LEYLEKLİK’TEN HANYERLERİ’NE, ÖRÜNÜN BURNUNDAN EVLERE KADAR OLAN KALE ARKASI

HERGİN

HERGİN

38 39 40

Leylekliklerin’in kuzeyinde dedemden kalma eski adıyla Hatanıhotan 3’e bölünmüş. Şu anda en kuzeyi Kel Mustafa’nın, ortası abim Mustafa’nın güneyi de Veli Kale’nin elindedir. Eski Hergin’e giden yolun kuzeyindeki Hanyerleri ise şimdi Hüsün emmimin, Hacıa emmimin,  babamındır. Hüsün emmimin tarlası oğulları Mamo ve Haydar emmilerin, Hacıa emmiminki oğlu Haydar emminin, babamınki de abim Ali’nin elindedir. Asıl Leylekliklerin geriye kalan en az 100 dönümü de 4 kardeşlerindir.

Bu 4 kardeşlere burası dedemden mi kaldı yoksa birilerinden satın mı aldılar bilemem. Doğrusunu söylemek gerekirse, merak etmiyor da değilim. Bilen varsa öyküsünü açıklarsa hem tarihe not düşmüş, hem de benim gibi şom ağızlıların merak ve endişelerini gidermiş olurlar.

Leyleklik’teki bizim tarladan başından başlayıp tarlaların üzerinden devam eden eski yol Hanyerleri’nde Haydar emminin tarlasının bitiminde çıkardı. Ana yol arkın üst tarafına kaydırılınca buraları tarlalara karıştı. Güneye doğru, doğuda su arkı, batıda Sarsap Çayı boyunca uzanan tarlalar 4 kardeşlerden Veli, Hayrı, İbrahim, Haydar ve tekrar Veli Kale’ye aittir. Bundan sonrakiler Hanyerleri içerisine girer.

Bizim tarlanın doğusunda yolun üstünde su sızıntıları ve sazlar, zannederim Hayrı emminin tarlasının doğu ucunda eski yol üstünde bir düşek vardı. Söylentiye göre buradan geçen kimsesiz bir adam eşeğinden düşüp ölmüş. Adamı buraya gömmüşler, etraftaki taşları toplayıp üzerine yığmışlar. Biz çocuklar da yolumuz düştükçe sevaptır diye çevreden taşları toplar, bu düşeğin üzerine atardık. Büyüyüp de aklım ermeye başlayınca “Bu, buradaki taşlı tarlanın sahibinin bir kurnazlığı olmalıdır” diye düşünmeye başladım.

Veligo’mun tarlasının batı tarafında çay üstünde bir yar vardı. Zaman zaman bu yardan topraklar bölük bölük Sarsap Çayı’na düşerdi. Bundan dolayı buraya fazla yaklaşmaya çekinirdik.

***

Örünün Burnu’ndan başlayıp değirmen arkı ile Sarsap Çayı arasındaki tarlalar sırasıyla 4 kardeşlerden Hayrı, Haydar, İbrahim ve Veli Kale’ye aittir.

Bir gün bahçemizi sulamak için Aşılık’taki bende kadar gittim. Kaçak suları sıyırta sıyırta omzumda kürekle Örünün Burnu’nu geçtim. Bir de baktım ki, ortası kalın kocaman bir yılan dağa doğru gidiyor. Arkasından koşup zavallı yılanın belinin ortasına küreğin keskin tarafını geçirdim; yılan ikiye bölündü, içinden de kocaman bir balık çıktı.

Ben de iğne ve firketelerden yapmış olduğum bu balıklardan bol bol yediğim için bunların ne kadar leziz olduğunu bilirdim. “Demek ki, yılanlar Sarsap Çayı’na sadece su içmeye değil, aynı zamanda karınlarını da balıklarla doyurmaya inerlermiş” diye düşündüm. Şimdi çayda bırakın balığı, ilkbahardan sonra bir damla su bile göremezsiniz. Dolayısı ile söğütler de kurumaya başladılar.

Bu yılan avladığım yerden bahçelere dek Sarsap Çayı’nın batı yakasındaki söğütlere “Sıra Söğütler” derdik. İlkbaharda söğüt ağaçlarının taze yapraklarıyla beslenen tırtılların atıkları söğütlere adeta gelinlik giydirirlerdi. Tırtıllar kelebek olup uçtuktan sonra söğütler yeniden yapraklanır ama bu sefer de bir takım kara böcekler bu yaprakları ve taze dalları kemirerek bembeyaz şekerler üretirlerdi. Biz çocuklar da bu şekerlerin temizlerini bal niyetine yerdik.

Ekinler biçilip de sağlı sollu tarlalar boşalınca köyün sığırcısı Haydo’nun oğlu Kıyan buradaki tarlalarda sığırları yatağa vurur, biz de camızlarımızı getirir çayırlarında otlatır, sularına sokardık. Kendi hayvanlarını yayan diğer çocuklar da buraya gelirler. Buralardaki göllerde çimer, söğütlerin gölgelerinde eğlenirdik.

Camızları yaymaktan koçları yaymaya terfi ettiğimde de emmioğullarının koçlarını yayan Kara Memmet’le koçlarımızı birbirlerine katar tarlalarda, takımlarda, bahçelerde koçların karınlarını bir güzel doyurduktan sonra çayın suyundan sular, sonra bu söğütlerin altında koçları yatağa vurur, bu söğütlerin üzerine çıkar, yanımızda sürekli taşıdığımız orak kırıklarından kendi icadımız satırlarla bol yapraklı taze söğüt dallarını keser koçlara ziyafet verir, Arap radyolarında duyduğumuz Arapçayı taklit ederek birbirimizle vacir vicir sesler çıkararak güya Arapça konuşur bizi izleyenleri güldürürdük.

***

Örünün Burnu’ndan Kale’nin eteklerine dek değirmen arkıyla dağın yamacı arasındaki tarlalar sırasıyla 4 kardeşlerden Hayrı, Haydar, İbrahim ve Veli Kale’ye aitti. Buralar paylaşılmadan önce Haydar emmiye düşen yer üzüm bağıydı. 1970’li yıllarda 4 kardeşler harmanlarını buralara dökmeye başladılar. Daha sonra 1980’li yıllarda Kale’nin Arkası, Leyleklikler, Hanyerleri, sökülen eski bahçelerin yerlerinin tümünü, dağı taşını, herkes kendi yerini kaysı bahçeleri yaptılar.

Kale’nin arkasında değirmen arkının altındaki tarlaların bitiminde evlere dek yaşlı kaysı, elma, kiraz, dut bahçeleri vardı. Bunlar sırayla 4 kardeşlerden İbrahim, Veli, Hayrı, Haydar (2 hisse bir arada), Hayrı, Veli, İbrahim’e (içindeki 2 katlı kerpiç eviyle birlikte) aitti. Taksimden sonra herkes kendi bahçesinin kenarlarına doğu batı yönünde selvi ağaçları diktiler. Ondan sonra değirmen arklarının suları bu selvilerin diplerinden bir türlü değirmene ve bizim bahçeler kolay kolay uğramaz oldu.

***

Bir gün akşama doğru Aşılık dönüşü çay kenarlarında bahçelerin doğu tarafındaki boşlukta Haydar emminin oğlu Hacıa ile atlarımızın üzerinde eve dönüyorduk. Hacıa kendi bahçelerine doğru atını dizginleyince, altımdaki kırat birden dörtnala koşmaya başladı. Bu kıratın en sevmediğim kötü bir huyu vardı: Koşan bir at gördüğünde durumdan vazife çıkarır, hemen dörtnala koşar, onu geçmeye çalışır, geçmeden de durmazdı. Yine bu huyu depreşti, dörtnala koşmaya başladı. Hacıa’nın atını geçti geçecek derken, bir kaysının altından geçmeye ramak kalmıştı ki, atı durduramayınca dallara takılıp parçalanmamak için kendimi yere attım. Canım fena halde yandı ama kesin bir ölümden kurtulmuştum.

***

Gelelim Hanyerleri’ne: Veligo’mun yukarıda adı geçen tarlasından sonra babamın, sonra Haydar emminin, onun güneyinde Birader Haydar emminin, onun bitişiğinden Hergin’in evlerine giden yola kadar da Mamo emminin tarlası vardı.

Haydar emminin tarlasının altında “Kızlar Gölü” dediğimiz bir göl vardı. Çocukluğumda en çok bu gölde çimerdik. Bir de Hıdrellez’lerde köyün bütün çocukları akşam bir araya gelir, sonra geleneksel olarak evlerde yağ, bulgur, un cinsinden bir şeyler toplar, Bekira’nın karısı Haney bacıya bir şeyler yaptırır, onu yer, sonra üzerimizde birer tumanla “Kızlar Gölü’ne kim önce girecek?” diye koşar, kendimizi buz gibi suya atar, çığlıklar çıkararak yüzer, eğlenirdik.

***

Çocukluğumda herkes harmanlarını Hanyerleri’nde kendi tarlalarının içine dökerdi. O zamanın olanaklarıyla harmanları kaldırmak en az bir ay sürerdi. Gece gündüz traktörlerin, öküzlerin, camızların arkalarına taktıkları altları bıçak gibi keskin çakmak taşlarıyla dolu döğenlerle harman sürerler, biz küçük çocuklar da döğenlerin üzerine biner eğlenir, sonra bu Kızlar Gölü’ne girer tozlarımızdan, terlerimizden arınırdık.

Bu harman yerleri gece gündüz çalışanlarla, köyün gençleriyle, eğlenmek için oraya doluşan çocuklarla panayır yerlerine dönerdi.

O zamanın gençlerinden İbrahim emmi diğerlerine göre bir komutan gibi hareket eder, o ne derse diğerleri itiraz etmezlerdi. Harmanlar döğenlerle sürülmüş, dağ gibi tığlar oluşmuş, herkes yabalarla savurmak için rüzgâr bekliyor ama beklenen rüzgâr da bir türlü gelmiyordu.

Bizimkiler bir araya geldiler, şakalaşıyorlar, eğleniyorlardı. Bağlardan, bahçelerden, bostanlardan söz ediliyordu. Derken biri: “Varatpınarı’nda falanın bir bostanı varkine…” diye bostanı öve öve bitiremedi. Bizim başkomutan hemen emir verdi: “Haydi uşaklar, motorlara binip Varatpınarı’na bostan yolmaya gediyok!” dedi. Bizimkiler çığlıklar atarak Ferhatpınarı’na gittiler. Bir saat kadar sonra teyekleriyle birlikte bostanı yağma edip hıyarları, acirleri, karpuzları, kavunları, kelekleri naylona doldurup getirdiler.

Benden başka herkesin keyfi yerindeydi. Kim ne bulursa güle oynaya getirdiklerini yiyorlar, bostanı ne hale getirdiklerini anlatıyorlardı. Ortada bir ateş sürekli yanıyor, ay ışığı ile birlikte etrafı kızıl bir ışığa boğuyordu.

Ben, Kızlar Gölü’nün üstünde, tarlanın kenarındaki çalıların altına tek başıma sinmiş, üzüntü içinde yapılanları seyrediyordum. Birinin gözü bana takıldı: “Ula Turaç, orada ne duruyon, gel sen de yesene!” dedi. “Ben yemem” dedim. “Niye yemiyon ula!” dedi. “Siz, elin bostanını yolup getirdiiz, onuçun yemiyom” dedim.

Diğerlerine doğru bakıp sesini yükselterek: “Bağın uşaklar!.. Bu Turaç ne diyor?” deyip söylediklerimi tekrarladı. Bunun üzerine hem güldüler, hem de: “Eyle mi töremiyesice, yemezsen yeme!.. Şuna bağ yav, değine bağ yav!..” diye beni azarladılar. Bunu asla unutmam.

***

1974 yılında baba bir analarımız ayrı biz dört kardeşler; Ali ile Cuma bir, Mustafa ile ben de bir grup oluşturup tarlalarımızı, bahçelerimizi genellikle her tarlayı, bahçeyi 2’ye bölerek ibicek ile bölüşmüştük. Sonraki yıllarda Ali ile Cuma kendi aralarında paylaşmışlar, Mustafa ile ben de kendi aramızda paylaşmıştık. Bu Hanyeri’nin kuzeyi benim, güneyi de Ali’nindi. Henüz kaysı fidanları dikilmezden önce, Ali Hanyeri’ne gittikçe takımdaki taşları tekmeler benden tarafa atardı. Ben de o taşları tekrar yerine koyardım. Zaten ilk paylaştığımızda neredeyse bir evlek bizden çalınmıştı.

Ali’nin bu yaptıklarına sinirlenir kavga çıkarır, babama Ali’yi şikâyet eder: “Ağa, takım tekmelemekle tarla büyümez. Tarlalarımızı paylaştıktan sonra izimizin üzerine çocuklarının ellerine kürekleri tutuşturup topraktan ve taşlardan yaptığımız hoyukların yerlerini bizden tarafa kaydırttılar. Farkına vardığımızda bir sürü kavgalar ettik ama bir şey tutturamadık; yaptıkları da yanlarına kâr kaldı.

Ali, hızını alamamış olmalı ki, hâlâ takım tekmeliyor. Benim bütün tarlalarım hemen hemen kendisininkiler ile sınırdır. Bu kepazelikleri özellikle aramızı iyice açmak isteyenler başıma kakıp beni kışkırtıyorlar ve benimle alay ediyorlar. En çok da bu zoruma gidiyor. Ali’ye söyle, gidip gelip takım tekmeleyeceğine kendisine bitişik olan tarlalarımı alsın, kendininkiler katsın, dolayısı ile takım tekmelemesine de gerek kalmaz” derdim.

Buralar kaysı bahçeleri olunca Ali, benden yürüttüğü ile genişletmiş olduğu bahçesinin benden tarafına selvi dikmeleri dikti. Takımımız tekmelenmekten kurtuldu ama bu sefer de ağaçların gölgesinde kalan yerlerde bir şey yetiştiremez olmuş, derdimi de kimseye anlatamamıştım.

Bu bahçem ile birlikte evimi, mezarlığın altındaki tarlamı, çay söğütlerinin oradaki tarlamı 1985’te Ali’ye sattım. Ali, bahçeyi alır almaz ikimizin arasındaki selvileri kökleriyle birlikte söküp birleştirdi.

Yeri geçmişken bir tespitimi söyleyeyim: Birine en büyük kötülüğü yapmak istiyorsanız, takımı katın, tekmeleyin, güneydeki tarlanızın takımına selvi, kavak, söğüt çalı gibi şeyler dikin. En az bir evlek tarlasının ürün vermemesine nasıl sebep olup, onu nasıl çileden çıkarıyorsunuz görün. Bu dolaylı bir tecavüzdür, mülkiyetini kötüye kullanmadır. Buna ne tarla sahibinin, ne de devletin asla izin vermemesi gerekir.

***

Gümüşün’den gelen sel suları Hergin’e giden yolun güney tarafını ve Hayrı emminin bitişikteki tarlasının kuzey ve batı tarafını sürekli olarak kemirir yolu da neredeyse kullanılmaz ederdi.

Bir gün İbrahim emmi traktörüyle Elbistan’a seklemler içinde buğday götürüyordu. Mamo emminin bahçesinin doğusu ile Gümüşün’den gelen derenin arasındaki dar, kaygan ve meyilli yoldan geçerken çağlayarak akan bu dere sularının içine naylon devrildi. Naylonun üzerinde bulunanlar karşı kıyıya savrulduk. İbrahim emmi: “Veli nerde? Veli nerde? Veli nerde?” diye bağırarak Veli’yi arıyordu. Veli’yi göremeyince suyun içindeki seklemlerin altında olduğu anlaşıldı.

Orada bulunanlar birer ikişer seklemlerin uçlarından tutup birkaç dakikanın içinde boğulmakta olan Veli’yi çıkardık. Veli’yi güçlükle canlandırdık. Sonra naylonu doğrultup kuru seklemleri yükleyip Elbistan’a gittik.

Biz el çabukluğu ile Veli’yi mutlak bir ölümden kurtardık; Veli de insan yaşamının ne kadar kıymetli olduğunun ilk dersini buradan almış olmalı ki, tıp doktoru oldu, o da şimdi insan kurtarıyor ama bize olan borcunu ödemeyi bir türlü akıl edemiyor.

***

Hanyerleri’nde yolun kenarında, sulama arkının hemen üstünde Ahmet Dede’nin bir bakkal dükkânı vardı. Bu dükkân Şose yol yapıldıktan sonra Gümüşün’deki bizim tarlanın ucuna kullanmadığımız yere, yol üstüne taşındı. Ahmet Dede’nin bu dükkânlarıyla ilgili anılarımı sırası geldikçe yazarım. Şimdilik içinden çıkamayacağım kadar uzun olayları anlatmak istemiyorum.

24.05.2016

Turaç Özgür

—-

Arkası yarın…

 

 

 

 

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

NELER GÖRMEDİ Kİ ŞU GÖRMEZ OLASICA GÖZLERİM!

ELBİSTAN

ELBİSTAN

En vahşi varlık olup da kendini uygar sananlar gördüm.

İnsan olmanın gereğini yapıp da insan yerine konulmayanlar gördüm.

Kendi gücünün farkına varmayıp da zalimlere boyun eğenler gördüm.

Devletin gücünü kendisininmiş gibi kullanıp da halkına zulüm edenler gördüm.

Zulme karşı direnmek yerine ona boyun eğip tapınanlar gördüm.

Yönettikleri devletin malını üzerlerine geçirip dünya lideri diye saygı görenler gördüm.

Emeklerini sömürücülere kaptırıp da onlardan sadaka bekleyen zavallılar gördüm.

Kıçlarındaki donu çalanlara tapınıp onların servetler katıp övünenler gördüm.

Zulme boyun eğmeyenlere vatan haini, terörist diye bakıp onları dışlayanlar gördüm.

Türk olup da kendini Kürt sananlar, Kürt olup da kendini Türk sananlar gördüm.

Din taciri ve din düşmanı olup da kendini dindar diye yutturanlar gördüm.

İki rekât gösteriş namazı kıldı diye büyük Müslüman yerine konanlar gördüm.

Tuttukları iki oruçla fakir fukaranın halini anladıklarını sanan aptallar gördüm.

Çaldıklarının binde birini dağıtarak kendilerini hayırsever gösterenler gördüm.

Hırsızlık ve rüşvetçilikle servet biriktirip üzerlerine toz kondurmayanlar,

Tüm dinlerin hedeflediği şeyleri yerine getirip de kendini ateist sananlar gördüm.

Tüm dinlerin yasakladığı şeyleri yapıp da kendini insan sananlar,

“Elhamdülillah Müslümanım” deyip de insanlık dışı her ne varsa yapanlar onursuzlar gördüm.

“Allahuekber!” deyip de korunmasız zavallı insan kellesi uçuran zalimler, katiller gördüm.

“Bunu Müslüman olan yapmaz” deyip de korunmasızlara tecavüz edenler alçaklar gördüm.

Sünni gibi yaşayıp da kendini Alevi, Alevi gibi yaşayıp da kendini Sünni sananlar gördüm.

Çağdışı olup da kendini modern, teknolojik ürünleri kullananları modern sananlar gördüm.

Suçlarını hafifletmek için ütülü elbise giyip kravat takan katiller, caniler gördüm.

Hukukun ırzına geçilirken susup da kendilerini hukukçu sanan zavallılar, sefiller gördüm.

Kendileri iktidara bağlı emir kulu olup da kendilerini yargıç, savcı sananlar gördüm.

Bu kısacık ömrümde at izinin it izine, doğru ile eğrinin birbirine karıştığını gördüm.

Koyun postuna bürünmüş aç kurtların sürünün kökünü kazıttığını gördüm.

Kendini bülbül sanan kargaların sebep oldukları örenlerde baykuşlar gibi öttüğünü gördüm.

Barış zamanları bülbül olup da zor günlerde dudu kuşu gibi susan zavallılar gördüm.

Horul horul uyuyup da kendini uyanık sananların gözü açılara yolunduğunu gördüm.

Uyuyor gibi yapıp da kardeşlerinin bacağındaki donu, ağzındaki takma dişi çalanlar gördüm.

Daha neler gördüm neler!.. Keşke kör olaydı gözlerim de bunları hiç görmez olaydım!..

Arkadaşlar, sahi benim gördüklerimi siz de gördünüz mü, yoksa ben serap mı gördüm?

24.05.2016

Turaç Özgür

ESİNTİLER, Toplumsal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KADINLARIN ELİ SIKILMALI MI, SIKILMAMALI MI?

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

frelfmregreg_11986-1992 yıllarında Elbistan’ın Köprübaşı Mahallesi’nde kendisi Fransa’nın başkenti Paris’te işçi olarak çalışan Fikri Sinan’ın zemin artı 3 katlı apartmanının önce zemin sonra da 2’nci katında kiracı olarak oturdum. Her yıl Elbistan’a gelir, apartmanının1’inci katında eşi ve 7 çocuğu ile birlikte tatilini geçirirdi.

Benden önce kiracısı olan Celal Çıkın: “Yav arkadaş, bu Fikri abi kiracılarıyla hiç geçinmez, hiçbirimize de iyi demezdi. Sen de ondan farksızsın ama bu Fikri abiyle aranızdan hiç su sızmıyor. Birbirinizle nasıl uyuştunuz bir türlü anlamıyorum. Elbistan’a geldikçe kiradaki dairelerini teftişe çıkar, ‘Yok şuraya çivi çakmışsınız, yok duvarlar yağlanmış, yok şurayı çizmişsiniz’ diye kontrol eder, parmağını oraya buraya sürüp ucuna bakar: ‘Bu duvarların, bu tezgâhın hale ne?’ der, bizimle ve diğer kiracılarıyla hiç geçinemezdi. Bir günden bir güne bize yaptıklarının binde birini ne size yaptığını gördüm, ne de duydum. O huysuz adamı nasıl etkiledin yav? Bu bina daha tamamlanmadan buraya göçtüm, kendisinin yokluğunda bir sürü de yardımım oldu, işçilerinin üzerinde durdum, alınacak şeylerin peşinden koşturdum ama gene de yaranamadım” der gülerdi.

Ben de “Celal Bey, kardeşim; sen çok iyi biliyorsun ki, ben kimseye yağ çekmem, yaranmak gibi bir dalkavukluğu ne yaparım, ne de kimse sen böylesin diyebilir. Ben her zamanki benim, benden en ufak bir değişiklik de yok. Valla bende ne buldu bilemem, onu Fikri abiye sor” der, gülerdim.

Fikri abi ile binanın çevresinde gezerken bana yumruları gösterir: “Bunlar yere gömülü harçlardır, bunlar benim boşa harcanan paralarımdır. Benim gönderdiğim paralarla bunun gibi iki tane bina daha yapılırdı. Paramı kimler yemedi ki, hele şu binaya bak yav!.. Bina da binaya benzese” der, yakınırdı.

Minibüsüyle tek başına ya da ailecek bir yere gideceği zaman boşsam beni de götürürdü. Bir bayram günü: “Hocam, Karaelbistan’a giderken yolun altında 25 dönüm bir tarla aldım. Birine de bostan ekmesi için ortak verdim. Ailecek hem tarlayı görmeye, hem de bostancıyla bayramlaşmaya gidiyoruz. İşin yoksa bana arkadaşlık edersin, gel sen de bir gör bakalım, bizim tarlayı beğenecek misin?” dedi. Ben de kırmamak için minibüsüne bindim.

Beş dakika sonra tarlanın başına vardık, arabadan indik. Bostancı karı koca koşarcasına yanımıza geldiler. Ailecek birbirlerine sarılıp bayramlaştılar. Ben de önce erkeğe elimi uzatıp bayramını kutladım. Sonra kadına uzattım ama benim elim havada kaldı. Bu ilk defa başıma geldiği için bir mana verememiştim ama sanki sinek savıyormuş gibi bozuntuya vermeden elim çektim. Eşek kuyruğu gibi elimin havada kalmasına canım fena halde sıkıldı.

***

Bir öğle vakti bizim evin karşısında Belediye Düğün Salonu’nda Doğruyol Partisi’nin bir toplantısında çıkan akrabamız emekli öğretmen Vahit Çetin, Yukarı Yapalaklı biriyle “Hadi, yeğenimgile gidek, karnım da fena halde acıktı, bir şeyler yiyip biraz dinlenek” diye bize gelirler.

Hoş geldin, beş gittin merasiminde bizim hanım Yukarı Yapalaklıya elini uzatınca eli havada kalır ve fena halde bozulur ama misafir olduğu için sesini çıkarmaz. Daha sonra Vahit Çetin’e “Dayı, arkana takıp bize getirecek başka kimseyi bulamadın da kadını aşağılayan, o kadın düşmanı, kadına elini vermeyen yobazla bize geldin? Senin hatırın olmasa ben ona yapacağımı bilirdim!” diye sitem etti.

***

Oğlumuz Önder, Elbistan Endüstri Meslek Lisesi’nde okurken bir gün anasına ve kız kardeşlerine: “Sizin bir erkekle tokalaştığınızı görürsem, sizi öldürürüm!” diye tehdit eder. Anası, Önder’i fırçaladıktan sonra bana: “Önder bize böyle böyle diyor” diye şikâyet eder. Önder’i karşıma alıp sorguya çektim: “Dindersi öğretmenimiz ve arkadaşlarım, Fikri abinin oğulları da kadınların erkeklerle tokalaşmasının çok günah olduğunu söylüyorlar. Erkeklerle tokalaşan kadınların kocalarına haram olduğunu, nikâhlarının düşeceğini, birbirleriyle zina etmiş sayılacaklarını, her ikisinin de cehenneme gideceklerini söylüyor. Ben de onun için öyle dedim” diye kendini savundu.

“Senin o yobaz dindersi öğretmeninin de, arkadaşlarının da… Ulan bir daha böyle yaptığını görmeyeyim, duymayayım!.. Sen neden onları kendine uydurmuyorsun da onlar seni kendilerini uyduruyorlar? Bir daha da ev sahiplerinin oğullarıyla Cuma’lara gittiğini duymayayım! Ne Cumasıymış ulan!.. ‘Biz Alevilerin de kendilerine göre bir inançları var. Cuma’yı mumayı bilmek’ demek çok mu zor?” dedim.

***

1992’nin eylül ayında bir akşam kayınbiraderi Mehmet Bey’le Fikri abi’nin karısı bize eşimin babasından dolayı “başınız sağ olsun”a geldiler. Karşımda tesettürlü, türbanlı bir kadını görünce güçlükle tanıdım. “Hoş geldiniz yenge” diye elimi uzattım, uzatılan elim yine eşek kuyruğu gibi havada kaldı. Sinek savıyormuş gibi pişkinliğe verip elimi çektim. Mehmet Bey’le ailecek dosttuk, birbirimizi sever sayardık. Onu hoş geldin edip yerime oturdum.

Eşime ve bana “başınız sağ olsun” dedikten az sonra “Ben birkaç gün sonra İstanbul’a, oradan da Paris’e gideceğim. Buraya gelmişken şu kira meselesini de bir konuşalım” dedi.

Her sene Mehmet Bey’le görüşür, beklediğinden de fazla olarak kirayı arttırırdım. O da çevrede rayiçleri bildiğinden memnun olurdu. Bu sefer Mehmet Bey’i de devreden çıkarmış olacak ki, yenge: “Turaç Bey, İstanbul’da kiralar bu kadardır, siz yarısını bile vermiyorsunuz. Ya iki katına çıkart ya da çık” dedi. Benden önce Mehmet Bey bozuldu ama sesini çıkartmadı.

Zaten elimin havada kalmasına sinirlenmiştim: “Yenge, İstanbul için boşuna ‘taşı toprağı altındır’ demiyorlar; orası İstanbul, burası da Elbistan’dır. Elbistan’da en yüksek kira verenlerden biri benim. Burayı İstanbul’la kıyaslamak; gümüşle altını kıyaslamak gibidir. Evini İstanbul’a götüremeyeceğine göre, en iyisi bu apartmanı sat, orada bir tane daire al. O zaman istediğin gibi olur.

Ben her sene tayin istiyordum, çıkınca da iptal ettiriyordum. Bu sene yine tayin istemiştim, Kocaeli Darıca’ya tayinim çıktı. ‘Gideyim mi, gitmeyeyim mi’ diye kara kara düşünüyordum. Kayınbabam ölünce eşimden dolayı ‘Hayrı’ya istediği imzaları verin, işlerini yapsın’ diye dalıma bindiler, yüzümüze bile bakmayanlardan dolayı her gün birkaç minnetçi gelip gidiyor, diğer bacanaklar da korkularından yanıma yaklaşamıyorlar. Miras konusunda söylediklerim bizimkilerin işlerine gelmiyor, artık onlardan da bıkıp usandım. Kaçacak yer arıyordum. Senin bu söylediklerin de yarama tuz biber bastı. Belki de farkına varmadan bana en büyük iyiliği yapıyorsun, sağ ol. Tamam, yenge; yarın Darıca’ya gidip bir ev tutacağım. Senin evinden de taşınacağım” dedim.

Mehmet Bey, üzüntü içinde “Tamam yenge, kirayı hallettin, kalk gidelim” dedi.

***

Ben Darıca’ya gidip tayinim çıktığı Aslan Çimento Endüstri Meslek Lisesi’ne uğradım. Sonra onların önerdiği bir evi tutup Elbistan’a döndüm. Benim göç hazırlığı yaptığımı duyanlar arka arkaya gelmeye başladılar.

Bacım Elif ile oğlu Haşmet geldiler. Elif, bana yalvarıp yakardı: “Hayrı, ağamın yatağına yatmış: ‘Ağa, benim adamlığım senin sağlığındaymış, sen gittikten sonra beni kimse adam yerine koymuyor, ben şimdi boku yedim’ diye ağlıyordu. Fukaranın vaziyetini görünce dayanamayıp sana yalvarmaya geldim” dedi. Onlar da benden cevabını alıp elleri boş gittiler.

Bacanağım Mehmet’le baldızım Hatice de Malatya dönüşü bizdeydiler. Bir gün sonra Hayrı geldi. Ben projelerimi anlatıp kendisine şartlı yetki vereceğimizi söyleyince, “Sen benim ortağım mısın? Benim kadar sermaye koyar gelirsin” dedi. Merdivenlerden inip giderken de “Siz yiyeceğinize it köpek yesin!” diye kafa tutup gitti. Onu idare ettim.

Ertesi gün kaynanam, Veligo’m ve oğlu Kâzım geldiler. Kaynanamın elini öpmeye uzanınca elini benden kaçırıp vermedi. Ben de kara şarşaflı kadınlar gibi ne elini kaçırıyorsun? Öptürmezsen öptürme!..” diye kızıp Veligo’mun eline uzandım. O, kimseye elini öptürmezdi, izin vermedi sadece tokalaştı. Sonra Kâzım’a elimi uzattım. Veligo’m Hayrı’ya istediği imzaları vermemiz, onun da işlerini yapması için diller döktü, kendisinin kefil olacağını söyledi. Ben de “Veligo, Murtaza dayı ile sen Mustafa’ya da aynı sözü vermiştiniz. Sonra ben Mustafa’yı kovunca zavallı evsiz kalmıştı. Siz de verdiğiniz söze sahip çıkmamıştınız, olmaz. Hayrı’ya da, bize de iyilik yapmıyorsunuz, bu konu öyle çözülmez, böyle çözülür diye projelerimi anlatmıştım. Sonra kırgın vaziyette ayrılmıştı.

***

Bütün bunları neden anlattım dersiniz?

Kardeşim, hâlâ anlamadınız mı? Geleceğin Başbakanı RTE’nin damadı Enerji Bakanı Berat Albayrak, ‘vefa töreni’nde eski Başbakan Ahmet Davut Oğlu’nun karısının uzatılan elini şeyin kuyruğu gibi havada bırakmıştı.

Bak, Türkiye nasıl da kalkınıyor, hızla ilerliyor. Korkarım bu hızla yörüngesinden kadın elini vebalı elden daha aşağılık gören bu zihniyet yüzünden bir gün yörüngesinden fırlar, Ortaçağ’ın pis ve kirli karanlığından Suudi çöllerine düşer. Şimdi anladınız mı?

İster kadın, ister erkek olsun, birine elini uzatmamak, sıkmamak, onu eşek kuyruğu gibi havada koymak yerine göre kendisinin aşağılık biri olduğunu, yerine göre de karşısındakinin aşağılık biri olduğunu anlatmaya çalışan bir vücut dilidir.

İyi uykular!.. Hayırlı geceler!..

23.05.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AÇIK KUYULAR VE BENİM ŞEYTANİ FİKRİM YÜZÜNDEN GÜMÜŞÜN PINARI’NIN KATLEDİLME OLAYI

59 64Babam sağ ve sağlığı yerindeyken bir gün Gümüşün’deki elma bahçemizde “Ağa, ben senin sağlığında ‘Benim tarlalarım’ demeye ve satılık etmeye utanıyorum. Girişimcilik yaşım geçmeden payıma düşen tarlalarımı satıp İstanbul’a, Ankara’ya ya da İzmir’e yerleşip ticaretle uğraşmak istiyorum. Eninde sonunda satarım ama daha fazla geç kalıp körelmek istemiyorum Öğretmenlik mesleği bana göre değildir. Bu meslekte kaldığım sürece hem körelirim, hem de hiçbir hayalimi gerçekleştiremem, hem de hedefime asla varamam. Kendini bilmezlerin emrinde çalışmak, körelmek, yaşlanmak ve torunlarının da geleceği ile oynamak istemiyorum. Elimde bir sermayem olmazsa, hiçbir şey yapamam. Benim tarlalarım satılıktır, kardeşlerime söyle, neyim var, neyim yoksa kendilerine istedikleri kolaylığı tanıyacağım, satın alsınlar, dolayısı ile senden bana intikal eden mallar da başkalarına gitmesin” dedim.

Babam: “Oğlum, söylediğin sözlerine hiçbir diyeceğim yoktur. Kendi hayatını kendin istediğin gibi yaşamak hakkındır. Ali ile Cuma’nın ellerinde birer traktörleri, bir kaçar da inekleri vardır. Onlarla da işlerini güçlerini görüyorlar, geçinmeye çalışıyorlar. Onları da ellerinden çıkarırlarsa kendileri aç kalırlar. Mustafa’nın o da yoktur. Benden sana müsaade, kime satıyorsan sat, emmilerinin uşaklarına söyle alsınlar. Benim de imzamı isterlerse seve seve veririm” dedi.

Bunun üzerine birkaç yıl sözünü etmedim. Bu arada babamın sağlığı, özellikle ruhsal sağlığı gittikçe bozuldu. Ben de sıkıyönetimin baskılarına dayanamayarak istifamı verip Hergin’e evimi Hergin’e taşıdım. 28 Mart 1983’te babam öldü. Ben de kimse ile kötü olmadan tarlalarımı satıp kaçmayı düşünüyordum.

***

Bir ilkbahar sabahı evimin doğuya bakan duvarının dibindeki bir deliğe girip çıkan 10-15 metrelik uzağa gidip gelen kara karınca kümesine bakıyordum. Aralarında bir sarı karınca gözüme takıldı. Sırtımı duvara verip hem güneşleniyor, hem de bu sarı karıncayı takip ediyordum. Sarı karıncanın kümeye girdiği yerdeki siyah karıncalar ağızlarındakileri bırakıp, onu uzaklaştırıyorlar, sonra gelip bıraktıkları şeyi alıp kümeye karışıyorlardı.

Fadime arada bir “Turaç, gel kahvaltı soğu” diye çağıyor. Ben her seferinde “Tamam geliyorum” diyor ama yerimden ayrılamıyordum.

Sarı karınca her uzaklaştırılmasında tekrar dönüp kara karıncaların arasına karışıyor, aynı şeyi yaşıyordu. Nihayet, yeterince yorgun düşüp hırpalanan sarı karınca, kara karıncalar arasına girmekten vazgeçip, başını alıp oradan uzaklaştı.

Bu gözlem sonucu şu dersi aldım: “Oğlum Turaç, aralarında yaşadığın bu insanlarla kan bağı, inanç bakımından hiçbir sorunun yok ama sen almış olduğun farklı kültürden dolayı kara karınca olmaktan çoktan çıkıp sarı karınca oldun. Kısa süreli gelip gidişlerinde bunlar seslerini çıkarmıyor, işlerine gelmeyen bir şey de söylesen gülüp geçiyorlar, seni idare ediyorlar ama bu şansını biraz daha zorlar, yapılan haksızlıklar karşısında dilini tutup seyretmezsen bunlarla aran açılır. Baban da rahmetli olduğuna göre artık utanmana da gerek kalmadı. Sarı karınca durumuna düşmek istemiyorsan, kimse ile kötü olmadan neyin var, neyin yok sat, buradan derhal uzaklaş!” dedim. Önce kardeşlerime “Benim tarlalarım satılıtır” dedim. Onlar “Biz alamayız, kime satıyorsan sat” demelerinin üzerine emmioğullarına teklif ettim. Onlardan da aynı yanıtı alınca hısım akrabalara teklif ettim. Onlardan da aynı sözleri duyunca her yerden müşteri aramaya başladım. Yüzüme bir şey demeyenler, arkamdan “Buraya girenlerin şeyi böyle olur” gibi laflar kulağıma gelmeye ve yavaş yavaş onun bununla kötü olmaya başladım. Herkes halinden memnundu ama ben burada strese girmeye, bunalmaya ve dayanılmaz adam olmaya başladım. Tarlalarımı satmadan buradan gitmeyeceğime karar verdim ama yaşayabilmek için de işime gücüme bakmak zorunda kaldım. En sefil ve zavallı bir yaşamı sürdürerek en kaba, en pis işlerde bıkmadan usanmadan gece gündüz çalışıyor, çocuklarımı kimseye muhtaç etmemek için babamdan payıma düşen satabileceğim her şeyi, ağaçlarımı, hatta ağıllarımın, ahırlarımın, işe yaramaz evlerimin üzerlerini bile odun niyetine satıyordum. Herkes arkamdan: “Gül gibi mesleğine döneceğine, hamallar gibi çalışıyor, yapacak hiçbir şey bulamazsa eline baltayı alıp durmadan odun doğruyor ya da eline kazmayı, küreği, beli alıp evinin etrafını düzeltiyor, evine yol yapıyor. İki insan içine çıkmıyor. Hüsüva’nın ağıllarının, ahırlarının üzerini bile satıyor” diye benimle alay ediyorlardı. Ben bunları duymamaya ve elimden geldiğince kimseyle kötü olmamaya çalışıyordum. Dört senelik bu sürgün yaşamımda bir insanın ömrü boyunca yapacağı kadar işçilik yaptım. Boş zamanlarımda yaşamım boyunca okumadığım kadar kitap okudum. Birkaç doktora tezi hazırlayacak kadar çalışmalar yaptım. Boşalmak için etrafıma gelen zibidilere nutuklar attım. Bunalmamak ve boşalmamak için birkaç km uzaktaki Kuyucak’a gidip bildiklerimi onlara öğretmeye çalıştım. Adımı “Kuyucaklıların Dedesi”ne çıkardılar.  Bilinçlendikçe susacağıma daha da azıttım.

Neyse, şimdilik bu konuları biraz bir kenara bırakıp asıl konuya gelelim:

Herkesle henüz iyi olduğum bir gün köyümüzün gençleriyle Seyithalil’in dükkânında sohbet edip, Sarsap Çayı’nın kuruyup ağaçlarımızın, bahçelerimizin susuz halini bakıp çözüm arıyorduk. Başka yerlerde açık kuyular yapıp, o kuyulardan su motorlarıyla çektikleri sularla bahçelerini, ağaçlarını, bostanlarını sulayanları düşünüp biz de ona benzer bir şey yapamaz mıyız diye projeler üretiyorduk.

Birden aklıma gelmez olasıca şeytani bir fikir geldi: “Yav Vahit, Haydar emminin Gümüşün’de birkaç dönüm bataklık bir yer var. Biz de oraya kendi aramızda para toplayıp kocaman bir açık kuyu yapsak, dip sularıyla bütün ağaçlarımızı, bahçelerimizi, bostanlarımızı sularız. Zaten oradan da Haydar emmi yararlanamıyor, bari bir şeye yarasın. Gerekirse, ona da zarar ve ziyanlarını veririz” diye bir öneride bulundum. O zamanlar şimdiki gibi Beko türü kazı araçları Elbistan’da yoktu. Kazı yapanlar kazma, kürek ve bel kullanarak insan emeğiyle yapıyordu.

Vahit: “Vallah doğru söylüyorsun. Evcühüyüklü Omar Osmangil bu işi yapıyorlarmış, onlar çok iyi bilirler. Ağama, emmime söyleyek de onlarla bir gün görüşek” dedi.

Ben de “Yav ağana, Haydar emmiye söylemene ne gerek var. Onlar da buna memnun olurlar. Hadi sıcağı sıcağına Evcihüyük’e gidelim. Omar Osman benim adamımdır. Onunla, Koyun Ali ile bir görüşelim, bakalım onlar ne diyorlar. Anlaşabilecek miyiz, anlaşamayacak mıyız?” dedim.

Vahit’le yürüyerek Evcihüyük’e Omar Osman’ın evine gittik. Bizi görünce sevindi. Hal ve hatırdan sonra durumu anlattık. “Siz ne zaman isterseniz, ben adamlarımı alır gelirim” dedi. Hayallerimin yıkılacağından habersiz, Vahit’le sevine sevine Hergin’e döndük.

Bizim bu projemizi Vahit babasına, o da Haydar emmiye söylemiş. Dört kardeşin her zaman yaptıkları gibi, bencillik ve şovenlik damarları kabarmış: Başkalarını, yanı zencileri işin içine karıştırmadan dört kardeş birlikte açık kuyu yapmaya karar vermişler.

Bir Pazartesi günü Elbistan dönüşü Gümüşün’e uğradım. Vahit’le benim pınara zarar vermemek için 50 metre kadar uzağına, bataklığın tam ortasına yapılmasını düşündüğümüz kuyunun temelini, Veligo’mun projesine göre o dünyalar güzeli Gümüşün Pınarı’nın hemen dibinde ölçüleri alıp kazıya başlamışlar.

Hem pınara zarar vereceklerini, hem de bencillik yapıp 4 kardeşin dışındakileri dışlamalarına sinirlerim bozuldu. 3-4 kişi toprağı, sonra toprak karışımı çakılı birkaç hafta dışarı atıp istenilen derinliğe gelince Gümüşün Pınarı kuruyup buraya akmaya başladı. Zaten onların da istedikleri buydu. Ben, “Bu, bir haksızlıktır. Gümüşün Pınarı yüzyıllardır yerinde akıyordu ve hepimizin yararlandığı bir pınardı. Şimdi pınarımızı çaldınız, bizi de dışladınız, buna hakkınız yoktur!..” diye feryat ettim ama karşı tarafla düşman olduğum yetmiyormuş gibi bizimkilerden de arka bulamamıştım.

Bu dört kardeş su motorlarını attıkları zaman pınar tümden kuruyor, aslında var olan pınarın sularıyla kuyunun içi belli bir seviyeye gelince su motorunu çalıştırıp bahçelerine, ağaçlarına, bostanlarına bu suyu götürüp kullanıyorlardı. Biz enayiler de boynuz beklerken, kuyruktan kulaktan olduk, yani daha önceden yararlandığımız pınardan da olduk…

Her ne zaman evde bunalsam ya Kızılpınar’a ya da bu Gümüşün Pınarı’na gelir, avuçlarımı bir araya getirir tas gibi kullanarak buz gibi o nefis sularını kana kana içerdim. Sonra billur gibi suyunu bir ayna gibi kullanır, cebimden tarağımı çıkarır saçlarımı tarar, üst başına söğütlerin gölgesine oturur, dallarında öten serçelerin seslerini dinlerdi. Harman zamanı da öğle istirahatlerinde gelir kol ve bacaklarımızı, başımızı yıkar. Pınarın suyundan kana kana içer, içine karpuzu atar, yemekten sonra buz gibi karpuz dilimlerini yer, söğütlerin koyu gölgelerinde halı gibi çimenlerin üzerinde sere serpe yatar, uyur ve dinlenirdik. Şimdi bütün bunlar benim o şeytani fikrim yüzünden yok oldular. Kendimi de bu konuda asla affetmedim.

***

Bu pınarla ilgili yaşanmış iki olayı anlatmadan geçemeyeceğim.

Birincisi: Veligo’mun Aliekber adında delidolu bir oğlu vardı. Babamla Ahmet Dede, Gümüşün’deki ilk dükkânlarında otururlarken, 2 de yorgun argın, susuzluktan damakları kurumuş jandarma gelmiş. Babam “Aliekber, oğlum şu bakracı al, pınara git, bir su getir” demiş. O da babamın dediğini yapmak için bakracı eline alıp koşarak Gümüşün’ün Pınarı’na gitmiş. Bakracı su ile doldurduktan sonra da içine işeyip getirmiş. Jandarmalar vermiş. Onlar da sırayla tepelerine dikip içer içmez, Aliekber’e vermişler. Babam Aliekber’den bakracı isteyince suyu dökmüş. Babam “Oğlum, niye döktün? Ben de içecektim” demiş. Aliekber “Dede, ben bir koşumda gider, tekrar getirim” demiş ve koşarak pınara gidip bakracı yıkayıp içini suyla doldurup gelmesi bir olmuş.

İkincisi: Babamla Ahmet Dede yine bir gün oturularken, Ahmet Dede: “Mustafa, şu bakracı al, götür pınara ısla, gel” demiş. Mustafa pınara gittikten sonra Ahmet Dede, babama bakıp gülerek: “Bak, Hüsüva, Mıstafa şimdi gider, bakracı pınara ıslar, gelir” demiş. Bunun üzerine babam kızarak: “Yav Dede, sen de bu Mıstafa’yı eyice hayvan ettin” demiş. O da “Birez bekle, görürsün” demiş. Mustafa eli boş gelince Ahmet Dede babama dönüp: “Hüsüva, ben sana demedi miydim?” demiş. Babam da Mustafa’ya ağzına geleni çekmiş…

Bu Gümüşün Pınarı bir dile gelse de konuşsa, kim bilir ne ilginç şeyler anlatır. Sonunda da kesinlikle beni asla affetmeyeceğini de haklı olarak dile getirir…

***

BENİM TARLAYA KUYU DEŞMEMİZ

Birkaç yıl feryat edip kardeşlerime “Gelin bunların gözünün içine bakacağımıza Gümüşün’de benim tarlanın içindeki sazlık yere de biz kendimize bir kuyu yapalım. Gerekirse benim o tarlamın tamamını gözden çıkarıyorum. Kendimize güldüreceğimize oraya biz dört kardeş de birlikte bir kuyu yapalım. Hüsüva’nın ne kadar tarlası takımı, bahçesi, ağacı varsa hepsini o kuyudan elde edeceğimiz suyla sularız. Biz o kuyuyu belli seviyeye kadar indirip, çakıllı tabakada birkaç metre daha inersek, bizim kuyumuz onlarınkinin altında olduğuna göre, o pınarın suyu o kuyunun içine nasıl düştüyse, o kuyunun ve Gümüşün’ün tüm dip suları bizim kuyuya düşer. Bizi ortak etmediklerine kendileri pişman olsun” dedim.

