorsun?!. Bizi koruma yerine onun bunun piçlerini kışkırtıyorsun, haddini bil!..” diye bağırdım.

Bu arada yolda bize doğru gelmekte olan birkaç yaşlı hemşerim yetişip “Başkomserim, Hocam çok değerli bir insandır. Siz böyle derseniz, onların kahrı mı çekilir” diye araya girdiler. Başkomser polislerini de alıp sandık başlarına giderken “Ben sana gösteririm. Bir gün karakola düşersin!..” diye tehdit edince, “Boşuna bekleme, haydi karakola şimdi gidelim, ne göstereceksen hemen göster!..” deyip dönünce, aynı kişiler tekrar araya girdiler.

Başkomser “Bu deli kimin neyi, neyine güveniyor da bana kafa tutuyor? Ben şimdiye kadar böyle deli görmedim” diye hakkımda bilgi toplar. Kim olduğumu, neyin nesi olduğumu öğrenir. Sonunda konuşmadığım rahmetli kayın babamı bulur ve ona telefonla “Kızın evde mi kaldıydı, kızını verecek başka birini bulamadın mı, verecek bir ekmeğin de mi yoktu da o deliye kızını verdin?” diye hakkımda atar tutar. Bunlar kulağıma gelir ama bizimkiler uydurmuşlardır diye inanmadım.

Aradan aylar geçer, bir gün beni köyümüzün meralarını yağmalayanları şikâyetimden dolayı karakola çağırırlar. Karakola giderken, karakolun karşısında arzuhalcilik yapan emekli bir dostum:  “Turaç’ım, nereye gidiyorsun? Buyur bir çayımı iç!” diye seslenir.  “Hacı Emmi, beni karakolda çağırdılar. Şimdi o Başkomiser canımı sıkacak bir şeyler yapmaya, beni tahrik etmeye çalışır. Sen o zaman seyreyle gümbürtüyü. Bu adamları şımartmışlar, başımı belaya sokacaklar vallahi” dedim.

Hacı Emmi güngörmüş bir adamdı: “Turaç’ım sen şimdi hürmet göreceksin, inan bana. Eğer, karşısına zamanında öyle dikilmeseydin, şimdiye kadar ezdikleri insanlar gibi seni  de ezmeye çalışırdı. Ben bunların mayasının neden aldığını çok iyi bilirim. Onlar dişlerini geçirebildiklerine efelik yaparlar, geçiremeyeceklere de hürmet ederler” dedi.

Karakola girişte Başkomserin makamı sağ tarafta ve kapısı açıktı. Göz göze gelmemek için o tarafa bakmadan doğrudan karşımdaki odaya girdim. İfadem alınırken arkamdan geldi, gitti, dolaştı, bakmadım. Çıkıp giderken koluma yapıştı: “Yahu, bir selâm bile vermiyorsun. Bir çay ikram etmeden bırakmam valla!..” dedi. Israrları karşısında “Bir şartla çayını içerim” dedim. “Olur, şartın başım üzerine” dedi. “Sen kayın babama ‘Bu deliye kızını niye verdin?’ dedin mi, demedin mi?” dedim. “Dedim,  o zaman seni tanımıyordum. Hakkında araştırma yaptırdım. Sen gerçekten mert, dürüst, erkek bir adammışsın, ben de seninle dost olmak istedim” dedi. “Ben, beni karalamak için söylüyorlar diye inanmamıştım. Şimdi ikinci şartım şudur: Bana söylediklerinin tam tersini kayın babama söyleyeceğine söz verirsen, çayını içer, dostluk teklifini kabul ederim” dedim. “Sana söz veriyorum, diyeceğim” dedi. Bu sefer de kayın babamı bana karalamaya başladı.

Çayını içtim, sohbetten sonra ayrıldım. Hacı Emmi’yi ziyaret edip durumu anlattım. Hacı Emmi “Turaç’ım ben sana dememiş miydim?” dedi. “Haklısın Hacı Emmi, sen bilmeyip de kim bilecek?” dedim. Hacı Emminin bir çayını içerken sohbet ettikten sonra evin yolunu tuttum.

Başkomserle ondan sonra gerçekten dost olduk. Beni överek çevresiyle tanıştırırdı. Beni gördükçe çağırır, çay ikram etmeden yakamı bırakmazdı. Bir gün bana vermiş olduğu sözünü de yerine getirdiğini söyledi. Ben de “Başkomserim, burası küçük bir yerdir. Senden ricam, benimle fazla ilgilenme, buradan geçerken beni çağırma. Bu sefer de ajan damgası yemeyeyim. Buralarda ajan damgası yemek ölüm demektir. İnsanın itibarı sıfırlanır” dedim.

****

Yıl 1997… Yer Kocaeli İl Milli Eğitim Müdürlüğü… Uğradığım haksızlıklar karşısında önce Bölge İdare Mahkemesi, sonra Danıştay’da davalarım… Milli Eğitim Bakanlığı ile Kocaeli İl Milli Eğitim Müdürlüğü arasında pinpon topu gibi gidip geliyorum. Milli Eğitim Bakanlığı “Kocaeli İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nden oradan çalışmanda bir sakınca olmadığına dair bir belge getirirsen, Yolava’ya sürgününü durdururuz” dediler.

Yüzünü bile ilk defa gördüğüm İl Milli Eğitim Müdürü makamına kabul etmeyince zorla içeri girmek istedim. Bunun üzerine kendisi Sekreter Odası’na çıkıp  “Senin zorun kime, sen kendini ne zannediyorsun? Niye iki yıldır bizi uğraştırıyorsun? Senin elinden çekeceğimiz nedir? Defolup neden Yalova’ya gitmiyorsun?” diye üzerime geldi, bana bir yumruk salladı, yumruğunu boşa çıkarıp elimdeki Ceymis Bond çantamı tepesine geçirirken kaçtı. “Yakalayın!.. Tutun!..” diye etrafına bağırıyor, yardım istiyordu. Ben de ağır tempolarla “Erkeksen gel sen yakala!.. Aha Ankara’ya gidiyorum.  Atatürk’ün makamını işgal eden bir eşkıyayı da kulağından tutup atacağım, oraya da ben oturacağım!” dedim. Kıyamet koptu. Polisle muhatap olmamak için oradan uzaklaştım. Ankara dönüşü soluğu Yalova’da aldım.

****

Gelelim asıl konuya: Kendisini mutlak hükümdar ve milli iradenin patronu zanneden Başbakan, devletin gücünü ele geçirdi ya… Dilediği her şeyi yapma hakkını kendinde görüyor. Niye görmesin ki; parmak çokluğuyla TBMM’ne hâkim, istediği kanunu, kararnameyi şıpadak çıkarıyor, Çankaya’daki kardeşi, yol arkadaşı da hemencecik noterlik görevini yapıp onaylıyor. Yasama kendisi, Hükümet kendisi, Yargı kendisi… Devletin bütün gücü elinde…  Alaeddin’in Lambasını ele geçirenin gücü bile bizim Başbakan’da yok vallahi… Dediği dedik, çaldığı düdük.

Hepsi iyi güzel de, bu kadar güç elindeyken boksörlüğe soyunup nazik ellerini incitmenin âlemi var mı? Ne kadar cesur ve yiğit olduğunu göstermek için tam donanımlı binlerce koruman her zaman yanı başında hazır ve nazır. Astığın astık, kestiğin kestik.  Batandaş dediğin de ne ki, bir emrinle buhar etmek varken, İleri Demokrasi ile adalet içinde kalkınan, sayende hiçbir ayrım yapmaksızın her ferdinin mutlu ve huzurlu olduğu, herkesin barış ve kardeşlik duyguları içinde yaşadığı Türkiye’yi elin küffarlarına rezil rüsva etmenin âlemi var mı?

Karşındaki rakibin zavallı bir batandaş… Zaten batmış. Yer altındaki cehennemde karbonmonoksitle boğularak şehit edilmiş yakınlarının acısıyla kıvranırken, kendisini tutamayıp “İstifa et!..” diye bağırmasını niye çok görüyorsun? Hani bir söz vardır: Teşbihte hata olmasın, “Canı yanan eşek, atı geçer” diye… “İstifa et!” diye bağıran adam, karşısında bir Başbakan değil de bir boksör olduğunu görünce “Arkadaş!.. Eğer boksörlüğe heveslenip, Türkiye’yi boks ringi zannediyorsan, uluslararası boks kurallarına uyalım. Gerçek yiğit belli olsun!” deseydi, halin ne olurdu? Zavallı batandaşı gırtlakladığın, yumrukladığın yetmiyormuş gibi bir de badigartlarına linç ettiriyorsun, ayıp olmuyor mu? Ayrıca, o kadıncağızı tokatlamana ne demeli? Kimse senin eşinden sayınsız bahsedemeyecek, sen başkalarının eşini tokatlayacaksın, oldu mu yani? Seninki namus da yönettiğini zannettiğin batandaşlarınki şamar oğlanı mı?

Ben yıllar önce savcıya, başkomsere ve milli eğitim müdürüne kafa tutarken Türkiye’de iyi kötü hâkimler vardı, adalet vardı. Şimdi bütün bunları tek adam eline geçirdi. Ananı belleyen kadı misali… Bu batandaş kime, hangi kuruma güvenip de tepkisini gösterecek?

Ele geçirdiği devletin gücünü hırs ve intikam duygularına alet eden bir adama kimse saygı göstermez, göstermek zorunda değildir. Batandaş Turaç Özgür ‘ün bile merhamet duygusunun binde birini gösteremeyen birine bundan sonra içimden gelerek size “Başbakanım” diyemeyeceğime göre,  İleride kunkfu, karate, tekvando gösterilerindeki başarılarını görünceye dek şimdilik “Başboksör” dememde bir sakınca görmüyorum. Çünkü siz bunu hak ettiniz. Yazıklar olsun!..

16.05.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SOKAKLAR HALKIN KUTSAL YERLERİDİR

 

  • Soma’da karbonmonoksit ile boğularak katledilen 245 şehit yetmemiş olmalı ki, polis de protestocuları biber gazıyla katletmeye çalışıyor.
  • Soma katliâmlarını protesto yerine “Sen çok yaşa eşsiz Hünkârım!” diye sokağa dökülenler olsaydı, alınlarından öpülür, kahraman ilan edilirlerdi.
  • Biber gazlarına yapılan yatırımlar maden ocaklarına harcanıp gerekli önlemler alınsaydı, karbonmonoksitle boğulup 245 şehit verilmeyecekti.
  • Gelişmiş ülkelerde maden ocaklarında ölen kişi başına kaç bin ton kömür üretiliyor? Türkiye’de ise kaç yüz kilo üretiliyor? Merak ediyorum.
  • Başka ülkelerin de maden ocaklarında insan ölüyormuş. Peki, diyelim ki doğru… Bizimkinin kaç binde biri… Yolsuzlukları protestolarda kaç kişi biber gazıyla ölüyor?
  • Sokaklarda gazlanan protestocular yedikleri gazlarla bir gün grizu gazı gibi patlarlar etraflarını imha ederlerse, bunun sorumlusu kimdir?
  • Gazokrasi yöntemlerini uygulayarak demokrasicilik oynayıp iktidar ömürlerini uzatmaya çalışanlar bir gün o gazlarda boğulurlarsa hiç şaşmam.
  • Hani bir atasözümüz vardır: “Bir hatır, iki hatır, üçüncü de vur, yatır!” diye… Benden söylemesi… Sokaklar halkındır, asla yasaklanamaz, sabrı taşanlar gün gelir vurur, yatırır.
  • Verdiği vergilerin kendilerine biber gazı olarak, cop olarak, plastik mermi olarak, tazyikli su olarak döndüğünü gören halkın sabrı taştı!.. Bunu görmekte yarar var.
  • Hizmetçinin ev sahibini dövmesi ne anlama geliyorsa, maaşlarını verdikleri polisin kendilerini gazlaması, coplaması da aynı anlama gelir.
  • Ev sahibi, ev sahipliğini bilir ya da bilmez, o onun bileceği şeydir ama hizmetçinin haddini bilmemesi, çizmeyi aşması asla hoş karşılanamaz.
  • Gerçek demokrasilerde ister muhalefette, isterse iktidarda olsunlar, tüm siyasi partiler halkın hizmetçileridir; hadlerini bilmelidirler!.. Tüm memurlar da hizmet kullarıdır, onlar da haddini bilmelidir.
  • “Ben milli iradeyim, dilediğim her şeyi yaparım, istersem asarım, istersem keserim!” Yok öyle yağma! Milli irade milletin her ferdine aittir. Vekâleten verilir, gerektiği zaman da alınır.
  • Demokrasilerde her fert tek tek iradesini kullanabilseydi, siyasi partilere gerek kalmazdı. Kullanamadığı için vekiline vekâlet veriyor. İrade devredilemez, onun yerine geçici olarak kullanılır. Muhalefettekilerin iradesi de çiğnenemez.
  • Bu vekil ister iktidarda olsun, isterse muhalefette, müvekkilinin iradesinin dışına çıkıp keyfi davranamaz, diktatörlük yapamaz.
  • Peki, yaparsa ne olur? O vekâleti verenler hukuki, anayasal ve yasal yollardan vekillerini azlederler. Azilden anlamayanlar olursa, sokağa çıkar protesto ederler, dizginlemeye çalışırlar.
  • İşte bundan dolayıdır ki demokrasilerde söz dinlemeyenleri protesto etmek, dizginlemek için sokaklar halkın kutsal mekanlarıdır, yasaklanamaz.
  • Muhalefetin sesini duymak istemeyenler, sokakları, meydanları sahiplerine yasak ve haram edenler meşrutiyetlerini kaybetmiş olanlardır.
  • Bir suçlu aranıyorsa, son çare olarak kutsal mekânlarını kullananlar değil, o yerleri onlara yasaklayanlar, meşrutiyetlerini kaybedenlerdir.

14.05.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İŞTE ACIMASIZ VAHŞİ KAPİTALİZMİN, DOYUMSUZ SÖMÜRÜNÜN SONUCU: SOMA KATLİAMI!..

Bana göre Soma faciası ve katliamı, yağma yöntemiyle yapılan özelleştirmenin ve ilkel bir sömürünün resmidir. Devleti ele geçirenler ya da kontrol altına alanlar, üretim araçlarını, fabrikaları, maden ocaklarını yok pahasına özelleştirdiler. Ellerini sıcaktan soğuğa vurmadan ve oralarda çalışanlarla muhatap bile olmadan yarattıkları taşeron firmalara işi havale ettiler. Onlar da bekledikleri kazançları elde etmek için alınması gereken tüm tedbirleri ve önlemleri almadılar. Örgütsüz ve kalifiye olmayan işçileri, hatta oyun çağındaki çocukları insan haklarına ve çalışma yasasına aykırı olarak karın tokluğuna daha uzun süre çalıştırdılar.

Zaman zaman göstermelik kontroller yaptılar, her kontrol sonucu kendilerinden olanlara uygun raporlar verdiler. Kendilerinden olmayanları ya kendilerine uydurdular ya da bütün işleri düzgün olsa bile kapattılar. Evine bir ekmek götürebilmek uğruna her türlü olumsuz koşullara ve yasa dışılıklara seslerini çıkaramayan emekçiler zorunlu olarak taşeron firmaların gönüllü tutsak işçileri olarak çalıştılar. Sonunda facia ve katliam zincirleri birbirini takip etti.

İşte en son Soma faciası ve katliamı da bunlardan biridir. Bundan öncekiler gibi Soma’da ölenler şehit, katliamda parmağı olan ve buna seyirci olan herkes de katildir!..

Sömürü gelişmiş ülkelerde de oluyordur ama onlar işi Allah’a havale etmiyorlar. Akıl, mantık, bilim neyi emrediyorsa ona göre yatırım yapıyorlar, can ve mal kaybının önüne geçmek ya da en aza indirebilmek için tedbirlerini alıyorlardır. Bütün bunlara karşın yine de birtakım aksaklıklar, can ve mal kayıpları oluyorsa, sorumlularından çağdaş hukuk ve yasalar neyi emrediyorsa onlar yapılıyordur. Buna sebep olan hükümetler bile yerinde duramıyor,  yıkılıyordur. Sömürülen emekçiler daha çağdaş yöntemlerle sömürüldükleri için hiç olmazsa, yaşam güvenceleri ve emeklerinin karşılığı iyi kötü veriliyor, karın tokluğuna çalıştırılmıyorlar, yasa dışı uygulamaların kurbanı olmuyorlar, olanlar da bir servet sayılabilecek maddi ve manevi tazminatlar alıyorlar.

Bizde ve bizim gibi geri bıraktırılmış ülkelerde ise, tam tersi yapılıyor. Çağdaş yöntemlerin maliyetlerinden kaçınanlar doğru dürüst bir yatırım yapmadan, en ilkel yöntemlerle emek sömürüsü ile en fazla kazancı elde etmeye çalışıyorlar. Bunu yapanlar “Her ne yaparsak yapalım, bir facia olduğunda nasıl olsa başımız ağrımayacak” diye aklın, mantığın, bilimin ışığında tedbir almak yerine işi Allah’a havale ediyorlardır. Çalışanları ve yeni kurbanları da din-iman afyonuyla uyutuyorlardır. Zarar görenler veya onların geride bıraktığı yakınları maddi ve manevi tazminat almak bir yana, insan yerine bile konmuyorlar.

Ey sömürücüler!.. Kadercilik felsefesiyle insanları uyutabilir, düzeninizin bir ürünü olan işsizliği bahane ederek çaresiz insanları ve çocuk işçileri iliklerine kadar sömürebilir, bu gibi facialarda akıtılan gözyaşları ve feryatlar merhametsiz ve vicdansız kalplerinizde en ufak insanca bir duygu uyandırmadan kontrolünüzdeki devleti ve yargıyı arkanıza alarak sorumluluktan da kurtulabilir, üç gün sonra yolunuza arsızca devam edebilir, elde ettiğiniz servetlerle dünyanın her tarafında rahat rahat yaşayabilirsiniz.  Bundan emin olmasanız bu katliamların binde birini yapamazsınız.

Ey Başbakan!.. Soma faciasının görüntüleri karşısında yüreğim burkulur, gözyaşlarım içime akarken, siz bütün programlarınızı erteleyip olay yerinde olmanız gerekirken, İstanbul’da Rixos Oteli’nde yandaş boyalı basının yalaka başarılı muhabirleriyle eğleniyor, omzunuzda kamera ile gülümseyerek poz veriyordunuz.

Derhal olay yerinde olması gereken Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanınız Faruk Çelik ortalarda görünmüyor, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanınız Taner Yıldız saatler sonra zorunlu olarak 151 işçinin dumandan boğularak öldüğünü, daha yüzlerce kişinin akıbetinin belli olmadığını, rahmetler dileyerek hüzünlü bir şekilde açıklıyordu.

Bu durumda ulusal yas ilan edilmesi gerekirken TRT Müzik kanalında “Sarı Yıldız, Mavi Yıldız”  türküsü söyleniyordu. Diğerleri de normal programlarını veriyordu.

Sabahleyin bazı televizyon kanallarında 201 ölüden, 223 henüz akıbeti belli olmayanlardan bahsederken, TRT Müzik kanalında Ahmet Özhan’dan yanık aşk şarkıları mırıldanıyordu. Üç günlük Ulusal Yas ilanından sonra müzik yayınlarına devam etti. Bari ağıt havaları çalsa, insan katlanır.

Kamyonlar dolusu rüşvetlerin, pırlantaların, dolarların, avroların kaçırıldığı, Hazine’nin soyulup zimmet suçlarının işlendiği, yönetenler Lâle Devri’ni yaşarken, maliyetlerden kaçınmak ve daha fazla emek sömürüsü yapabilmek uğruna çalışanların cehennem azabı çektiği ülkemde meydana gelen bu olayların gerçek sorumlularını asla unutmayacağım.

Eminim ki, benim gibi içi kan ağlayan bu yüce Türk Ulusu’nun her ferdi de Lâle Devri’ne son verilip iş Allah’a havale edilmeden sorumlulardan en ağır şekilde hesap sorulmazsa,  bundan sonraki rezaletlerin önüne geçmek için her türlü daha çağdaş, yasal tedbirler alınmazsa unutmaz!..

Umarım bundan sonra can kaybı olmaz. Soma katliamında kaybettiğimiz emekçi şehit kardeşlerim, ışıklar içinde yatın!.. Sizin kanlarınızın, canlarınızın hesabını soramazsak yuh olsun, lânet olsun bize!..

282 kayıp yakınlarının başları sağ olsun!.. Onların katliamlarına sebep olanlara lânet olsun!..

14.05.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DOĞUM GÜNÜ KUTLAMASIYLA İLGİLİ TEŞEKKÜRLER VE BAZI GERÇEKLER

12 Mayıs gerçek doğum günüm değildir. Gerçek doğum günümü de ne yazık ki bilmiyorum.  Ben 12 Mayıs’ı “Yurttaşlığa Kabul Günüm” olarak görüyor ve doğum günüm olarak kabul ediyorum. Doğum günümü bir tarafa bırakalım, doğum yılım bile gerçek değildir.

Anadolu’nun çocuk zengini her babası gibi, hem Arap, hem Latin alfabesiyle okuma yazma bildiği halde rahmetli babam da atlarının, camızlarının, ineklerinin, koyunlarının, tarlalarının, bağ ve bahçelerinin kayıtları kadar bile önemli görmemiş olmalı ki, her kış mevsiminde birkaç kere okuyup ezberlediği kara kaplı kitabının bir kenarına doğum tarihimi yazmamış. Oysa o kara kaplı kitabın her sayfası kendi yazdığı koyun, keçi, dana, buzağı ve kuzularla ilgili notlarla doludur. Çoban, sığırcı, orakçı, tırpancı, hatta koçların ne zaman koyrulduğu, koyunların ne zaman kuzuladığı hesapları bile var vallahi…

Rahmetli anam başta olmak üzere ev halkından diğer büyüklerim de okuma yazma bilmezlermiş. Okuma yazma bilenlerin ve komşuların da umurunda olmamış.

Anama “Ana, ben ne zaman doğdum?” diye sorduğumda: “Bizim ev yapıldığı sene, kerpiçler kesilirken” derdi. Biraz üzerine varınca da “Mayıslar yapılırken, tezekler serilirken” derdi. Gel de çık işin içinden. “ Yahu ana, bizim ev hangi yıl yapıldı,  köylüler mayıslardan ne zaman tezekler yaparlar, kerpiçler hangi ayda kesilir? Doğru dürüst bir bilgi, bir ipucu ver” diye anamı kaybetmeden önce her ne kadar sıkıştırsam da fayda etmezdi. Anam yaşındaki ablalarıma, hayattaki teyzelerime, bibilerime, komşu kadınlara, ilkokulun 2 ve 3’üncü sınıflarını okurken evinde kaldığım dayıma, emmi oğullarına, o yıl doğurmuş diğer kadınlara sorduğumda da benzeri sözler duyardım.

Anama göre iki yaş küçüktüm, analığıma göre de iki yaş büyüktüm. Anama göre İlkbahar’da, analığıma göre de kışın doğmuştum. Doğum günümü, ayımı, yılımı uluslararası bir sorun haline getirmemek için sonunda Elbistan Nüfus Memurluğunun takdirlerine bırakılan tarihi kabullenip, “Hiç olmazsa benden sonra dünyaya gelen 3 kız kardeşim gibi ketum kalmamışım, vatandaşlık kütüğüne kabul edilmişim, buna şükür” diye sevinirdim.

Bütün bilinen verilere ve araştırmalarıma göre 1948’in Mayıs ayında dünyaya gelmiş olmam daha güçlüdür. Genellikle kadınlar gerçek yaşlarını söylemeye çekinirler, doğum aylarını söylerlerken, doğum yıllarını soranlardan gıcık kaparlar, sürekli olarak birkaç yaş küçük görünmeye çalışırlar. 40 yaşına gelince de acımasız doğa koşullarına daha fazla direnemedikleri için aynaya bakıp 40’ına geldiklerini kabul etmek zorunda kalırlar. Orada en az bir 10 sene demir attıktan sonra 41, 42, 43… diye devam ederler.

Benim küçük görünmek gibi bir derdim olmadığı için nüfus kütüğünde belirtilen günü doğum günüm olarak kabul etmekten başka çarem kalmadığı için kendimi 12 Mayıs 1949 günü dünyaya gelmiş sayıyorum.

En büyük tesellim, bütün ulu kişilerin de gerçek doğum tarihleri belli değildir. Örneğin Hz. Muhammed’in gerçek doğum tarihi bilinmiyor. Bildiğimizi zannettiğimiz tarih sonradan uydurulmuştur.  Siz Mehmet Çelebi’nin efsanelere dayanarak yazmış olduğu Mevlüt’e bakıp da oradaki övgülerin etkisinden kalıp doğru diye inanmayın. O,  bir mersiyedir. Hz. Muhammed’in adı çağının en zengin dul kadını Hz. Hatice ile 25 yaşında evlenmesiyle başlar, 40 yaşında Peygamber olmasıyla dikkatleri üzerine çeker. Ondan önceki yıllar kimsenin haberi bile yoktu.

Hz. İsa’nın gerçek doğum gününü bilen var mı? Milat olarak başlatılan başlangıç –güya- Hz. İsa’nın doğum günü ve yılıdır. O da Hristiyan din adamları tarafından uydurma bir gündür. Osmanlı İmparatorluğu’nun koskocaman Muhteşem Sultanı, Kanuni Sultan Süleyman’ın bırakın doğum gününü, doğum yılı bile bilinmemektedir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçek doğum günü ve yılı da bilinmemektedir. Resmi Tarihe göre 1881 yılında doğmuştur. Ama 1882’de doğduğu iddiaları da kabul görmektedir. Doğum gününe gelince 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkış gününü doğum günü olarak kendisi benimsenmiş, Türkiye Cumhuriyeti kimlik kartında 19 Mayıs doğum günü olarak yazılmıştır.

Doğum günümü kutlayan tüm dostlarıma teşekkür etmeyi bir borç bilir, sevgi ve saygılarımı sunar; tüm Türk Ulus’una mutlu, huzurlu, birlik, beraberlik, kardeşlik ve tam bağımsız bir Türkiye’de yaşayabilmeyi dilerim

13.05.2014

Turaç ÖZGÜR

HAKKIMDA, Söylentiler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖZGÜR BİR YURTTAŞ OLARAK HAYKIRIYORUM!..

Mağduriyet edebiyatı yaparak gücü ele geçiren Başbakan, AB kriterlerini bahane edip güç gösterisi yaparak ne kadar değerli emekli ve muvazzaf astsubay, subay, general, amiral, komutan varsa” Hükümet’e darbe planladılar” diye kumpaslar sonucu zindanlarda çürüttü; silahlı kuvvetlerin kolunu kanadını kırdı. Meydanı boş bulunca da onu bunu azarlamaya, korkutmaya, tehdit etmeye, AKP’den başka bir siyasi partiyi tanımama ve CHP’nin Genel Başkanı’nı “CHP’nin Genel Müdürü” diye aşağılamaya alıştırıldı. Hiçbir şeyi beğenmez, demokrasinin olmazsa olmazı en ufak bir eleştiriye bile dayanamaz oldu. Demokrasinin anasını belleyip faşizmi “İleri Demokrasi” olarak yutturdu. Yargıyı güdümüne alıp emir kulu haline getiren kendisi değilmiş gibi zaman zaman hukuktan, Anayasa’dan, yasalardan, tüzüklerden söz edebiliyor. Boyalı basını korkutup Allah’ın her günü kendisini övdürmesi yetmiyormuş gibi, vergilerimizle yaşayan TRT’nin borazanı haline getirildiğini, 12 yıldır sadece kendisini izlettirdiğini, muhalefete kapadığını unutuyor.  Değerli bir anayasa profesörü olan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Fevzioğlu’na Danıştay’ın kuruluş yıldönümünde kendisine tanınan süreyi ve haddini aştı bahanesiyle “Biz buraya seni mi dinlemeye geldik? Yasanın sana tanımadığı bir hakkı tüzük verdi diye meydanı boş buldun, konuşuyorsun!.. Edepsizlik etme, yalan söylüyorsun!..” diye aşağılayıp hakaret ederek azarlama ve orayı terk etme hakkını kendinde görüyor.

Ben de özgür bir yurttaş olarak bütün bunları göz önüne alıp “Demokratik Cumhuriyeti yolda bulmadık, Kurtuluş Savaşı ile yaşamları pahasına bedelini ödeyip, bize armağan eden atalarımızdır. Bu Başbakana bizi azarlama, sövme, dövme, öldürme hakkını ne zaman verdik de haberimiz yoktur? Şimdi de benim kıralım olacakmış. Atalarımın kemiklerini sızlatmamak için böyle bir kıralı tanımıyorum!..” deme hakkımı kullanıyorum.

Sevgili vatandaşlarım! Siz ne diyorsunuz?

11.05.2014

TURAÇ ÖZGÜR

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | 2 yorum

KİŞİLİĞİNİZ YOKSA, HEPSİ SIFIRDIR

Hoca yüzlerce öğrencinin ders yapmak için beklediği anfiye girer ama her zaman olduğu gibi gürültüden patırtıdan derse bir türlü başlayamaz.

Bakar ki kimse kendisini dinlemiyor, anlatılanlar boşa gidiyor. Dayanamaz, eline tebeşiri alır, tahtanın orta yerine kocaman bir “1” rakamını yazar ve öğrencilerine seslenir: “Bakın” der. “Bu ‘1’, kişiliktir. Yaşamınız süresince sahip olabileceğiniz en değerli ve önemli olan şeydir.”

Öğrenciler hocayı merakla dinlemeye başlarlar. Hoca “1”in sağına bir “0” yazıp “Bu, çalışkanlığınızdır. Çalışkanlığınız kişiliğinizi “10” kat arttırır.” Hoca bir “0” daha ekler, “Bu, başarınızdır. Çalışkan kişiliğinizi “10” kat arttırır.” Sonra eklediği her “0” için “Bu, tecrübedir; bu, yetenektir; bu, disiplindir; bu, sevgidir; bu, saygıdır…” diye devam eder ve “Eklenen her ‘0’ kişiliğinizi ‘10’ kat artırır.” Sonra eline silgiyi alıp en baştaki “1”i siler; ortada bir sürü sıfır kalır ve hoca devamla: “Kişiliğiniz yoksa, hepsi sıfırdır” der.

Öğrenciler kişiliğin ne demek olduğunu gayet iyi anlarlar ve ondan sonra çıt çıkarmadan derslerini dinlerler.

****

Siz de devamla: “Bu, halkınızdan çaldığınız servetinizdir.”, “Bu, rüşvet aldığınız dolarlardır,”, “Bu, rüşvet verilen saatlerdir.”, “Bu, gasp ettiğiniz taşınır veya taşınmazlardır.”, “Bu, hileyle ya da hak etmeyerek işgal ettiğiniz makamınızdır…” diye “0”ların sayısını arttırabilirsiniz, önünde “1”i olmayan diziye…

*****

Kişilikle ilgili bir tanımlama da benden: “Bazı kişilerin değeri, aksesuarlarının değerleri toplamı kadardır.” Değerleri sulandırılmış, yozlaştırılmış halkımız ne yazık ki bunu bir türlü göremiyor ya da görmek işine gelmiyor.

****

Yaşamım boyunca “1”i, yani kişiliğimi, itibarımı korumak için ne fedakârlıklar yaptığımı, neleri reddettiğimi, hatta malımı mülkümü nasıl kaybettiğimi bir ben bilirim, bir de –varsa- yaratan… Bütün bunlara rağmen –başkaları için bir değeri ve önemi olmasa da- kendim için en değerli ve önemli olan kişiliğimi koruduğuma inanıyorum. Hiçbir aşağılık ve kendini beğenmişlik duygum yoktur, normal bir insanım, kendime olan saygım sonsuzdur. Bunu hiçbir güç ortadan kaldıramaz ve çamur atarak kirletemez.

İtibar lafla korunmadığı gibi, hak edilmeden atılan çamurla da kirlenmez. İtibarı korumanın maliyeti, itibarsızlaştıran şeyleri yapmamaktan, sağlam bir kişiliğe sahip olmaktan geçer; bunu yapmayanların itibardan söz etme ve itibarlıları yönetme hakları yoktur.

10.05.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÇARIKTAN 10 BİN DOLARLIK AYAKKABIYA: İŞTE GELİŞMİŞLİK!

orgulucarik1-400x400Ayaklarımızı her türlü doğa koşullarına karşı korumaya yarayan giysilerdir. Kaba benzettiğimiz için kendi dilimizde “ayak” ve “kap” sözcüklerinin birleşmesiyle oluşmuş olan genel adı “ayakkabı”dır.

İlkeline çarık, normaline iskarpin veya kundura, arkası olmayan ya da yamuk olanına pabuç, ayak bileklerine kadar olan dağ tipine bot, asker ayakkabısına postal, dizlere kadar olana da çizme; hamam ve ıslak zeminde ya da mümin kardeşlerimizin abdesthanelerde abdestlerini alırken giydiklerine takunya denir. Evlerde giydiğimiz terlikleri, tokyoları, mümin kardeşlerimizin ayaklarına, genellikle soğuk havalarda abdestlerini korumak için çoraptan sonra, lastik gıslavet ayakkabıdan önce giydikleri mesti karıştırmayalım.

Çarık, geri kalmışlığın; iskarpin, uygarlığın; kundura, oynaklığın veya fingirdekliğin; arkası yamultulmuş iskarpin, efelik ve afili kabadayılığın; postal, askeri darbelerin ya da terörizmin; çizme, savaş ilanı veya sosyetik hanımefendiliğin; mest, kibar ve üşengeç müminliğin; takunya, yobaz, bağnaz gericiliğin sembolü olmuştur.

Ayakkabılar aynı zamanda sosyal, ekonomik, kültürel bir statüyü de gösterdiği için genellikle dar gelirli olup da sadelikten hoşlananlar, süssüz püssüzlerini; varlıklı görünmek isteyenlerle varsıllar, gösterişe ve fiyakasına düşkün olanlar da albenisi bol ve fiyonklularını tercih ederler.

“Dost başa, düşman ayağa bakar”, “Baldırı çıplak”, “Çarıklı erkân”, “Bana çizmeleri giydirme” atasözü ve deyimlerimiz olduğu gibi “Kundurama kum doldu atmaya kürek gerek/Nazlı yarın yanında yatmaya yürek gerek ” gibi aşk ve sevda türkülerimiz de var.

Hâlâ “Muz Cumhuriyeti” diye alay edilen ABD’nin mandası Filipinler’in 1986′da devrilen diktatörü Ferdinand Marcos’un eşi İmelda Marcos, birbirlerinden değerli binlerce ayakkabı ve çizme koleksiyonuyla anılmaktadır.

ABD ve AB’nin güdümünden başka bir şey düşünemeyen, işgal ettikleri makamları borçlu oldukları Atatürk’e her gün hakaret edip laik ve demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışanlar; yönettikleri açken, kendileri tok yattıkları halde Müslümanlığı dillerinden düşürmeyenler; XVI. Louis’nin karısı Josephe Jeanne Marie Antoinette gibi aç halk için “Ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler” diyenler arasında elbette -adları farklı olsa da- Marcos’lara özenenler vardır.

Her neyse, ayakkabıların tarihçesini burada ele almak benim haddime düşmez. Onu uzmanlarına bırakmak gerekir.

*****

Çocukluğumda ayakkabı alacak para bulamayan fakir fukara takımı ya ayakkabısız dolaşırlardı ya da manda, öküz ve inek derilerinden kendi elleriyle yaptıkları çarıkları giyerlerdi. Biraz daha olanağı bulunanlar tabanları kamyon lastiği, üzeri kösele olan köşkerler tarafından dikilmiş ayakkabılar ya da soğuksu veya gıslavet tabir edilen lastik ayakkabı giyerken, ekonomik durumu iyi olanlar da iskarpin, kundura, çizme giyerlerdi. Böylece ayaklarına bakınca varsıllarla yoksullar hemen anlaşılırdı.

5-6 yaşlarımda bizim hizmeker Mahmut kendisine çarık yaparken, beni kırmayıp bir tane çarık da bana yapmıştı. Onunla da ancak bir gece yatabildim. Çünkü adi deriden yaptığı için ancak bir gün dayanmıştı. Bundan dolayı çok üzülmüştüm.

Çocukluğunda kendisine yeni bir ayakkabı alındığında onunla yatmayan parmağını kaldırsın.

Doğrusunu söylemek gerekirse, ben bana alınan yeni ayakkabımla da, diğer giysilerimle de yattıklarımı bugünkü gibi anımsıyorum. Bundan da utanmıyorum.