Cuma’nın evine gelip gidip ikna etmeye çalıştım. Nihayet, Cuma benden bıkıp usandı: “Tamam, Turaç!” dedi.

Benim niyetim kuyunun yarısının benden, yarısının da Cuma’dan gitmesiydi. Baktım ki Cuma’yı kaçıracağı ve bu projem de tümden yatacak. Bunun üzerine: “Cuma, sen nasıl istiyorsan öyle olsun” dedim. Cuma kendisinin tarlasına 10 metre kala benim tarlanın içinde kuyunun sınırlarını belirledi. Kötenle gelip gidip kındılaları sürdü.

Benim başkanlığımda Mustafa, Cuma’nın oğlu Doğan, Ali’nin oğlu Hilmi ve ben kazmalarımızı, küreklerimizi, bellerimizi, Manilalarımızı alıp kuyunun sınırları içindeki toprakları dışına atmaya başladık. Kenarlarda toprak kabardıkça kabardı. Cuma, Aşılık’a Kara Musa emmiye gidip onun hidrolike bağlanıp çekilen yol yapma aletini getirdi. Kenarlardaki toprakları traktörle oraya buraya çekti. Günlerce biz içindeki toprakları dışarı attık, Cuma da yığıldıkça onları arkasında sürükleyerek uzaklaştırdı. 4-5 metre neredeyse kil tabakası çıktı. Sızıntı sular çukurda birikiyordu. Cuma, Veligo’ya rica edip, onların su motorunu getirdi. Zaman zaman su motorunu çalıştırıp biriken suları dışarı atıyorduk. Bulunduğumuz seviyeden toprağı dışarı atamayacak kadar olununca batı tarafındaki kil duvar sabun gibi kayıp üzerimize geldi, canımızı zor kurtardık. Kuyumuzun yarısı tekrar doldu. Onun tepesinden başlayıp tekrar aşağı seviyeye indik. Kuyunun batı duvarında bir seki oluşturduk. İkimiz aşağıdan bu sekinin üzerine, ikimiz de bu sekinin üzerine atılanları dışarı atıyorduk.

Sabahın erkenden gelip ortalık kararmaya doğru bırakıyorduk. Biz yavaş yavaş çakıl tabakada inmeye başladık. Henüz beklediğim su yoktu ama çok iyi biliyordum ki, kil tabakayı tamamen atlattıktan sonra dip suları akın edip kuyunun içine girecek. Bunu karşı taraf da anlamaya başladı. Seyir amacıyla gelip giden Vahit’le yeğenim Mehmet bize laf dokunduruyorlardı ama biz aldırış etmiyorduk. Kendilerinin kuyularının suyunun kuruyacağını anlayanlar “Bizim su motoruna ihtiyacım var” diye elimizden aldılar, bir daha da vermediler. Ali ile Cuma Elbistan’a gidip bir su motoru satın aldılar. Kaldığımız yerden devam ettik.

Sağanak haline bir yağmur yağmaya başladı. Söğütlerin altına kaçtık. Bir de baktık ki, Veligo’mun karısı Hüsne bacı, köylülerin deyimiyle yel yepirdek yanımıza geldi: “Turaç, ula babam! Bize düşmanlığın ne de bizim aşıları kırdın?” dedi. “Hüsne bacı, neredeki aşılarını kırmışım?” dedim. “Neredekileri olacak, senin bahçenden bizim bahçeye geçip gelip gettiğin yerdeki almaların aşılarını… Orada senden başka geçen yok, babam… Sen kırmadın da kim kırdı?” dedi. “Hüsne bacı, gözünle görmediğin bir şeyi söyleme, bugünlerde kiminle düşmansanız, git onlara söyle… Benim öyle bir ahlaksızlığım yoktur. Sizinle benim aramı açıp seyretmek isteyenler var. Ben bir ağacın dalını kırmayı bırak, düşmanımın bile olsa korumaya çalışan, doğa hayranı bir insanım” dedim. Hüsne bacı da yağmur dindikten sonra yanımızdan gitti.

Bizimkiler bıkıp usandılar ama ben belirlediği hedefe ulaşıncaya kadar, her neye mal olursa olsun, direnen, yoluna devam eden bir insandım. Sevket Süreyya Aydemir’in “Suyu Arayan Adam” romanındaki “Daha derine, daha derine!..” sözünü anımsayıp bizimkilerin peşini bırakmıyordum ama nihayet 40 günlük emekten sonra Doğan: “Emmi, nalet olsun kuyusuna!.. Bir deri bir kemik kaldık. Kuyunun içinde bizi mi öldüreceksin!.. Vallah bundan sonra elime küreği alıp kuyuya inmem!” dedi. Diğerleri de Doğan’ın kazan kaldırmasını fırsat bildiler. Arzu ettiğimiz kadar olmasa da artık bizim de suyumuz vardı. Kurumaya yüz tutmuş ağaçlarımızı bu kuyunun sularıyla canlandırmıştı.

Bir sene sonra evimi ve tarlalarımın bir kısmını satıp oradan uzaklaştım. Bir daha da oraya doğru dürüst uğramadım. 2015’te Cuma’nın oğlu yeğenim Cahit: “Emmi, biz harman yerine sondaj kuyuları vurduk, istiyorsan Gökçeören’in göletinden çıkan toprakları atacak yer arıyorlar. Oran çıkan toprakları taşıyan kamyonculara söyleyim de o kuyunun içini toprak doldurtayım. Kocaman çukur, artık işimize de yaramıyor, bari tarlaya yazık olmasın” dedi. Ben de 40 günlük emeğimize acıyarak “Olur Cahit, sen bilirsin” dedim. Cahit o kuyunun içini böylece doldurmuş, emeklerimiz de kuyu da tarih oldu… Hey gidi günler hey!..

MIĞO MUHARREM’İN KUYU DEŞMESİ

Bir süre sonra Hüsün emmimin oğlu Muharrem bizim kuyu deşmemizden ilham alıp kendi bahçesini susuzluktan kurtarmak için bahçesinin alt tarafında Gümüşün Pınarı’nın hemen üstünde kuyu deşmeye başlıyor. “Bizim kuyu kurur” diye bıraktırıyorlar. O da evine yakın bir yerde bahçesinin içine Gümüşün Pınarı’nda yukarıda birkaç metre kare çapında bir kuyu deşmeye karar veriyor. Malzemelerini alıp başlıyor. Bir süre sonra nemli toprak bitiyor, yerini kayaya bırakıyor. Ben de gelip gidip gözetliyor, inceliyor, işaret diliyle moral vermeye çalışıyordu. Yanımıza karısı Deli Hane ablam geliyor, bize: “Yok babam yok, boşuna deşiyor. Burada su çıkmaz” diyordu. Ben de orada su çıkacağının işaretlerini anlatıp, bıraktırmamasını, suyun kayanın altında yattığını söylüyor ve buna inanıyordum.

Haney, benim söylediklerimi Muharreme anlatıyordu. Muharrem günler sonra kayayı balyoz, murç ve Manilalar yardımıyla oya oya biraz daha aşağı indi. Su sızıntılarını görünce “Meyyy!.. Meyyyy!..” diye sevinmeye başladı. Ben işaret diliyle “Devam et!.. Devam et!..” dedim. Muharrem birkaç gün sonra kayadan bir yarık açmayı başardı. Bu yarığın altında çağıl çağıl akan suyun sesi gelmeye başladı. Muharrem suyu görünce sevinç çığlıkları atarak “Meyyyy!.. Meyyyy!.. Meyyyy!..” diye kuyunun dibinde yukarı doğru bize bakıp neşeyle gülüyor, oynuyordu.

Orada bulunan biz seyirciler de bu sevince katıldık. Ben de hem mahcup olmamanın, hem de Muharremin emeklerinin boşa gitmemesinin sevini yaşıyordum. Susuzluk ölüm, su da yaşam demekti. Sevincimiz ve bayram edişimiz bunaydı. Onlardan daha fazla ben seviniyordum.

Muharrem’e “Hele şimdilik bırak” dedim. Haney’e  “Elbistan’a git şöyle bir monofaze elektrikli su motoru, evinizden buraya kadar uzanan o motoru çalıştıracak güçte bir ucunu su motoruna, diğer ucuna da bir fiş eklenmiş elektrik kablosu, şartel, fişe uygun sıva üstü priz, motorun arkasına 4-5 metre su borusu monte ettir, borunun kuyuya girecek ucuna da bir supap eklet, suyu evine götürebilecek kadar da o motorun çıkışına uygun hortum al gel, ben burada monte ederim” dedim. Sonra bu söylediklerimi bir liste haline getirip, açıklamalar yapıp Haney’e verdim: “Sen bunu elektrikçiye götür ver, o gereğini yapar, yardımcı olur” dedim.

Hergin’in Nene Hatun’u Rahmetli Haney ablam, bir gün sonra Elbistan’a gidip kendisine yazdığım malzemeyi getirdi. Ben de kurulumunu yaptıktan sonra,. Su fışkırdıkça herkeste bir keyif, bir keyif… sorma gitsin!.. Bu kuyu işinde en kazançlı çıkan Muharrem’di. Hem kendisi bahçesini kurtardı, hem de kapısına traktörlerinin arkasındaki birkaç metre küp su tankerleriyle gelenlere su verdi. Sonraki yıllar o suyla yalnızca bahçesini değil, bahçesinde yetiştirdiği sebzelerini suladı. Şimdilerde ne durumdadır bilmiyorum.

23.05.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KAYIP BAŞBAKAN ARANIYOR!

imagesDikkat!.. Dikkat!..

Sayın başbakanımız 4 Mayıs’tan beri kayıptır! Türkiye Cumhuriyeti günlerdir başbakansız olarak

yönetilmekte ve kan gövdeyi götürmektedir! Görenlerin, yerini bilenlerin şehitlerin ruhu, gazilerin sağlığı aşkına ve de insaniyet namına bildirmeleri ilanen tüm halkımıza önemle duyurulur! Yerini bildirenler bundan sonraki düğünlerimizde başköşede yerlerini alıp, icabında nikâh tanığı olabilecekler, ayrıca bol kepçe dolar, euro ve sarı liralar ile ödüllendirileceklerdir!

Adres: TBMM Parlamentosu

16.05.2016

Turaç Özgür

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HALKINA ZULÜM EDENLERİ ALKIŞLAMAYIN!

Zalim birinin her söylediğini tanrının sözüymüş gibi hiç düşünmeden kabul edip onaylar, ayağa kalkıp elleriniz patlayıncaya dek alkışlarsanız, haklı olarak kendini tanrı sanır; sizi de kulları ya da istediği zaman burnunu silip, buruşturup çöp sepetine atabileceği bir kâğıt mendil olarak görmeye başlar.

Eğer sizde zerre kadar insanlık onuru, gururu, namus anlayışı, kişiliğinize ve ulusunuza saygınız varsa, bu zavallı durumlara düşmemek için olumlu ya da olumsuz her kararınıza dikkat edin!

20.05.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YAŞAMIMIZDAKİ 1 VE 0’LAR

Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda belirir, içeriye kız­gın bir bakış atıp kürsüye geçer.

Tebeşirle tahtaya kocaman “1” rakamını çizer. “Bakın!.. Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey.” Sonra l’in yanına bir 0 koyar. “Bu, başarıdır. Başarı, bir kişiliği 10 yapar.” Bir 0 daha: “Bu tecrübedir. 10 iken 100 olursunuz.”

Sıfırlar böylece uzayıp gider: Yetenek… Disiplin… Sevgi… Saygı…

Eklenen her yeni 0’ın, kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatır hoca… Sonra eline silgiyi alıp en baş­taki l’i siler. Geriye bir sürü sıfır kalır ortada ve hoca yorumunu patlatır:

“Kişiliğiniz yoksa öbürleri hiçtir.”

Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülür.

—–

Bu da Turaç Hoca’dan: Korkunuzdan gıkınız çıkmıyor ve cesaretiniz yoksa, siz şerefsiz olmaya, hain olmaya, sülük gibi yaşamaya layıksınız!..

14.05.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CHP’YE UYARIM

EY CHP!

Diyelim ki, milletvekillerinizin yarısının dokunulmazlıkları kaldırıldı, yargılandılar, içeri atıldılar. Hırsızlar, rüşvetçiler, ülkeyi yağmalayıp zimmetlerine geçiren iç ve dış hainler halinize bakıp kıkır kıkır gülüp dışarda gezerken, geriye kalan yarınız örgütünüzü harekete geçirip bu Bizans oyunlarıyla içeri düşürdükleri milletvekillerinizi ve Türk ulusunu ezenlerin analarından emdikleri sütü burunlarından getirmezseniz siz benim gözümde artık yok hükmünde olursunuz. Bunu asla unutmayın!..

20.05.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HATANIHOTAN, KALE ARKASI, DEĞİRMEN ÖNÜ, HERGİN

39Aşı Kayası’nın birkaç yüz metre doğu tarafında Elbistan’a giden yolun ve sulama arkının altında Hüsün emmimin oğlu rahmetli Mustafa’nın 10 dönüm civarında kuzeye doğru gittikçe daralan bir tarlası vardı. Bu tarlanın alt tarafını Sarsap Çayı’ndan gelen seller götürdü. Üst tarafında bir evlek kadarını da sonradan işlenen sulama arkı götürdü. Bunun hemen bitişiğindeki 5 dönüm kadar bir tarlayı da kuzey doğusundaki meraya göz koymuş olmalı ki Veligo’m Aşağı Yapalaklı birinden satın aldı.

Su arkının şişip sık sık patlaması sonucu ark biraz yukarı kaydırılınca bu tarlanın yarıdan çoğu su arkının içinde kalıp kullanılmaz hale geldi. Geriye arkla yol arasında ancak bir öküz sığacak kadar yer ya kalmış ya da kalmamıştı. Veligo bu şalvar bağı kalınlığındaki tarlasını bahane edip yolun üzerindeki 45 derece meyilli merayı sürmeye başladı. Her yıl genişlete genişlete güneyde Oluklu deresine, kuzeyde Armutlar deresine, kuzey doğuda da uzata uzata babama bıraktırıp kardeşlerine sürdürdükleri Oluklu sırtlarındaki tarlaya dek dayayıp köy merasını başta kendisinin olmak üzere koyunların, kuzuların, sığırların sıpaların otladıkları meradan kocaman bir tarla yaptı. Hem tarıma açılması nedeniyle toprak erozyonuna uğraması kesin olan mera elden gitti, hem de iki koyunun, iki ineğin geçeceği bir geçit kalmadı. Aşılık’taki çayırlarda camızlarımızı otlatmak için kullanmak zorunda olduğumuz bu dar boğazdan karşı tarafa geçerken, etrafa zarar ve ziyan vermemek, azar işitip dayak yememek için korka korka geçirirdik.

Babam beni bir gün ilk defa olarak kır ata bindirip öküzlerini Aşılık’a otlatmaya götüren Hüsün’ün peşine taktı. Hüsün de kendi atlarının üzerinde öküzlerini bu dar geçitten geçirdikten sonra atını dizginleyip öküzlerin önünü kesip Aşı Kayası’ndan tarafa döndürecekti.

Bizim kır at kendisinden önde giden ya da koşan bir at gördüğünde bunu adeta gurur meselesi eder, şaha kalkıp onu mutlaka geçerdi. Kır at altımdan birden parladı, dörtnala koşmaya, Hüsün’ün atını geçmeye çalıştı. Ben de paniğe kapılıp atın üzerinden taşlı yola tepemin üzerine kendimi atıverdim. Yıldızları sayarken, başımdan oluk gibi kanlar akıyordu. Bir mucize sonucu nasıl kurtuldum, ölmedim bilemiyorum. Aklımın yarısı o zamandan uçup gitmiş olabilir. Ata bindiğim ilk ve son günüm olacaktı. Bunu unutmam olanaksızdır.

***

Aşı Kayası’nın karşısında birkaç yüz metre kuzeyinden Sarsap Çayı’ndan ayrılan su arkı, Aşı Kayası’nın önünden geçer, biraz ilerisindeki kayalık dağ çıkıntısının kenarından taş duvarlarla kayalar arasındaki su arkından giderdi. Buraya bu taş duvarlardan dolayı Örünün Burnu denirdi.

Örünün Burnu’ndan sonra bu su arkı, Kale diye adlandırılan tepenin eteğinden ve Hergin’in evlerinin altından geçer, bizim evin 200 metre kadar güneyinden, 30 metre kadar aşağıdaki babam ve amcalarıma ait olan değirmene ulaşırdı. Değirmen arkının geçtiği yerlerde kimin tarla veya bahçeleri varsa üzerindeki selvi, kavak ve söğütler; aynı şekilde Sarsap Çayı boyunca uzanan tarla ve bahçelerin eteklerindeki ağaçlar da o tarla ve bahçelerin sahiplerine aitti. Gerek değirmen arkı, gerekse Sarsap Çayı boyunca Aşılık’a bu ağaçların gölgelerinde kuş sesleri dinleyerek gider gelirdik.

Babamın anlattıklarına göre: Örünün Burnu’ndan Hergin’in evlerinin batı istikametine doğru köyü ikiye bölen kuru dereye dek olan değirmen arkının altındaki bahçeler, tarlalar, üstündeki bağlar ve tarlaların bir kısmı Küçük Yapalak’ta karşılığı verilerek Seyfalioğullarından alınmış. Hacıa emmim buralara el koyup babamla büyük emmimi dışlamış. Hüsün emmim ile babam da çaresizlikten hepsinin ortak olduğu 10 dönüm kadar olan Büyük Bahçe’nin (dut bahçesi) güneyinden değirmene, Sarsap Çayı’ndan Değirmen Arkı’na dek olan 20 dönüm kadar yeri kendi aralarında doğusu Hüsün emmimin, batısı da babamın olacak şekilde paylaşıp bahçe yapmışlar.

Bizim bahçenin içinden değirmene giden, etrafı çalı ve selvilerle kaplı bir yol vardı. Bu yolla değirmen arkının arasında adına Küçük Bahçe dediğimiz bir dut bahçemiz, bahçenin bitiminde değirmen tarafında adına “Beşik Kaya” dediğimiz üzeri oyuk bir kaya vardı. Bal tadındaki dutlardan doya doya yedikten sonra o kayanın üstünde yatar kuşların cıvıltısını, böceklerin sesini, değirmene akan suların şırıltısını dinleyerek masmavi gökyüzünü seyreder, gelecekle ilgili hayaller kurardım. Aklımın ucundan bile geçirmediğim engeller yüzünden şimdi o hayallerimin binde birini bile ne yazık ki gerçekleştirmiş değilim. Hayallerimle birlikte ben de hüsrana uğradım.

Değirmenden dökülen ve Sarsap Çayı’ndan beslenip de toprağın altındaki çakıl taşları arasında süzüle süzüle gelip, bizim bahçenin altından tepen pınarın buz gibi sularını yazın sıcağında kana kana içer, yanı başındaki söğüt ağaçlarının gölgesinde yeşil çimenlerin üzerine uzanırdık. Gümüşün’ün Pınarı’nda su getirmeye üşenen genç kızlar, gelinler bu pınardan evlerine satırlarla su taşırlardı. Bu pınar ve değirmenden akan sularla V şeklinde bir bataklık oluşmuştu. Bu bataklığın içindeki çayırları, sazları dişlemek için giren camızlarımız bazen gırtlaklarına dek batağa saplanırlar, herkes onları çıkarmak için gelirdi. Bataklığın vıcık vıcık ılık sularında hem camızlar yatıp geviş getirip keyif yaparlar, hem de biz çocuklar eğlence olsun diye çamurlara bulanır, sonra yanı başındaki Sarsap Çayı’nın oldukça derin ve durgun sularındaki gölde çimerdik. Camızları da çamurlarından arınması için derin sulara sokar, yüzdürür, üzerlerinde gider, gelirdik. Bu keyfi yaşayamayanlar ne kadar zevk aldığımızı asla bilemezler.

***

Değirmen ilkbahar, yaz ve güz aylarında sürekli olarak çalışırdı. Çevre köylerden kağnılarla, eşeklerle buğday, arpa öğütmeye gelen nöbetçilerin sesleri hiç eksik olmazdı. Bir de geceleri, hele de mehtaplı gecelerde değirmenin önündeki bataklıktan gelen kurbağaların “Vırak, vırak, vırak!..” sesleriyle çıkardıkları o doğal orkestrayı dinleyip de insanın büyülenmemesi için ruhsuz ya da ölü olması gerekirdi. Bu sesleri dinleyerek büyüdüm. Ne yazık ki, Sarsap Çayı’nın can çekişmesi, değirmene suyun gelmeyip kapanmasından sonra o bataklıkla birlikte kurbağa sesleri de kaybolup gittiler.

Bizimkiler bir zamanlar değirmenin önündeki çimenli alana harmanlarını dökerlermiş. Boğazına çok düşkün Hüsün emmim firik mısır pişirirken harmana sıçrayan bir kıvılcım bütün harmanları alev alev yakıp yok etmiş. Hacıa emmim de kendisinden büyük Hüsün emmimi dövmüş, o da küsüp başını alıp gitmiş. Üzerinden yarım asır geçmesine karşın o güzelim çimenlerin birçok yerlerinden ot bitmezdi.

Bir yıl Gülğar Cuma bu değirmene su sıyırtıcısı olarak girmişti. Bahçeler akan suyu sıyırtıp değirmenin önündeki çimenlerin, söğütlerin gölgesinde yatar uzanır, kendince keyif çatardı. Bir gün bana: “Ula Turaç, sana zeki, akıllı çocuk diyorlar. Hele gel de sana bir soru soruyum, kime sorduysam bilemediler. Bakıym sen bilecek misin? Kafan çalışıyor mu, çalışmıyor mu belli olur. ‘Yat uzan, para kazan’ nedir?’ bilirsen sana aferin” dedi.

Yanıt olarak vermediğim hiçbir şey kalmayınca kendisi: “Ula ben de seni bir şey biliyor sanıyordum. Demek ki sen de boşmuşsun. Yat uzan para kazan, değirmen tozculuğudur ula, değirmen tozculuğu!.. Bak, ben akşam sabah yatıp uzanıyom, para kazanıyom. Yaptığım işin hepsi Aşılıklara kadar gedip gelip suları sıyırtmak, değirmenin temizliğini yapmaktır. Buna yat uzan para kazan denmez de ne denir?” dedi.

Gülğar Cuma’ya göre bu, emeksiz bir işmiş… Bu tozculuk işinde yatıp uzanıp para kazanıyormuş… Tozcunun görevi: Suları sıyırtmak ve değirmenin içini temizlemektir. Buna karşılık değirmende öğütülen unlardan bir miktar almaktı.

Bu Gülğar Cuma da aksinin biriydi. Bir gün Yukarı Yapalaklı bir nöbetçinin canını sıktı, ben de ona eşlik ettim, adama durup dururken küfrettik. O da belinde zulaladığı kocaman kamayı çıkarıp atmaca gibi bizi kovalamaya başladı. Gülğar Cuma’yı yakalamak mümkün mü? Adamın elinden kamayı görünce tabana kuvvet deyip uzun bacaklarıyla Mamo emmigilin bahçesinden girip, Sarsap Çayı’nı bir ceylan çevikliği ile geçip kayboldu. Ben de onun arkasından arkama bakarak kaçıyordum, ayağım bir yere takılıp yuvarlandım. Adam bana yaklaşınca, beni şimdi keser diye feryadı bastım. “Sen korkma ula çocuk! Saa bişey yapmam emme o essoğlu esseği yakalarsam vallaha keserim!” deyip kovalamaya devam etti. Sonra yakalayamayacağını anlayınca geri dönüp geldi. Gülğar Cuma’nın yüzünden az kalsın IŞİD’çilerin kurbanları gibi boğazlanıyordum; çocuk olmam nedeniyle affa uğramıştım.

İliklerine kadar fakir ya da Karun kadar zengin de olsa, köyümüzde kimseye bedava ekmek vermezlerdi. Birkaç yıl büyüdükten sonra her çocuğun mutlaka tavuk civcivlerini kargalara karşı gözetlemek, bostanı ya da bahçeyi beklemek, çalışanların azıklarını götürmek, kuzuları, koyunları, koçları, inekleri, öküzleri, camızları, atları yaymak gibi, saymakla bitmez birtakım görevleri vardı. Boş boş gezenlere, hiçbir şeye yardımı olmayanlara kimse iyi gözle bakmazdı. Her insanın emeğin değerini bilmesi, başkalarının sırtından bit gibi, kene gibi yaşama alışkanlığı kazanmaması için bana gör iyi de ederlermiş.

Kesinlikle her çocuğun önünde yaydığı, kendilerinin veya ağalarının malları vardı. Sabah ve öğle azıklarımızı çıkınlarından çıkarıp hep birlikte söğütlerin gölgesinde, çimenlerin üzerinde şimdikilerin piknik dediklerine benzer doğal bir yaşam tarzı olarak yer, güler oynardık.

Bir gün köyün sığırını sıpasını yayan bütün çocuklar bir araya gelmiş, değirmenin önünde, söğütlerin gölgesine azıklarımızı yiyorduk. Yukarı Yapalaklı bir nöbetçi yanımıza gelip “Usaklar, afiyet helal olsun!.. Ula ekmeğinizin arasına koyup katık edecek bişey bulamazsanız, yavan ekmek yiyeceğinize bir kısmını güneşte kurutup katık edin, öbürünün içine koyup yeyin” diye bize akıl vermişti.

Bu değirmenin önü bizim için hem bir panayır yeri, hem de bir hayat okulu gibiydi. Farklı yerlerden değirmene gelen insanlarla konuşur, onlardan farklı şeyler öğrenir, bu şekilde gerçek hayat dersimizi yaşayarak alırdık.

Bir gün değirmene gelen Yukarı Yapalaklılardan birisi abim Cuma’ya: “Ula çocuk, sen kimin kulu, kimin ümmetisin?” diye soruyor. O da da kul nedir, ümmet nedir nerden bilsin: “Ben Hüsüva’nın kulu, Zalğa Hatının da ümmetindeyim” diyor. Uzun yıllar Cuma’nın bu yanıtını söyler gülerdik.

***

Değirmenden dökülen sular, bir sulama arkıyla dağın eteğinden Değirmen Ocağı’na gider, orada az miktardaki tarlaları sulardı. Ark altındaki düzlükte babam ve emmillerimin kocaman söğüt ağaçları vardı.

Bizim bahçenin altında Hüsün emmimin oğullarına ait dev yapılı söğüt ağaçları, bahçelerinin kenarlarında da dev kavaklar, selviler vardı. Bu kavakları, selvileri satmışlar, bir gün o güzelim kavaklar, selvilerin hepsi yerlerde yatıyorlardı. Çocuk gözümle içime bir hüzün doğmuştu. Bir kısmını da iskele kurdurup kereste yaptırıyorlardı. O zamanın olanaklarıyla tahta biçilecek selviler, kavaklar belli ölçülerde kesilir, dalları, budakları, kabukları temizlenir, iskelenin üzerine çıkarılır, sabitlenir, bir adam yukarıda, bir adam da altında hızarı sürekli olarak bir yukarı, bir aşağı doğru düzgün bir şekilde çekip tarak dişleri gibi iskelenin sonuna dek keserlerdi. Bunun seyrine doyum olmazdı.

Babam ve Hacıa emmim gibi Hüsün emmimin de iki karısı vardı. Büyük karısı Eşe dezemden 2, oğlu, 4 kızı; küçük karısı Gülender bi’den de 2 oğlu, 1 kızı vardı. Bizim pis geleneklere göre kızlar insan yerine konulmadıkları için mirastan pay alamazlardı. Babadan kalanlar erkek kardeşler arasında paylaşılırdı. Çoğu zaman ilk eşten olan erkekler, ikinci eşten olan erkekleri de dışlar ya onlara hiçbir şey vermek istemezler ya da göz boyamak için birtakım kırıntılarla başlarından savmaya çalışırlardı. Bunlardan biri de Hüsün emmimin büyük oğullarının küçük oğullarına karşı davranışlarıydı.

Her neyse, bu kavak ve selvilerin taksimi konusunda anlaşamayan kardeşler arasında çıkan ölümüne kavgada birbirlerine girdiler, kavak ve selvi dallarıyla birbirlerinden kafa, göz bırakmadılar. Yardıma gelenlerin aracılığı ile kavga yatıştırıldı ama paylaşımda galipler, her zaman olduğu gibi, abiler oldu. Biz çocuklar bu kavgada bir şey yapamadığımız için sadece seyretmek zorunda kaldık.

***

Bu söğütlerin altında halı gibi yeşil çimenler vardı. Yazın söğütlerin koyu gölgelerinde oturup, uzanmanın tadına doyum olmazdı. Çocukluğumda dini bayramlar sıcak aylarda gelirdi. Bayramlarda bu söğütlerin ana dallarına “hatapan” dediğimiz salıngaçlar kurar, üzerine darbelere dayanıklı kocaman bir tahta koyar, karşılıklı 4-5 kişi biner, çılgınlar gibi salınırdık. Bayramlarda bol şeker yediğimiz için midem bulanır istiğfar ederdim.

Bir gün eniştemiz Hayrı emmi, traktörlerini çalıştıramayınca değirmenin önündeki düzlüğe kadar ite ite getirmiştik. Son çare olarak orada kendiri kasnağa sardı, bujileri söküp başlarına fitil taktı, fitilleri ateşleyip yuvarına takıp anahtarla sıkıştırdı, kompresörü kaldırdı. Sonra vermiş olduğu komutla biz çocuklar, gençler de kendiri çekip kasnağı hızla döndürmek için koşturduk. Hayrı emmi kompresörü düşürüyor, traktör çalışmaya başlıyor. Kasnaktan kurtulamayan kendir etrafına sarılmaya başlıyor. Ben kendirin fazlalığını koluma dolayıp en önde koştuğum için aniden kendimi yerde buldum ve hızla traktöre doğru sürükleniyordum. Kompresörü kaldırıp düşürmekle görevli Hayrı emmi çeviklik yapıp kompresörü kaldırıp traktörü stop ettirdi. Eğer bir saniye daha gecikmiş olsaydı, ben çoktan tahtalıköyde beni dört gözle bekleyen hurilere kavuşmuş olacaktım. Bunu hiç unutmam. Bu tür şeyler en ufak bir ihtiyatsızlığı kabul etmiyor; bunlardan ders almak gerekir.

***

Hergin’i doğu batı yönünde ikiye bölen derenin kuzeyinde, Sarsap Çayı’na göre100 metre kadar yüksekliği olan Kale’nin eteklerinde, cepheleri güneye bakan evler, ahırlar, ağıllar vesaire genellikle Hacıa emmimin oğullarına; aynı derenin kuzeye bakan güney cephe yamacındaki evler, ahırlar, ambarlar da genellikle babam ve Hüsün emmimin oğulları Mamo ve (Birader) Haydar emminindi.

Hacıa emmim sağlığında yapılıp da oğlu Haydar emmi tarafından oturulan ark altındaki bahçe içindeki 2 katlı evin dışındakilerin tamamı tek katlıydı. Bahçeler Haydar, Veli, Hayrı ve İbrahim kardeşler tarafından paylaşılınca bu evle birlikte bahçenin bu hissesi İbrahim Kale’ye düşmüş olduğundan Haydar Kale, Kale’nin güney yamacına sonradan 2 katlı bir ev yaptı. Onun altında kardeşi Veli Kale’nin evi, Veli Kale’nin batısına da Hayrı Kale’nin kendisine sonradan yaptırdığı ev vardı. Hayrı Kale’nin evinin altındaki dar sokağın hemen altında Veli Kale’nin, Kel Mustafa ve kardeşi Muharrem’in, Hayrı Kale’nin, Veli Kale’nin, daha sonra Haydar Kale’nin birbirlerine bitişik ev, ahır, samanlık ve ağılları vardı.

Haydar Kale’nin ağılının arkasındaki yolun üstünde doğu tarafı samanlık, batı tarafı traktör garajı olarak kullanılan bir evimiz vardı. Ondan sonra bir yol, yoldan sonra da biri şimdi yeğenim Haşmet’in evinin yapıldığı yerde, diğeri de onun üzerinde sırtını kayaya dayamış olan 2 adet ağılımız, ikisinin arasında kocaman bir kaya vardı. Bu kayanın üzerine çayırlarımızı vurduğumuz bir haymamız vardı.

Bizim 35’lik traktörü abim Ali kullanırdı. Şimdiki traktörler gibi marşa basarak çalıştırmak nerde… Stop edildiğinde ya önündeki bir girişten sokulan kolla volan hızla çevrilerek, ya kasnağa kendir sarıp bu kendirden tutan bir sürü insanı koşturup kasnağı döndürerek, ya bir bayırdan aşağı iterek çalıştırırdık. Her durumda da bujiler yerlerinden sökülür, uçlarına fitil takılır, bu fitiller ateşlendikten sonra yerlerine takılıp anahtarla berkitilirdi. Çok zahmetli ve yorucu, ilkel bir şeydi. Bütün bunlar traktörleri kullanmaya başlayıp da akü almayan, marşla çalıştırma sistemlerini kısa zamanda devre dışı bırakan uyanık köylülerin yöntemiydi.

Ali, bir gün garajın yukarısında yokuş aşağı park ettiği traktöre bindi, bizler de arkasından ittik. Birkaç metre sonra traktör takla attı, Ali’nin üzerinden atladı ama ayakları traktörün arka tekeri ile çamurluğu arasına sıkışıp baş aşağı sarktı. Bizler bağrışmaya başladık ama Ali büyük bir şans eseri kesin bir ölümden döndü. Bu kaza Ali’nin ilk ve son kazası değildi. Sırası geldikçe onları da yazacağım.

Bizim garajın doğusunda Zeynep bibimin kocası Ahmet Dede bizimkilerin izniyle sonradan bir ev yaptı. Onunla Hayrı Kale arasında da Muharrem bir ev yaptı. Muharrem, Gümüşün’e bahçesinin üzerine bir ev yapınca, burasını Veli Ağa’nın desteği ile Kako Hacı’ya sattı. Kako Hacı akrabadan olmayıp da Hergin’e yerleşen ilk ve son kişidir.

Hergin deresinin güneyinde cepheleri kuzeye bakan evlere gelince, doğudan batıya doğru ağaçların üst seviyesinde benim doğduğum yıl yapılan evimiz, onun altındaki ahır, samanlık, ambar ve çiftçi-çoban evlerimiz, sokağın kuzey batısında Hacıa emmimin oğlu Haydar emminin hissesine düşen eski ev, ahır, samanlık, biraz boşluktan sonra batısında Hayrı Kale’nin hissesine düşen eski bir ev, onun arkasında da yer seviyesindeki kayanın içine oyulmuş 2 adet arpa kuyumuz vardı.

İlkbaharda ekeceği biderlik arpaları babam arpalar nemlenmesin diye her tarafını yeterince samanla besletir, bu kuyulara itina ile koydurur, üzerini de toprakla kapattırırdı. Küçük tümseklerin altındaki arpalar ilkbaharda arpa ekimine dek orada kalırdı. Zamanı gelince aynı titizlikle oradan çıkarttırırdı. O kadar uygun yerimiz, ambarımız olmasına karşın biderlik arpaları oralara koydurmayıp da bu kuyulara koydurmasını bir türlü anlayamazdım. Küçük Yapalak’taki evimizde de tandırın bulunduğu yerde topraktan bir kuyumuz vardı. Sonraki yıllar bu kuyular tümden terk edildi..

Bizim evin güneyinden tepeye doğru Hacıa emmimden Hayrı Kale’nin hissesine düşen evler. Bunların içinde en yüksekte ve diğerlerine göre daha yüksek, büyük ve donanımlı, bütün vadiyi gören, önünde alçak bir girişi olan taş bir oda vardı. Bu tarihi odada dedem Mamo Ağa otururmuş. Çocukluğumda 2 karılı Diricanlı Hasso Koca oturuyordu. Hayrı Kale, Kale’nin eteğine ev yaptığında bunların taşlarını söküp oraya taşıdı. Buralar da ören viran oldu.

Bizim evin arka bitişiğindeki ahır ve samanlık sonradan yapıldı. Batımızda Mamo emminin babasından kalma eski evleri vardı. Mamo emminin evi ile bizim ev arasında arkadaki ahıra gidip geldiğimiz dar bir geçit vardı. Mamo emmi, Veli Kale’nin ahır ve ağılının önüne yeni yaptıracağı evin temellerini atmış, Veligo “Burada sana ev yaptırmam”, Mamo emmi de “Sen kim oluyorsun da yaptırmıyorsun?” diye sürekli kavgalar ediyorlardı.

Bu kavgalar sürüp giderken bir harman zamanı bu dereden önünde taşları, kayaları sürükleyerek korkunç bir sel geldi, o güzelim yeşil dereyi ve Mamo emminin yeni yapacağı evinin temelini silip süpürdü, dereyi çakıl taşı ve iri taşlarla doldurdu. Veligo’nun döğüş kavga ile engelleyemediği bu yeri sel yasak etti. Veligo’nun ahır ve evlerinin önü kapanmaktan kurtulurken, Mamo emmi de eski evlerini söküp, yerine yenisini yaptı. Bir zembille geçemediğimiz ikimizin arasındaki geçit birazcık genişledi. Önündeki 2 odalı evi de benim yokluğumda babamı kaale almayarak 1972’de ikimizin ortak yararlandığımız yeri gasp ederek yaptı. Meydanı gasp ettiği yetmiyormuş gibi iki evinin arasındaki yolumuzu da iki girişli garaj olarak kullanmaya başladı. Burası için verdiğim mücadeleler sonucu birbirimizle neredeyse kanlı bıçaklı düşman olduk. Sonunda evimi abim Ali’ye satıp oradan kaçmak zorunda kaldım.

***

Konu başlığında “Hatanıhotan” adı geçmektedir. “Bu Hatanıhotan da nereden çıktı? Biz orasını Oluklu Deresi’nin Ağzı ya da Leyleklikler olarak biliriz” diyenler olabilirler. Her şeyi bilmek zorunda değilsiniz ama bildiklerinizin öncesini arkasını da bilmenizin hiçbir sakıncası yoktur. Hatanıhotan’dan ve dilinden bal damlayan rahmetli Eşe dezemden söz etmezsem kesinlikle olmaz.

Hüsün emmimin oğulları tarla takım paylaşımı konusunda bitmez tükenmez kavgalar veriyorlardı. Mamo emmi henüz eski evinde otuyordu. Bizden tarafta bir tandırlık vardı. Orada Eşe dezem ekmek yaparken, “Eşe deze, Haydar emi ile mamo emmi, Hüsün emmimin oğulları da Muharrem’le Mustafa değil mi? Niye onların haklarını vermiyorsunuz?” deyince, “Yagrum, Mamo2yunan Hayder Hüsün emmiyin dölleri, Muharrem’inen Mıstafa da samanlık dölleridir. Anaları Gülender, onları samanlıkta peydahlayıp kocamı da elimden aldı. Onnara Hatanıhotan’ı verdik, Aşılık’ta Hüso’mun tarlasının yanında bir tarla verdik, Gümüşün puarının üstündeki tarlayı verdik, Körparlardağı bir tarlayı verdik, Böökyarın ordağı tarlayı verdik. Daha ne vereceak? Onnarın bir bacısı var, Mamom’nan hader’imin de dört bacısı var. Herkes hakkına düşenleri gendi gardaşlarına bağışladılar… O samanlık döllerinin haklarına onnar düştü…” demişti. Bu konuşmadan sonra Leylekliklerin üst tarafının Hatanıhotan olduğunu Eşe dezemden öğrenmiştim. Orası aklıma geldikçe hep Hatanıhotan der, rahmetli Eşe dezemi anarım.

Harmanlarımızı değirmenin önündeki tarlamızın içine dökerdik. Henüz abim Doğan da sağdı. Bir gün bana “Turaç, Eşe dezemgilin bahçesine git, Eşe dezeme şöyle bir göründükten sonra kepek almalarından eteğine doldur, kaç, buraya gel…” dedi. Abim Doğan’nın dediğini aynen uyguladım. Eşe dezem arkama düştü: “Eşşek supaları, gıran giresiceler, töremeden gedesiceler, buzdamına giresiceler!.. Mamo’munan Hayder’im kepek almalarından ne istersiiz. Ham ham yolup yolup götürüyorsuuz, zıkkımın dibini yiyeciler!..” diye peşime düşüp harmanlara kadar geldi. Doğan’ın amacı da Eşe dezemi kızdırıp onun küfretmesini dinleyip neşelenmekti. Eşe dezem beni harmanların etrafında kovalıyor, küfürler ve beddualar ediyor, Doğan da kıkır kıkır gülüyordu. Beni yakalayamayınca, “Doğan, bu töremeden gedesice gardaşına söyle de bir daha bizim bağçaya girip Mamo’mun, Hayder’imin kepek almalarını yolup molmasın!..” Oysa, asıl düşmanı ben değil, rahmetli Doğandı…

Bayramlarda köyün bütün çocukları ev ev dolaşır, şekerler, üzümler toplar, büyüklerimizin de ellerinden öperdik. Eşe dezemin ne vereceğini, neler diyeceğini, bizi nasıl karşılayacağını tecrübelerimizle çok iyi biliyorduk. Sıra oraya gelince, Eşe dezemin elini öpmeye giderdik. Bizim geldiğimizi gören Eşe dezem “Çocuklar birez bekleyin, ben geliyom” der, biraz sonra eteğine dut kuruları, kavurgalar doldurur gelirdi. Biz elini öperdik, o da eteğine elini daldırır sevdiklerinin torbasına bir avuç, sevmediklerinin torbasına da avucunu yumar, içi doluymuş gibi torbasına aktarır, her birimizi yanaklarında öper, “El öpenleriiz bol olsun, çok bayramlar göresiiz” derdi. Sonra güle oynaya oradan uzaklaşırdık.

Eşe dezemin üzerine bütün yaşamım boyunca yün eğiren birini görmüş değilim. Sağ koluna eğireceği yünü sarar, damlarının üzerine çıkar bizim ev ile kendilerinin evlerinin arasındaki aralığa, ora alçak gelirse de daha yüksek yere çıkar, iğin sapı yere değinceye kadar eğirirdi. Eşe dezem böyle maharetli birisiydi. Bir günbir kadınla konuşurken “Yagrum, yedi yumak büktüm, her birisi gırnap gimi” dediğini bugün duymuş gibi anımsıyorum.

Hey gidi Eşe dezem hey!.. Küfredip beddua ederken bile insanın gönlünü okşardı, biz onu bir dua gibi algılardık. Geride bıraktığın o kadar güzel anılarım var ki, bilmiyorum ki, hangisini anlatayım. Yaz yaz bitmez. Seni anlatabilmek için birkaç roman yazmam gerekiyor. Seni unutmam mümkün mü? Toprağın bol ve bereketli olsun, ışıklar içinde yatasın!..

18.05.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OLUKLU DERESİ, HASANYURDU, GÜMÜŞÜN DERESİ, ALİSYEDİ’NİN BENİ KURT SANIP VURMAYA ÇALIŞMASI VE ŞEĞO AĞA’NIN AĞILI

25 33 34Tekrar Hatanıhotan’a ya da Leylekli’ye dönecek olursak, yoldan kuzey batıya doğru Hasan Yurdu’na kadar adı Oluklu Deresi olan kuru bir dere uzanır. Bu derenin orta yerinde güney doğuya bakan yamacında Seyit Ağa’nın terk edilmiş bir ağılı vardı.

Bu ağılın arka ve ön tarafındaki düzlüklere Oluklu Sırtları denirdi. Buralar ve Hasanyurdu’ndan Ballıkaya’ya kadar olan bu araziler 1954 yılında Toprak Tevzi Komisyonu tarafından az topraklılara ve topraksız köylülere dağıtıldı.

Köyün bütün çocukları zaman zaman bir gün öncesinden anlaşır, yaydığımız hayvanları Hasanyurdu’na götürür meralara ya da ekilmeyen tarlalara bırakır, biz de hep bir araya gelir oynardık. Susadığımızda yanımızda su götürmemişsek, birkaç gün önceden yağmur yağıp kayaların üzerlerindeki garklıkları (çukur) doldurmuşsa, mendilimizin ya da gömleğimizin bir kenarını gererek ağzımıza dayar süzgeç gibi kullanarak yosunlu ya da içinde böcekler yüzen bu suları doya doya içerdik.

Benden büyük olanlar bir gün çocukça bir oyun keşfettiler: Yokuş aşağı yere oturdular, bacaklarını açarak birbirlerine sıkı sıkı sarıldılar, hep birlikte bir sağa, bir sola yaylanarak “Has nenneni nenni!.. Fas nenni nenni!..” diye koro halinde eğlenmeye başladılar. Bu nakarat sürekli tekrarlanırken belli aralıklarla en öndeki en arkaya geçiyor, oyun böylece devam ediyor, bizimkiler de gülüp neşeleniyorlardı. Ben de bu oyuna katılmak istedim ama abim Cuma: “Sen daha küçüksün, sen bu oyuna girme!..” diye beni azarladı, hevesim kursağımda kaldı.

O çocukça oyunu oynayanların en ufak kötü bir duygu ve düşünceleri yoktu. Hepsi kişilikli, sağlıklı çocuklardı. O yalnızca bir oyundu, kimsenin aklında fikrinde kötü bir düşüncesi yoktu. O neşeli oyunun bir daha oynandığını anımsamıyorum. Bir kere oynanan oyun olarak kaldı. Kimse bu oyunda kendine göre manalar çıkarmasın, o sadece hoşça vakit geçirilen, safça oynanan bir oyundu. O oyuna katılanların hepsi de normal yaşamlarını sürdürdüler, hâlâ yaşayanlar da sürdürmektedirler, hiçbirinin de psikolojisi bozuk değil.

Eğer şimdi öyle bir oyunu oynayıp eğlenen çocukları birileri görseler: “Bunlara sapık, sapkın, ahlaksız, homoseksüel…” diye yaftayı yapıştırırlar, ilgili ilgisiz yerlere ihbar eder, onlar da Çocuk Esirgeme Yurdu’na ya da kimsesiz çocukları koruyup fakir fukaranın çocuklarına sahiplendikleri bahanesi ile açılan Ensar Vakfı türünde vakıf yurtlarına düşerler ve asıl orada korunmasız hale gelip sapık memurların, sapık görevlilerin istismarına uğrarlar, kesinlikle psikolojileri de bozulurdu.

Yaşadığım farklı yerlerde şunu öğrendim: O saf köylü çocukları gerek bedensel, gerekse ruhsal açılardan daha sağlıklı büyüyorlar, geleneksel ve kendi deneyimleriyle kişilikleri daha sağlam ve bağımsız, kimsenin sırtına kene gibi, sülük gibi yapışmadan, kan emmeden yaşıyorlar. Ama kötü huylar kapmasın diye adeta oksijen çadırlarında, küvezlerde tek başına yaşayan şehir çocukları toplumdan daha kopuk, psikolojileri daha bozuk yetişiyorlar. Bu konulardaki gözlemlerimi fırsat bulursam, bir gün yazarım.