Benim çocukluğumda köylü çocukları çoğu zaman ayakkabıları olmadığından yalınayak dolaşırlardı. Benim de yalınayak dolaştığım, ayaklarıma dikenler battığı, hatta keskin taşların ve kırık camların batması sonucu canımın yandığı, yaralandığım, kanlar aktığı, ayaklarımın iltihaplandığı çok oldu.

Ayaklarımın en büyük doktoru rahmetli Zeynep Bibimdi. Ayaklarıma diken, çöğül, kesici ve delici şeylerin batmalarından dolayı iltihaplı şişkinlikler olduğunda soluğu Bibimin yanında alırdım. O da kırık diken veya çöğül varsa, çıkarır; sonra unla tereyağından hamur yapar, iltihaplı yerin üzerine bağlar, iltihapların akmasını, ayağımın iyileşmesini sağlardı. Bu arada beni yalınayak gezdiren anama, babama da sitem ederdi.

Çocuk zengini her ailede olduğu gibi bir dana kadar bile kıymetim olmadığından kimse aldırış etmezdi. Zaman zaman hastalanıp ölecekmiş gibi oldum. Tanışmadığım mikrop, tanışmadığım kötü koşullar kalmadı. Sonunda arsız bedenim doğa koşullarına alıştı; beni korkutamayan, yıldıramayan mikroplar kardeş oldular. 60 yaşıma dek bu kardeşlik bozulmadı. Bundan sonra da umurumda değil…

Yalınayak gezdiğimden midir, “Gelecek sene de giysin” diye alınan büyük kalıp ayakkabılardan dolayı mıdır, her ne sebep olduysa, şimdi ayaklarıma bakıyorum da “Güzel Ayak Yarışı”na katılsam, vallahi kazanırım. En gurur duyduğum organlarım ayaklarımdır.

Bir de pahalı ve kibar görünmek için alınan daracık ayakkabı giyenlerin ayaklarına bakın: Kimisi uyuz, kimisi mantarlı, kimisi eciş bücüş… O pahalı ve lüks ayakkabıların içinden çıkarın da onlardan yayılan pis kokulara bakın, burnunuzun direği kırılır, gözünüzün manzarası bozulur, tiksinir, iğrenirsiniz.

****

Gelelim şu 10 bin dolarlık ayakkabıya…

Kardeşim bu ayakkabı benim olsa kıyıp da giyemem, bu yaştan sonra yatağıma alıp onunla yatıp tatlı rüyalar da göremem. Ne yapayım o ayakkabıyı? Olsa olsa Taksim’e heykelini dikerim; ona da benim gücüm yetmez. Buna ne Hükümet, ne Belediye, ne de Geziciler izin verir.

Aynı kalitede Türkiye’de 500 – TL’ye % 50 indirimli kredi kartına 9 taksitle satılan ayakkabılardan giyersem, komplekse mi kapılırım. Bir zamanlar yerli mal kullanmak üzerine devleti yönetenler nutuk atarlardı, biz o terbiyeyle büyüdük, öyle inandık, öyle yaşadık. O mantık o gün de doğruydu, bugün de… Bir yanlışlık var: O da bizi yönetenleri seçmesini bilemiyoruz.

Hem Ekonomi Bakanı olacaksın, hem tüyü bitmemiş yetimin ve kulun hakkından bahseden Müslüman olacaksın, hem de kendi ekonomini bir kenara itip elin küffarının ekonomisine hizmet edeceksin. Bu çalım kime, bu kompleks niye, bu çeşmenin suyu nereden geliyor?

Bu milletin ayranı yokken içmeye, onu yönetenler atla gidemez sıçmaya!..  26 yıl bu ülkeye hizmet etmiş , ¼’ünden emekli bir öğretmen olarak o ayakkabıya 2 sene çalıştıran Ekonomi Bakanları artık canımı sıkmaya, sabrımı taşırmaya başladı. Şimdi gücü ele geçirdik diye kendinizi ne kadar güçlü görürseniz görün!.. Yavuz hırsız ev sahibini bastırır mantığı ile ne kadar barırıp çağırısanız bağırın, çağırın, bizi korkutmaya, zindanlarda çürütmeye, yok etmeye çalışın!.. Başaramayacaksınız, bütün bu görgüsüzlüklerin, hovardalıkların, gaspların bir gün mutlaka hesabı sorulacaktır!.. Bundan eminim…

09.05.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HALK MECLİSİ İLE TBMM ARASINDAKİ FARKA BAK, HANGİSİ DAHA ADİL GÖR

HERGİNLise yıllarımda bizim köyde baba-oğul iki çoban vardı. Baba bir ağanın, oğul da başka bir ağanın davarlarını güderdi. Birkaç yıl içinde çobanların koyunlarının sayısı neredeyse ağalarının koyunlarının sayısı kadar olmuştu. Ne kadar tasarruf ederlerse etsinler o yıllarda o çobanların o kadar kısa sürede 70–80 koyunlarının olması kimsenin dikkatinden kaçmıyordu. Bu iki çoban dillere düşmüştü.

Olacak şey değildi ama olmuştu. Çobanların sırrını ikiz kuzular ele verdi. Sürüde ne kadar ikiz kuzu varsa, çobanların koyunlarının kuzularıydı. Ağaların koyunları hiç ikiz kuzulamazken çobanların koyunları nasıl olur da ikiz kuzu doğururdu? Herkes bunu merak ederken sır yavaş yavaş çözülmeye, gerçekler anlaşılmaya başladı: Çobanların koyunları ikizlerden birini emzirirken, diğerini emzirmiyordu. Ağanın ikiz kuzulayan koyunları da meleye meleye ikizlerinden diğerini arıyordu.

Kuzular ve koyunlar kendi hallerine bırakılınca ikiz kuzulayan koyunlar kuzularını, kuzular da gerçek analarını bulmaya başladılar. Sonunda da işin sırrı iyice anlaşıldı. Kurulan Halk Meclisi’nde baba-oğullar sorguya çekilip yargılandı. Derken baba oğulu, oğul da babayı ele vermeye başladılar. 70–80 koyunu nasıl peydahladıklarını itiraf ettiler.

Çevre köylerden birkaç yıl içinde ne kadar koyunu kaybolan, koyununu kurt kapan varsa, çobanların koyunlarından birer, ikişer tane sorgusuz sualsiz götürdüler. Çobanlar koyunsuz kuzusuz kaldıkları gibi işlerinden de, yerlerinden de oldular.

TBMM’nde bugün 4 bakanın yolsuzluklarıyla ilgili fezlekeler görüşülürken bunu düşündüm de zavallı çobanlara üzüldüm. Birileri deveyi havuduyla yutarken, birileri de beceriksizliklerinin yüzünden devenin kılını yutamıyor.

En çok da yolsuzlukları savunanların acıklı hallerine üzüldüm: Dünyanın en zor işi, yüzü kızarmadan yolsuzluğu savunmak olmalıdır. Malı götüren götürüyor, onun pisliklerini de yoldaşları örtmeye çalışıyor. Olacak iş midir, böyle eşitlik olur mu yahu?

05.05.2014

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

T.C.’NİN CUMHURBAŞKANLIĞI’NA ADAYIM

ELBİSTANCelal Bayar Cumhurbaşkanı iken DP harfleri yazılı baston taşırmış yanında; mademki o döneme özeniyorlar, Abdullah Gül de AKP rozeti taksın,

AKP’li olduğunu her hal ve hareketiyle ortaya koyan Abdullah Gül’ün kimin Cumhurbaşkanı olduğu belliyken diğerleri buna nasıl katlanıyorlar?

“Cumhurbaşkanı Abdullah Gül mü olsun, Recep Tayyip Erdoğan mı?” diyenlere ilânen duyurulur: Karar verdim: Ben de Cumhurbaşkanı adayıyım!..

Beni Cumhurbaşkanı adayı gösterecek 20 milletvekili, ayrıca finansörler, beleş tanıtımcılar arıyorum, Benden daha iyi Cumhurbaşkanı olmaz.

Yaşım 65 oldu, kursağıma haram lokma düşmedi, arkamda kimsenin ahı yoktur. Yolda yürürken bile karıncaları gözetir üzerlerine basamam.

Lüksü, şatafatı, gösterişi sevmem, olduğum gibi görünür, göründüğüm gibi yaşarım. Başkalarının hak ve hukukuna son derece saygı gösteririm.

Yalan söylemem, söyleyeni de sevmem; dalkavukluk yapmam, yapandan gıcık kapar, yanıma yaklaştırmam; çanak yalayıcılarla asla işim olmaz.

Aile saltanatı kurup eş-dost kayırmam, başkalarının emek ve birikimlerini sömürüp dünyalığımı düşünmem. Komşum açken tok yatmam, yatamam da..

Seçildikten sonra kendimin, ailemin, akrabalarımın, çevremin malvarlığında izahı olanaksız bir artış olduğunda hırsızlık sayıp yağmalayın!..

Sadece sapıklara ve kaçıklara karşı üç-beş korumanın dışında başka koruma ordusu istemem; halkımın sevgisini, saygısını hak edersem korur.

Yanlı davrandığımı haykıran ve kanıtlayanlar olursa, hak etmediğim yeri işgal etmem, derhal istifamı verir, o yüce makamı terk ederim.

Din iman istismarı yapmam, yapanı da düşman bellerim. Tüm inançlar saygındır, kim neye nasıl inanırsa inansın, başımın üzerinde yeri vardır.

Beni seçme tenezzülünde bulunan halkımın şunu bilmesini isterim: Ali’li Alevi bir ana-babanın “Ali’siz Alevi” Ateist Müslüman bir evladıyım.

Son söz Kemal Kılıçdaroğlu’na: İşte bir Cumhurbaşkanı adayı daha:Turaç Özgü. Gölyerinde su eksik olmaz, beni görürseniz adaysız kalmazsınız.

Cumhurbaşkanı seçilmenin bütün koşulları bende mevcuttur. Bitirdiğim okul da öyle ne idiğü belli olmayan cinsinden değildir, 4 yıllıktır.

Bakalım bundan sonra da Kılıçdaroğlu “Recep Tayyip Erdoğan’la Abdullah Gül’den başka kimse yok mu, tek sorunu bu mu?” diyebilecek mi?

03.05.2014
Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İCAZETLİ YAPILAN 1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI VE İCAZETE KARŞI DİRENİŞ

TÜRK-İŞ, TÜRK KAMU-SEN VE  İŞÇİ PARTİSİ,  İstanbul Kadıköy’de 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı kutlamak istediler. Hükümet önce Maltepe’yi adres gösterdi, kabul görmeyince Kadıköy’de bu senelik izin verildi. İstanbul’un karşı yakasında yoldaşları biraz da kendilerinin ayrı bir baş çekmeleri ve seyirci olmaları yüzünden acı sularda boğulurken, kendileri tatlı sularda 1 Mayıs’ın tadını doya doya çıkarıp egolarını tatmin ettiler.

DİSK, KESK, TMMOB da İstanbul Taksim’de 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı şanına uygun olarak kutlamak ve 1 Mayıs 1977’de yaşamını kaybeden 34 şehidini ve yüzlerce yaralı gazisini anmak istediler. Hükümet önce Yenikapı ve Kazlıçeşme meydanlarını gösterdi.  Bu örgütler kabul etmeyip günlerce Taksim’e çakmaya kararlı olduklarını haykırdılar.  Büyük Birader küplere binerek Türkiye’nin dört bir köşesinden, bucağından takviye kuvvetler getirip 39 bin polis ve her türlü savaş aracını İstanbul’a yığıp günlerce hazırlığını yaptı. Özel mülkü haline getirdiği Taksim’i geçilmez edip izin vermediği gibi, onların analarından emdikleri sütü de TOMA’larla, akreplerle, plastik mermilerle, biber gazlarıyla, akla hayale gelmedik çağdışı çeşitli baskı ve işkencelerle burunlarından getirdi.

Birinciler için söylenecek söz: Kendi ülkenizde hak ettiğiniz kadar değil de, Büyük Birader’in lütfedip verdiği kadar hak kullanmanız, sizin özgür olduğunuzu ve bayramınızı kutladığınızı göstermez. Tam tersine, ülkenizde Büyük Birader’in sadık kölesi olduğunuzu, lütuflarıyla yaşadığınızı gösterir. Bundan dolayı ne yazık ki, içimden gelerek “Bayramınız kutlu olsun!” diyemiyorum.

İkinciler için söylenecek söz: Kendi ülkenizde hak ettiğiniz kadar özgürlüğünüzü tepe tepe kullanmak uğruna her türlü gereksiz engellere ve icazetlere karşı direnirken, Büyük Birader’in hışmına uğrayıp kolunuzun,  kanadınızın kırılması, ruhunuzu teslim etmediğiniz sürece yenildiğiniz anlamına gelmez. Kendi ülkenizde özgürce kutlayamadığınız bayramınızı bir gün mutlaka keyfinizce doya doya şanına uygun olarak kutlayacağınıza inanıyorum. Sizi ve bayramınızı bütün kalbimle kutlarım.

İstanbul’a yapılan bütün bu yığınak ve savaşın giderleri  biz yurttaşların cebinden çıktığına göre ister istemez şu soruları sormayı kendimde bir hak olarak görüyorum:

1)      Bu savaşın parasal bedeli ne kadardır? İstanbul kendi haline bırakılsaydı acaba bu masrafların, zarar ve ziyanların kaçta biriyle kurtulurduk?

2)      Devlet yurttaşlarının hizmetçisi olduğuna ve bu hizmetlerini de memurları aracılığıyla verdiğine göre; hizmetçinin ev sahibini, ev sahibini dövmesi; onun silahlarını, araçlarını kullanarak ona zulmetmesi, ona kendi evini yasaklaması insanlığa ve demokrasiye sığar mı?

3)      Haddini bilmeyen bu hizmetçiye haddini bildirmek ve Büyük Birader’in keyfine göre evimizi yönettirmemek için ne yapmalıyız?

4)      Büyük Birader kullanmış olduğu insanlık dışı bu yetkileri hukuktan, anayasadan, yasalardan almadığına göre bu keyfi hareketlerinin kaynağı nedir? Bu yetkinin kaynağı her ne olursa olsun, çağdaş hukuk ve demokratik devletlerde var mıdır?

5)      Bu hukuk dışı, anayasa dışı keyfi hareketler iç savaşa davetiye çıkarmak değilse, nedir?

02.05.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SULTANLIK VE 1 MAYIS

Bugün “HOŞGELDİN FAŞİZM!” diyecek halimiz yok ya; binlerce çığlık atarak “DEFOL ÜLKEMDEN FAŞİZM!”, “YAŞASIN 1 MAYIS!” diye haykırıyorum!..

Cumhuriyet Savcılığının çağrısına gitmeyen Bilal oğlan, “Benim yerime CHP Genel Müdürü Kemal’i gönderiyorum, dilediğinizi yapın” demiştir.

Sultanlığın tanımlaması doğru yapıldığında Türkiye’de Cumhuriyet değil, fiili bir Sultanlık olduğu görülecektir. Bilal oğlan da veliahttır.

Sultanlık rejiminde ülkenin gerçek sahibi ulus değil, ülkenin sultanı ve ailesidir. Tüm kurumlar da Sultanın kontrolünde ve emrinde çalışır.

Sultanın veya aile fertlerinin emir ve direktiflerine uymayanların kelleleri vurulur. Kılıçdaroğlu’nun kellesi şimdilik bağışlanmıştır.

01.05.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALİ’SİZ ALEVİLİK

indirAlmanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck Türkiye’ye geldiğinde ODTÜ’ ziyaretinde “Almanya’daki Aleviler Türkiye’dekilerden daha fazla din özgürlüğüne sahiptir” şeklindeki yorum yapıyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da AKP Grup Toplantısı’nda ” ODTÜ’de ona ev sahipliği yapanların gerçekleri ona söylememesi üzücü. Almanya’da ‘Ali’siz Alevilik’ denen bir olay var. Yani ateist bir anlayışın, Alevilik kisvesi altında, kendilerinin de desteklemiş olduğu bir yapı var. Türkiye’de böyle bir şey yok. Alevi’ye Türkiye’de ‘Müslüman değilsin’ diyemezsin; dersen seni terslerler. Almanya’da küçük bir grup var ve bunu açıkça destekliyorlar. Ama bu, bir devlet adamlığına yakışmaz. Kendisini hala rahip zannediyor. Gittiğimde Almanya’da da söyleyeceğim bunları” diyor. Ayrıca bununla da yetinmiyor, Almanya Cumhurbaşkanı’nı o yorumundan dolayı içişlerimize karışmakla da suçluyor.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a göre: Türkiye nüfusunun % 99’u Müslümandır. Alevilik diye bir inanç, bir mezhep yoktur. Hz. Ali’yi seven her Müslüman aynı zamanda Alevi’dir. “Alevilik” diye bir mezhep de olmadığına göre camilerin dışında ayrıca bir ibadet yerine de gerek yoktur. “Cemevi “ diye açılan ucubeler de cümbüş evleridir. Devlet o cümbüş evlerini asla ve kata ibadet yeri olarak kabul etmez, orası ateistlerin cümbüş eşliğinde dans (!) ettikleri yerlerdir. İslam’da böyle bir kepazeliğe (!) izin verilmez. Hangi inanç gruplarının nasıl tanınıp tanınmayacağına, izin verilip verilmeyeceğine, Hazine’den otlanıp otlanmayacağına Büyük Birader Sünni mezhebine mensup olanlar karar verir.

Almanya gibi kendilerini bir şey zanneden ahlaktan, edepten, hayâdan, medeniyetten nasibini almamış İslam düşmanları İslam’ı bulandırmak ve sulandırmak için Ali’siz Aleviliği yani ateist bir anlayışı destekleyip koyunlarında bize karşı besliyorlar, başımıza bela etmeye çalışıyorlar. Almanya İmamı papazlığını unutup bize ders vermeye kalkmasın, içişlerimize de karışıp kafamın tasını attırırlarsa, Alevileri tanımadığımız gibi kendilerini de tanımaz, paçavraya çevirir, Almanya İmamlığından da ederiz. Yakında Almanya’ya sefer eylediğimde önümde secdeye kapanıp özür dilemezse, kendisini ayağımın altına alır ezer Almanya Başmüdürlüğünden, pardon imamlığından ederim. Bunu böyle bellesin!..

Almanya gibi her yönden gelişmiş, çağdaş, demokratik bir ülkede herhangi bir insanın korkusuzca “Ben ateistim” demesi olanaklıyken, orada yaşayan bir insan neden “Ateist Alevi” olsun? Hz. Ali’yi sevmiyor, onun yolunda gitmiyorsa onun adını kullanarak neden “Ben Aleviyim” desin?

Peki, yerli yersiz her yerde, özellikle gücü ele geçirenlerin, devlet adamlarının gururla % 99’unun Müslüman olduğunu söylediği Türkiye’de herhangi birisi, başına gelebilecek her türlü beladan, kötülükten korkmadan, çekinmeden “Ben ateistim”, “Ben Aleviyim”, “Ben Hıristiyan’ım”, “Ben Musevi’yim” diyebiliyor mu?

Türkiye’de her türlü kötülüğü yapanların, fırsat bulunca acımasızca cinayet işleyenlerin; Maraş Olayları’nda olduğu gibi hunharca katliam yapanların; Sivas’ta Madımak Oteli’nde cayır cayır insan yakıp yamyamlar gibi oynayanların; 100 bin Alevi’yi kılıçtan geçirip ya da diri diri kuyuya atıp üzerlerine taş, toprak atanların adlarını kamu kurum ve kuruluşlarında yaşatmaya çalışanların; emanetlerindeki Hazine’yi soyup kamu mallarını –özelleştirme adıyla- üzerlerine geçirenlerin öğünerek hâlâ “Müslümanım” dedikleri bir ülkede ben “Ateistim” demek yürek istiyor.

Herkesin gururla “Elhamdülillah Müslümanım” dediği ve bunun da prim yaptığı bir ülkede bir kişi de kalkıp korkusuzca “Ben ateistim” diyemiyorsa, “Türkiye’de nüfusun % 99’u Müslümandır” demek kadar aptalca bir söz olamaz. Çünkü gerçek anlamında Türkiye’de Kuran Müslümanlarının sayısı birkaç milyon ya vardır, ya da yoktur. Emevi Müslümanlarının hakim olduğu bir ülkede Hz. Ali’ye karşı Muaviye’nin, Kerbela’da Ehlibeyt’e karşı Yezit’in reva gördükleri neyse, Türkiye’de de farklı inananlara karşı yapılanlar odur. Bir ülkede gerçek anlamda insan haklarına dayalı demokrasi yoksa orada farklı inançlar da, farklı fikirler de baskı altındadır. Gücü ele geçirenlerin kutsallara saygıdan bahsetmesi de gülünçtür. Onlar “kutsallara saygı” derken, sadece kendi kutsallarını kastetmektedirler.

“İç işlerimize kimse karışamaz” diyenlere “Sen neden başkalarının iç işlerine karışıyorsun?” demezler mi?

Arapların bir sözü vardır: “Men dakka, dukka!” diye… Bu sözün Türkçe karşılığı şudur: “Çalma elin kapısını tekmeyle, çalarlar kapını tokmakla!..” Sonra da “El mi yaman, bey mi yaman” diye devam ederler. Bu da yetmez, gücü gücü yetene yöntemi yürürlüğe girerse, el yumruğunu görmeyen kendi yumruğunu balyoz zannediyor; “Şuna kimin yumruğunun balyoz olduğunu gösterelim!” derler.

Bağımsızlığından taviz vermek istemeyen bir ülke; komşu ülkeler iç işlerinde sıkıntıdayken, onların sıkıntılarını giderecek daha çağdaş, daha uygar, daha insani yöntemlerle yaklaşacağına, fırsat kollayıp yangına körükle giderse, hele hele de haklı veya haksız bir kısmına açık veya kapalı destek verirse, senden daha güçlü ülkeler de bunu fırsat bilip seni yumruklama hakkını kendilerinde görürler.

Ayrıca, “Suriye’deki azınlık Aleviler, çoğunluk Sünnileri nasıl yönetirler?” diye mezhepçilik yapmak, hem Türkiye’deki Alevilere saygısızlıktır, hem de Sünni çoğunluğu Alevilere karşı kışkırtmak anlamına gelir. Suriye’deki derleme toplama canilere, anarşistlere “Alevileri öldürün, kesin, tecavüz edin, aklınıza gelen her türlü zulmü yapın!..” dercesine, içinde Alevilerin vergilerinin de bulunduğu her türlü parasal ve silah yardımını yapmak, ülkenin parçalanıp bölünmesine, sonunu kimsenin tahmin bile edemeyeceği felâketlere kadar götürür.

Atalarımız “Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü!” derken, Atatürk “Aman Araplardan, Ortadoğu’nun sorunlarından uzak durun!..” tarzında vasiyette bulunurken iş olsun diye mi söylenmiştir?

Bağırarak çağırarak, kendisinden başkasını tanımayarak, kimseyi dinlemeyerek, gerçeklerin üzerini örterek devlet yönetilmez. Tek sesin duyulduğu bir ülkede faşizm vardır. Mızrak çuvala sığmıyor: Aleviler kendi ülkelerinde tanınmazken, dışarda tanınmaları, itibar görmeleri o ülkelerin insan haklarına, demokrasiye ne kadar değer ve önem verdiklerini gösterir. Kendi ülkesinde varlığından bile kimsenin haberi yoksa devleti de kendisini dışlıyorsa, çoğunluk mezhep Alevilere dayatılıyorsa, o ülkenin başı belada demektir. Başka belaya, düşmanı dışarda aramaya gerek yok. Devleti yönetenlerin bunu akıllarından asla ve asla çıkarmamaları gerekir. İnsanları korkutanlar, korku imparatorluğu yaratanlar sürekli uyanıkken bile kâbus görürler. Kâbusla yatıp, kâbusla kalkanların da asıl düşmanları kendileridir.

30.04.2014
Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

1 MAYIS’IN TAKSİM’DE YASAKLANMASI ÇAĞDIŞI BİR TUTUMDUR

Kanlı 1 Mayıs

Solun önlenemez yükselişinin önünü kesmek isteyenler 12 Mart 1971 askeri darbesini yaparlar, üzerinden silindir gibi geçilir, kimileri canından olur, kimileri de zindanlarda çürütülür. 1974’te çıkarılan genel afla serbest kalan solcu gençler ve aydınlar daha da bilinçlenmiş ve bilenmiş olarak yeniden hızla örgütlenirler ama sayısı belirsiz sol fraksiyonlar doğar.

Hiçbiri diğerini beğenmeyen sol fraksiyonlar, bir yandan kendilerini ortadan kaldırmak isteyen sağla mücadele ederken, bir yandan da kendi aralarında amansız mücadele ederler ve birbirlerine tamiri olanaksız zararlar verirler. Her fraksiyon diğerlerini ya kendi bünyelerinde bir araya gelmeye ya da düşman ilan ederek yok etmek ister. Kendi aralarındaki çelişkileri bir türlü çözüp genel ve ortak ilkelerde birleşemezler. Bu durumdan en çok da sola düşman olanlar yararlanır.

Dönemin en örgütlü ve en bilinçli işçi örgütü DİSK önderliğinde 1 Mayıs 1976’da Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs İşçi Bayramı herhangi bir olay çıkmadan şanına uygun olarak kutlanır. Olaysız kutlanan bu bayram emperyalist uşaklarını rahatsız eder. Bunun önüne geçmenin planları yapılır.

1 Mayıs 1977’de yine DİSK’in önderliğinde, birbirlerine düşmanmış gibi bakan tüm sol örgütler bir yıl öncekinden daha kalabalık, tahmini 500 bin kişiyle ama başıbozuk bir şekilde Taksim’de bir araya gelirler. 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı kutlarlarken o günkü adı “Intercontinental”, şimdiki adı “The Marmara” olan otelin çatısından kalabalıkların üzerine makinalı silahlarla ateş edilir, 5 kişi vurularak, 29 kişi de izdiham sonucu nefes alamayıp boğularak ya da ayaklar altında ezilerek ölür. 34’ başından ve göğsünden kurşunla vurulmuş olarak yüzlerce kişi yaralanır. Üzerinden 37 yıl geçmesine rağmen olayın failleri bulunup hesap sorulmadığı için 1 Mayıs 1977 Taksim Olayları “Kanlı 1 Mayıs” olarak belleklere kazındı. İşçiler 1 yıl sonra emperyalistlere ve işçi düşmanlarına meydan okurcasına 1 Mayıs 1978’de Taksim Meydanı’nda toplandı, şehitlerini andı, bayramlarını kutladı.

Aylar öncesinden Maraş Olayları’nın hazırlığını yapanlar, 19 Aralık 1978 akşamı Ülkücülerin gittikleri Çiçek Sineması’nda “Güneş Ne Zaman Doğacak” adlı film oynarken, filmin sonuna doğru hafif tesirli bir bomba patlatırlar, hafif yaralananlar olur.

Başlatılan tahrik sonucu 20 Aralık akşam saatlerinde genellikle Alevi ve solcuların gittiği Yeni Mahalle’de bulunan Akın Kıraathanesi’ne patlayıcı madde atılır ve iki kişi yaralanır.

21 Aralık akşamında sağ görüşlü Güngör Gençay adlı birisinin evine bomba atılır. Bu tahrikin arkasından aynı akşam Maraş Meslek Lisesi öğretmenlerinden Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu okuldan evlerine giderken silahlı saldırıya uğrarlar. Hacı Çolak olay yerinde, diğeri de kaldırıldığı hastanede ölür.

Senaryoyu kaleme alanlar çevre köy ve kasabalara “Aleviler ve komünistler Cuma namazında camileri bombalayacaklar, Müslüman kardeşlerimizi katledecekler” yaygarası ile halkı tahrik ederler. Bu arada Maraş Müftüsü de devletin aracı ile Sünni ve sağcı halkı kışkırtır.  Cenazelerin Cuma namazı sonrasına kalması için Devlet Hastanesi Başhekimi Cumhuriyet savcısının baskılarına karşın elinden geleni yapar.

22 Aralık Cuma günü saldırılara rağmen cenaze törenleri önce katledilen öğretmenlerin okullarında yapılır. Daha sonra Ulu Cami’de cenaze namazları kılınmak üzere götürülürken kortej “Komünistler Moskova’ya!.. Katil İktidar!..” sloganları ile saldırıya uğrar ve dağılır. Sahipsiz kalan cenazeler jandarmalar tarafından Devlet Hastanesi’nin morguna kaldırılır.

Başıbozuk saldırgan gruplar Aleviler’in yoğun olduğu mahallelere saldırır, önlerine çıkanları dövmeye, ev ve işyerlerini tahrip etmeye başlarlar. DİSK, TÖB-DER, POL-DER, CHP, TİKP, Tekstil Sendikası ve Sağlık Müdürlüğü binaları yakılıp yıkılır, av tüfeği satan dükkânları talan ederek silahları alırlar. Sokak aralarındaki çatışmalarda üç saldırgan hayatını kaybeder. Geç saatlere kadar süren çatışmalar, askerler tarafından denetim altına alınır. Bu arada 100′e yakın işyeri tahrip edilmiştir, yıkılmıştır.

23 Aralık günü yapılması planlanan saldırıda halkın da yer alması için camilerde ve belediye hoparlöründen, “Dünkü olaylarda komünist ve Aleviler tarafından şehit edilen üç din kardeşimizin cenazesi kalkacaktır. Bütün din kardeşlerimiz buna katılsınlar, son görevlerini yapsınlar” yönlü çağrılar ve duyurular yapılmaya başlanır.

23–24 Aralık günleri insanlık tarihinde eşi ve benzerine az rastlanan en kanlı olaylar, yakmalar, yıkmalar, katliamlar, tecavüzler devam ederken çoğu zaman devletin yetkilileri ve güvenlik görevlileri ya seyirci kalmışlardır, ya da acizliklerinden bu kanlı olayları tertipleyenler hedeflerine varıncaya dek durduramamışlardır.

Maraş’ta bu tahrik ve propagandalar, tertipler, katliamlar, yakma ve yıkmalar 25 Aralık gecesi ancak durdurulabilir. Olaylarda 111 kişi ölmüş, binin üzerinde insan yaralanmıştır. 552 ev ve 289 işyeri yakılıp yıkılarak tahrip edilmiştir. Olayların ardından Alevi nüfusunun yüzde 80′inin Maraş’ı terk ettiği -istatistiklere geçmese de- biliniyor.

Tüm yurt sathında yaygın şiddet hareketleri üzerine (Adana, Ankara, Bingöl, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, İstanbul, Kahramanmaraş, Kars, Malatya, Sivas, Urfa, Adıyaman, Hakkâri, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Tunceli, İzmir, Hatay, Ağrı illerinde) 26 Aralık 1978’de Ecevit Hükümeti tarafından sıkıyönetim ilan edilir.

***

1961–65 yılları arasında görev yapan İsmet İnönü Başbakanlığındaki üç koalisyon hükümetinde de Çalışma Bakanı olarak görev yapan, 24 Temmuz 1963’te Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nun çıkarılması ve sosyal güvenlik haklarının genişletilmesinde büyük çaba harcayan Bülent Ecevit’in Başbakan olduğu 1 Mayıs 1979’da Taksim’de 1 Mayıs İşçi Bayramı İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından yasak edilmiş, faturası da haklı olarak Ecevit’e çıkarılmış ve o yasaklı güne “1 Mayıs’ı yasaklayanların utanç günü” denmiş…

İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından her türlü grev, gösteri ve mitingler yasak edildiği ve bir gün öncesinden sokağa çıkma yasağı konulduğu için1 Mayıs 1979’da sokağa çıkma yasağını delen 100 kişi 1 Mayıs 00.05’te Çiçekçi’de “Yaşasın 1 Mayıs!” diye bağırırlar. Anında postal ve dipçik darbeleriyle yerlere yatırılır, tutuklanırlar ve soluğu Alemdağ Kışlası’nda alırlar. Bugün olduğu gibi o gün de gazetelerin büyük bölümü direnenleri görmezden gelir ve 2 Mayıs günkü yayınlarında Taksim’den çekilen “Sakin bir gün” fotoğrafıyla okurlarının karşısına çıkarlar.

İçlerinde, Anneler Günü cezaevinde kutlanan TİP Genel Başkanı Behiçe Boran, güvenlik güçleri tarafından götürülürken “Bu davranış Ecevit’e şeref getirmez!” diye bağıran DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk gibi sivil toplum örgütlerinin ileri gelenleri de olmak üzere toplam 987 kişi sıkıyönetim yasaklarına muhalefetten Sağmalcılar Cezaevi’nde 20 gün yatarlar. Duruşma salonları yetmediği için 29’u kadın 728 sanıklı dava, Atatürk Organize Sitesi’nin salonunda görülür.

***

1979’da Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nde Fransızca öğretmeni olarak görev yapıyordum. Ecevit Hükümeti’nin ve dolayısıyla sıkıyönetim komutanlıklarının 1 Mayıs kutlamaları ile ilgili almış oldukları kararları değerlendirmek, bizim de ne yapmamız gerektiği konusunu görüşmek için bir Öğretmenler Kurulu Toplantısı düzenlemiştik. Gündemimizde ağırlıklı olarak işçi sendikalarının tutum ve davranışları vardı. Ecevit işçi sendikalarına anlayışlı olmalarını, herhangi bir olaya meydan vermemek için sıkıyönetim komutanlıklarının emir ve bildirilerine uymalarını istiyordu. DİSK içinde bile birtakım anlaşmazlıklar vardı: DİSK’e bağlı sendikalardan kimileri sıkıyönetimin olmadığı Eskişehir’de kutlama yapılmasını bile öneriyorlardı.

Okulumuzda solun tüm fraksiyonları vardı. Neredeyse tüm bölgedeki sol eylemlerin merkeziydi. Çevrede adı “Küçük Moskova”ya çıkmıştı. Emeğin Birliği adlı grubun okulumuzdaki lideri konumunda olan Halil Bey de İstanbul Taksim yerine Eskişehir’i uygun buluyordu. Halil Bey’in ve onun gibi idare-i maslahatçılara kızıp “Kardeşim!.. Kıçına güvenemiyorsan, otur oturduğun yerde!.. ‘1 Mayıs kutlamaları Eskişehir’de yapılsın’ da ne demek? Fikir değiştirirler de Ağrı Dağı’nı gösterirlerse, ‘Aman başımıza bir şey gelmesin’ diye gidip orada mı yapacağız bayramımızı? Hak verilmez alınır!.. Bunu böyle bil!..” diye naramı çekmiştim. Ortalık durulmuş, almamız gereken kararı almıştık.

Halil Bey, bana biraz kırılmıştı ama muhalefetin başını çekmekten vazgeçmiş, yola gelmişti. Diğer eylemlerimize de bu kararlı tutumumla katkıda bulunmuş, okulumuzda ve çevremizde itibarım zirveye çıkmıştı.

***

24 Ocak 1980 Ekonomik Kararlarını uygulayabilmek için işçi sendikaları, emekçiler, aydınlar ve sol örgütler üzerinde amansız baskılar uygulanır. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Mayıs 1980’de Taksim’de miting yapmayı yasaklamakla kalmıyor, 24 saatlik sokağa çıkma yasağı da ilan ediyor. Ondan sonra da 12 Eylül 1980 darbesi yapılıyor, faşist Kenan Evren ve 5’li çetesi Türkiye Cumhuriyeti yönetimine el koyuyor, faşist uygulamalar en acımasız bir şekilde sürdürülüyor, demokrasi, hukuk ve insan hakları tamamen ortadan kaldırılıyor, özellikle sol kesim üzerinde insanlık dışı her türlü uygulamalar oluyor; canından olanları, zindanlarda çürütülenleri, sağlığını, işini kaybedenleri görenler de tepkisiz kalıyor.  Bırakın hak aramayı, hayatta kalmak bile bir mucize haline geliyor. Bundan sonraki yıllarda da yok edilen hakların yeniden kazanılması uğrunda yeniden örgütlenmeler için savaşımlar veriliyor, demokratik hakların kazanılması için bedeller ödeniyor.

***

Her türlü baskılara karşı onurlu emekçiler, çalışanlar yılmadan, bıkmadan, korkmadan verdikleri savaşım sonunda 2008 Nisan’ında 1 Mayıs’ın “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanması kabul edilmesine rağmen Taksim’de kutlamalar kabul edilmedi. Taksim’e yürüyen sivil toplum örgütleri ile polisler arasında çatışmalar çıktı, yaralananlar oldu.

2009 Nisan’ında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne verilen önergeden sonra 1981′den sonra tekrar resmi bayram olarak kabul edildi ama Taksim’e çıkılmasına izin verilmedi.

1 Mayıs 2010’da ise tüm işçi sendikaları, 32 yıllık yasaktan ve bedelini fazlasıyla ödedikleri haklı mücadeleden sonra Taksim’de acılarının hesabını soruyor ve resmi rakamlara göre 140 bin, gerçekte ise kat be kat fazla kişinin katılımıyla kutluyor. Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu ile alana giren Rahşan Ecevit kendisine uzatılan kameralara “Eşim hayatta olsaydı, burada olurdu” diyor.

1 Mayıs 2011 bazı sivil toplum örgütlerinin katılımıyla Taksim’de “Emek ve Dayanışma Günü” olarak coşku ile kutlandı. 1 Mayıs 2012 aynı yerde daha büyük ve coşkulu kalabalıklarla kutlandı. Polis müdahale etmediği için de herhangi bir olay olmadı.

Bundan önceki 3 yıl içinde polis baskısı olmadığı için herhangi bir olay olmamasına karşın, hükümetin almış olduğu keyfi karar sonucu 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü kutlamak için Taksim’e gitmek isteyen gruplara polis izin vermedi. Yer yer hoş olmayan, çağdaş bir hukuk devletine yakışmayan olaylar oldu.

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nün Taksim’de kutlanması kadar normal bir şey olamaz. Çünkü orada 1 Mayıs 1977’de katledilen 34 onurlu yurttaşın, emekçinin kanı aktı; planlayanlardan, katillerden hâlâ hesap sorulmadı. İçlerinden biri de benim hemşerim ve hocam Ahmet Gözükara’ydı. Ona da, diğerlerine de, ayrıca tüm özgürlük ve demokrasi şehitlerine de Tanrı’dan rahmetler diliyorum, ışıklar içinde yatsınlar. Onların kanlarının hesabını vermeyenler kadar sormayanlar da, bu hesabın sorulmasını engelleyenler de suçludur.

Toplumsal olayları değerlendirenlerin nazarında polisin müdahale etmediği gösterilerde olaylar olmazken, müdahale ettiği gösterilerde olayların olması dikkatlerden hiç bir zaman kaçmıyor. Bunu bundan önceki hükümetlerin bildiği gibi mevcut hükümetin de bilmesi gerekir. Ayrıca, eğer bu ülkenin yurttaşlarının huzurlarının bozulması, kan dökülmesi, ekonomiye zarar gelmesi istenmiyorsa çağdaş Batı ülkelerinde olduğu gibi demokratik haklara saygı gösterip, yalnızca çıkabilecek olaylara karşı önlem alınması yerinde olur kanaatindeyim.

Hak verilmez, alınır. Türkiye Cumhuriyeti çağdışı bir aşiret devleti değildir, asla da olmayacaktır. Buna kimsenin gücü de yetmez, böyle bir yetkiyi de bu ulus kimseye vermemiştir. Bu ülkenin her noktasının gerçek sahibi uğrunda ölenler, yeri ve zamanı gelince de onun uğrunda gözünü kırpmadan ölmesini bilenlerdir.

İşçiler, emekçiler, emeğiyle yeni değerler üretenler, emeğe ve alın terine saygılı olanlar, kısaca “Ben onurlu bir insanım ” diyebilen herkes 1 Mayıs 1977’de ölenlerin, yaralananların anısını yaşatmak için her 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkıp şehitlerini anmak, onların faillerinin bulunup hesap sorulmasını haykırmak, bu arada da bayramlarını kutlamak istiyorlar. Onların bir araya gelmesinden, “Kanlı 1 Mayıs”ın, acımasız sömürünün, aşağılanmanın, dışlanmanın, keyfi hareketlerin, kumpaslar sonucu yaşamları karartılıp zindanlarda çürütülen tüm yurtseverlerin hesabının sorulmasından korkanlar kutsal bir sembol haline gelen Gezi Parkı’nı, Taksim’i yasaklıyorlar. Meydanları, parkları, sokakları demokratik yollardan sesini duyurmak isteyenlere, hak arayanlara biber gazlarıyla, plastik mermileriyle, TOMA’larıyla, akrepleriyle haram etmeye çalışıyorlar. Demokrasi ve özgürlük uğruna her geçen gün şehit ve gazi sayısı artıyor. Eninde sonunda onların kanlarının hesabının sorulmayacağını zannedenler yanılıyor.

İşçilerle, emekçilerle, sesini duyurmak isteyen yurttaşlarıyla zıtlaşmanın hiçbir hükümete hayır getirmediğini bile bile sıkışınca “Gidin Yenikapı’da, Kazlıçeşme’de, Maltepe’de bayramınızı kutlayın!” diyorlar. Bir Müslümana “Kabe’ye gideceğine, Bağdat’a git; bir Hıristiyana Kudüs’e gideceğine, Kahire’ye git” ne anlama geliyorsa, bir eylemciye de “Kazlıçeşme’ye git” o anlama gelir. Herkesin kutsalı kendine, kimse kimsenin kutsalına saygısız davranmıyor ve engellemeyi aklının ucundan bile geçirmiyorsa orada gerçek demokrasi vardır, aksi halde orada zorokrasi var demektir.

Bu ülkenin aklı başında her yurttaşı şunu çok iyi biliyor: Devlet denilen gücü ele geçirenlerin hukuk ve ahlak dışı keyfi ile hareket edildiği takdirde gün gelir aziz vatanın her noktası gerçek sahiplerine yasaklanır. Buna fırsat verilmeyecektir.

Yaşasın 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü!..

Yaşasın şehitlerine ve onuruna sahip çıkanlar!..

28.04.2014

Turaç Özgür

 

DÜŞÜNSEL, Makaleler kategorisine gönderildi | 8 yorum

BİR ÖZÜR, BİR KUTLAMA

Sayın Haşim Kılıç’ı “Binlerce birbirinden değerli hukukçu varken üçüncü sınıf bir ticari ilimler akademisinin üçüncü sınıf bir mezununun Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na getirilmesini doğru bulmuyor ve bunu çağdaş bir hukuk devleti olan ülkeme yakıştıramıyorum” diye eleştiriyordum.

Ama ülkemin başı belaya girdiğinde gördüm ki, o binlerce değerli bildiğim hukuk adamları susarken, bazılarının da hak etmedikleri makamlarını seçilmiş diktatörün öç alma mevzileri olarak kullandıklarını gördükten sonra Sayın Haşim Kılıç işgal ettiği makama yakışır bir şekilde kendini bir şeyler zanneden despotlara ve kendini çok değerli hukukçu bilenlere unutulmaz ders vermiştir.

Sayın Haşim Kılıç’tan –birçok yanlışlarına rağmen- eski değerlendirmelerimden dolayı özür dilerken, son dersinden sonra da kutluyorum. Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını koyarsa, hiç tereddüt etmeden oyumu veririm.

25.04.2014
TURAÇ ÖZGÜR

GÜNCEL, Onaylı-yorum kategorisine gönderildi | 2 yorum

AHLAKSIZLIK NEDİR?

Bin bir türlü belge ve şaibeye rağmen Ankara’daki seçim sonuçlarına itirazı reddet, Yalova’dakini de kabul et; bu, hizmetin karşılığı nedir? Karşılığı yasanın gereğini yapmanın dışında başka türlü varsa bu, bir ahlaksızlıktır.

Ahlak; toplumsal, evrensel yaşam ve davranış kurallarına uymak ve kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapmamaktır.

“Ahlak, dinin yarısıdır” diyorlar. Bana göre dinin, imanın, inancın, vicdanın, merhametin tamamıdır. Evrensel ahlaka uyanlar, gerçek insan ve dindardır, diğerleri insan kopyasıdır.

İnsanoğlunun sapıklıklarını, bencilliklerini, açgözlülüklerini, insan topluluklarıyla uyumsuzluklarını gidermek için dinler doğmuştur. Aksi halde dine gerek kalmazdı.

Kendisiyle, toplumsal kitlelerle uyum içinde yaşamasını bilen insanlar için bir dine, mezhebe, tarikata ve dolayısıyla ibadete gerek yoktur. İbadet; onurlu, gururlu yaşamın her anı, her hareketidir.

Kendisiyle, toplumsal kitlelerle uyum içinde yaşamasını bilmeyenlerin dindarlığı, ibadeti gereksiz olmaktan öte, yalnızca bir gösteridir. Sirk cambazları bile bunlardan daha saygındır.

Gösteri ibadetleriyle dindar görünerek cahil toplumları aldatıp onların başına geçmek, onların gelecekleriyle oynamak, onları soymak en büyük ahlaksızlıktır.

Devlet denilen gücü ele geçirdikten sonra, her ne pahasına olursa olsun, gitmemek için sürekli kurallarla oynamak, kural tanımamak en büyük ahlaksızlıktır.

Tarih, kendi çıkarları için toplumunu aldatıp onları bataklığa sürükleyen ahlaksız diktatörlerle doludur ama hiçbiri hayırla anılmamaktadır.

Yaratmış olduğu diktatörleriyle düşmanlarından öç almak ahmaklığına, aymazlığına düşen de, o kural tanımaz diktatörlere teslim olanlar da ahlaksızdır.

Onurdan, gururdan yoksun bırakılmış yaşamını biraz daha uzatabilmek için lağım faresi gibi yaşamaya razı olup geleceğini düşünmeyenler, gerçekleri çarpıtanlar, korkusundan sesini çıkaramayanlar da ahlaksızdır.

“Aman benim servetime dokunulmasın, üzerime gelinmesin” diye yağ çekip yarattıkları diktatörlerine mersiyeler yazan medya da, orada kalemlerini gerçekleri karartmak için kullananlar da ahlaksızdır.

Ahlaksızlığın pirim yaptığı bir yerde her türlü yolsuzluk, hırsızlık, talan, yalan kol gezmektedir. Bunlardan nemalanan herkes gibi üç maymunu oynayanlar da ahlaksızdır.

22.04.2014
Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZAVALLI BATILILARA GEL DE ACIMA!..

Almanya Başbakanı Angela Merkel kocası ile İtalya’nın turistik bölgelerinde –onu da istemedikleri halde- zorunlu verilen iki korumasıyla korkusuzca dolaşıyorlarmış.

Merkel’ler İtalya’nın plajlarında halkla birlikte hiçbir şov yapmadan ve koruma ordusuna sığınmadan güneşleniyorlar, denize giriyorlarmış.

Avustralya’nın bir eyalet başbakanı kendisine hediye edilen 3 bin dolarlık bir şarap, basına yansıyınca, “Hatırlamadım ama yaptığım etik değildir” diye derhal istifasını vermiş.

Bu Almanya’ya ve Avustralya’ya da biraz İLERİ DEMOKRASİ ihraç edip bu zavallıların ellerinden tutmak gerekir. Bize bakıp ders alsınlar. Ulan bu etik dediğiniz de nedir ki? Siz götürüğe bakın götürüğe!.. Bakın bizimki nasıl götürüyor!.. Ona bakın da dünyalığınızı garantileyin.

Bu aciz Batıllılar, bizi kendilerine benzetmeye çalışıyorlar. Biz size benzersek, ülkemizi yönetecek yetenekli (!) adamlar bizi terk ederler. Onların bize sunacakları hizmetlerden (!) mahrum kalır, Gayya kuyusuna düşeriz.

Bence bu aciz Batılılara şu dershaneler henüz kapanmadan ders verelim de hayrımıza biraz din-iman, biraz da nasıl yaşanacağını, ellerine fırsat geçince nasıl götürüleceğini bir güzel öğrensinler.

Ey aciz Batılılar!.. Elinize Allah’ın, pardon devletin ipi geçtiğinde sıkı sıkı tutunun, sakın bırakmayın, fırsatları sonuna dek değerlendirin. Fırsatları kullanırsanız sizden büyük olmaz, kullanmayıp da sofuluk yapmaya kalkarsanız sizden küçük olmaz; bunu unutmayın!..

Ey aciz Batılılar! Fırsat bu fırsat deyip çuvallarınızı, hararlarınızı, depolarınızı kaynağına bakmadan doldurun, fırsatları ganimet bilin!

Ey aciz Batılılar! Halkınızın ağzını süzme torbası gibi büzer, kapatırsanız, şom ağızlılar arkanızdan laf edemezler. Bunu unutmayın!..

“Bu süzme torbası da nedir ki?” diye aptal aptal bakacağınıza gelin de henüz dershaneler kapatılmadan size beleşinden kurs verelim!. Kendini akıllı zanneden aptal Batılılar!..

Bu süzme torba yöntemlerinde malı götürenler taze tere, “Gördüm, duydum, biliyorum, kanıtlarım” diyenler de giyer ceza!.. Yani “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” yöntemi uygulandığı sürece götürüklerin götürdükleri yanlarına kalır, itibarları zirve yapar.

18.04.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MÜSLÜMAN KUL HAKKI YEMEZSE, YİYEN DE MÜSLÜMAN DEĞİLDİR

ANKARADünkü medyada Yalova eski Belediye Başkanı’nın seçim döneminde seçmenini midesinden yakalamak için bol bol pilav üzerine dönerler, kebaplar, tabii yanında da milli içkimiz ayranı veresiye yedirmiş, içirmiş olduğundan faturaları da kendisinden sonra seçilen CHP’li yeni Başkan’a gönderilmiştir diye haberleri okuyup izlemekteyiz.

Avcı; oltanın ucuna taktığı yemlerle balıkları avlayamayınca, 1.000.000 TL’lik faturaları da kar kalkınca ortaya çıkan itin pisliği gibi meydana çıkmış ve yeni Belediye Başkanı da “Bunlar belediyeyi ilgilendirmez” diye İçişleri Bakanlığı’ndan incelemeleri ve avcının ödemesi için müfettişler istemiştir.

Sevgili yeni Başkan; bu ulus nice avcıların faturalarını ödemiştir. 1.000.000- TL dediğin de nedir ki, bir kamyonun torpido gözünü bile doldurmaz, hayrına ödesen ne olur?

Hani bir reklam vardı bir zamanlar: “Sen ye, iç; torunların ödesin!..” diye. Bu reklam tedavülden kalkmış olabilir ama hükmü yürürlükten henüz kalkmamıştır. Sayın (!) eski başkan da zannederim o reklamı bol bol izlemiş ve öğütlerine uymuştur.

Her neyse canım… Bu vesileyle iki anımı anlatmadan duramayacağım. Çok söz söylemekten anı anlatmak daha yararlıdır. Anlayan anlar, anlamayanlar da anlamazlar… Memleketimizde ileri demokrasi vardır. Zorla anlatacak gücümüz de yoktur.

Birincisi:
10 yaşlarındaydım. Köyümüzün harmanda çalışan gençleri aşka gelip komşu köydeki bir bostana traktörlerle gidip bostanı yağma edip gelmişler, yaktıkları ateşin etrafında ganimetleri hapur hupur, şapur şupur yiyorlardı. Ben de bir kenara çekilmiş iğrenerek izliyordum. Bana “Sen niye yemiyorsun?” dediler. Ben de “Ben yemem, siz elin bostanını yolup getirdiniz, sizin bostanınızı o adam yolsa ne derdiniz?” dedim. “Şuna bak, amma da sofu!..” diye alay ettiler.

İkincisi:
1991–92 yıllarıydı galiba… Elbistan’da bir lisede öğretmenlik yapıyordum. Kapalı Spor Salonu’nda yüzlerce öğrenci yerleştirilmiş, karşılarındaki sahnede de tepsi tepsi baklavalar, kasa kasa üzüm ve meyveler vardı. Ben manzarayı anladığım için öğrencilerin arkalarına geçip uzaktan gözcülük görevimi yapmaya başladım. Sınav soruları dağıtıldıktan ve açıklamalar yapıldıktan sonra kimsenin kopyaya tenezzül etmemesi ve birbirlerine bakmaması, aksi halde gereğinin yapılacağı gibi uyarılar da yapıldıktan sonra sınav başlatıldı.

Benden başka orada bulunan tüm görevliler sık sık sahneye doğru gidip orada bulunanlardan tıka basa atıştırdılar. Benim uzak durduğumu, hiçbir şeyden almadığımı gören arkadaşlar “Sen niye yemiyorsun?” dediler. Ben de “Bunları kim aldı? İdare mi aldı yoksa öğrenci velileri mi getirdiler?” deyince “Üzümünü ye, bağını sorma!..” dediler. “Hayır, kardeşim!.. Ben yediğim üzümün bağını sorarım!.. Eğer onlar veliler tarafından getirildilerse rüşvettir, asla yemem!..” dedim. “Yemezsen, yeme!.. Sofu!..” diye alay edilmem üzerine, “Siz onları tıka basa yiyin! O beni ilgilendirmez ama bu sınava giren öğrencilerden bir tanesi sınavda çakarsa, hele de bir şey getirmeyenler çakar da diğerleri geçerse, o zaman o öğrenciler sizden hesap sormazlarsa, ben sizin yakanızdan tutar, hesap sorarım!..” dedim.

Allahtan ki, o sınavda bütün öğrenciler o baklavalar, üzümle ve de benim uyarım sayesinde geçmişti de ben de hesap sormaktan kurtulmuştum.
Bu tür pisliklerden yaşamım boyunca uzak durduğum için sık sık “sofu” olmakla alay edildim. “Sofu” deyince dini inançları güçlü, namazında niyazında olan kişiler kastedilir halk arasında. Oysa benim din ile, iman ile, namaz ile, niyaz ile uzaktan yakından ilgim yoktur. Nüfus cüzdanımda yazan dini “İslam”ın dışında ben Müslüman da sayılmam. Devlete göre ben “İslâm”ım, bana göre de ben “Ateist”tim. Ortalamasını alınca ben “Ateist Müslüman” oluyorum.

“Peygamberimiz ‘bana kul hakkıyla gelmeyin’ demiştir” deyip de deveyi hamuduyla yutanlar, size soruyorum: Size göre ben neyim? Cennete gidebilir miyim, gidemez miyim?

15.04.2014
Turaç

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CHP NEDEN BU HALLERE DÜŞTÜ?

ANKARAYıl 1973, ben Cebeci Erkek Öğrenci Yurdu Başkanı’yım. Genel seçimler henüz yapılmaya az bir süre kala hemşehrim, ağabeyim, Ankara Hukuk Fakültesi’ni 14 yılda o yıl bitiren Nuh Naci Pehlivanoğlu ile birlikte Ankara Rüzgârlı Sokak’ta CHP Genel Merkezi’ne siyasi havayı koklamaya gittik.

İlk durağımız aynı binanın içindeki CHP Gençlik Kolları’naydı. O zamanki Gençlik Kolları Başkanı Naci Ağabeyin tanıdığı olduğu için bizimle yakından ilgilenip çaylar ikram etmiş, siyasi sohbeti koyulaştırmıştık.

Naci Ağabey, Sokrat gibi konuşur, gözü siyaseten çok yukarılarda ve aşırı derecede lafebeliği yapardı ama çok öngörülü birisiydi. CHP’nin Doğu’yu ihmal etmesini yapıcı bir şekilde eleştirdi, “CHP çok yanlış yapıyor, Doğu’yu ihmal ediyor ve mütegallibeden bir türlü vaz geçemiyor. Örneğin Maraş’ta CHP’ye gönül vermiş insanları dışlıyor, CHP’lilikle yakından uzaktan ilgisi olmayanları ön plana çıkarıyor” dedikten sonra beni göstererek “Aha pırlanta gibi delikanlı, gözünü daldan budaktan esirgemez, tek başına bir orduya bedel, kimse cesaret edip yurt başkanlığına aday olmazken, yokluğunda aday gösterip kendisini yurt başkanı seçtik. Yurdumuzu faşistlerden temizledi. Bunun sayesinde bir yurdumuz var. CHP’liler, solcular o yurtta barınıyor, rahat ediyorlar. CHP bu gençleri ‘komünist’ diye dışlıyor, bunların istemedikleri kişileri de destekliyor” dedi.

CHP Gençlik Kolları Başkanı: “Nuh!.. Nuh!.. Doğu’da birkaç il de isterse CHP’ye hiç oy vermesin, hatta diğerleri de vermesin, hiç önemli değil!.. Batı’da İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in, Ege’nin, Marmara’nın balyoz gibi sıkılmış yumru ile iktidara geliyoruz!..” demişti.

CHP, o seçimde yanılmıyorsam 173 milletvekili ile birinci parti olarak Parlamento’ya girdi. Maraş’tan da 7 milletvekilinden 3’ünü almıştı.

7 adayın en başındaki Ali Şahin “Nasıl olsa yerim garantilidir” diye Ankara’da ev tutup taşınmış ve propaganda döneminde bir daha da Maraş’a uğramamıştı. O yıl Türkiye’de ilk defa olarak CHP Maraş Milletvekili Adayları sıralamadaki yerlerini beğenmeyerek tercih yaptırmışlardı. Sondan ilk 3’ü Parlamento’ya girmişlerdi. Birinci sıradaki Ali Şahin de mahcup bir şekilde Maraş’a dönmüştü.

Gel zaman git zaman Doğu tümden terk edildi, gençleri sıkıyönetimler tarafından ezim ezim ezildi, CHP bütün bunlara seyirci kaldı. Adının önüne “komünist” sözcüğü konulmadan adı anılmayan ben de bu ezilmeden fazlasıyla nasibimi aldım. Günlerden bir gün Naci Ağabeyimin Maraş’ta Demirel’in mitinginde “Kurtar bizi Babaaaa!..” diye bağırmasına tanık oldum. Ben de ilk defa Naci Ağabeyimin yanında, bizi kurtarması için siyasi yasağını kaldırdığımız Demirel için “Kurtar bizi Babaaaa!..” diye bağırmaktan kendimi alamadım. Sonradan gördük ve anladık ki, Baba kendisini kurtarmaktan bizi görmedi bile…

1978’de askerlik dönüşü CHP’ye üye olmak istediğimde “Sen CHP’li değilsin, sen komünistsin” diye üye edilmedim, kendine benzemeyenleri üye etmeyene kızıp hiçbir zaman CHP’ye küsmedim. Gerek askerlik, gerekse meslek yaşamımda bile CHP’nin iktidar olması için başıma geleceklere aldırış etmeden mücadele ettim. Yaşamımı sürdürdüğüm her yerde nerede bir uyuz adam varsa, CHP onları kendinden saydı, ön plana çıkardı, benim gibileri görmedi, gerekirse arayıp bulma tenezzülünde bulunmadı.  Buna rağmen, hiçbir zaman CHP’nin aleyhine çalışmadım. Tam tersine en sadık bir CHP’li gibi her seçimde “CHP daha fazla şansını zorlamasın, bu CHP’ye vereceğim son oyumdur” dememe rağmen oyumu CHP’ye verdim.

Son söz: CHP neden gelişemediğini, Doğu’da neden silindiğini anlamak istiyorsa, biraz da geriye dönüp baksın!..

13.04.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | 2 yorum

SİYASİ AHLAKSIZLIK; BİRŞEYİN YANLIŞ OLDUĞUNU BİLE BİLE YAPMAKTIR

GAZİANTEPAnayasa Mahkemesi HSYK Yasası’nı kısmen iptal etmiştir Bu, olumlu bir karardır. Hukuka saygısı olan herkes gibi ben de bu kararı olumlu buluyor ve saygı duyuyorum. Bunun böyle olacağını herkes gibi Hükümet de biliyordu ama Anayasa’ya aykırı birtakım kararlar alıp uygulamak için bunu bile bile yaptı. Çünkü Anayasa kararları geriye doğru uygulanmıyor ve siyaseten yapılan ahlaksızlıklar da yapanın yanına kâr kalıyordu. Yani atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş oluyordu.

Anayasa kararlarının geriye doğru işlememesi; bence Anayasa’nın bilerek sürekli olarak ihlal edilmesine, bu tür siyasi ahlaksızlıkların önüne geçilmemesine yol açar. Bunun önüne geçebilmek için diğer yasalarda olduğu gibi bu açık kapının derhal kapatılması, hatta bu yola bilerek başvuran partinin kapatılması, uygulayan hükümetin düşmesi, sorumluların da en ağır şekilde cezalandırılması gerekir kanaatindeyim. Aksi halde Türkiye Cumhuriyeti anayasal bir hukuk devleti olmaktan çıkar; çağdışı bir tiranlıkla yönetilir. Böyle bir yönetimde kendimi ve geleceğimi asla güvencede göremem ve o yönetime karşı her türlü yoldan savaşmayı, başkaldırmayı kendimde bir hak olarak görürüm.

Bir devlet büyüğümüz (!), kafasında geçen hukuksuzluğu yapabilmek için “Anayasa’yı bir kere delmekle bir şey olmaz” gibi bir vecize yumurtlamıştı. İşte bu civciv o yumurtanın ürünüdür.

12.04.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YİNE KADINLAR ÜZERİNE…

ANKARADün okumuş olduğum gazetelerde kocaları tarafından öldürülen kadınları, öldüresiye dövülüp gözü mosmor edilip yolda bir kenara atılan kadını görünce vicdanım isyan etti: “Bu kadarı da yetti gayrı, buna devlet ‘dur’ diyemiyorsa, onurlu millet desin!” demekten kendimi alamadım.

Yaşamım boyunca tecrübelerim bana şunu öğretti: Herkes gücü yeten gücü yetene istediğini yapıyor. Bunu yapma hakkını da kendisinde görüyor. Hele de kadınlar söz konusu olunca, “Herkes karısını sever de, döver de, hatta öldürür de… Bu, kimseyi ilgilendirmez. Burası Müslüman bir ülkedir, kadın dediğin de nedir ki?” anlayışı hakimdir.

Yok arkadaş!.. Ben bir insan olarak buna dayanamıyorum artık. İsyan ediyorum. Gençliğimde kendini bilmez çok kocanın, kadınlar üzerinde güç gösterisi yapan çok erkek müsvettesinin haddini bildirdim ama şimdi tek başıma bir şey yapamıyorum, yapsam da kişisel müdahaleler toplumsal bu yarayı tedavi edemiyor, yok edemiyor.

Diyorum ki: Mademki devlet seyircidir. Birazcık vicdanı olan biz erkekler neden bu rezalete, işkencelere, cinayetlere göz yumuyoruz? Tek tek kurtarıcıyla da bu sorunlar temelinden çözülemediğine göre, her il, ilçe, belde, mahalle ve köylerde örgütlenelim. Kendini bilmez bu sadistlerin, bu potansiyel canilerin defterlerini bizler dürelim. Bilmem anlatabiliyor muyum?

O aşağılanan kadınlar bizim kadınlarımızdır, analarımız, eşlerimiz, kız kardeşlerimiz, kızlarımızdır. Fiziki güçleri eksik diye orman kaçkını erkek ayıların vicdanlarına, merhametlerine mi bırakalım? Buna seyirci olan ve bu bu sorunu kökten çözmeye yanaşmayan her kişi o sadistlerin, o canilerin yanındadır; bunu asla unutmayın!.. Bundan sonra da “Beni ilgilendirmez” deme lüksümüzün olmadığını bilelim. Bu mücadele de ben varım. Hadi “Ben vicdanlı, onurlu bir erkeğim” diyenler görev başına!..

07.04.2014
Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ONUR, GURUR, NAMUS, HAYSİYET ÜZERİNE…

Bazı insanlar sık sık onurdan, gururdan, namustan, haysiyetten, doğruluktan, dürüstlükten söz ederler ve üzerlerine asla toz kondurmazlar.

Onurdan, gururdan, namustan, haysiyetten, doğruluktan, dürüstlükten bahsetmenin faturaları çok ağırdır: Gerçek anlamda öyle olmak gerekir.

“Ben onurluyum, gururluyum, namusluyum, haysiyetliyim, benden doğru, dürüst yoktur” demekle ya da yalakaların söylemesiyle öyle olunmuyor.

İçinde fakir fukaranın, garip gurebanın hileli yollardan gasp edilmiş alın teri, gözyaşları olan, çalınıp çırpılan servet haramdır, zehirdir, zıkkımdır.

Demokrasilerde oy ve irade hırsızlığı yaparak iktidar olanlar, sultan olanlar, günü ve zamanı geldiğinde lağım çukurunda boğulurlar.

Vatandaşların kutsallarını kullanarak iktidar olanlar; o kutsalların kutsallığını yitirip saygınlığını koruyamamasının da sebebi olurlar.

Kutsalları çıkarları için yırtık bir pabuç gibi kullananlar ne kadar suçluysa, o kutsalları kullandıranlar da o kadar suçlu ve günahkârdır.

06.04.2012

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KADINLARI EZMEK, SİNDİRMEYE ÇALIŞMAK VE ÖLDÜRMEK KENDİNE GÜVENSİZLİĞİN VE İLKELLİĞİN TA KENDİSİDİR!..

Basında ve yayında –sebebi her ne olursa olsun- erkek müsveddeleri tarafından birkaç kadının öldürülmediği, öldüresiye dövülmediği, aşağılanmadığı gün olmuyor. Bu durumları gördükçe, duydukça, okudukça bir erkek olarak cinsiyetimden utanır oldum.

Dün yaşadığım bir olayı erkek müsveddelerini ve onlarla yeterince mücadele edemeyen teslimiyetçi kadınları kınamak için yazmaktan kendimi alamıyorum:

04.04.2014 Cuma günü eşim, küçük kızım ve 7 aylık torunumla Gebze’ye Cuma Pazarı’na haftalık alışveriş için gitmiştik. Eşimle kızım haftalık pazar alışverişi yaparlarken, ben de biricik sevgili toruma, güçlükle park edebildiğim bir sokakta arabanın içinde bakıcılık yapıyordum. Arabanın önünde orta yaşlı bir kadınla bir erkek durdular. Erkek elindeki poşetleri kadına verdi, yeniden pazar kalabalığına daldı. Kadın da bana doğru elleri poşet dolu geliyordu. Baktım ki, 10–12 sene önce öğretmenlerin takıldığı lokalde sürekli birlikte olduğum, kaç-göç bilmeyen, babası çok eski yıllardan Bulgaristan’dan gelen bir göçmen, annesi de Türk olan modern bir bayandı. O zamanlar henüz bekardı.

Siz olsanız kadın veya erkek, eskiden çok samimi olduğunuz bir arkadaşınızı, bir insanı gördüğünüzde bir selam verip hatırını sormaz mısınız? Sorarsınız değil mi?  Ben de öyle yaptım ve yanımdan geçerken arabanın açık penceresinden göz göze gelerek “Merhaba” dedim. Ondan sonra aramızdan şöyle bir konuşma sürdü:

-Merhaba, lokalden mi?

-Evet, tanımadınız mı?

- Aaa… Hocam, siz misiniz?

Kimi kastetti, bilemem ama hem tedirgin, hem de durup durup kocasının gittiği yöne doğru bakıyordu.

-Evet, benim: Turaç Özgür. Korkuyorsunuz galiba?

-Hocam, ikinci kocamdır, Erzurumludur.

-Niye korkuyorsunuz ki, size güveni yok mu, kişiliğinize saygısı yok mu, çok mu kıskanç?

-Ne bileyim Hocam, biriyle konuşsam, beni biriyle görse, “Kimdir o? Nerden tanıyorsun?” diye sorguya çekiyor, abuk subuk sorular soruyor.

-Gereksiz yere kıskançlık gösteren insan eşinin yaşamını cehenneme çevirir. Nasıl tahammül ediyorsunuz, öyle birine? Çocuğunuz var mı?

-(Biraz sustuktan sonra)Yok ama olacak. (Yanımdaki koltukta oturmuş, oyuncağıyla oynamayı bırakmış, kendisine tatlı tatlı bakan Zeynep’e bakarak) Torununuz mu? Maşallah, Allah bağışlasın, çok sevimliymiş.

Baktım ki, tedirgin ve ürkek ürkek geriye doğru bakıyor.

-Evet, biricik torunumdur, sağ ol. Hadi, seni daha fazla tutmayayım. Allah senin belanı vermiş… Güle güle git.

O, kocası görmeden gittiği için mutludur, belki de sevinmiştir ama ben ömrü boyunca kadın hakları savunan duyarlı bir insan olarak durumuna çok üzüldüm.

Yazıklar olsun kendini erkek zannedip kadınlar üzerinde terör estiren ilkel yaratıklara!..

Yazıklar olsun erkek müsveddeleriyle yeterince savaşamayan, onlara kayıtsız koşulsuz teslim olan ve örgütlenemeyen kadınlara!..

Kadınların gerçek anlamda kurtuluşu; laik, çağdaş, insan haklarına dayalı gerçek bir demokratik cumhuriyette ekonomik yönden tam bağımsız olduklarında olur. Bu aşamaya gelmek için bir çalışma görmüyorum. Varsa, yoksa… Din-iman-türban-tuman ve kıl savaşı… Yazık oluyor.

05.05.2014

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİR ÇOCUKLUK ANIM VE SEÇİM SONUÇLARININ ANIMSATTIKLARI

Çocukluğumda babam ve henüz ben doğmadan yıllar önce ölmüş olan Hüseyin ve Hacı Hasan amcalarımın oğulları dedemden kalan araziyi taksim ederlerken sık sık kavgalar ederler ve bir türlü paylaşamazlardı.

Bu kavgalar yıllarca devam eder ve her seferinde tekrar tekrar kura çekerlerdi. Nihayet, kurada istedikleri yerler çıktığında kendilerini güçlü gören Hacı Hasan amcamın oğulları kavgaya son verirler ve kendilerine düşen yerlere sahiplenirlerdi. Diğerleri de “Lanet olsun!” der, boyunlarını büker, kardeş kanı dökülmesin diye kendilerine düşen yerlere sahiplenmek zorunda kalırlardı. Bu haksızlığı bir türlü sindiremez ve haksızlık yapanlara kin güderdim. Bu kin ve intikam duygularıyla büyüdük, hala izleri silinemedi.

Devlet denilen aygıtın gücünü demokrasiyi kullanarak eline geçiren AKP de seçim kaybettiği yerlerde kendi lehine sonuçları elde edinceye dek tekrar tekrar itirazlarda bulunuyor: Haklı veya haksız seçim kazandığı yerlerde aleyhine yapılan itirazlarda, hele de Ankara’da itirazları reddediyor, ele geçirdiği kurumları kullanarak itirazı ret ettiriyor. Hak arayanları ilkel barbar kavim topluluklarında bile görülmesi olanaksız çağdışı yöntemlerle susturmaya, ezmeye çalışıyor. Helal olsun!.. Böyle demokratik, çağdaş hukuk devleti dünya kurulalı beri görülmemiştir.

Şimdi soruyorum: Haklı olarak kin ve intikam duygularıyla hareket edecek olanların yaratacakları sorumlulukları kimler üstleneceklerdir? Boynuz bekleyenler; kuyruktan, kulaktan olurlarsa, bu memleketin hali ne olacaktır?

05.04.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MÜJDE!.. KAN KAÇAĞIMIN ASIL İZİNİ NİHAYET BULDUM

3108201336003.04.2014 akşamında Ulusal Kanal’da Hulki Cevizoğlu “İkna Odası” programında AKP’nin kurucularından, yıllarca milletvekilliği ve bakanlıklar yapmış olan özü sözü doğru Abdüllatif Şener özetle şöyle diyordu:

“Evinde 1 milyar dolar çıkan Başbakan’ın en az serveti 100 milyar dolardır. Türkiye’nin en büyük 100 işadamının servetleri toplamı olan 92 milyar dolardan daha büyük bir rakamdır. Türkiye’nin tüm dış borçlarını sıfırlayacak büyüklükte bir rakamdır. Bu büyüklükte bir serveti dünyanın hiçbir yerinde başbakan olmayan bir kimse -ne iş yaparsa yapsın- bu kadar kısa bir sürede kazanamaz.

Atatürk Havalimanı’ndan Anadolu’ya uzanan yol boyunca ne kadar rantı yüksek gökdelen varsa, ya Başbakan’ın, ya yakın aile çevresinin, ya hısım-akrabalarının ya da yakın arkadaşlarınındır.

Bütün bunları gölgede bırakacak olanı da yapılacak 3’üncü köprü koridoru ve yeni havalimanı çevresini adı geçen şahıslar kapattıktan sonra bu soygun mega projesini yaptılar. Burasının rant büyüklüğü de 1,5 trilyon dolardır.

Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir rezalet ve soygun tarih boyunca ne görülmüş, ne de duyulmuştur. Bu soygunun hesabını göremeyen devlet devletlik vasfını kaybetmiştir. Artık devlete inancım ve güvencim kalmamıştır. Devlet ne zaman bunun hesabını sorar ve yapanın yaptığını yanına kâr koymazsa, devlete olan güvenim yeniden gelir.