Bir gün Oluklu Sırtları’nda bir koyun sürüsü otluyordu. Arkada kalan bir koyunu bir kurt gırtlağından tutmuş, sürükleye sürükleye Hasanyurdu’na doğru götürüyordu. Epeyce uzak olan bizler de çobana bağırıp çağırıp seslendik, çoban duymadı. Bunun üzerine biz koşarak koyunu kurtarmaya çalıştık ama kurt koyunu boğup öldürdü, köpeklerin seslerini duyunca birkaç lokma etini de yutarak kaçtı, gözlerden kayboldu.

Hasanyurdu’nda devlet tarafından dağıtılan çaplar sürüldü. Bu çapların sahipleri hızlarını alamayarak dağ tarafında kalan erozyona sebep olmasın diye dağıtılmayan, sürülmemesi gereken meyilli meraları da kendilerinin hakları olarak görüp kayalık yerlere dek sürdüler. Geri kalan boşlukları da köyümüzün daha önceden sık sık adı geçen güçlü ve gözü açıkları tarafından yağmaladı. Dolayısı ile Hatanıhotan’dan Ballıkaya’ye dek ne bir avuç mera, ne de hayvanların adımını atabilecekleri yol, yolak kaldı.

Ondan sonraki yıllar biz çocuklar da ya sürülmemiş tarlalarda ya da kimileri ekinlerini pırnat ettirdikten, kimileri de biçerdöverlere biçtirdikten sonra Hasanyurdu’na mallarımızı otlatmak için götürürdük. Mallar serbeste biçerdöverlerin arkalarında bıraktıkları çeleleri yerken, bizler de oynardık.

***

Bu Hasanyurdu’nun doğusunda Karahendek’in uzantısı Gümüşün Deresi var. Bizim çocukluğumuzda yaz kış bu derede Karahendek’ten gelen sular eksik olmazdı. Yalnız Hergin’nin koyun ve sığırları bu derenin sularından yararlanmaz, aynı zamanda Evcihüyük’ün koyun ve sığırlarının da zaman zaman bu derenin boğazına yakın yerlerde sadece suya indirilmesine göz yumulurdu.

Gümüşün Deresi’nin başlangıcının doğu yakasında, pınarın karşısında 25 dönüm civarında, bitimine doğru batı kıyısında da bir adet şalvar bağı gibi 5 dönüm civarında olmak üzere babamın 2 tarlası, babamınkiler kadar da Gümüşün Pınarı’nın arkasında ve derenin sonuna doğru 2 adet Hüsün emmin tarlaları vardı. Babamın ve Hüsün emmimin tarlalarının dışında derenin her iki yakasında geriye kalanların tamamı ve en az her ikisinin toplamı kadar olan tarlalar Hacıa emmimindi.

Derenin sağ ve solundaki bu tarlaların sulanması için su arkları vardı. Karahendek’ten gelen sellerle bu tarlaların yarısı erozyona uğrayıp gitti, sulanacak doğru dürüst tarla ve su kalmayınca bu arklara da pek ihtiyaç kalmadı.

***

Gümüşün Deresi’nin içine girmişken özellikle başımdan geçen bir anımı anlatmazsam olmaz.

Bir gün köyümüzün sığırcısı, sıpacısı yaydığımız hayvanları bu Gümüşün Deresi’nde yayıyorduk. Evcihüyük’ün sığırını yayan Çolak Aliseydi ile oğlu Küllü Haydar susayan sığırları derenin boğazına yakın yerine suya indirdiler. Bunlar baba-oğul daha önce bizim köyün sığırlarını yaydıkları için bizimkiler Küllü Haydar’la oturup sohbete başladılar. Ben de derenin doğu sırtlarında kayalık yerde elimde zıpkın, kumacık bitkilerinin etraflarını deşip köklerini keserek sakız kanatıyordum.

Gözleri bozulmuş olmalı ki ben eğilip kalktıkça Aliseydi beni bir kurda benzetiyor. Köroğlu döneminden kalma av tüfeğiyle sine sine bana doğru gelmiş. İri bir kayanın arkasından bana tüfeğini doğrultmuş, tetiği tam çekmek üzere iken, bizimkilerin sürekli bana bağırıp seslenmelerini anlamadım ama kayanın üzerine gelip kartal gibi dikildim. Bizimkilere doğru gırtlaktan tiz bir sesle kıyık kıyık diye sesler çıkardım.

Aliseydi saklanıp nişan aldığı kayanın arkasından çıkıp büyük bir üzüntü içinde “Bayyy!.. Baan de sandım bir kuşşuk!..” (Ben de seni bir kurt sandım.) diye gözleri yaşararak üzüntüyle bana baktı.

Kesin bir ölümden ya da ömür boyu sakat kalmaktan son anda kurtulmuştum. Bunu unutmam olanaksızdır. Mustafa o günleri anarken her zaman bu “Bayyy! Baan de sandım bir kuşşuk!” sözünü söyler, sonra “Ula yavrum, Aliseydi nerdeyse seni kurt diye vuracaktı” der.

Aliseydi gençliğinde Karamağara’nın batı sırtlarında bir kayanın altında kuru toprak çıkarırken sağ eli kayanın altında kalmış. Günlerce kimsenin haberi olmamış, aç susuz, ıstırap çekerek orada öylece kalmış. Ondan sonra kulakları sağır, dili lal, sağ eli de bileğinden kopup çomak olmuş zavallı bir adamdı.

Aliseydi çolak haline ve tek eline karşın, içtiği sigarasını büyük bir maharetle kendisi sarardı. Tütün tabakasını çıkarır, uygun bir yere bırakır, içinden uzun, ince kürdan gibi bir çöp çıkarır, ön dişlerinin arasına alırdı. Sonra sigara sarmak için tabakasındaki kâğıt destesinden bir kâğıt koparır, onun üzerine yeterince tütün bıraktıktan sonra sağlam olan sol elinin başparmağı ile işaret parmağının arasına büyük bir maharetle yerleştirir, dişlerinin arasındaki çöpün yardımıyla yusyuvarlak sigara sarar, kâğıdı yapıştırmak için dişleriyle tırtıklar, diliyle ıslatır, yapıştırır, sigara emziğine takar, muhtar çakmağıyla yakar, tüttürürdü. İki eli de sağlam olan insanlar bile bu kadar güzel sigara saramazdı. Ben onun o şekilde sigara sarmasını zevkle izlerdim.

Aliseydi’nin kulakları hiç duymazdı ama lal da olsa konuşur, derdini ve yaşadıklarını anlatırdı. Okuma yazma bilmediğinden birine “Senin adın nedir?” diye sorduktan sonra erkekse bildiği ne kadar erkek adı, kadınsa ne kadar kadın adı varsa tek tek sayardı. Herkes de kendi adına söylediğinde “Tamam tamam!” derken, başıyla da “tamam” işareti yapardı. O da o adı bir daha unutmaz, ona adıyla çağırırdı. Benim “Turaç” olan adım bildiği adlar arasında olmadığından tanıdıkları arasında adını bilmediği tek kişi de bendim.

***

Bir gün Mustafa kayıp bir malı aramak için Gümüşün Deresi’nde yukarda adı geçen yere tek başına gitmiş. Sonra aklını yarı kaybetmiş bir vaziyette dönüp yaşadıklarını bize anlatmıştı: “Ben oraya gidince, bir kayanın içinden cinler çıktı, kayanın etrafında durmadan dönüp bana baktılar, çok korktum, kaçıp geldim” dedi. Belliydi ki, Mustafa korkusundan psikologların halüsinasyon (sanrı) dedikleri olayı yaşamış. Zavallı uzun zaman o korkusu ile yaşadı, kendisini zor topladı. Çocuklarının kafayı üşütüp ömür boyu psikolojilerinin bozulmasını istemeyen tüm ana-babaların bu tür şeylere dikkat etmelerini öneririm.

Mustafa’nın başında geçen bu tür olayların benzerlerini Küçük Yapalak’ta ilkokul 2 ve 3 sınıflarda 1958-1960 yıllarında geceleri tek başıma bir odada yatarken defalarca yaşadığımı anımsıyorum. O zamanlar rüya ile uyanıkken gördüğüm hayalleri bile birbirlerine karıştırmaya başlamıştım. Çok renkli rüyalar görürdüm. Zaman zaman köylülerin “al bastı” dedikleri olayı yaşar, sabaha dek allarla boğuşur, kan ter içinde uyanır, uyanıkken bile aynı şeyleri gördüğümü zannederdim.

Bir de mezarlıklardan geçerken çok korkardım. Bu korkularımı yenmek için bir gün tek başıma mezarlığa gittim: “Ulan, ben geldim!.. Ne yapacaksanız, yapın!.. Erkekseniz karşıma çıkın!..” diye defalarca bağırıp beklemiştim. Uzun zaman ne karşıma çıkan oldu, ne gözüme görünen bir şey oldu.

Cinlerle de bizi korkuturlardı. “Falan yere işemeyin, cin çarpar. Cinler küllüklerde, mağarlarda yaşar” diye öyküler, masallar anlatılırdı. Biz de o tür yerlere tek başımıza gitmeye korkardık. Bir gün “Cin çarparsa çarpsın, ben de kurtulayım” diye kimseye görünmeden, sırtını bir mağaraya dayamış, içinde cinlerin, inlerin top oynağını söyledikleri ıssız ağıla gidip ağılın içine korka korka girdim. Zifiri karanlık ağılda cinler: “Ulan erkseniz karşıma çıkın, size meydan okuyorum!.. Karşıma çıkmazsanız!..” diye naraladım, bekledim, bekledim… ses seda yoktu. Karşıma çıkan bir cin de olmadı.

Sonra kendi kendime şöyle düşündüm: “Bütün bu hortlakları, cinleri, inleri, alları kafalarında yaratanlar korkak, ürkek insanlardır. Olmayan şeylere inanmışlar, onlardan korkmuşlar, başkalarını onlarla korkutmuşlar. Demek ki, hepsi hayal ürünü…”

Ondan sonra ki yıllar, geceleri yanında geçerken en güvenli gördüğüm yerlerin mezarlıklar olduğunu anladım. Bizim mezarların orada pancar sularken geceleri gider, mezar taşlarının üzerinde oturur, bazen üstlerine yatardım.

***

Tekrar şu Gümüşün Deresi’ne inecek olursak: Bu derenin orta yerinden doğuya Gökçeören’e doğru 500 metre gidilince orada “Şeğo Ağa’nın Ağılı” dedikleri doğru dürüst kullanılmayan bir ağıl vardı. Değirmen Önü’nde iki tarlasının arasında olup da kendisine teklif edilen Sakalların Haydar’ın tarlasını almayıp Veli Kale’ye kaptıran babam, her ne yapacaksa, Köşklü Şeğo Ağa’nın ören viran olmuş, artık kullanılmayan bu ağılını ben liseye giderken satın almıştı. Abim Ali de 1971’de taşlarını getirip evinin temeline atmıştı. Babam da o taşlara, üzerindeki çürük ağaçlara parasını vermiş oldu. Babam rahmetlik de benim gibi işini bilmeyen bir adamdı.

Ağıl deyince gel de ölmeden önce babamın bana verdiği şu öğüdü anımsama:  Bir gün yaz tatilimde babam, büyük anam (analığım) ve ben Ali’nin evinin önündeki balkonda oturuyorduk. Ben de Gaziantep’te öğretmen olarak çalışıyordum. Yaşamı boyunca çiftçilik ve koyunlarla uğraşmış olan babam; bana, sonra da Kızılpınar’a doğru bakıp: “Oğlum, oraya bir ev yap!” dedi.

Oranın neresini olduğunu sordum. Kızılpınar’ın adını bir türlü çıkaramayınca, büyük anama bakıp azarlarcasına: “Avrat, şu meretin adını söylesene, aklıma gelmiyor işte!..” dedi.

O da benim gözlerime bakıp: “Oğlum, babayın işi işte! Ne söyleyeceğini bilmiyor. Oraya dediği yer Kızılpınar’dır” dedi.

Bir büyük anama, bir babama bakıp üzüntü ile gülümsedim: “Ağa, orada dağ başında benim ne işim var?” dedim.

O da: “Sen dediğimi yap oğlum, nediciin!..” dedi. Anladım ki, babam artık kafayı üşütmek üzere… Hem çok üzüldüm, hem de büyük anama bakıp babamın gönlü hoş olsun diye: “Olur ağa, olur; nasip olursa bir gün oraya bir ev yaparım” dedim.

Ondan sonra da doktorunun vermiş olduğu yanlış ilaçların yüzünden her geçen gün babamın durumu gittikçe ağırlaştı, 28 Mart 1983’te bir Pazartesi sabahı 87 yaşında sonsuzluğu yürüdü. Babamı sonsuzluğa  yolcu etmeye gelen çocukları, torunları Ali’nin evinin içini, kapısının önünü miting alanına dönüştürdüğümüzde kalabalığa bakıp kendi kendime: “Yahu bir adam gitti ama arkasında bir ordu bıraktı maşallah!..” demekten kendimi alamadım. Işıklar içinde yatsın!..

Bilerek veya bilmeyerek çok kırdığım olmuştu ama o benim babam olduğu için onu çok seviyordum. O da beni çok severdi ama bir türlü de bazı konularda anlaşamazdık. “Elimden hiçbir şey gelmiyor, bari unutulmaması ve kendimi affettirmek için nasip olursa, onu ölümsüzleştirmek amacıyla anılarımda onu olduğu gibi, göründüğü gibi yazıp yaşatayım” diye düşünüyorum.

22.05.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÇOBAN KALO İLE KAVGA VE HÖPLEK KARAKOLU’NDA 45 DAKİKA NEZARET

67 68Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ni 1975’te bitirmiş, ardından Elbistan Mükrimin Halil Lisesi’nde Fransızca öğretmeni olarak 9,5 ay çalışmış, sonra askere gitmiş, yedek subay olarak Genelkurmay Başkanlığı’nda askerliğimi yapmış, 1978’de Hergin’de boş boş geziyor, babamdan kalan işlerimize yardım ediyordum.

Körpınarlar’ın üzerindeki tarlamızda pırnat yapmakta olan Hüso Kavak’ın damadı Zeynel’in sabah azığını götürdüm. Biraz sonra Mecinin Deresi’ni geçmiş, bizim tarlanın üstüne kadar gelmiş sürüyü gördüm. Çobanın yanına hızla gidip: “Çoban, bir daha buralara gelme!.. Muhtara da söyle, adam gibi sözünde dursun, mera yağmacılarına meraları bıraktıracaktık, 2 aydır bir daha görünmez oldu” dedim.

Çoban Kalo korktu, beni yanına yaklaştırmamak için taş yağmuruna tuttu. Atılan taşlardan korunarak yanına doğru ilerlerken “Bak çoban, ben emekçilerin yanında olan, onların hakları için savaşan biriyim. Sen de bir emekçisin. Bütün emekçiler benim kardeşimdir. Beni taşlayıp durma. Benden korkmana da gerek yoktur. Benim işim muhtarladır. Onunla meraları bıraktırmak için birbirimize söz vermiştik. Üzerinden 2 ay geçti görünmez oldu. Madem sözünde durmuyor, o zaman Evcihüyük’ün koyunlarının sığırlarının da buralara gelmemesi gerek. Bu konuda ona söylemen için sana söyleyeceklerim vardır” diye dil döktüm, çoban bildiğinden kalmadı. Her ne dediysem, bir türlü sakinleştiremedim. Sonunda sinirlendim: “Ulan taş atmasını yalnız sen mi bilirsin!” diye naralayıp eğilip yerden bir taş aldım. Tam fırlatmak üzereydim ki, sağ el bileğimin üst tarafına bir taş yapıştırdı, kolumdan oluk gibi kan akıyordu. Kendi kendime: “Eyvah, kolum kırıldı” diye düşünüp daha fazla sinirlendim. Üzerine üzerine hızla yürüdüm. Bu sefer av tüfeğini bana doğrultup: “Gelme vururum!.. Gelme vururum!..” diye geri geri uzaklaşmaya çalıştı. “Ula vurursan vur, zaten kolumu kırdın, ben de senin ağzını dağıtmazsam, bana da yazıklar olsun!” dedim.

Kalo tüfeğini sıkamadı. Yanına varır varmaz: “Sen benim kolumu kırdın, ben de o kırık kolumu senin ağzına sokarım!..” diye zavallı Kalo’ya öyle yumruklar savurdum ki, ağzı burnu dağıldı. Aşağı tarladan Zeynel, Yolda bana doğru da gelmekte olan traktörle yeğenim Doğan, Kako Hacı, Kalo’yu elimden alamadılar. Doğan: “Emmi, pis herifi öldürüp katil mi olacaksın!..” deyince, Kalo’yu bıraktım. Kalo: “Ben sana gösteririm!..” diye sürüsünü önüne katıp Evcihüyük’e gitti. Ben de tarlaların içinden evime gittim.

Benim aptallığımdan, Kalo’nun da yanlış anlamasından sağ bileğimin üzerinde taş, sağ işaret parmağımda da Kalo’nun saplanan diş izlerinden dolayı elim ve kolum mikrop kaptı, aylarca çektim. Enayiliğim bir nişanesi olarak o izleri hâlâ taşımaktayım.

Kalo, Evcihüyük’e gider, bu kavgayı anlatır. Onlarda Höplek Jandarma Karakolu’na gidip beni ve Doğan’ı şikâyet ederler. Biraz sonra 2 jandarma Hergin’e Cuma’nın evine gelip Doğan hakkında şikâyet olduğunu, Höplek Karakolu’na gitmesini söylerler. Cuma jandarmalara: “Doğan’ın ne ilgisi var? Ben zaten Turaç’la konuşmuyom. Doğan da sonradan tesadüfen oradan geçerken aracılık yapmış, kavgaya karışmamış bile!..” der. Jandarmalar: “Biz onu bunu bilmek, gidip orada anlatsın, gönlüyle gitmezse, eline kelepçe vurur, zorla götürürüz” der. Bunun üzerine Cuma, Doğan’ın bir suçunun olmadığından emin olarak arabasıyla Doğan’ı Höplek Karakolu’na ifadesini vermeye götürür.

Biraz sonra da Veligo’mun evine gelirler. Jandarmaların geldiğini gören Haydar emmi de oraya gelir. Beni çağırdılar, gittim. Jandarmalar: “Hakkında şikâyet var, seni Höplek Karakolu’na götürmeye geldik” derler. Haydar emmi kendi arabasını alıp geldi. Veligo’mla Haydar emmi önde, jandarmalarla ben arka koltuklarda Höplek Karakolu’na vardığımızda Kalo, Kalo’nun kardeşi Gücco toplam 10 kadar Evcihüyüklü ve onlarla tartışan Cuma…

Arabadan iner inmez beni getiren jandarmalar kapıda dikilen onbaşı rütbesindeki erbaşa: “Komutanım, suçlu Turaç Özgür’ü getirdik” dediler. O da “Götürün nezarete atın!” dedi. Bunun üzerine komutana: “Nezarete gir dersiniz girerim, çık dersiniz çıkarım. İsterseniz beni burada 24 saat bekletebilirsiniz. Bu konularda en ufak bir itiraz yapmam. Sakın beni iteleyip kakmayın, bir fiske vurmayın. Eli kolu bağlı adama canınızın isteğini yapabilirsiniz ama asla yanınıza kalmaz. Ben Genelkurmay Başkanlığı’nda yedek subay olarak askerliğimi yaptım. Onlarca ere, erbaşa, astsubaya iyiliğim var. Genelkurmay’da da sözüm geçer. Buradan çıktıktan sonra orayla irtibat kurar, hesabını sorarım” dedim. “Tamam tamam… Kimsenin bir şey yaptığı yok, gir bekle” dedi.

Nezaretin kapısının kilidini açtılar, bir de baktım ki, bizim Doğan da içerde… Beni görünce “Ooo emmi, geldin mi?” dedi. Jandarmalar halimize acıyarak “Allah kurtarsın” deyip çıktılar, üzerimizde kilitlediler.

Doğan’a parmağımla sus işareti yaptıktan sonra: “Bunlar ne yaptıklarının farkında değiller. Senin burda ne işin var? Beni dinle: Şimdi seni çıkarırlar. Sen ‘Babamla emmim döğüştüler, birbirleriyle konuşmuyorlar. Ben de traktörle Evcihüyk’e doğru gidiyordum, üzerlerine düştük. Kavgaya karışmak şurda dursun, aracılık yaptık. Yoksa emmim onu öldürürdü. Biz çobanı emmimin elinden alıp kurtardık’ de, başka bir şey demene de, beni kurtarmak için yalan söylemene gerek yok” dedim. Doğan, “Tamam, emmi, aynen olduğu gibi anlatırım. Ben olmasam, nerdeyse adamı öldürecektin. Ben aracılık yapıp kendini senin elinden kurtardım Benim ne suçum var; beni d işin içine karıştırmışlar” dedi.

Az sonra onbaşının “Doğan Kale nerede?” diye sesi geldi. Diğerleri de “Komutanım, Doğan Kale nezarettedir” dediler. Onbaşı: “Ula aptallar ikisini niye aynı yere koydunuz!.. Çabuk, Doğan’ı çıkarın!.. Şimdiye kadar ona öğüt vermiştir!..” diye sesi geliyordu.

Jandarmalar kapıyı derhal açıp içeri girdiler: “Doğan Kale, sen dışarı çık!..” dediler. Doğan’ı yanımdan alıp kapıyı üzerime kilitlediler. Nezareti inceledim, üzerine oturacak bir şey bile yoktu. Kapının karşısındaki duvarın tepesinde minicik bir delik vardı. İçerisi oradan giren ışıkla loş bir şekilde aydınlatılıyor, oradan hava giriyordu.

Dışardan Veligo’mla Gücco’nun yüksek sesle tartışmalarını dinliyordum. Gücco şalvarını tutup Veligo’ma gösterek: “Sizin her şeyiniz var, bizim bacağımızda şu şalvardan başka kaybedecek hiçbir şeyimiz yok. Hatırınızı saydığımız yeter!.. Aynı köyün meralarının şurası bizim, şurası sizin diye bir şey mi var? Hepimiz aynı köylü değil miyiz? Meralar da köyün değil mi? Canımızın istediği yere davarımızı da, sığırımızı da götürürüz, buna kimse karışamaz, artık yeter ettiğiniz!..” türünden laflar söylüyordu. Aslında bir bakıma haklıydı da…

Veligo’m da: “Evcihüyük’e geldiğinizde bacaklarınızda o şalvar da yoktu, uzun bir tumanla gezerdiniz, karnınız açtı. Size tarlalarımızda, kapılarımızda iş verdik, şimdi bacaklarınızda bizim sayemizde  şalvar var, karnınız doymaya başladı, bitleriniz kanlanınca bizi ısırmaya başladınız. Adam olmuşlar da bize laf söylüyorlar!..” tarzında yüksek perdeden nutuk atıyordu.

Bazen sesler birbirine öyle karışıyordu ki, kimin ne dediği anlaşılmıyordu derken, muhtar Hamit Kılıç’ın sesi duyulmaya başladı. Ortalığı yatıştıracak bir şeyler söyledikten sonra: “Turaç kirve nerede?” diye ortaya seslendi. Onlar da “Jandarmalar nezarete koydular” dediler.

Bunun üzerine şikayetçilere: “Ayıp yahu!.. Turaç kirveye bu yapılır mı? Anlaşmak büyük kirvelerimle, Haydar ve Veli kirvemle konuşup konuyu tatlıya bağlamak varken, şikâyet edip Turaç kirvemi karakolluk ettirmenin, nezarete attırmanın ne manası var? Birbirimizin yüzüne nasıl bakacağız?”   Daha sonra askerler: “Daha düne kadar Genelkurmay’da yedek subay olarak görev yapıyordu. Sizin komutanınız sayılır, çıkarın yahu!..” dedi. Onbaşı jandarmalara “Kapıyı açın, mutfağa çıkarın!” diye emir verdi.

Jandarmalarla muhtar içeri girdiler. Muhtar: “Yav Turaç kirve, bizimkiler cahilliğinden işi karakola intikal ettirmişler. Ben olsam onları heç bırakır mıydım? Kusura bakma kirve yav!.. Hadi çık” dedi. Muhtarın ikiyüzlü söylevi biter bitmez. “Ulan sen çok üçkâğıtçısın!.. Demek senin haberin yoktu. Hani seninle birlikte meraları bıraktırmaya ant içmiştik. Üzerinden aylar geçince, sen görünmez oldun, kabak da zavallı Kalo ile benim başıma patladı. Çık şurdan, defol!.. Senin gibi ikiyüzlü birinin sayenden çıkacağıma, ömrümü burada geçiririm daha iyi!” dedim.

Muhtar “Ayıp ediyorsun Turaç kirve, benim seni ne kadar sevip saydığımı çok iyi bilirsin. Benim ikiyüzlülüğümü nerden gördün?” deyip jandarmalarla birlikte çıktı. Kapı tekrar üzerime kilitlendi.

Jandarmalarla birlikte nezaretin önündeki küçük arada sesi geliyordu: “Siz ona bakmayın, bana ne söylerse söylesin, kabulümdür. Deli dolu konuşur amma o çok mert, iyi bir insandır. O, benim kirvem, bir büyüğümdür. Beni buradan görmesin, aha ben dışarı çıkıyorum. Siz onu kendi haline bırakmayın, çıkarın” dedi.

Jandarmalar kapıyı tekrar açıp içeri girdiler. “Komutanımızın emridir, dışarı çıkıyorsun” dediler. Saatime baktım, içeri gireli tam 45 dakika olmuştu. Hayatımda ilk ve son girdiğim nezaret bu 45 dakika oldu. “Öyle değil ama hadi öyle olsun” dedim, nezaretten çıktım.

Mutfakta Doğan’ın yanına götürdüler. Karakolun asıl komutanı astsubay bir olay nedeniyle Karamağara’ya gitmiş. Onun gelmesini bekliyorlardı. Doğan’la ben jandarmalarla sohbet ediyorduk. Jandarmalar bizden bahsederken “suçlu” diye hitap ediyorlardı. Ben “Biz suçlu değil, sanığız” dedim. Sivaslı jandarma Ali, aksi aksi “Ne farkı var? Ha suçlu, ha sanık, ikisi de aynı şey değil mi?” dedi. “Çok farkı var. Sanık, sanmaktan gelir. Bir suç işlediği sanılan kişinin suçu mahkeme kararıyla tespit edilirse, sanık olmaktan çıkar, suçlu olur. Sen bunları bilmezsin. Bilmediğin konularda yorum yapma” dedim.

Benim bu tür konuşmalarımdan cesaret alan Doğan jandarmalara arada bir laf dokunduruyordu. “Doğan bize hakaret etti” diye bir tutanak tutup içeri atacaklar endişesiyle Doğan’ı engelliyordum.

Muhtarın ağırlığını koyması üzerine Kalo ile barıştık. Kalo şikâyetinden vazgeçti, yeni duruma göre tutanak tutup, sırayla Kalo’nun, benim, Doğan’ın ifadesini aldılar. Sıra Cuma’nın, evinin önünde jandarmalara kafa tutmasına geldi. Cuma’yı içeri çağırdılar. Cuma’ya onbaşı kafayı taktı: “Diğerleri gidebilirler ama bu, bugün burada nezarette yatacak, yarın da Elbistan’a Jandarma Merkez Komutanlığı’na götüreceğiz, ondan sonra da Cumhuriyet Savcılığına gider” dedi.

Bunun üzerine ben: “Cuma da, Doğan da bugün burada bulunuyorlarsa, suçlusu benim; Cuma’yı bırakıp hiçbir yere gidemem, kusura bakmayın. Ya Cuma’yı da alır götürürüz ya da Cuma ile ben birlikte nezarette yatarım. Bu barış da yatar. Zaten birbirimizle iyi değiliz, bunu kendime yediremem; bir yere de gitmem. Böyle barış da olmaz!” dedim.

Muhtar ve bizimkiler hem beni haklı buldular, hem de rica minnet sonunda Cuma’yı bıraktırdılar. Herkes geldiği gibi aynı araçlarla oradan ayrıldık. Bu, hem bana ders oldu, hem de bir metre karesini işgal etmediğim, bir metre karesinde koyunumun kuzumun otlamadığı meraların bir daha bekçiliğini aptalca yapıp onunla bununla kötü olmadım.

Ben bu kara sevdadan vazgeçip, bu köylülerle birlikte yaşayamayacağıma kanaat getirip yeniden öğretmenliğe döndüm. Zamanla Evcihüyüklüler de bırak Sınır Deresi’ni, Mecinin Deresi’ni sığırlarıyla, sürüleriyle geçip ihlal etmeyi, damlarımızın arkasına, harman yerimize kadar rahat rahat geldiler.  Mehmet Kale’nin muhtarlığı döneminde Karının Mezarı’ndan, İbibik Tepesi’nin batı yamacına kadar sınırlarını resmen koydurdular.

Buradaki anılarımın sınırlarına sığamayacak kadar kapsamlı nedenlerle Hergin’den uzaklaştım. Meralardan payıma düşenleri almak, yararlanmak şurda dursun üç beş kuruşa satabildiklerimi sattım, satamadıklarım da ya birilerinin işgali ya da onun bunun sığırının sıpasının yolu oldu.

Ben yukarıda anlattığım gibi Kaloları boş yere kovalarken, kan döküp, kanımı akıttırırken, korkusundan onun bunun kıçının altına girenlerin, analarının önlüklerinin altına saklananların, kısa şortla gezenlerin şimdi meralardan kaptığı adlarına kayıtlı tarlaları, arsaları var. Helal hoş olsun!.. Amaaa burada bu konuda son söz olarak şunu söylememe, yazmama lütfen kimse kızmasın:

Sizden bu kafa, bu zekâ, bu bencillik olduğu sürece, benim gibi gönüllü ve aptal bekçilerin de kıymetini bilmediğiniz sürece, benim dediğiniz tarlalarınız, bahçeleriniz, arsalarınız, hatta evleriniz çok kısa süre sonra ellerinizden yavaş yavaş uçup giderler. Bu gidişle yaşayanlar ya canlarını zor kurtarıp bir yerlere kaçıp kurtulurlar ya da birilerinin esirleri olur. Bunu bir kenara yazın ve bekleyin, olur mu paylaşmasını bilmeyen gözü açık cancağızlarım?!.

Tarihten ve acılarla dolu yaşamımda edindiğim hayat derslerinden ilham alarak sizlere dostça söyleyeceğim bir sözüm daha var: Sizin kıymetini bilmediğinize bakmayın, ben oranın benim olan bir kaya parçasını bile, her an kıçıma tekmeyi yiyip kovulacağım Londra’nın Saat Kule’ne, Fransa’nın Eyfel Kulesi’ne; benim olan Harman Yerini Londra’nın Trafalgar Meydanı’na, Het Parkı’na değişmem. Kimse kimsenin malını sonuna kadar bedava beklemez, hiç olmazsa, hurdaya çıkanlarınızdan birinin yanına bir de enayi zıpır katıp köyünüzde  malınıza mülkünüze sahip olun!..

Yok öyle yağma!.. Orayı birkaç enayiye beleş beleş beklettirip stres atmak için tatil köyüne gelmiş gibi üç beş günlüğüne gelip soluğu tatil beldelerinde almak!.. Bunu da bir kenara yazın, olur mu?

21.05.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SÖĞÜTÜN DERE, KIRVELİ, KUYUCAK, AKSEKİ, KIZILPINAR

16 17 18 150-20060623Hergin’in doğu-batı istikametindeki Söğüt Deresi, batıya mor sümbüllü, kekik kokulu dağlara doğru 700 metre kadar gittikten sonra ikiye ayrılırdı. Bir kolu kendi doğrultusunda Çal’ın eteklerine, diğeri de sola keskin bir dönüş yaparak biraz ileride sağda Hacıa emmimin ağılına giderdi.  Bu ağılın önünde bir pınar, pınarın altında da bir söğüt vardı. Bu söğüt ağacından dolayı buraya Söğüt, buradan geçen dereye de Söğütün Deresi denirdi. 1954 toprak dağıtımında bu ağılın sırtlarındaki otlaklar Evcihüyük ve Kuyucaklılara dağıtıldı. Ağıl da ören viran oldu. Ağılın geçmişine son darbeyi 2004 yılında yapılan kadastro çalışmalarını yapanlar vurdu. Söylentiye göre Zaloğlu Rüstem gibi Martinini ya da Mavzerini eline alıp nara patlattığında dağı taşı inletip, düşmanlarına girecek delik arattığı, kaymakamın makamını ayağıyla açtığı, jandarmaları tir tir tittrettiği söylenen, efsane kahramanı, koskocaman Hacıa emmimin nankör mirasçıları adına, ileride kesinlikle ulusal ve uluslararası sorun yaratacağı biline biline 80 metre kare çok kıymetli bir arsayı, üzerine gökdelen yaptırsınlar diye kadastral haritada yer verip kayıt altına almışlar ve tapusunu vermişlerdir.

Söğüt’ü geçip biraz ilerledikten sonra sağa keskin bir dönüş yapıp Kırveli Deresi’ne giderdi. Bu derenin bitimindeki düzlüklerde genellikle fakir fukaranın hayvanlarına yem olarak kullandığı balta girmemiş halliz olurdu.

Çocukluğumda babam bizi buraya götürüp kışın koyunlara yem etmek için halliz toplatmıştı. Yağlı ve bıçak gibi dalları olan sarı hallizleri yerinden çıkarmak, öyle sümbül, nevruz ve kır çiçekleri toplamaya benzemez. Usulünü bilmeyenler hem ellerini şerha şerha doğrarlar, hem de yerinden sökemezler.

Gençliğinde kendisi de büyüklerinden öğrenmiş olan babam hallizleri toplamaya başlamadan önce bizi karşısında içtima edip bir komutan edası ile kendimize herhangi bir zarar vermemek için nasıl toplayacağımız konusunda uygulamalı dersimizi verdi. Babamın öğretmiş olduğu şekilde uzun kollu gömleklerimizin düğmelerini düğmeledik. Kolçakları ve eldivenleri olanlar, bunları kollarına ve ellerine geçirdiler.

Sağ kolumuzla hallizlerin dallarını yatırıp hallizin kökünden kavrayıp bileklerimizi 90 derece sağa kıvırıp bütün gücümüzle çekip çıkarıyor, sol koltuk altımıza sıkıştırıyorduk. Koltuklarımız yeterince dolduktan sonra yere bırakıyor, bir anaduttun kaldıracağı büyüklükte olunca da üzerine kocaman yassı bir taş koyuyorduk. Aradan fazla zaman geçmeden güneşin yakıcı sıcağı ve taşların ağırlığı altında yığınlar yamyassı oluyordu. Kocaman bir naylon dolusu topladığımızda güneş Tombak’ın arkasına çoktan geçmiş ve biraz sonra da ortalık kararmaya başlamıştı.

Yorgun argın evlerimize dönmüştük. Benim kolçağım ve eldivenim olmadığından sağ elim ve kolum şerha şerha yarılmış, kan revan içinde kalmıştı, sabaha dek ağrı ve sızılarımdan gözlerime uyku girmemişti. Ömrüm boyunca babamın bu iyiliğini (!) asla unutamam.

***

Kırveli Deresi’nin güneyindeki dağa, Tombak denirdi. Tombak’ın eteklerinde 1954 yılında Toprak Tevzi Komisyonu’nun vermiş olduğu 54 dönümlük çapını çevresindeki meraları da zamanla ekleyerek birkaç katı büyütüp sahiplenen Hüso Kavak, suyu olmayan buraya evini 1960’larda yaptı. Su bulurum ümidiyle açık kuyu yapmasına karşın umduğu suyu bulamayınca1980’li yıllarda devlet tarafından su getirilinceye dek Söğüt’ten, Kuyucaklılarla arası düzelince de zaman zaman Söğüt’ten, zaman zaman da Kuyucak’ın kuyusundan eşek sırtından sularını taşıdılar.

Hüso Kavak ve ailesi ile ilgili gördüğüm, duyduğum ilginç anılarım vardır. Kısa kısa özetlemezsem ayıp olur:

Babam yaşadığımız yerin ve büyük ailemizin (emmioğulları vs.) büyüğü olması nedeniyle özellikle kış günleri yetişkinler babamın odasında toplanırlar, yaş büyüklüğü, varlık ve liyakat sırasına göre yerlerini alırlardı. Biz çocuklar ve fakir fukara hem büyüklerimizin üst tarafına, hem de minderler üzerine asla oturamazdık. Babamın odasında emmioğullarının alt tarafında kapıya yakın yerde halı üzerine otururduk. Büyüklerimiz izin vermedikçe de ne konuşabilir, ne de bir soru sorabilirdik. Hatta büyüklerimiz bağdaş kurarken, biz ancak askerlerin oturuş sitili oturur, zırt pırt da vaziyetimizi değiştiremezdik. Oradaki bulunuş nedenimiz; hem büyüklerimize hizmet etmek, hem de onların konuşmalarını can kulağı ile dinleyip ders almak, yaşamın her alanında ona göre davranmaktı. Aynı zamanda onlar usta, öğretmen; bizler de birer çömez, öğrenci ve uşaktık.

Hüso Kavak, babamın marabası olarak bizim evin altındaki birkaç mağ tek gözlü, içi perde ve kilimlerle bölümlere ayrılmış evde oturur. Babamın odasında yaşı büyük olduğu için biz çocukların üst tarafında yerini alırdı. Babamın veya diğer büyüklerimizin sorusu üzerine zaman zaman ilginç şeyler anlatırdı, ilgi çeker, ortama hoş bir hava verirdi. Babam, Birader emmi, Veli Çavuş, Hasso Koca’nın ve Hüso Kavak’ın dışında sigara içen olmazdı. Birader emmi iki kere pofladığı zaman diğerlerinin çıkardığı dumanın en az iki katı dumana boğardı odayı. Kışları odayı ısıtmak orta yerde duran sobaya sık sık odun atardık, dumanlardan kirlenen havayı temizlemek için de aynı sıklıkla kapıyı, pencereleri açardı. Diğerlerinin dikkatini çeker miydi bilemem ama Hüso Kavak’ın sağ elinin başparmağını burnuna sokup karıştırması, sonra da kirli yağlığını çıkarıp temizlemesi dayanılır gibi değildi, midemin bulanmaması için bakmamaya çalışırdım. Burun delikleri parmaklaya parmaklaya kocaman kocamandı, burnu da yamyassıydı.

Bir gün “Hüsüvemmi, bugün düşümde tavuktan büyük, kirpiden küçük bir mahlûk gördüm” diye anlatmaya başladı, hepimizi hem güldürdü, hem de “Tavuktan büyük, kirpiden küçük mahlûklar acaba nedir?” diye düşündürdü, işin içinden bir türlü çıkamadık.

Başka bir gün “Bizim avradın babasıgilin kapısında sürüyle koyunlar geçerken, onlar da ip yumağının üzerini tuzlayıp sürünün arasına atarlarmış. Önüne atılan tuzlu yumağı koyun yalamaya başlayınca ipi yavaş yavaş içeri çekerlermiş. Yumağın arkasına düşen koyunu tutup keser, yerleşmiş…” diye övünerek anlattı. Odada oturanları “Emme de marifetlilermiş” diye kahkaha ile güldürdü.

Abim Mustafa’nın anlattığına göre: Bir gün odacılar otururlarken, bir misafir girmiş, hal ve hatır sorma merasiminde kendisinden yaşça küçük olmasına karşın Veligo’mdan önce “Merhaba, hoş geldin…” derdemez, Veligo’m “Sen kim oluyorsun da ula, benden önce ‘merhaba, hoş geldin diyorsun?!.’ diye odadan kovmuş. Bir süre kırılıp uğramamış…

1963’te Elbistan Ovası’nda ekinlerin taşıp döküldüğü sene babam: “Hüso, çapında ne kadar buğdayın çıktı?”  diye sormuş. O da “Amaaan Hüsüvemmi, ben de zenginlik bişey sanıyordum. 2000 teneke buğday çıktı, nere koyacağımızı, ne yapacağımızı şaşırdık, boşu boşuna hamballık yaptı valla. Zenginlik de bir boğ dealmiş” demiş.

Fakir fukara bizimkileri zengin, bizimkiler de kendilerini zengin gördüklerinden Hüso Kavak’ın bu sözü babamın çok zoruna gitmiş ama babamın, evine gelmiş bir insanı azarlamak gibi huyu olmadığından gülmüş. Söz zenginlikten açılınca babam Hüso Kavak’ın bu veciz sözünü söyler, gülerdi.

Karahendek Savaşları’nın olduğu sene Cuma bizim bulgurlukların bekçisi, Hüso Kavak emmi de kendi bulgurlarının bekçisi olarak Gümüşün’de yatıyorlarmış. Hüso emmi Cuma’yı uyuttuktan sonra eline çeliği alıp bizim sergiden doldurup doldurup kendilerininkinin üzerine seriyormuş. Çat pat seslerine Cuma uyanıp: “Ne yapıyon Hüsüvemmi?” deyince, “Heeeç Cuma… çeliği yel yuvarladı da onu getiriyom” demiş. Cuma: “Hüsüvemmi havada yel mi var ki, çeliği yuvarlasın…” demiş. “Ne biliim Cuma, yuvarlandı işte” demiş.

Cuma ile bir konuda tartıştığımızda söylediklerim işine gelmeyince: “Hüso Kavak’ın yelsiz havada çeliği yel yuvarladı dediği gimi, sen de olmayacak şey konuşuyon, Turaç!” derdi.

Çocukluğumda ben bizim koçları yayıyordum; Hasso Kocanın oğlu, en çok sevdiğim çocukluk arkadaşım Kara Memmet de emmimgilin koçlarını yayıyordu. Bir gün Değirmenin Önü’nde bizi gören Hüso Kavak’ın karısı Bessey bi, küfür ve beddualar ederek “Siz ikiniz bizim tavukları yemiye utanmıyor musuuz?” diye bize çattı. Biz de “Sizin tavuklarınızı yiyenin de, bize öyle diyenin de!..” diye yanıtını verdik. Ama gel de Besse bi’yi inandır. Bin bir türlü yeminler ettik, bir türlü bize inanmadı, bildiğini okudu: “Tavukları Değirmen Ocağı’nın dereye götürüp ataş yakıp bişirip yemişler. Tüyleri de orada, ben tavuklarımı tüylerinden tanırım, onlar bizim tavuklarımızın tüyleridir. Değirmen Ocağı’nda siz çıkmıyorsunuz. Siz yemediyseniz kim yedi? Sizden başkası yemedi!.. İşallah ağzıızdan, burnuuzdan gelir, kan katıran olsun emi!..” diye bize beddualar edip küfürler savurarak dönüp gitti. O gün, bugündür bunu unutmadım, Deli Besse bi’yi de bu konuda asla affetmedim.

Bu Hüso Kavak emmi ile Besse bi hakkında birkaç cilt kitap yazacak kadar hafızamda anım vardır, sırası geldikçe yazabilirim ama şimdilik bu kadarı yeter.

***

Tombak’tan aşağı doğru 600 metre kadar doğuya, çukura inince derelerin yamaçlarında evler vardı. Kuyucak denilen bu yerde bizim köylü Sakallar’ın, Kelgüccükler’in ağılları varmış. Yazları buralara yaylaya gelip hayvanlarını otlatırlarmış. 1950’den sonra bir kısmı Yapılı’dan bir kısmı da Evcihüyük’ten gelip buraları satın alan Silo (Silo Koca), İbo, Keyfo, Kalender emmiler yerleşmişler. Şimdi de Kalender Hacılar hariç, diğerlerinin oğulları yaşamaktadırlar.

Silo Koca bizim kuzuları yayardı. Her nere gitse vit vit ıslık çalardı. İlk rahmetli olan o olunca Kuyucak’tan Hergin’e giden yolun üzerine defnedilmiş. Buraya “Silo Koca’nın Mezarı” derler. Özellikle 1982’de öğretmenlikten istifamı verip Hergin’e geldiğimde Silo Koca’nın oğullu rahmet Gümüşpala Hüseyin emmi benden çok yaşlı olmasına karşın benim en iyi arkadaşımdı. Birbirimizi sık sık ziyaret eder, sohbet ederdik.

Kuyucak’tan doğuya doğru, kıvrıla kıvrıla inen kuru bir dere var. Bu dereye Sınır Deresi denir. Bu Sınır Deresi –güya- Hergin’le Evcihüyük arasındaki sınırı belirtiyordu. Kuyucak’tan güneye doğru dere boyunca gidince Akseki denilen geniş düzlükler var. Bu düzlüklerin bir kısmı 1954 yılında yapılan Toprak Tevzi Komisyonu tarafından köylülere dağıtıldı. Geriye kalan meralar, Hacıa emmimin oğlu Haydar emminin muhtarlığı sırasında 200 dönümden fazlası kendisi ve kardeşi Veligo, çok sonraları da Evcihüyüklülerin güçlendiği dönemde Omo’nun oğulları tarafından yağmalandı. 5 dönüm kadarına da İbo emminin oğlu Mısto sahiplenip bahçe dikti.

Adı geçen bu dağlar, bu tepeler, bu düzlüklerde sürüler halinde sığır ve koyunlar otlardı. Meralar yağmalana yağmalana otlayacak yerler bulamayınca sürülerin de sonları gelmeye başladı.

***

Tekrar Hergin’e gelecek olursak,  bizim evin arkasındaki tepeyi çıktığımızda bir mezar var. Bir vakitler bir koca karıyı buraya gömmüşler. Burasının adı ondan dolayı “Karının Mezarı” olarak anılır. Köyün mezarlığına defnedilmeyi değmeyen bebeler ya da çiftçi çoban çocukları buraya defnedilirdi. Karının Mezarı’ndan güneye doğru giden düzlüğün birkaç yüz metre altında Kızılpınar denilen yere gelirdik. Pınardan doğuya Değirmen Ocağı’na doğru kıvrıla kıvrıla bir kuru dere giderdi.

Bu pınarın üzerinde babamın ağılı vardı. Herkesin de Hüsüva’nın ağılı diye bildiği bu yerin ilk sahipleri dedem Velibaba, Kelgüccükler, Sakallar…  Yani anamın akrabalarıymış. Babam burada gündüzleri ağılın temelini ve duvarlarını yaptırır, geceleri de sahipleri gelir yıkarlarmış. Babam bir gün dayanamayarak dayılarımın gözüne bakıp: “Siz Velibaba’nın çocukları değil misiniz? Karım Döndü kimin kızıdır? O da Velibaba’nın kızı değil mi? Velibaba’nın bütün malı size kaldı, bir şey diyen mi var? Burayı bacınıza çok mu görüyorsunuz?” demiş. Dayılarım da anlayacaklarını anlamışlar, bir daha da oraya sahiplenmemişler. Dolayısı ile babam, anamdan dolayı buranın ve çevresinin sahibi olmuş.

Yöremizde kendini erkeklerin hası görenler, karılarından gelecek mirasa lafta tenezzül etmezler. Karı malına tenezzül etmez görünenlerden biri de babamdır. Bu Kızıl pınar öyküsünü öğrenenler, babamın karı malına tenezzül edip etmediğine kendileri karar versinler.

Çocukluğumda babam davarları zaman zaman Hergin’deki ağıla, zaman zaman da Kızılpınar’daki ağıla koyardı.

Babam, çoban bir yere takıldığında ya da koyunların yemleri verilirken ağılın civarında koyunlara göz kulak olurdu, ben de yanına takılırdım. Soğuk havalarda üşümeyeyim diye beni kara yamçisinin içine alırdı. Normal koşullarda yanına yaklaşamadığım babamın fırsattan istifade hem sıcağını, hem de o güzel kokusunu içime çeker, bundan büyük zevk alırdım.

Aynı zevki bir kere de Değirmenin Önü’ndeki tarlamızın içinde, gökyüzünde tabak gibi parlayan ay ışığının ve içinde yıldızların pırıl pırıl parladığı gece mavisi gök kubbenin altında,  harmanın dikenli sapların üzerinde babamın sol koltuğunun altına sinmiş vaziyette yaşadım.

Babam gökyüzünde parlayan yıldızları ve yıldız kümelerini birer birer gösterip “Şu Terazi’dir, şu Ülger’dir, şu Çoban Yıldızı’dır, şu da Samanyolu’dur, sabaha karşı Sabah Yıldızı doğar, arkada Yedi Kardeşler, Kutup Yıldızı vardır” diye her birine ait öyle güzel öyküler anlatıyordu ki, ağzım açık ve hayranlıkla babamı dinliyor ve bu kadar bilgiyi nerden, nasıl öğrendiğini düşünüyor, ilk astronomik bilgileri bir masal havasında alıyordum.

En hoşuma giden yıldız kümesi Terazi idi. Kendi kendime bununla her şeyin tartılarak ölçüldüğünü, haksızlıkların önlendiğini düşünüyordum. Bir de unutamadığım sırtında çuvalla saman götürürken delikten dökülen samanların oluşturduğu Samanyolu’ydu. Samanyolu’na ne zaman baksam ya da Samanyolu’nu aklıma getirsem, delik çuvalından samanlarını döke döke sırtında taşıyan o kocakarı bir de babam gözümün önüne gelir ve tatlı tatlı anlattığı o anı düşünür, sıcaklığını hissederim.

Sabahları evden çıkar, tepeyi tırmanır, Kızılpınar’a gider gelirdik, bazen de tek başıma koşarak bir solukta gider gelirdim. Koyun ve kuzuların meleme sesleri en çok sevdiğim sesler arasındaydı.

Ağıllar kenelendiğinde köylüler olanakları varsa, oraya davarlarını koymazlardı. Her ne sebeptendir bilmiyorum. Bir ara babam, Kızılpınarı kendi haline bıraktı. Ağılın üzerini kaldırdı. Ben Mersin’de okurken babam Kızılpınar ağılını tamir ettiriyor. Abim Mustafa’da yeğenlerimizi, Doğan’la Hilmi’yi öğretip “Askerliğimi yaptım, evlenme yaşım da geldi geçiyor. Ağama söyleyin artık beni evlendirsin” demiş. Babam da “Gitsin, Kızılpınar’ın ağılının üzerini topraklasın, söz veriyorum, kendisini evlendireceğim” demiş.

Mustafa bunu duyunca heyecanlanıp, küreği kaptığıyla Kızılpınar’a koşmuş… Günlerce hiç soluk bile almadan kocaman ağılın üzerini topraklamış. Biraz beklemiş ama babam verdiği sözü unutmuş mudur her ne olmuşsa, Mustafa’nın canı sıkılmaya başlamış. Doğan’la Hilmi’ye: “Gedin, ağama söyleyin, Mustafa emmim diyor ki, ‘Kızılpınar’daki ağılı topraklasın, kendisini evereceğim’ diyordu. Ben Kızılpınar’ın ağılını toprakladım. Ağam daha ne duruyor, beni evlendiriyorsa evlendirsin” demiş. Onlar da gidip babama söylemişler. Bunun üzerine Mustafa’yı evlendirmiş. O zaman ben Mersin’de okuyordum, haberim olmadığından düğününe bile gelemedim.

Ağıl yeniden yapılınca üst tarafına bir samanlık yaptık. Bu samanlığın yapımında en çok da benim emeğim vardır. Okullar tatile girdiğinde sıcak havalarda en çok Gümüşün Pınarı’nı, serin ve güneşin tatlı olduğu zamanlarda da kırları gezer, Kızılpınar’a gider, pınarından su içer, çimenlerin üzerine sırtüstü yatar, böceklerin üzerine cıvıldayarak ve pervane gibi dönerek inen küçük kuşları izler, okullarda yüklendiğim bunalımlarımı, stresimi atardım, geçmişi anarak bol bol geleceği ve planlarımı düşünürdüm.

Evcihüyük’ün sığırları ve koyunları Sınır Deresi’ni, Elbistan yolunun üzerinde de Mecinin Dereyi Hergin’den tarafa geçtiği zaman üzerlerine gider, bir daha “Buralara gelmeyin!” diye kovar, taşlardım Vah enayi kafam vah!.. Vah ki, ne vah!..

20.05.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HERGİN’İN EVLERİ, AHIR VE AĞILLARI

3918Mamo emmi, kardeşi Haydar emmi Elazığ Bakır Madeni’nde 1940’lı yıllarda hapis yatarken, aralarında bir sokak bırakıp, kardeşi Haydar emmiye bir ev yaptırmış. Bu yoldan bizim arkadaki ahıra hayvanlar gider gelirler ve aynı zamanda traktörle gidilir gelinirdi. Bu evin arkasındaki ahırları, samanlığı, ambarı da Haydar emmi sonradan yaptı. Arkasındaki kayaları, taşları yıllarca gelip gitti, kırıp genişletti. Sonunda gelini Fadime Biraderi buralardan kaçırdı. O da yolun üzerindeki evini yapmak zorunda kaldı.

Birader emminin evinin bir sokak batısında Mamo, İbrahim ve Haydar emmiler eski ağıllarını söküp yerlerine sonradan yeni ahırlar, ağıllar yaptırdılar. İbrahim emmi, ayrıca Kale’nin batı sırtındaki düzlüğe, Bağyerleri’ne giderken çocukluğumuzda altından gelip geçtiğimiz, yazın bunaltıcı sıcaklarında bir klima serinliğinde serinlediğimiz, doğa harikası olan Köprü Kaya’ya sırtını dayayan ağıl ve samanlık yaptı, buraları işgal edip doğa harikası bu kayanın da ırzına geçti.

***

Çocukluğumda ağabeyim Mustafa ile bizim camızlarımızı yayardık. Babam, yeğeni Murtaza dayının erkek camızını 15-20 kadar dişi camızımızı döllemesi için emanet olarak getirtmişti. Biz ona “Vurancı Camız” derdik.

Bu camız o kadar saldırgan bir hayvandı ki, önüne gelene saldırır, boynuzlardı. Çocukluk arkadaşlarımızla birlikte zavallı hayvanı çayırlarda otlarken, göllerde yüzerken, dişi camızların arkasında dolaşırken kızdırır, çıldırtır, bundan büyük bir zevk alırdık.

Kendimizi güvenceye almak için fırlayıp üzerine çıkabileceğimiz bir söğüt, kavak, bir kaya parçası ya da bir dam olduğunda hayvanı kızdırır, çileden çıkartır, kendimize saldırtırdık.

Saldırıya geçtiğinde fırlayıp ağaca, kayaya, dama çıkar kendimizi kurtarırdık. Hayvancağız da üzerine çıktığımız ağacı, kayayı, damı boynuzlar dururdu. Bu, bizim sadist duygularımızı tatmin eder, büyük zevk alırdık.

İspanya’nın boğa güreşçileri gibi dosta düşmana karşı korkusuzluğumu, yiğitliğimi kanıtlamak için o ‘Vurancı Camız’ı önüme katıp nasıl kovaladığımı herkese gösterip, “Aferin, amma da korkusuz, yiğit çocuk” demelerini bekliyordum.

Camızlar soğuk havalarda evimizin altındaki ahırda kalıyorlardı. Bir gün kalınca bir sopanın ucuna yakın yere çiviler çaktım. Camızların dışarı çıkması için kapıyı açtım. Vurancı Camız puflaya puflaya ahırdan çıkar çıkmaz arkasına geçip çivili sopayla vurdukça vurdum. Canı yanan zavallı hayvan burnundan alevler saçarak bir süre kaçtı ama ben birbiri arakasına çivili sopayı vurmaya devam ettim.

Baktı ki, benden kurtuluş yok; yıldırım hızıyla aniden arkasına döndü, beni güçlü boynuzlarının arasın aldı, arkamdaki kayaya doğru götürdü. Kaya ile boynuzlarının arasında korkunç darbeleri yiyince, kendimi kaybetmişim.  Kaburgalarımı kırıp beni linç etmiş.

Kapımızda çalışan Beko Emmi ile karısı Haney bacı durumu görür görmez ellerine birer sopa alıp koşarak gelip beni Vurancı Camız’ın elinden güçlükle ve kesin bir ölümden kurtarmışlar. Ondan sonraki yaşamımı onlara borçluyum diyebilirim. Uzun bir süre yaşamım burnumdan geldi, korkunç acılar çektim. Aylarca yaşamım felç oldu, nefes bile alamıyor, öksürmek, hapşırmak adeta işkence oluyordu.

Haftalar sonra biraz kendime gelince, bu Vurancı Camız’dan intikamımı almak için fırsat kolluyor, planlar yapıyordum. Bir gün kafamda şeytani ve acımasız bir düşünceler oluştu.

Bulmuştum nasıl intikam alacağımı: Havalar iyice ısınınca, akşamları camızları Köprü Kaya’ya giden yolun üzerindeki arkası Kale’ye dayalı ve boydan boya kaya olan eski bir ağılın  üzeri açık havşesine koyuyorduk. Kale’nin yamacında bulabildiğim 50 ila100 kg’lık kaya parçalarını yuvarlaya yuvarlaya getirip camızın tepesine bırakır, öldürmeye çalışırdım.

Benim yaptığım bu acımasız intikam hareketleri Murtaza dayının kulağına gider. Murtaza dayı sinirlenir: “Ben dayımın hatırı için gözümden bile esirgediğim o misilli camızımı camızlarına yuğursun diye gönderdim. Yaramaz veledizina oğlu camızımı öldürmeye çalışıyormuş. Dayım kusura bakmasın…” diye adamını gönderip camızını bizim sürüden aldırmıştı.

İntikamımı almak nasip olamadan Vurancı Camız benden, ben de Vurancı Camız’dan kurtulmuştuk. Olan bizim dişi camızlara, haremine oldu, kocasız ve dölsüz kaldılar zavallılar.

***

Bu anıyı anlattıktan sonra gelelim yerleşim alanlarının devamına… Haydar emmi de bizim aşağıdaki ağılın 100 metre kadar batısına sonradan bir ağıl ve samanlık yaptı. Bu ağılın birkaç yüz metre batısında derenin yamacındaki mağarayı arka duvar olarak ullanan, Hacıa emmimden kalma bir ağıl vardı.

İbrahim emminin çayır otlarını üzerine hayma edip Köprü Kaya’nın işgalinden sonra terk ettiği bizim ağılın karşısındaki kayanın batısında güney-kuzey istikametinde uzanan, adına “Kötü Dere” dediğimiz bir dere vardı. Bütün hayvan ölüleri, leşleri bu dereye atıldığı için genellikle çok pis kokardı. Bu derenin batısında, Kuyucak yolu üzerinde çoğu zaman suyu olmayan, olduğunda da içilmeyecek kadar berbat kokan “Kırmızı Pınar” vardı.

***

Bizim 35’lik Deutz traktör kolay kolay çalışmazdı. Her türlü denemeden sonra Hayrı emmiyi yardıma çağırdık. Kendi traktörlerinin direksiyona geçti. Bizim traktörü sürütmediği yer kalmayınca bu Kınalı Pınar’ın düzlüğüne çıkarttık. Yine çalışmadı. Ali, bunun üzerine yokuş aşağı denemek istedi; debriyajdan ayağını çeker çekmez traktör üzerinde atlayarak birkaç takla attı. Biz arkasında feryatlar çıkararak koştuk. Ali, yine şans eseri burnu kanamadan kurtuldu.

Ali, traktöre takla attırmaktan asla usanmadığı için ileriki yıllarda bizim elma bahçesini sürerken, bahçeden birkaç metre daha aşağıda bulunan Sarsap Çayı’nın içine traktörle atlamış, yine şans eseri ölmemişti.

Sırası gelmişken Ali’nin ne kadar mahir bir usta, bir şoför olduğunu kısaca özetlemek istiyorum:

Rahmetli Doğan abim öldükten sonra Massey Harris-44 traktörü Ali kullanmaya başladığında köyün gençleriyle kumar da oynamaya başlamış.  Utuzdukça ne bulursa borcunun karşılığı verirmiş.  Verecek hiçbir şey bulamadığında da traktörün işe yarar neyi varsa söker verirmiş. Örneğin, kumar borcu olarak naylonun yeni lastiklerini çıkarıp satarmış, onların yerine de bulduğu hurda lastikleri takarmış. Babam bir gün küplere biner, ıslah olmayan Ali’yi evden kovar. Rahmetli Mızırap emmi, babamı güçlükle ikna edip Ali’yi eve getirdiydi.

Bizim traktörün karterine temiz bir yağ koyduğumuzu hiç hatırlamam. Ali, Hayrı emmiye “Siz motorunuzun yağını değiştirirken, bana haber verin” derdi. Onlar da her zaman haber verirlerdi. Mustafa ile benim elime bir teneke verir: “Hayrı, motorlarının yağını değiştirecek, çabuk gidin yere ağıtmadan onların eski yağlarını alıp getirin” derdi.

Biz de yaptığının doğru olup olmadığını, herhangi bir söz söyleme hakkımızın olmadığını düşünemez, gider getirirdik.

Bir keresinde geç kaldık diye Hayrı emmi karterin içindeki yanık yağı kuru bir yere dökmüştü. Mustafa ile elimize bir kap alıp yerdeki yağı tenekeye koyup getirdik. Ali’ye durumu anlattık ama o, bizim traktörün yağını boşaltıp onu kartere koydu ve bizim motorun yağını Hayrı emmigil motorlarının yağını değiştirinceye dek yenilemiş oldu.

Bizim traktör sürekli arıza yapar, ya krank kırar, ya piston ve gömlek sarardı. Babam da sık sık Malatya’ya ya da Adana’ya gider, yenisini bulamaz ya da gücü yetmezse az kullanılmış bir parça arardı. Traktöre para vermekten bıkıp usandığı gibi, masrafları karşılamak için koyunları, kuzuları, inekleri, selvileri, kavakları satardı. Bazen de gelinlerden harmanda, pancarda, koyun kırkımında, kuzu satımında vermek için ödünç altın alırdı. Neredeyse iflas etmek üzereydi.

Okullar tatil olduğunda da beni muavin olarak yanında götürür, her fırsatta kıçıma tekmeyi, suratıma tokatları yapıştırırdı. Ortalama olarak bir günde en az iki kere ya naylonun ya da traktörün lastikleri patlardı. Allah’tan en iyi çalışan şey, lastikleri şişirmek için bir pompaydı. Öyle süratli saydırırdım ki, sayılarını bile süratten sayamazdım. Beş dakikada en iri lastiği bile bomba gibi şişirirdim. Bazen aşırı derecede şişen lastik bomba gibi patlardı. Bir keresinde traktörün büyük tekerin jantının yanağındaki vidalı tırnak aşırı havadan fırlamış, ben de kıl payı canımı kurtarmıştım. Bu pompayla lastikleri şişirmek benim için bir spordu. Bütün kaslarım hareket ettiği için gücüm kuvvetim de emsallerime göre daha fazlaydı. Ali’nin farkında olmadan bana yapmış olduğu en büyük iyilik belki buydu. Ali’nin bu takla attırmalarından ve vermiş olduğu zararlardan babam neredeyse iflas edecekti.

Köyden Elbistan’a veya Elbistan’dan köye giderken aynı yöne giden şoförün traktörüne “Sen git, ben sonra gelirim” der, yarım saat sonra arkasından gider, onu yakalar, hedefe ondan önce varırdı, Bundan büyük bir zevk alırdı. Traktörü doğak köy yollarında paldır küldür öyle bir sürüşü vardı ki, yanında çamurluğun üzerinde oturanın ödü kopar, ömrünün yarısı giderdi. Tozlu yollarda oluk gibi tozlar kalkar, varacağı yere varıncaya dek üzerimizde bir parmak toz olurdu. Ali, bir yola çıktığı zaman altındaki yollar bile ondan korkarlardı.Bu paldır küldür sürmesinin aileye bir katkıdan çok zararı olurdu. Tarlaları sürütmeli kötenle sürerken de baştan savma sürerdi. Muavini olarak bana verir, kendisi gece gündüz bir hatın çine girer yatardı. Ben de saatlerce gider gelirdim. Ali ile benim sürdüğüm tarlalarda ekinlerin dışında her şey biterdi. Komşu tarlalar bire on alırken, biz bire beşi aldığımız zaman bayram ederdik.

Ali’nin şoförlüğü üzerine ne kadar mersiye yazsam, yine az gelir. Babasının yolundan traktörü şaha kaldıran oğlu Özgür gitmektedir.

Ben Elbistan’da ilkokul 5. Sınıfı ve ortaokulu okurken traktör arızalandıkça Elbistan’nın en iyi ustalarından Mehmet ve Ali adlı kardeşlerin tamir hanesine götürülür, orada günlerce tamir edilirdi. Ben de harçlığımı koparmak için babamın ve abilerimin yanına giderdim. Bu arada yapmış olduğum gözlemler ve sorularıma aldığım yanıtlarla fizikte öğrendiklerimi birleştirir uygulamaya çalışırdım. Dolayısıyla fiziğe olan düşkünlüğümün sebebi de Ali’ydi. Ali Usta ile Mehmet Usta babama sık sık “Hüsüvemmi, yaz tatillerinde Turaç’ı bize bırakın, burada ustalığı da öğrensin, bütün bildiklerimizi öğretelim. Vallahi sorularıyla bizi zor durumda bırakıyor, çok meraklı bir çocuk. Böylesini görmedik” derlerdi. Babam orada bırakma yerine köyde elime küreği, kazmayı, dirgeni, tırpanı, anadutu, yabayı vermeyi tercih ederdi.

Cuma’nın eli direksiyona hâkim olmaya başlayınca babam, Ali’yi traktörden uzaklaştırıp bir nefes almaya başladı. 1966’da bu traktörü adı geçen ustalara rektefe ettirdik, değişmesi gereken tüm parçalar değiştirildi, yenilendi, boyandı.

Henüz rektefeden yeni çıkmıştı, birkaç gün rölantide çalıştırmamız, hafif işler dışında ağır işlerin altına sokmamamız gerekiyordu. Yeterince alıştırma yapmadan Cuma ile Mecinin Ağzı’ndaki merayı sürüyorduk. Traktör bir sürek sonra zink durup stop etti. Cuma “Eyvah!.. Dünyanın parasını verdik, rektefeye soktuk, şimdi yandık işte!..” dedi. Ben soğuk kanlı bir şekilde “Cuma, hiç canını sıkma 5-10 dakika bekleyelim, pistonlar silindirleri sıktı. Biraz sonra bırakır. Ondan sonra marşa bas, çalışır” dedim. Cuma hem üzülüyor, hem de “Ula sen ne anlarsın, bir de bana akıl öğretme!” dedi. Ben de “Biraz bekle, sonra görürsün” dedim. Yeterince bekledikten sonra Cuma’ya “Hadi, şimdi marşa basabilirsin” dedim. Cuma marşa basar basmaz motor çalışmaya başladı. Ömrüm boyunca Cuma’nın yüzünde öyle bir sevinç gördüğümü anımsamıyorum. Sonra bana dönüp “Nerden öğrendin ula bunları? “ dedi. “Yav, akşam sabah Mehmet Ustaların dükkânında incelemeler, gözlemler yapıyordum, sorular soruyor, o konularda kitaplar okuyordum. Ben bunları çok iyi biliyorum. İstersem bu traktörü söküp yeniden yaparım” dedim.

Aradan fazla geçmeden 8 bin lira masraf yaptığımız bu traktörü 13 bin liraya satıp, yerine de Kemal Ergin’inin Fiyat Acentası’ndan 42 bin liraya Fiyat 411 traktörü almıştık. Ondan sonra traktör arızası, iterek, çekerek ya da kolla çalıştırmayı unuttuk.

Biz bizimkini sattıktan kısa bir süre sonra Hayrı ve İbrahim emmiler de kendilerinin 35’lik Deutz’ların hiçbir masraf yapmadan aynı fiyata sattılar. Yerine de bir Fergusson marka traktör aldılar.

Ali’nin uzaklaştırılması ve Cuma’nın traktör şoförlüğü zamanında babam bir oh çekti. Tamirhaneleri beklemekten, bir yılın neredeyse bütün kazançlarını masraf yapmaktan, traktöre sürekli taklalar attırmaktan kurtulduk. Yaz tatillerinde de Cuma’nın yardımcısı olarak çalışır ve birbirimizle çok iyi geçinirdik. İşlerimiz de güzel gitmeye başladı. İkinci ve daha güçlü bir Fiyat traktörü aldık, işimizi de genişlettik. Bu son traktöre aslında ihtiyacımız yoktu ama evimizin arkasında temeğin altında kış boyunca birikmiş mayısları ben, Mustafa, hizmekerimiz naylona yükleyip çürümeye terk etmek için mezarların oraya götürüp döküyorduk. Cuma elini bir küreğe ve dirgene bile dokundurmuyordu. Sadece şoförlük görevini yapıyordu. Kendisini orada ağa görmüş, bizi de uşağı görmüş olmalı ki: “Bu traktör benim adımadır. İstersem kimseye vermem” diye övününce canım fena halde sıkıldı. Ben de “yok yav!..” dedim. O da “Görürsünüz!..” dedi. Canım daha da sıkıldı.

Fırsat buldukça babamın başının etini yemeye başladım: “Cuma, ‘Bu traktör benim adımadır, istersem, hiçbirinizi yanına yaklaştırmam, size de vermem’ diyor. Madem öyle bir traktör de benim adıma alacaksın, yoksa yapmayacağım yok!” diye babamı tehditlere başladım. Babam: “Sen canını sıkma oğlum, hepiniz kardeşsiniz, benim oğlumsa öyle bir sütü bozukluk yapmaz” dedi. Dedi ama “Kızım sana mı inanayım, gözüm sana mı inanayım?” diye bir atasözümüz var ya… Cuma’nın o sözü bir takıntı haline geldi. Babam benim elimden kurtulamayınca bir gün Kemal Ergin’le anlaşıp 49 bin liraya Fiyat 415’i benim adıma aldığını söyledi. Adıma olup olmadığını hem bilmiyor, hem de umurumda değildi. Cuma’nın o sözüne inatla aldırmıştım.

Bir iki sene sonra fazlalık gelen eskiyi, yani Cuma’nın adına olanı sattık. Birkaç yıl sonra da benim adıma olduğunu bildiğimi sattık, yerine bir Ferguson aldık.

Bütün kardeşlere şu öğüdü vermek istiyorum: Eğer kardeşlerinizle kardeş kardeş yaşamak istiyorsanız, ağzınızdan çıkacak sözlere de nefsinize de dikkat edin, aksi halde hem sizin, hem de kardeşlerinizin huzuru bozulur, birbirinize düşersiniz, buna da en çok düşmanlarınız sevinir…

Hergin’in bütün evleri Sarsap Çayı’nın batı yakasındaydı. Doğu yakasındaki ilk evi babam elma bahçemizin üzerindeki yolun az ilerisine Cuma için 1967 yılında yaptırdı. Onda sonra sırasıyla Birader emmi, Ali abim, Vahit, Mustafa, Mamo emminin oğlu Hacı, yeğenimiz Mehmet Kale, Veli Kale’nin oğlu Ali, daha sonraları 2005’te Cuma’nın oğulları, 2013’te de Hilmi yaptırdı.

19.05.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AŞAĞI AŞILIKLAR, BAĞYERLERİ, OLUKLU SIRTLARI

37Tozlu Deresi’nin güney tarafında, Sarsap yolundan 100 metre kadar aşağıda Muzaffer Yalçın’la kardeşi Rıza emminin kavak, selvi, kaysı bahçeleri, bu bahçeleri sulayan arkın üzerinde de Rıza emminin evi vardır. Bu arkın altında ve Haydar Çavuş’un evinin karşısındaki tarlamız dâhil o civardaki tüm tarlalar bu arktan gelen sularla sulanır.  Bizim bu tarlanın doğu tarafındaki kuru bir dereden gelen sel suları önüne kattığı çakıl taşlarını sürükleyerek tarlanın üst kısmını neredeyse kullanılmaz etmişti.

Rıza Yalçınlardan 500-600 metre kadar aşağı yürüdüğümüzde Sarsap Çayı’nın batısında 100 metre kadar uzakta, sırtını tepelere dayamış olan birkaç ev vardır. Bu evlerin kuzey tarafındakilerde Kara Emo ve oğulları, güney tarafındakilerde de Haydar Bozkurt (Haydar Çavuş) otururdu. Sarsap Çayı’ndan bir km kadar uzakta kaldırılan sulama arkının altında ve üstündeki bahçeler ve sırtını tepelere vermiş tarlalar, evinin güneyinde yamaçtaki üzüm bağı Haydar Çavuş’a aittir.

Kara Musa emmi,  kapısının önündeki bahçesinin, tarlasının ve Sarsap Çayı’nın doğusundan yola dek uzanan tarlasının anasından miras olarak kaldığını, Kara Veli’nin evinin önündeki bahçeyi de çocuklarının gözü kimsenin bahçesinde kalmasın diye kendisinin hibe ettiğini, evinden karşı tarafa Elbistan yoluna dek giden yolun da kendisine ait olduğunu, komşularını bu yoldan yararlandırdığını, isterse oradan kimseyi geçirmeyeceğini söylerdi. Kapısının önündeki tarlaya bir sene haşhaş ekildiğini, kardeşi Hüsün’ün bu haşhaşların başlarını çizdiğini, sonra da bunların sakızlarını topladığını, çok iyi anımsıyorum.

Biz çocuklar yanına giderdik, bize sakızı alınmış haşhaş başlarını verirdi, onların içindeki tohumları iştahla yerdik. Bir gün Hüsün aile içi affedilmez bir hata yaptı, küçük kardeşi Mustafa’yı da alıp Adana’ya kaçıp, oraya yerleşti. Bir daha da memleketine gelemedi.

Haydar Çavuş’un tarlalarının güneyindeki tepede, birkaç yüz metre yukarıda babamın üzüm bağı, 100 dönüm civarında tarlası ve amcalarımın tarlaları vardı. Bu üzüm bağından dolayı buralara Bağyerleri ya da Aşılık Sırtları denir. Bizim bağın doğusunda ve batısında kuru dereler var.

1954’te toprak dağıtımı yapıldığında bağdan dolayı babama 7 dönüm yer bırakılmış, geri kalan yerler de yeğeni Mithat Karakuş’a, Topal Hasan’a ve Kağo Cumo’ya çap olarak verilmişti. Uzun yıllar Mithat dayının ve Topal Hasan’ınkini biz ekerdik. Sonraları sahipleri aldılar. Mevsim iyi giderse buralarda çok şahane buğday olurdu ama sarıdikenlerden ve pıtraklardan da geçilmezdi.

Haydar Çavuş’un evinin önündeki bahçe ve tarlasının doğu tarafında içinde çay söğütleri, sonradan dikilen kavaklarla dolu çayır ve Elbistan yoluna dek uzanan tarla babama aitti.  Haydar Çavuş evine yakın çayırımızın içindeki söğütlerin ikisinin karşılarına güçlü direkler dikmiş, bunların üzerini ağaçlarla dörtgen dam haline getirmiş, bunun üzerine otlarını haymalamıştı.

Bizim çayıra tavukları, danaları zarar veriyor diye oraya gittikçe olmadık kavga yapar, haymasını kaldırması, tavuklarını ve danalarını bırakmaması, hatta bizim tarladan yola çıkmaması için taciz ederdim. Oğlu Yemliha “Sen ne diyon ula, yaşı kesilesice, töremeden gedesice!” diye her seferinde üzerime gelirdi. Ben de onu taş yağmuruna tutardım. O, kendisin yarısı kadar bile olmayan bir çocuğun, yani benim önümde arkasına bile bakmadan kaçardı. Ben de: “De yiğitsen kaçma!” diye arkasından taş atardım. Arkasına bile bakmadan taşların iki üç katı kadar uzaklara kaçardı. Haydar emmi de “Ula babasının ağına neyttiğim, bir çocuğun önünde dağ bayır arkana bakmadan ne kaçıyon!..” diye kızardı.

Haydar emmi ne kadar yiğitse, Yemliha da o kadar korkaktı. Karısı Pamuk bacı, hatta bacısı Güfer bile ondan daha çok yiğitti. Yemliha’nın bu zayıf tarafıyla dalgamızı geçer, kızdırır, “Ula töremeden gedesiciler!..” demesini bekler, sonra da bunu fırsat bilip “Aha geldi ha, kaç canını kurtar!” diye birkaç taş atardık, o da çok uzaklara kadar kaçardı; arkasından güler eğlenirdik. Her seferinde, Haydar emmi bizden çok “Ne kaçıyon bre babasının ağzına!..” diye Yemliha’ya kızardı.

***

Kendisine bir taş atıldığında arkasına bile bakmadan kaçanlardan biri de abim Mustafa’ydı. Bir gün Körpınarlar’da camızları yayarken Cobul İmam dalgasını geçmek için Mustafa’yı taşlar, o da camızları bırakıp kaça kaça Değirmenin Önü’ndeki pancarların içinde kendini bulur. Pancarların içinde gezmekte olan babam: “Oğlum, seni kovalayan mı var, niye kaçıyorsun?” diye sorunca, Mustafa: “İmam beni taşlıyor” der. Babam: “İmam nerede?” der.  Mustafa: “Körpınarlar’da…” der. Bunun üzerine babam sinirlenir: “Ula hayvan oğlu hayvan, Körpınarlar nere, bura nere?” diye Mustafa’yı bir güzel fırçalar.

***

Benim Haydar emmiye yapmış olduğum tacizlerim, babamın kulağına gittiğinde babam beni azarlar, “Bir daha öyle yaptığını asla duymayım!” derdi ama ben bildiğimden kalmazdım.

Kara Veli’nin anasını emmimin kızı Zalğa bacının üzerine alınca, o rahmetlik hıncını almak için de zaman zaman bizi kışkırtırdı. Haydar emmiye saygısızlığımın bir sebebi de buydu.

Sarsap Çayı ilkbaharda köpürerek akar, bir taraftan bir tarafa geçit vermezdi. Bir gün ikinci karısı Dönüş bacıyla armutların karşısındaki çayırlarının içinde geziyorlardı. Sarsap Çayı’nın geçit vermemesine de güvenip kendimi överek Haydar emmiyi kızdıracak sözler ettim. O da bana: “Ülgüsüz nalet olasıca, gendini bir şey sanıyor. Ben Hüsüvemminin hatırı olmasa sana gösteririm. İnsan kendisini beğenmese çatlar ölür. Adam olmuş da bana laf vuruyor!” deyince sinirlerime dokunda, gururuma yediremeyip taşlamaya başladım.

Baktı ki, ben bildiğimden kalmıyorum; ayakkabılarını, çoraplarını çıkarıp eline aldı, şalvarını dizlerinin üzerine kadar sıyırdı, çayı geçip beni kovalamaya başladı. Çayırlar bitince oturup çoraplarını, ayakkabılarını giydi, beni kovalamaya devam etti. O kovalıyor, ben kaçıyordum, o kovalıyor ben kaçıyordum derken, bizim tarlanın oraya kadar kaçtım.  Oradan da dereye yukarı, dereden sağ tarafa tepeye çıktım. Arka arkaya vızır vızır taş atıyorum. Attığım taşlardan korunmak için ceketini eteklerinden tutup başının üzerinde gererek siper haline getirdi, üzerime doğru geldi.

Yakayı ele vereceğimi anlayınca tekrar kaçmaya başladım. Bu sefer de yorulup bir taşın üzerine oturdu. Ben de böylece kurtulmuş oldum ama Aşı Kayası’nın önünde babamın tırpanla çayır biçtiğinden haberim yoktu.

Babamın yanına gidince “Bir daha böyle terbiyesizliğini görmeyeyim ha!” diye beni fena halde azarladı.

***

İster benden büyük, isterse küçük olsun, biri beni öldürse bile gidip de babama veya bir büyüğüme şikâyet etmek kitabımda yazmadığı için hiç kimseye söylemez; intikamımı eninde sonunda kendim alırdım. Hiçbir şey yapamadığım zaman da “Büyüdüğümde ben sana gösteririm” diye tehdit eder, bana yapılan iyiliği olduğu gibi kötülüğü da asla unutmazdım. Benim hakkımda yapılan şikâyetlerden babam bıkıp usanır, sürekli olarak bana kızar, ellerimdeki, yüzümdeki, kafamdaki yaralara, üstümün başımın perişanlığına, yırtıklarına bakıp “Bunlar nedir oğlum, gene kiminle boğuştun?” diye sorduğunda: “Heeç, kayanın üstünden yuvarlandım, söğütlerden düştüm, camız vurdu…” gibi geçiştirirdim. Ama babam huyumu bildiğinden öyle olmadığını tahmin eder, bana kızar, “Yavuz itin yarası eksik olmaz” derdi. Dalaştığım herkesin benden şikâyetçi olmasına karşın “İyi ki her gün birinden dayak yiyip ağlayarak gelmiyor” diye belki içinden sevindiği bile oluyordu.

Köylerde her evde birkaç deli çıkmazsa, o aileyi kimse adam yerine koymadığı için çok aile kuzu gibi çocuklarını bile deli olmaya teşvik ederdi. Böylelerini çevrede kimse adam yerine koymayınca onlarda aile mafyalığına soyunurlardı. Babamın bir günden bir güne “Falana şöyle kötülük yap, böyle kötülük yap” diye teşvik ettiğini duymuş değildim. Her ne yapıyorsam, kendiliğimden yapardım. Zaten herkesin de bildiği gibi “Kuyma suyla değirmen dönmez”, yüreksiz çocuktan yürekli delikanlı çıkarmak da boşuna gayrettir.

***

Büyüyüp de belli bir yaşa gelince, bu yaptıklarımın çok yanlış olduğunu anladım. Rahmetli Haydar emmiden belki binlerce defa özür diledim beni affetmesi için. Evlerinin oralara gittikçe Haydar emmiyi ziyaret eder, ellerinden öper, tekrar tekrar af dilerdim. “Yavrum, o zamanlar çocuktun, aklın bir şeye ermiyordu. Şimdi büyüdün, koskocaman adam oldun. Yaptıklarının da ayıp olduğunu anladın, önemli olan budur, ben de seni affettim. Artık canını sıkıp üzülme” derdi.

Bir gün elimden tutup “Karnımda çok fena acıktı Hadi eve gidip bir şeyler yiyelim” dedi. Birlikte evlerine gittik. Sofrada kaymaklar, tereyağları, bal vesaire… Bir kuş sütü eksikti. Pamuk bacı ile Yemliha da gelip hoş geldin ettiler. Küçük çocukların saçlarını okşadım. Önümüzdekileri yerken geçmiş, gözümün önünden bir film şeridi gibi geçiyor ve utancımdan yüzüm kızarıyordu. Daha sonraları da ne zaman oralarda beni görse, halimi hatırımı sorar, eve davet ederdi.

Rahmetli kanser illetine yakalanmıştı ama morali yerindeydi. Birkaç senedir atlatmış gibi görünüyordu. Bir gün yaşamını kaybetti. Cenazesini defnederken hepimiz üzüntü içindeydik. Arkasından dualar ettim.

Çok kötü bir huyum vardır: Bana yapılan iyilikleri de kötülükleri de asla unutmam. Başkalarını da kendi yerime koyar, ona göre değerlendiririm. Yaptığım saygısızlıkları düşündükçe yüzüm kızarır, utanırım. Işıklar içinde yatsın… Umarım beni gerçekten affetmiştir.

***

1982’de istifamı verip Hergin’e gelmiştim. Muhtarlık seçimi ya da arazi suları konusunda bizimkilerle Haydar Çavuş’un torunlarının arası bozuktu. Evine gidecek bütün yollar bizlerin arazilerinin içinden geçiyordu. Kestirmelerden her nereyi kullanmak istedilerse, birtakım engellerle karşılaştılar. Traktörleriyle birkaç yüz metrelik yol yerine olmadık yerlerden, dağ başlarından kilometrelerce dolaşıp evlerine gidip gelmeye başladılar. Mağdur olmalarına çok üzülüyordum. Torunu Cuma’ya: “Cuma, sizin evin karşısındaki tarlayı yeğenim Bayram’a içindeki kaysılarla birlikte ortak verdik. Bayram bahçeye bakıp yetiştirme yerine bana danışmadan içine yonca ekti, ben o bahçeden bir hayır beklemiyorum. Benim gözümde artık orası bahçe bile değildir.

Yaya olarak oradan buradan idare ediyorsunuz da, traktörle evinize gidip gelemiyorsunuz. Benim hissem satılıktır; kardeşlerim ve Bayram’a teklif ediyorum almıyorlar. Ayrıca, Bayram ‘Dayı kime satarsan sat, ben alamam, emeğimden de vazgeçmem. Kim alırsa ben de onunla aynı şartlarda ortak olurum. En az 20 yıl ürün almam gerekir’ diye ambargo koyuyor. O da çok iyi biliyor ki, kendisi razı olmadığı sürece kimse orayı almaz. Önemli olan senin bir yolunun olmasıdır.  Gel, benim hissemi satın al, bir kenarından da yolunu yap. O yolun karşılığı olarak Bayram diğer yerden zararını alsın. Onun da senin de bir zararın olmamış olur. Bayram’ı da razı edebilirsen, zarar ve ziyanını ver, çıkar. Yok, eğer ‘Çıkmam’ derse, 20 yıl dediğin nedir ki, o da gelir. Zaten kaysıların ömrünün bitmesine şunun şurasında fazla bir şey de kalmadı. Neticede tarla senindir. Bu fırsat bir daha eline geçmez. Ben de rahmetli dedene karşı olan manevi borçlarımın bir kısmını böylece ödemiş olurum” dedim.

“Turaç abi, şimdi ‘alamam’ diyenler, iş ciddiye binince şufa haklarını kullanıp elimizden alırlar. Biz de boşuna uğraşmış oluruz” dedi.

“O zaman mahkemeye başvurup uygun bir yerde yol isteyin, benim oranın uygun olduğunu söyleyin, ben de ‘Hissemin tamamını alırlarsa benim için sorun yoktur’’ diyeyim. Mahkeme kararıyla alın.  Bunu da yapamıyorsanız, anlaşalım, siz bana paramı verin. Tapuda da ‘Dedelerine manevi borcum vardı, onun karşılığı olarak hibe ettim diye’ muamele yapalım, kimse de şufa hakkını kullanamaz” dedim. Cuma: “Sağ ol Turaç abi, zaten bize iyi demiyorlar, kimseyle uğraşmak istemiyoruz” dedi.

Mustafa İngiltere’deydi. Parası da vardı. “Satacağım bu yerlerin yarısı senindir, gel sen al, tamamının sahibi ol, sonra pişman olursun” dedim. “Amaaan Turaç, ben benimkilerden usandım. Bundan sonra İngiltere’den belki de gelmem, benimkileri de satarım. Kime satıyorsan sat, ben alamam. Bayram’ın öyle naz yaptığına bakma. O kimseye sattırmaz, en sonunda dediğine getirir, alır” dedi.

Rahmetli Bayram, eninde sonunda satacağımı anlayınca 1992’de bir gün: “Dayı, hadi fiyatını söyle dedi. Naldöken’le buradaki hissemi sudan ucuza, 4.000 liraya, takdir ettiği fiyata satın almış oldu, ben de satmış oldum.

***

Haydar Çavuş’un evinin karşısındaki tarlamızın kuzeyindeki tarlalar kuzeye doğru sırasıyla Veli Ağa, Mamo Kale, Birader Haydar emmi, Kara Musa, Rıza emmi ve ağabeyi Mızırap emmiye ve su arkının üstü Tozlu’nun parçaları da “4 Kardeş”e (Haydar, Veli, Hayrı, İbrahim) aitti.

Bizim çayır, Sarsap Çayı boyunca birkaç yüz metre aşağısına doğru devam edince sırasıyla en güzel ve büyük yeri Hacıa emmimin oğullarının (4 Kardeşler), ondan sonra Hüsün emmimin oğullarının, daha sonra da Aşı Kayası’na dek babamındı.

Bu yörenin adına bu Aşı Kayası’ndan dolayı “Aşılık” denir. Buraların taksimi de 4 Kardeşler’in keyiflerine göre yapıldı. Bundan önceki ve sonraki tüm taksimlerde olduğu gibi buradaki çayırların da tamamı bir arada olmak üzere en iyi ve büyük yerini kavgayla, dövüşle kendilerine düşürttüler. Yıllar sonra sel suları buraların çoğunu kullanılmaz hale getirdi. Hele Sarsap Çayı ile sulama arkının arasını tamamen ortadan kaldırdı. Doğanın adaleti bu olsa gerek…

***

Çocukluğumuzda camızlarımızı her ne zaman alıp Aşılık’a gitsek, orada 4 kişinin bağırıp çağıran sesini duymamak olanaksızdı. Bunlarda birisi “Yemliha!.. Yemliha!.. Ula Yemliha!..” diye bağıran Haydar Çavuş, birisi “Oha, bu meretler de nerden girmişler bizim bağçaya!” diye bağırıp çağıran Yemliha, birisi yanık yanık kaval çalıp mahallelerinin sığırını yayan Kara Veli’nin kaval sesi, asıl önemlisi de seferberlikte 7 yıl askerlik yapmış, bunun 4 yılını Mısır’da İngilizlerin esir kampında geçirmiş olduğundan kafayı üşütmüş Kara Emo idi. Kara Emo da “Ula Mısaaa!.. Veliii!.. Seyfiiii!.. Hüsüüünnnn!.. Mıstafaaaa!.. Yetişin ula bu Gülğar Cuma, Tolo Cuma, Cobul İmam, Carbık Mıstafa  beni dövüyoooorlarrrr!..” diye bağırırdı. Onlar da babalarının huylarını iyi bildiklerinden hiç aldırış bile etmezlerdi. Onların aldırış etmemesine kızar, analarına avratlarına bir güzel söver, “De gel de üstüne tahta devirme!.. De gel de çatlayıp ölme!..” derdi.

***

Mustafa ile sabahın köründe Aşılık’a camızlarımızı getirmemizle birlikte haram otları, çayırları, bostanları dişlemeyi helallerine tercih etme alışkanlığını bir türlü terk ettiremeyip sürekli peşlerinden koştururken “Oha daylak camız!.. Oha yarbi camız!..” diye bağırmalarımız bu dört sese beşinci, altıncı sesler olarak eklenirdi. Ardından yedinci, sekizinci sesler olarak köyün sığırlarını yayan Kando’nun oğulları Hüseyin’le İsmail’in sesleri duyulmaya başlar, çiftini sürüp öküzlerini otlatmaya gelen Birader emminin oğlu Kel Hüsün’nün, marabamız Hüso Kavak’ın oğlu Cobul İmam’ın, Hayrı emminin marabası Diricanlı Hasso Koca’nın oğuları Kırca Yusuf’un, Kara Memmet’in , Veli Ağa’nın marabası Kako Cumo’nun oğulları Gülğar Cuma’nın, Caco Veli’nin,  Kağo Hacı’nın, daha sonra arkadaşsız kalıp da Aşılık’a oynamaya Coruk Hacı’nın, Hacıa’nın sesleriyle Aşılık cıvıl cıvıl olur, tam bir panayıra dönerdi.

Bu arada bostanına zarar verenlere bağırıp çağıran, küfürler edip oğullarından yardım isteyen Kara Emo emminin sesiyle ortalık çınlar, eğlencenin tadına doyulmazdı.

Kara Emo emminin Aşı Kayası’nın önünde bir bostanı vardı. Bu bostana yaklaşmamamız için dağda beslediği, soluğuyla insanı içine çeken yedi başlı bir evranla bizi korkutur, biz de buna aptal aptal inanırdık. Biz canını sıkar, sözünü dinlemezsek, bu evranı üzerimize salacağını, bir km uzakta bile bizi içine çekeceğini söyler korkuturdu. Bir de “Ben avsuncuyum. Bana tütün, tavık, yımırta getirirseniz, sizi avsunlarım, yılanlar size dokunamaz, evran içine çekemez” derdi.

Köyün sığırlarını yayan Kando’nun çocukları Hüseyin ve İsmail analarına yalvarır yakarır tavuk, yumurta, tütün alıp Kara Emo emmiye getirirler, kendilerini avsunlatırlardı. Yılanlar sokup ölsek bile bizimkilerin umurlarında olmadığımız için bize bir şey vermedikleri için kendimizi avsunlatamadğımızdan Kando’nun çocuklarına gıpta ile bakardık, onları kıskanırdık.

Bir sabah sol elinde birkaç tane hıyar, diğer eli arkasında Mustafa ile beni “Gelin yavrum gelin, size teze ğıyar veriyim” diye yanına çağırdı. Korka korka yanına gittik. Mustafa yanına yaklaşınca elindeki hıyarları yere atıp, Mustafa’nın yakasına yapıştı, arkasında sakladığı sopayla beline birkaç tane yapıştırdı. “Seni gidi carbık seni!.. Sen camızlara sahip olmazsın, bostanımı yayarsın değil mi?” diye bağırıp çağırdı. Mustafa kaçıp kurtulmaya çalışırken gırtlağına kadar değirmen arkının suyuna gömüldü. Sıra bana gelmişti. Ben de ağlayarak kaçmaya çalıştım.

Anam bir zamanlar babamın tütünlerinden kendisine verirmiş. O da o tütünlerin hatırı için “Sen kaçma oğlum, sen kaçma!.. Döndü’mün nazlı oğlu!.. Sana gıyar mıyım heç? Şu hıyarları al da ye!..” diye yere attığı hıyarları toplayıp bana verdi. Ben de o hıyarları afiyetle yedim. Anamın en nazlı oğlu olduğum için o tütünlerin hatırına dayak yemekten kurtuldum.

Demircilikli Seyit dayım askerlik arkadaşı Kara Emo Hakkında şöyle derdi: “Kara Emo’yla barabar Seferberlikte Arap ellerinde, Yemen’de, şurda burda 7 sene askerlik yaptım. O benim askerlik arkadaşımdı. Onun üzerine bir yiğit görmedim. Mısır’da İngilizlerin esir kampında 4 senemiz barabar geçti. Kara Emo çavuşumuzdu. Esirlere İngilizlerin bile gücü yetmediği zaman Kara Emo eline sopasını alıp bir bağırdı mıydı herkesin ödü kopar, hizaya gelirdi.”