Muhalefete düşen en büyük görev: Dünyanın her neresinde olursa olsun, bunun takibini yapmalı ve belgelemelidir. Günü geldiğinde bu soygunu yapanların tüm mal varlıklarına el koymalı, Hazine’ye iade etmelidir. İşte o zaman Türkiye gerçek anlamda kurtulur. Hem yapanın yaptığı yanına kâr kalmaz, hem bundan sonra böyle bir yola kimse başvuramaz, hem de devlet devletliğini gösterir, devlete olan güven yeniden kazanılır. Aksi halde devlet çöker” dedi.

Hulki Cevizoğlu da –gülerek- “Beni ikna edemedin. Bir dahaki programda ikna et. Programımızın süresi burada ne yazık ki, bitiyor” dedi. Program boyunca bir itiraz telefonu gelmedi.

Gelelim benim kan kaçağımın izinin bulunuşuna:

Kardeşim, namuslu mu dersiniz, bu durumda enayi mi dersiniz, her ne derseniz deyin, kabulüm. Bir Türk vatandaşı olarak devletime, milletime 26 yıl hizmette bulundum. Yüksek enflasyon ya da gizlenen enflasyon karşısında maaş artışı bekleyen memura ve kamu çalışanlarına her zaman “Bütçe olanakları elvermediğinden” diye başlayan laflarla –hak ettiklerini vermek yerine- her yıl öğüt vermediler mi? Eeee…  Çalınanlardan dolayı “Bütçe olanakları elvermediğinden” ben de emeğimin karşılığını alamadığımdan yeterince beslenemedim, aç kaldım, tok göründüm, kansız-cansız durumlara düştüm; streslere girdim, ruhsal ve bedensel dengelerim de bozuldu.

Yıllardır ihmal edilen ve çağın gereklerine göre yeterince donatılmamış, kazanç ve rant kapısı haline getirilen sağlık kuruluşlarına tedavi için başvurduğumda oyalandırıldım, üç kuruşluk reçetelerle evime gönderildim. Dolayısıyla her geçen yıl kanımız kurudu, canımız çekilir oldu. Bizi yönetsinler diye seçtiklerimiz de bizlerden çaldıklarıyla servetlere boğuldular, gözümüzün içine baka baka sömürdüler, semirdiler, bizden çaldıklarıyla oluşturdukları servet denizlerinde arsızca kulaç attılar, gökdelenler diktiler. Biz de dikili o kazıkların gölgesinde resimler çektirdik, horul horul uyuduk, hırsızlarımızla övündük…

Bugünden itibaren kaçak kanlarımı o gökdelenlerin harcında aramaya karar verdim. Çünkü kaçak kanlarımızla yapıldılar o kazıklar!.. Çalınan kanlarımızı kanırta kanırta alıp damarlarımıza enjekte etmenin zamanı geldi.

Kendilerinden hesap sormayalım diye çağdaş hukuk devletini ilkel guguk devleti haline getirdiler. Sanki demokrasinin tek koşulu sandıkmış gibi, şeytanın bile aklına gelmeyen düzenbazlıklarla, hilebazlıklarla sandıktan çıkanlar, seçilmiş diktatör oldular. Bizden korkması gerekenler, her türlü çağdışı yöntemlere başvurarak bizi korkuttular, korkutmaya devam ettiler. Gezi Olayları ile korkmamayı, direnmeyi öğrendik. Bundan sonra da bedeli –her ne olursa olsun- korkmayacağız ve yılmayacağız. Bizi soyanlar bizden korksun ve girecek delik arasınlar.

Bazıları seçimlerin sonucuna bakıp “Bundan sonra siyaset yapmayacağım, oyumu da kullanmayacağım” diye kendi kendine kahrediyor. Ben de diyorum ki, kahretmek acizliktir. Bundan sonra hem daha fazla siyaset yapacağım, hem kâbus görmektense hiç uyumayacağım, hem din- iman-vicdanın zerresi bulunmayanların din-iman nutukları atarak, çaldıklarının bir kısmını sadaka olarak dağıtıp uyuttuklarını uyandırmak için kanımın son damlasına kadar savaşım vereceğim, hem oyuma sahip çıkacağım, hem gözü açık geçinenlerin çanına ot tıkayacağım… Asıl korkması gerekenlerin beni korkutmaya, susturmaya, yıldırmaya çalışmalarından ant olsun ki korkmuyorum, korkmayacağım, yılmayacağım!.. Çalınan kanlarımın hesabını fitil fitil soracağım!..

04.04.2014

Turaç ÖZGÜR

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Sevgili dostlarım;

Uzun zamandır sizlerden uzak düşmemin birçok sebepleri vardır. Zannetmeyin ki, sizleri unuttum, ihmal ettim.Hepinize sevgi ve saygılarımı buradan iletiyorum. Lütfen kabul buyurun. Bana mesaj yazıp da güme gidenler varsa, özür dilerim. Hepinize akıl ve ruh sağlığı dilerim. Son gelişmeler karşısında duyarlı, namuslu, insan hak ve hukukuna saygılı, demokrasiyi gerçekten özümsemiş ve yaşam tarzı olarak benimsemiş olup da gerek akıl ve gerekse ruh sağlığını koruyabilene ne mutlu!..

26-31 Mart tarihleri arasında Darıca Farabi Devlet Hastanesi Dahiliye Servisi’nde kan değerlerimin aşırı derecede düşmesi ve ayaklarımın, özellikle geceleri cayır cayır yanmaları nedeniyle yatıyordum.

Her gün bir ünite olmak üzere 5 günde 5 ünite, adını ve adresini bilmediğim gönüllü kahramanların Kızılay aracılığı ile vermiş oldukları A RH + kan ile birlikte 8 adet 500 ml’lik serum, 7 adet 100 ml’lik mide koruyucu verildi, 5 adet Dodex (B12) iğne yapıldı, 8 tüp tahlil için kan ve 5 adet gaida örneği alınıp tahliller yapıldı. Nihayet ayaklanabildim, kan dengelerim sağlanınca ayaklarımdaki yangın da bıçak keser gibi kesildi. Şimdi de doktorumun vermiş olduğu ilaçlarla evimde tedavime devam ediyorum.

Eğer en kısa zamanda kan kacağı bulunup kalıcı tedavi olamazsam, Kızılay’a gönüllü kahramanlar tarafından verilen kanlar yetmeyebilir ve ben de tahtalı köye, ebedi istirahatgahıma gidebilirim. Çünkü kuyma su ile değirmen dönmez. Eğer fırsat bulup da “Hakkınızı helal edin” deme fırsatı bulamazsam, şimdiden söylüyorum: Hakkınızı helal edin.

Hastanede yatarken, adını ve kimliğini bilmediğim 5 farklı gönüllü kahramanların kanları damla damla vücuduma akarken duygulandım ve ağladım, kendimden nefret ettim. Şöyle ki: Zaman zaman “Kanamalı bir hasta için acele A RH + kana ihtiyaç vardır. İnsaniyet namına kan vermek isteyenlerin falan yere acele başvurmaları önemle duyurulur” diye ilanlar duyar, hiç aldırış etmezdim. Şimdi bunları düşününce kendimden utanıyor ve kendimi affedemiyorum.

Sağlığıma tam anlamıyla kavuşup kavuşamıyacağımdan emin değilim. Ayrıca, sağlığıma tam olarak kavuşsam bile kan verebilecek duruma gelebilir miyim, ondan da emin değilim. Ama şundan çok eminim ki, eğer fırsat bulur ve kendimi kötü niyetlilere karşı güvenceye alırsam, tüm organlarımı resmen -hiçbir koşul ileri sürmeden- bağışlayacağım. Eğer, aradığım güvenceyi bulduğuma inanmazsam, o zaman da vasiyetimdir; ben bu dünyayı terk ederken bütün organlarımı isteyen amacına uygun olarak kullanabilir. Buna sizler de tanık olun istiyor ve birazcık insanlık erdemi olan herkese de aynısını teklif ediyorum. Farelere, böceklere yem etmekten daha hayırlı olur. Ayrıca, o yaratıklar da geri kalan parçalarımdan keyiflerince yararlansınlar ve afiyet olsun. Bu da doğanın kuralıdır.

Kan ve organ bağışlamak yapılacak bağış ve iyiliklerin en hayırlısı ve kutsalıdır diye düşünüyorum. Siz ne diyorsunuz?

Sevgili dostlarım; ben canımla savaşırken, takılmak üzere olan 5′inci ünite kanı buzdolabına kaldırtıp yurttaşlık görevimi yerine getirmek için bir saatliğine izin alıp oyumu kullandım. Yaşamım boyunca olduğu gibi bu sefer de üyesi olmadığım halde fikirlerime en yakın CHP’ye ödünç olarak oyumu verdim, hastaneye dönüp beklemekte olan kanı almaya başladım.

Tüm dünyanın da tanık olduğu gibi benim bilinçli oyumu çalıntı ve çoğu bilinçsizce verilen, daha da kötüsü naylon oylar nakavt etti. Kandan sonra serum bağlı olarak yattığım yerde BALKAN KONUŞMASI’NI dinlemek, yapılan şovları izlemek beni çileden çıkarttı. Adeta savaş ilanıydı bu; dayanamadım televizyonu kapatmak zorunda kaldım. Kapatmasam, kansızlık tedavisi görürken kalpten gidecektim.

Ey CHP hasta yatağımdan kalkıp düşe kalka sandık başına koşup sana verdiğim oyumun hakkını aramazsan, seni asla affetmem!.. Bundan sonra da sana asla oyumu vermem!.. Bunu böyle bil!..

Sonuçları görünce şöyle düşündüm: Bütün engellemelere rağmen muhalefet partilerinin; bütün yolsuzluk ve rüşvet şaibelerine rağmen, ele geçirdiği tüm özel ve resmi güçleri anaya, yasa ve ahlak dışı yöntemlere başvurarak iktidarın yerini korumasını sindirebilir ve hoş görebilirim. Amaaaa!.. BALKAN KONUŞMASI ile beni yani vatandaşını tehdit eden, savaş ilan eden bir Başbakanı asla affetmem!..

Eğer ben de yani ezmeye ve yok saymaya çalıştığın % 55′lik kesim de “Hodri meydan dersek, kimin kimi yok edeceğini kimse kestiremez. Biz çok diktatörlükler gördük ama bu kadarını ve sivil gömleklisini ilk defa gördük. Ne demek demokratik bir hukuk devletinde vatandaşını tehdit etmek ve vatandaşına karşı tamtamlar eşliğinde savaş ilanı vermek?!.. Yetti gayrı!.. Sıfatı her ne olursa olsun, herkes haddini bilmelidir!..

Saygı, sevgi ve selamlarımla…

02.04.2014

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SAPIKLIĞA, SAPKINLIĞA DAVETİYE ÇIKARMAK İSTİYORSANIZ KIZLARI AYRI, ERKEKLERİ AYRI OKULLARDA EĞİTİN!..

Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nde Fransızca öğretmeni olarak 3 yıl çalıştıktan sonra Gaziantep Gazi Ortaokulu’na  12 Eylül’ün faşist sıkıyönetim kararıyla sürülmüştüm.  12 Eylül faşizmine tepki gösterip 1982’de istifa etmiş, Elbistan’da köyümde adeta inzivaya çekilmiştim.

Köyümde umduğumu bulamadığım ve sıkıyönetim komutanlarından da beter akrabalarıma da dayanamadığım için 4 yıl aradan sonra kendi isteğimle Elbistan Gazi Mustafa Kemal Ortaokulu’na Fransızca öğretmeni olarak yeniden atanmamı yaptırmıştım.

Gazi Mustafa Kemal Ortaokulu’nda görev yapan öğretmenlerin yarıya yakını 1975-1976 öğretim yılında Elbistan Mükremin Halil Lisesi’nde sağ görüşlü öğrencilerimdi. Görünürde her ne kadar bana karşı saygı gösteriyor olsalar da eski yargılarına göre beni değerlendirip adeta benden “komünist” diye kaçıyorlardı. Zamanla beni sevmeye, saymaya ve dinlemeye, komünizmin de ne olup olmadığını şahsımda anlamaya başladılar. Nerdeyse beni görmedikleri zaman duramıyorlardı. Fikirlerinde bir değişiklik olmasa da bakış açılarında değişmeler, daha hoşgörülü olmalar başladı.

Bu insanca ilişkiler sonucu gerek eski öğrencilerim olan meslektaşlarım, gerekse yeni öğrencilerim tarafından sevilip sayılmam birilerini “Bizim adamlarımızın beynini yıkıyor” diye rahatsız etmeye başladı. Beni oradan uzaklaştırmak için de bir bahane yaratmaları gerekiyordu. Elbistan İlçe Milli Eğitim’de Şube Müdürlüğü yapmakta olan bir Fransızca öğretmeni çalışmakta olduğum okula geçici olarak görevlendirildi. Tabii bana da yol göründü. Beni, kontrollerine aldıkları karşıt görüşlü öğrencilere ezdirmek, mesleğimden soğutarak bıktırıp kaçırmak isteyenler, bütün tepkilerime rağmen, ezici çoğunluğu sağ görüşlü öğrencilerin okuduğu Elbistan Endüstri Meslek Lisesi’ne kaydırdılar.

12 Eylül’den ders almış ve 4 yıllık inzivada da kendini iyi yetiştirmiş biri olarak fikirlerimden ödün vermeden öğrencilerle güzel ilişkiler kurmasını, onların sevgi ve saygılarını kazanmasını uzun uğraşlardan sonra başarmıştım.

Okulumuzun Milli Güvenlik dersleri boş geçiyordu. Ya Elbistan Askerlik Şubesi’nden bir subayın girmesi ya da askerliğini yedek subay olarak yapmış birinin girmesi gerekiyordu. Okulumda durumu en uygun olan bendim.  Benim için Milli Güvenlik dersleri demek Atatürk ve ilkeleri demekti. Bu fırsatı da değerlendirerek Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü, tam bağımsızlığı, yurt sevgisini, iyi ve yararlı yurttaşlık kavramlarını öğrencilerime anlatabilmek için bu derslere seve seve girdim. Kendileriyle aynı fikirde olmamama rağmen öğrencilerimle yurt sevgisi, birlik ve beraberlik, demokratik cumhuriyet ve tam bağımsızlık kavramlarında çok iyi anlaşıyorduk. Her geçen gün kendimi kabul ettiriyor, öğrencilerim tarafından çok seviliyor ve sayılıyordum.

Okula ilk geldiğim günlerde Öğretmenler Odası’nda polis copuna benzer sert bir ağaçtan yapılı bir sopa duvarda asılı duruyordu. Üzerinde de “NÖBETÇİ ÖĞRETMEN SOPASI” yazılıydı. Bu sopa bana öğrenciliğimi ve faşist 12 Mart ve 12 Eylül sıkıyönetim dönemlerini anımsattı.

Köyümüze sıkıyönetimden görevli askerler gelmişler, köylüleri bir ilkokulda toplamışlardı. Ben de yeni istifa etmiştim. Sivil giyimli bir astsubayın elinde mazıdan yapılma bir balta sapı vardı. Üzerinde de “ALİ HAYDAR DOĞRUYU SÖYLETİR” yazıyordu. Hepimizi tek sıra halinde dizdi. “Sağ baştan başla saymaya!..” diye komut vermişti. “Şu acıklı halimizi Kenan Evren görse ağlar vallahi” diye düşünürken sıra bana geldiğinde yanlış saymış, derhal düzeltmiştim. Bu konu köylüler tarafından dalga konusu olmuştu.

Ardından da “Şimdi herkes evine gidecek, sıkıyönetime vermedikleri, sakladıkları silahlarını getirecekler!.. Size akşam 7’ye kadar izin veriyorum!.. Biz, kimin silahı var, kimin yok  çok iyi biliyoruz!.. Biz istiyoruz ki, gönlünüzce getiresiniz, teslim edesiniz!.. Gönlüyle getirip teslim edenlere hiçbir şey yapmayacağız ama gönlüyle getirmeyenlere şu sopayı sokacağım, kırmadık kemiklerini bırakmayacağım!.. Haydi evlerinize!..” demişti.

Saat 19.00 olunca okulun bir sınıfına doldurulduk. Sivil giyimli astsubay geç gelenlere, şüphelendiklerine bol argolu tehditler savurdu. Beğenmediği birinin alnına silahını dayadı. “Şimdi seni köpek gibi gebertirim!..” diye tehdit etti.

Yakamda okulumun altın rozeti vardı. Bunu eşim hediye etmişti. Anı olarak onu yakamda taşıyordum. O, görüp “Sen bu köylülerin arasında ne geziyorsun?!. Suçun olmasa buralarda, bu köylülerin arasında yaşamazsın, kim bilir devlete karşı ne suçlar işledin” diye hesap sormasın, durup dururken kabak başıma patlamasın diye rozeti yakamdan çıkarıp cebime koymuştum.

O günü tam olarak anlatmam için bir roman yazmam gerekebilir.

Her neyse, işte bütün bunlar bir film şeridi gibi gözümün önünden geçtikçe sinirlerim bozuldu. Duvarda asılı duran sopayı kaptığım gibi dizimden destek alarak kırmaya çalıştım, olmadı. Sonra duvara dayadım, tekmeleye tekmeleye güçlükle kırıp çöp sepetine attım. Az kalsın ayağım kırılıyordu. Bağırarak “Bundan sonra görmeyeyim!.. Altı ayda varacağınız sonuca, 6 dakikada varmak istiyorsanız yanlış meslek seçmişsiniz!.. Burası hara değildir, eğitim-öğretim kurumudur. Bunlar da insandır, öğrencidir!.. Sizin kulunuz ve köleniz değildir!.. Aşağılanan, horlanan insanlar en tehlikeli insan olurlar, ne zaman, kime ne yapacakları belli olmaz!.. Bizim görevimiz aynı zamanda onurlu, gururlu, hak ve hukukunu korkmadan arayan yurttaşlar yetiştirmektir!.. Dayak ve küfürlerle onursuz, gurursuz, silik ve sünepe insanlar yetişir!.. Başımıza kötülüklerden yana her ne geliyorsa aşağılanan, horlanan insanların tepkisizliğinden geliyor!..”

Bazı öğretmenler “Senin gibi öğrenci babalarını çok gördük” diye sokrandılar ama gerçekten de günler aylar geçtikçe öğrencilerimle çok iyi anlaştık.

Günlerce topallayarak dolaştım. Öğrenciler topallamamın sebebini öğrenmişler. Bana sevgi ve saygıyla yaklaştılar. Adım “Öğrenci Babası”na çıktı.

Beni kaçırmak isteyenlerin oyunlarına gelmeyince yeni yöntemler aramaya çalıştılar. Bu sefer de haksız yere yükümü artırıp, beni isyan ettirmek istediler. Bunda da başarılı oldular: Elbistan’da 4 Fransızca öğretmeni olmasına rağmen birilerini kayırıp kollayanlar, bana yakınlığını bahane ederek Elbistan Ticaret Lisesi’nin, hatta birkaç km uzaktaki Elbistan İmam Hatip Lisesi’nin Fransızca derslerini de yüklemeye çalıştılar. Kaymakamlığın ve İlçe Milli Eğitim’in emirlerine karşı geliyorum diye bana ceza üzerine ceza verdiler.

Sonunda dayanamayıp tayin istedim. Hatay’a tayinim çıktı. Orada da bana Türkçe derslerini dayattılar. 2 aylık bir savaşımdan sonra “Ben buraya Türkçe derslerine girmek için gelmedim. Branşım Fransızcadır. Madem burada Fransızca öğretmenine ihtiyacım yoktu, neden beni buraya atadınız? Benim öğrencilerim Elbistan’da beni bekliyorlar” diye yeniden Elbistan Endüstri Meslek Lisesi’ne tayinimi bin bir güçlükle ve bütün protokolü alt üst ederek yaptırdım.

Hiç beklemedikleri bir zamanda yeniden Elbistan Endüstri Meslek Lisesi’ne gelişime bozulan İlçe Milli Eğitim’deki yöneticiler benden intikam almak için yine Ticaret Lisesi’ni yeniden dayattılar.

Sonunda Elbistan Ticaret Lisesi’nin müdürüyle şöyle anlaştık: Ben Elbistan Endüstri Meslek Lisesi’nde görevime ve programıma devam edeceğim. Ticaret Lisesi Fransızca programını benim programıma göre ayarlayacak. Derslerine girdiğim sınıfların çoğunluğunun yabancı dilleri İngilizcedir. Aynı durum Ticaret Lisesi için de geçerlidir. Her iki okulun Fransızca sınıflarını görevli olduğum okulda bana ayrılmış sınıfta birleştirip ortak ders vereceğim. Her iki okulun yoklama defterlerini imzalayacağım, her iki okuldan da ücretimi alacağım.

Tamamı erkek öğrencilerden oluşan Elbistan Endüstri Meslek Lisesi ile karma eğitim yapan kuzey komşusu Elbistan Ticaret Lisesi devletin resmi iki okuludur. İkisini birbirlerinden ayıran bir duvar ve bu duvarda da sürekli kapalı bir kapı vardır.  Zorunlu olmadıkça her iki okulun öğrencilerinin karşı tarafa geçmesi yasaktır. Ama teneffüslerde Endüstri Meslek Lisesi’nin öğrencileri sürekli olarak duvar dibinden karşı tarafı bakışlarıyla ve sözleriyle taciz ederler.

Gelelim asıl konuya: İnadımdan başıma bela aldığımın farkına daha ilk günlerde vardım ama inadımı da sürdürmeye devam ettim. Zamanla öğrencilerin alışacakları, kızları rahatsız etmeyeceklerini bekledim. Ticaret Lisesi’nden gelen 10-15 öğrenci Fransızca dersleri için korka korka gelir, giderler. Bunların içinde 5-6 kız öğrenci bizimkilerin bakışlarından, kendilerini görmek isteyen öğrencilerin tacizlerinden ne yapacaklarını bilemezler.

Karma eğitim-öğretimin olduğu hiçbir okulda rastlamadığım, her şeyin doğal karşılandığı kız-erkek ilişkilerini bir türlü sağlayamadık. En normal bir öğrenci bile kızları görünce adeta tehlikeli bir sapık haline geliyordu. Öğrenciler ne utanıyorlar, ne arlanıyorlar, ne de en ağır sözlerime aldırış ediyorlardı.

Ticaret Lisesi’nin öğrencilerine “Zil çaldıktan, benim öğrencilerim içeri girdikten beş dakika önce gelin, çık zili çalmadan da önce gidin” dedim. Teneffüslerde kız öğrencileri Öğretmenler Odası’na götürüp onları koruyordum. Her ne yaptımsa saldırganca hareketlerden, sapıkça bakışlardan koruyamadım.

Ben adeta işimi gücümü bırakıp bizim utanmaz, sıkılmaz, sapık eğilimler gösteren öğrencilerden kızları korumak için bütün zamanımı ayırdım. Her ne yaptımsa, başaramadım. O eğitim-öğretim yılının ikinci dönemi de bu şekilde burnumdan geldi. Herkesin diline düştüm: “Yahu inat etmeseydin de gidip Ticaret Lisesi’nde derslere girseydin, bütün bunlar olmazdı, sen de rahat ederdin” diye bana takılırlar, halime üzülürlerdi.

Ondan sonraki yıl hiç itiraz etmeden hem Elbistan Endüstri Meslek Lisesi’nin, hem de Elbistan Ticaret Lisesi’nin Fransızca derslerine kendi okullarında girdim.

Bütün bu gözlem ve deneyimlerim bana şunu öğretti: Doğal olan kız ve erkeklerin aynı okullarda eğitim görmeleridir. Aksi halde sapık ve sapkın yetişmelerinin önüne hiçbir güç geçemez.

Kendini bir şey zanneden bazı muhteremler (!) yaşam denilen nehrin önüne setler çekmeye çalışıyorlar: Okullarda karma eğitime karşı geliyorlar, kız ve erkeklerin birarada eğitim görmelerini büyük (!)yanlışlık olarak görüyorlar, bu yanlışlığı düzelteceklerini söylüyorlar.

Ben de 25 yıllık öğretmenlik tecrübelerime dayanarak diyorum ki: Doğal olan kız ve erkeklerin aynı çatı altında, aynı sınıflarda ders görmeleridir.  Siz, kafanızdaki yanlışkları düzeltin de çağın dışına çıkmayın, gelecek nesilleri de sapı yetiştirmeyin!..

İktidar dün Ankara Kızılay’da öğretmenlerin gününü coplarla, biber gazıyla, tazyikli suyla kutladı. Ben de bütün öğretmenlerin ÖĞRETMENLER GÜNÜ’nü bugün bütün kalbimle kutluyor ve aşağıdaki şiirimi bütün öğretmenlere hediye ediyorum.

SANA YAKIŞMAZ ÖĞRETMENİM

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Güneşi balçıkla sıvamak,

Gerçekleri çarpıtmak,

Halkı uyutmak!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Kötülük çiçekleri ekmek,

Gerçeklere düşman olmak,

Gericiliği savunmak!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Atatürk’e saldırmak,

Salyalı gericiye arka çıkmak,

Bilimi yozlaştırmak!..

 

 

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Uyuz itten korkmak,

Zalimlere kul olmak,

Sömürgene alet olmak!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Baskı karşısında susmak,

Kabına çekilmek,

Faşizmle savaşımdan kaçmak!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Kadın-erkek ayrımı yapmak,

Irkçılık yapmak,

Şeriatı savunmak!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Laikliği yok etmek,

Demokrasiyi boğmak,

Cumhuriyete sövmek!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Padişahlığı övmek,

Zorbalığa sarılmak,

Vahşeti sevmek!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Güzele çirkin demek,

İyiye kötü demek,

Temize pis demek!..

 

Sana yakışmaz öğretmenim;

Bilginle, bilgeliğinle,

Kıdeminle, liyakatınla

Oturamayacağın makama

Takla atarak, şaklabanlık yaparak kurulmak…

 

Sana insan olmak,

Çağdaş olmak,

Özgür olmak,

Yakışır öğretmenim!..

 

Sana karanlığa karşı savaşmak,

Gericiliğe, irticaya dur demek,

Demokrasiye, cumhuriyete sahip çıkmak,

Atatürk’ün izinde gitmek yakışır öğretmenim!..

 

                                               Elbistan, 22.01.1989

 

 

 

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

30 AĞUSTOS YURTSEVER TÜRK ULUSU İÇİN ZAFER BAYRAMI’DIR, YURT DÜŞMANLARI İÇİN DE ZULÜM GÜNÜDÜR

Bir yıl 365 gündür. Bu 365 günün içinde 23 Nisan,19 Mayıs, 26 Ağustos, 30 Ağustos, 29 Ekim, 24 Kasım gibi bazı günler vardır ki, o günleri sulandırmaya, karartmaya, anlam ve önemine göre bayram olarak kutlanmasına kimsenin engel olma hakkı olmadığı gibi haddi de olmamalıdır.. Olursa, günün birinde bunların hesabı kesinlikle sorulur.

26 Ağustos Büyük Taarruz’un verildiği gündür. Gençlik ve Spor Bakanı o günü sulandırmak için çakma bir Alpaslan’dan Anadolu’nun anahtarını alıyor. 26 Ağustos 1922’de verilen Büyük Taarruz başarısızlıkla sonuçlansaydı, sen 26 Ağustos 1071’de kazanılan Malazgirt Zaferi’nin kutlanmasını ve çakma Alpaslan’dan Anadolu’nun anahtarını almayı rüyanda görürdün.

Sabahleyin saat 11.00’de TRT kanallarından başlayarak televizyon kanallarını taradım. TRT 1’de Mehter takımı “Ceddin deden, neslin baban!..” Mehter Marşı’yla her üç adımda bir yanıçlayarak Osmanlıcılığı hortlatmaya çalıyordu. 30 Ağustos 1992’de Büyük  Zafer yerine mağlubiyete uğrasaydık, sen ceddini de, babanı da, dedeni de görürdün.

Saat 14.30’da Darıca Mezarlığı’ndan aşağı doğru yaya olarak iniyordum. Yokuşun altındaki CHP Darıca İlçe Başkanlığı’nın balkonundan bir arkadaşım beni çağırdı, gittim. 10-15 kişilik bir grup toplanmış, Atatürk’ün Cumhuriyet Meydanı’ndaki heykeline çelenk koymayı kararlaştırmışlar, hep birlikte dışarı çıktık.

Eski Darıca İlçe Başkanı’nın arabasına binip birkaç yüz metre ilerdeki Cumhuriyet Meydanı’nın yanında durduk, arkadan gelenleri bekliyorduk. Atatürk’ün heykelinin önünde de 30 Ağustos saat 19.00’da Suriye ve Mısır’daki Zulmü protesto etmek için Darıca Miting Platformu hazırlık yapıyordu. Atatürk’ün heykeli platform haline getirilen kamyonetin ve zulmü sembolize eden ve başparmağı yumulmuş, 4 parmağı açık Rabia selâmı posterin gerisinde görünmez olmuştu.

Çelenk koymak için gidenlerden birisi: “Orada akşam yapılacak miting çalışmaları yapılıyor. Çelenk koymaktan vazgeçtik. Arkadaşlar dönüyoruz” dedi. Ben de –gülerek-  arkadaşıma  “Bu meydanı Rabia hazretleri işgal etmiştir.  Biz de Çınar’daki heykelin önüne çelengi koyalım” dedim. Herkes geldiği yere gitti. Ben de Çınar’ın oraya gittim. Atatürk’ün heykelini aradım, yoktu. Meğer o heykel, 2008’de Cumhuriyet Meydanı’na taşınmış.

Dolaşıp çevrinip Cumhuriyet Meydanı’na geldim. Miting için hazırlanan platformun arkasındaki heykelin önünde  birisi, Darıca Kaymakamlığı’nın; birisi, Darıca Belediye Başkanlığı’nın olmak üzere 4 tane teneke çelek vardı.

Kaşları çatılmış, hüzünlü hüzünlü bakan Atatürk’le göz göze geldim. Utancımdan gözlerine bakamadım, gözlerim nemlendi. Tek başıma aceleyle Atatürk’e saygılarımı sunup oradan ayrıldım.

Arkamdan Atatürk’ün sesi geliyordu ya da ben öyle sandım: “Hakkımı size helal etmiyorum, sizi gidi sizi nankörler!.. Benim de sizin gibi korkudan dizlerim tir tir titreseydi, 26 Ağustos’ta “Ordular!.. İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!.. Ya istiklâl, ya ölüm!.. diye komut vermeseydim, 30 Ağustos’ta Büyük  Zaferi elde edemeseydik, 9 Eylül’de düşmanı denize dökemeseydik, siz bugün Suriye ve Mısır’daki zulmü nah kınardınız!.. Bu Rabia selâmlı ve Mısır’daki zulmü sembolize eden posterlerin arkasında bu anlamlı günde beni yok saymaya, perdelemeye utanmıyor musunuz?

Ben size çağdaş, laik, demokratik cumhuriyet’le yönetilen tam bağımsız bir ülke bıraktım. Siz şeriatı getirmek, insan haklarını yok etmek, Allah’ın adını anarak masum insanların kellesini uçuran, kanını içen, yamyamlar gibi parçaladığı insanın ciğerlerini yiyen, bir yandan kıl savaşı verirken bir yandan da kendisine benzetemediklerinin haremine, namusuna, genç-yaşlı demeden iğrenç bir şekilde saldıran, tecavüz eden, sonra da işkence edip hunharca öldüren vahşi ve kıçı kırık Arapların kıçına takılıyorsunuz.

Ben “Yurtta barış, dünyada barış!” diyorum; siz yurtta kargaşa, huzursuzluk yapıp, komşuluk ilkelerine yakışmayacak şekilde masum komşularınızın içişlerine burnunuzu sokup mezhepçilik yapıyor, kardeşi kardeşe düşman ediyor, birilerini koruyup kolluyor, silahlandırıyor, diğerlerini yok etmeye çalışıyorsunuz.

Ben “Halkın yaşamı tehlikeye girmedikçe, zorunlu olmadıkça, savaş bir cinayettir” diyorum. Siz Irak’ta, Libya’da daha önceleri olduğu gibi şimdi de Suriye’deki, Mısır’daki her türlü cinayetleri kınayacağınıza, emperyalist ülkelerin kışkırtmalarıyla caniler arasında taraf tutup, kendi çıkarları uğruna kan dökmekten asla bıkıp usanmayan emperyalistlerin yanında yer alıp onlardan önce komşularınız arasında kan dökmeye çalışıyorsunuz.

Ben “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir, onun dışında yol gösterici aramak gaflettir, dalalettir, hatta ihanettir” diyorum. Siz din bezirganlarının peşine takılıp çağın dışına çıkmak için gayret sarf ediyorsunuz.

Ben “Özgürlük benim karakterimdir” diyorum. Siz devletin gücünü eline geçirenlerin kölesi olmaya çalıştığınız gibi, emperyalist ülkelerin uşaklığına soyunuyorsunuz.

Onurlu ve büyük olmanın onurunu ayaklar altına alıp emperyalist ve kapitalist ülkelerin taşeronluğunu yapıyorsunuz. ‘Bir Türk dünyaya bedeldir’ dediğim ulus bu olamaz. Kendini kral zanneden birinden gelebilecek zulümden korkuyor, sesinizi gıkınızı çıkaramıyorsunuz.

Ben “Adalet mülkün temelidir” diyorum. Siz adaleti güdümlü hale getirip, onu çıkarlarınıza alet edip vatanseverlerin yaşamlarını karartıyor, zulmü yasal hale getirip adaletin de içine ediyorsunuz!..  Yazıklar olsun size!.. Yuh olsun hepinize!..”

Arkama bakmadan oradan adeta kaçtım ama Atatürk’ün sesi beni takip ediyordu, ondan kurtuluş yoktu. Eğer kaçmasaydım daha ciltler dolusu sözler söyleyip boyamı verecekti. Şimdi ben insanım diye nasıl gezeyim, bir daha Atatürk’ün huzuruna nasıl çıkayım?!.

30.08.2013

Turaç ÖZGÜR

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SAVAŞ ÇIĞIRTKANLARININ GAZINA GELMEYELİM

Gazi Mustafa Kemal Atatürk “Yurtta barış, dünyada barış!” diyor. Kendini bilmez vampirler “Yurtta savaş, dünyada savaş!” deyip kendilerinin ve yakınlarının burunlarının dahi kanamaması için her türlü önlemi alıp, fakir fukaranın, tabiri caizse baldırı çıplakların çocuklarını savaşın zorunluluğuna inandırıp “Haydi aslanlarım, ölürseniz şehit, yararlanırsanız gazi, sağ ve sağlam kurtulursanız kahraman olacaksınız!..” diye durmadan savaş çığırtkanlıkları yapıyorlar.

Savaşın insanlık için ne olup olmadığını çok iyi bilen Kurtuluş Savaşı’nın Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk “Zorunlu olmadıkça, savaş cinayettir!..” diyor. Türkiye’nin komşularıyla savaşmasını gerektirecek herhangi bir şey yoktur. Bu durumda komşularımızın iç işlerine burnumuzu sokup, birilerine hizmet etmek için savaşırsak, cinayet işlemiş oluruz. Cinayet işleyenlere de kimse kahraman gözüyle bakmaz, ona cani, katil derler.

Aklı başında her insan çok iyi bilir ki, aile içinde huzursuzluk varsa, o aile dağılır. Bir apartmanda oturan komşular arasında sürtüşmeler eksik olmuyorsa,o apartman yaşamı herkes için cehennem azabı vermeye başlar, olanakları olanlar o apartmanı terk ederler. Aile içindeki sürtüşmeler sonucu nasıl ki aileler parçalanıyorsa, ulusların içindeki sürtüşmeler de o ulusu parçalamaya kadar götürür. Bir apartmanda oturan komşular arasındaki sürtüşmeler nasıl o apartman yaşamını cehenneme çeviriyorsa, komşu uluslar arasındaki çatışmalar, sürtüşmeler, düşmanlıklar da o ulusların yan yana yaşamasını olanaksız hale getirir, her birinin yaşamını cehenneme çevirir.