Söylentiye göre: Kara Emo’nun artık Yemen ellerinde öldüğünü, bundan sonra gelmeyeceğini düşünenler, onun her şeyini, hisselerini paylaşmaya başlamışlar. Dul kalan karısını da kocaya veriyorlarmış. Tam bu sırada Kara Emo emmi çıkagelmez mi… “Ulan siz kimin malını paylaşıyorsunuz?!. Kimin karısını kocaya veriyorsunuz? Daha ben ölmedim!..” diye ortaya çıkmış. Sevinenler olduğu gibi hevesleri kursağında kalanlar da olmuş… Bu Kara Emo emmi tam efsanelik bir kahramanıdır ama değerlendirmek için çok bilgi toplamak gerekiyor. Işıklar içinde yatsın!.. Onu unutmak olanaksızdır.

 

***

Bir ilkbahar günü Aşılık’ta bütün çocuklar gülüp oynuyorduk. Babam Oluklu sırtlarında bir mera sürmeye başlayınca 4 Kardeşler engellemek için kavga çıkartmışlar. Babam devam edince Veligo, 3 silindirli 50’lik Deutz traktörlerinin arkasına köteni takıp bizim Kızılpınar’a gitmiş. Kızılpınar’da bizim ağılın arkasındaki düzlüğü İbibik Tepesine doğru bir hat gidip bir hat da gelerek sürmeye başlamış. Hayrı emminin marabası Beko Kalkan (Bekira) da gelip Veli Ağa’ya bırakması için yalvarıp yakarmış. Bakmış ki, bildiğinden kalmıyor, traktörün önüne yatmış: “Veli Ağa, Hüsüvanın yerini illa sürmek istiyorsan üzerimden geçmen lazım” demiş. Bekira traktörün önünden kalkmayınca, o da bırakıp evine gitmiş…

Yıllardır kendisine yapılan bu tür zulüm ve saygısızlıkların birikimiyle hırsını alamayan babam da bunların yaptıklarına dayanamayınca Ferhat Pınarı’na göçmek için evi naylona yüklemeye başlamış.

Bu haberi Mustafa ile Aşılık’ta duyunca dünyalar bizim olmuştu. 4 Kardeşler’in zulümlerinden artık kurtuyok diye seviniyorduk. Akşam eve dönünce öğrendik ki, Birader Haydar emmi yalvar yakar engellemiş, naylona yüklenen eşyaları da indirtmiş. Bizim de Ferhat Pınarı’na göçme hevesimiz kursağımızda kalmıştı.

4 Kardeşler’in ilk ikisi Akseki’de 200 dönüm civarındaki meraları birlikte sürüp zimmetlerine geçirince, kendilerinden sonraki iki kardeşlerine Oluklu’da babama bıraktırdıkları yeri sürmeleri için teşvik ediyor ve destekliyorlar. Onlar da babama bıraktırdıkları yeri 2 silindirli 35’lik Deutz traktörleriyle sürüyorlar. Her yıl genişlete genişlete dev bir çiftlik kadar merayı zimmetlerine geçirip 2004 kadastro çalışmalarında da üzerlerine tapulatıyorlar.

21 sene önce ölmüş olan babamın gözü gibi sahiplendiği, dost-düşman herkesin “Hüsüva’nın malı” diye bildiği Kızılpınar’daki ağıl yerinden dolayı babamın adına 150 metre kare arsa (!) tapulamışlar. Burasını büyüteçle büyütebilirsek, ileride babamın ruhu muazzep olmasın diye oraya babamın adına ya bir koyun çiftliği, ya bir okul ya da bir gökdelen yaptırırız. Al sana adalet!.. Gel de bu kalabalığa “akraba” de, gel de orada barış ve huzur içinde yaşa, gel de dilini tut, gözlerini tut, kulaklarını tut… Üç maymunu oyna… Sonra da “insanım” diye gez!..

17.05.2016

Turaç Özgür

—-

Arkası yarın…

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SARSAP, KARACAÖREN, ÜÇKİLİSE, FERHAT PINARI, ERİKLİ, YUKARI AŞILIK

376395

Sultan Korusu ve Sarıçiçek Yaylası’na kışın bol bol yağan kar sularıyla beslenen Sarsap Çayı, İlkbahar’ın gelmesiyle birlikte karların eriyip coşmasıyla hüküm sürdüğü yerlerde yaşayanların zaman zaman korkulu rüyası olurken, yer altına sızan kar sularının yeryüzüne çıkmasıyla da bu yörelerin yaşam kaynağı olurdu.

Sarsap Çayı’nın gözle görülen kaynağı Uncular köyü iken, görünmeyen kaynağı da Sultan Korusu ve Sarıçiçek dağlarının geniş havzalarıdır. Kar ve yağmurların bol yağdığı yıllarda Sarsap Çayı coşup köpürürken, kıt yağdığı ya da hiç yağmadığı yıllarda da Sarsap Çayı’nın gözyaşları kurur, etrafındaki bitkiler sararır, solar, yüzü buruşur.

Sarsap Çayı, Uncular köyünün kurulduğu Şuul Deresi’nden doğar, içi doğan bitki örtüsü ile örtülü birkaç km’lik dar kanyonun bittiği yerde Kayaboğazı’nda çıkıp güneye, Elbistan Ovası’na doğru yoluna devam eder. Coşup köpürdüğü ilkbaharın ilk aylarında Ceyhan Nehri ile buluşur, kaynaşır, Akdeniz’e karışır. Kar ve yağmurların kıt yağdığı ya da hiç yağmadığı yıllarda ise, Ceyhan’la buluşmak şurada dursun, sularıyla yaşayan bitkiler bile can çekişir, onun hasretiyle yanıp tutuşur.

Çocukluğumun geçtiği yerleri anlatabilmek için bu Şuul Deresi’ne ya da Kayaboğazı’na sırtımı dönüp Sarsap Çayı’nın menderesler çizerek akışı yönünde yakın çevresiyle birlikte tanımak için de zaman zaman yolumu değiştirip sağıma ya da soluma doğru biraz ilerledikten sonra yeniden Sarsap Vadisi boyunca yürümek istiyorum: Önümde Sarsap Çayı’nın her iki yanında etrafı birkaç yüz metre yüksekliğindeki dağ ve tepelerle çevrili doğal bitki örtüsü, bahçeler ve tarlaların bulunduğu 10-15 km’lik yeşil bir vadi uzanır. Bu vadinin bittiği yerde Küçük Yapalak’ın geniş, düz ve bozkır diyebileceğimiz tarlaları vardır.

Biraz daha ayrıntılı olarak anlatmak gerekirse: Şuul Deresi’nin bitiminden bir km kadar aşağı indiğimizde sol tarafımızda Omar Ağalar’ın oturduğu Kayaboğazı (Sarsap), sağ tarafımızda Hüseyin Yapıcı, namı diğer Kötü Hüsünler’in ve Seyfalioğulları’nın oturduğu Karacaören, Karacaören’den kuzey yönüne doğru yeşil bir derenin içinden bir km kadar yukarı çıkıldığında derenin bitimine doğru sağ tarafta düz bir tepenin üzerinde Selim Ağalar’ın oturduğu Üçkilise ve onun bir km kadar güneyinde de bir kısmı bizim köylü, bir kısmı da Malatya’nın köylerinden sonradan gelenlerin oturduğu Ferhat Pınarı vardır.

Üçkilise’nin yukarısında Kınalıpınar’dan doğan tadına doyum olmayan kaynak sularının bir kısmı Elbistan’ın birçok içme suyu ihtiyacını karşılar. Bir kısmı da arazi sulama suyu olarak kullanılır.  Bu su kullanılmadığı zaman da Üçkilise’den aşağı doğru akıp gider, Sarsap Çayı’na karışır. Bu dere boyunca yapılan toprak su arkının altında aynı suyun sularıyla çalışan 3 adet değirmen vardı. Bunlardan ilki öldükçe bibilerimden birileriyle evlenerek 3’e tamamlayıp sonunu getiren Omar Ağa’ya, ikincisi babamın musahip kardeşi, büyük emmimin büyük damadı Kara Ellez dayıya, en aşağıdaki Sarsap Çayı’nın doğu yakasındaki de Hacıa emmimin büyük damadı, abim Cuma’nın kayınbabası, Elbistan’da evinde ilkokulu okuyup ekmeğini yediğim, eğitimimde büyük katkısı olan, kendime babam kadar yakın gördüğüm Kalecikli Seyit Ağa’ya aitti.  Değirmenlerin devri kapandıktan sonraki yıllarda kuzeyindeki bahçesi ile birlikte Kaya Mustafalara satmıştır.

Kayaboğazı’nın batı istikametinden İnce Çayır’a kadar bir dere vardır. İnce Çayır’ın pınarlarından akan sular dere boyunca Sarsap Çayı’na dek akar. İnce Çayır’daki tarlaların bir kısmı Omar Ağalara, geri kalanlar da Seyit Ağa’ya aittir. Tepeyi aştıktan sonra Kalecik köyünün Mezrası Tekepınarı gelir. Tekepınarı’daki arazilerin çoğunluğu Seyit Ağa’ya aittir. Kendisi de burada oturur. Tekepınarı’nın kuzeyindeki dereden doğuya doğru gidilirse Uncular köyü gelir.

Tekepınarı’n bir km kadar güneyinde Kalecik köyü, Kalecik köyünün bir km kadar doğusunda, İnce Çayır’la bitişik Mezere gelir. Babam ve 2 emmimin 400 dönüm civarında arazisi vardır. Bu tarlalar her ne zaman taksim edilmeye kalkıldıysa Hacıa emmimin oğulları paylarına düşen yerleri beğenmedikleri için kavga çıkarıp ibiceği bozmuşlardır. En sonunda 100 dönüm babama, 120 dönüm Hüsün emmimin oğullarına, 180 dönüm de kendilerine düşünce daha fazla kavga etmeye dayanamayanlar pes edip kendilerine düşen yerlere sahiplenmek zorunda kalmıştır. Kadastro girip tapular verilene dek zaman zaman da Kaleciklilerle kavga etmişlerdir. Kalecik’e henüz kadastro girmeden önce 1985’in Ekim ayında payıma düşen 24 dönüm tarlamı Kalecikli Ali Ağa’nın oğlu Alibek’e 800 liraya sattım. Bizimkilerin arası onlarla açılıp kanlı bıçaklı kavgalar verilince, “Turaç’ın sattığı tarlaya yaklaşmayın” diyorlar. Onlar da getirip paramı vermiyorlar. Haydar Ağa’ya “Ben senin mazotunu, benzinini kime satıp satmayacağına karışıyor muyum ki, siz benim tarlamı kime satıp satmayacağıma karışıyorsunuz?” deyince kendisi, kardeşi İbrahim ve yeğenleri bana saldırdılar, güzel bir meydan dayağı yedim. 3 Kasım 1985 Pazartesi günü saat 15.00 sularında Elbistan’da bizimkiler tarafından linç ediliyordum.

Bu linç olayından sonra Veligo’m, Hergin’de abim Ali’ye sattığım tarlaların dışında kalanları alma sözünden vaz geçti, olanlar bana oldu. Kısaca söylemek gerekirse kabak benim başıma patladı. Bunu ileride sırası geldiğinde daha ayrıntılı olarak anlatmak üzere Mezere konusuna şimdilik noktayı koyuyorum.

***

Kayaboğazı’ndan güney batıya doğru yokuş yukarı bir km kadar yüründüğünde sırtını Sarsap tarafındaki kayalık bir tepeye yaslamış yeşil ve dar bir dere içindeki Haydar Ağalar’ın oturdukları Erikli gelir. Erikli deresinden Sarsap Çayı’na inip biraz aşağılara doğru ilerlediğimizde Sarsap Vadisi daralır. Sol tarafı kayalık olan buraya Kayaönü derler.

Kayaönü’ne gelmeden önce Ferhatpınarı’na doğru adına “Sulu Dere” dedikleri bir dere uzanır. Bu verimli sulu derenin içinde Hacıa ve Hüsün emmilerimin, eteğinde de Sarsaplıların tarlaları vardır.

Kayaönü’nde tapulama sırasında Cuma, Mehmet, bir de yanılmıyorsam Vahit Kalelerin zimmetlerine geçirmiş oldukları, babamla Hacıa emmimin etrafı ağaçlı küçük bir çayırı vardı. Sonunda tamamına biriyle ortak ağaç dikilmişti.

Kayaönü’nün doğusunda Sarsap Çayı’ndan 50 metre kadar yüksek ve sırtını Ferhat Pınarı tarafındaki tepelere yaslamış ve merdiven basamaklarını andıran araziye Halaka derler. Buradaki tarlalar da babamla Hüsün emmime aittir. Babama düşen tarlanın yarısı Halaka’daki hissemin karşılı olarak benim hisseme düşmüştü. Burasını 1992’de yeğenim Tahsin’e 500 liraya sattım, o da kayısı bahçesi yaptı.

Kayaönü’nden aşağıya Naldöken derler.  Sarsap Çayı’nın batısında su altında bir tarla, bu tarlanın üst tarafında dağın doğuya bakan yamacında da Emine teyzemin kocaı Bedirhan emminin bir üzüm bağı vardı. Sarsap Çayı’nın doğu tarafında Elbistan’a giden yolun altında da bizim Naldöken dediğimiz sulu bir tarlamız var. Bu tarlayı sulamak için bir su arkı vardır. Bu arkla Sarsap Çayı arasındaki tarla babama aittir. Önceleri pancar, fasulye, arpa, buğday ektiğimiz tarla iken, sonradan eniştem Ömer bizimle ortak olarak selvi ve kavak ağaçları dikip yetiştirdi. Erkek kardeşler kendi aramızda paylaştığımızda yarısının kuzey tarafı Mustafa ile bana düştü. Parasının yarısını Ömer’in büyük oğlu Aziz kaptı. Diğer yarısından Mustafa payına düşeni almadı, tamamı benim oldu. Ağaçlar kesildikten sonra Aşılık’taki bahçe hissemle buradaki hissemi yeğenimiz Bayram Erdoğan’a 1992’de 4.000 TL’ye sattım. Haydar Çavuş’un karşısında Sarsap Çayı’nın kıyılarındaki geriye kalan çayırlarımı da yeğenim Kemal’e çok cüzi bir para ile kaça sattığımı anımsamıyorum.

Naldöken ve Elbistan’a giden yolun doğusunda sırtını tepeye yaslamış düzlüğe Tozlu derler. Elbistan yolundan başlayıp Tozlu’yu dörtte bir oranında ikiye bölüp kuzeye, Ferhat Pınarı’na doğru uzanan kuru bir dere var. Tozlu sırtlarında, derenin her iki yamacında ve yolun hemen altında babam ve amcalarımın ortak olduğu 150 dönüm kadar tarla var. Burası taksim edildikten sonra Mamo ve Birader emmilerin itirazlarına karşın, diğerleri hisselerine sahip olmuşlardı.

Zannederim 1980’nin başları ve babam da henüz sağdı, yeğenim Kemal bir gün Hergin’ne evime geldi: “Dayı, anam Döndü ile hiç geçinemiyor, her gün kavga ediyor, canı sıkıldığı zaman bizi evden kovuyor, bıktık artık, bir ev yapıp onlardan ayrılacağım emme ev yapacak uygun bir yerimiz de yok” demesinin üzerine Kemal’e:

“Kemal, Tozlu’da bizim hissemize düşen tarlanın yola doğru inen yamacında o kullanmadığımız yer var ya.. git orada canının istediği yere, bir ev yap” dedim. Kemal:

“Dayı, Mamo dayımla, Haydar dayım ‘Biz orayı paylaşmadık’ diye hâlâ niza ediyorlar, orası nizalıdır. Sen gözel söylüyon da ya onlarla Cuma, Ali ve Mustafa dayım ne der?” dedi. Bunun üzerine:

“Kemal, Mamo ve Haydar emmigilin yeri bellidir. Bu tarla paylaşılmış ve Hacıa emmimin oğulları yerlerinden memnundur. Bizimkiler de memnundur. Dolayısı ile bu taksim bir daha asla bozulmaz. Ali, Cuma ve Mustafa’ya gelince… Henüz babam sağdır. Onlar Hüsüva’nın oğullarıysa, anan Elif bacım da en büyük kızıdır, bizim de bacımızdır. Siz Köşk’ten geldiğinizde babamın size bir yer göstermemesine hatta Aşılık’ta neyi var, neyi yoksa vermemesine zaten canım sıkıldıydı, bunu bir insan olarak hâlâ sindiremiyorum. Bu konuda babamın da affedilmez günahları vardır. Murtaza dayı size burasını satmasaydı, yersiz yurtsuz kalacaktınız. Bacım da buna katlanacaktı, saygısından babama sesini çıkarmayacaktı. Bizim ne kadar hakkımız varsa, ananın da Hüsüva’nın malında o kadar hakkı vardır. Ananın küflü geleneklere uyup sesini çıkarmamasına bir anlam da veremiyorum. Babam da henüz hayatta olduğuna göre, o da bir şey derse beni karşısında bulur. Sağlığında bütün mallarını biz 4 oğluna 1974’te paylaştırdı.Ben senin arakandayım. Git canının istediği yere bir ev yap, kimse bir şey diyemez” dedim.

Doğrusunu söylemek gerekirse, Kemal de yürekli birisi olduğu için gidip, hâlâ yerinde bulunan eski evini yaptı. Mamo emmi ile Birader emmi biraz kızdılar. Ali, Cuma ve Mustafa da sokrandılar ama seslerini çıkaramadılar.

1982’de istifamı verip Hergin’e gelmiştim. Yeğenim Tahsin de bir gün evime geldi. Onunla da aramızda Kemal’le konuştuğumuzun neredeyse aynısı oldu. Ona da “Git, Kemal’in evinin Sarsap tarafına bir ev yap. İleride diğer kardeşlerin de senden yukarıya yaparlar. Ona göre hesap yap” dedim. Tahsin’in de Allah’ı var, rahmetli yiğitlikte Kemal’den de ilerdeydi. Mamo ve Birader emmilerin, Cuma ve Ali’nin sokranmasına aldırış etmeyip ilk evinin temelini attı.

Bir gün yine Tahsin evime geldi:

“Yav dayı, kerestelik kavak arıyom emme şimdi kereste alacak param da yok” dedi. Bunun üzerine Tahsin’e:

“Haydar Çavuş’un evinin önündeki çayırda benim kocaman kavaklarım var. Git canının istediği kadar kes, istersen hepsini kesebilirsin. Katil yaptır, tahta yaptır, ne yaptırırsan yaptır; para mara da istemiyorum. Onlar da benden sana ev yardımı olsun. Yapabileceğim başka bir şey olursa gene elimden geleni yaparım” dedim. Tahsin sevinerek:

“Sağ ol dayı, bu iyiliğini asla unutmam. Libya’ya gidip para kazanırsam, ben de bir gün bu iyiliğinin altından kalkarım helbe…” dedi.

“Yeğenim, senin canın sağ olsun, sen durumunu düzelt, dosta düşmana muhtaç olma, çocuklarını perişan etme yeter. Benim bir şey beklediğim yoktur. Sağ ol… Evlenene, ev yaptırana, askere gidene yardım ederler. Ben de senin dayın olduğuma göre, bu benim görevimdir” dedim.

Tahsin, Sarsap Çayı’nın içinde en irilerinden 3 tanesini kesip evinde kullandı. Evini yaptırıp taşındı, Libya’ya gitti. Oradan birkaç yıl sonra döndüğünde bana da kümbet görünümlü ahşap bir masa saati getirdi. O saati onun anısına hâlâ evimizin salonunda başköşede her gördükçe Tahsin’i anar, geçmiş günleri anımsarım. Ne yazık ki, Bayram’ın 1997’de ölümünden sonra “Sen cenazesine 4 ay sonra geldin” diye bana küstü, bir daha da ölünceye dek yüzüme bakmadı. Öbür tarafa küskün gitti. Işıklar içinde yatsın…

Kemal daha sonra Mustafa’ya düşen hisseyi 3.000 sterline satın alıp içine 4 katlı bir ev, geri kalan yeri de kaysı bahçesi yaptı. Bahçesinin üzerindeki sızıntı suları toplayıp burayı sulamak için bir su havuz yaptı.

Yeğenlerim 1992’den sonra İngiltere’ye gittiler, çok iyi kazandılar, bizim oranın ölçülerine göre çok zengin oldular. Babalarının Köşk’te satmış olduğu tarlaları tekrar aldılar, eski evlerinin yerine çiftlik evi yaptılar. Çevrede yeni tarlalar, bahçeler, Elbistan’da, başka şehirlerde arsalar, daireler aldılar. Şimdi her birinin Aşılık’ta 3’er, 4’er katlı villaları var, eski evleri artık müştemilat olarak kullanıyorlar, tuvalete gitseler lüks arabalarla, ciplerle gidiyorlar. Allah daha çok versin, bütün bunları birlik ve beraberliklerine, azimli çalışmalarına borçlular. Hani bir İran atasözü vardır: “Hedefini belirleyen, oraya varır” diye… Onlar hedeflerini de aştılar. Büyük hedefleri olan ben de küçük insanlarla uğraşırken, dalaşırken, Türkiye’yi hatta dünyayı kurtarmaya çalışırken elimdekileri de kaybettim, şimdi yaya geziyorum.

16.05.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TURAÇ ÖZGÜR DOĞRU BİLDİĞİ YOLDA ARKASINA BİLE BAKMADAN DOSDOĞRU GİDER…

İSTANBUL

İSTANBUL

Çocukluğumun geçtiği yerleri yakın çevresiyle birlikte tanıtmazsam temelsiz bir ev gibi olur; ayakta duramaz. İnsanlarını gerçek kişilikleri ile tanıtmayıp da sevdiklerimi överek, sevmediklerime de söverek, olayları bilerek çarpıtarak, abartarak ya da görmezden gelip korkarak ya da birileri alınır diye aşırı derecede sansürleyerek, yer ve zaman belirtmeden yazarsam onun adı anı olmaktan tamamen çıkar, uyduruk bir roman, bir öykü, hatta değersiz bir masal olur. Böyle yapacaksam Tanrı belamı vermiş demektir, hiç yazmayayım daha iyidir. Böyle yapacaksam benden basit, adi bir varlık yoktur.

Anılarımda adı geçenlerin bir kısmı yaşamlarını yitirmiş, bir kısmı yanı başımda, bir kısmı da fersah fersah uzakta yaşıyor olabilir. Yaşamayanların yakınları ve kendileri şunu iyi bilsinler ki, özellikle söz konusu anı olunca çukur aynadan da, tümsek aynadan da, silindirik aynadan da nefret ederim. Çünkü ilki olduğundan büyük, ikincisi küçük, üçüncüsü de eciş bücüş gösterir.

Karşısındakini olduğu gibi gösteren düz aynaları çok severim. Herkes yazdıklarımda her ne görürlerse, düz bir aynanın görüntüsü ya da bir fotoğraf makinasının çektikleridir. Aynadaki zahiri görüntüyü veya fotoğraf makinasının yansıttıklarını beğendikleri zaman kimse bana teşekkür etmesin, beğenmedikleri zaman da kimse bana sövmesin… O görüntüler kendilerinin düz aynadaki ya da fotoğraf makinasıyla çekilen görüntüleridir; ben sadece anımsadığım kadarıyla aradaki bir aracım. Görüntülerden memnunlarsa kendileriyle övünsünler, değillerse böyle görüntü verdikleri için dövünüp kendilerini düzeltmeye çalışsınlar. Anımsamadığım şeyler, özellikle tarihler konusunda bana yardımcı olanlar olursa, inandırıcı bulduklarımı düzeltirim. Aksi halde virgülüne dokunmam ve dokundurtmam.

“Anı yazmak; yürek ister” derken yukarıda anlattıklarımı kastettiğimi herkes bilsin. Doğa anamız bana bu yüreği bağışladığı için ona ne kadar teşekkür etsem ve kendimle övünsem az gelir. En büyük özelliğim, doğruları dosdoğru söylemektir. Bu özelliğim yüzünden de 9 değil, 99 yere kovuldum, faturalarını yalnız ben değil, tüm ailem de zaman zaman ödedi, hala da ödemeye devam ediyoruz. Benim için kovulacak tek bir yer kaldı, o da hiç umurumda olmayan öbür taraftır.

Anılarımın adını “Algıladıklarım, Duyduklarım, Gördüklerim ve Yaşadıklarım” diye koymamın nedeni de işte bu düz ayna veya fotoğraf makinası ilkelerine sadık kalacağıma dair kendi kendime söz vermiş olmamdır. Anılarımda adı geçen babam da olsa, kanlı bıçaklı düşmanımda olsa çok çok özel alanlarına burnumu sokmadan olduğu gibi yazacağıma ant içerim.

Bazıları bilerek veya bilmeyerek birilerine zarar vermiş, hele de özür bile dilemeyip karşısındakine doğrudan ya da dolaylı olarak zarar vermişse, kimse “O konu benim özelime giriyor, sen ne hakla benim özelime burnunu sokuyorsun” diyemez. Çünkü o konu, kendisine çıkar salarken, karşısındakine zarar verdiği için özel olmaktan çıkmış, kamusal alana girmiş demektir. Bunu bir örenle açıklayayım:

Örneğin; ben birini öldürdüm veya birine tecavüz ettim ama kişisel şikâyetçisi de yoktur. Olamaz mı? Olur değil mi? Eee kişisel şikâyetçisi olmayan bu olay er veya geç ilgili cumhuriyet savcılığı tarafından duyulduğunda mağdurun hakkını korumak, zarar verenin de cezasını çekmesi için kamu davası açmaz mı? Açmazsa, kendisi de o suçun ortağı olmaz mı? İçinizden “olur” diyorsunuz değil mi?

İşte beni de o mantıkla hareket eden sorumlu ve duyarlı bir yurttaş, onurlu bir birey olarak görebilirsiniz. Acaba şimdi ne demek istediğimi anlatabildim mi? Hâlâ anlamaktan zorluk çekenler veya anlamak istemeyenler varsa, o, onun sorunudur. Beni doğru bildiğim yoldan bir milim döndüremez.

“Anılarımın başına bu yazımı koymamın nedeni de tanıdık, tanımadık, güçlü, güçsüz herkesin bunu bilmesidir” dedikten sonra artık anılarımı rahat rahat yazabilirim değil mi?

15.05.2016

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ TANRILAR MI CEZALANDIRIYOR YOKSA?

ANKARA

ANKARA

sümeyyenin düğünü-2

sümeyye'nin düğünü

 

 

 

 

 

 

 

 

Birkaç yakınımı 6’şar ay aralıklarla kaybedince eşime dünür göndermeyi bir yıl kadar ertelemiştim. Sıra evlenmeye gelince aynı şeyleri yaşadım ve dolayısıyla düğünüm de en az bir sene ertelenmişti.

Şimdi bir o zamanki benim halimi, bir de bunca şehit verilirken, şehit anaları feryatlar ederek şehitlerinin arkasında kanlı gözyaşları akıtırken, Sümeyye’nin bu yıldırım ve şaşalı düğününü neden bu kadar acele yapıldığını düşünüp kendime acıyorum.

Beğenmediği laik Cumhuriyetin tepesinde oturan kişi; ulusal bayramları sudan bahanelerle, daha dün 23 Nisan’ı şehitleri bahane ederek yaptırmazken, kızına 8 şehidin gölgesinde ve ağlayan anaların gözyaşlarının üstünde tüm ülkeyi tepindirerek bin bir gece masallarını milyonlarca kere yaya bırakacak şekilde düğün yapıyor.

Hiç düğün eğlencesine katılınır da halaylar çekilip horalar tepilmez mi? Tüm davetlilerin arasında kimler,  kimler yoktu ki: Eski Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, bakanlar, yabancı devlet adamlarından davetliler ve tüm devlet erkanı, say sayabildiğin kadar…

Allah gözden nazardan esirgesin, nazar değmesin diye ölü at kafası, at nalı ve gök boncuklar da var mıydı, yok muydu bilemem… Çünkü yalaka ve havuz medyanın bunlardan bahsetmesi yürek istediğinden kimse de bilmiyor.

Genelkurmay Başkanlığı’nda askerliğimi yedek subay olarak yapmış ve hala onun onur ve gururunu yaşamış bir kişi olarak benim en çok dikkatimi çeken kişi Türk Silahlı Kuvvetlerinin en tepesindeki Genelkurmay Başkanıydı. Genelkurmay Başkanını Suudi soytarılarının arasında yetim bir çocuk gibi büzülen görüntüsünün henüz şokunu bile atamamışken, bir de manevi evlatlarının oluk oluk kanları akarken nikah şahitliğine gitmesi işkencesi olacak şey değildi. Yazıklar olsun!..

Tüm askerler, Genelkurmay Başkanının kendisine emanet edilmiş manevi evlatları demektir. Acaba o gün gerçek bir öz evladının burnu kanasaydı, Sümeyye’nin düğününe yine katılır, 8 şehidin o gün akan kanlarıyla Sümeyye’nin nikah şahidi olarak imza atar mıydı?

Ayrıca benim bildiğim bu tür nikahların 2 şahidi olur. Atılan 8 imza; o günkü 8 şehidin karşılığı mı, yoksa 2 imzaya artık güvenilmiyor da daha sağlama almak için midir? Diğerlerini bırakalım da Genelkurmay Başkanının imzası olmasaydı, sakıncası ne olurdu?

Türkiye Cumhuriyetini tanrılar mı cezalandırıyor da bu durumlara layık olduk?

Ey Kocatepe’den Afyon Ovası’na doğru dürbünüyle bakıp “İlk hedefiniz Akdeniz’dir! Ya ölüm ya istiklal!” diye ordusuna komut veren Gazi Mustafa Kemal Atatürk!..  Elindeki dürbünü biraz bırak da dön bir arkana bak!.. Arkana bak da şehit kanlarıyla kazandığın bu ülke ne hale geldi , onu gör!.. O şehitleri bunları yaşayalım mı diye verdirdin?

15.05.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

VELİ KALE’NİN OĞLU ALİ KALE’YE YAZILAN MEKTUP

HERGİN

HERGİN

Sevgili Ali;

“Sarsap Çayı’ndan Gelen İkinci Sel Felâketi” adlı 12.05.2016 tarihinde facebook ve www.turacozgur.com sitemde yayınlamış olduğum anımda asıl ana fikri görmeyerek kafanı mera yağmalarıyla ilgili bölüme takmış, sonra da “Bizimkiler öyle yapmadılar, sizinkiler böyle yaptılar” diye anımda adı geçen kişilerin avukatlığına soyunmuş beni yalancılıkla suçlamışsın, bilmem bunun ayırdındamısın?

Ali’ciğim; şunu kafandan hiçbir zaman çıkarma: Beni zaman içinde hafızam yanılmış ve dolayısı ile de yanlış yazmış, söylemiş olabilirim ama asla bilinçli olarak konuları saptırıp yalan söylemem.

Anı yazmak; roman, öykü ve masal yazmaya benzemez. Anısını yazan kişi önce elini vicdanına koyar sadece doğruları, yaşanılanları, gördüklerini, duyduklarını ve algıladıklarını yazar. Ben de bu ilkeye sadık kalarak zaman zaman anılarımı kimsenin etkisinden kalmadan, taraf tutmadan, objektif kurallara sadık kalarak yazar facebook sayfamda ve yukarıda adresi belirtilen sitemde yazar herkesle paylaşırım. Bunları paylaşıp paylaşmama kararını sadece kendim verir, bir başkasından da emir almam.

Anılarımı yazarken sansürlemem gerekenleri etik ve adabı muaşeret kurallarına göre azami olarak sansürlerim. Sansürsüz yazmam gerektiği zaman da adı geçen babam olsa övmeden, düşmanım olsa ona sövmeden azami olarak nezaket ve zarafet kurallarına dikkat ederek yazarım.

Dilersem adı geçen kişilerin ad ve soyadlarını kullanarak, dilersem herkes tarafından nasıl tanınıyorsa o sıfat ve lakabını kullanarak, dilersem, ben onlarla konuşurken adlarının önüne ve arkasına “emmi, dayı, abi, abla, bacı…” gibi sıfatları getirerek hitap ederim. Kimseye sövmeden, aşağılamadan sadece duyduklarımı, gördüklerimi, yaşadıklarımı, o anda neler hissettiklerimi olanakların elverdiği ölçüde yer, zaman, belge ve tanıklar göstererek yazarım.

Anılarımda adı geçenler alınacaklarmış, bana küseceklermiş, mahkemelerde süründüreceklermiş, bir takım cezalara çarptırılacakmışım, hatta beni tehdit edip öldüreceklermiş hiç umursamam. Zaten yeterince ve gereğince sansürlemişsem, adı geçenlerin teşekkür etmelerini de beklemem.

İnsanlar yaşamları boyunca hal ve hareketlerine, ellerine, dillerine, bellerine dikkat ederlerse, nefislerine uyup başkalarına zarar ve ziyan vermezlerse korkmalarına, çekinmelerin, utanmalarına da gerek kalmaz. Utanılacak, kınanacak, ayıplanacak şeyler yapanlar bunları yaparken utanmayıp, sıkılmayıp, hicap etmeyip de bunların söylenmesinden, yazılı ve sözlü olarak dile getirilmesinden utanıyor, sıkılıyor, hicap duyuyorlarsa bu da olumlu bir şeydir. Bir daha da o tür şeyleri yapmazlar. Eğer yaparlarsa da sonucuna kendileri katlanırlar.

Özel meseleleri tartışmaya açmak istemediğini yazıyor, dolayısı ile de beni nezaket kuralları içinde uyarıyor, gerçekleri saptırarak, birçoğunu da ya gizleyerek ya da aklının ucundan bile geçirmeden beni uyarıyorsun.

Sevgili Ali, uyarılarına ve bilgilendirmelerine teşekkür ederim. Şunu iyi bilmelisin ki, yazılan, çizilen, söylenen her şey kesinlikle birilerinin özel alanlarına girebilir ya da alınanlar bunu iddia edebilirler. O zaman gözlerimize mil çekelim, kulaklarımıza kurşun akıtalım, burnumuza tıkaç tıkayalım, dilimizi kökünden kesip, kalemimizi kıralım. Senin arzu ettiğin, hayalini kurduğun bir dünya öyleyse, hayrını gör. Ben öyle bir dünyada yaşamak istemiyorum.

Ben anılarımı herkese açıyorum ki, senin özelimde yazdığın gibi yazacağı, söyleyeceği sözü varsa, açıklık, şeffaflık, arılık ve duruluk ilkelerine sadık kalarak yazsın, “Öyle değil, yanılıyorsun, aslı böyledir” desin, saygı duyarım. Ama sen birtakım kişilerin avukatlığını yaparken, birtakım insanların da savcısı oluyorsun. Bana göre asıl ayıp olan da budur. O yazında adı geçen kişilerin de söyleyecekleri birtakım sözlerinin olduğunu bilmiyor musun, niçin onların da kendi görüşlerini yazmalarına, sözlerini söylemelerin fırsat vermiyorsun da özelimde gizlice onları suçluyorsun? Bu yaptığı ayıp değil mi?

Facebook sayfamda ve sitemde anılarımı ben hayattayken paylaşmamdan dolayı da şimdiye dek adı geçenlerin ve bundan sonra da sırası geldikçe geçecek olanların bana teşekkür etmeleri gerekir. Çünkü onların itirazlarına fırsat vermiş oluyorum. İleride ya sağlığımda ya da benden sonra anılarımın sansürsüz olarak yazılacağını da anılarımda adı geçenler bilsinler. Sansürlü olanları okuyup “Öyle değil, böyledir” desinler, yanlışlarım varsa dürüstçe doğrularını, ellerinde belgeleri varsa ya da namuslu tanıkları varsa aynı ortamda yazılı olarak dile getirsinler. Ben de onlardan özür dileyeyim.

Sevgili Ali’ciğim; şunun şurasında Allah ile kardeş olsam 5-10 yılım daha ya var ya da yok… Ben bu dünyadan göçüp gitmeden duyduklarımı, gördüklerimi, yaşadıklarımı, hissettiklerimi anılarımda yazılı olarak dile getirmeye devam edeceğim. Aynı şeyleri senin için de öneririm. Hatta benimle ilgili anıların varsa, yaz, yayınla… Sağlığımda itirazlarım varsa, bildiğim doğrusu varsa ben de onu yazayım, gerçekler ortaya çıksın. Aksi halde “Yok o öyle değil, böyledir” diye kendimizi kandırmayalım. Sülalemizi yazılı belgelere göre değil de efsanelere göre tanıdığımızı, Hacı Uşağı Sülalesi’nin grafiğini çıkaran bir kişi olarak sen daha iyi bilirsin…

Kusura bakma, benim özelimde yazmış olduğun yazını da bu yazının ekinde kendilerini savunmaları için kamuya açık olarak facebook sayfamda ve sitemde yayınlayacağım.

Haaa.. O mera yağmalarının kadastro çalışmalarından sonra da devam ettiğini biliyor ve ilgilenmiyorum. Bir gün benim ev yapacağım yerden anayola nasıl giderim, Ali’nin, Cuma’nın, Mustafa’nın evine nasıl giderim diye denemeler yaptım, bir uygun yol bulamadım. Bunlar yağma değil de nedir? İstediğiniz kadar yağmalayın, oradan gözüm olmadığı gibi bu yaştan sonra gelip bir de haklarımı ararken linç mi edileyim?

Saygı ve sevgilerimle…

14.05.2016

Turaç Özgür

Eki: AliKale’nin özelime yazmış olduğu yazı.

Turaç abi, dünkü yazdığın anında, Meralar konusunda yazdıkların doğru değil. Özel meseleleri tartışmaya açmayı, herkesin okuduğu bir yerde yazmayı doğru bulmadığım için sana özelden yazıyorum. Akseki, yaklaşık 30 yıldır men edildi sürülüp ekilmiyor. Bağ yerleri, sizinkilerle, Mamo emmi ve Kepo Hadar emmi gilin elinde, Mamo emmi ve Haydar emmi’nin çocukları tapu alamadılar, ama, bahçe diktiler kullanıyorlar. Aşılığın başta, Kepo Haydar emmi 50 dönüm kadar bir yer sürmüştü oranın tapusunu aldılar. Cuma dayım, senin Gümüşündeki tarlanın üzerinde 20 dönüm kadar bir yer sürdü tapusunu aldı. Körkuyular hakkında bildiklerin yanlış. Senin de söylediğin gibi sizinkiler, Evcihüyüklüler gelip iki taş atınca ellerinde ki yeri terk edip kaçtılar. Bizimkilerin elinde ki Körkuyu’ya gelince, ora da Hayrının hissesi ve adına tapu yok. Tarlanın tamamı 56 dönüm. Cuma dayımın uyanıklığı bura da bir kez daha ortaya çıkıyor. Kendi sürdüğü yeri terk ederken, bizimkilerin elinde ki yere ortak oluyor. Kavgayı hep beraber vermişler doğru, kendi ektiği yere sahip çıkamıyor, terk ediyor, biz de kavga da vardık diye, muhtarken, o 56 dönüm yere 6 kişiye hisseli tapu aldırıyor. Hisseciler şunlar; Cuma Kale, İbrahim Kale, Mehmet Kale, Vahit Kale, Haci Kale, (kel) Hüsün Kale. Vahit’in adına olan tapuyu ben üzerime aldım, bizim hisse benim elimde. Sizin olan hisseyi Cuma dayım kendi adına yazdırmış. Cuma dayımın 6 kişi adına tapu çıkarttığını öğrendiğimizde 10 seneyi geçtiği için itiraz etme süresi dolmuştu, itiraz edemedik. Biliyorsun; Babam’la, Haydar emmim Ellilik traktör zamanı ortak ekip biçerlerdi, öbür emmilerim de bir idiler. Babam’la Haydar emmim ayrılırken, Körkuyu da ki hisse bizim elimizde kalmış, emmime başka yer de karşılığı verilmiş. O tarlanın yarısı benim elimde diğer yarısı İbrahim emmimle Haşmet’in elinde. Cuma dayımın 6 kişi adna tapu aldığı ortaya çıkınca, İbrahim emmimle cangama etmişler,. Babam sağken “doğrudur hakları var” demiş. Ahmet, Kadir, Cahit 15 sene önce İbrahim emmim’le Haşmet’in elindeki yeri sürmüşler, onlar da tekrar gidip sürmüş, iş kavgaya dönüşünce konu kapandı. Fakat tarlanın tapusu 6 kişinin adına kayıtlı. Körkuyu da Haydar emmim sağ iken satın aldığı yan yana iki çap var. Birini Bektaş dayıdan satın aldılar, diğerini Kelo Mustafa emmiden aldılar. Hayrı’nın mı yoksa Bahri’nin mi adına kayıtlı bilmiyorum. Onların elinde mera yok.

DÜŞÜNSEL, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HACI UŞAĞI KABİLESİ İLE SARIYATAKLILARIN KARAHENDEK SAVAŞI

22Cumhuriyet’in ilk yılları Küçük Yapalak’ın kuzey sınırları Kalecik ve Karamağara’ya dek uzanıp Sarıyatak’ı da içine alırmış. Küçük Yapalak’ın en büyük ve varlıklı olan Hacı Uşağı Sülalesi Küçük Yapalak’ta oturur; koyun, inek ve camız sürüleri olan Mamo Ağa dedem Hergin’i, Omar Ağalar Sarsap’ı, Selim Ağalar Üçkilise’yi, Haydar Ağalar da Erikli’yi yaylak olarak kullanırlarmış.

Sarıyatak’a varmadan basamaklar halindeki Kara Hendek’teki çayırlıklarda büyük büyük dedemlerin ve ondan sonrakilerin camızları günlerce ve aylarca serbestçe otlarlar, arada bir ziyaret edilirmiş…

Günlerden bir gün dağlarda yaşayan eşkıyalar çarıksız kalınca, camızlardan birini Karahendek’in doğu tarafındaki sarp kayaların üzerine götürüp kesmişler, çarık yapmak için sadece derisini alıp üzerine: “Vallahi mısmıldır, billahi mısmıldır; eti sizin, gönü bizimdir” diye yazılı not bırakıp Hergin’e haber salmışlar. Bizimkiler de kağnıyla gidip o camızın etini getirip afiyetle yemişler.

Bu gerçek olay, kuşaklar boyunca anlatıla anlatıla bizim kuşağa dek geldi.

Bugünün deveyi hamutuyla yutan dindar görünen hacı kılıklı ve devletin gücünü hileyle ele geçirip yurttaşlarını donuna dek soyan kravatlı, modern eşkıyalarından başka eşkıya görmediğimiz için anlatılan bu efsaneleşmiş öykü çok hoşumuza gider, bugünün eşkıyalarıyla karşılaştırır ve o günün eşkıyalarına karşı da, doğrusunu söylemek gerekirse, o erdemli hareketlerinden dolayı çok saygı duyardık.

***

Zamanla Küçük Yapalak birkaç köy doğurdu. Bunlardan biri de yeterince otlak ve tarım arazileri olmayan Sarıyatak’tı. Sarıyataklılar hem köylerine yakın, hem de yaşamak için toprağa ihtiyaçları olduğundan doğal olarak Karahendek’e sahiplenmeye başladılar. Bizimkiler de “Orası bizim otlağımızdır, bizim zilyetliğimiz altındadır” diye Sarıyataklıları dışlayıp ağırlıklarını koydular ve kendilerinin bildikleri Karahendek’in tarıma elverişli yerlerini traktörlerle hatta camız ve öküzlerle sürüp güzden buğday ektiler.

Zannederim 1960 yılının hasat mevsimiydi. Hasat etmeleri gerekiyordu ama Sarıyataklıların tehditleri nedeniyle hadlerini aşıp savaş çıkarabilecekleri korkusunu yaşıyorlardı. Bundan dolayı Karahendek’in gerçek sahipleri olduklarını söyleyenler belli bir gün bütün orakçılarını ve kağnılarını seferber edip Karahendek’teki ekinleri biçecekler, Tilkipınarı’dan aşırıp Ferhatpıarı’na ya da Üçkilise’ye getireceklerdi. Ama her ihtimale karşı Sarıyatak’tan gelecek saldırılara karşı da hazırlıklı olmaları gerekiyordu.

Hergin’in kurmay heyeti, babamın başkanlığında bizim evin önünde bir akşamüstü toplandı. Yapılacak saldırılara karşı neler yapmaları gerektiğini tartıştılar.

Alınan kararlara göre: Yıllarını kodeslerde geçirdiği için yiğitliğiyle nam salmış, uçan kuşu gözünden vuran ve gözünü daldan budaktan esirgemeyen, bir nara attığında yeri göğü inleten Birader Haydar emmi mavzerini alıp Sarıyatak’a yakın bir yerdeki mağaranın içinde, kardeşi Mamo emmi ile kendi küllüğünde akşam sabah eşinip küllüğün bütün küllerini bir poflamada havaya savuran İbrahim emmi mavzerlerini alıp karşı kıyıdaki stratejik önemi olan bir yerde mevzileneceklerdi. Diğer kırıntılar, çiftçi, çoban, sığırcılar, hizmekerler de orakçıların yanlarında durup onlara yardım edecekler ve savaş çıkması halinde aslanlar gibi çarpışıp mevzilerini koruyacaklardı. Olacak şey değil ama Sarıyataklıların bir densizlik yapıp saldırmaları ihtimaline karşı olabilecek saldırıları taş, sopa, sapan, orak, kalıç ve dirgenlerle püskürtecekler, zorunlu olmadıkça canlara zarar vermeyeceklerdi.

Bizimkiler diğer mezralarda oturan sülaleye haber salıp kararlarını bildirdiler. Onların da kendi aralarında görev taksimi yapıp hazırlıklı olarak Karahendek’te yarın erkenden yerlerini almalarını istediler.

***

Beklenilen gün gelip çattı. Kağnısı olanlar kağnılarla, olmayanlar eşeklerle veya yaya olarak Karahendek’e orakçılarını ve hizmekerlerini alıp gittiler. Sığırcısı, sıpacısı, ineği, camızı olanlar da onları önlerine katıp Karahendek’e gittik. Karahendek düğün bayram ve panayır yerine döndü.

Orakçılar huyu şu ile, aşk ve şevkle sağ ellerine orakları, sol ellerine süpürgeleri alıp sıyırgı yapmaya başladılar. Sıyırgı yapmaya uygun olmayan yerleri de pırnatçılar sol ellerine elçikleri, sağ ellerine de kalıçları alıp başladılar pırnat yapmaya…

Camızlar, potuklar, inekler, danalar, eşekler çayırlara salındı. Bunları yayanlar bir yandan onları gözetliyorlar, bir yandan da orakçılara yardım ediyorlardı. Biçilen ekinler anadutlarla omuzlanıp uygun yerlerde desteleniyordu.

Orakçılar biçecekleri yerleri biçmişler, kağnılara yüklemeye başlamışlardı. Tam bu sırada kuzey batı tarafımızda dağın yamacında başlarını, kaşlarını da içine alacak şekilde kamuflaj eden çaputlarla bağlamış, ellerinde sopalar ve taşlarla 100 kişi kadar kalabalık, Allah!.. Allah!.. Allah!.. Allah!.. Allah!.. nidalarıyla bizi taşlamaya başladılar.

Taşlı savaşlarda dağın yamacını ele geçirenler her zaman aşağıdakilere galip gelirler. Sarıyataklılar da bizimkileri taş yağmuruna tuttular. Bizimkiler darma dağınık oldular. Herkes canını kurtarmaya çalışıyor, daha güvenlikli yerlere doğru kaçıyorlardı. Üst tarafımızdakiler yağmur gibi taş yağdırıyorlardı. Ben hem onlardan korunmaya, hem de önümde kaçmakta olan Bektaş Boran’ı takip ediyordum. Zaman zaman durup yukarı doğru durmadan taş atıyordum. Üst tarafımdan birisi “Ulan şu piçe bak, haline de bakmadan bizi taşlıyor!..” diye eminim ki beni korkutmak için yan tarafıma kocaman bir taş attı. Her taraf düz yerli kaya olduğu için kayanın üzerine düşen taş, tuzla buz oldu. İsteselerdi beni taşlarla vurur, öldürürlerdi.

Bunun üzerine biraz ilerimde hızla kaçmakta olan Bekteş emminin peşine takılıp oradan uzaklaştım. Önümüzdeki dar yoldan sapıp kurtulmaya çalışan Kara Ellez dayım kağnısını son sürat sürerek yokuş aşağı tangır tungur sesleri çıkararak Hasanyurdu’na doğru kaçıyordu.

Tilkipınar’a doğru kaçıp kalabalıklardan birkaç yüz metre uzaktaki tepenin eteğinde kara bir heykel gibi duran Kezbanı dezemin kocası, Üçkiliseli Deli Memmet’in yanına vardım.

Ben de Deli Memmet eminin yanına gidip mavzerine sarıldım: “Sen sıkmaya korkuyorsan, ver de ben sıkayım!..” diye asıldım. Deli Memmet emmi yaşına karşın güçlü kuvvetliydi. Beni de tanımamış olacak ki “Bırak ulan, bırak diyom sana, piç veledizina!.. Sen kim oluyorsun da mavzerime yapışmışın!” diye bağırdı ama ben bırakmadım. Ben mavzere asıldıkça asıldım. Deli Memmet emmide beni tüfeği ile havaya kaldırıp savurup bir kenara fırlattı. Ben yere düşüp yuvarlanmaktan zor kurtuldum. Tam bu sırada daha önceden mevzilenmiş olup, Sarıyataklılara geçit vermek istemeyen bizim uyanık keskin nişancıların arka arkaya sıktığı mavzerlerin sesleri karşı ki kayalık yamaca vurup 10-15 saniye aralıklarla korkunç yankılar çıkararak gelmeye başladı.

Bunları beklemeyen Sarıyataklılar çembere alındıklarını, önlerinin kesildiğini düşünerek taş atmayı bırakıp bir araya geldiler. Biraz sonra “Vay benim gardaşıııımmmm!.. Oy benim canıııımmmm!.. Vah benim dayıııımmmm!..” diye feryatlar edip ağlama rolleri yaptılar. İçlerinden birini bir ölüyü taşıyormuş gibi omuzlarına alıp geldikleri yere gitmeye başladılar. Bizimkiler de bunu gerçek sanıp silah sıkmayı bıraktılar.

Ateş çemberinden kurtulup kendilerini güvenceye aldıktan sonra omuzlarındaki adamı yere bırakıp, bizim tarafa bağırıp çağırarak, küfredip dalga geçerek gittiler.

Bizim kalabalıklardan orakçılar “Biz çalışan işçiyiz, nasıl olsa bize bir şey yapmazlar” diye kaçmamışlardı. Meydanı boş bulan Sarıyataklıların bir kısmı tarlaların içine girip üzerlerinde buğday sapları yüklü kağnıları, bir araya toplanmış desteleri ateşe vermişler. Bunlara engel olan orakçıların ellerinden oraklarını, kalıçlarını almak istemişler. Bu arbedede birkaç orakçı ağır denecek derecede orak ve kalıçların kesmesi sonucu yaralanmışlar, kan revan içinde inliyorlardı.

Sarıyataklılar gözden kaybolunca hepimiz tekrar bir araya geldik. Pınarlardan kana kana sularımızı içtik, elimizi yüzümüzü yıkadık. Azıklarımızdan yedik. Başımızdan geçenleri birbirmize anlatıp yanan kağnılara, ekinlere bakıp üzülüyorduk ama ucuz kurtulduğumuza da seviniyorduk.

Eriklili Ahmet abi, namı diğer Ütü Ehmet, bana bakıp “Ula Turaç, Karahendek’in bütün ekinleri ütülüp firik oldu, istediğin kadar yiyebilirsin!” dedi. “Sen niye yemiyon, herkes sana Ütü Ehmet diyor. Sen yesene!..” deyince, “Eylemi nalet olasıca!.. Töremeden gedesine!..” diye boynumun köküne okalı bir şaplamağı geçirince gözlerimden yaşlar gelmeye, yıldızları saymaya başladım. Ondan sonra beni tut tutabilirsen, ağzımdan çıkan küfürlerin bini bir para!..

***

Karahendek Savaşı’nda biz kısmen galip geldik ama bu zafer, tarihteki Pirus Zaferi’ne benziyordu. Çünkü Sarıyataklıları kaçırmıştık ama yaralanalar, berelenenler bizden tarafta olduğu gibi tüm ekinler ve kağnılar da yanmıştı. Bir düğün ve bayram havasında Karahendek’e gidip, kıçımıza baka baka elimiz boş olarak evlerimize dönmüştük…

Yapılan gözlemlere ve yorumlara göre: Bunların tamamının Sarıyataklı olması olanaksızdı. Çünkü tüm Saryatak’ta o kalabalığın yarısı kadar bile insan yoktu. Çevre köylerden topladıkları kalabalığın içinde daha düne dek kapımızda hizmeker ve sığırcı olarak çalışan Topal Ellez’le kardeşi Kıyan’ın da olduğu söyleniyordu. Herkes onlar hakkında “Amma da nankörlermiş, onların Sarıyataklılarla bir olup bizi taşlayacaklarını kimse aklından bile geçirmez” diye düşünüyordu.

Oysa halk arasında “Gâvurun ekmeğini yiyen, gâvurun kılıcını çeker” diye bir söz vardır. Bu da onun kanıtıdır. Bundan dolayı hiç kimse kapımda çalışan, ekmeğimi yiyen sebebi her ne olursa olsun, bunu unutup bacağıma sarılmaz, beni ısırmaz” diye düşünmesin ve hiç kimse hüsrana uğramak istemiyorsa, kapısında çalışanların gücüne güvenip başkalarıyla savaşmaya kalkmasın, aksi halde sonu işte böyle hüsran olur!..

***

Elbistan’a gidiş ve gelişlerde Sarıyatak’ın yolu bizim köyden geçtiği için gündüzleri kimse korkusundan geçmediği gibi, geceleri de yollarını değiştirerek ve gizlenerek geçerlerdi.

Harman zamanı herkes geceleri ya harmanda ceclerinin yanında ya kaynatılıp serilen bulgurlarının ya da yıkanıp kurutulmak için serilen unluklarının yanında yatardı.

Aradan bir ay ya geçmiş ya da geçmemişti. Ben, Cuma ve birkaç kişi Gümüşün’de bulgur sergilerimizin yanında yatıyorduk. Gecenin karanlığında bir atın ayak seslerini duyduk. Sarıyataklı Hasan Kahraman kimseye görünmeden ağaçların duldasından Elbistan’a gidiyormuş… Bizi görünce atını dizginledi. Peşine düştük. Zavallı Hasan emmi kaçar, biz kovalarız… Hani “Ağanın malı gider, hizmekerin canı” diye bir söz vardır. Cobullar da tam öyleydiler. Cobul İmam’la kardeşi Asef’in sesi hâlâ kulaklarımdan gitmez: “Yakalayın! Aha gediyor!.. Aha kaçıyor!.. Değirmenin Önü’ne doğru gidiyor!.. Değirmen Ocağı’na getti!.. Yav adamı tam yakalıyorduk, elimizden kaçırdık!..” diye bağırdılar, çağırdılar. Herkes Hasan emminin peşine düştü. Adamcağız canını zor kurtardı.

(Bu Hasan emminin oğlu Cuma ve Zeynel ile 1966-67 Eğitim Öğretim Yılı’nda Elbistan’da bir süre birlikte bekar olarak kaldım. Abileri, sonradan dostum ve arkadaşım Hüseyin abi de sık sık bizi ziyaret ederdi. Sonra Sarıyatak’tan Elbistan’a göçen ailelerinin içinde kaldım. Hasan emmi rahmetlik “Hüsüvamın biricik emaneti” diye beni tepesinde götürür, tüm aile fertleri beni saygı ve sevgi ile bağırlarına basarlardı. Ben de kendimi bu sevgi çemberinin içine sıkışmış bir köle gibi görürdüm. Dayanamayıp Elbistan Mükrimin Halil Lisesi’nin son sınıfında okuyan Vahit Erdoğan’la Çomulu Bayram’ın evlerine kaçtım. Hasan emmi ve ailesi çok üzüldülerdi. Yılın geri kalanını onlarla birlikte bekâr ama özgür olarak yaşadım.)

Aradan bir iki yıl geçti mi, geçmedi mi tam olarak anımsayamıyorum. Araya giren aracıların, minnetçilerin, ricacıların ricalarıyla yeteri kadar toprakları olamayan Sarıyataklılara “Onlar da neticede bizim canımızdır, bizim fukaralarımızdır, bizden onlara daha layıktır” diye adeta bağışlarcasına çok düşük bir fiyata sattılar. Her ortağın eline de beş on kuruş geçti mi, geçmedi mi, aldılar mı, almadılar mı onu da bilemem…

***

Çocukluğumda bayramlarda, seyranlarda köyün bütün çocukları yaydığımız camızlarımızı, ineklerimizi, öküzlerimizi Karahendek’in sahipsiz çayırlarına götürür, akşama dek türlü çeşitli oyunlar oynar, eğlenir, hoşça vakitler geçirir. İçinde sular akan, yabani meyvelerin olduğu derede güçlükle dolaşır, meyvelerden yer, doğu tarafındaki kayalık yamaçta bulunan mağaranın kapısından taşlar atar, taşların bir yerlere çarpa çarpa çıkardığı sesleri dinlerdik. Dönüş yolumuzun üstünde karşı tarafa doğru seslenir, seslerimizin yankılarını dinler, içine girmeye korkardık. Akşama doğru Hasanyurdu’nun başlangıcındaki Ballıkaya’nın yanında durur, küçük yeşil dereciğin içinde dinlenir, yatar yuvarlanır, kayaların üzerine çıkar, karşı tarafları seyrederdik.

Karahendek satıldıktan sonra Sarıyataklılar buralara bahçeler diktiler, meyve ve sebzeler yetiştirdiler. Dolayısı ile Sarıyatak’tan ve Karahendek’ten Hergin’e kadar akıp gelen tarlalarımızı ve bahçelerimizi suladığımız sular zamanla tamamen kesildi. O sular gelmeyince zor durumda kaldık. Bahçelerimiz, ağaçlarımız susuz kalınca Sarsap Çayı’ndan sulama arkı yapıldı ve suya hasret kalan tarlalar, ağaçlar Sarsap Çayı’nın suyuna kavuştu. Ondan sonra da Sarıyatak’a gidip gelirken unutulmaz çocukluk anılarımın geçtiği Karahendek’e birkaç kere ya uğradım ya da uğramadım.

13.05.2016

Turaç özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SARSAP ÇAYI’NDAN GELEN İKİNCİ SEL FELÂKETİ

67 68Hacıa emmimin oğlu Haydar emmi 1954’te yapılan toprak dağıtımda ve sonrasında Evcihüyük, Hergin, Kuyucak, Aşılık, Sarsap, Erikli, Üçkilise, Ferhat Pınarı’ndan oluşan Evihüyük köyünün muhtarlığını yaptığından, dolayısı ile köyün toprak dağıtım paftaları elinde bulunduğundan hangi parselin kime ait olduğunu, nerelerin mera, nerelerin Hazine arazisi olduğunu çok iyi bilirdi. Elinde bulunan Akseki, Bağ Yerleri, Hasan Yurdu, Oluklu, Körkuyular’ın paftalarını inceler uygun bulduğu mera ve Hazine arazilerini kendisi sürer, kardeşlerinin sürmeleri için yer gösterirdi. Babam, Hüsün emmimin oğulları ve başkaları da herhangi bir yeri sürmeye kalktığında ya kendisi engeller ya da kardeşlerine engelletirdi.

Bu verimli ve tarıma uygun yerlerden birisi de Körkuyular’dı. Yukarı Evcihüyük’ün evlerinin hemen arkasındaki Körkuyular’daki Hazine arazisini tespit etmiş ve traktörle sürmeye başlamıştı. Evcihüyüklüler de haklı olarak “Sen bizim damlarımızın dibine kadar, hayvanlarımızın otladığı yerleri nasıl sürersin?” diye engellemeye çalışırlardı. Hemen hemen kavgalar, dövüşler de bu nedenle çıkardı.

Günlerden bir gün Yukarı Yapalaklılar da mezhep dayanışması nedeniyle silahlanıp Evcihüyüklülerin yardımına gelirler. Eli silah tutan bizimkiler bizim evin arkasındaki kayaların ve Kale’nin doğu ve güneye bakan yamaçlarındaki kayaların arkalarında mevzilendiler. Yukarı Yapalak ve Evcihüyüklülerden oluşan 500 kişi kadar kalabalık mezarlığa dek gelip orada durdular. Bizimkiler, kurmay heyeti babamın başkanlığında derhal toplanıp köyümüzü, canımızı ve namusumuzu korumak için silahların menziline girenleri tüm mermiler bitinceye kadar vurma kararı aldılardı. Kalabalık yarım saat kadar mezarlığın yolunda beklediler, daha fazla ilerleyip silahların menziline girmeye cesaret edememiş, orda burda kalabalığı seyreden çocukların dışında yetişkin bir kimseyi göremeyince, bizimkilerin niyetini anlayarak geldikleri gibi gittiler.

Allah’tan ki, gittiler. Eğer köyü bassalardı çok kan dökülür. Bizimkilerin mermileri bittikten sonra da kesinlikle bizi öldürürlerdi.

Bizimkilerin çiftçi çobanın dışında eli silah tutanların sayısı 7’yi geçmezdi, geri kalanlar da çoluk çocuktu. Mavzer ve filinta gibi 7 adet uzun menzilli silah, bir o kadar da tabanca ve birkaç tane de av tüfeği, olsa olsa toplam birkaç yüz de mermi, diyelim 50 atımlık da barut ve saçma vardı. Malımızı, canımızı koruyan insan sayısı, silah ve mühimmat o kadardı. Bu olaydan sonra insanlar silahlanmaya daha çok önem verir oldular.

IŞİD kafalıların bundan ders almaları gerektiğine inanıyorum. Mezhepçiliğin, ırkçılığın ve açgözlülüğün kardeşi kardeşe kör yola nasıl boğazlatacağına bundan iyi kanıt olmaz. Kimse “IŞİD’i, El Kaide’yi ve o kafadakileri Alevilerin üzerine gönderir, öldürtür, kestirir, bunlardan kurtuluruz” diye düşünmesin. “Azdan az, çoktan çok ölür” diye bir atasözü vardır. Herkes aklını başına alsın, kimse kimsenin malına, canına, namusuna göz dikmesin, insan gibi kardeş kardeş birlikte yaşamanın yolunu bulmaya çalışsınlar.

***

Yine günlerden bir gün Haydar emmi Körkuyular’da traktörle gözüne kestirdiği yerleri sürerken Evcihüyüklüler’in engeliyle karşılaşır. Derken kavga adeta savaşa döner. Sarsaplıların da yardıma geldiği bir gün Herginliler’le Evcihüyüklüler Körkuyular’da taş ve sopalarla birbirlerine girerler, birbirlerini yaralarlar. Evcihüyüklüler hem daha kalabalık hem de taşlaşma da daha mahir olduklarından bizimkilere ağır darbeler verirler. Abim Ali’nin, Hüso Kavak’ın oğlu İmam’ın ve daha nicelerinin taşla kafasını kırarlar. Birader Haydar emmi ağır yaralanır. Olay mahkemeye intikal eder. Birader Haydar emmi mahkemede olduğunu unutur, coşar: “Hâkim Bey, ben de onları öldürmezsem, anam avradım olsun!” diye yemin eder. Mağdur ve haklı iken suçlu duruma düşer. Hâkim derhal tutuklar, 3 ay ceza verir. Birader Haydar emmi bu tehditler savurarak övünmesinin faturası olarak Elbistan Cezaevi’nde 3 ay yatar. Buraların kavgalarını tüm Herginliler verdi. Haydar Kale de yıllarca o Hazine arazilerini ekip saçtı.

Evcihüyük köyünde tapu kadastro çalışmaları yapılırken, Haydar Kale’nin mirasgaspçısı oğlu, babasının zilyetliğine geçirdiği 50 dönüm civarındaki tarlayı kendi üzerine yazdırır. O savaşta bir damla kanları dökülmeyen 3 gözü açık da üzerlerine 49 dönüm yeri tapulatırlar. Hak ettikleri kadarı helal, etmedikleri de haram olsun, burunlarından gelsin!.. O Körkuyu Savaşları’nda savaşanların, canları, malları tehlikeye girenlerin durumları da düğünden sonra sağdıcın durumundan farksız olmuştur. Bunlardan biri de benim. Kısaca özetliyorum:

Okulum tatil oluncaya dek Cuma, ilkbaharda sürülmesi gereken tarlaları sürmüş, Evcihüyüklülerin tehditleri üzerine korkusundan Mecinin Deresi’nde yıllardır sürmüş olduğumuz 50 dönüm kadar merayı korkusundan sürememişti. Ben okuldan geldikten sonra Cuma: “Turaç, ben bütün tarlaları sürdüm. Mecinin Deresi’ndekini de git sen sür” demişti. Benim de hiçbir şeyden haberim yoktu. Traktörü alıp oraya gittim, akşama dek sürüp bitirdim. Ben eve geldikten sonra Cuma: Evcüünlülerden kimse gelmedi mi?” dedi. “Niye gelsinler ki?” dedim. “Orayı men ettirip ‘Burayı süremezsiniz’ diye tehdit ettilerdi. İrbeemgille, Mamo emmigil korkularından gidip süremediler. Onlar süremeyince biz de gidip süremediydik. Orası nizalıdır” diye gülünce anladım ki, bu olaylardan haberim olmadan gidip süren bir kurbanmışım. Zaman zaman Evcihüyüklülerin uzaktan bakıp bakıp gitmelerinin sebebini de anlamış oldum. Bu tarla da bir daha sürülmeyip, tamamen terk edilmişti.

***

Körkuyular Savaşı’nın üzerinden bir hafta ya geçmiş ya da geçmemişti. Ali ile Aşağı Yapalak Gavuren’deki tarlamızı sürmeye gitmiştik. Ali, velhanın içinde yatıp uyumayı çok severdi. Traktörü bana verip kendisi uygun bir yerde sırtını güneşe verip uyumaya başladı. Gökyüzü masmavi, güneş pırıl pırıldı. Ben traktörün arkasında 2 sokulu sürütmeli kötenle türkü çağırarak gelip gidiyordum. Güneyden, Akdeniz tarafından karabulutlar Ozanhüyük, Kıyan tarafından üzerime doğru hızla gelmeye başladı. Ben traktörün yönünü Kıyan tarafına döndürmüş, Ali’ye doğru gidiyordum. Aniden ceviz büyüklüğünde sağanak halinde tepemde yağan doluların kafamda, yüzümde yaptığı darbelere ve ağrılara dayanamayarak kötenin otomatiğinin ipini çekip toprağın altındaki bıçakları kaldırdım. Traktörü hızla sürerek Ali’nin yanına gelip durdum, altına sığındım. Boynundaki yaraya dolular değdikçe bağıran Ali de koşarak gelip traktörün altına sığındı. Gök gürlüyor, şimşekler çakıyor, üzerimize dolu değil, adeta buz parçaları yağıyordu. Traktörün altında bile bizi buluyor, canımızı fena halde yakıyordu. 15 dakika ya geçti, ya geçmedi. Traktörün göbeğine kadar dolu yağdı. Biz altında bağırıp duruyorduk. Özellikle Ali’nin yaralarına dolular değdikçe feryatları dayanılır gibi değildi. Artık kurtuluşumuzun olmadığına, ya bolu darbeleriyle ya da bu şekilde yağmaya devam ederse gırtlağımıza dek doluya gömülüp nefessiz kalıp öleceğimize inanmıştım ki, nihayet dolu kesti.

Artık orada durmamızın bir anlamı yoktu. Köteni orada bırakıp arazi yollarını tahminen takip edip düşe kalka ve içinden ön tekerlerin güçlükle yara yara ilerlediği dolunun içinden köye, Hüsün emmimin oğlu Mustafa’lar vardık. Köylüler sel baskını olacağı korku ve telaş içindeydi. Yağan dolular onlarca koyunu öldürmüş, arkasından gelen sele de onlarcası kapılıp kaybolmuşlar. Eğer birkaç dakika daha geç kalsaydık, Kayalıgöl’den ya geçemezdik ya da bizi de dolu seli alıp götürürdü.

Evcihüyük’ten Maraba’nın altına dek başak vermiş tüm ekinler yerle bir olmuş, pancarlar bile bir daha canlanamayacak kadar mahvolmuştu. Bu felaketi yaşayanlar mallarını bırak canlarını kurtardıklarına şükrediyorlardı. Bu dolu felaketini unutmam olanaksızdır. Kafama, yüzüme yediğim doluların ağrılarını hala duyar gibiyim.

12.05.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Doğal afetlerle ilgili kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SARSAP ÇAYI’NDAN GELEN BİRİNCİ SEL FELAKETİ

HERGİN

HERGİN

HERGİN

HERGİN

HERGİN

HERGİN

Çocukluğumu yaşadığım Hergin, Sarsap’tan Evcihüyk’e kadar olan yeşil vadinin tam ortasında ve en güzel yeriydi. Vadi, suların aktığı çay boyunca doğal bitki örtüsü ve sonradan dikilen söğüt, kavak, selvi ağaçlarıyla doluydu. Bunların gölgesinden başına güneş değmeden neredeyse bir baştan bir başa 10 km yürümek olanağı vardı. Bunların dışında Sarsap Çayı’nın batısında herkesin kaysı ve elma bahçeleri vardı. Ayrıca Sarsap Çayı’nın doğusunda bizim bir de elma bahçemiz vardı. Bunların dallarında kuşlar yuvalarını yapar, şakıyıp öterdi.

Bir de kuzey doğu köşesinde dev bir ceviz ağacı olan ve babamla emmilerimin ortak olduğu kocaman dutlarla dolu, adına “Büyük Bahçe” dediğimiz bir dut bahçesi vardı. Herkesin dutu belli olmasına karşın, ceviz ortaktı. Bu zavallı ceviz ağacının meyveleri henüz olgunlaşmaya başladığında köyün bütün çocukları üzerine çıkar cevizlerini toplardık. Uzanamadığımız dallarındaki cevizleri taş ve sopalarla düşürmeye çalışırdık. Bundan dolayı meyveleri bitinceye dek küçük dal ve yapraklarının yarısını yere döker, adeta işkence ederdik. Yıllar sonra değirmenin terk edilip, değirmen arkından sular kesilip de yeterince su alamayınca can çekişerek kuruyup yok oldu. Bunu düşündüğüm zaman içime bir hüzün doğuyor…

Dutları ancak sahipleri silkeler, pekmez yaparlardı ama herkes istediği dutun etek dallarından ya da üzerine çıkarak tadına doyum olmayan dutlarından her gün serbestçe canının istediği kadar yerdi. Fakir fukaranın dutları yoktu ama altına dökülenleri toplamaları serbesti.

Kol ve bacalarıma kuvvet gelip daldan dala atlamaya başladığımda analığım haftada bir gün bana: “Turaç, oğlum, bugün sen işe gitme” dediğinde bilirdim ki, o gün en azından 20 tane dutu silkeleyeceğim. Kan ter içinde kaldığım yetmiyormuş gibi boynumdan sırtıma ve karnıma doğru dolan dutlardan pekmez ağacına döneceğim. Önceleri hoşuma giderdi ama büyüdükçe bıkmaya başladım. İçimizden en iyi dut silkicisi ben olduğumdan yakamı bir türlü kurtaramıyordum.

Artık yeterince büyüyünce çaresini buldum: Üst dallardan tutunup kendimi yukarı doğru çeker, büzülür, sonra da bütün gücümle çelik bir yay gibi altımdaki dalın üzerine iki ayağımla darbeyi vurur ya da aşağıdaki dallara şempanzeler gibi atlar, yetişkin dutları bir kenara bırak henüz olgunlaşmamış dutları bile bez sergilerin üzerine döker ve tutunduğum dalları kırardım. Düşüp bir yerimi kırsam ya da ölsem hiç kimsenin umurunda değildi ama baktılar ki, dutlara zarar veriyorum; yakamı bıraktılar. Dolayısı ile hem ben dut silkmekten, hem de dutlar benden kurtuldular.

Bahçelerin kenarları iğde ağaçlarıyla doluydu. İlkbaharda çiçek açmaya başladıklarında o mis kokularından adeta burnumuzun direği kırılırdı. Kaysılar ve elmalar da ilkbaharda açtıkları rengârenk çiçeklerle telli duvaklı gelinlere dönerdi ama o leziz meyvelerinin karnımızı doyurduğu gibi, çiçekleri iğdeler gibi kokmadığından sadece gözümüzü, gönlümüzü doyururdu.

Kale’nin arkasında Hacıa emmimin, Aşılık sırtlarında da tadıyla ve iriliğiyle çevrenin diline destan olmuş bizim üzüm bağımız vardı. Bu bağların üzümlerini, sahipleri kadar da buralardan gelip geçenler yerdi.

Henüz 6-7 yaşlarımdayken, benden 3-4 yaş büyük bacım Fadime ile birlikte o ıssız dağ başındaki üzüm bağını bekliyorduk. Alt kısımlarının toprağa gömülü olduğu çatal söğüt dallarının üzerinin ağaç dalları ve otlarla kapalı olduğu haymanın altındaki gölgede oynuyorduk. Fadime’ye “Ben haymanın üzerine çıkıyım, sen de bakraçla toprak ver, üzerini toprakla doldurak, sona sen de çık üzerinde oynuyak” dedim. Fadime bağın yumuşak topraklarını bakraca doldurup doldurup bana verdi. Yeterince toprağı haymanın üzerine koyup serdikten sonra Fadime de üzerine çıktı, oynuyorduk. Biraz sonra altımızdaki ağaçlar gıcırdamaya başladı derken, hayma kendi etrafında dönerek yere yığıldı. Hem haymadan, hem de gölgeden olduk. Ya bir de biz altında uyurken üzerimize düşseydi, ne olurdu? İşte büyüklerimizin sorumluluğu… Bunu hiç unutamam.

Evimizin tam karşısında tüm selvilerin babası gibi tek başına duran “Büyük Selvi” dediğimiz bir selvi vardı. Bu selvinin orta yerinde de bir leylek yuvası vardı. Leylekler havalar soğumaya yüz tutunca göçüp giderler, ilkbaharda da yuvalarına dönerlerdi. Bu leylekler uzaklardan yavrularına yılan, kurbağa, balık ne bulurlarsa getirirler, onların açık ağızlarına verirlerdi. Gökyüzünde süzülerek uçmalarını seyretmeye ve arada bir de lak lak lak sesleri çıkararak ötüşlerini dinlemeye doyamazdım. Bu lak lak lak seslerine biz çocuklar “Lâlekler kayfe pişiriyorlar” derdik.

Çocukluğumuzda bayramlar leylek yavrularının palazlandığı zamanlar gelirdi. Her yıl bir tane leylek yavrusunu selvinin dibinde ölmüş olarak görünce, “Leylekler bunu Allah’a kurban olarak vermişler” diye inanır, teselli bulurduk.

(Haydar emmi, bir gün bu selvinin dallarını dikme dikmek için kesti. İbrahim emmi ile bu dikmeler yüzünden birbirleriyle kapıştılar, birbirlerinin sırtlarından birkaç dikmeyi kırdılar, aracıların yetişmesiyle güçlükle ayrıldılardı.

Bu dalların kesilmesine en çok leylekler, bir de ben üzülmüşümdür. Yıllar sonra canlı bir heykel gibi duran, her yıl zamanı gelince leyleklerin yuvalarına döndüğü bu selvi, üç beş tahta yapmak için kesildi. Büyük Selvi boylu boyunca yere serilip, doğranınca en çok ben üzüldüm, gözyaşlarım içime aktı. Bir daha da leylekler uğramaz, laklaklar çıkararak “kayfeler” yapmaz oldular.)

Koyun kuzu melemelerini, ineklerin, mandaların böğürtülerini, atların kişnemelerini, eşeklerin anırmalarını, köpeklerin havlamalarını, leyleklerin laklak seslerini, kuşların cıvıltısını dinleyerek, leyleklerin ve kuşların süzülerek uçuşlarını, bu eşi ve benzeri bulunmayan manzaraları seyrederek büyüdüm.

***

Bir gün harman zamanı Sarsap Çayı’nın beslendiği Sultan Korusu’na sağanak yağmurlar yağmış. O mevsimlerde her ne zaman yağmur ya da dolu yağsa, Sarsap Çayı’ndan seller gelir, küçük de olsa zarar verirdi. Örneğin, köyümüzün karşı kıyısına geçmek için yapılan derme çatma köprüyü her yıl taşan sular götürürdü. Hiç kimsenin beklemediği bir anda Sarsap Çayı’nda öyle korkun bir sel geldi ki… Böylesi tarih boyunca görülmüş, duyulmuş değildi. Çayın kenarlarında durmuş, çaresiz bir şekilde homurdayarak giden sel sularını izliyorduk. Önüne kattığı her şeyi sürükleyip götürüyordu. Bahçelerin aşağısında Değirmenin karşısındaki tarlaların içinde sürülmüş ve sürülmeyi bekleyen dev buğday ve arpa harmanları vardı. Sel suları ulaşabildiği bu harmanları önüne katıp silip süpürdü, topaç gibi döndüre döndüre alıp götürdü. Herkes elleri böğründe çaresizlik içinde sadece seyretti. Bütün bir yılın emekleri, yapılan masraflar sel sularına kapılıp gitti.

Bana göre asıl korkunç olan harmanların sel sularına kapılıp gitmesi değildi. Asıl korkunç olan Sarsap Vadisi’nin yer yer 50-60 metre etrafının sel sularına kapılıp gitmesi ve çakıl taşlarıyla kullanılmaz hale gelmesiydi. Harmanların sel sularına kapılıp gitmesinin de, Sarsap Vadisi’ninin gitmesinin de asıl sorumluları köylüler, büyüklerimizdi. Bunlar “Harmanını yükseğe dökme, yel götürür; evini aşağı yapma, sel götürür” atasözünden ders almış olsalardı, harmanları sel götürmez, bir yıllık emeklerinden de olmazlardı.

Bütün bunlardan daha kötü olan şey: Köylüler bilinçsiz ve aç gözlü olmasalardı, öküzlerle ve mandalarla süremedikleri Sarsap Çayı’nın kıyılarını traktörlerin arkalarındaki kötenlerle, kötenlerin aciz kaldıkları yerlerde de adına “vanbey” dedikleri döner diskli aletlerle o çayırları, o kındılaları peynir gibi doğramazlar, sonradan yaptıkları sulama arklarına Sarsap Çayı’nın sularını tamamen basıp kenarlarındaki toprağın tutunduğu bitki örtüsüyle birlikte kurumasına, dolayısı ile en küçük sel sularına kapılıp sürüklenmesine sebep olmazlardı.

Bir gün gelecek, o cennet Sarsap Vadisi’nin kurumasına, durgun sularında yaşayıp bolca üreyen, benim de ilkbaharda iğne ve firketelerden yaptığım oltayla bol bol avlayıp yediğim, tatları hâlâ damağımdan gitmeyen sarı ve alabalıkların, cıvıl cıvıl öten her türlü kuş seslerinin, ayaklarını kesip bir daha uğramayan leyleklerin, Büyükyar civarında yaşayan angıtların yok olmasına ve ileriyi göremedikleri ve bencillikleri nedeniyle doğanın çirkinleşmesine sebep olanları, torunları mezarlarından çıkarıp hesap soracaklardır.

Gün gelecek, şimdikilerin torunlarının da kekik ve yavşan kokulu meraları hoyratça yağmalayıp bilinçsizce tarım arazileri haline getirdikleri, binlerce koyunun ve sığırın kökünü kazıdıkları, toprağı erozyona uğratıp çölleştirdikleri nedeniyle hesap soracaklarına inanıyorum.

Bütün bunlar yapılırken devletin kayıtsız kalıp seyirci olmasının hesabını da kimler sorar bilemem!..

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÇOCUKLUĞUMDA GÖRDÜĞÜM SEL FELAKETLERİ

HERGİN

HERGİN

SÖĞÜDÜN DERE’DEN GELEN SEL

Harman zamanı Tombak ve Çal dağlarına aniden yağan yağmur suları önüne kattığı taş ve kayaları sürükleyerek getirdiğinde ben dut bahçesinde Mamo emmigilin dutunun altında kendi kendime keyifle bir ezgi mırıldanıyordum. Bu arada dere tarafından sel sularının foşurtularını ve bacım Elif’in “Turaç!.. Turaç!.. Turaç!..” diye bağırıp feryat etmesini, çırpınmasını duymuyordum bile…

Uğultunun geldiği tarafa baktım. Sel sularının ulaşamadığı yerde bacım Elif’in bana doğru koşarak geldiğini görüp çırpınarak “Turaç!.. Turaç!.. Turaç!.. Çabuk yukarı kaç, sel geliyooooor!..” dediğini güçlükle duyabildim.

Beni önüne katıp götürmesine 50 metre kadar kalmış olan sel sularının farkına varıp, son anda birden fırlayıp önümdeki birkaç metre yüksek yola çıktım.

Foşurdayıp çatur çutur sesleri çıkararak, atlayan dalgalarla dut bahçesine yayılan sel suları ayaklarımın dibinden dörtnala akıp bizim bahçenin taş duvarlarını, onun altındaki islim damını yerle bir edip, önündeki kaysı sergisini, bostanı silip süpürüp yoluna devam etti.

Sonra bizim evin önüne çıkıp İbrahim Kale’nin 2 katlı evinin batı duvarını döven sel sularını ve evin üzerinde feryat edip çığlıklar atan kadınların, çocukların bağırıp çağıran, ağlayanların çaresiz çığlıklarını izledim.

Sel sularından kendilerini kurtaranlar onların feryatlarını izliyor, evin her an çöküp sel sularına karışmasından korkuyorduk. Bereket ki, sel sularının havzası az olduğundan arkası da çabuk geldi. Herkes, kurtulanlar için sevinirken, sel sularının vermiş olduğu tahribatın ve zararların üzüntüsü içindeydi.

Aniden yağan sel sularının arkasının kesilmesi uzun sürmemişti ama derenin üzerinde yatıp yuvarlandığımız, güreştiğimiz, hoplayıp zıpladığımız, çelik çomak oynadığımız o güzelim çimenleri yok olup taşlarla ve kayalarla dolup taşmıştı. Mamo emminin evinin temeli yerle bir olmuş, Veligo’mun evinin önündeki o şirin küçük elma bahçesi taşlarla dolup kullanılmaz olmuştu. (Allah bilir ki, buna en çok sevinen Veligo’m olurken, en çok üzülen de Mamo emmi olmuştu. Mamo emmi buraya ev yapmaktan vaz geçip, bizim evin bir metre batısındaki eski evini söküp yerine yenisini yaptı.)

İbrahim emminin bahçesinin kenarındaki taş duvar ile dut bahçesinin arasında güney tarafı söğüt ağaçları ile sıralanmış Sarsap Çayı’na doğru uzanan yol harap olmuştu. O güzelim dut bahçesinin halı gibi çimenleri taşlı kayalı bir tarlaya dönmüştü. (Bu yol terk edilip söğütlerle dutlar arasına kaydırıldı, zamanla da söğütler kesilip yok oldu.) Kısaca, beş on dakikanın içinde güzelliklerin bir kısmı uçup gitmiş, yerini çirkinliklere terk etmişti.

Sel suları kesildikten sonra boynuz saplı bir çakı bulup çok sevinmiştim. Çocukluk arkadaşlarımla güle oynaya avucumda çakı bıçağı, sel sularının geride bıraktığı mırıklar içinde Değirmenin Önü’nde Sarsap Çayı’nın sel sularıyla bulanmış sularının içinden geçerken ayaklarım bir şeye takıldı ve suların içine gömüldüm. Sel sularının sürükleyip getirdiği, biraz önce bulduğum çakı avucumun içinden fırlayıp sulara karıştı. Çok üzüldüm ama nereden ve nasıl öğrendiğimi anımsamadığım; “Yelden gelen yele, selden gelen sele gider” sözü ağzımdan çıktı ve kendi kendime: “Hak etmemiş olmalıyım ki, sel sularından gelen çakı, sel sularına gitti, kayboldu” diye kendi kendimi teselli ettim.

Birkaç gün geçtikten sonra Veligo’mun kılavuzluğunda hem bundan sonraki sel sularından İbrahim emminin evini korumak, hem de ortalıktaki iri taşları temizlemek için Veligo’mun elma bahçesinin güney tarafına sel sularının getirmiş olduğu taşlarla set yaptık. (İbrahim emmi ileriki yıllarda 2 katlı evini gelebilecek sel sularından korumak için Değirmen Arkı ile evinin arasına taş duvarlı ahır, samanlık ve garaj yaptı, arkın arkasına gelen duvarının arkasını taş ve topraklarla yükseltip doldurdu.)

ANILAR, Doğal afetlerle ilgili kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RAMAZAN ORUCU İLE İLGİLİ 3’ÜNCÜ ANIM

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

1964-1965 Eğitim Öğretim Yılı’nda Elbistan Ortaokulu’nun genellikle seçme öğrencilerinin toplandığı 3/A sınıfında okuyordum. Ulu Cami’nin 100 metre kadar batısında, bir kızı sınıf arkadaşım olan Ömer Söylemez emminin kerpiç evinin bir odasında Köşklü Derviş emminin Elbistan Mükrimin Halil Lisesi’nin 2’nci sınıfında okuyan oğlu Vahit Erdoğan ile birlikte kalıyorduk.

Sınıf arkadaşım Büyük Yapalaklı Hasan Bölükbaşı kendi köylerinden Ali ve Cafer adlı aynı yaşlarda 2 çocukla birlikte kalıyorlardı. Onların da bizim gibi yemeklerini yapıp kendilerine hizmet eden hiç kimselerdi yoktu. Onlarla çok iyi arkadaştım. Evlerinde birbirimizle şakalaşır, boğuşurduk.

Evimizin tuvaleti olmadığı için büyük abdestime sıkıştığımda ya Hasanların evinde, ya yakınlarındaki Ulu Cami’nin veya okul yolumun üzerindeki Ceyhan Cami’nin tuvaletinde soluğu alırdım.

Sevdiğim dersler matematik, kimya, biyoloji ve Fransızcaydı. Ben kendimi fazla zorlamadan, derslerimi çoğu zaman sınıfta can kulağı ile dinleyerek öğrenirdim. En çok sevdiğim ve adeta hastası olduğum ders fizikti. Matematik derslerime genellikle çözümlü matematik kitaplarıyla evde hazırlanırdım. Övünmek gibi olmasın, matematik öğretmenimizden bir adım önde gider, onun tek bir yöntemle zorlanarak çözdüğü problemleri bile ben en az 3 yöntemle çözerdim.

Çözemediğim problemleri çözmek için çözümlü yardımcılara başvurur, onlar vasıtasıyla çözemediğim problemleri kimseye danışmadan üzerinde günlerce düşünürdüm. Bazen rüyalarıma bile girdikleri olurdu. Gecenin bir vaktinde kalkar gelen ilhamı değerlendirir, çözerdim. Bundan aldığım zevki hiçbir şeyden almazdım.

Para, pul, şan, şöhret hiç umurumda değildi. En büyük hayalim, büyük bir bilim adamı olup laboratuvarlarda insanlık yararına büyük keşifler, icatlar yapmak, insanlığa hizmet etmekti. Matematiksiz fizik olmayacağının bilincinde olduğum için matematiğe, Türkçenin dışında Fransızcada yazılmış bilimsel eserleri, makaleleri okuyup anlamak için de Fransızcaya çok önem veriyordum.

Ev ödevi olarak verilen problemleri yapamayan öğrencilerin ricası üzerine matematik dersinden önce uygun bir zamanda kara tahtada tek tek zevkle çözer, arkadaşlarımın takdirini alırdım.

Matematik derslerinde öğretmenimiz: “Çocuklar, bu problemi kim çözecek?” diye sorduğunda tahtaya herkesten evvel adeta koşarak kalkar, çözerdim. Sonra “Hocam, bir başka yöntem kullanarak da çözebilir miyim?” dediğimde, öğretmenimiz gönülsüzce “Hadi, çöz bakalım, Turaç!” derdi. Farklı bir yöntemle çözerdim. Çözdüğümü gören öğretmenimiz sevineceğine üzülürdü. Ardından da “Hocam, bir yöntem daha var, o yöntemi de kullanarak çözebilir miyim?” deyince, bir yöntemle bile çözmekten aciz kalan öğretmenimiz beni azarlar: “Turaç, artık yeter, ukalalık yapma, otur yerine!..” diye azarlardı.

Böylece zamanla birçok öğretmenimin takdirini kazanacağıma, bir de azarlanır, üstüne üstlük benden gıcık kapmalarına sebep olurdum. Derken zamanla bazı öğretmenlerden gıcık kapmaya, derslerimden de soğumaya başladım. Bu da gelecekte beni derslerime çalışmaktan daha çok efelik yapmaya, asıl hayallerimden uzaklaştırmaya yöneltti.

***

Sünnilik tarzında yazılmış, okuduğum Hz. Ali cenklerinin, dinderslerinin, bazı sofu öğretmen ve arkadaşlarımın da etkisinden kalarak uydurulmuş İslam’ın tam bir fanatiği olmuş, kendi kendime görevler vererek başkalarına din iman aşılamaya çalışırdım.

Derslerine çok çalışan ve sesli okuyup ezberlemeye çalışan, sohbet etmekten kaçınan ev arkadaşım Vahit’ten bu huyu nedeniyle uzaklaşırdım. Ben ağzıma tek bir sigara bile almamıştım ama Vahit arada bir sigara içer, tellendirir, bana da verirdi ama asla kabul etmez, ret ederdim. Boş zamanlarımın çoğunu Yukarı Yapalaklı arkadaşlarımın evinde geçirirdim.

Dört gözle beklediğim Ramazan gelip çattı. Ben de ilk günden başlamak üzere sahura bile kalkmadan oruç tutmaya başladım.

Ramazan’ın ilk günü iftarımı yaptıktan sonra Büyük Yapalaklı arkadaşlarımın evine gidip “Hadi, hazırlanın Ulu Cami’ye teravih namazına gidelim” dedim. Onlar, “Bugün hazır değiliz, yarın gideriz” dediler. Çok merak ettiğim teravih namazı kılma hevesim böylece kursağımda kaldı.

İkinci günü yine adeta koşarcasına o arkadaşlarımın evine gittim: “Hadi, bugün kaytarmak yok, Ulu Cami’ye teravih namazı kılmaya gidiyoruz” dedim. Yine dünküne benzer bir sürü bahaneler… Sinirlerim bozuldu ama o bahanelerine katlandım. “Yarın kaytarmak yok!.. İftardan sonra hemen teravih namazına gideceğiz!” dedim. Onlar da “Tamam, söz, yarın gidiyoruz” dediler.

Üçüncü gün iftardan sonra soluğu yine arkadaşlarımda aldım. İftarlarını yapmışlar, ama hazırlanmamışlardı. Bunun üzerine “Ulan siz nasıl Müslümansınız? Her gün bir bahane ile teraviye gitmiyorsunuz! Hadi çabuk hazırlanın!.. Bugün bahane istemem!..” dedim.

Onlar da yaşadıkları bir odayı ikiye bölen perdenin arkasında elbiselerini giyerlerken birbirlerine benim duyamayacağım bir ses tonuyla bir şeyler söyleyip kıkır kıkır gülüyorlardı.

-“Ulan puştlar!.. Ne kıkırdayıp gülüyorsunuz? Gülünecek bir şey varsa söyleyin de ben de güleyim!” dedim.

Önce açıklamak istemediler. Ben ısrar edince:

-“Yav, bize ne mutlu!.. Bir Alevi’yi, bir rafazayı Müslüman ettik” dediler.

-“Niye, Aleviler Müslüman değil mi?”

-“Değil…”

-“Şimdi bizim köylüler Müslüman değil mi yani?”

-“Evet, onlar Müslüman değildir, onlar rafazadır.”

-“Bu rafafazalık da ne oluyor?”

“Rafafazalık, İslam’dan sapmış, kâfir demektir.”

-“Allah Alah!.. Demek Aleviler Müslüman değil, bizim köylüler Müslüman değil, benim sülalem, anam, babam, kardeşlerim, bacılarım Müslüman değil; bunlar sapıktırlar öyle mi?”

-“Evet, onlar Müslüman değil, rafaza sapıklardır…”

-“Peki, Şimdi bu durumda size göre ben ne oluyorum?”

-“Sen şimdi doğru yolu buldun, Müslüman oldun, rafazalıktan, sapıklıktan kurtuldun…”

-“Kimin sayesinde kurtuldum?”

-“Bizim sayemizde kurtuldun…” dediler.

O zamana kadar gayet yumuşak bir ses tonuyla sorular sorup, yanıtlar alıyordum. Birden celallenip:

-“Ula şerefsizler!.. Demek bütün Aleviler, bizim köylüler, akrabalarım, anam, babam, herkes Müslüman değil, bunlar sapık rafazadır, ben de onlara edip size katılan bir dalkavuğum öyle mi? Bundan sonra ben de aslıma dönüyorum. Ula onlar Müslüman değilse, ben de Müslüman değilim!.. Onlar sapıksa ben de sapığım!.. Sizin gibi Yezitlerle, Mavuyalarla, Mervanlarla cennete gideceğime, onlarla birlikte cehenneme giderim.

Şimdiye kadar tuttuğum bütün oruçlar da haram olsun!.. Bundan sonra sizin anladığınız anlamda sapıklığa, kâfirliğe, din düşmanlığına devam edeceğim, beni kendime getirdiğiniz için size ayrıca teşekkür ederim!..” deyip evlerini terk ettim. Bir daha da evlerine uğramadım.