Kimse huzur ortamı dururken huzursuz bir ailenin ferdi, huzursuz bir apartmanın sakini, huzursuz komşu ülkelerin yurttaşı olmak istemez. Ayrıca, kimse kendini kandırmasın, ve savaş bezirganlarının da gazına gelip inanmasın: Komşusuna saldırıp öldüğünde şehit, gazi, ya da kahraman olunmaz. Bu sıfatlar ülkesinin başı belaya girdiğinde onun uğruna savaşanlar için geçerlidir. Ülkesinin çıkarına olmayan bir savaşta olsa olsa mundar olur, suyu bulandırıp balık avlamaya çalışanların çıkarları uğrunda Niyazi olur…

Oylarınızla sırtınızda debelenenler, sizleri soyup kuru bir soğana bile muhtaç edenlere sorun bakalım. Kendileri, aileleri, çocukları, yakınları çıkartmak istedikleri savaşın neresinde yer alacaklar? En ön cephede yer alacaklar mı, yoksa füzelerin bile menzillerinin dışında 5 yıldızlı, 7 yıldızlı otellerin lobilerinde şehitlik, gazilik, kahramanlık edebiyatları yapıp savaşta elde edecekleri ganimetleri nasıl paylaşacaklarını mı konuşacaklar?

Sevgili yurttaşlarım komşularımızla herhangi bir alıp veremeyeceğimiz şeyimiz yoktur. Komşularımızla barış ortamında yaşamak varken, onların evlerindeki yangına körükle gitmek değil, itfaiye ile, kardeşlik duygularıyla gitmek bizim de çıkarımızadır.

Ayrıca, büyük ülkeler kimsenin uşaklığına soyunmaz, onursuz duruma düşürülen bir ülkeye de kimse saygı göstermez. Türkiye Cumhuriyeti büyük bir ülke ise, hiçbir emperyalist gücün taşeronluğuna soyunamaz, bu utancı Türk Ulusuna yaşatmaya kimsenin hakkı olmadığı gibi haddine de düşmez!..

Yaşasın barış ve kardeşlikten yana olanlar!..

Kahrolsun savaş kışkırtıcıları!..

Kahrolsun savaş baronları!..

 

28.08.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALLAH’IN EVİ İNANANIN KALBİDİR, TAŞTAN TOPRAKTAN ALLAH’IN EVİ OLMAZ, ORASI OLSA OLSA TAPINAKTIR

  • Bir insan babasının evine nasıl girebiliyorsa, Allah’ın evine de o şekilde özgürce girebilir. Eğer giremiyorsa, orası Allah’ın evi değildir.
  • Bir ibadet yerini, bir tapınağı “Allah’ın evi” diye adlandırıyorsanız, Allah’ın yaratıklarının oraya nasıl girip giremeyeceklerine asla karışamazsınız!.
  • Allah’ın evine Allah’ın kullarının ya da yaratıklarının nasıl girip giremeyeceklerine karar verme yetkisini sana kim verdi de laf ediyorsun!
  • Benim evime kimin nasıl girip giremeyeceğine ancak ben karar veririm; Allah’ın evine de kimin nasıl gireceğine sadece Allah karar verir!..
  • Allah’ın evine kimin nasıl gireceğine karar verme yetkisini kendisinde görenler Allah’a şirh koşuyorlar demektir. Şirh koşmak kâfirliktir, kendisini Allah’ın yerine koymaktır!..
  • Bir kulun en rahat hareket edebileceği yer Allah’ın evidir. Eğer orada dilediği herhangi bir şeyi yapamıyorsa, orası Allah’ın evi değildir.
  • Allah’ın asıl evi insanın temiz kalbidir. Sen Allah’ın evini düzenlemek istiyorsan kalbindeki fitne fesatı yok edip, haddini bileceksin!..
  • Kalbi fitne fesatla dolu olanın kalbinde Allah değil, olsa olsa şeytan taht kurar. Allah’a inanmak ve kulluk görevini yapmak, insan olmaktan geçer!.. İnsanlık erdemlerinden uzak olanların ibadetleri gösterişten başka bir şey değildir, boşu boşunadır.
  • “Allah, Allah, Allah!..” demekle ibadet yapmış sayılmazsın, haddini bilip kimseyi incitmiyorsan, kimseyi yolmuyorsan, kimse hakkında -düşmanın bile olsa- kalleşlik düşünmüyorsan, sen ibadet halindesin!.. İbadet şekil şemalle sınırlanamaz.
  • Sen sana emanet edilen makamı, gücü kötüye kullanıyorsan, birinin yiyip birinin bakmasına seyirci oluyorsan, en büyük kâfir sensin!.. Kafirliğini din ile maskelemeye çalışma!..
  • Ele geçirdiğin gücü kötüye kullanarak kamunun mallarını kendi malıymış gibi zimmetine geçirenler, har vurup harman savuranlar zındıktır, en büyük münafıktır…
  • Bir yere nasıl girilip girilmeyeceğine, orada ne yapılıp yapılmayacağına birileri karar veriyorsa, orası kesinlikle Allah’ın evi değildir. Orası oraya hükmedenlerin evidir.

12.08.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AKÇAY’DA BİR LİNÇ VE SİLİVRİ LİNÇ KAMPI’NIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Bugün saat 01.00 sularında Akçay Sarıkız’da bir barın önünde binlerce kişinin gözlerinin önünde 5-6 bar fedaisi veya çete bozuntusu olduklarını zannettiğim kişiler; eşinin yanında entel sakallı 40 yaşlarındaki bir kişiyi linç ettiler.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” felsefesiyle hareket eden kalabalıklar önce hızla dağıldılar, adeta kaçtılar. Çete işini bitirip gittikten sonra sadist duygularını tatmin etmek ve meraklarını gidermek için gecikmeli gelen polislerle birlikte kadının feryatlarını dinlemeye, ölümcül yaralıyı izlemeye geldiler.

Polislere “Bu adamcağızı, bu zavallı kadının bütün feryatlarına ve yalvarmalarına rağmen 5-6 kişilik çete bu hale getirdiler. Kimse korkusundan müdahale etmedi. İşte gördüğünüz gibi adamın ağzı burnu dağılmış, kafası parçalanmış, ölmek üzeredir. Eğer görevlerinizi hakkıyla yapmazsanız, siz de suç işlemiş olursunuz, bunu unutmayın ve yapanların yanına kâr kalmasın!..” dedim. Sonra mevta durumuna gelen adamı bir ambulansa bindirdiler. Ne olur ne olmaz, bakarsın suçlu diye beni götürürler düşüncesiyle oradan uzaklaştım.

Mağdurun yanı başında tek başıma sap gibi duruyordum, saldırıya engel olamadığım için 22 saattir bozulan psikolojim düzelmedi. Kendimi suçlu gibi görüyorum. Müdahale etme yürekliliğini gösterebilseydim, belki birkaç tekme, birkaç yumruk da ben yiyebilirdim ama vicdanım bu kadar rahatsız olmazdı.

Gezi Parkı eylemlerindeki yetenekli (!) biber gazlı, tomalı polisleri görememek, aksine kuzu gibi polislerle karşılaşmak da güvenlik ve emniyet bakımından düşünmeye değerdir.

Bir kişinin -haklı veya haksız- 5-6 kişi tarafından linç edilmesi benim psikolojimi bozarken, Silivri’de Ergenekoncu ve darbeci yaftalarıyla linç edilen o vatanseverler belki birilerinin intikamcı sadist duygularını tatmin etmiş olabilir ama şurası asla unutulmamalıdır ki, benim gibi milyonlarca yurtseverin psikolojisini bozmaya başladı.

Bu ulusun bir kısmının sadist duygularını tatmin edenler, diğer kısmının da psikolojisini bozduklarını, bunun da yanlarına kalmayacağını bilmeliler. O kahramanların kin ve intikam duygularıyla ömürlerini zindanlarda çürütmelerine izin vermeyeceğiz!..

Ey sadist duygularını tatmin etmeye ve kahramanlık gösterileri yapıp alkışlar almaya çalışanlar, bu ulus bunun hesabını eninde sonunda sizden soracaktır!..

10.08.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DİN VE İNANÇ ÜZERİNE

  • Dinler; inananları mutlu ettikleri, inanmayanları da mutsuz etmedikleri oranda değerli ve kutsaldır.
  • İnananları kardeş ederken inanmayanları da düşman gören dinlerin hiçbir kutsallığı olmadığı gibi en tehlikeli ve yok edilmesi gereken dinlerdir.
  • Bir dinin, bir inancın en büyük düşmanları kendi içindedir. İnancını çıkarlarına alet edenler, o inancın en büyük düşmanıdırlar.
  • Din düşmanını başka yerde arayan ya zır cahildir ya da kötü niyetlidir. Çünkü her dinin düşmanı kendi içindedir.
  • Çıkarlara alet edilen dinler hem sevimsizleşir, hem de çırpına çırpına ölmeye mahkûmdur.
  • Dininin, inancının saygı görmesini ve yaşamasını isteyenler, onu çıkarları için kullanmamalıdır. Farklı inançlar üzerinde de baskı kurmamalı ve farklılıklara da aynı şekilde saygı göstermelidir. “Ben inancıma saygı gösterilmesini herkesten beklerim ama kimsenin inancına da saygı göstermem” diyenler her zaman “Kendim ettim, kendim buldum” demeye hazır olsunlar.
  • Bu dünyayı din kurallarıyla düzenlemeye kalkanlar sadece kendi dinlerinin değil, insanlığın da düşmanıdırlar. İşte bundan dolayı laiklik aynı zamanda dinler için de bir zırhtır. Laikliğe körü körüne düşman olanlar bunu akıllarından çıkarmamalıdırlar. İnançlarına bir zarar gelmemesi için laikliğe en fazla inananların saygı göstermesi gerekir.
  • Bir insan başına gelebilecek her türlü belaya rağmen “Ben ateistim” diyebiliyorsa, her dindarın ona “Bu insan en azından inancımızın düşmanı değildir. Çünkü inancımızı çıkarlarına alet etmeyen namuslu biridir” diye azami saygıyı göstermeli ve onu korumalıdır. Aksi halde, kuzu postuna girer, inananlara asıl o zaman zarar verir. Benden söylemesi… Gerçek inançlılar yolunuz açık, inancınız kutlu olsun!.. İlk saygı benden!..

01.08.2013

Turaç ÖZGÜR

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSAN GİBİ YAŞAMANIN BEDELİ AĞIRDIR

Gezi Parkı olaylarında gözünü kaybeden genç: “Karanlık bir geleceğe iki gözle bakmaktansa, aydınlık bir geleceğe tek gözle bakacağım için ne mutlu bana!..” diyor. Gel de onur duyma böyle insanların olduğu bir ülkede…

Bu söz; onurlu ve insanca yaşamanın bilincine varan bir genç insanın ağzından laf olsun diye çıkmamıştır. Gezi ruhuyla beslenen onurlu, gururlu her insan bilir. Bilmeyenler de yakında anlar…

“Ben onurlu, gururlu ve özgür bir insana yakışacak şekilde yaşamayı hak ediyorum. Aksi halde bir köleden, ruhsuz bir sümüklü böcekten farkım kalmaz. Çakma diktatörlerden de, onlardan gelebilecek her türlü zulümden de korkmuyorum, her ne pahasına olursa olsun ya insan gibi yaşayacağım ya da bu uğurda gerekirse öleceğim” diyebilenlerin sayısı her geçen gün artıyor ve tan yeri ağarıyor, vampirler de telaşa kapıldılar, sığınacak yeni mağaralar arıyorlardır. Kurtuluş yakındır.

Ben de sümüklü böcek gibi uzun yıllar yaşamaktansa, onurlu yaşam savaşında hemen ölmeyi tercih ederim.

İster yerli, isterse yabancı işgalcilerin diktatörlüğünde olsun, onursuz ve gurursuz yaşamak başlı başına bir zulümdür. Bu zulmü yaşamayı hak etseydik bu aziz vatanın her karış toprağında kefensiz yatan şehitlerimiz; kolsuz, bacaksız kahramanlarımız, adlarını gururla andığımız soylu atalarımız olmazdı.

Uyuzluk yaparsak, onların kemikleri sızlar, bize haklarını helal etmezler… Bir kere veya bin kere bedel ödememiz gerekiyorsa, yine öderiz. Bunu herkesin bilmesi, ona göre hareket etmesi gerekir.

27.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DÜNYANIN EN GÜZEL KADINLARI HAMİLE KADINLARDIR

Kendini bilmez bazı zerzevatlar kendileri gibi akıl ve mantık fukarası zirzibillerin sırtında sülük gibi, kene gibi, kırşak gibi, yavşak gibi… yaşamak ve kendilerini onlara kabul ettirebilmek için kadınlar üzerine durmadan fetva üzerine fetva veriyorlar.

Ulan kendini bilmezler çekin o ön ayaklarınızı kadınların saçından, kılığından, kıyafetinden!.. Ayrıca kaç çocuk doğurup doğurmayacakları, normal yollardan mı doğururlar, sezaryenle mi doğururlar, çocukları yiğit mi olur, korkak mı olur, hamileliğinde evlerinde mi otururlar, dışarıda mı gezerler, denize mi girerler size ne!..

Haddinizi bilin, insanları aşağılamaktan vazgeçin!.. Eğer aşağılayacak birilerini arıyorsanız, aynaya bakın, aşağılık yaratıkları karşınızda görürsünüz.

Sizin gibi mide bulandırıcı dangalaklar yüzünden ateist oldum. Bu dünyayı bize zindan etmeye çalışanlar, alın o cennetinizi başınıza çalın, 40 huri ile kırk kılman ile yaşamayı düşleyen dangalaklardan insanlık dışı her şey beklenir!.. Onları muhatap bile almayın ey analar, bacılar!.. Özgürce ve dilediğinizce yaşayın!..

Bütün anne adayları hamile kadınların önünde saygıyla eğiliyorum!..

25.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“BİZ VE ONLAR” BÖLÜCÜLÜĞÜN TA KENDİSİDİR

Baş­ba­ka­n yandaş­la­rı­na şöy­le ses­len­iyor:

“Ten­ce­re ta­va ça­lan­la­ra kar­şı yar­gı­ya gi­de­rek hak­kı­nı­zı sa­vu­nun. Yar­gı­da on­lar mü­ca­de­le et­sin. Yıl­lar­ca biz mü­ca­de­le et­tik, şim­di on­lar uğ­raş­sın!”

Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanının bu sözleri söyleme hakkı yoktur. Eğer bölücülüğün ta kendisi olan bu sözleri söyleme hakkını kendisinde buluyorsa, ben ve benim gibi düşünenler yani “onlar” dediği “çapulcular”ın da başbakanlarını arama ve bu sözleri söyleyeni de başbakan olarak tanımama hakkı vardır. Bu hakkı kullanmanın önüne hiçbir diktatör geçemez.

“Onlar” dediklerinden özür dilemeden de kamu adına konuşamaz, içinde “onlar”ın da vergilerinin bulunduğu Hazine’den bir kuruş dahi harcama yapamaz, harcama yaparsa, bunun hesabını vermek zorunda kalır. Çünkü Hazine tüm yurttaşlardan alınan vergilerden oluşuyor. “Onlar” diye ifade edilenler haraç veren teba değil, özgür yurttaşlardır.

“Biz” kimdir,  “onlar” kimdir? Bu söylemi PKK lideri APO bile söylememiştir, söyleyemez de!..

23.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BEN DE TENCERE TAVA ÇALDIM, BENİ DE ŞİKAYET EDİN!..

Sevgili yurttaşlarım;

Başbakanın yüce (!) Tavsiyelerine uyup sağır kulaklara seslerini duyurmak için tencere tava çalanları, kör gözlerin dikkatlerini çekmek için sokağa dökülenleri “bunlar benim huzurumu bozuyor, bunlar ses ve görüntü kirliliği yapıyor, bunlar malıma, canıma ve dinime zarar veriyor, ahlaksızlık yapıyor” diye uğraşıp sızlandığınızda, onları hedef aldığınızda, onlar hakkında şikayetçi olduğunuzda neler olacağını, kimlere hizmet ettiğinizi sıralayalım:

1. Enerjinizi boşa harcamış olursunuz,

2. Komşularınızla -eğer varsa- ilişkilerinizi bozarsınız,

3. Demokratik ve hukuksal haklarını kullananlarla gereksiz yere düşman olduğunuz gibi, ileride siz de çalınan haklarınızı aradığınızda yalnız kalır, ezilirsiniz,

4. Demokrasi ve insan hakları gelişemez,

5. Sizi soyanlar soygunlarına, köle yerine koyanlar diktatörlüklerine devam ederler.

6. Türkiye Cumhuriyeti’nin 80 yıllık birikimlerini, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini kendilerinin veya yandaşlarının üzerlerine geçirenlere yada daha da kötüsü sultanlıklarını korumak için emperyalistlere ülkeyi peşkeş çekenlere, bağımsızlığımızı ortadan kaldırmak isteyenlere hizmet etmiş olursunuz. Ülkemiz parçalanır, bölünür, ufalır, gücünü kudretini kaybeder, kapitalizmin emperyalizmine lokma olur yutulur…

Eğer, bunları bilerek ve eti yenmiş önüne atılan kemiklerden pay kapmaktan başka bir şey seni ilgilendirmiyorsa, en başta bu yazıyı yazan beni şikayet edin!.. Yok eğer, yukarıda saydıklarım sizi de ilgilendiriyorsa, gelin el ele verelim, kurtuluşa kadar tencere tava çalalım, sokaklara dökülüp sesimizi duyuralım…

21.07.2013

Turaç ÖZGÜR

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YAPMANIZ GEREKEN GÖREVİ, SİZİN YERİNİZE YAPANLARIN MASKARASI OLURSUNUZ!..

Öğretmenlik yaşamım boyunca idari boşluğun yoğun olduğu, disiplin kurullarının çalıştırılamadığı ya da öğretmenlikle ilgisi olmayan birçok öğretmenin öğrencilere dalkavukluk yaptıkları okullarda, özellikle son zamanlarda disiplin kurullarının tamamen kaldırıldığı ilköğretim okullarında kalabalık sınıflarda öğrencileri susturmak başlı başına sorun olur, dersin akışı sık sık kesilirdi. Hatta zaman zaman bazı öğretmenlerin ağlayarak sınıfı terk ettiği ve genellikle oyalama kampları haline getirilmiş okullarda görev yaptım.

Sık sık sürgün edildiğim için her gittiğim okulda kendimi tanıtmak, meslektaşlarımı ve öğrencilerimi tanımak zaman alırdı. Düşüncelerimden hoşlanmayan idareciler, meslektaşlarım, veliler, hatta çevredeki tarikat mensupları kendini bilmez öğrencileri kullanarak beni ezmeye, susturmaya, yıldırıp kaçırmaya çalışırlardı.

Kendimi kabul ettirinceye kadar anamdan emdiğim sütün burnumdan geldiği çok olmuştur. Ama hiçbir zaman yılgınlık gösterip pes etmezdim, susmazdım, susturulamazdım.

Beni bıktırıp kaçırmak isteyenler beni küçük düşürmeye, aciz duruma düşürmeye çalışırlardı. Bu klasik metodlardan biri de ayarlanmış ve kaşarlanmış öğrenciler önce gürültü yaparlar. Sonra bunlardan birisi ayağa kalkar sınıfa “Susunnnnn!…” diye nara atardı. Bunun üzerine sınıf susar, çıt çıkmazdı. Arkasından o öğrenciye teşekkür etmem beklenirdi.

Ben de gençliğimde feleğin çemberinden geçmiş, her gittiği yerde efeliğin dik alasını yapmış biri olduğum için bu tür densizleri çok iyi tanırdım. Bundan dolayı o densizle birlikte onu kullananların ağzının payını vermek için o öğrenciyi ayağa kaldırır “Sen kimsin de benim yerime nara patlatıp sınıfı susturuyorsun?!. Haddini bil, bundan sonra böyle bir densizlik yapmaya kalkarsan, seni sınıftan atarım, bir daha da yasa masa dinlemem, seni de bu sınıfa almam. Otur yerine!..” diye azarladıktan sonra sınıfa hitaben “Sevgili öğrencilerim; bu ders boyunca canınızın istediği şekilde gürültü yapar, bağırıp çağırabilirsiniz!.. Gürültü yapmayanı sınıftan atarım!..” der, ben de keyfime göre hareket ederdim.

Ders zili çalıncaya kadar o sınıfta yapılan gürültüden çevredeki sınıflar bile ders yapamazdı. “Acaba kavga mı oluyor?” diye koşup gelen öğretmenler, idareciler beni sınıfta görünce bir mana veremez çeker giderlerdi.

Ders zili çaldığında sınıfı susturduktan sonra o kendini bilmez öğrenci veya öğrencilere de “Şimdi ne demek istediğimi umarım anlamışsınızdır!.. Eğer, hâlâ anlamayan varsa, ona da anlatmasını çok iyi bilirim!..” der, sınıftan çıkardım.

NOT:  Son olaylarda polisler eli çivili sopalı, satırlı, palalı, tabancalı beyaz gömlekli, siyah pantolonlu taşeronlar kullanmaya başladı. Ben de bu anımı anımsadım. Belki ders alan olur.

 

09.07.2013

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KENDİNİZE GELİN, HADDİNİZİ BİLİN!..

Palalı saldırgan kimin elidir? Eğer gereği yapılmazsa, o el kesinlikle kırılır!.. Onu idare edenler de bunun hesabını en ağır şekilde verirler. Kimse eline geçirdiği gücü kötüye kullanmasın.

Bir Fransız atasözü: “Première fois passe, deuxième fois lasse, troisième fois cas!..” der.

Anlamadınız mı?

Türkçesi: Bir hatır, iki hatır, üçüncü de vur, yatır!..

Şimdi anladınız mı?

Halka zulmeden faşist ruhlular psikiyatriste gitsinler, tedavi olsunlar. Bu ulus sizin şamar oğlanınız değildir!.. Hatırın sayısı kırkı geçti!.. Bu hoyratlığı yapanların, yaptıranların, şirret emirlere uyanların bir gün kırkı okunur!..

09.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DİKTATÖRLERİN YERİ ÇUKURDUR

Rayından çıkan tren nereye giderse, demokrasiden, hukuktan, insan haklarında sapan bir iktidar da sandıktan çıktıktan sonra oraya gider.

Demek ki, sandıktan çıkmak yeterli değildir, sandıkla gitmek için raydan çıkmayacaksın, raydan çıktığın an gideceğin yer çukurdur.

Sandıktan çıkıp sandıkla gitmek isteyenler; kendisini sandıktan çıkaran kurallara ve sandık başına gidene de, gitmeyene de saygılı olur.

“Sandıkla geldim, sandıkla giderim, beni başka hiçbir güç gideremez” diyenlerin kulağından canı yananlar tutar çukura atarlar.

Canı yananlar derdini sokaklarda da anlatamaz olduklarında sandıktan çıkanların sandığını sanduka ederler.

Sivil toplum örgütlerinin sesini duymayanlar, sadece kendi yarattıkları sahibinin sesini dinleyenlerin kulağına kazık çakarlar.

Kulağına kazık çakılanlar, artık ne duymak istemedikleri, ne de sahibinin sesini duyarlar. Onlar sadece Azrail’in sesini duyarlar.

Ben olsam hilesiz, hurdasız sandıktan hak ediyorsam çıkarım. Sapıtmaya başladığımda ya da istenmediğimde çekip giderim.

Demokratik hukuk devletlerinde sandıktan çıkmak marifet değil; marifet kendisine oy versin veya vermesin halkı arasında ayrım yapmadan onların mutluluğunu sağlamaktır.

Sadece kendini, yakın çevresini, kendisini sandıktan çıkaranların mutluluğunu sağlarken diğerlerinin hak ve hukukunu ayaklar altına alanlar, ayaklar altında kalmaya mahkumdur.

Sandık; demokrasinin şekil şartlarından sadece biridir, belki de yüzde biridir. Temelinde laiklik yoksa, o sandığın domates sandığından pek farkı yoktur.

Sandıktan çıkanların demokrasiden, hukuktan, insan haklarından haberi yoksa, alsınlar o sandığı başlarına çalsınlar.

Dini ve kutsalları kullanarak halkını sürü haline getirip, sonra da onların oylarıyla diktatörlük yapanların yeri her zaman çukur olmuştur.

07.07.2013
Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BOZUK DÜZENE BAŞKALDIRI!..

Bu memlekette eşek gibi insanlar bile tepkisizliğinin, hatta hainliğinin yararını görürlerken, ben ise düzene başkaldırmamın, tepkili olmamın, vatanımı ve ulusumu canımdan bile çok sevmemin cezasını çekiyorum. Çekmeye de devam edeceğim.

Gücüme en çok giden şey: Yeteneksiz, liyakatsiz, kafalarının içi örümcek ağı ile kaplanmış, üç-beş kuruşa kendini, ailesini, dostlarını, ülkesini, insanlığı satmaya hazır, kişiliği beş para etmez, tepkisiz, duyarsız, bozuk düzene ayak uyduran, kendisini güden çoban tuz torbasına el uzattığında avucunun içini yalamaya koşan, kavalı çaldığında da meleyerek suya inen koyun sürüsü, bir tutam otu görünce kendisini yardan aşağı atan deve sürüsü, yarı görünce tilki, suyu görünce balık gibi olan insanların ödüllendirilmesi değil; benim başarısızlığıma bakıp onların bana örnek diye gösterilmesi ve benimle birlikte çoluğumun çocuğumun cezalandırılmasıdır.

Yoksa bu yola baş koymuş onurlu, gururlu, hiçbir maddi değere kendini satmayan bir insan olarak tüm cezalar vız gelir, tırıs geçerdi. Bundan sonra da başıma gelebilecek her türlü kötülüğün, baskının karşısında eğileceğimi, büküleceğimi bekleyenler daha çok beklerler. Faşizmin her türlü baskısına, zulmüne karşı sıkılmış yumruklarımla dimdik ayakta durup savaşmaya, yıkılması için de elimden geleni yapacağıma emin olabilirsiniz.

Seçtiğim bu yolun ne kadar sarp kayalıklarla, keskin çakıl taşlarıyla, deve dikenleriyle, yırtıcı çalılarla, pıtraklarla, zehirli yılanlarla, çayanlarla, akreplerle dolu olduğunu biliyor ve görüyorum. Bu bozuk düzenin tüm yıldırımlarının üzerime çakacağını, beni mahvetmek için elinden geleni arkasına koymayacağını adım gibi biliyordum.

Bozuk düzen şimdiye kadar bana uygun gördüğü cezamı verdi. Helal olsun!.. Bundan sonra da bu yolda dosdoğru yürüdüğüm sürece aynı şeylerin belki de fazlasıyla başıma geleceğini biliyorum. Doğru bildiğim bu yolda milim saparsam, lânet olsun, yazıklar olsun bana!..

Ey bozuk düzen!.. “Vergi” adıyla almış olduğun “haraç”larla silah alıp, ordu ve polis besleyip üzerime gönderme!.. Kimsen, erkeksen, kendine güveniyorsan, birazcık onur ve gurur varsa sende, çık karşıma!.. Senin topundan, copundan, tüfeğinden, tomandan,  biber gazından,her türlü zulmünden korkmuyorum!..  Beni korkutamazsın, yıldıramazsın ama sen benden korkup girecek delik arayacaksın, sattığın her karış vatan toprağını neye mal olursa olsun alacağım, benden çaldıklarını burnundan getireceğim, bu da çok yakındır!..

05.07.2013

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MISIR’DA GİDEN DE, GELEN DE DEMOKRASİ DEĞİLDİR

Faşist ruhlu bazıları “demokrasi” deyince, yalnızca seçim sonucu sandıktan çıkmak zannediyor. Oysa demokrasi laikliktir, insan haklarıdır…

Demokrasi; çağdaş hukuktur, hukukun üstünlüğüdür, insana saygıdır; her türlü yobazlığa, ırkçılığa, cinsiyet ayrımına karşı olmaktır.

İçinde laiklik, çağdaşlık, eşitlik, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne saygı yoksa, al o sandıktan çıkma demokrasini başına çal!..

Demokrasi öyle bir attır ki, ona ancak gerçek demokratlar binerler; faşistleri, gericileri, laiklik düşmanlarını ayaklarının altında ezer!.

Mursi, demokrasi atının gözlerini bağlayıp sırtına bindi. At uyanıp ilkel Mursi’yi sırtından atıp ayaklarının altına aldı, sıra Tursi’de…

Ordu hangi ülkede siyasete burnunu sokmuşsa, orada demokrasinin ırzına geçilmiştir. Ama gerek Mısır’da, gerekse bizde demokrasi vardır diyenler, demokrasiden ne anlıyorlar? Demokrasinin ne anlama geldiğini bile bilmeyen sürünün oylarını din ile, ırk ile veya simit ile kandırarak sandıktan çıkanlar demokrat mıdır?

Demokrasi bilinçli insanların rejimidir. Bir ülkenin insanlarının demokrasi bilinci yoksa, sandıktan genellikle faşizm çıkar. Bu, ne kadar normal ise, ordunun müdahalesi de o kadar normaldir.

04.07.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEMOKRASİ Mİ, ZOROKRASİ Mİ?

Demokrasiyi laik temelden alıp dinsel temele oturttuğunuz zaman onun adı “teokrasi” olur. Artık sandıktan çıkan oyların hiçbir değeri yoktur. Sandıktan çıkanlar da “Demokrat” değil, “Zorokrat” olurlar.

ABD’nin uşağı Mursi dini kullanarak, halkına yalan söyleyerek sivil darbe sonucu başa geçti. Darbeyle gelenler, darbeyle giderler.

Darbenin askerisi, sivili olmaz; darbe darbedir. Darbelerin ürünü AKP de darbecidir. Tüm darbecilerin sonu hüsrandır. Yolun sonu görünüyor. Batağa düşenler çırpındıkça batar, yok olur.

Demokrasilerde “Her şeyi ben bilirim, sen kim oluyorsun!” dediğinizde, sokağın sesini dinlemediğinizde sonunuzu hazırlamışsınız demektir. Suçu başkalarından aramak gerçeği saptırmaktan başka bir şeye yaramaz.

Tüm hak arama yolları tükenip çalınan haklarını almak isteyenler, sokağa döküldüğünde artık onları durduracak, susturacak hiçbir güç yoktur!

Çalınan haklarını aramak için son çare olarak sokağa dökülenlerin üzerine devletin gücünü gönderip zor kullanmak kadar aptallık yoktur!.. Bu aptallar çabaladıkça mezarlarını kendi elleriyle deşerler.

Demokrasilerde haklarını arayanların sesine kulak verilir, onlar muhatap olarak görülür ve demokratik yollarla çözüm aranır; gazlanmaz, tomalanmaz!..

Çağdaş, hukuk devletinin görevlerinden biri de yurttaşlarının sağlıklarını korumaktır. Tomalayarak, biber gazı içirerek mi  halkın sağlığı korunuyor?

İngiliz emperyalizmi Hintlileri afyonlayarak yıllarca uyuttu, sömürdü. Şimdi de birileri ABD ve AB adına Türk Ulusu’nu gazlayarak, tomalayarak uyutup sömürmeye çalışıyor!.. Boşuna gayret!..

01.07.2013

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSAN VE İNANÇ

Tüm dinleri olanaklarım elverdiğince inceledim, hiçbirisinde yalana sığınan yoktur. Ayrıca, yalancıyı da kendilerinden saymıyorlar.

Yalan söylemek bütün dinlerde asla hoş görülmez. Kimileri hedefine varmak için yalana başvuruyor. Bunları hiçbir din kendisinden saymıyor.

İslam’ı çıkarlarına alet edip her yerde yalan söyleyenleri, “Allahu ekber!” deyip insan öldürenleri tanıdıkça İslâm’dan soğudum, ateist oldum.

Bütün inançlar o inanca inananlar için kutsal olduğu kadar hiçbir şeye inanmamak da aynı şekilde kutsaldır. Kimsenin kutsalına dokunulamaz!

Kutsalına dokunulmasını ve eleştirilmesini istemeyenler; başkalarının kutsalına dokunmazlar ve eleştirmezler ise, onları anlarım.

Başkalarının kutsallarını yerden yere vuranların kutsallarını eleştirmekle kalmam, aynı zamanda anladığı dilden gereğini de yaparım.

Sevgili kardeşim; sen inancınla ne kadar gurur duyuyor ve övünüyorsan, ben de ateistliğimle o kadar gurur duyuyor ve övünüyorum.

Sen benim ateistliğimi eleştirir, hakaret edersen, benim de senin kutsallarını eleştirip hakaret etme hakkım doğar. Bunu asla unutma!

Sen kutsalını yaşarken benden korkmana, arkanı kollamana gerek yoktur, çünkü benim kutsalımda cana kıymak, işkence etmek, sinsilik yoktur.

Ben de kutsalımı, yaşarken arkamı kollamak ve senden gelebilecek tehlikelerden korkmuyor isem, doğru yoldasın. Aksi halde hem kişiliğini, hem de inancını sorgula.

Eğer, senin gibi inanmayanları, düşünmeyenleri düşman görüyor ve onları yok etmeye çalışıyorsan, sen de inancın da beş para etmezsiniz!..

Her neye inanırsan inan, her ne düşünüyorsan düşün, eğer insan gibi insansan sen benim kardeşimsin, değilse, düşmanımsın, sorumlu sensin!..

Sen de aynı şekilde düşünüyorsan, seninle bu güzelim ülkede, hatta dünyada kardeş kardeş yaşamamamız için hiç bir sebep yoktur. Aksi halde sen bilirsin!.. Hodri meydan!..

29.06.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞBAKAN HER FIRSATTA “DİKLEŞMEDEN DİK DURUYORUZ” DİYOR. PEKİ, DİK DURMAKLA DİKLEŞMEK ARASINDAKİ FARK NEDİR?

Benim naçiz anlayışıma ve gözlemlerime göre dik duranları  ve dikleşenleri şöyle sınıflandırabiliriz:

Küçük yerleşim alanlarında, kırsal kesimlerde, köylerde ağalar, beyler, varlıklı kişiler dik dururlar; bunların kapısında çalışan emekçiler, çobanlar, sığırtmaçlar, hizmetçiler, ırgatlar, marabalar da boynu eğik dururlar, bu boynu eğiklerden birisi emrinde çalıştığı kişiye başkaldırdığında dikleşmiş olur.

İlçelerde kaymakamlar, savcılar, karakol amirleri, emniyet müdürleri dik dururlar; bunların karşısında haddini bilmeyip haktan, hukuktan bahseden ağalar, beyler, köy ve mahalle muhtarları, diğer memurlar, kendisini bunlara ezdirmeyenler dikleşmiş olurlar.

İllerde valiler, savcılar, emniyet müdürleri dik dururlar; bunların karşısında laf dinlemeyen kaymakamlar, küçük bürokratlar, kendini bilmeyenler,  durması gerektiği yerde durmayanlar dikleşmiş olurlar.

Yukarılarda cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar dik dururlar; valiler, büyük bürokratlar, genel müdürler, küçük bürokratlar, memurlar,  sivil toplum örgütleri, hatta muhalefet partileri, vatandaşlar, akla gelebilecek herkes “hukuk, demokrasi, insan hakları, anayasal haklarımız” dediklerinde dikleşmiş sayılır.

Amerikan emperyalizmi, uluslararası tekeller, kapitalist sermaye, Siyonizm dik durur; bu güçler karşısında devlet başkanları, başbakanlar, bakanlar, ulusal sermaye tekelleri boynu eğik dururlar. Bunlar arasında boyun eğmeyenler olursa, dikleşmiş sayılırlar, en ağır şekilde cezalandırılırlar, iktidarlarından, çoğu zaman da canlarından edilirler…

Bana göre dikleşmek, dik durmaktan daha değerlidir, çünkü yürek ister!..

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

18.06.2013

Turaç Özgür

 

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | 2 yorum

HALKINA BOYUN EĞDİRMEYE ÇALIŞANLARIN KARŞISINDA DİKLEŞEREK DİK DURALIM. “BOŞ ÇUVAL DİK DURMAZ!..”

Sabah kahvaltısını yaparken vergimle yaşamını sürdüren TRT televizyonunda, yandaş yalaka televizyonlarda Başbakan, partisinin haftalık grup toplantısında partidaşlarını “% 76’sı CHP’li olan üç-beş marjinal, çapulcu, serseri Taksim’i halka kapattı, gösteriler yaptı, meydanları, cadde ve sokakları işgal etti.

Sosyalist, emekçi olduğunu söyleyen sendikalar yürümeye kalktılar, hüsrana uğradılar.

Günlerdir vatandaşın huzurun bozan devlete ve millete 100 küsur trilyon lira zarar veren, faiz ve rant lobisinin iç ve dış desteğiyle nereye vardılarsa, şimdi de bir ‘DURAN ADAM’ gülünçlüğüyle, kendi akıllarınca bir yerlere mesaj vermeye çalışıyorlar. Nere varacaklarını zannediyorlar?