***

Yukarı Yapalaklı arkadaşlarımın evlerinden ayrıldıktan sonra doğru evimize gittim. Benim, izimin üstüne dönmem üzerine Vahit:

-“Turaç, hani Yukarı Yapalaklılarla Ulu Cami’ye teraviye gidiyordunuz. Teravi uzun sürer, sen niye hemen döndün?” der demez, boşalan bir zemberek gibi başladım başımdan geçenleri anlatmaya… Vahit:

-“İyi olmuş, gözünü açmışlar, sana iyilik yapmışlar. Hüso emmiyi üzüyor, bildiğinden kalmıyordun. Biz sana anlatıyorduk, bir türlü anlamıyordun” dedi.

Vahit sözünü bitirir bitirmez:

-“Vahit, bir sigara ver de içip ağzımı alıştırayım. Bundan sonra her Ramazan’da nasıl olsa Ramazan tiryakisi olup, Ramazanın bitmesiyle de tiryakiliği bırakacağım. Bundan sonra ceplerimde sigara, leblebi, üzüm gibi şeyleri eksik etmeyeceğim, hatta sakız çiğnemesini sevmememe rağmen sakız da çiğneyeceğim.

Belki istemeyerek çok yanlış şeyler yapmış, hak etmeyen insanlara da saygısızlık etmiş olabilirim. Yahu, bunlar bizi yüzyıllardır aşağılıyorlar, bizi Müslüman görmüyorlar, mezhebimizi sapıklık olarak görüyorlar. Biz hâlâ bunlara yağ çekiyoruz, dalkavukluk yapıyoruz. İnceldiği yerden kopsun!.. Bundan sonra ben de onların inançlarıyla, mezhepleriyle dalgamı geçeceğim, ben de onların bize reva gördüklerini kendilerine yapacağım. Bu nedir yahu!.. Yeter artık!…

Bütün bunları okulda, çarşıda, pazarda, her yerde açık açık yapacağım. İsterse beni öldürsünler, hiç umurumda değil!.. Zaten arkamdan ağlayacak bir anam da yok!.. Bari bir şeye yarayayım.  Bütün Alevileri de teşvik edeceğim. Bana uyanlarla arkadaşlığımı devam ettireceğim, uymayanlarla da düşman olacağım…

Yav şu ibnelerin söylediklerine bak!.. Bütün Aleviler Müslüman olmadıkları gibi, bir de hepimiz onların gözünde sapıkmışız da haberimiz yokmuş… Ben de farkından olmadan onlara dalkavukluk yapıyormuşum. Bundan sonra görürler sapıklığı, kâfirliği… Bundan sonra Allah’a olan inancımı da terk ediyorum. Şimdiye kadar yaptıklarımın tam tersini yapmazsam, benden de şerefsizi yoktur. Eğer Allah olsaydı, bunlar böyle söyleyemezdi” dedim.

Vahit isteğim üzerine bir sigara verdi. Çocukluğumuzda yalangı saplarından kaliyen yapıp topladığımız izmaritleri ya da kuru eşek fışkılarını içine koyup tüttürmelerimiz dışında ilk defa olarak ağzıma sigara alıyordum.

***

Ramazan’ın 4’üncü gününden başlamak üzere cebime sigara, leblebi, çekirdek koyup her gittiğim yerde tüttürdüm, leblebi yedim, çekirdek çitlettim. Hatta leblebileri tek tek havaya atar, ağzımla yakalamaya çalışırdım. Bana sataşanlarla amansız kavgalar yapar, bildiğimden kalmaz, Allah’a inanmadığımı, Allah’ın olmadığını, her şeyin uydurulduğunu söylerdim.

***

Yaptıklarımın çok yanlış ve tehlikeli olduğunu bile bile bize iyi gözle bakmayanlara inat olsun diye dinderslerinde öğrendiğimiz kavramları kullanarak 1967’de ben kendimi Büyük Allah, sağ kolum Hasan Uçak’ı Küçük Allah, birlikte aynı evde kaldığım Kemal Nacar’ı Peygamber, köyümüzün diğer çocuklarını Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail, kırıntıları da kullar olarak adlandırdım. Ben emir ve tebliğlerimi küçük Allah’a, o da Cebrail’e, o da Peygambere, o da kullarıma iletiyordu. Böylece bize aşağılayanların inançlarıyla dalgamızı geçiyorduk.

Bir gün Hasan Uçak dayanamayarak “Ben sana isyan ediyorum, nedir bu senin elinden çektiklerimiz! Şeytanlık makamı boş kalmış, ben de o makama geçiyorum” dedi. Ben de “Uygundur, bundan sonra senin görevin kullarımı doğru yoldan çıkarmaktır” dedim. Ondan sonra Hasan’ın adı unutuldu, herkes ona Şeytan demeye başladı. Zamanla hepimizin uyduruk sıfatları unutuldu ama Hasan’ınki asla… Gaziantep Lisesi’ne gittiğimizde orada, Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi’ne gittiğimizde de orada herkes onu “Şeytan” olarak biliyor, merak ediyor, gelip tanışıyorlardı. Günlerden bir gün bu yüzden Hasan’la aramız gerildi: “Bundan sonra beni şeytan diye çağırma!. Herkes bu şeytan da kimmiş diye merak edip beni görmeye geliyorlar” dedi. “Ben de Allah’tan daha istiyorsun, şeytan adı seni meşhur etti. Boynuz kulağı geçti, sen benden de meşhur oldun vallahi, seni kıskanıyorum” dedim. Dedim ama aramıza da bir soğukluk girmeye başladı.

Yaşım ilerledikçe yıllardır babaları, dedeleri ezilen Kürt Alevi gençleri başıma topladım. Bana katılmayanlarla düşman oldum. Neredeyse tam bir eşkıya olup çıktım. Bize sataşanlar zamanla başlarına gelebileceklerden dolayı bize saygı göstermeye başladılar. Elbistan’da Türk olsun, Kürt olsun tüm Alevilere “Kürt” derlerdi. Adım Deli Turaç’a, Deli Kürt’e çıktı. Çıkarsa çıksın!.. Bu deliliğin zararını gördüğüm kadar yararlarını da gördüğümü inkâr edemem!..

Başımıza gelecekleri bildiğimiz için Malatya Lisesi’nden okuyan bir boksör getirttik. Dönüşümlü olarak her gün birimizin evinde toplanır, hafta sonları ve geceleri Malatya yoluna doğru gider, gözlerden uzak yerlerde koşar, kültürfizik hareketleri yapardık. Evlerimizde de hocamızın öğretmiş olduğu gölge ve ayna boks çalışmaları yapardık.

Bizim bu çalışmalarımız ve dinle dalga geçmelerimiz Elbistan’ın ileri gelenlerinin dikkatini çekmeye, kendi aralarında toplanıp, şikâyetlerini Emniyete, Kaymakamlığa bildirmişler. Çözümler aramaya başlamışlar.

Sayemde yıllardır kendileriyle alay edilen Kürt ve Alevi gençleri itibar görmeye, altın yıllarını yaşamaya başladılar.

***

Bizim bu davranışlarımız yetmiyormuş gibi Aşık Mahsuni Şerif’in ve Alevi Halk ozanlarının yazlık sinemada konser vermeleri, konsere gelenlerin biraz taşkınlık yapmaları Elbistan Olayları’nı tetiklemenin nedenleri olmuştur.

06.05.2016

Turaç Özgür

—-

Arkası yarın ve 11 Haziran 1967 Elbistan Olayları…

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

IRK MİLLİYETÇİLİĞİ, DİN MİLLİYETÇİLİĞİ, KÜLTÜR MİLLİYETÇİLİĞİ ÜZERİNE…

Çocukluğumda, hatta ilk gençlik yıllarımda ne zaman bir fanatik Sünni’nin başka bir fanatik Sünni’ye “O adam çok milliyetçi bir adamdır” dediğini duysam, adı geçen kişinin fanatik bir Sünni olduğunu anlardım. Aynı sözleri fanatik Alevilerden de duyardım. O zamanlar halkın milliyetçilikten anladığı dine, mezhebe dayalı milliyetçilikti.

Dine dayalı milliyetçilik gericilik, irtica, ilkellik sayıldığından 163 Sayılı Ceza Yasası ile yasaklanmıştı. Bu tür fanatikler Nurcu, Süleymancı gibi yaftalarla derdest yakalanır, analarından emdikleri süt burundan getirilir, ağır cezaya çarptırılırlardı. Siyasi arenasında bu verimli sahanın mirasının üzerine Erbakan oturmuştu.

Tam bağımsızlık, emperyalizme ve kapitalizme, her türlü sömürüye karşı olmak, işçi ve emekçilerin mutluluğunu temel alan, biraz da sınıf ve kültür milliyetçiliğini ifade eden yurtseverlik de solcuların tekeli altındaydı. Bu kültür milliyetçiliği enternasyonalizmle kaynaşmış olduğundan dünyadaki tüm emekçilerin kardeşliğini ve kapitalizmin emperyalizmini düşman olarak görmekteydiler. Ben de bunlardan biriydim. Kapitalistler kendileri için çok tehlikeli buldukları bu kültür milliyetçiliğini 141 ve 142 Sayılı Ceza Maddeleri ile ağır bir şekilde cezalandırmıştı. Bu maddelerden yakasını kurulu düzene kaptıranlar hapı yutarlar.

Gelelim ırka dayalı Türk milliyetçiliğine… Doğanın boşluk kabul etmediği gibi siyaset de boşluk kabul etmez. Özellikle Amerikan emperyalizmini hedef almış, sınıf ya da kültür milliyetçiliğine karşı 1958’de 2 parti Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi adı altında Osman Bölübaşı’nın liderliğinde birleşiyorlar. 1965’te bu partiye İçinde Alparslan Türkeş’in de bulunduğu 60 ihtilalinin ileri gelenlerinden 14’ler katılıyor, genel başkanlığına Alparslan Türkeş getiriliyor. 1969’da bu partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adını alıyor. Ondan sonra tam bağımsızlığı ve sınıf ayrımını ilke edinmiş kültür milliyetçileri yurtseverlerle ırk ve 9 Işık’ı ilke edinmiş Türk milliyetçileri karşı karşıya getiriliyor. Kardeş kardeşi gırtlaklıyor, boğazlıyor… Bunu 12 Mart askeri darbesi takip ediyor. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan; 1960 ihtilalinden sonra idam edilen Menderes ve arkadaşlarının karşılığı olarak idam ediliyor. Kendi akıllarınca 1960’ın intikamını alıyorlar. Sosyalist sol, yani kültür milliyetçiliğini beli kırılıyor ama Karaoğlan Efsanesi ile “Umudumuz Ecevit” doğuyor.

Halkçı ve bol güvercinli Ecevit, “ak günlere” varamadan türlü çeşitli Bizans oyunlarıyla başarısızlığa uğratılıyor. “Toprak işleyenin, su kullananındır” diyen Ecevit ara seçimlerde 0-5 yenilince istifasını vermek zorunda kalıyor. Süleyman Demirel Hükümeti kuruluyor. İşçi düşmanı MESS’in başkanı Turgut Özal, ekonominin başına getiriliyor, 24 Ocak Kararları alınıyor. Bu kararların uygulanabilmesi için var olan sıkıyönetim yetersiz gelmiş olmalı ki, Amerika’nın kuklası Kenan Evran liderliğinde 12 Eylül Darbesi yapılıyor. Sam amca Amerika “Bizim çocuklar başardılar” diye ellerini oğuşturuyor.

Ondan sonra aynı silahlarla oluk oluk akıtılan kardeşkanları bir gecede kesiliyor. Ülkeyi bu hale getirdikleri bahanesi ile cadı avına çıkılıyor, sokaklarda yargısız idam edilecekler ediliyor. Diğerleri de zindanlara dolduruluyor. Alparslan Türkeş de kapatıldığı zindanında “Benim fikrim iktidarda iken, ben neden içerdeyim?” diye sesleniyor. Sağır kulaklar hesaplarına gelmediği için feryatlarını duymuyor bile… Her iki tarafta eşitliği sağlamak için “Asmayalım da besleyelim mi?” diyen faşist Kenan Evren’in emir ve komutlarıyla zindanlarda yeterince çürütülüp “bülbül ağaçları”ında çırılçıplak ayaklarından sallandırılıp işkence tezgâhlarından geçirildikten sonra sağdan, soldan idamlar başlatılıyor. Ama yine de en çok soldan idamlar edilerek eşitlik bozuluyor. Canını kurtarabilenler binbir serüvenle yurt dışına kapağı atıyorlar. Şimdi onlar yurtseverliğin baronluğunu yapmaktadırlar. Gidiş o gidiş!.. Elveda Türkiye!..

12 Eylül zindanlarında aynı yatağı, aynı ekmeği paylaşan bu düşman kardeşler. Dışarda birbirlerini dinlemeyen, dinlemedikleri için de anlayamayan bu düşman kardeşler, aslında birbirlerinin düşmanı değil, kardeşleri olduklarını anlıyorlar. Aslında her iki taraf da aşağı yukarı aynı şeyleri savunduklarını görüyorlar.

Zindanlarda ölmeden kurtulabilenler ülkenin gerçek dostlarının ve düşmanlarının kimler olduklarını görüp anlıyorlar. Şimdi bunlara “dinazorlar” diyorlar. Dinazorları da yeni nesil dinlemiyor.

Milli Selamet Partisi İzmir Milletvekili Adayı, MESS (Madeni Eşya Sanayi İşveren Sendikası) Başkanı, 24 Ocak’ın babası elektrik mühendisi Turgut Özal, büyük ekonomist olarak 12 Eylülcülerin ekonomi politiğinin başına getiriliyor. Zaman içinde yağlama yıkama yöntemleri ile meşhur oluyor. Demokrasiye dönüş aşamasında karısının çevresinin ve özellikle karısının teşvikiyle Amerika’nın da icazetini alarak ANAP’ı kuruyor.

Kenan Evren’in desteklediği partiye tepki olarak 4 eğilimin oyları bu partiye akıyor. Turgut Özal iktidar oluyor. İlk icraatlarından biri kendisinin de ayağına köstek olmuş, kendisine zor günler yaşatmış, gericiliğin, irticanın elini kolunu bağlayan 163 Sayılı Ceza Maddesi’ni kaldırabilmek için solun, yurtseverlerin korkulu rüyası 141. Ve 142. Ceza Maddelerini de kaldırıyor.

12 Eylül döneminde özellikle sol tehlikesine karşı korunup kollanılan, semirtilip büyütülen tüm irticacılar, mürteciciler, Suudi Arabistan, Katar hayranları aynı partide toplanıyorlar. Bunların uzantısı olan AKP bu şekilde doğuyor. 14 yıldır bu ülkeyi sata sata, çala çala böle böle bitiremedi. Türkiye’nin parasal değerinin yarıdan çoğu yönetenlerin ve yabancıların eline geçti. Türk Ulusu “Benden olanlar ve olmayanlar” diye ikiye bölündü. “Açılım açılım” diye ikiye bölündü, birbirlerine düşürüldü. “Açılım” safsatasıyla Cumhuriyete son verilip Başkanlık Sistemine geçilemeyeceğini anlayanlar, dün bütün milliyetçilikleri ayağının altına alıp ezmeye, horlamaya çalışanlar şimdi de milliyetçilik ipine sarıldılar. Buna gerçek milliyetçilin ne olduğunu hâlâ anlamamış olanlarla balık hafızalılar da akın akın katılmaya başladılar. Irk ve 9 Işık milliyetçiliğini benimseyen MHP, AKP darda kaldıkça Hızır gibi yetişen Devlet Bahçeli’nin hukuk ve demokrasi anlayışı yüzünden tarihe karışmak üzere… Yazık ki, ne yazık!..

AKP’ye iltica eden milliyetçiler şunu akıllarından asla çıkarmasınlar: Çocukluğumda ve ilk gençlik yıllarımda halkın anladığı din milliyetçiliğini AKP hortlatıp sonuna dek kullanmak istiyor. Bu milliyetçiliğin ırk ve 9 Işık milliyetçiliği ile yakından uzaktan bir ilgisi olmadığı gibi, onun da düşmanıdır. Bu din milliyetçiliğinde Türklük de, Kürtlük de, Lazlık da, Çerkezlik vs. de aşağılanır, Suudi Arabistan’ın Vahabi milliyetçiliği baştacı edilip Türklüğün, Türk dilinin, Türk kültürünün gırtlaklanıp öldürülmesi, ayrıca yıllarca bitip tükenmeyecek mezhep kavgalarının yeniden hortlatılıp kardeşin kardeşi boğazlaması, huzurun, barışın ve kardeşliğin yok edilmesi demektir. Benden söylemesi…  Eğer sizin amacınız da bu ise, yolunuz açık, gazanız mübarek olsun!.. Eğer bu değilse aklınızı başınıza alın ve AKP’nin oyunlarına gelmeyin!..

07.05.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RAMAZAN ORUCU İLE İLGİLİ 2’NCİ ANIM

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

ELBİSTAN

 

 

 

 

 

 

 

 

1961-62 Eğitim-Öğretim Yılı’nda Elbistan’ın en gözde ilkokulu olan Devrim İlkokulu’nda okuyor ve rahmetli Seyit Ağa’nın tıka basa çocuk dolu kalabalık evlerinde kalıyordum. Kimse oruç tutmadığı için ben de onların etkisinden kalıp oruç tutmadım.

Bu okula başladığımda sınıf öğretmenimiz Ali Rıza Bey dahil, sınıf arkadaşlarım konuştuğum köylü Türkçe’m ile dalgalarını geçerlerdi. Küçük Yapalak İlkokulu’nda okuduğum 3 yıl içinde sınıfımın en başarılı öğrencisi iken, Elbistan’ın en iyi ilkokulunda diliyle alay edilen en kötü öğrenci ben oldum. Kısa zamanda hırsla çalışıp eksiklerimi tamamladım ve sınıfımın en başarılı öğrencisi oldum. Hatta Elbistan’ın en iyi öğrencisi olarak anılmaya başladım, yapılan bir yarışta da birinciliği kazandım.
1962-1963 Eğitim Öğretim Yılı’nda Elbistan Ortaokulu 1’inci sınıfta okurken, aynı okulun 3’üncü sınıfında okuyan Demircilik köyünden Seyit dayımın oğlu Cuma Koç ve akrabaları Samıtlar’ın Mithat emminin oğlu Doğan Koç’la birlikte Malatya Caddesi üzerinde Muhacır Mamo’nun oğullarının kerpiç evlerinin bir göz odalarını kiralayıp birlikte kaldık. Bize bakan herhangi bir kadın yoktu. Köyden getirdiğimiz yiyeceklerle idare ediyorduk. Gıda maddelerimizin yarısını fareler yerlerdi. Sert geçen kış boyunca ya bir ay soba yaktık ya da yakamadık. Elime ne geçerse okurdum. Çalışkan ve prensipli bir öğrenci olduğum için o koşullarda iftihara geçtim.
Hafta sonlarının bir buçuk günlük tatillerini çoğu zaman Cuma ile Elbistan’ın 15 km doğusundaki Demircilikte evlerinde geçirirdik. Onlar ve yakın çevremdekiler oruç tutmadığı için ben de tutmadım.
1963-1964 Eğitim Öğretim Yılı’nda Hüsün emmimin 100’lük karısı Eşe dezemin oğlu Mamo emminin oğlu Hacı Kale, Eşe dezemin kızı Döndü bacı ile evli Horoz Alilerin İbo emminin oğlu Mahir Horoz ve babamın bir bacısının oğlu Mithat dayının Hasan Karakuş’la, Elbistan Devlet Hastanesi’nde memur olarak çalışan karı koca neşe küpü Kamuran abilerin 2 katlı kerpiç evlerinin 2’nci katında 2 odayı kiralayıp birlikte kalmıştık.Ben Elbistan Ortaokulu’nun 2’nci sınıfında, diğerleri de 1’inci sınıfında okuyorduk. Hacı üst üste aynı sınıfta 2 yıl kalınca belge aldı.
Eşe dezem, adeta canlı bir tarih gibi tuhaf ama bal akan diliyle Seferberlik anılarını anlatır, bize bol bol öğütler verir, yemeklerimizi yapardı.Eşe dezem boklu tavuk yumurtalarını da, çayımızı da aynı çaydanlıkta kaynatır, çoğu zaman da “Nasıl olsa çaylarınıza şeker atıyorsunuz. Yagrum şekeri de çaydanlığın içine kosak ne olur” der, şekeri de çaydanlığın içine atardı. Yer sofrasının etrafında oturur yemeğimizi yerdik. Yemek yerken “Yeyin yagrum yeyin! Babanızın malı gibi yeyin, halal hoş olsun!” derdi. Bazen de “Böyle yemek mi yenir? Iramatlık gardaşım Şamo yemek yerken gulaklarının arkası şakur şukur ses çıkarırdı” diye bizi eleştirirdi. Biz de Eşe dezemin gardaşı, Şamo dayımızın yaptığı gibi yapmaya çalışır ama o şakur şukur seslerini bir türlü çıkaramazdık. Biz kulaklarımızın arkasının şakur şukur sesler çıkarması için çalışırken, “Eşşek supaları siz beniynen alay mı ediyorsunuz!” diye kızardı. Canını sıktığımızda babamdan dolayı “Ben gül yüzlü Hüso’mun hatırı uçun bu yaşdan sona gendilerine bağıyom. Eşşek supaları da beniynen alay edip dalgalarını geçiyorlar” diye kızar, sitem ederdi. İpek gibi buruş buruş beyaz ellerinden öper, zaten tertemiz kalbini tekrar kazanırdık.
Eşe dezemi kızdırıp kendimize küfrettirip gülmek için çayı gizlice biraz koyu demler, sofraya bulabilirsek bir şarap şişesi koyar, çaydanlığı gizler, şarap içiyormuş gibi “Hadi şerefe!..” diye bardakları tokuştururduk. Eşe dezem de gerçekten şarap içtiğimizi sanır, bize “İçin eşşek supaları için, zıkkımın dibini için emi!” derdi. Çayı içtikten sonra da gerçeği söyleyip gönlünü alırdık. Bu sefer de “yagrum içiyorsanız babanızın malını yeyip içiyorsunuz, halal hoş olsun… Ben sizin eyiliğiniz uçun diyom” derdi.
Eşe dezemin hoş sohbet anılarını dinlemek için Kâmuran abi ile karısı aynı kattaki evlerine götürürler, onu sorulara tutarlar, konuşturur, saygıyla dinlerler sonra da kahkaha ile gülerlerdi. En çok da güldükleri sözü: “Hocalar öterken galğıyor, çocukların yemaani hazırlıyom” sözüydü. Bu yanıtı almak ve neşelenmek için sık sık “Ebe, ne zaman kalkıyorsun?” diye sorarlardı. O da her zaman “Yagrum, daha şafak atmadana, hocalar öterken galğıyom” derdi.
Bir de Eşe dezeme sık sık “Ebe, torunlarından en çok hangisini seviyorsun?” diye sorduklarında: Etrafına bir göz attıktan sonra, eğer Mahir yoksa “Yagrum, Hagcim nere, Horuz nere… Hagcim yagrumun yagrusu, Horuz da yılan yagrusu” derdi. Eğer Mahir varsa bu sefer de “Yagrum, ha Hagcim, ha Mahir… İkisi de benim torunumdur, ikisini de seviyom” derdi. Biz de Mahir’ı kızdırmak için Eşe dezemden ilham alarak Mahir’e “yılan yagrusu” derdik.Mahir de bize “yılan yavrusu sizsiniz!” diye kızardı. Biz bu “yılan yagrusu”nun ebesinin kendisi yokken söylediği söz olduğunu söylemezdik. Fukara Mahir de bu “yılan yagusu”nu kendisine bizim taktığımızı sanırdı.
Eşe dezem çevrede o kadar meşhur oldu ve sevildi ki, mahallede onu dinlemeye Kâmuran abilerin evine yakınları ve komşuları gelmeye başladılar, neredeyse elimizden aldılar.
Tabandaki tahtaların ve duvara gömülü ağaç dolapların arasında gıdalarımızı ve kitaplarımı yiyen o kadar çok fare vardı ki… Özellikle geceleri tıkır tıkır dolaşırlar, kitaplarımızı kemirirlerdi. Bunlarla baş edebilmek için bir fare tuzağı aldık. Dört arkadaş kendi aramızda kura ile tuzağa düşen fareleri pencereden aşağı atar, yeniden kurar, üzerine de peynir koyardık. Fareler 2’şer, 3’er tuzağa yakalanırlardı. Biz de “Hacı’nın amma şansı varmış, Mahir de amma şansızmış…” gibi sözlerle şakalaşır, iğrene iğrene fareleri pencereden aşağı atmak zorunda kalırdık.
Fırsat buldukça elime geçen kitapları, romanları, öyküleri okumaya başladım. Evimizin 50 metre kadar uzağında çarşı içinde Darendeli seyyar bir kitapçı vardı. Genellikle Hz. Ali’nin cenklerini anlatan kitaplar satardı. Ondan 50 kuruşa bir cenk kitabı alır, hemen okur, sonra o okuduğumu 25 kuruşa kendisine verir, 50 kuruşa tekrar bir tane alırdım. Bu şekilde uyduruk İslam’ın da fanatik bir taraftarı olmuştum.
Dinderslerimize Durmuş Özcan adlı, fötr şapkalı, Elbistan’ın Ceyhan Mahallesi’nden oturan, namaz vakitlerini kaçırmayan bir öğretmen girerdi. Ders kitabımızda yazan İslam’la Durmuş öğretmenimizin öğrettiği İslam’ın etkisinde o kadar kalmıştım ki, bizimkilerin anladığı ve uyguladığı İslam’a hiç benzemiyordu. Ben cenk kitaplarında öğrendiklerimle Durmuş öğretmenin öğrettiklerinin etkisinde kalıp doğrusu budur herhalde diye bizimkileri eleştirir, “İslam’ın doğrusundan haberleri yoktur, en iyisi onlara da ben öğreneyim. Kitaptan yazdığına ve Durmuş öğretmenin söylediğine bunu yapmak her İslam’ın göreviymiş” diye çevremde benim bildiklerimi öğretmek için gayret eder, başta babam olmak üzere sık sık azarlanırdım.
Durmuş Bey’i çok sever, sayardım. Ona bir gün “Hocam, hocalar nasıl olsa minareye çıkmıyorlar. Bir uzun demir dikilse, onun etrafına hoparlörler konsa olmaz mı?” deyince: “Oğlum, orada cami olduğunu nasıl bilecekler? Minare caminin olduğu yerini belli ediyor” dedi. Ben de “Hocam, o zaman üçken şeklinde her yönden görünecek bir pano konsun” dediğimde de Durmuş Bey, benim dinle ve kendisiyle dalga geçtiğimi sanıp: “Otur oturduğun yerde ukala, bir daha da böyle sorular sorma!” diye bana kızmıştı.
Bu yıl da yakın çevremden oruç tutan olmadığı için ben de tutmamıştım. Buna rağmen köyümüze gittikçe okuduğum cenk kitaplarındaki İslam’la bizimkilerin inandığı, yaşadığı İslam’ı karşılaştırır, onları eleştirir, “Siz nasıl Müslümansınız?” diye eleştirirdim. Artık çevresini rahatsız eden fanatik, yobaz bir Müslümandım.
06.05.2016
Turaç Özgür
—–
Arkası yarın…
ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RAMAZAN ORUCU İLE İLGİLİ BİRKAÇ ANIM

Küçük Yapalak köyünde 1960-61 yıllarında Başıbüyükleri’n Hüseyin emmilerin evinde 4’üncü sınıfı okurken, evin çocukları ile birlikte Ramazan’ın başında, ortasında ve sonunda olmak üzere 3 gün oruç tutmuştum. O yıllar, bizim köyde bazı aileler Ramazan Orucu’nun aslında 3 gün olduğunu, sağır bir hocanın yanlış anlayarak “30 gün” olarak anlaması dolayısıyla Sünnilerin de 30 gün oruç tuttuklarını duyardık. 30 günün içindeki 3 gün niyetine o yıl 3 gün oruç tutmuştum. Son günü, yani arife günü Şeker Bayramı nedeniyle Hergin’e evimize gitmiştim.

Sahura bile kalkmadan aile içinde tek başıma oruç tutmuştum. İkindi vakitlerinde büyük anam (analığım) kapısı kilitli yağ sandığını açmış içinde bir şeyler alıyordu. Benim bir kenarda masum masum bakışıma dayanamamış olmalı ki:

-“Oğlum, şöyle gel de cebine üzüm koyayım” dedi.

-“Böök ana, ben bugün oruçluyum” dedim.

-“Olsun oğlum, orucunu açtıktan sonra yersin” dedi ve ceketimin bir cebini “balma üzümü” dedikleri simsiyah kuru üzümle doldurdu. Sevinerek tek başıma Sarsap Çayı’nın doğusundaki bizim elma bahçesine doğru gittim. Çayın öbür tarafına taşlara basarak atlayıp geçtim. Bu arada oruçlu olduğumu unutmuş olmalıyım ki, elimi cebime ikide bir atıp bal tadındaki kara üzümlerden birer ikişer yemeye başladım. Birden aklıma oruçlu olduğum geldi ve çok üzülerek kendi kendime “Eyvah!.. Orucum bozuldu” dedim.

Nasıl olsa orucum bozulmuş, ben de günaha girmiştim. “Olacak oldu, bari diğerlerini de yiyeyim de akşama kadar boş yere aç kalmayayım” diye düşündüm. Geri kalanları da yedim. Bahçede, orada burada dolaşıp eve geldim. Kimse orucumu bozduğumu bilmiyordu, ben de kimseye söylememiştim. Bizim evin arkasında, bitişikteki ahıra gittim. Anam camız ve inekleri sağıyordu. Oruç açma zamanı gelince:

-“Gadasını aldığım, gurban olduğum oğlum, elin orucunu boşu boşuna tutup akşama kadar aç kaldın. Oruç açma zamanı geldi. Git de evde orucunu aç” dedi. Ben de:

-“Ana, acıkmadım ki, sonra açarım, daha sevap olur” dedim. Anam fukara:

-“Yok, oğlum sen boşuna bekleme, eve git orucunu aç” dedi.

Utandığımdan anama da, başkalarına da aslında orucumu bozduğumu söyleyemedim. Eve gidip iftar niyetine karnımı bir güzel doyurdum.

Bayram günü büyüklerimizin ellerinden, onlar da bizim yüzümüzden öpüp bayramlaşıyorduk. Babam, kendisiyle bayramlaşmak için gelen amcaoğullarına gülerek:

-“İçimizden bir sofu doğdu. Ramazan’da oruç tutan tek kişi Turaç’tır. Bu sene de onun yüzü suyu hürmetine bayram yapıyok” dedi. Herkes gülerek bana bakıyor; ben de sessiz sessiz onları dinliyordum.

Sonra diğer evlere gidip büyüklerin ellerinden öptük, onlar da bizim yüzümüzden öptüler, böylece bayramlaştık. Bayram şekerlerimizi aldık, bize ikram edilen şeyleri yedik. Benim oruç tuttuğumu herkes duymuş, benimle dalgalarını geçiyorlar, bana takılıp gülüyorlardı. Ben de sürüden ayrılan kuzu sessizliği içinde onları dinliyor, kendimi savunmuyordum bile…

***

Arkası yarına…

05.05.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİLİS’E ROKETLER TESADÜFEN Mİ DÜŞÜYOR SANIYORSUNUZ?

Kilis1Kasım’da AKP’ye % 65,6 oranında oy veren Kilis’e AKP’nin koruyup kolladığı, besleyip semirttiği, kucağında eğitip silahlandırdığı insanlık düşmanı masum insan katilleri, kelleci, canlı insan yüreği yiyen, zavallı kadın, kız tecavüzcüleri IŞİD; hedef gözeterek Kilis’i roket yağmuruna tutuyor.

AKP’ye oyunu vermeyen % 64,4 masum halkla birlikte dinle kandırılan % 65,6’lık halk, üzerine yağan roketlerle paramparça olup can verip, evleri başlarına yıkılıp ölürken, sağ kalabilenler kaçıp kurtulacak yerler arıyorlar.

Varlıklılar Kilis’i terk ederken, varlıksız çaresizler de “Bizim sahibimiz yok mu, her gün üzerimizde roketler yağıyor, parçalanarak ölüyoruz, evlerimiz başımıza yıkılıyor, devlet nerede?” diye feryat ediyorlar.

Kilislilerin feryatları Vali Konağı’na kadar gidiyor ve vali, “Ben abdest almadan sokağa çıkamıyorum” diyor. Yani “Siz de meleklerin kanatları altında korunmak istiyorsanız, korunmasız kalıp murdar olmak, cehenneme gitmek istemiyorsanız abdestinizi alıp, ellerinizi havaya kaldırıp Allah’a sığınınız!” diye öğütlerde bulunuyor. Böyle bir valiye sahip oldukları için sağ kalan Kilisliler ne kadar övünseler az gelir. Allah böyle valileri diğer illere de nasip etsin, amin!..

IŞİD tarafından Türkiye resmen savaş alanı ilan ediliyor. Türkiye, şimdilik ya IŞİD’in canlı bombalarının kendilerini kalabalıklar içinde imha edip patlatanlarla korkutulup, sindirilmeye ya da Ketyuşa roketlerinin menzilindeki Kilis, hedef gözetilerek roket yağmuruna tutulup teslim alınmaya çalışılıyor.

Tüm dünya kamuoyu tarafından IŞİD olarak bilinen katiller sürüsünü “öfkeli çocuklar” olarak tanımlayıp “DAEŞ” diye gizlemeye, sulandırmaya, korumaya çalışıp stratejik hedefine varmak isteyen Ak hükümet; IŞİD’in Kilis üzerine hedef gözeterek attığı bu roketleri PYD ve YPG ile savaşırken tesadüfen düşen roketler olarak görüyor ve yutturmaya çalışıyor. Bundan dolayı Kilis’i doğal afet bölgesi ilan edip AFAD’ı seferber ediyor.

Sınıra IŞİD’i havadan bombalayıp kökünü kazıyacak bombardıman uçakları göndereceğine sonu hesaplanmadan düşürülen Rus uçağının intikamının alınacağı korkusuyla tek bir uçağımız uçurulmazken, sınırın içine konuşlandırılmış obüs toplarıyla IŞİD’i imha ediyormuş görüntüsü verip ya boş dağları, ya IŞİD ile çarpışan Suriye’nin resmi ve yasal güçlerini ya da IŞİD’le çarpışan muhalif güçleri bombalıyor. Dolayısı ile kendi aklınca çaktırmadan IŞİD’e yardım edip gerek Türkiye, gerekse dünya kamuoyunu havuz medyasını kullanarak kör ve aptal yerine koyuyor. Ama her ne yaparsa yapsın güneş balçıkla sıvanamıyor, mızrak çuvala sığmıyor ve gerçekler bazıları kafalarını kuma gömseler de tüm çıplaklığı ile ortada apaçık görülüyor.

Havuz medyasını 14 yıldır tepe tepe dilediği gibi kullanan ve bütün kötü şeylerin sorumluluğunu Türkiye’yi hedef alan hayali dış güçlerin ve mızmız muhalefetin üzerine yıkmasını bilen zatı muhteremler ve özellikle Kaçak Saraylılar önceki başarılarından (!) ilham alarak altından asla kalkamayacakları bu suçların bir sorumlusunu nihayet buldular: Bütün bunların sorumlusu Başbakan Ahmet Davutoğlu’dur, derhal kellesi uçurula ve Türk Ulusu sonsuza dek uyutula ve bir daha uyanmaması için her türlü tedbirler alına!..

En kısa zamanda AKP Divanı (olağanüstü kongresi) kurulacak ve Başbakan Davut oğlu kellesini kurtarabilirse, Silivri’de Paraleller arasında yerini alıp, fırsat bulabilirse, “Silivri’nin Stratejik Derinliği” adlı bilimsel çalışmalarına keşfedilen Paralelci Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu olarak devam edecektir. AKP’nin de başına yeni bir kurban seçilecektir. Benim tercihim: Kaçak Saray’ın damadıdır.

Bu şekilde 2’nci Damat Ferit Hükümeti de hortlatılmış olup Yeni Osmanlılar kaldıkları yerden devam ettirilmeye çalışılırken tez zamanda kellesi uçurulacak ve Yeni Osmanlılar da tarihin çöplüğüne bir daha hortlatılmamak üzere atılacak Gazi Mustafa Kemal’in parlayan nuru ufukta sonsuza dek görülecektir.

İyi uykular sevgili yurttaşlarım!..

05.05.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“ULA ÇOCUK, SEN KÜRT MÜSÜN, TÜRK MÜSÜN?”

KARA ÇADIR

HERGİN

HERGİN

Bir yıl sonra Hergin’de sürü sahipleri Köşk’le Beyyurdu arasındaki dağların eteğinde, Şeğo Ağa’nın bir ağılının da bulunduğu, bundan dolayı da Şeğo Ağa’nın Kömü adıyla anılan yaylaya gitmek için koyaklara, kuytu yerlere yığılan metrelerce kalınlığındaki kar kütüklerinin üzerine uzun saplı otlarla, samanlarla kapatıp güneşin yakıcı ışınlardan koruyarak kar tuttular. Yayla mevsimi gelince de oraya yaylaya gittiler.

Hergin’de elme, kaysı, dut gibi meyveler; hıyar, acır gibi sebzeler boldu ama oynayacak, konuşacak doğru dürüst bir arkadaşım bile kalmamıştı, canım fena halde sıkılıyordu. Herkes ya camızlarını, ineklerini, öküzlerini yayıyor ya da başka işlerin peşinde koşturuyordu. Atlar ahırlarında besiye çekilmiş, henüz koç yayma mevsimi de gelmemişti. Yalnızlıktan canımın sıkıldığı bir gün Şeğo Ağa’nın Kömü’ne yaylaya gitmeye karar verdim.

Haraba’ya götürmem için bizim eşeğin üzerine adını yukarda saydığım meyve ve sebzelerden bolca yüklediler. Tek başıma Köşk’ün yolunu tuttum. Eşeğin üzerinde yeterince yük olduğu için zorunlu kalmadıkça binmiyor, onun arkasından yaya yürüyordum. Hergin ve Sarsap Deresi boyunca pancar ve fasulye tarlaları yemyeşil, buğdaylar ve arpalar başaklarını sökmüşler, sararmaya başlamışlardı. Dere boyunca kuş cıvıltılarının seslerini dinleyerek yol alıyordum. Daha önceleri gidip geldiğim bildik tepeleri tırmanıp yükseklere çıktıkça sıcaklar yavaş yavaş yerlerini serinliğe bıraktı. Kuş sesleri duyulmaz oldu. Otlar ve ekinler daha yeşildi.

Kestirmeden Kınalıdere’yi aşıp Karamağara yokuşunu inince, kapılarının önünü süpüren bir kadın:

-“Ula çocuk, sen Kürt müsün, Türk müsün? Tek başına korkmadan nereden gelip nereye gidiyorsun?” dedi.

Osmanlılar döneminde Anadolu’da, Trakya’da yaşayan tüm Müslümanların Türk kabul edildiği; şimdi de “Allahuekber!..” diyerek kendilerine benzetemedikleri masum ve korunmasız insanların başını palalarla uçuran, kadına kıza tecavüz eden katil IŞİD’in, El Nusra’nın, El Kaide’nin, Müslüman Kardeşler’in Müslüman sayıldığı gibi, çocukluğumda Elbistan yöresinde yaşayanlar ister Kürt, ister Türk olsun Alevi ise Kürt; ister Türk, ister Kürt olsun Sünni ise Türk sayılırdı. Herkes de sorulduğunda buna göre kendini tanımlardı. Bundan esinlenerek:

-“Niye korkacakmışım? Hergin’den gelip, Köşk’e gidiyorum; dilim Türk, dinim de Kürt’tür!”dedim.

-“Ula çocuk, seni şimdi döveyim mi?”

-“Hadi döv de göreyim!” diye diklendim.

-“Ula çocuk sen hiç korkmuyorsun, Köşk’te kime gediyorsun?”

-“Şeğo Ağa’nın kardeşi Mehmet Ali emmigile gidiyorum. Oradan da Şeğo Ağa’nın Kömü’ne yaylaya gideceğim!”

-“Mehmet Ali, senin neyin oluyor?”

-“Eniştemdir.”

-“Ula çocuk ben seni sınamak için şakayla korkutmak istedim, Sen yiğit, kokusuz bir çocuk muşsun. Hadi güle güle git, yolun açık olsun, uğurlar ola” dedi Kürtçe aksanıyla…

Her zamanki bildiğim kestirme yollarda gidiyor, su ve otlu uygun yerlerde hem eşeğin suyunu içip karnını doyurması, hem de birlikte dinlenmek için küçük molalar veriyordum.

Karamağara’dan itibaren kayalık yerler hariç her taraf yemyeşil, ekinler henüz göcekti. Kuru derelerde bile yer yer sular akıyor, güneş aynı güneş olmasına karşın daha az yakıcı ve tarla kuşlarından ve böcek seslerinden başka sesler duyulmaz olmuştu. Zaman zaman çan sesleri, koyun melemeleri ve köpek sesleri geliyordu.

Karamağara ile Köşk arasındaki dar dereyi geçtikten sonra henüz yeni sürülmüş tarlaların haricindeki tüm tarlalar yemyeşil buğday göcekleri ve yeşil yabani otlarla kaplıydı.

Nihayet Köşk’a vardım. Aynı gün yeğenlerimle Şeğo Ağa’nın Kömü’ne gittik. Kara çadırların önleri açık ve güneye bakıyor. Koyunlar bere gelmişler. Tahta çunurlar içine konan karlar erimiş, buz gibi sular haline gelmişti. Koyun ve kuzular meleşerek su içiyorlardı. Her tarafta koyun ve kuzu melemeleri, arada bir köpek havlamaları, seyrek de olsa kuş ve böcek sesleri geliyordu.

Dağlardaki yabani çiçeklerin ve otların mis gibi kokularına ve sineksiz serin havaya doyum yoktu. Ellerindeki ağaç külekler ve bakır satırlarla berdeki koyunları sağmaya gidip gelen kadınlar, çocuklar ve çobanların telaşı görülmeye değerdi. Yayla değil, sanki bir piknik yeri, bir panayırdı.

Bizim keçi kılından yapılma, ön cephesi boydan boya açık kara çadır Muhteşem Sultan Süleyman’ın Otağı gibiydi. Çadıra vardım. Eşeğin yükünü boşalttık. Hal ve hatır sormalardan sonra parmak kalınlığında kaymaklı yoğurt, taze tereyağı, dut pekmezi, kalın, ağız ve ekmekle karnımı doyurdum.

Kırları gezip etrafı doya doya gezdim. Özellikle geceleri çok üşüdüğüm için bizim sıcak Hergin’i birkaç gün içinde özlemeye ve bu soğuklardan kaçıp kurtulmaya karar verdim. Kendi kendime “Soğuğu adını yayla koymuşlar” diyor ve burada daha fazla kalmak istemiyordum.

Birkaç gün sonra süt ürünleri olan taze peynirler, tereyağları, dumas, çökelek ve biraz da erimesin diye sarı samanlar arasına sarılmış karlarla geldiğim yollardan aynı eşekle sırtımın ısındığı, meyve ve sebzelerin, kuş seslerinin bol olduğu Hergin’e döndüm. “Oh be, dünya varmış!..” dedim.

 

 

03.05.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | 2 yorum

ÇIKARLARINIZ İÇİN NAMUS VE DİNİNİZİ KULLANMAYIN!..

ANASININ, BACISININ, KARISININ, KIZININ NAMUSUNU KULLANARAK VARMAK İSTEDİĞİ HEDEFE VARMAYA ÇALIŞAN KİŞİYLE HALKIN KUTSALLARINI VE İNANCINI KULLANARAK OY ALIP İKTİDAR OLMAYA ÇALIŞANLARIN HİÇBİR FARKI YOKTUR. BİRİSİ ÇIKARLARI İÇİN NAMUSUNU, DİĞERLERİ DE HALKIN KUTSALLARINI PASPAS GİBİ KULLANIYOR. BU ŞEREFSİZLERDEN DAHA ÇOK ŞEREFSİZ OLANLAR, BUNLARI GÖRMEZDEN GELİP BUNLARA ÖVGÜLER DÜZENLER VE OY VERENLERDİR!..

01.05.2016

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEĞERLİ ARKADAŞLAR!..

ANKARA

ANKARA

Gerek kendi sitem “www.turacozgur.com“da, gerek twitter sayfamda, gerekse facebook sayfamda söyleyeceklerimi dost-düşman ayırmadan tüm kamuya açık tutuyor, yazıyorum. Eğer kimsenin görmesini, duymasını istemediğim, bir de affedersiniz kıçıma güvenemediğim şeyleri ne buralarda, ne de gizli olarak kıyıda köşede yazarım. Sadece birtakım gözü açıklara fırsat verip maddi ve manevi parasal ceza davaları açmaması için adlarını vermiyor, ima ediyorum. Bu tür davaların paralarını verecek param olmadığından zaman zaman bu yola başvurmak zorunda kalıyorum. Eğer açılacak bu tür davaların finansmanı için bir destekleyici bulursanız onların da adlarını yazarım. O tür davalardan hapis cezaları olursa ben çekerim.

Hırsız, soyguncu, rüşvetçi olmadığım ayrıca herhangi bir alçak tarafım olmadığından kimseden korkmam, çekinmem. Bu konularda yarası olanlar korksunlar, ben neden korkacağım. Hırsıza hırsız, şerefsize şerefsiz, namussuza namussuz diyemeyeceksek yazıklar olsun bize!..

Zorunlu kalmadıkça kimsenin özeline yazılar yazmıyorum. Yazarsam da sadece onları ilgilendirenleri ve başlarının belaya girmemesi için onları korumak için özellerine yazarım.

Sizlerden de ricam, sadece şahsımı ilgilendiren şeyleri canınız istediği zaman özelime yazabilirsiniz ama benim kamuya açık yazılarıma iş olsun torba dolsun diye görüşlerinizi belirtirseniz, yanıtlarınızı oraya verirseniz, bundan sonra bunu yapanları facebook arkadaşlığından çıkaracağım.

Başına geleceklerden korkusunda kendini gizleyip özelimde yorum yapanları, mesaj verenleri çıkaracağımı buradan duyuruyorum.

Yazılarımı beğenmekten ya da onlara yorumlar yapmaktan korkuyorsanız yanıt vermek zorunda değilsiniz. O zaman sizi anlarım ama bu yazılarla ilgili yanıtlarınızı, yorumlarınızı özelimde yazarsanız hem sizi kaale almam, hem de arkadaşlıktan çıkarırım.

Hepinizin ve tüm emekçilerin 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlu olsun!..

Saygı ve sevgilerimle…

01.05.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNÖNÜ STADI ANILARIMDA YAŞAYACAKTIR

Eskisinin yıkılıp yerine yenisinin yapılıp geçen günlerde “Vodafone Arena” adıyla seyircisiz açılan statla ilgili unutulmaz anılarım vardır:

Bu stadın 1947’deki ilk adı “İnönü Stadı”, 1952’deki adı “Mithatpaşa Stadyumu”, kısa bir süreliğine adı “Dolmabahçe Stadyumu”, daha sonra “Beşiktaş İnönü Stadyumu” olarak değişmiştir. Bakalım AKP Türkiye’nin başından uzaklaştığında bu statla birlikte nice kurum ve kuruluşların adları ne olarak değişecektir?