Siz sevgili vatandaşlarım İstanbul Havalimanı’ndaki, Ankara Esenboğa Havalimanı’ndaki, yetmedi Ankara Sincan’daki, yetmedi İstanbul Kazlıçeşme’deki siz milyonların muhteşem gösterileriyle o çapulcuların, bir avuç serserinin, kendisini sendika sananların ağızlarının payını verdiniz!..

Sizin bu muhteşem gösteri ve desteklerinizi çarpıtmak isteyen ülkelerin malum televizyonları da çarpıtmaya çalıştılar ama yutturamadılar!..

Bu Cuma Kayseri’de, Cumartesi Samsun’da, Pazar günü de Erzurum’da bunlara ders vermek için muhteşem mitinglerimizi yapacağız!.. Bundan sonra da diğer il ve ilçelerde aynı mitingleri devam ettireceğiz!.. Gelsinler de miting nasıl olurmuş, halkımın tepkisi nasıl olurmuş görsünler!..” tarzında konuşmasını sürdürdü. Ben de “Allah böyle bir Başbakan’dan yurdumu, ulusumu korusun! Amin!..” diye dua ettim. Bu konuşmayı çok ürkütücü buldum.

“Gösteri yapan gençlerin vermiş oldukları mesajı aldık. Gereken yapılacaktır. Bu ülkenin bir Başbakanı olarak rica ediyorum, kimsenin canı yanmadan eylemlerinize son verin, evlerinize dönün!.. Ben %50’yi içerde zor tutuyorum!” diyen kişinin, herkesin başbakanı olduğunu unutup yalnızca kendi çıkarları ve emelleri için %50’yi kemikleştirip, onların oylarının üzerinde dilediği her şeyi yapabilen bir sultan, bir hakan, bir kral olmayı,  ülkeyi “BİZİMKİLER ve ÖTEKİLER” diye ikiye bölmek istemiyorsa, ne yapmak istiyor acaba? Ben anlamadım ama bu tür konuşmalara yanıt olsun diye aşağıda bana ait olmayan ve sahibini de bilemediğim sözleri büyük harflerle yazıyorum:

“DERLER Kİ… TANRI İNSANA ÜÇ ÖZELLİK VERMİŞ: ‘DÜRÜSTLÜK, AKIL VE İRADE’ AMA HİÇ KİMSEYE İKİ ÖZELLİKTEN FAZLASINI VERMEMİŞ… DOLAYISIYLA,

EĞER DÜRÜST VE AKILLI İSENİZ SİYASETÇİ DEĞİLSİNİZ.

EĞER DÜRÜST VE SİYASETÇİ İSENİZ, AKILLI DEĞİLSİNİZ.

EĞER AKILLI VE SİYASETÇİYSENİZ, DÜRÜST DEĞİLSİNİZ…”

Her türlü bölücülüğe, düşmanlığa, kışkırtmalara ödün vermeyen, makamı ve gücü ne olursa olsun, kendisi dik durmaya çalışırken bana boyun eğmeyi layık görenler karşısında dikleşerek dik duran, yaptığı haksızlıklar karşısında susmayan, kalbi insanlık sevgisiyle dolu, yurdunu seven, kendisinden çok gelecek kuşakların mutluluğunu ve huzurunu düşünen ve bunu bir yaşam tarzı olarak benimsemiş bir yurttaş olarak benim tercihim: AKILLI, DÜRÜST VE İRADELİ SİYASETÇİLER GÖRMEKTİR… YA SİZİN TERCİHİZ NEDİR?..

18.06.2013

TURAÇ ÖZGÜR

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RÜYA MI, GERÇEK Mİ BU KÂBUS?

Bugün Taksim Gezi Parkı olaylarını, polisin acımasız ve uygar bir hukuk devletinde asla görülmeyecek bir vahşet sergilediğini, vergilerimizin üzerimize çevrilen nasıl vahşet silahına döndüğünü izlerken elektrikler 03.45 sularında aniden kesildi. Sabaha dek elektriklerin gelmeyeceğinden emin olduğum için yatmak zorunda kaldım.

Canım fena halde sıkılıyor, içim yanıyor, ülkemin geleceğinden endişe duyuyordum. Bu koşullarda uyumuşum. Televizyon kanallarında izlediklerimi bu sefer de adeta rüyamda yaşamaya başladım.

Doğup büyüdüğüm köyümde yaşıyordum ama tanıdık bir yere de benzemiyordu. Bir tepenin eteğinde köy evleri, ağıllar, ahırlar vardı. Tepenin zirvesine yakın bir yerde de bir kasap dükkanı, vitrininde de ayaklarından asılmış ve derisi yüzülmüş bir büyükbaş hayvan asılıydı.

Polisin gazlarından, sıktığı kirli sulardan temizlenmek isteyen insanlar aşağıdaki evlerde sıraya girmişlerdi. Baktım ki, sıra bana gelmeyecek, kasap dükkânına doğru bir akrabamın evine gitmeye başladım. Kasap dükkânına yaklaştıkça pis kokular burnumun direğini kırmaya başladı.

Akrabamın evine yaklaştıkça kasap dükkânından küt küt sesleri duymaya başladım. Kasap dükkânının yanında başka dükkânlar ve evler de yoktu.

Sağ tarafımda, benden 100 metre kadar mesafedeki kasap dükkânı ulaşılması çok zor ve sarp kayalıklarla çevriydi. İçi bütün korkunçluğuyla görünüyordu.

Çizgi filmlerinin kötü adamı Kargamel’e benzeyen bir adamın sağ elinde kocaman bir satır, sol eliyle almış olduğu kolları, bacakları büyük bir kütüğün üzerine koyuyor, acele acele parçalayıp önündeki çukura fırlatıyordu.

Dağ gibi kol ve baçak parçalarını görünce midem bulandı, gözüm karardı, istiğfar edecektim. Bu kadar kol ve bacağı nereden bulmuş, “Kıra kıra ne yapmak istiyor, bunları nerede kullanacak, kime satacak?” diye düşündüm ve ürktüm.

Oradan hemen uzaklaşıp akrabamın pislikler içinde kalmış, içinden kimsenin görünmediği evinin yüksekçe ve daracık kapısından içeri girmek istedim. Elim yüzüm pislik içinde kaldı. Bu kadar pisliğin, kokunun kaynağını merak ettim. Şöyle dönüm arkama, kasap dükkânına doğru baktım ki, pislikler, irinler oradan akıp geliyor, her tarafı yalayıp yutuyor. Korktum. Oradan kaçıp kurtulmak isterken, birden uyandım.

Oh be!.. Rüya görüyormuşum, bütün bunlar bir kâbusmuş. Bu korkunç rüyanın devamını görmemek için ondan sonra sabaha kadar uyumadım.

Umarım, rüyamda benim başıma gelenler, kâbusum; güzel ülkemiz Türkiye’mizin, masum ulusumuzun başına gelmez.

16.06.2013

TURAÇ ÖZGÜR

 

DÜŞÜNSEL, Masallar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İÇ SAVAŞIN İŞARET FİŞEĞİ SİNCAN’DA SIKILDI

BAŞBAKAN GÜNLER ÖNCESİNDE % 50′Yİ EVLERİNDE ZOR TUTTUĞUNU SÖYLEDİ, KİN VE İNTİKAMINA ELE GEÇİRDİĞİ GÜCÜ ALET ETTİ, SİNCAN’DA MEYDAN OKUDU. İŞARET FİŞEĞİNİ 28 ŞUBAT’TA YÜRÜYEN TANKLARIN BURNUNUN DİBİNDE SIKTI.

ŞU ANDA DA GEZİ PARKI’NA SALDIRI EMRİNİ VERDİ, YURDUN HER TARAFINDA YURTSEVERLER AYAKLANDI, AYLARDIR KÖRÜKLENEN İÇ SAVAŞ BÖYLECE BAŞLATILDI.

YARIN DA BAŞBAKAN SEÇİLMİŞ BAŞKOMUTAN OLARAK İSTANBUL’DA ORDULARININ BAŞINA GEÇİP KILICINI ÇEKECEKTİR.

SAVAŞ SAVAŞ DİYE İÇİ YANANLAR, GÖZÜNÜZ AYDIN!.. GAZANIZ MÜBAREK OLSUN!.. DEVLETİN ELE GEÇİRDİKLERİ GÜCÜNÜ KİNLERİNE ALET EDENLER KENDİ MEZARLARINI KENDİLERİ KAZIYORLAR. SABRIN DA BİR SINIRI VARDIR.BİR BAŞBAKAN, SEBEBİ HER NE OLURSA OLSUN, KENDİSİNE OY VERENLERİN BAŞBAKANI, DİĞERLERİNİN DE DÜŞMANI GİBİ DAVRANAMAZ!.. KİMSEYİ DIŞLAYAMAZ, KENDİSİNE EMANET EDİLEN GÜCÜ VE YETKİLERİ KÖTÜYE KULLANAMAZ!.. KULLANIRSA, HER KİMİN BAŞINA NE GELİRSE GELSİN, SEBEBİ KENDİSİDİR!.. BUNUN HESABINI ŞÖYLE VEYA BÖYLE VERECEKTİR!..

 

15.06.2013

TURAÇ ÖZGÜR

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TAKSİM GEZİ PARKI DİRENİŞÇİLERİNE!..

Demokrasiye inançları ve saygıları olmadığı halde demokrasiyi araç olarak kullanıp bin bir hile ile “devlet” denilen aygıtı ele geçirenler; yurtseverliğinden emin olduğum siz demokrasi kahramanlarının üzerine ellerinde copları, bellerinde silahları, TOMA’larla, akreplerle, sis bombalarıyla, gaz bombalarıyla, ses bombalarıyla, biber ve portakal gazlarıyla donanan, dokunulmazlık zırhına büründürülen, sırtları sıvazlanan maaşları ve her türlü giderleri vermiş olduğunuz vergilerle tarafınızdan ödenen binlerce polisle geliyorlar. Parklar, meydanlar, caddeler, sokaklar mı inciniyor, bu acele niye, bu korku niye, anlamak olanaksız.

Hitlerin Yahudilere bile yapamadıklarını gözlerini kırpmadan yapıyorlar, gazlıyorlar, tomalıyorlar, her türlü acımazız muameleyi yapıyorlar. Canınızı yakıyorlar, nazik bedeninizi ezmeye çalışıyorlar, kolunuzu kanadınızı kırmaya çalışıyor, her türlü kötü muameleyi yapıyorlar, hatta öldürüyorlar.

Sizler yine de devletimizin yasal güçlerine bütün hatalarına rağmen karşı gelmiyorsunuz, görevlerini kötüye kullandıkları halde polise el kaldırmıyorsunuz.

Sizi parklardan, meydanlardan, alanlardan, cadde ve sokaklardan, hatta evlerinizden atmak istiyorlar, öcülerle korkutmaya çalışıyorlar, yine de bulunduğunuz yerleri terk etmiyorsunuz.

Doğrudan yapamadıklarını zor kullanarak hile ve desise ile yapıyorlar, sizi tuzağa düşürüyorlar, gafilliğinizden ve iyi niyetinizden yararlanıp sabahın köründe saldırıyorlar, kendinize edindiğiniz yaşam alanlarını cehenneme çeviriyorlar, yine de yıldırıp kaçıramıyorlar.

Mafya filmlerinin başkahramanı, çevirdiği filmlerin her sahnesinde onlarca adam öldüren, binlerce kişiyi yöneten, herkese korku salan, Türk askerlerinin intikamını almak için amerikan askerlerinin başlarına sanal çuvallar geçiren, ama gerçek yaşamda iki sözcüğü bir arada kurup doğru dürüst cümle kuramayanları, kendini sanatçı zannedip hiç uğramadığı yerden fersah fersah uzaklarda sidik kokusundan burnunun direği kırılan, altına kaçıranlarla sizin adınıza kararlar alınıyor, yüz vermiyorsunuz.

Sizi temsilen görüşen sanatçılar ve aydınlara nasihatler veriliyor, istekleriniz çarpıtılıyor, plebisit tuzağı kuruluyor, yutmuyorsunuz.

Barış çubuğu tüttürmek için bir yandan size ricacılar gönderiliyor, bir yandan da derleme, toplama, indirme, bindirme, kandırma, yalaka birliklerle 28 Şubat’ın öcünü almak için Ankara Zırhlı Birlikleri’nin burnu dibinde, Sincan’da meydan okunuyor, cepte keklik gördükleri % 50 ile size, bize, geriye kalan hepimize meydan okuyorlar.

Sanki Başbakan’ı yiyecek biriler varmış gibi, “Başbakanı kimseye yedirtmeyiz!..” diye birileri kıçlarını yırtarcasına bağırttırılıyor.Bu rezilliği, bu kepazeliği tüm dünya seyrediyor.

Yarın da İstanbul’da yine aynı birliklerle meydan okunmaya, iç savaş körüklenmeye devam edilecektir. Yine “Başbakan’ı kimseye yedirtmeyiz!..” diye bağırttırılacaktır. Başbakan’ı yiyecek birileri varsa, o da siz değilsiniz, yalakalarıdır!.. Artık hizmetlerinden memnun olmayan Amerika’dır, AB’dir!..

Sizler sakın oyuna gelmeyin ve sonuna kadar demokratik haklarınızı  kullanın!.. Çünkü hak verilmez, alınır!..

Polat Alemdar’ın Kurtlar Vadisi ile çocukların, gençlerin morali bozulmuş, nefret duyguları kamçılanmıyor da gerçekleri gösteren televizyonlarla mı oluyor? Bunlar bahane edilerek gerçekleri olduğu gibi yayınlayan televizyon kanallarına ceza üstüne ceza veriliyor, ekranları karartılıyor RTÜK tarafından.

Gerçeklerin bilinmesinden, görülmesinden korkuyorlar. Olayları yalaka medyaları aracılığı ile çarpıtıyorlar. Daha da ileri giderek yalanlarla, iftiralarla halkın tepkisini üzerinize çekmeye çalışıyorlar. Ama mızrak çuvala sığmıyor, güneşi balçıkla sıvayamıyorlar. Artık ağababaları ABD ve AB bile uyarı üzerine uyarı yapıyor. Yakında kıçlarına tekme vuracaklarından da emin olabilirsiniz. Çünkü pis kokularına onların da burunlarının direği dayanmaz oldu.

Dünkü kardeşleri bugünkü amansız düşmanları Esad (Esed) bile “halkınıza iyi davranın, zulmetmeyin!..” diye akıl veriyor, dalgasını geçiyor.

Bu ülkenin gerçek yurtseverleri, Atatürkçüleri, gerçek demokratları da sizi yedirtmeyecektir!..  Çünkü biz çok iyi biliyoruz ki, bu, sadece iki ağaç, sadece Gezi Parkı’nın kurtarılması değil, 11 yıllık densizliklerin, hakaretlerin, aşağılamaların, Atatürk’e ve İnönü’ye salya sümük saldırmaların, sataşmaların, kaybedilen hakların yeniden kazanılması mücadelesidir.

Saygı ve sevgilerimi sunarak büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpüyor, demokratik mücadelenizde yanınızda olduğumu duyuruyorum.

15.06.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DANANIN BURNU GÖRÜNDÜ, DAYANSIN ABBASOĞULLARI!..

Sağılan inekBizim köyde yaşlı, kimsesiz bir kadının köy civarında geçimini sağladığı küçücük bir tarlası varmış. Her yıl oraya arpa, buğday gibi şeyler ekermiş. En büyük geçim kaynağı olduğu için orasını gözü gibi korurmuş.

Ama gel gelelim o minnacık tarlanın yakınında oturan Abbasoğulları’nın danaları zavallı kadıncağızın tarlasına girer, keyiflerince taze göcekleri dişlerlermiş.

Kadıncağız Abbasoğulları’na “Danalarınıza sahip olun, göceğime girmesinler, bana zarar vermesinler” diye yalvarmaktan, uyarmaktan dilinden tüy bitermiş ama kadını insan yerine bile koymayan Abbasoğulları aldırış etmezlermiş. Çaresizlik içinde sürekli olarak tarlasını beklemek zorunda kalırmış ama buna rağmen danaların vermiş oldukları zarar ve ziyanın önüne bir türlü geçemezmiş.

Abbasoğulları’nın aldırış etmemeleri karşısında içi intikam duygularıyla dolan kadıncağız biricik ineğinin doğuracağı günü sabırsızlıkla beklemeye başlamış.

Nihayet, inek doğururken kadıncağız dananın burnunun görünmesiyle birlikte heyecanla ve gururla bağırmış: “DAYANSIN ABBASOĞULLARI, DANANIN BURNU GÖRÜNDÜ!..”

O gün bu gündür birisinin birinden intikamını, hıncını almak için eline bir fırsat geçtiğinde bizim köyde “DAYANSIN ABBASOĞULLARI, DANANIN BURNU GÖRÜNDÜ!..” sözü bir özdeyiş, bir deyim olarak kullanılır. Bu sözün ne anlama geldiğini herkes çok iyi bilir.

Taksim Gezi Parkı ile başlayan halkın uyanışını, korkusunu yenmesini, faşizme karşı başkaldırısını görünce içim içime sığmıyor, her fırsat kendi kendime “DANANIN BURNU GÖRÜNDÜ, DAYANSIN ABBASOĞULLARI!..” diye bağırmaktan kendimi alamıyorum.

13.06.2013

Turaç ÖZGÜR

Öyküler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KARA EMO’NUN HIYARLARI İLE İSTANBUL VALİSİ’NİN ARI VIZILTISI

Seferberlik’te 7 yıllık askerliğinin 4 yılı Yemen ve Mısır’da esir kamplarında geçmiş olan akrabamız Kara Emo iki evli, çok çocuklu ve biraz da kafadan üşütük birisiydi.

Ben 7-8 yaşlarında iken, 3 yaş büyük ağabeyim Mustafa ile camızlarımızı otlatırdık. Köyümüzün diğer çocukları, delikanlıları da kendi hayvanlarını otlatırdı. Sık sık Kara Emo’nun bostanının olduğu Aşılık’a giderdik.

Kara Emo bostanına zarar vermememiz, sebzelerini aşırmamamız için bize bol bol seferberlik anılarını anlatırdı. Ne yaman bir asker olduğunu, esir kampındaki askerlere İngilizlerin bile sözü geçmezken, bir komutuyla nasıl hizaya getirdiğini, ne yiğit bir çavuş olduğunu öğrenirdik.

Arada bir de bizi yılanlarla, dev evranlarla korkutur, bostanına yaklaşırsak, efsunlayarak emrine aldığı yılanları, yüzlerce metre uzaklardaki evranların bizi içlerine çekeceği ile korkuturdu.

Kara Emo’nun dedikleriyle kimileri alay eder, inanmazlardı. Kimilerimiz de korkumuzdan tir tir titrer, ne isterse yapacağımızı söylerdik.

Bazıları tavuk, tütün gibi şeylerle Kara Emo’nun yılanlarının, evranlarının vereceği zararlardan korunmak için kendilerini efsunlatırlardı. Bunun için analarının sevgili çocukları Kara Emo’ya kendilerini efsunlatmak için durmadan tavuklar, tütünler getirirdi. Ben de kendimi efsunlatmak için zaman zaman anamdan aldığım tütünlerden çok verdim.

Tütünün ya da tavuğun sayısına göre de efsunun süresi vardı. Ayrıca, kızdırdığımız zaman efsunu bozardı.

Canını sıkan, bostanına zarar veren, sözünü dinlemeyen olursa, onu bir bahane ile kandırır, yanına çağırır, pataklardı. Eğer, bizimle baş edemezse; “Ula Mısaa!.. Veliiii!,Seyfiiii, Hüsüüüünnn!.. yetişin!.. Beni dövüyorlar!..” diye feryat eder, ortalığı velveleye verirdi. Allah’tan ki, oğulları da babalarının huylarını bildiklerinden hiç aldırış etmezler, duymazlıktan gelirlerdi.  Bu sefer de onlara ağza alınmayacak küfürleri eder, ferahlardı.

Bir gün sabahın erkeninde Aşılık’taki bostanının içinde gezerken, ağabeyimle bizim çayırda camızları otlatıyorduk. Aramızda kütür kütür su akan değirmen arkı (kanalı) vardı. Sol elinde birkaç tane salatalık, sağ eli de arkasında saklı bize doğru gelirken, bizi de yanına çağırdı: “Mıstafa!.. Turaç!.. Ben yaşlıyım arkı geçemiyom yavrum, bu tarafa gelin de size hıyar, acir veriym!.. Teze teze yeyin!..” dedi.

Emo Emmi’nin bizi dövmek için bir numara yapmış olmasından korka korka yaklaştık: “Heee!.. Sen bizi dövmek için çağırıyon!” dedik. “Yok yavrum, valla dövmem, gelin, gelin!..” diye bizi kandırdı. Biz de Emo Emmi’nin sözlerine inanıp uygun bir yer bulup arkın öbür tarafına geçtik.

Mustafa kendine uzatılan  hıyarları, acirleri alacakken yakayı kaptırdı. Arkasına sakladığı sağ elindeki keseği kafasına indirdi. Mustafa, Emo Emmi’nin elinden  kurtulmak için çırpınarak kaçmaya çalıştı, arkın içine kendisini attı ve elinden kurtuldu.

Ben sıra bana geldi diye ağlayıp feryat ederken, “Korkma oğlum korkma!.. Seni dövmem, Döndü’mün oğlu seni dövmem!.. Al şu hıyarları, acirleri de ye!.. Anana da söyle bana tütün göndersin!..” diye ağlamama engel oldu.

Ben anamın sevgili oğlu olduğum ve anamın kendisine verdiği tütünlerin hatırı için beni dövmemiş…

Hıyarları, acirleri afiyetle yedim. Mustafa’ya da “Seni ele geçirirsem, sana gösteririm Carbık!.. Bir daha camızları bostanın yanında görürsem, seni öldürürüm!” diye bağırıyordu.

Aşağı yukarı 55 yıl önce Kara Emo’nun bizi birkaç hıyar, birkaç acir göstererek tuzağa düşürdüğü gibi İstanbul Valisi de Gezi Parkı eylemcilerini kelebek, arı vızıltısı, ıhlamur kokusu edebiyatıyla kandırarak tuzağa düşürdü, bol bol biber gazı içirdi, tazyikli suyla duş yaptırdı, ortalığı darma duman etti.. Valiye helal olsun!..  Eylemcilere de hem geçmiş olsun, hem de ders olsun!.. Özellikle örgütsüzlüğü savunanlara selâm olsun!..

12.06.2013

Turaç Özgür

ANILAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ARTIK YETER!..

KENDİNE SAYGISI OLAN, KENDİSİNİN VE ÇOLUĞUNUN ÇOCUĞUNUN GELECEĞİNİ DÜŞÜNEN İNTİKAM DUYGULARIYLA DEVLETİN GÜCÜNÜ BÖYLE HOYRATÇA KULLANIP İNTİKAMINA ALET EDEMEZ!..

BİBER GAZI ÖLDÜRÜCÜ, İMHA EDİCİ, EN AZINDAN İNSANIN SAĞLIĞINI BOZAN KİMYASAL BİR SİLAHTIR. BU SİLAHI KULLANANLAR İLERİDE AYNISINI TADACAKLARININ HESABINI YAPIYORLAR MI? YAPMIYORLARSA, DERHAL YAPSINLAR!..

DEVLETİ ELE GEÇİRENLER KİMYASAL SİLAHLARLA PIRLANTA GİBİ GENÇLİĞİNİ VE ONURLU VE TEPKİLİ İNSANLARINI HEDEF ALIP İMHA ETMEYE ÇALIŞIYOR. BU GAZI KULLANANLAR YA KATİLDİR YA DA KATİL RUHLUDUR!.. BU İNSANLAR DÜŞMANINIZ İSE YURTTAŞLARINIZ KİMDİR?

TÜRKİYE’YE BİBER VE PORTAKAL GAZI VERİP DUYARLI TÜRK GENÇLİĞİNİN, ONURLU TÜRK İNSANININ İMHA EDİLMESİNE DUR DEMEYENLER DE, SEYİRCİ OLANLAR DA İNSANLIK DÜŞMANI, RUHSUZ KATİLLERDİR!

11 YILLIK BİRİKMİŞ TEPKİSİNİ KUSANLARA ACIMASIZCA SALDIRIP GAZLAYANLAR, SU BOMBALARIYLA YOK ETMEYE ÇALIŞANLAR, SİZİN AİLENİZ, ÇOLUĞUNUZ ÇOCUĞUNUZ, YAKINLARINIZ, SEVDİKLERİNİZ YOK MU? ONLARIN DA BAŞLARINA BUNA BENZER ŞEYLER GELDİĞİNDE NE YAPACAKSINIZ?

İNTİKAM DUYGULARIYLA İNSANLARININ ÜZERİNE TOMALARLA, GAZ BOMBALARIYLA GİDEN, ULUSUNU İKİYE BÖLÜP BUNUNLA ÖVÜNEN BENİM BAŞBAKANIM ASLA OLAMAZ!.. ONU RET EDİYOR VE UYARIYORUM!..

DEVLETİN YASALARINA UYUP, HALKININ YANINDA YER ALMAK ASLİ GÖREVİYKEN, VİCDANI MERHAMETİ BİR KENARA BIRAKIP BİRİLERİNİN EMİR KULLUĞUNA SOYUNAN DEVLETİN MEMURLARI OLAMAZ!..

HALKIMIZA YAPILANLARI GÖRÜP DE İSYAN ETMEMEMİZ ELDE DEĞİLDİR. İSYAN DUYGULARIMIZA GÜÇLÜKLE SAHİP OLUP, ŞİMDİLİK SEYREDİYORUZ AMA BU SÜREKLİ SEYREDECEĞİMİZ ANLAMINA GELMESİN! YETER!.. YETER!.. YETER!..

BU ULUSUN SABRINI TAŞIRANLAR ŞUNU İYİ BİLSİNLER Kİ, EĞER BİR PATLARSAK, DÜNYADAKİ BÜTÜN ATOM BOMBALARINDAN DAHA GÜÇLÜ OLDUĞUMUZU GÖRME FIRSATI DAHİ GÖREMEZSİNİZ, YERYÜZÜ SİLİNİR, BUZUL ÇAĞINA DÖNER!.. YETER!.. YETER!.. YETER!..

10.06.2013

TURAÇ ÖZGÜR

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EFELİĞE BAŞKALDIRI!..

MESLEK YAŞAMIM BOYUNCA ATATÜRK VE ESENBOĞA HAVA LİMANLARI ALANLARINI DOLDURACAK KADAR ÖĞRENCİ YETİŞTİRDİM. HER DÜŞÜNCEDEN, HER İNANÇTAN İNSANLAR VARDI. ARALARINDA ŞU SAĞCI, ŞU SOLCU, ŞU SÜNNİ, ŞU ALEVİ, ŞU TÜRK, ŞU KÜRT, ŞU GAVUR, ŞU MÜSLÜMAN, ŞU DİNLİ, ŞU DİNSİZ DİYE AYRIM YAPMADIM.

“HAYIR ÖĞRETMENİM, HAYIR HOCAM!.. YAPTIN, SENDEN FİTNESİNE, SENDEN BÖLÜCÜSÜNE, SENDEN KARIŞTIRICISINA RASTLAMADIK” DİYEN VARSA, HINCINI ALMAK İÇİN BULUNDUĞU YERDEN OKALI BİR TÜKÜRÜK GÖNDEREBİLİR, BEN DE BUNU HAK EDİYORUM DEMEKTİR.

BAŞBAKANIN YAPTIĞI GİBİ BİR KISMINIZI KORUYUP KOLLARKEN, ÖVE ÖVE YERE GÖĞE SIĞDIRAMAZKEN, BİR KISMINIZI AŞAĞILAYIP KIRDIM İSE, SİZİ BİRBİRİNİZE KIRDIRMAYA ÇALIŞTIM İSE, BULUNDUĞUNUZ YERDEN ANAMA AVRADIMA, BABAMA, DEDEME AĞZINIZIN DOLUSU SÖVEBİLİRSİNİZ. KÜFREDİYORSUNUZ DİYE SİZİ SUÇLAMAYA HİÇ HAKKIM YOKTUR, BEN O KÜFÜRLERİ HAK EDİYORUM DEMEKTİR.

BİRİNİZİN KALBİNİ KIRDIĞIMDA SABAHLARA KADAR RAHAT RAHAT UYUYUP DA YAŞINIZA, BAŞINIZA BAKMADAN SİZDEN ÖZÜR DİLEMEDEN FİYAKA YAPMAYA, DENSİZLİK ETMEYE DEVAM ETTİM İSE, BULUNDUĞUNUZ YERDEN HENÜZ TEDAVÜLE BİLE ÇIKMAMIŞ KÜFÜRLERİ TWITTER’DAN, FACEBOOK’TAN, İSTEDİĞİNİZ YERDEN, İSTEDİĞİNİZ YÖNTEM VE ARAÇLA RAHAT RAHAT YAZABİLİRSİNİZ. HAKKINIZDA EN UFAK BİR ŞİKAYETİM OLURSA, TAZMİNAT DAVASI AÇARSAM, BENDEN ONURSUZU, BENDEN NAMUSSUZU, BENDEN CİBİLLİYETSİZİ YOKTUR!..

KÜFREDENE KÜFREDERLER, KENDİNİ BİR HALT ZANNEDENLERE HADDİNİ BİLDİRİRLER. TÜRK ULUSUNUN EN BÜYÜK KARAKTER ÖZELLİĞİ; BÜYÜKLERİNİN ÖNÜNDE ÖNLERİNİ DÜĞMELER, AYAĞA KALKAR. KENDİNİ BÜYÜK SANIP HADDİNİ BİLMEYENLERE KARŞI DA AYAKLANIR, AYAKLARININ ALTINA ALIR, PAÇAVRAYA ÇEVİRİR.

GEZİP DOLAŞTIĞIM HER YERDE, EĞİTİMİMİ YAPTIĞIM HER OKULDA, HER İLDE EFELİK DE, DAYILIK DA YAPTIĞIM OLMUŞTUR. AMA ASLA BİRİLERİNİN ARKASINA SAKLANARAK, BİRİLERİNİN GÜCÜNÜ KULLANARAK EFELİK, DAYILIK YAPMAYI KİŞİLİĞİME YAKIŞTIRAMADIM. BAŞKASININ GÜCÜNÜ, DEVLETİN GÜCÜNÜ KENDİ GÜCÜYMÜŞ GİBİ KULLANMANI MARİFET SAYIP DAYILIK, EFELİK YAPILMAZ. BUNUN; EN BÜYÜK ONURSUZLUK, ŞEREFSİZLİK, HAYSİYETSİZLİK OLDUĞUNU KABUL EDEN, BÖYLELERİNDEN TİKSİNEN BİRİSİYİM.

DÜNYANIN EN KORKAK, EN SÜNEPE, EN DİKTATÖR RUHLU YARATIKLARI BAŞKALARININ GÜCÜYLE EFELİK YAPANLARDIR. BU GÜCÜN ARKALARINDAN ÇEKİLDİĞİNİ, BU GÜCÜN BUHARLAŞTIĞINI GÖRÜNCE PANİĞE KAPILIRLAR, SALDIRGANLAŞIRLAR, TÜM İMKANLARI KULLANARAK HERKESİ KIŞKIRTIRLAR. ÇARESİZ KALDIKLARINDA DA ZULÜM ETTİKLERİNDEN MERHAMET, VİCDAN DİLENİRLER. BUNU ASLA UNUTMAYIN VE BÖYLELERİNİN GÖZYAŞLARINA SAKIN ALDANMAYIN, SAKIN AFFETMEYİN!..

ARAYAN MEVLASINI DA, BELASINI DA KENDİ ELİYLE BULUR.

ALÇAKLARIN, ALÇAKLIĞIN ÖNÜNDE EĞİLEN, BÜKÜLEN ALÇAK OĞLU ALÇAKTIR.!..

YETER!.. YETER!.. YETER!..

09.06.2013

TURAÇ ÖZGÜR

ÇAPULCU

Beğen ·  · Paylaş · 2 saat önce · 
GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

VURANCI CAMIZ VE BEN

camiz_mandaÇocukluğumda ağabeyim Mustafa ile bizim camızları (manda) yayardık (çobanlık gibi bir şey). Babam, yeğeni Murtaza Dayı’nın erkek camızını  15-20 kadar dişi mandamızın döllenmesi içi emanet olarak getirtmişti. Biz ona “Vurancı Camız” derdik.

Bu camız o kadar saldırgan bir hayvandı ki, önüne gelene saldırır, boynuzlardı. Çocukluk arkadaşlarımızla birlikte zavallı hayvanı çayırlarda otlarken, göllerde yüzerken, dişi camızların arkasında dolaşırken kızdırır, çıldırtır, bundan adeta büyük bir zevk alırdık.

Kendimizi güvenceye almak için fırlayıp üzerine çıkabileceğimiz bir söğüt, kavak ağacı, bir kaya parçası ya da bir dam olduğunda hayvanı kızdırır, çileden çıkartır, kendimize saldırtırdık.

Saldırıya geçtiğinde ağaca, kayaya, dama çıkar kendimizi kurtarırdık. Hayvancağız da üzerine çıktığımız ağacı, kayayı, damı boynuzlar dururdu. Bu, bizim sadist duygularımızı tatmin eder, büyük zevk alırdık.

Bir gün İspanyalı boğa güreşçileri gibi dosta düşmana karşı korkusuzluğumu, yiğitliğimi kanıtlamak için o Vurancı Camız’ı kovaladığımı herkese gösterip, görenlerin “ Aferin, amma da korkusuz, yiğit çocuk” demelerini bekliyordum.

Bir gün bir sopanın ucuna çiviler çaktım. Ahırdan çıkan camız sürüsünün içinden Vurancı Camız’ın arkasına fırlayıp çivili sopayla vurdukça vurdum. Burnundan alevler çıkarırcasına bir süre kaçtı. Baktı ki, benden kurtuluş yok. Birden şimşek gibi arkasına döndü, beni güçlü boynuzlarının arasına alıp hızla arkamdaki kayaya tosladı.Boynuzlarının arasından kendimi kaybettim.

Boynuz darbeleriyle kaburgalarımı kırmış, beni linç etmiş. Kapımızda çalışan Beko Emmi ile karısı Haney Bacı  beni Vurancı Camız’ın elinden güçlükle kurtarmışlar. Kesin bir ölümden kurtulmuşum. Ondan sonraki yaşamımı onlara borçluyum. Aylarca yaşamım felç oldu, nefes bile alamaz olmuştum.

Bu Vurancı Camız’dan intikamımı almak için fırsat kolluyor, planlar kuruyordum ama nasıl?..

Bir gün kafamda şeytani ve acımasız düşünceler oluştu. Bulmuştum nasıl intikam alacağımı.

Camızlar yaz mevsiminde üzeri açık eski bir ağılın içinde geceliyorlardı. Ağılın arkası sırtı dağa yaslanmış kayadan bir duvardı. Kenarda köşede bulduğum 50-100 kg.lık kaya parçalarını yuvarlaya yuvarlaya getirir, camızın tepesine bırakır, öldürmeye çalışırdım.

Benim yaptığım bu acımasız intikam hareketleri Murtaza Dayı’nın kulağına gider. Murtaza Dayı sinirlenir: “Ben dayımın hatırı için gözümden bile esirgediğm camızımı camızlarını döllendirsin diye verdim. Yaramaz veledizina oğlu camızımı öldürmeye çalışıyormuş. Dayım kusura bakmasın…” diye adamını gönderip camızını bizim sürüden almıştı.

İntikamımı almak nasip olmadan Vurancı Camız benden, ben de Vurancı Camız’dan kurtulmuştum. Olan bizim dişi camızlara, haremine oldu, kocasız ve dölsüz kaldılar.

NOT: İsteyen istediği yorumu yapabilirler. İçinde yaşadığımız günlerde bu anımdan alınacak çok dersler vardır.İsteyen isteği yorumu yapabilir.

 

09.01.2013

Turaç Özgür

 

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GARİP BİR ADAM

TURAÇ ÖZGÜR1966–67 Öğretim Yılı’nda bana kafayı takan Elbistan Mükrimin Halil Lisesi’nin tarikatçı ve Alevi düşmanı müdürü kendisini dövmek zorunda kaldığım için beni önce Elazığ Akıl ve Ruh Hastanesi’ne göndermek, bunu yapamayınca okuldan atmak istedi. Her ne yaptıysa, beni korkutamadı, geri adım attıramadı. Ben de orada tutunabilmek için azıttıkça azıttım, iyi bir öğrenci olmayı bırakıp benimle uğraşanların üzerine üzerine gittim, okulun efesi olup çıktım.

Bir sene öncesine kadar okulumun en başarılı öğrencileri arasında olan ve iftihara geçen benimle haksız yere uğraşıp baş edemeyenler intikam uğruna 9 dersten sınıfta bıraktılar. Ardından 1967 Haziran ayında Elbistan’da Alevi-Sünni Olayları da patlak verince, Elbistan’da okuyamayacağımızı anladım. 10–15 kadar arkadaşımı da peşimden sürükleyip Gaziantep Lisesi’ne naklimizi yaptırıp pansiyonuna postumuzu serdik.

Ben grubumuzun lideri konumunda olduğum için genellikle ezilmiş Alevi çocukları etrafımda toplandılar. Bu arada sosyalizmle de tanışıp, gücümüze güç kattık. Kısa sürede Gaziantep Lisesi’nde tabiri caizse bizim borumuz ötmeye başladı. Etrafımda bütün ezilmişler, itilmişler, kendilerini başkalarına karşı korutmaya çalışanlar toplanmıştı. Bunlardan biri de Garip’ti. Ben lise 2’yi tekrar ediyordum, Garip de lise 1’deydi.

Aradan yıllar geçti. Ben Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nde Fransızca öğretmeni olarak 1978-81’de, 1981-82’de de Gazi Ortaokulu’da çalıştım. Kadere de şansa da inanmam ama yıllar sonra Garip’le Şehit Şahin Lisesi’nde karşılaştım. Garip Elektrik mühendisi olmuş, mesleğiyle ilgili iş buluncaya dek bizim okulda Fizik derslerine dışardan ücretli öğretmen olarak giriyordu. Sonradan Gaziantep Köy Elektrifikasyon’da elektrik mühendisi olarak çalışmaya başladı. Eski arkadaşlığımıza da dayanarak sık sık evimizi ziyaret ederdi.

Garip, mesleğinin şöhretini kullanarak fakir, mesleği olmayan ama güzeller güzeli, sülün gibi bir kızla nişanlanmıştı, mutlu görünüyordu.

Yanımızda okuyan kendisinin öğrencisi olan kaynım ve bir hemşehrimiz genç bir postacı ile birlikte oturma odasından bizi bırakıp salona çekilir şakalaşırlardı. Paraya düşkünlüğüyle adeta alay ederek bu iki kafadar Garip’in kafasına şeytanı sokmuşlar: “Yahu, sen koskoca bir elektrik mühendisisin, elektrik mühendisi olmak kolay mı? Senin paran yok, nişanlın da fakir. Güzellik de karın doyurmuyor. Bizim orada M. Çavuş diye çok zengin bir adam var. Neredeyse Elbistan’ın yarısı onlarındır. Adam da çoktan öldü. Mirası paylaştıklarında kızına büyük bir servet düşer. Kızı da sülün gibi, bekâr, öğretmendir, bir kusuru varsa o da kimseyi beğenmediği için yaşının biraz ilerlemesidir. Çok namuslu, görgülü, kültürlü bir hanımdır. Babası da öldü. Onu kaçırma, ona düşen mirasla sen büyük işler yaparsın, büyük bir iş adamı olursun… Kızın hem eniştesi, hem de amcasının oğlu inşaat mühendisidir,  hem müteahhitlik yapıyor, hem de Afşin-Elbistan Termik Santralı’nın Başmühendisidir. Onun inşaatlarının elektrik işlerini yapsan sana yeter. Senin elinden tutarlarsa, seni kimse tutamaz. Gel bu fırsatı kaçırma, nişanı boz, onu o kızı kaçırma…” diye dalgalarını geçerler.

Zavallı mı diyeyim, uyanık (!)  mı diyeyim… Bizim Garip nişanlısını bırakır.

“Yahu Garip, niye ayrıldın? Ne suçu vardı zavallının?” diyenlere de “Beni aldatıyormuş, birisiyle yakaladım. Sen olsan ne yapardın?” diye de kendisini haklı çıkarır, kendisine acındırır, namuslu bir adam diye de gözümüzde büyürdü. Öyküsüne inandırdığı için, ister istemez kendisine de hak verir, üzülürdük.

Garip, nişanlısını da haklı (!) bir sebepten bıraktığına göre, artık yeni birini aramasına engel kalmamıştı. Ama nasıl edip de Elbistanlı M. Çavuş’un kızı ve ailesiyle tanışmalıydı?

Başmühendis A. Bey Afşin-Elbistan Termik Santralı’nın lojmanlarında kalıyordu. Garip’in hanım bir akrabasının kocası da aynı yerde mühendis olmasından dolayı o lojmanlarda kalıyormuş… Aynı zamanda kızın ablası ile de tanışıyorlar ve aile dostlarıymışlar. Derken Garip, kız ve akrabaları ile tanışma formülünü bulup tanışmıştı. Kız akrabam olduğu için de beni referans olarak göstermişti.

Garip’i daha iyi tanımak için bir gün kızın kardeşleri ve amcaoğulları beni evlerine çağırıp sorguya çektiler. Ben de Garip’i yıllar öncesinden tanıdığımı, herhangi bir kusurunu göremediğimi, aradan uzun yıllar geçtikten sonra yeniden karşılaştığımızı, bu arada köprülerin altından çok sular aktığını, kısa bir sürelik nişanlılık devresi yaşadığını ama nişanlısı ile de kendisinin anlatımına göre haklı bir sebepten dolayı ayrılmış olduğunu söyledim.

“Ben size verin de diyemem, vermeyin de diyemem. Ama yakında Gaziantep’e gideceğim. İçinizden birisi benimle gelsin, Garip’i ve ailesini daha yakından tanıyan benim orada arkadaşlarım var. Onlar, benim için doğrusunu söylerler. Kulağınızla duyup kararınızı ona göre verin” dedim. Onlar da önerimi uygun buldular.

Bir gün kızın erkek kardeşlerinden birisini de alıp Gaziantep’e gittik. Misafirim oldu. Sabahleyin misafirimi alıp Ali Bey’lerin dükkânına gittik. Kızın kardeşini Ali Bey’le tanıştırdıktan sonra “Ali Bey; bu, benim can ciğer akrabamdır. Senin namusun ve şerefin üzerine doğru söyleyeceğinden emin olduğum için bize yardımcı olacağını çok iyi biliyorum. Garip, köylünüzdür; bize olduğu gibi tanıtır mısın?” dedim.

Ali Bey başladı Garip’i övmeye… Sıra ailesine gelince: “Çok görgüsüz, geri kalmış bir ailedir. Köyde varlıkları da iyidir. Çok pinti bir ailedir…” dedi.

“Peki, Ali Bey; kısaca söyle, senin bir bekâr kız kardeşin olsa, onu da Garip istese verir misin?” dedim. “Garip’e verirdim ama o aileye 40 tane kız kardeşim olsa vermezdim” dedi.

Bunun üzerine misafirime dönüp: “Dayıoğlu, kulaklarınla duydun, sağ olsun Ali Bey’den duymamız gerekenleri duydun, bundan sonra karar sizindir” dedim. Ali Bey’e verdiği bilgiler için teşekkür edip ayrıldık. Dayıoğlunu da Elbistan’a yolcu ettim.

Kızın anası: “Kızım bir tanedir, oğullarımdan zerre kadar ayırmam” der. Kızın kardeşleri de aynı şeyleri söylerler. Garip’im de daha önceki dalgacılardan duyduklarıyla bu laf salatalarına inanır, yakında büyük bir servete kavuşacağı hayali içinde kızı ister, onlar da verirler.

Garip’im sık sık nişanlısını ziyarete gider. Kız tarafı evlilik hazırlığı yaparken, Garip de bu arada ailenin niyetini, onların kızlarına servetlerinden zırnık koklatmayacağını, hayalindeki projelerinin bu gidişle gerçekleşmeyeceğini anlar. Onlardan nasıl kurtulacağının hesaplarını yapar. Yine aynı formülü uygulamaya çalışır.

Okullar açılmıştır. Kız, öğretmen olduğu için komşu köylerden birinde öğretmenlik yapmakta ve yalnız kalmaktadır. Garip, bir gün köye nişanlısını görmeye gider. Bir de ne görsün, nişanlısı köyün diğer öğretmenlerinden biriyle kaçamak (!) yapmaktadır.

Garip, doğru kızın ailesinin evine gider: “Kızınızı bir öğretmenle yakaladım, kızınızı kabul edemem, ayrılıyorum!..” der. Der ama Garip’im bu sefer baltayı taşa vurmuştur. Böyle bir haltı kızlarının asla yapmayacağından emindirler. Kızın ailesi önceki nişanlısının ailesi gibi zayıf değil, güçlüdür. Kızlarını çok iyi tanıdıklarından, Garip’in garip hallerinden niyetini anladıklarından dolayı yapılan iftirayı yutmazlar.

Kızın kardeşleri ve amcaoğulları Garip’i bir güzel linç ederler, ağzını burnunu dağıtırlar. “Senin gibi bir şerefsize verecek kızımız yoktur!.. Defol, bir daha da gözümüze görünme!..” derler.

Ağzı burnu dağılmış ama babasının mirasından zırnık pay alamayacak kızdan da, kızlarına miras haklarından pay vermeyen, onu erkek kardeşleriyle eşit görmeyen ailesinden de ucuz kurtulmuş olarak Gaziantep’e gelir.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra benimle görüşür, son öyküsünü bana anlatır. Üzülürüm ama öyküsünü inandırıcı bulmam: “Yahu Garip’çiğim; hangi kıza elini uzatsan, bozuk çıkıyor, bundan bir gariplik var. Bana şu gerçeği adam gibi anlat!.. İnsanı aptal yerine koyma!..” diye kızar, bağırır çağırırım. Garip, kırık plak gibi aynı şeyleri anlatır durur. “Peki, şu burnun nasıl kırıldı, bari onu düzgün anlat!..” dedim. “Otobüsün bagajında ceymisbont çantam burnumun üzerine düştü” diye başladı masal anlatmaya…

“Bana bak, Garip!.. O şerefsiz postacı ile kaynımın seninle dalga geçip anlattıkları masallara inanıp, para kokusu alınca ilk nişanlını, zavallıyı ‘Birisi ile yakaladım’ diye bıraktın. Öyküne de bizi inandırdın, kendini haklı gösterdin!.. İkincisinin de ailesinin ‘Bizim kızımızla oğullarımızın hiçbir farkı yoktur’, ‘Biz neysek, ablamız da odur’ öykülerine inanıp, sonra da mirastan zırnık koklatmayacaklarını anlayıp aynı senaryoyu oynamaya kalktın. Ağzını burnunu da dağıttırdın!.. Şimdilik canını kurtarmışsın ama bundan sonrasını bilemem!.. Seni mutlaka yok ederler, sen başını belaya soktun oğlum, benden söylemesi!.. Ne yap yap, özür dile, bir yolunu bul kendini affettir!.. Aksi halde ölümlerden ölüm beğen!..” dedim.

Garip, “Ben elektrik mühendisiyim, Suudi Arabistan’a, Libya’ya gider oralarda iş yaparım. Kimse de beni bulamaz” dedi. “Sen ne dediğimi anlamadın galiba? Onların kolları uzundur. Gideceğin her yere kolları uzanır, seni bulurlar. Bir gün bir araba altında kalırsın, bir asansör boşluğuna düşersin, bir bataklıkta boğulursun… Ne bileyim… Başına şöyle veya böyle bir bela gelirse, hâlâ ölmemişsen, bil ki, onlardan gelmiştir. Yaşamak istiyorsan, zaman kaybetme, kapıdan kovsalar, pencereden gir, pencereden kovsalar bacadan gir… Ne yaparsan yap, kendini affettir, yeniden kabul ettir, seni ben de kurtaramam!..” dedim.

Günlerce, aylarca Garip’e bu şekilde öğütler verdim, yol gösterdim. Garip’i razı ettim ama bu sefer de onlar kabul etmediler. Garip benim aracılık yapmamı, kendisini affettirmek için yardımcı olmamı istedi. “Ben araya girersem, beni de senden kötü ederler. Beni karıştırma!..” dedim.

Aylar sonra Garip kendisini affettirdi. Nişanlısı ile daha önce gelen erkek kardeşini de alıp Gaziantep’e bana misafir olarak geldiler. Ben de kız tarafının evlenme tanığı olarak birlikte Gaziantep Evlendirme Memurluğu’nda nikâhlarını kıydık. Evlendiler. Kız, tayinini Gaziantep’e yaptırdı.

Ben 1982’de okullar tatil olduktan sonra evimi Elbistan’a götürdüm. Garip de Düztepe’de benim çıktığım eve taşındı. Ben Ekim 1982’de sıkıyönetime dayanamayıp öğretmenlikten istifa ettim, köyüme yerleştim. Garip de bir bayram günü beni ziyarete geldi.

1983’te adı geçen fotonun bulunduğu caddeye taşınmışlardı. Gaziantep’e gittiğimde beni evine zorla götürüp misafir etti. Karı-koca beni kıralar gibi ağırladılar. Eşi ile beni “Dayıyın kızı ile dertleşin, ben bir şeyler alıp geleceğim” diye baş başa bırakırdı. Garip’in kıskançlık huylarını bildiğim için dışarı gittikçe ben de kendisiyle beraber çıkmak isterdim. Her seferinde beni engellerdi. Bunu Elbistan’da amcaoğullarına anlattığımda “Yahu dayıoğlu, o, adam karısını bizden bile kıskanır, biz korkumuzdan evine ayak basmak, sana nasıl güveniyor?” diye şaka yaptıklarında… Ben de “Abartmayın canım. Garip’i anlamamakta, kendi doğrularınızı başkalarına dayatmakta vazgeçerseniz, hem siz rahat edersiniz, hem de onlar rahat eder…” derdim.

Aradan yıllar geçti. Galiba 1992 güzüydü. Garip’im bir gün eşini ve iki sevimli küçük oğlunu alıp Elbistan’da bizi ziyarete geldiler. “Dayıyın kızını ve ellerini öptürmek için torunlarını getirdim” diye espri yaptı. Mutlu bir aile tablosu karşısında çok sevindik, biz de mutlu olduk.

Yıllardır Garip’imi, dayımın kızı ve torunlarımı (!) göremiyorum.

Bir ara Adıyaman’da mesleğiyle ilgili özel işler yapıyordu. Kalın gözlükleri vardı, gözlerinin de ilerlediğini duyup üzülmüştüm. Ama kayınlarıyla her karşılaşmamızda sorduğum zaman hakkında güzel şeyler söylerlerdi.

Ne zaman amcaoğullarıyla karşılaştıysam, “Yavvvv… Dayıoğlu, Garip denilen elin itini başımıza bela ettin” diye bana sitem eder, gülerler. Ben de onlara kızar, “Ben Garip’in öyküsünü anlatmakta usandım ama siz kafanızdaki Garip öyküsünü değiştirmediniz. Artık gerçekleri kabul edip, şu küflü geleneklerinizi tarihin çöplüğüne atın!.. Hem siz rahat edersiniz, hem de rahatsız ettikleriniz kurtulur!..” derim ama değişen bir şey olmaz. Albert Einstein’ın ünlü bir sözü var: “Yerleşik yargıları değiştirmek, atomu parçalamaktan daha da zordur.” diye… Küflü geleneklerle ve onların esirleriyle uğraşmanın, onların değer yargılarını değiştirmenin ne kadar zor, hatta ne kadar imkansız olduğunu bu sözden daha güzel açıklayan bir söz bulamıyorum.

Ben kendi vicdanımın sesine kulak vererek yıllarca kadın erkek eşitliğini savunup o küflü geleneklere kendi çevremde son vermeye çalıştıkça, en fazla tepkiyi gelin olarak girdikleri evde görümcelerinin miras haklarının üzerine konan kadın kılıklı leşkargalarından gördüm ve yenildim. Ne yazık ki, hakları çalınanları da yanımda göremedim.

Son söz: Bir zamanlar ben Garip’e öğüt verirken; gün geldi Garip bana öğüt vermeye başladı: “Turaç’çığım; bizimkiler sık sık bir arsa, bir dükkân, bir şey satacakları zaman ‘Enişte ablamı gönder veya ablamı razı edip bir vekâlet verdir de şu satış işimizi yapalım’ diyorlar. Ben de ‘Aha ablanız, aha siz… Ne yapacaksanız, ona söyleyin’ diyorum. O da ‘Benim payıma düşeni bankaya yatırın, tamam’ diyor.

Bir zamanlar beni adam yerine koymayanlar, şimdi işleri düştükçe telefon ediyorlar veya ‘enişte, abla’ diye geliyorlar. Paralar da zaman içinde geliyor. Sen de boşuna mahkemelerde kendini yorma, kimseyle kötü olma. Günü geldiğinde benim yaptığım gibi yaparsın” diyor.

Amcaoğullarının asıl korktukları ve anlatmaya çalıştıkları galiba sıranın kendilerine gelmesidir.

Hani bir söz vardır: “Ağanın malı gider, hizmetkârın canı gider” diye. Kızlarına evlat muamelesi yapanları da bizim yöremizde rahat ettirmezler, hakkını arayan kızı da, onun haklarını arayan eşini de…

Niçin mi? Kötü örnek oluyor diye. Yaşamım boyunca şunu çok iyi anladım: Bu kötü (!) örneklerin sayısını çoğaltmadığımız sürece bize rahat yok!..  Hak verilmez, alınır!..

 

06.03.2013

Turaç Özgür

 

NOT: Bu belgesel anımı “Dünya Emekçi Kadınlar Günü”nün anısına yazdım. Hakkını arayan tüm kadınların “Dünya Emekçi Kadınlar Günü”nü kutlar, bu güne adını veren şehit kadınların anıları uğrunda saygıyla eğilirim.

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AB-TC FARKI

AB’nin en yüksek mahkemesi olan Adalet Divanı, bir doktorun hastanedeki nöbeti sırasında uyumasının mesainin bir parçası olması olduğunu kabul etti. Gerekçe olarak da şunları gösterdi:

Uyku eylemi hastanede yapıldığı için çalışmaya hazırlık anlamına gelir. Üstelik doktor, hastanede geçirdiği uyku saatlerinde, çevresinden, ailesinden ayrı kalmakta, zamanını dilediği gibi organize edememektedir. Duygu Leloğlu/ Brüksel  Vatan gazetesi, 12.09.2003

NOT: Aynı gerekçe haftalık ders saatleri arasında boşluk bulunan öğretmenler için de geçerlidir. Bu durumda AB’ye girdiğimizde gel keyfim gel… Bakalım o zaman da idare haftalık ders programlarımda canının istediği kadar boşluk bırakacak mı?  Turaç Özgür

——————

NOT: Bu yazı yayınlandığında ve ben de yorumumu yazdığımda “AB’ye gireceğiz” diye bir rüya görüyorduk. O zaman ben de henüz emekli olmamıştım. Kocakarı dişleri gibi haftalık ders programlarımızı kastederek bu yorumu yapmıştım. Şimdi “İyi ki emekli olmuşum, yoksa kaderde çocuk bezi yıkamak da olabilirdi” diye teselli ediyorum kendimi. “Beterin de beteri vardır” derler. Boynuz beklerken, kuyruktan kulaktan da olabilirdik. Sevgili öğretmen arkadaşlarım ne dersiniz?

20.01.2013

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OSMAN ÖZBEK PAŞA’YA SELAM OLSUN!..

GENELKURMAY BAŞKANLIĞI’NA

                                                                                                   ANKARA

Çağdaş, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürk İlke ve Devrimleri çizgisinde ödün vermeden sonsuza kadar yaşatılması uğrunda canımı vermeye her zaman hazırım.

Silahlı Kuvvetler hariç, Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün kurumları bağnaz, yobaz, gerici irticanın işgali altındadır.

“Aman demokrasiye zarar gelmesin” diye, biraz daha göz yumulursa, korkarım ki canım ülkemiz İran’dan Cezayir’den beter olur.

Milli Eğitim Bakanlığı derhal irticacılardan ayıklanmaz ve laik eğitim ödünsüz verilmezse, irticanın devlet yönetimine el koymasının önüne hiçbir güç geçemez.

Vatani görevimi 1977-1978’de Gnkur. İsth. Bşk.’nda yedek subay olarak yaptım. Hâlâ bununla gurur duyuyorum.

Askerliğinde kendisine bir manga bile emanet edilmeyecek kişiler her türden makamı işgal edip, eğitime, geleceğimize yön vermektedirler. En aranılan özellikler: Atatürk düşmanı ve gerici olmaktır. Ben, Atatürk İlke ve Devrimleri inancımdan ödün vermediğimden sicilim bozuktur. Bir dönemde dört okul gezdim. Usanıp öğretmenliği bırakmam isteniyor. Benim gibi olanlar da benden farksızdır.

Gerici irtica, şimdi de demokrasinin arkasına saklanarak, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne saldırmaktadır. Ülkenin geleceği demokrasiden önce gelir. Üstelik demokrasi, amacına varmak isteyen irticacılar için sadece bir araçtır.

Tuğgeneral Sayın Osman Özbek’in ağzına sağlık, az bile söylemiştir. Destekliyor ve Sayın Özbek’in şahsında tüm Silahlı Kuvvetleri’ni tebrik ediyorum.

21.04.1997

Turaç ÖZGÜR

(İmza)

ADRES:

Cami Mah. Ali Arıcan Cad.

Yücel Evler No: 28 A Blok

Daire: 14    41700  DARICA

Tel (ev): 0262..7452779

—————————————

Milliyet Gazetesi Haber Merkezi,

Ekteki faksı Gnkur. Başkanlığı’na çekmem mümkün olmadı. Tepkimi Türk kamuoyuna ve Gnkur. Halkla İlişkiler Başkanlığı’na iletirseniz mutlu olurum.

Saygılarımla…

Turaç ÖZGÜR

(İmza)

 

NOT: Bu yazı ayrıca MGK Halkla İlişkiler’e de fakslandı.

 ————————————-

NOT: Ben falcı değilim, fala da inanmam ama falcı olsam, 15 sene önce neler yapılmazsa nelerin olacağını bu kadar net göremezdim. Keşke gözlerim kör olsaydı da bu günleri görmeseydim. Keşke lal olsaydım da o öngörüleri söyleyemez olsaydım. “AB’ye gireceğiz” diye diye bugünlere geldik. TÖ-13.01.2013

 

Basına, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZORTÇA SÖZLÜĞÜ

ZORBAHoşlak: Hoşa giden söz.

Boşlak: Boş söz.

Zorokrat: Zorba bürokrat

Zorokrasi: Zorbalığa dayalı yönetim biçimi.

Zorokiye: Zorbaların yurdu

Zorkul: Zorbalık eğitimi veren okul

Zortça: Zorttaşların kullandığı dil

Zorbaş: Zoroların başı

Zortaş: Zorkistan vatandaşı

Zorkistan: Zorbalıkla yönetilen ülke

Zor: Hece

Zort: Sözcük

Zortlam: Cümle

Zortlama: Genelge, emirname

Zortik: Söz

Zortikleme: Sohbet

Zorlak: Zorbanın konuşması

Zoroman: Zorbalığı öğreten

Zorenci: Zorbalık eğitimi alan

Zorbaş: Zorkulun müdürü

Zorokça: Zoroların emirleri

Zort: Zorokistan’da atılan söylev

Zortzort: Zoronun emirleri

Zortlama: Zorokça ezgi

————————

NOT: 7 yıl önce düzenlenmeye başlanan bu sözlükten kurtarılabilenler. İlgi alanına girenler katkılarda bulunabilirler. TÖ

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Öğretmenlik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HIRSIZLIĞIN YENİ TANIMINI YAPMANIN ZAMANI GELDİ

Sevgili dostlar ve düşmanlar!..

Sizden bir ricam var: Adamın kıçında don yokken herhangi bir makama geliyor, yani gücü ele geçiriyor. Aradan bir süre geçiyor, geçmiyor; bakıyorsun ki ihya olmuş, Karun kadar zengin olmuş. Utanmadan sıkılmadan doğruluktan, dürüstlükten, namustan, haysiyetten bahsediyor. Kendisi gibi olmayanlara da doğruluk, dürüstlük, namus  üzerine ders veriyor.

Herkes de o muhterem (!) kişiye erkekse “beyefendi”, dişiyse “hanımefendi” diyor. O zerzevat da kendisini öyle zannediyor. Oysa, bu muhterem (!) şahısın ortalarda gezememesi, tükürük yağmurundan boğulması, içine girebilecek fare deliği araması gerekir ki, dolayısıyla ona bakıp kimse de ona özenmesin.

Şimdi ricama gelelim: Ben bu türlere “hırsız, alçak, şerefsiz” diyorum. Sizler ne diyorsunuz?

Ayrıca hırsızlığın, alçaklığın, şerefsizliğin vs. yeni tanımlamalarını yapmanın zamanı gelmedi mi?

Mevlana’nın Farsçadan ya da Arapçadan Türkçeye çevrilmiş sözlerini paylaşa paylaşa bıkmadınız, usanmadınız, yorulmadınız mı? Sizin iki sözcüğü bir araya getirip söyleyecek bir sözünüz yok mu? Ayrıca, o sözlerin Mevlana’nın olduğundan şüphem vardır. Mevlana Türkçeyi küçümsemiş, tüm düşüncelerini Farsça olarak yazmıştır. Dilimize de başkaları tarafından çevrilmiştir. (Bir eser bir dilden başka bir dile çevrilirken, çoğu zaman ne demek istediği ele alınır, yuvarlanır. İşte o yuvarlamalar o çeviriyi orijinalliğinden de uzaklaştırır. Bundan dolayı şüphelerim vardır.)

Eğer hırsıza “hırsız”, namussuza” namussuz”, şerefsize “şerefsiz”, alçağa “alçak”, makamını kötüye kullanıp milletin sırtından debelenenlere “İn oradan aşağılık herif!” diyemezsek, ortada gerçek anlamda ne namuslu, ne haysiyetli, ne de dürüst insan kalır. Bunu asla unutmayın!..

Geçmişe takılmaya, başkalarının sözlerini paylaşmaya biraz ara verin ve etrafınıza bakın, yaratıcılığınızı kullanarak yeni krallara, yeni soytarılara, yeni hırsızlara, görevini kötüye kullanıp ulusu soyanlara ve soyduranlara, yönettikleri insanların kıçındaki donu çalanlara birer tanımlama bulun, yayınlayın, paylaşalım!..

Sevgi ve selamlarımla…

10.01.2013

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI VE POLİS COPU

1 Mayıs 1886′da Amerika’nın Şikago eyaletinde işçiler günlük çalışma süresini 14′ten 8 saate indirebilmek için iş bıraktılar ve yü­rüyüşe geçtiler. İşçi düşmanı acımasız kapitalistler, sömürücü işverenler işçilerin azim ve direnişlerini kırmak, onları, kötü ve haksız gösterebilmek için gizli katil güçlerini harekete geçirdiler.

İşçilerin dağılmasını isteyen polislerin, üzerlerine nereden ve kimler tarafından atıldığı belli olmayan bir bomba atarak 7 polisin ölümüne se­bep oldular. Bunu bahane eden sömürücülerin egemen patron devleti 7 po­lise karşılık 7 işçi liderini tutuklatıp, güdümlü mahkemelerinde yar­gılatıp idama mahkûm ettirdiler. Bunların 4’ü infaz edildi.

Bu yargılamaların, infazların haksız olduğu, işçilerin, emekçile­rin gözlerini korkutmaya ve yıldırmaya yönelik olduğu kanaati oldu. Tüm dün­ya kamuoyunda büyük tepkilere ve protestolara yol açarak mahkemenin ka­rarları, kınandı ve iki yıl sonra alınan bir kararla 1 Mayıs da böylece o günün önem ve anlamını vurgulamak için tarihe İŞÇİ GÜNÜ olarak geçti.

Her yıl 1 MAYIS İŞÇİ GÜNÜ, işçinin, emekçinin bayramı olarak kutlandı. Her 1 Mayıs’ta kapitalizme, onun emperyalizmine, her türlü sömürüye ve emeğe düşmanlığa meydanlarda lanetler okundu. Şehit emek­çiler ve emekten yana olanlar anıldılar. Bu meydanlarda emeğin, alın terinin kutsallığı, dünyanın tüm işçilerinin, emekçilerinin, ulusları­nın, halklarının kardeşliği sağır kulaklara, kör vicdanlara haykırıldı.

Yeryüzündeki bütün işçilerin, emekçilerin, emekten, kardeşlikten yana  olanların büyük alanlarda, kırlarda bir araya gelip “YAŞASIN TÜM DÜNYA İŞÇİLERİNİN, EMEKÇİLERİNİN KARDEŞLİĞİ!.. KAHROLSUN KAPİTALİZM, EMPERYALİZM, FAŞİZM, SÖMÜRÜCÜLER!..” diye hep bir ağızdan -dil, din, ırk, renk ve cinsiyet farkı ayırmadan- haykırmaları mazlum ulusları sömürenleri, çıkarları, ulusların düşmanlığında olanları, adi sömürücüleri, hırsızları, vurguncuları, talancıları, gaspçıları ve onların uşakla­rını, beslemelerini korkunç rahatsız etmektedir.

Bundan dolayıdır ki, demokrasiden, insan haklarından, hukuktan nasibini almamış, geri bıraktırılmış, aklın dışlandığı, küflü gelenek­lerin ve ilahların kurallarıyla yönetilmeye mahkûm edilmiş ülkelerin işçileri, emekçileri, onların dost ve kardeşleri her yıl 1 Mayıslarda polislerden cop, yumruk, tekme ve kurşun yemektedirler. Tutuklanıp en acımasız ilkel ve faşizan yasalarla yargılanıp zindanlara atılıp, orada yok olmaya terk edilmektedirler.

Zaten o ilkel düşüncenin sahiplerinden ve yandaşlarından aklı başında hiç kimse baklava-börek ve kuştüyü döşek, ipek yorgan bekle­memektedir.

1 Mayıs 1994 Pazar günü, EMEKÇİ BAYRAMI‘nda, Başkent Ankara’nın göbeğinde, tüm dünya kamuoyunun gözleri önünde, emekçi kardeşlerinin bayramına küçük kız yeğeniyle birlikte -yasama dokunulmazlığına güve­nerek- katılan SHP milletvekili SALMAN KAYA‘nın devletin koruyucu melekleri (!) polislerden yediği kıyasıya dayak karşısında yetkililerin-yetkisizlerin, ilgililerin-ilgisizlerin, duyarlıların-duyarsızların tutum, davranış ve sözleri trajikomik bir şekilde hicvedilmiştir. İsteyen ciddiye alır, istemeyen güler geçer ağlanacak ve üzerinde ti­tizlikle düşünülecek halimize…

 İşte olay hakkında görüş ve düşünceler:

TBMM DYP SIRALARINDA:

(Başbakan Çiller Meclis kürsüsünde günün olayla­rını dile getirmektedir. Bu arada SHP Milletvekili Salman Kaya’nın polislerden yediği dayağa ve ilgililerden hesap sorulacağına dair söz­ler etmektedir.)

—Ne işi varmış orda? Kim kendisine git ırgatların arasında dolaş, dedi. Biz kendisine her türlü rahatı sağlamadık mı? Bir gün bile milletvekilliği yapsa da, ömür boyu emeklilik hakkı, ayrıcalık tanımadık mı? Hem bunları kabul edeceksin, hem de emekçi dostu görüneceksin. Nankör herif! Bize, yani sınıfına ihanet ha!.. Oh olsun!.. Az bile yemiş yumruğu! Ne yani, orada baklava-börek mi yiyecekti? Halbuki aramızda olsaydı, biz kendisine ne güzel de çiğköfteler ikram edecektik.

 BAŞBAKAN ÇİLLER:

(TBMM’den korumaları eşliğinden çıkar, yeni aldığı teknolojinin son harikası zırhlı otomobiline yönelir. Gazetecilerin dayakla ilgili sorularına Amerikan Türkçesiyle cevaplar verir.)  — Yediği coplu yumruklar yanına ya kalacaktır, ya kalacaktır. Bundan öncekile­rin yanına kalmadı mı? Bacısının sözünü  dinlememek neymiş, anlamıştır. Ben kendisine “Oraya gitme, orada öcü var, demiştim. Yeniköy’deki bizim köşke git, orada Özer’le tavla oynar, balık tutar, Boğaziçi’ni seyre­derken Amerika’dan getirdiğim oyuncaklarla oynarsınız. Özer’e arkadaş­lık edersin, canı sıkılmaz canikomun. Özer’le tutacağınız balıkları ız­garada pişirir yersiniz” dedim. O, polislerden coplu yumruk yemeyi ter­cih etmiş. Yoksa orada ne işi varmış?..

 MECLİS BAŞKANI CİNDOROK:

(Paris’te Elize Sarayı’nı gezmektedir. Etra­fını saran gazetecilerin münasebetsiz sorularıyla karşı karşıya kalır. Kendini bilmezlere bir güzel insan hakları ve hukuk dersi verir, onlar da ağızlarının paylarını almış olacaklar ki, apışıp kalırlar).

— Cop yumruktan üstündür, polisin yumruk vurma hakkı… Pardon, “hukukun üstün­lüğü, insan hakları” diyecektim. Keşke yanımda buraya getirseydim. Monsieur Mitterrand’la birlikte Paris caddelerinde yürürdü. Yumruk da ye­mezdi.

Ne yani kardeşim sizin polisler vurmuyor mu? Neyse afiyet olsun. Pardon helal olsun… Öf be, kaya gibi kafası varmış, o kadar yumruğa dayandığı için tebrik ederim. Bak yahu ben gene ne diyorum, aklım ka­rıştı. Olmaz böyle şey, guguk devletinde… Pardon, hukuk devletinde yumruk yoktur. Ne arıyormuş orda? Bir milletvekilinin yeri Anadolu Kulübü’dür. Şey yani, Meclis’in çatısının altıdır…

 İÇİŞLERİ BAKANI MENTEŞE:

(Günün olaylarıyla ilgili gelişmeleri değerlendirmektedir. Gazetecilerin gıcık soruları karşısında çok değerli ce­vapları yanında, kendini bilmezlere ilginç de bir soru patlatır. Baka­lım bu değerli soruya cevap bulabilecekler mi?)

— Orada ne işi olduğunu bana ne soruyorsunuz. Gidin kendisine sorun. SAHİ ORADA NE İŞİ VARMIŞ? Yumruk atanları güçlü yumruklarından, tekmelerinden dolayı tebrik ederim. Onları üstün yumruklarından dolayı bir maaş ikramiye ile ödüllen­direceğim. Kaplanlar gibi saldırdılar, anasından doğduğuna pişman et­mişlerdir inşallah.

Pardon, sorumlulardan hesap soracağım. Hukuk dev­letinde herkese haddini bildireceğim…

 BAŞBAKAN YARDIMCISI KARAYALÇIN:

(“İyi Bir Sosyal Demokrat Nasıl Olu­nur?” adlı bilim kurgu bir roman okurken, gazetecileri karsısında bulur. Eğer olay anlattığınız gibiyse, bu iş burada biter. Ben gene de TRT’nin akşam haberlerini izledikten sonra sorularınıza cevap vereceğim. (TRT 1 akşam haberlerini izledikten sonra gazeteciler cevap için Karayalçın’ın karşısına dikilirler.)

- Yetti be artık!.. TRT’nin verdiği görüntüler bile insanı çileden çıkarttı! Ya bir de kazaren diğer özel kanalla­rı izleseydim, mutlaka kahrımdan ölürdüm herhalde… Neyse, Allah yardım etti de bizim Karadenizli Temel’in kaleme aldığı “İyi Bir Sosyal Demokrat Nasıl Olunur?” adlı bilimsel (!) eserini okuyordum. Sizlere de öneri­rin. Bayağı heyecanlı bir romandır.

Her neyse, Başbakan’la konuştuktan sonra yumrukçu polisleri ödüllendirmezse, pardon, görevden almazsa: “Bana Hükümeti yıktırmayın. Vallahi bu sefer ciddi söylüyorum. Ben gidersem Mesut gelir. Pardon, Refah gelir, hem senin kara çarşafın da yoktur, bu pahalılıkta seni masrafa sokarım”, cart-curt, yani bir şeyler derim işte! Ne bileyim yahu, aklı varsa gitmeyeydi oraya. Bak, ben ni­ye gitmedim? Dokunulmazlığına güvenmenin sonu budur işte. Dek durana tekme vurmazlar…

 BABA : 

 (Hiç beklemediği bir anda kara bulutların gelmesiyle birlikte çan şeklinde bir kayanın altına sığınır. Ramazan’da kaçırdığı bazı günlerin yerine kaza orucu tutmaktadır. Susuzluktan ve açlıktan mecali kalmamıştır. Fazla enerji kaybetmemek için hareketsiz bir şekilde ak­şamın olmasını beklemektedir. “Akşam olsa da Nazmiye hanımın yaptığı enfes dolmaları afiyetle yesem” diye düşünmektedir. Tam bu sırada münasebetsiz gazetecilerin baskınına uğrar. Malum soruya muhatap olur.)

- Gardaşım, şurda biraz istirahat edek, dedik. Beni burda da buldunuz. Sizin elinizden nereye gaçsak bir türlü gurtulamıyok. Gonuşacak meca­lim mi va? Oruçlu oruçlu adamın gonuşacak hali mi galıyor?

Yumruk gonusunda bana ne soruyorsunuz, ben devletin başıyım, gidin aşağıda hükümetin başına sorun… Amma mademki, sordunuz.. Gardaşım milletin vekili yeyecek başka bir şey bulamamış mı ki, gidip polislerden yumruk yiyor, cop yiyor, tekme yiyor? Hukuk devletinde yumruk yemek de ne oluyor?

Gelseydi bize, akşam iftar yemeğimde Salman Kaya’ya elbet bir yer bulunurdu. Nazmiye Hanımın yaptığı hindi dolmasını, zeytinyağlı dolmaları yerdi. İnsan bu gadar da saf olmaz ki gardaşım: “Yollar yü­rümekle aşınmaz” dedik diye, meydanlar da aşınmaz demedik ya…

Gosgocaman bir milletvekiline get de polislerden cop mu, yumruk mu ye, de­dik? Geçmiş olsun benim milletvekilime gardaşım. Benim görevim vatandaşıma “geçmiş olsun” demektir. Daha ne diyeyim, bundan iyi vazife ic­ra etmek olmaz. Daha fazla beni gonuşdurmayın sonra, “BABA siyaset ya­pıyor” derler…

 ANAP GENEL BAŞKANI YILMAZ:

(Temelleri yeni atılan MANTI PARTİSİ’nin inşaatıyla bizzat ilgilenmektedir. İşleri çok yoğundur, konuşacak vak­ti hiç yok denecek kadar azdır. Kimsenin kendisini rahatsız etmesini istemediği bir anda gazetecileri karşısında bulur. Hep aynı soru… So­runun cevabını o kadar ciddi bir şekilde verir ki, kelimelerini titiz­likle seçerken gazeteciler uzun aralarda küçük işlerini de hallederler.)

- Orada… ne… işi…  varmış?.. Görüyorsunuz ya… bizim…  elemana… ihtiyacımız vardır. MANTI PARTİSİ’nin… kurucu derneği… TÜSİAD’ın getir… götür işlerine bakardı. Üzerinden şefkatimizi… eksik… etmez, Komili sabunlarını…, yağlarını ikramiye olarak… verirdik. Partimizin… mantısından da beleş… yerdi. Beyler, kusura bakmayın size… daha fazla …. zaman  ayıramam.  Mantı Partisi’nin…  açılı­şında görüşmek üzere… güle güle…

 REFAH PARTİSİ GENEL BAŞKANI ERBAKAN: 

 (Ünlü iş adamlarımızdan, Kayseri eşrafından Hacı Fışfış’ın Isparta’da kurulacak olan “HACIYAĞ” fabrika­sının temellerinin atılışında bulunmaktadır. Başında Darende yapımı püsküllü bir yeşil fes, üzerinde Maraşlı Ökkeş Efendi’nin siyah şalva­rı, meşin terlikleri, kefen yaka gömleği, belinde Sütçü İmam’ın on metrelik pamuklu kuşağı ve elinde Nene Hatun’un Erzurum taşı doksan dokuzluk tespihi, tekbir getirerek dolaşmaktadır. Birden İSLAMA ÇAĞRI televizyonunun kamerasını ve mikrofonunu burnunun dibinde bulur. Münase­betsiz soruyla karşılaşır. Zaten tespih çekmekten, tekbir getirmek­ten yorgun düşmüştür.)

-Allahu ekber… Bismillahirrahmanirrahim… Euzubillahi şeytanı raciun… Bu ne münasebetsiz sorudur, aziz kardeşim?…”Salman Kaya orada ne arıyormuş?” ne bileyim yani ben… Tövbe estağ­furullah,  şu mübarek temelin atılışında o cenabet kelimeyi ağzıma al­dırmayın. Aziz kardeşim,   Rahmetli İmam Humeyni Hazretleri’nin o müba­rek fetvası geçerliğini korumaktadır:  “Salman Rüştü’nün katli vacip­tir, o mendeburu ortadan kaldıran cennetliktir” deyu. Bizim çocuklar, pardon polisler cennetlik olmak için “SALMAN” adını kimlikte görünce “SALMAN RÜŞTÜ” zannedip sonunu okumadan” cennete ilk giden ben olayım” diye yumruklamışlardır. Sonra da herhalde fark edip bırakmışlardır. Yoksa kesinlikle öldürmeden bırakmazlardı.

Eğer bundan sonra böyle bir olayın muhatabı olmak istemiyorsa, bizimkilerden uzak dursun. Kendisi­ne tavsiyem adını derhal değiştirsin. İkinci tavsiyem de Patates dinini bırakıp İslam’ı kabul edip aramıza gelsin.

ADİL DÜZEN’de öyle cop, yumruk yoktur. Kılıç-kal­kan vardır, huri-kılman vardır. Sahi ne işi vardı orda?.. Girsin bizim Refah’a, birlikte çıkalım Taksim’e…

Eh artık bana müsaade… Allahu ekber!.. Alllahu  ekberrrr!…  Allllllaahu   ekberrrrrrrr!….

 MHP GENEL BAŞKANI TÜRKEŞ:

(Atatürk Orman Çiftliği’nde karakeçi kı­lından yapılma bir çadır bulunmaktadır. Önünde bir kaç keçi bağlanmış, birkaç şaman kılıklı yağız delikanlı ve bir de köpek kırması bozkurt bulunan “OTAĞ” adı verilen çadırın içinde yamçisine sarılmış vaziyet­te ikindi uykusunu uyumakta olan Başbuğ rahatsız edilir gazeteciler tarafından.

Başbuğ, her hafta sonu Ortaasya bozkırlarının özlemini böyle gidermektedir. Uzatılan mikrofona ağır ağır davudi bir sesle kükremektedir.)

- Bu ne cüret!.. Beni gördüğüm düşümden ettiniz. Düşüm­de Ötüken’de Demirdağ’ın üstünden kılavuzum bozkurtumla uçsuz bucaksız Ortaasya’yı seyrederken, yanı başımda ak saçlı, aksakallı bir pir pey­da oldu. Bana diyordu ki, “Aha şu bozkırlar var ya, aha şu gök kubbe var ya… Bir gün bu gök kubbenin altında, bu bozkırların üzerinde al bir ata bineceksin, bütün Türkler peşinden gelecekler ve sen onların BAŞBUĞ‘u olacaksın… ” Beni tatlı düşümden ettiniz. Şimdi ben size ne deyim?

Neyse, oradan birer testi kımız alın da benim ve düşümün şere­fine kaldıralım.

Salman Rüştü’nün orada ne işi olduğuna gelince: O, da­ha yaşıyor mu yahu? Eceli gelen adam bizim bozkurtlara  başvuruyor yahu!.. (Salman Rüştü olmadığı, Salman Kaya olduğu hatırlatılır).

Canım, onun ne işi varmış? Orada yumruk yerine ne yiyeceğini zannediyordu ya­ni?  Buraya gelseydi, kengerli aş yer, kımız içerdik. Bizim Partiye kay­dını yaptırsın da komandolarım kendisine ok atmasını, kargı kullanma­sını öğretsinler. TURAN‘ı kurarsam kendisini Kargıcıbaşı yaparım… Hadi size güle güle… Ben yarım kalan düşümü tamamlayayım hele…

 DSP GENEL BAŞKANI BÜLENT ECEVİT:

(OR-AN’daki evinin çalışma odasın­da “güvercin ve barış” konulu duygu yüklü son şiirinin son düzeltme­lerini yapmaktadır. Kapısının ısrarla çalınmasına rağmen çevresine bile bakmamaktadır. Bu arada çatı katında, meydanlarda uçurulmak için ye­tiştirilen  “BARIŞ GÜVERCİNLERİ”nin yemini, suyunu vermekten gelen Rah­şan Hanım kapıyı açar, bir grup televizyoncu kameralarıyla içeri dalar, güvercin resimleriyle süslü duvarları ve itina ile yerleştirilmiş ki­tapların bulunduğu kütüphanesi görüntülendikten sonra, yorgunluktan tikleri atan Ecevit’e zum yapılır. Hoş beşten sonra Rahşan Hanımın dem­lediği çaylar içilir, kekler yenir. Söz dolaşıp çevrinir 1Mayıs olay­larına ve SHP Milletvekili Salman Kaya’nın polislerden yediği yumruk­lara getirilir.)

— Ben CHP Genel Başkanı iken Kıbrıs Barış Harekâtı’nda bile Makarios’a öyle yumruk atmamıştım. Helal olsun, o kahramanları kimler yetiştirdiyse, onları kutlamak gerekir. Sürüden ayrılanı kurt­ kapar. “Bana katılın” dedim, söz dinletemedim. Sahibine göre at nallarlar, liderine göre milletvekili döverler. Antilaik unsurlar devlet örgütüne çöreklenirken sen bunları görmeyeceksin. Partin sermaye yanlısı partiye koltuk değnekliği yaparken, sen dur demeyeceksin. Partin “İstikrar Paketi” adıyla “İstibdat Paketi”ni desteklerken, eme­ğin ve emekçilerin mezarını kazanlara alet olurken, sen susacaksın, oy’unla arka çıkacaksın. Atatürk düşmanları senin partinin iktidar orta­ğı olduğu bir dönemde, şeriat provaları yapacak, polisler kıllarını bile oynatmayacak, yapanın yaptığı yanına kâr kalacak, şeriat yanlı­sı bir parti lideri “iktidara geleceğiz, bu, kesindir. Kanlı mı olsun, kansız mı olsun?” diyecek. Senin bağlı olduğun partinin Genel Başkanı koltuk uğruna sümsüklenecek, sen sesini çıkarmayacaksın, oylarınla des­tek olduğun hükümet aymazlık içinde bulunacak.

Böyle bir ülkede, doku­nulmazlığına güvenip emekçilerle birlikte zavallı yeğenini de yanına alıp 1 Mayıs İşçi Bayramı yapacaksın. Bu kadar da saflık olmaz. (Alaylı bir şekilde gülerek) Ne işi varmış orda?

Bize gelseydi, Rahşan’ın hazırla­dığı tavşankanı çay içer, kekler yer ve güvercinlerin bakımında Rah­şan’a yardım ederdi. (Son yazdığı şiirinden bir iki mısra okuduktan sonra gelenleri uğurlar).

Mavi gökyüzünde ak güvercinler,

Uçar gider.

Ey  sosyal demokratlar!..

Arkamdan gelmezseniz,

Ümitlerim, barış dolu günler,

Kaçar gider!..

(Rahşan Hanım gelenleri uğurlarken, uğur getir­sin diye, üzerine yapışmış güvercin tüylerinden birer tane ikram eder).

 CHP GENEL BAŞKANI BAYKAL:

(Yeni açmış olduğu “Ok Atölyesi”nde son mo­del zehirli oklarının atış provalarını İsmail Cem’le birlikte yaparlar­ken, çay getiren garson onları gizliden kapı arkasında dinlemektedir.)

— İsmailciğim, bir ok eksik yapsak da olur. Bu Salman bu yumruklara da­yanamaz vallahi. Ya kırk güne kadar ölür, ya da SHP’yi terk eder bize gelir. İyi ki İnterStar’ı açmışım, ömrümde öyle yumruk görmedim. Yorum­cu Engin’in de neşeden ağzı kulaklarına varıyordu. Bu Engin’den yararlanmak lazımdır. SHP’ye iyi bindiriyor. Ergun Göknel’li, İSKİ’li yorumla­rına bayılıyorum. Kimin hesabına çalışırsa, çalışsın; düşmanımın düşmanı dostumdur.

 CHP GENEL SEKRETERİ İSMAİL CEM:

(Ok Atölyesi’nin ok atış poligonunda yapılan atışların bilimsel kayıtlarını tutmaktadır. Başarılı atışlar heyecandan heyecana sürüklemektedir.)

— Şefim, bu atışların bilimsel so­nucu göstermektedir ki, okların isabeti mükemmeldir, yönü varacağımız hedefi göstermektedir ve saplandığı hedefte ucundaki zehirler çok hız­lı yayılmaktadır. Panzehiri de bulunmayan bu zehirden nasibini alan tah­talıköyü, tedavi fırsatı da bulamadan boylar. Hedefimizin ortadan kalk­masında Salman Kaya’nın polislerden yediği meydan dayağı katalizör görevi yapacaktır. Gazetedeki köşeme bu dayak konusuyla ilgili bir duy­gusal makale de yazdım mı iş tamamdır. Bu fırsatı iyi değerlendirmek gerekir.

 TÜSİAD GENEL BAŞKANI KOMİLİ:

(Mantı Partisi’nde yediği mantıları sin­dirmek için, Sabancı ile birlikte Atlı Köşk’e kadar koşarlar. Köşkün bahçesinde terlerini soğutmak için hafif hafif kültür fizik hareketle­ri yaparlar. Boğaziçi’nin petrol kokulu havasını derin derin koklarlar. Bu kokuya yabancı olmadıklarından, özelleştirme adıyla üzerine konacak­ları KİT’lerin kokusuna benzetirler. Öylesine aşkla şevkle koklarlar, tatlı hayaller kurarlar ki, neredeyse kendilerinden geçerler.

Şişli’de işçilerin, emekçilerin haykırışlarıyla kendilerine gelirler. Derhal köşkün bekçi kulübesine dalarlar ve oradaki televizyonda kanaldan kanala zappink yaparak Ankara ve İstanbul’daki mitinglerden görüntüler izler­ler. Mitinglerde atılan sloganlar canlarını sıkar ve işçilerin bir araya gelmelerinden de çok korkarlar.

Polislerin Salman densizini ve ır­gatları perişan etmelerinden teselli buluyorlarken, İçişleri Bakanı’nın Ankara Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar’ı görevinden aldığı ve sorum­lulardan hesap sorulacağı sözlerini duyunca çılgına dönerler. Derhal ikisi birden telefona sarılarak DYP’nin içindeki köstebeklere telefon­lar ederler.)

- Derhal harekete geçin!.. Kazan  kaldırın!.. Ne demekmiş en sadık adamımızı görevden almak, sorumlulardan hesap sormak? Haddini bilmezlere haddini bildirmek, ne zamandan beri suç oluyor da haberimiz yoktur? Salman Kaya’nın ne işi varmış orda? Eğer canı sıkılıyorsa gel­sin Mantı Partisi’ne, getir götür işlerini yapar. Beleşten de mantı yer. Kendisine de bu yakışır.

Bir milletvekilinin görevi milletini, yani bizi dinleyip milletine, yani bize hizmet etmektir. Bize hizmetin ilk şartı özelleştirme için parmak kaldırmaktır. Hadi göreyim sizleri, va­zife başına…Marş marş!…

 ADI GİZLİ KENDİ MALUM BİR DYP’Lİ KÖSTEBEK:

 (Sabancı Ağa’ya beş daki­ka sonra derhal araç telefonundan telefon eder, bu konuşmalar bir ga­zetecinin telefonunda da tesadüfen dinlenir ve banda kayda geçer.)

— Ağam emrettiğiniz gibi derhal kazan kaldırdık. Kazanın dibi çok kara olduğundan BACI üzerinin pisleneceğinden korktu ve bize tatlı tat­lı gülerek şöyle söz verdi: “Hele ben biraderim Karayalçın’ın kazan kaldırmaması için, ‘gereği ya yapılacaktır, ya yapılacaktır!’ diyeyim. Orhan Taşanlar’ı birkaç günlüğüne Bolu Köroğlu Dinlenme ve Nara Atma Tesisleri’ne göndereyim. Bir hafta sonra ‘Orhan Taşanlar suçsuz bulun­du’ diye göreve iade ettiririm. Kısılan sesi ve yumruğu daha da güçlen­miş olarak görevinin başına döner.

O zaman atacağı naralardan Köroğlu bile Bolu Dağları’nı terk eder. Tabii Bacınız da, Bolu Beyleri de, pardon, TÜSİAD’çılar da rahat ederler. Karayalçın da Özelleştirme Yasası’ndan sonra  ‘ya gider,  ya gider’ ya da düştüğü bataktan partisini kur­tarma ümidiyle “emrimizden ya çıkmaz, ya çıkmaz” dedi. Emirlerinizi bekleriz Sayın Ağam! (Telefon aniden kesilir.)

 TOBB GENEL BAŞKANI YALIM EREZ:

(Bazı odalarının mertekleri bel verdiğinden kepmemesi için altlarına direk vermektedir. Kısa gelen bazı direklerin altını taşlarla beslemekte, uzun gelen direkleri de kör testere ile kesmekte iken elini paslı testereye kestirir, taşların altında kalan parmaklarının acısından canı fena halde yanar. Kendisini izleyenler homurtularından rahatsız olurlar.)

— Bak yahu şu halimize… Bir şey bili­yor sandık, usta diye başımıza belâ ettik. “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olduk.” Allah kahretsin nasıl da canım yanıyor, par ­maklarım kanıyor. Bu mertekler bu ağırlığı götüremezler, toprağı biraz alsak, bu sefer de dam akar.

Ne yapacağımızı şaşırıp kaldık: O kadar malzeme ve masraf boşa gitti. En iyisi kovmak galiba?.. Şu Salman da nerede kaldı? Sana yardım ederim, diye söz verip de gel­meyen adam yok mu? Ağzını burnunu kıracaksın… Sahi kırmak dedim de aklıma geldi. İnşallah eski solculuğu tutup da 1 Mayıs gösterilerine katılmamıştır. Kimlik kontrolünde “Salman” adını gören polisler, daha soyadına bakmadan, “Salman Rüştü” sanıp öldürmesinler. İşte o zaman bir çuval inciri berbat eder. Zaten aman Allah ile işler güç belâ ayakta durmaktadır. Bir de bu belâ ile uğraşmayalım… Bak yahu ben de ne düşünüyorum. Ne halleri varsa görsünler. Ustasının da, çömezlerinin de Allah belâlarını versin!.. Şu “Odalar”ın haline bak: Mertekler bel verdi, sıvalar döküldü, camlar kırıldı, kapılar yıldı;  daha da kötüsü şu halime bak, insan içine çıkamaz oldum…

 1 MAYIS DÜZENLEME KOMİTESİ BAŞKANI:

(TÜRK-İŞ Genel Merkezi’nde ken­dilerine ayrılan salonda 1 Mayıs “Emeğin Günü”  mitingleri ve olayları değerlendirilir. Başkan salonda bulunanlara elindeki yazılı metni okur.)

— 1 Mayıs işçinin, emekçinin, memurun, kısacası tüm emeğiyle ge­çinenlerin ağa-patron devletinin tehditlerinden, saldırılarından kork­madan, yılmadan bir güç olduğunu, bir çelik yumruk olduğunu, bükülmez bir bilek olduğunu, bilinçli bir irade olduğunu, bölmek, parçalamak isteyenlerin oyunlarına gelmediğini, şehitlerinin anılarını daima kalb­lerinde yaşatacağını, sömürünün, zulmün her türlüsüne sonsuza kadar dur diyeceklerini kararlı bir şekilde göstermişlerdir.

Polis copu, po­lis yumruğu, tekmesi, tokadı, silahı bizi asla yıldıramaz. Bizim asıl düşmanımız o copları, silahları, o yumrukları atan eller değildir, onları maşa gibi kullananlar, o acımasız emirleri verenlerdir. İçimizden biri olan Salman Kaya kardeşimize de, diğerlerine de geçmiş olsun, diyoruz.

Emeğin ve emekçilerin safında olan bir vatandaş olsun, dokunul­mazlık zırhına bürünmüş bir milletvekili olsun, polis copundan, yum­ruğundan böyle rezil bir düzende nasibini alacaktır. Salman Kaya’nın başına gelenler, tutum ve davranışları ağzından ‘emek’  sözü eden herkese ibret olsun. Kendisini kutluyoruz.

Amacımız: İnsanca yaşanılacak bir düzeni kurmaktır. Bunda kararlıyız!.. Salman Kaya’nın  “orda ne işi varmış?” diyenlere, Salman Kaya bulunması gereken yerdedir. Asıl sizin ne işiniz var orda?..

 AHMET KAYA:

(Beş yıldızlı bir otelin kral dairesinde Harika Avcı ile keyif çatmaktadır. Soyadı benzerliğinden dolayı boyalı basının fırsatçı bir muhabiri tarafından günün olayı değerlendirilmek istenir. Ah­met Kaya’nın Salman Kaya ile kardeş olduğu zannedilir. Ahmet Kaya entel bir sanatçı olmanın güzel bir örneğini verir.)

— Ben eskiden bira içer, “Birinci” tüttürürdüm, gecekondularda bitli yataklarda yatardım. Sanatımın ve sesimin sayesinde, beş yıldızlı otellerde Harika Avcı’nın, Küba purosunun ve İskoç viskisinin tadını keşfettim. En büyük “DEVRİM­Cİ” benim. Sosyalistim ve sapına kadar devrimciyim. Türkü söyler, vis­ki içer, puro tüttürür,  Harika Avcı’yı sever, beş yıldızlı otellerde yaşarım. Evrim yapmadan devrim yaptım. Bir devrimcinin varacağı en son yere vardım.

Ne bileyim, ne işi varmış orda? Soyadı benzerliği hemşerim. Salman Kaya benim kardeşim mardeşim değildir. Gidin Salman Rüştü’ye sorun, belki onun kardeşidir. Yediği yumrukların, copların tadını bir gün o da keşfeder. Helal olsun, dayanıklı adammış. Bir gün ona da coplu-yumruklu bir devrimci ezgi söyler, ilk kaseti de kendisine ilham kaynağım olduğu için yollarım…

 BÜLEND ERSOY:

(Ahmet Kaya’nın kaldığı beş yıldızlı otelin kuaföründe saçını yaptırmaktadır. Aptal muhabir yakalamışken günün olayı hakkında görüşlerine başvurur.)

— Ablası kurban olsun, acıdım vallahi… Sahipsiz garibim, cildi bozulmamıştır inşallah. Sahi ne arıyordu orda? Ayol, bana gelseydi, pedikürcüme yollardım, bir çırak arıyorlardı…

 ZEKİ MÜREN:

(Bülend Ersoy’un yanındaki koltukta kaşlarını çektirmektedir. Mikrofon ona uzatılır.)

—Hayat bazen tatlıdır, sevenler kanatlı­dır. Lakin yumruk çok acıdır. Bilirim yumruğun acısını… Bir filmimde kaza yumruğu yemiştim de hâlâ yanağımda tadını, pardon acısını unutamıyorum. Sahi ne işi varmış orda? Bana gelseydi kostümlerimi ütülerdi, bir ütücü arıyorum da…

KURULU DÜZENDEN YANA BİR GENÇ:

(Bir gece kulübünün diskoteğinde yaş­ları 14–30 arasında bulunan kızlı erkekli gençler çılgınlar gibi eğlen­mektedirler. Aslında buna eğlenmek de denmez. Daha doğrusu tepişmektedirler. Orkestranın çıkardığı cazırtılar cızırtıların şiddeti arttıkça pistte tepişenlerin sanki bir yerlerini köpekler ısırıyormuşçasına çıkarılan seslerden kimin ne yaptığını, ne dediğini anlamak için özel kurs görmek gerekir.

Erkeklerin elleri kızların kalçalarında, popolarında, kızların kolları erkeklerin boyunlarına dolanmış, yanak yanağa, dudak dudağa… Sık sık çiftler değiştirilmekte, yeni yeni acayip seksi figürler denenmekte… Fazla tepişmekten yorgun düşenler kanepelerde sarmaş dolaş… Adeta yeni bir kıta keşfeden kâşifler gibi birbirlerinin oralarını buralarını keşfetmeye çalışmaktadırlar…

Bir saniye bile birbirlerinin ora­larını buralarını mıncıklamayanlar, dudaklarını dişlemeyenler sanki suç işlemektedirler.

Bu tür yaşamın olağan olduğu bir çevrede onun dışındakiler insan bile sayılmamaktadırlar. Bu Tanju’ların, Mine’lerin kendini bilmezler tarafından rahatsız edilmemeleri için de kapıda bekleyen “badigart” adlı özel iki ayaklı köpekleri vardır. Bunlardan izinsiz içeri­ye sinek bile giremez.

Bu Tanju’ların, Mine’lerin anaları, babaları, çocukları bu tür hayatları kana kana yaşasınlar diye soygun, sömürü düzenini kurmuşlardır. Hoş, kendileri de “Mantı Partileri”nde anahtar çekimi kuralarıyla eş değiştirmektedirler ya…

Bu çocuklar da gelece­ğin büyükleri olarak, şimdiden diskolarda, barlarda, gece kulüplerinde bunun provalarını yapmaktadırlar. Bu hayatın yabancısı bizlere şunu demekten başka bir şey kalmıyor: “Eğlenin gençler, eğlenin doya doya!.. Gözünüz arkadan kalmasın, yaşayın çılgınlar gibi… Yiyin, için, giyi­nin, kuşanın, dökün, saçın, kırın. Her şeyi yok edin, edebildiğiniz kadar her şeyi, bol bol harcayın, har vurun, harman savurun… Bu dev­ran sizin…

Sizin düzeniniz devam etsin diye emekçiler dışarıda bay­ramlarını bile yapamıyorlar, coplanıyorlar, tekmeleniyorlar… Onların safında yer alan bir milletvekili bile kıyasıya yumruklanıyor… Sakın dışarıya çıkıp etrafınıza bakmayın, radyo ve televizyonların haber programlarını dinlemeyin, izlemeyin… Huzurunuzu bozan münasebetsiz görün­tülerden, basından, yayından uzak durun…

Oynayın hopur hopur… Zıpla­yın zıpır zıpır… Yiyin, için şapur  şupur… Keyfinizce yaşayın. Bugün devran sizindir, yarın olmayabilir, bugünün işini yarına bırakmayın.

Sakın meydanlarda, sokaklarda  -boş bulunup da dolaşmayın. Dolaşacağı­nız yerleri, gideceğiniz yerleri büyüklerinize danışın. Lüks arabala­rınızla Uludağ’a gidebilirsiniz. Yarış pistlerinde fink atabilirsiniz. Atlayıp bir uçağa istediğiniz bir ülkenin eğlence yerlerine günübirli­ğine gidip gelebilirsiniz, gelmeyebilirsiniz de…

Bu değirmenin suyu­nun nerden geldiğini düşünmeyin. O, büyüklerinizin işidir. Kesinlikle kalabalıkların, hele de aç kalabalıklarının arasına merak edip de ka­rışmayın. Sonra acı da olsa, bu değirmenin suyunun nereden geldiğini size öğretirler, belki de bu konuda son öğrendiğiniz şey olabilir. US­LU USLU DURUN, ANNE SÖZÜ DİNLEYİN…”

Neyse, barın bankosuna yaslanmış, ağzında vıcık vıcık sakız çiğneyen, bir yandan da viskisini yudumlayan, sakalından erkek olduğu anlaşılan pavyon kadını kılıklı bir gencin ya­nına elindeki mikrofonla disko muhabiri yaklaşır, günün olayları hak­kında sorular sorar, cevap ve görüşlerini alır.)

—Muhabir Bey, ayol dışarıda ne oluyor, bitiyor, ben ne bileyim. Babamla annem beni sabahleyin buraya bırakıp “Mantı Partisi”ne gittiler, anahtar çekilişi mi ne varmış… “Neyin anahtarı? Altın mı, platin mi?” diye sordum: “Büyüyünce anlarsın evladım” dediler. Sık sık anahtar çekilişi yaptıklarından ar­tık ilgilenmiyorum anahtarlarıyla… Bi keresinde annem “Cici çocuklar her şeyi sormazlar, anahtarları “İşyerinin kasasında koruyoruz” demişti.

Dışarıda ne olup bittiği beni ilgilendirmez. O polislerden yumruk yedi­ğini söylediğin Salman arkadaşa söyle, eğlenmek istiyorsa aramıza ka­tılsın. Burada bol bol eğleniriz. Ha sahi, damsız girilmez. Gelirken ya­nında bir dam getirmesi lazımdır. Bizim badigartların yanına polis molis yaklaşamaz. Bi keresinde bi grup polis buraya girmek istediler de, badigartlar bi güzel onları benzettiler. Bi daha yaklaşamadılar…

 VURGUN DÜZENİNE KARŞI BİR AYDIN:

(Nerde halktan yana bir eylem varsa, beni ilgilendirmez, dememiş, sonunda cop var, işkence var, tutuklanma var, müebbet hapis var, hatta ölüm var, zulümlerden zulüm beğenme var, dememiş. Biraz kenarda durayım, adam yerine konulmasam da rahat ederim dememiş. Düzenden yana olursam, bir kemik de benim önüme atarlar; ke­mirir keyfime bakarım dememiş. Bütün benliğiyle, tüm bedensel ve beyinsel enerjisini halkın yanında, halk için, hiçbir çıkar beklemeden, halkın mutluluğu için harcamış durmuş. Halk mutluysa kendini mutlu, halk mutsuzsa kendini mutsuz hissetmiş. Bütün bunları “Halk adamı” de­sinler diye yapmamış. Çok sevdiği halkının iyi taraflarını da görmüş, takdir etmiş, ilkel taraflarına da zaman zaman çok kızıp köpürmüş. Kötü bildiği şeylerin tekrarlanmaması için de elinden geldiği kadar ça­lışmış. İyi bildiği şeylerin de gelişmesi ve yaşaması için çabalamış, katkılarını esirgememiş. Kısacası, ucuz halk dalkavukluğu yapmadığı gibi, öyle olanlarla da amansız mücadele etmiş. Evinden daha çok kodeslerde yatmış, her türlü işkence tezgahlarından geçmiş, işte böyle bir insana Salman Kaya’nın polisler tarafından, milletvekili kimliği bilinmesine rağmen, yumruklanması nedeniyle mikrofon uzatılırsa neler söyler baka­lım.)

— Hani şu iki kurbağanın süt küpüne düşme hikâyesi var ya… Bana bu köhnemiş, çivileri gevşemiş, çürümüş,  kokuşmuş soygun düzenini yaşat­mak isteyenlerin bu ilkel, barbar, insanlık dışı çabaları ve yöntemle­ri hep o “iki kurbağa” hikâyesini hatırlatır.

Hikâye şudur: İki kurba­ğa bir süt küpüne düşerler, bunlardan bir tanesi kurtuluş ümidi görme­diğinden hiçbir çaba sarf etmez, kendini ölüme terk eder, ölür. Diğeri ise, kurtuluş ümidini kaybetmez, çırpınır durur. Sonunda süt mayalanır, katılaşır, yoğurt olur, üzeri kaymak bağlar, kurtuluş için çabalayan kurbağa da kaymağın üzerine çıkar, küpten dışarı atlar ve kurtulur.

Şimdi bu hikâyede olduğu gibi, bu bozuk düzen düzenbazları kendilerini süt küpünün içinde zannediyorlar, batmamak, kurtulmak için ikinci kur­bağa gibi çabalayıp sütün yoğurt olmasını, kaymak bağlamasını bekliyor­lar. Hâlbuki içine düştükleri süt küpü değil, asit küpüdür. Asit ise, kaymak bağlamadığı gibi, içine düşeni çırpındıkça bütün hücrelerine kadar yakar, yok eder.

Kara yobazların şeriat provaları karşısında el pençe duran polis, aydının, düşünürün, yoz eğitimi beğenmeyen öğrencinin, sendikal hakla­rı için mücadele eden memurun, hakkını arayan işçinin, emekçinin,  bay­ramını kutlayan çalışanların,   üretenlerin, emeğiyle geçinenlerin kar­şısında birden ninjalaşıyor.

Polis; soyguncunun, vurguncunun, talancının, rüşvetçinin, bankaları batıranların, Hazine’yi soyup Amerika’ya, İsviçre’ye kaçıranların, Çekiç Gücü bu vatanın bağrına bir hançer gi­bi saplayanların, halkın ekmeğini ve alın terini soymak için karşılık­sız para basanların, enflasyon-devalüasyon sarmalında ekonomik oyunlar­la halkın son lokmasına da göz dikenlerin, demokrasi diye zorokrasiyi, bilimsel düşüncenin ve aklın yerine dinsel inancı ve şeriatı getirmek isteyenlerin emrindedir.

Emeğinin yanı sıra aklını ve vicdanını satan­dan ne beklenirse, bugünkü koşullarda aldığı eğitimin gereği polisten de o beklenir. Sahibinin emrinde ve güdümünde yapması gerekeni yapan­ları kınamak da faydasızdır. Asıl kınanması gerekenler, yeteri kadar çaba sarf etmeyip, bu kokuşmuş düzeni üstelik de oylarıyla yaşatanlar­dır. Artık yeter, bu kadar da olmaz demesini bilmeyenlerdir… Salman Kaya, içinden çıktığı halkının yanında yer aldı diye dövüldü. Tersini yapsaydı belki bakan bile olurdu. Halkın gerçek iktidarında, ye­diği her yumruk bir istiklâl madalyası sayılacaktır. Bulunması gereken yerde bulunduğu için kendisini kutlar, esenlikler dilerim.

KARA BİR YOBAZ VE KENDİNİ BİLMEZ BİRİSİ:

(Cami avlusunda oralarına buralarına su sürerken mikrofona yakalanır.)

— Adı Salman ha, iyi olmuş… Humeyni efendimizin fetvaları vardır. Katli vaciptir. İslâm mücahitleri eninde sonunda hakkından gelecekti. O mendeburu geberten polisin yeri cennetliktir.

 SALMAN KAYA:

 (Kendisine uzatılan mikrofonlar ve kameralar karşısında, yumruk darbelerinden yüzü gözü parçalanmış bir durumdadır. Gayet sakin ve onurlu bir görünümde, kendisine yakışan bir üslupla cevaplar soruları.)

—Onlar polis olamazlar. Onlar insan olamazlar… Onlar belli bir ideolojinin kiralık militanlarıdırlar… Onlara bakınca insan olduğumdan utandım. Demek ki, kiralanan vicdan olursa, sonuç bu oluyormuş… Hal­kımın her gün tattığı şeylerden tatmak bana da nasip oldu. Kimse beni yıldıramaz, daima halkımın yanında olacağım!..

HALKIN VİCDANI:

 İşte benim gerçek temsilcim, benim sesim: Salman Kaya. Hakkım sana helal olsun, beni unutanlara da haram olsun!..

—————————

NOT: Bu hayali röportaj adı geçen olayın ardından tarafımdan ele alındı. Aradan yıllar geçti, değişen nedir? “Aynı hamam, aynı tas, değişen tellaklar oldu.” Hoyratlıklar azalacağına daha da arttı. Çağdaş bir hukuk devletinde bunlar asla olamazlar, olmamalıdır.

10.01.2013

Turaç Özgür

 

 

DÜŞÜNSEL, Masallar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SÜRGÜN ÖĞRETMENİN SAĞIR SULTANA SESLENİŞİ

                                                                                                          KİŞİYE ÖZEL

SAYIN HİKMET ULUĞBAY

MİLLİ EĞİTİM BAKANI

ANKARA

 

Sayın Bakanım, hakkını ararken daha büyük haksızlıklara uğramış, bu­güne kadar hukuk ve adaletten başka arka aramayan, haksızlığa uğradığın­da susmayan, susturulamayan, bedeli ne olursa olsun sonuna kadar hakkını almaya çalışan; hakka, hukuka, insanca muameleye saygılı bir öğretmen ve yurttaşım.

Uğradığım haksızlıkları dile getirebilmek, “ben yaptım oldu” diyenle­rin yaptıklarının yanlarına kâr kalmaması, insan eğiten bir bakanlığın ba­zı personelinin insanlara ve öğretmenlere saygılı olması ve hukuka dayalı bir ülkede hukuka aykırı şeylerin yapılmaması için size sesimi duyurmak istedim. Beş kere Ankara’ya geldim, sizinle görüşemedim. Şahsınıza ait yazdığım yazılar ve fakslar verildi mi, verilmedi mi bi