1969 Türkiye Okullararası Atletizm Yarışması’ndaki bir anı fotoğrafımız: Kürsüdeki 1’incilik Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi adına kaptanımız Caner Açıkada elindeki kupa ile gülümsemektedir. 2’ncilikte Ankara Kurtuluş Lisesi Kaptanı Nurullah Candan ve 3’üncü sırada İstanbul Kabataş Lisesi Kaptanı adeta yas görüntüsü içindedirler.

Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi 7 sene üst üste Türkiye Okullararası Atletizm Şampiyonu olunca diğer okulların atletleri ağlayarak stadyumu terk etmişlerdi.

Mersin’e dönüş yaparken Yenikapı’da arabalı vapur kuyruğunda bekliyorduk. Otobüsün içinde bütün atletler birbirimize girdik, birbirimize kırgın ve küskün olarak Mersin’e geldik. Ondan sonra da Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi bir daha şampiyonluğu rüyasında bile göremedi.

Şimdi buna “güç zehirlenmesi” diyorlar. Darısı ulusal kahramanımız İnönü’nün adını söküp atıp yerine “Vodafone Arena”yı uygun bulan AKP’nin başına!..

Anılara saygısızlık yapıp ihanet edenlerin sonu hüsrandır!..

13.04.2016

TURAÇ ÖZGÜR

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KARAYILAN EFSANESİ’NDEN DERS ALALIM!..

KARAYILANSEVGİLİ FACEBOOK ARKADAŞLARIM!..

1500 yıldır dincilerin, günümüzde de AKP’nin uydurulmuş dini çıkarlarına nasıl alet edip dünyamızı ve ülkemizi ne hale getirdiklerini dile getiren yazımı yayınlamıştım. Ben, dini bir paspas gibi kendi çıkarları için kullananları, kendileri inanmadıkları halde çıkarlarına nasıl alet ettiklerini eleştirip tarihe not düşmek için o yazıyı yazıp başta kendimi olmak üzere her şeyimi gözden çıkarıp yayınlarken, bu tür yazılarımın binlerce kişi tarafından okunsalar bile altına hiç kimsenin yorum yapmayacağını, hatta beğenmeyeceğini tecrübelerimle zaten biliyordum.

Kusura bakmayın ve isterseniz beni facebook arkadaşlığından da hemen atın, hiç umurumda değil. Yaşamım boyunca korkak ve yüreksiz arkadaşlarıyla değil, kalleşlik yapmayan yürekli düşmanlarıyla övünen bir insan olduğumu beni gerçekten tanıyanlar çok iyi bilirler.

Ben ve benim gibilerinin kötülüklerden yana başlarına her ne geliyorsa korkak, yüreksiz, tatlı su balıklarının yüzünden geldiğini yine tecrübelerimle öğrendim ve bu tür kişilerden her zaman nefret ettim, tiksindim. Benim gibi insanlar çıkarlarından başka hiçbir şeye değer vermeyen beyinsizler tarafından bugün ezim ezim eziliyorlarsa seslerini daha gür çıkaramayan, en ufak bir tehlike karşısında pısıp sinen bu tür yüreksiz kişilerin yüzünden ezildiğimizin bilincindeyim. Bana göre de haddini bilmezlerin semirip başımıza bela olmalarının asıl sorumluları da bunlardır. Bundan sonra da bu tür kişilerle asla ve asla kurtulacağımıza inanmadığım gibi, bir gün bu karanlıklardan kurtuluşun da bilinçli ve bir o kadar da yürekli insanlarla olacağına inanıyor ve ümidimi asla kaybetmiyorum.

***

Bugün Halk TV’de Semra Topçu’nun programında Prof. Dr. Mehmet Ali Kılıçbay, benim anladığım kadarıyla özet olarak şöyle diyordu: “Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman gerçek anlamda laik devlet olmadı. Laik devlet hiçbir dinin, inancın yanında yer almaz, bir kısım vatandaşlarının yararlandığı camiler yapmaz, imam hatip okulları açmaz, dini kontrol altına alacağım diye Diyanet İşleri Başkanlığı kurmaz. IŞİd türü zihniyetin kurulmasının asıl sebebi devlettir. Dini kontrol altına alacağım diye Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurdu. Daha bilinçli din adamları yetiştireceğim diye imam hatip türü okullar ve Kur’an kursları açtı. Camiler yaptı. Bütün bunların masraflarını ve din adamlarının maaşlarını, bunlardan hiç yararlanmayan yurttaşların da vermiş olduğu Hazine’den karşıladı. Bu gün hiçbir dinle, inançla ilgileri olmayan IŞİD ve benzeri mafyatik örgütler de devlet eliyle buralardan yetişti. IŞİD ve benzerlerinin aslında İslamiyetle, herhangi bir dinle, inançla ilgileri yoktur. Bunlar Ortadoğu’yu merkez edinmiş ve dünyanın her tarafında örgütlenmiş yeni bir mafya örgütüdür.

Türkiye’de devlet bunlarla baş etmek istiyorsa, başta Diyanet İşleri Başkanlığı, olmak üzere imam hatip okulları ve benzeri yerleri derhal kapatmalı, ayrıca cami yaptırma sevdasından da vazgeçmelidir. Aksi halde hiçbir zaman bunlardan kurtulamayız, bu örgütlenmeler daha da büyür yalnızca bizim değil, dünyanın da başına bela olur…” diye uyarıyordu.

Prof Dr. Sayın Mehmet Ali Kılıçbay’ın daha çok şey söylemekten korktuğu da her halinden belliydi.

***

Sevgili facebook arkadaşlarım, korkunun ecele bir faydası yoktur. Gaziantep’te Kurtuluş Savaşı başlarında bir eşkıya düşman kurşunlarından korunmak için bir kayanın arkasına sinmiş, bir kara yılanı seyrediyormuş. Kara kayanın arkasında başını uzatan kara yılan nereden geldiği bilinmeyen kör bir kurşunla kafasından vurulmuş. Bunu seyretmekte olan eşkıya “Kara kayanın arkasında başını çıkaran kör kurşun bir gün gelir seni de bulur” diye bu gördüklerinden ders alıp eşkıyalığı bırakıp Kurtuluş Savaşı’nda alması gereken yerini almış… Büyük kahramanlıklar gösteren o eşkıyayı o gün bugün “Karayılan” efsanesiyle her yıl Gaziantep’in kurtuluşu olan 25 Aralık günü anılır. Karayılan rolüyle bir at üzerinde törenlere katılana herkes elleri patlayıncaya dek alkış tutar. Karayılan adına bir de ilkokul olduğunu biliyorum.

Sevgili arkadaşlarım beklediğiniz kurtuluş gününe dek bir kara kayanın altında bir kara kurbağa olmayı ya da içinde yaşadığımız bu kara günlerin sona ermesinde bir Karayılan olmayı tercih etmek size kalmıştır. Ben sadece uyarıyorum: Tehlike bildiğinizden de büyük ve üzerimize çığ gibi gelmektedir. Biz kurtulsak bile çocuklarımız, torunlarımız kaçacak yer bulamazlar. Bunun uyuyarak destekçileri olmayalım!..

29.04.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE’Yİ SUUDİ ARABİSTAN’A ÇEVİRMEK İSTEYEN DANGALAKLARA SESLENİYORUM!..

İslâm’ı tüm dünyaya yaymak sevdasıyla 1500 yıldır uluslar, halklar ve kendi hallerinde yaşayan kavimler arasında döktüğünüz kanlar, işlediğiniz en vahşi cinayetlerinize artık bir son verin ve insan olmaya çalışın!..

Bütün dinler, inançlar; düşünen, düşünce ve fikir üreten varlıklara seslenir. Hiçbir hayvan türü, hiçbir cansız varlık ve kurumlar için bir din icat edilmemiş ve onları dindarlaştırmak ve sulandırmak da, beyinsizler dışında, aklı başında hiç kimsenin aklına asla gelmemiştir.

Haddini aşarak dini ve kutsalları kullanarak egemen olduğunuz yerlerde artık iyice zırvalamaya, insanları çileden çıkarmaya, hayvanları, cansız varlıkları, hatta kurumları bile dindarlaştırmaya başladınız.

Tekrar ediyorum: Beyinsiz herifler!.. Düşünmeyen, düşünce ve fikir üretemeyen, akıl, mantık ve bilimsel olarak yorum getiremeyen bu maddi ve manevi varlıkların dindar olmaları diye bir şey olamayacağı gibi, dini her türlü çıkarlarınıza alet ederek ne kadar çirkinleştirdiğinizin, insanları dinden imandan ne kadar soğuttuğunuzun, uzaklaştırdığınızın ve kendinizden tiksindirip nefret ettirdiğinizin farkında değil misiniz? Amacınız bu vatanın bağrında doğup büyüyen insanları din, iman, türban, tuman, Kur’an, fistan diye kırdırıp, boğazlatmak değilse nedir? Kardeşliği, huzuru, barışı böyle mi sağlayacaksınız? Bu bağnazlığınızla, bu yobazlığınızla, yurttaşlar arasında yaptığınız bu ayrımlarla mı ülkeyi parçalanıp bölünmekten, yok olmaktan, emperyalizmin acımasız pençeleri arasında can vermekten kurtaracaksınız?

Eğer dünyada huzurun bozulmasını istemiyor, her yurttaşın insanca, özgürce, kardeşçe bir arada yaşamasını istiyorsanız, laikliğin yakasından pis ellerinizi çekiniz!.. İnsan haklarına ve demokrasiye nefes alma fırsatı veriniz!..

1500 yıldır Kur’an dışı uydurulmuş Emevi, Abbasi ve Suudi Vehabi İslam’ı yüzünden Müslümanların insanlık yarışında, uygarlık, ekonomik ve teknoloji yarışında ne kadar geri kalıp birbirlerini gırtladıklarını, kanlar akıttıklarını, emperyalizmin pençesinde kıvranıp yolunduklarını göremeyecek kadar gözleriniz kör mü oldu,küflü beyinleriniz dumura mı uğradı? Kendinize benzetemediklerinizle ne uğraşıp, didinip duruyorsunuz? Alın o vadedilmiş bol huri ve kılmanlı cennetlerinizi başınıza çalın, hepsi sizin olsun, bizi rahat bırakın!..

Bu dünyayı öbür dünyaya gitmek için bir tren istasyonu, bir otobüs durağı, bir geçici hazırlık yeri gibi görüyor, herkese öyle göstermeye çalışıyor, ananızdan doğduğunuzdan itibaren bu dünyayı yalancı dünya diye tanımlayıp, bu dünyadaki cenneti yaşayıp yaşatmak yerine öbür dünyadaki sanal cennete gitmek için hazırlanıyorsunuz. Cennete gidip orada 40 tane huri ve 40 tane kılmana kavuşmak için sapıkça hayaller kuruyor, bu dünyada da elinize geçen her türlü iğrenç fırsatları değerlendirip güçsüz ve korunmasız insanlara, çocuklaraen ilkel ve vahşi yaratıkların bile veremeyeceği kadar zarar veriyorsunuz.

Cennete gitmek, hurilere kavuşmak için kendinize benzetemediğiniz kaç tane masum insanın kafasını kesmek, kaç tane kadına tecavüz etmek, kaç tane evi yakıp, yıkıp örene çevirmek gerektiği konusunda baykuşlardan, yarasalardan kurslar alıp var gücünüzle uygulamaya çalışıyorsunuz.

Ayrıca, hem bu dünyayı yalancı dünya diye görüp, hem de her fırsatta her türlü soygunu, vurgunu, gasbı mubah sayıp servetlerinize servetler katmaya ve dünyanın tapusunu üzerinize geçirmeye çalışıyorsunuz. Bu çelişkiler de gösteriyor ki, sizler gerçek anlamda hiçbir dine, hiçbir Tanrı’ya da inanmıyorsunuz! Dolayısıyla asıl kâfir, asıl münafık, asıl insanlık ve din düşmanı, asıl ortalığı karıştıran kan emiciler ve vicdansızlar da sizsiniz!..

İster semavi, ister batıl, tek veya çok tanrılı, hangi dine olursa olsun, gerçekten inanan insanlar olsanız, hem “Allah’ın yarattığı canı ancak Allah alır” deyip hem de kendinize görevler tahsis edip kendinize benzetemediğiniz insanların Azrail’i olmaya soyunmaz, ağzınızda çıkan sözlerle davranışlarınız da tutarlı olursunuz!..

Sizi gidi sahtekârlar sizi!.. Sizi gidi düzenbazlar sizi!.. Sizi gidi kurnaz geçinen dangalak mel’unlar sizi!.. Dini imanı, vatandaşların kutsal inançlarını, tüm kutsallarını çıkarlarına alet edip servet biriktiren şerefsizler sizi!.. Yeter artık elinizden bu dünyanın, bu ulusun, bu halkın çektikleri!.. Yeter!.. Yeter!.. Yeter!.. Haddinizi bilin ve sabrımızı da taşırmayın!.. Eğer kendimizi tutamayıp infilak edip bir patlarsak dünyanın bütün nükleer ve termonükleer silahları elimize su dökemez, kendimizle birlikte ilkel varlıklarınızı da yok etmesini çok iyi biliriz; eğer birazcık varsa, bunu küflü beyinlerinize iyice yerleştirin!.. Sabrımızı da durmadan test etmeyin, çünkü artık çıldırmak ve infilak edip patlamak üzereyiz!..

Sizin gibi şerefsiz ve ahlâksızlarla cennete gitmek, orada da bu dünyada olduğu gibi yaşamımızı size zehir ettirmemek için bir araya gelmek yerine, tarif ettiğiniz cehennemin bin beterine gitmeye benim gibi çoktan razı milyonlarca insan vardır, bunu küflü beyinlerinize iyice sokun ve artık sülük gibi yakamıza yapışmaktan, kendinizle birlikte bizi de kurtarmaya çalışmaktan uzak durun!..

Bu dünya akla, mantığa, bilime ve evrensel hukuk kurallarına dayalı olarak sadece bu dünyanın kurallarıyla yönetilir. Onun da olmazsa olmazı laikliktir; çünkü demokrasinin, çağdaş hukukun, insan haklarının ve kardeşçe bir arada yaşamanın temeli laikliktir.

Laikliği gerek anayasamızdan, gerekse yaşamımızdan söküp atmaya çalışanlar boşu boşuna uğraşmasınlar, güçleri yetmez. Aksi halde bize dünyayı zehir etmeye çalışanların dünyalarını zehir zıkkım etmek de bizim görevimizdir. Bu da bizim andımızdır!..

28.04.2016

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TUNCELİLİ OLMAK GERÇEKTEN ÇOK ZORMUŞ…

20160404_2223374 Nisan’da özel bir hastanenin acil servisinde 3 saat yatmış, 1000 cc’lik serum, ateş düşürücü ve ağrı kesici aldıktan sonra kısmen rahatlamıştım.

Doktorum geldi, “Kendini nasıl hissediyorsun?” dedi. “Teşekkür ederim, iyiyim, evime gitmek istiyorum” dedim.

Bu arada kan ve gaita tahlilleri de yapılmıştı. Doktor tahlillere baktıktan sonra “Hayır, bu halinle eve gidemezsin, en az birkaç gün burada yatman, tuz yüklemem, sürekli tahliller yapıp kontrol altında tutmam gerekiyor. Aksi halde bilinç kaybın olur, psikolojin bozulur” dedi.

“Evime gideyim, yarın gelir burada yatarım. Gerekli tahlilleri yapar, tuz yüklemesini de yaparsınız. Ben burada yatmak istemiyorum. Hastanenin benden beklediği para neyse onu da veririm” dedim.

Doktorum güldü: “Yok öyle dediğin gibi olmaz, o zaman takip yapamam… Sorun para sorunu değil, buradan çıktığınız anda sorumluluğu kabul etmem, daha da kötü duruma düşersin, seni uyarmak bir hekim olarak görevimdir ama yine de sen bilirsin, zorla da tutamam” dedi.

Sonunda yatmayı kabul ettim. Kızıma telefon ettim. Kızımla damadım geldiler. Yatış muamelesinden sonra beni tekerlekli bir sandalyeye bindirdiler. Kızım, “Baba, bu tarihi anıyı ölümsüzleştireyim” diye resimlerimi çekti. Ben de gülerek, “Çok kötü alıştım yahu bu tekerlekli sandalyeye binip kendimi taşıttırmaya… Bu artık alışkanlık haline geldi, hoşuma gitmeye başladı vallahi” dedim.

Ayrı asansörlerden hastanenin tek kişilik odasına çıkarıldım. Hemşire ve yardımcıları geldiler, sol kolumdaki damar yolu yetmemiş olmalı ki, sağ kolumda da damar yolu açıldı. Tahlil için kan alındı. Serumlar bağlandı. Bir de gaita için tüp verildi ama evimde 5 dakikada bir tuvalete koşarken, inadından bağırsaklarım kilitlendi, ancak saatler sonra örnek verebildim.

Günlerdir bir şeyler yiyemiyor, içemiyor, canım da bir şey istemiyordu. Kendimi iyi hissedince kızım:

-“Baba, bir şey istiyor musun, yanında kalmamızı istemiyorsan, saat 24.00’e geliyor, biz eve gidelim” dedi.

-“Kızım, canım fena halde caartlak kebabı istedi” dedim.

-“Erzurum’un cağ kebabı mı?”

-“Hayır, caartlak kebabı…”

-“Baba, o da nedir öyle?”

– “Kızım, 35-40 yıl öncesine, Gaziantep’e gittim. Sen nerden bileceksin caartlak kebabını? Cağ kebabına da razı olurum ama bu saatten sonra cağ kebabı da bulunmaz ki…” dedim. Gülüştük.

Bu arada üşümeye başladım. Kalın çarşafı üzerime çektim. Yetmeyince kızım üçlü divan üzerine refakatçi için konan çarşafı da getirip üzerime çekti. Titremem azalacağına daha da şiddetlenerek arttı, adeta sıtma nöbetine yakalanmış gibi titremeye başladım, titremekten sözcükleri bir araya getirip derdimi de anlatamıyordum.

Zor durumda olduğumu anlayan kızımla damadım hemşirelere bakmaya gittiler. Az sonra bir hemşire ile elinde bezleri, kovası vs. malzemeleri olan tesettürlü, orta yaşlı bir hastabakıcı birlikte geldiler. Ateşimi ölçtüler, birbirlerinin gözlerine baktılar. Üzerimdeki çarşafları bir kenara topladılar, damar yolundan bir de sıvı ateş düşürücü ve ağrı kesici Parol eklediler.

Saat 00.30’da kızımla damadım gittiler. Hastabakıcı kadıncağız bezleri soğuk suya sokup sıktı, vücuduma, kollarıma, koltuk altlarıma sürekli olarak 3-4 saat soğuk kompresler yaptı, arada bir ateşimi ölçtü. Ben kendinden geçmiş bir vaziyette yatıyor, titriyordum. Arada bir hemşire de gelip yokladı, ateşimi ölçtü. Nihayet sabaha doğru rahatladım. Vücudum buz gibi olmuştu ama hem üşümüyor, hem de artık titremiyordum.

Vardiyası biten hastabakıcı kadıncağız evine gitmeden son olarak ateşimi ölçtü ve gülümseyerek “Oh!.. Çok şükür normale döndün, ateşin de 36 dereceye düşmüş, geçmiş olsun…” dedi.

Ateşimin kaç olduğunu sorduğumda “39 dereceydi” dedi.

Kadıncağız evine giderken:

-“Hanımefendi, Allah senden razı olsun, çok yoruldun, zahmetler ettin, beni kendime getirdin, sana çok şey borçluyum” dedim. Güldü.

-“Benim vardiyam bitti, evime gidiyorum. Çok şükür atlattın, tekrar geçmiş olsun…” dedi.

***

Saat 09.00’a doğru uzun boylu, güzel bir hemşire geldi. Gülümseyerek “Günaydın” dedikten sonra kendimi nasıl hissettiğimi sordu.

-“İyiyim, iyiyim de… Karnım fena halde acıktı, sizin yemek servisiniz yok mu?” dedim.

-“Var… İstiyorsan ana bir şeyler göndereyim” dedi.

-“Dışardan mı, buradan mı?”

-“Buradan, hemen gönderiyorum” dedi, çıktı.

***

Biraz sonra orta yaşlı esmer bir hanım, bir kapalı yoğurtla bir kaşık bırakıp gitti.

Ben yağsız, kireç tadında yoğurdu aç kurtlar gibi kaşıklarken, aynı kadın kapalı tabldot içinde üzerinde “İshal Yemeği” yazan tabdotu masamın üzerine yerleştirdi.

Yemeğe şöyle bir göz attıktan sonra kadına:

-“Benim canım caartlak kebabı istiyor, sizin getirdiğiniz yemeğe bak” dedim.

Kadın gülünce, akşam kızıma anlattığım caartlak kebabından söz edip, kızımın da bilmediğini söyledim. Kadıncağız:

-“Şimdiki gençler nereden bilecek?” dedi.

-“Peki, siz biliyor musunuz?” dedim. Güldü:

-“Ben bilirim, Doğulu herkes bilir” dedi.

-“Doğu’nun neresindesiniz?” dedim. Adeta bir şeyden korkuyormuşçasına, duyulur duyulmaz:

-“Tunceliliyim” dedi.

-“Memnun oldum. Ben de Maraş’ın Elbistan’dayım” dedikten sonra “Tuncelili olmak çok zor değil mi?” diye ekledim.

-“Evet, Tuncelili olmak çok zor… Bazı insanların hoşuna gitmiyor. Bir gün yaşlı bir hasta kızıma: ‘Kızım, nerelisin?’ diye sormuş. O da ‘Tunceliliyim’ deyince, hasta adam ‘Kızım, sen git de başkası gelsin’ demiş…”

Birden sigortalarım attı, ağzıma sahip olmaya çalıştım ama gayri ihtiyari olarak:

-“Vay Yezit vay!.. Vay Mervan vay!.. Vay insan olmadık hayvan vay!..” diye sokrandım. İnsan olmanın farkını anlatabilmek için tesettürlü kadının bana nasıl hizmet ettiğini, beni nasıl canlandırdığını, benim iyi olduğumu görünce nasıl sevindiğini, benim de ona nasıl dualar ettiğimi özetledim: “O kadıncağız, kendisine verilen görevini hakkıyla yaptı, ben de onun vermiş olduğu hizmetle kendime geldim. Onun dini imanı, mezhebi, meşrebi beni ne ilgilendirir. Ben hastaydım, o da benim nazarımda görevini hakkıyla yapan bir insandı, onu bir anam, bir bacım, bir kızım gibi gördüm. Kızının muhatap olduğu o tür Yezitler dünyayı nasıl çirkinleştirdiklerinin, kendilerinin de ne kadar insanlık dışı varlık haline geldiklerinin farkında bile değiller… Yazıklar olsun!.. Öyleleri gibi olacağıma ölmeyi tercih ederim” dedim.

Kadıncağız gitti, biraz sonra gelip bıraktıklarını götürdü. Bana da gülümseyerek, “Geçmiş olsun” dedi. Ben de kendisine teşekkür ettim.

***

Saat 17.00 sularında kızıma telefon ettim, beni çıkarmaya geldi. Ardından akşam yemeği… Ben tatsız tuzsuz yemeğimi yerken, doktorum içeri girdi. Halimi hatırım sordu. Kendimi iyi hissettiğimi söyledim. Son tahlilleri de göz önüne alarak “Artık iyi oldun, seni tahliye ediyorum, çıkabilirsin, 3 gün sonra dışardan yapılıp gelecek olan tahlilin de geldiğinde gel, son durumu görelim” dedi.

Ben kendi kendime “Kızım, bunlar analık olsalar, vallahi insanı açlıktan öldürürler. Benim canım caartlak kebabı, cağ kebabı, tas kebabı, istiyor. Bunların verdiği yemeğe bak…” diye sokranıyordum.

Doktorum kızıma “Baban, ne diyor?” diye sordu. Kızım söylediklerimi tekrar etti. Doktor gülerek: “Hadi geçmiş olsun, görüşürüz” dedi. Ben de teşekkür ettim. Derhal hazırlanıp çıktım.

Kızım çıkma işlemlerini yaptırmak, sonra ilaçlarımı almak, oradan da eve gitmek üzere ayrıldı. Ben de hazırlanıp doktorumla görüştükten sonra doğru Sarıgazi Et’e gidip adeta açlığımın intikamını alırcasına 1,5 kg dana kuşbaşı alıp eve geldim. Günlerdir bir şey yememenin acısını çıkarttım.

***

Aman sağlığınıza bir de ağzınıza dikkat edin, ayrıca karşılaştıklarınız insan mı, değil mi ona bakın!.. Mezhebi, meşrebi sizi ilgilendirmez, kimsenin sadece kendini ilgilendiren özellerine burnunuzu sokmayın!.. Elinize, dilinize, belinize sahip olun!.. Bunları yapabildiğiniz kadar insan olduğunuzu unutmayın!.. Bir de sakın Ensarcılardan olmayın!.. Bakın o zaman dünya ne kadar güzelleşiyor…

12.04.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖĞRENCİLERİNE TECAVÜZ EDEN KÖPEKLER, İNSAN MISINIZ?

MERSİN

MERSİN

1967-68 Eğitim-Öğretim Yılı’nda Gaziantep Lisesi’nde öğrenciyken ilk birkaç ayımı lisenin pansiyonunda geçirmiştim. Siverek’in eşkıyası birtakım öğrencilerin baskı ve zulümlerine son verip pansiyonda dayılığımı kabul ettirmiş ve irili ufaklı korunmaya muhtaç öğrencilerin koruyucu meleği, abileri olmuştum.

Hafta sonunu ailelerinin yanında geçiren küçük çocuklar bana fıstıklar, cevizler, kuru üzümler, pestiller getirirler, “Bunu senin için annem gönderdi” diye verirlerdi. Ben asla kabul etmek istemezdim ama çocukların aşırı ısrarlarına dayanamayıp ve onları kırmamak için almak zorunda kalırdım.

Arkadaşım ve sağ kolum Hasan da “Ulan puşt! Çocukların haracını mı yiyorsun?” diye bana kızar, sitem ederdi. Ben de kesinlikle öyle olmadığını, çocukların annelerinin çocuklarını korutmak için gönderdiklerini anlatmaya çalışır, sonra gelen yiyecekleri Hasan’la paylaşırdım.

Benim varlığım ve gölgemde o kimsesiz çocukların kıllarına kimseler dokunamazdı. İçlerinden birinin sesi çok güzeldi. Beni sevindirmek için türküler söyler, beni mutlu ederdi.

Bir gün Elbistan’dan arkama takıp getirdiğim arkadaşlarımın densizliklerine dayanamayıp pansiyonu terk etmiş ve bekâr arkadaşlarımın evine yerleşmiştim. Benim yokluğumu fırsat bilen Siverekliler pansiyonu ele geçirmişler ve en çok sevdiğim arkadaşım lise son sınıfta okuyan Adanalı Hüseyin’in ağzını burnunu dağıtmışlar, bir dişini de kırmışlardı.

Hüseyin’in o acıklı halini görünce:

-“Ne oldu Hüseyin, geçmiş olsun kardeşim, kamyon mu çarpı? ” diye sorunca bana sarılıp ağladı: “Artık güvendiğin arkadaşın da yok, bundan sonra buranın dayısı biziz diye herkesin gözünü korkutmak için Siverekliler beni bu hale getirdiler” dedi.

-“Peki, o Elbistanlılar sana sahip çıkmadılar mı?” dedim.

-“Korkularından görmezden geldiler. Onların yiğitliği sen varkendi, sen gittikten sonra onlar da sindiler” dedi.

Hüseyin’i teselli ettikten sonra soluğu pansiyonda aldım ve:

-“Ulan şerefsizler!.. Ben buradan gittim diye kendinizi bir bok mu zannettiniz? Ölmedim ya!.. Aha buradayım. Bundan sonra her gün geleceğim ve benim yokluğumda dayılık yapanların, arkadaşlarıma ve bir masum çocuğa el kaldıranların ellerini kırar, gebertirim!.. Kimse duyduk duymadık demesin!..” diye naraladım. Pansiyonu tekrar hizaya getirdim.

Ondan sonra hiçbir densiz hiçbir kimseye dokunamadılar ve Siverekliler de dayılığı bırakmak zorunda kaldılardı… Böylece pansiyonda sağladığım düzen devam etmişti…

***

1968-1969’da da Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi’nde Lise sonuncu sınıfı okurken, Gaziantep’te yaşadıklarımın benzerini yaşamış ve koruyucu dayılığımı herkese kabul ettirmiş, pansiyonun da öğrenci başkanı olmuştum. Arkadaşlarım genellikle beni sever, sayarlardı. Aramızda bir tane sapığın yaşaması, birinin birini, kaşının üzerinde gözün var diye rahat etmesi olanaksızdı.

Beni tek sevmeyen Pansiyon Yaptırma ve Yaşatma Derneği’nin Başkanı Zekeriya Ergenç’ti… Çünkü paralarımızın yenmesine, kalitesiz yemek ve hizmet verilmesine asla göz yummuyor ve gereğini yapıyordum.

Hizmetlimiz Dudu Bacı’nın oğluna bol bahşişler karşılığı elbiselerimi ütületirdim. Dudu Bacı da bana adeta annelik yapardı. Genellikle koğuşlarda yatmaz, Revir’de yatar kalkardım. Öhö desem Dudu Bacı tabldotla yemeğimi ayağıma getirir, yalvar yakar yedirirdi.

Ortaokul son sınıfta Pansiyon Yapma ve Yaşatma Derneği’nin koruması altında yatılı okuyan, hem öksüz, hem de yetim bir Zihni Tepgeç vardı. Benim postam gibi görev yapar, adeta bana “abi” diye tapınırdı. Her gittiğim yere onu da götürürdüm.

Bir gün baktım ki, Zihni’de cirit ve disk atma merakı var. Ona spor giysileri temin edip yanımda Tevfik Sırrı Gür Stadı’na götürüp getirdim, ben ne yedimse ona da yedirdim, ben ne içtimse ona da içirdim. Bana öğretilenleri Zihni’ye de öğrettim, onu istediğim kalıba soktum.

Ben Lise ve Dengi Okullar Arası’nda hem cirit, hem de disk atma da şampiyon oldum. Okulumun 7. Sene de şampiyon olmasına katkıda bulundum. Aynı şekilde Zihni de Türkiye Yıldızlar şampiyonu oldu her iki dalda… Onun da Tevfik Sırrı Gür Lisesi’ne bu şekilde katkısı oldu.

***

Hey gidi günler hey!.. Hey gidi yıllar hey!.. Şimdi ne söylesem, kime söylesem, ne faydası var? Kim inanır başımdan geçenlerin doğruluğuna… Benim gibi dayılar da vardı bir zamanlar. Şimdi de Karaman Ensar Vakfı’nda korumaları altındaki öğrencilerine taciz ve tecavüz eden ayılar var!.. Ne günlere kaldık yahu!.. Ulan sizin gibi şerefsizler benim gençliğimde ayağıma dolaşsaydınız, görürdünüz taciz ve tecavüzleri!..

10.04.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BERBERİMDE SIRA BEKLERKEN

Saat 15 sularında berberime uğradığımda bir kişi tıraş oluyor, bir kişi önündeki bilgisayarla meşgul, bir kişi de öylece bekliyordu. Önümüzdeki sehpanın üzerinde kapağı bile açılmamış bir Sabah gazetesi vardı. Kimsenin okumadığını fark edince sesimi yükselterek konuşmaya başladım. Berberimle aramızda şöyle bir diyalog gelişti:

-Bekir Bey yavrum, kimsenin tenezzül edip kapağını bile açıp okumadığı bu gazeteyi almak zorunda mısın? Bunu alman için seni tehdit eden mi var, kimin korkusundan alıyorsun, okuyacak başka bir gazete mi bulamadın?

-Dayı ben o gazeteyi almıyorum ki, her sabahleyin kapıya atılmış olarak görüyorum. Diğer esnafların da kapısına her gün atıyorlar. Ben de alıp sehpanın üzerine koyuyorum, kimse alıp okumuyor. Ben ne yapayım? Korkumdan almış değilim…

-Peki, öyle olsun!.. Bu gazeteye her gün dünyanın reklâmı ve ilanı veriliyor. Güya çok okunuyor ya… Yavrum, madem kimse eline alıp okumuyor. Sehpanın üzerini kirleteceğine bari tuvalete koy da giren çıkanlar kıçlarıyla okusunlar, bu gazete de hak etmeden almış olduğu reklâm ve ilanların paralarını hak etmiş olsun!..

Bekir Bey kahkahayı bastıktan sonra:

-Peki, dayı bundan sonra öyle yaparım.

-Bekir Bey yavrum; bir gün kızımla Gebze Özel MedicalPark’ta sıramızı bekliyoruz. Etrafıma bir göz attım, baktım ki herkesin elinde bir Sabah gazetesi… Eldekileri saydım 10 tane, gazetelikteki stoktakileri sahtım, 30 tane… Dayanamayıp “Ben bu herzeyi okumak zorunda mıyım? Benim de bir tercihim olamaz mı? Paramızı alırken ayrım yapmıyorsunuz da, gazete alımında neden ayrım yapıyorsunuz?” diye bağırıp çağırmaya başladım. Öğrendim ki, hepsi beleş geliyormuş…

Bir gün de kızımın oturduğu 360 konutluk sitede her gün bir Sabah, bir Milliyet… Kimsenin okuduğu da yok… Kapıları kirletmekten de başka bir işe yaradığı yok… İnternette bunu dile getirdim. Baktım ki bir daha gelmez oldu.

Bekir Bey yavrum, sen de söylediklerimi yap, bir gün bir bakarsın girecek delik arar bu yalaka, tamam mı?

-Tamam, dayı… Aynen dediğin gibi yapacağım…

09.04.2016

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KORKMUYORUM, HIRSIZLAR KORKSUNLAR!..

 

20160404_222342Sevgili dostlarım, ölmemi bekleyenlerim;

24-25 Mart’ta Darıca Farabi Devlet Hastanesi’nde 24 saat yatarak 3 ünite kan aldım, zıpkın gibi ayağa kalkmıştım. Grip denen hain arkamdan hançerlerdi, tekrar yatağa düştüm. Gribin de hakkından geldim. Derken pusuda bekleyen ishal yakama yapıştı, onunla boğuşmaktan su ve tuz kaybından tahtalıköye yolcu oluyordum 40 derecede sıtmaya yakalanmış ya da zikre düşmüş tarikatçılar gibiydim. 4-5 Nisan’da Sancaktepe Özel Via Hospıtal’in VİP salonunda geceliği 400 liradan yatarak birkaç gün önceki ayarlarıma dönebildim.

Kansızlık tedavime kaldığım yerden devam ediyorum. Kimlere ne borcum olduğunu çok iyi biliyorum. Azrail’e teslim olacak kadar da salak ve korkak değilim. Sevenlerimin sevgileri aşkına, ölümümü bekleyenlerin inadına yaşamımın kalitesini ve süresini uzatmaya çalışmak birinci derecede borcumdur. Bu, benim için bir ibadettir. Sağlığını korumak en büyük ibadet ise, korumamak, kendisini hor kullanmak da o kadar tersidir.

Sevgili dostlarım; hani şu 14 yıldır başımıza tepelleş olan AKP iktidarı var ya!.. Onun en çok övündüğü şeylerin başında sağlık sorunlarını hallettiğini söylemek var. Adaletin, birliğin, dirliğin, huzurun ve kısaca he şeyin içine nasıl ettiyse sağlık sorunlarının da içine öyle etti. Bunu anlamayan mankafalar var. Ben AKP’den daha çok, onun bu palavralarına, yalanlarına inanan ya da korkusundan hakları çalınırken sesini çıkarmayan bu mankafalardan nefret ediyorum.

Elimden geldiğince önce ruhsal sağlığımı, sonra da bedensel sağlığımı koruyup bu mankafa düzeninden kurtulmak, en azından çocuklarımızı, onlar da olmazsa torunlarımızı kurtarmak için olanca gücümle korkmadan, yılmadan, bıkmadan savaşacağıma yemin ettim. Bütün dostlarımın, yurtseverlerin de aynı şeyi yapmalarını beklerim.

Türkiye büyük evimizdir. Bu ev başımıza yıkılmaya çalışılıyor, onları bilmeyen, görmeyen, görmezden gelen herkes haindir. İşlerine gelmeyenleri terörist ilan eden hainler en büyük teröristtir. Bize meydan okuyanlara ben de şahsım adına meydan okuyorum: Erkekseniz erkek gibi, insansanız insan gibi hareket edin ve haddinizi bilin!.. Yeter artık!.. Defolup gidin!.. Çaldıklarınızı da götürün, geberinceye dek yiyin, ülkemizi terk edin, huzurumuzu daha fazla bozmayın!..

Yaptıklarınız yanınıza kâr kalmayacak!.. Yalan, iftira ve kumpaslarınızda boğulup geberip gideceksiniz!.. Bu ülke sahipsiz değildir. İnadınıza yaşayacağım!.. İnadınıza savaşacağım sizinle, getirmeye çalıştığınız düzeninizle!.. Çünkü ben Atatürk’ün askeriyim!..

08.04.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AVCIYA HİZMET EDENLERİN VE UYUYANLARIN SONU İŞTE BUDUR

17.25’ten sonra tehlikeli görülen ortaklar “Paralel” ilan edildi. Avcı, bu paralellerin hesaplarının dürülmesi için fetvalar verdi. Bunun üzerine Paralel’in kolu kanadı kırılmaya, dilleri koparılmaya, kanatları, tüyleri yolunmaya başlandı. Barınakları, yuvaları, otlakları, sulakları ele geçirilmeye çalışıldı.

Paralelin son iki yıl içinde rüyalarında bile görseler inanamayacakları şeyler başlarına gelince, birden akıllarına demokrasi, hukuk, insan hakları, can ve mal güvenliği geldi. Denize düşenin yılana sarıldığı gibi bu kavramlara sarıldılar. Ömrüm boyunca öğrenemeyeceğim kadar demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları dersi aldım bu paralel yayınlardan.

Eksiklerimi tamamlamaya çalışırken zaman içinde İpek Koza Holding’in mallarına, Bugün, Kanaltürk gibi televizyon kanallarına ve Bugün, Millet gibi basın organlarına el konuldu. Samanyolu Grup’unun televizyonları uydudan indirildi, iğdiş edildi. Yüksek maaşlarla kayyımların bir an önce altından girip üstünden çıkmaları sağlandı. 4 ay gibi kısa sürede gereği yapıldı, yutuldu.

Kürdistan rüyalarıyla yatıp kalkan, açılımlardan medet uman İMC Tv ile koltuk değnekliği yapıp Ötüken marşları söylemeyi Türk milliyetçiliği zanneden BengüTürk Tv uydudan atıldı, susturuldu.

Sırada yayınlarına devam eden NAMAZ, pardon ZAMAN gazetesi vardı. Nihayet, ona da kayım kayım kayyımlar atandı, yönetenleri ve çalışanları tomalarla, biber gazlarıyla, sis bombalarıyla, coplarla püskürtülüp kalesine el konuldu.

Şimdi paralelin son tüyleri de mercek ve cımbız yardımıyla yolunduktan sonra sırada solun, sosyal demokrasinin can çekişen yayın organları var.

Biraz daha horuldamaya devam edin; dünyayı yutsa doymayan sayın yılan tıslaya tıslaya geliyor. Yakında hepinizi yutulacak, yok olup gideceksiniz!..

“Susma sustukça sıra sana gelecek” sözünü bir şarkı sözü sanıyordunuz, bir kulağınızdan girip diğer kulağınızdan çıkıyordu, değil mi? Şimdi gerçek olduğunu görmeye başladınız mı? “Evet” mi? Peki, o zaman daha neyi bekliyorsunuz dangalaklar!..

05.03.2016

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GÖRGÜSÜZ KENDİSİ GİBİ ÇOCUK YETİŞTİRİR

21.09.2004 Salı Günlü Günlüğümden: Saat 08.00’de kalkıp kahvaltımı yaptım. Arabam tamirde olduğu için bizim blokların arkasında dolmuşa bindim. D/7’de kiracı olan karı koca da aynı dolmuşa bindiler. Benden önce davranıp dolmuş ücretimi de onlar verdiler. Ben de nezaket gösterip boş koltuğa kadını oturttum.

Aslan Çimento Endüstri Meslek Lisesi’ni geçtikten sonra 2 kişi kalktı. Onların yerine de adına tesettür dedikleri çaputlara bürünmüş bir kadın oturdu, yanına da 10 yaşlarındaki oğlunu oturttu. Bunun üzerine sinirlenerek: “Şoför bey, koltuğunu boşaltanların yerine ‘Boşalan koltuklara ilk binenlerin öncelikle oturma hakları vardır’ kuralını neden uygulamıyorsunuz? Daha önce binmeme karşın benden sonra binenler boşalan yerleri hemen doldurdular, dolayısı ile ben de ayakta kaldım” dedim.

Bunun üzerine kadının yanına bir yabancının oturmasının olmayacağını ileri sürmeye kalkanlar oldu. Onları azarlayıp: “Dolmuşta haremlik-selamlık mı var yani?” dedim.

Kadın, “Çocuk hastadır” diye kendini savunmaya kalktı ve çocuğu kaldırıp beni oturtmak isteyince: “O, önce olmalıydı, ben söyledikten sonra bir anlamı ve gereği kalmadı” dedim.

Bu sefer şoförün arkasında genç ve türbanlı bir bayan kalkıp bana yerini vermek istedi. Ona da teşekkür edip: “Benim amacım, illa oturup kendim rahat etmek değildir. Ben tepkimi göstermek istedim. Öğrencilik yıllarımda yüzde seksen oranında oturduğum koltuğu ya bir yaşlıya, ya bir hastaya ya da çocuklu bir bayana verir, ben de hep ayakta giderdim. Şimdi de biz yaşlandığımıza göre sıra bize ne zaman gelecek? Çocukluğumuzda, gençliğimizde ektiğimizi biçemeyecek miyiz yani?

Terbiyesiz, görgüsüz bir nesil türedi. Kendi yerlerini birilerine vermelerinden vaz geçtik, senden sonra dolmuşa, otobüse veya banliyö trenine binmelerine, üstelik senden çok çok genç olmalarına karşın, boşalan koltuğu sanki büyük bir marifet yapıyorlarmış gibi hemen kapıyorlar. Beni şimdi kızdıran işte bu tür görgüsüzlükler, saygısızlıklar ve haddini bilmez küstahlıklardır.

Ben bir öğretmenim… Bu tür çocuklar evlerinde anne, baba ve büyüklerini, okullarında da idarecileri ve öğretmenlerini dinlemiyorlar; dolayısıyla ülkemiz de gittikçe bozuluyor, kan kaybediyor. Bu çocuklar gökten zembille gelmediklerine göre, onları bu hale getirenler görgüsüz, cahil anne ve babalar, hatta liyakatsiz öğretmenlerdir. Aslında önce onları doğru dürüst eğitmek, çocuk yetiştiremeyecek olanların çocuk yapmalarına, çocuk eğitmelerine de kesinlikle izin vermemek gerekir. Aksi halde bütün çabalar boşa gider. Bunlar oturdukları mahallelerinde de mahallenin sakinlerini rahatsız ediyorlar, insanı çileden çıkarıyorlar” diye atıp tuttum, içimi boşalttım.

Dinleyenlerin çoğu bana bakıp hak verdiler.

****

Şimdi bütün okullar 4+4+4 ile imambayıldı yapıldığına göre artık Türkiye rayına oturmuş olmalı…

27.02.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BU KADAR YALAN VE İFTİRAYA BU ÜLKE NASIL DAYANIYOR?

Sabah sabah televizyon kanalları arasında dolaşırken karşıma Akit TV çıktı. “Biraz da şu Akit’i izleyelim, bakalım bu kanal yurt ve dünya olaylarına nasıl bakıyor?” dedim.

10-15 dakikamı feda edip Akit TV’yi izlemeye karar verdim. Vermez olaydım: Stüdyoda yakışıklı tıfıl bir genç ile beyefendi görünümlü orta yaşlı bir kişi önündeki kâğıda bakarak Almanya’dan telefon bağlantısı kurdukları 28 yaşındaki bir genci sorularıyla yönlendiriyorlar, o da daha önceden hazırlanmış olduğu her halinden belli olan ve hayatında yurtdışı görmemiş bir Türk’ün Türkçesi ile yanıtlarını veriyordu.

Konu, Almanların yabancılara ve ilticacılara nasıl baktıklarıyla ilgiliydi. Rolünü iyi ezberlemiş ya da yüzü görünmediği için konuşuyormuş gibi kâğıtta okuyan, telefonun diğer ucundaki yaşı genç, beyni küflenmiş adam temiz bir Türkçe ile yanıtlıyordu.

Soruları bir kenara bırakıp telefonun diğer ucundan yanıt veriyormuş gibi yapan adamın ağzından kısaca özetlemek gerekirse:

“Ben şimdi 28 yaşındayım. 8 yaşından beri Almanya’da yaşıyorum. Almanlar “Babama Allah’a inanır mısın, inancın ve mezhebin nedir, ibadet yapar mısın?.. Türkiye’yi ve Türkleri sever misin?” diye sormuşlar. Babam da elhamdülillah Müslüman’ım, mezhebim Sünni’dir. Namaz da kılarım, oruç da tutarım, ülkemi de milletimi de çok severim…” demiş.

“Babam dindar, namazında niyazında Müslüman ve Sünni olduğunu, Türkleri kötülemeyip övünce, Türkiye’ye, Türk milletine atıp tutmayınca ilticası 3 defa reddedildi.

‘Ben Müslüman değilim, Hristiyan’ım, ateistim, Aleviyim, Allah’a da inanmam, Müslümanları, Sünnileri, namaz kılanları, oruç tutanları hiç sevmem, nefret ederim, Türkleri, Türkiye’yi de hiç sevmem, onlar çok kötüdür’ gibi şeyler söyleyip Türkiye’ye atıp tuttuklarında el üstünde tutuluyorlar, baş tacı ediliyorlar, ilticaları da hemen kabul ediliyor.

Allah başımızdan Sayın Cumhurbaşkanımızı eksik etmesin; o İslâmiyet’e, Sünniliğe hizmet ediyor. Onunla uğraşanlar aslında İslâmiyet’le, Sünnilikle uğraşıyorlar. Onu ortadan kaldırarak İslâmiyet’i, Sünniliği ortadan kaldırmak istiyorlar. Onun sayesinde ülkemizde de, yurtdışında da adam yerine konduk… ”

Bu kadar yalana, bu kadar kötü niyetle yapılan yayına gel isyan etme!.. Daha fazla dinleyip izlemeyi bırakın beynimi, midem ve bağırsaklarım bile dayanamadı, kanalı hemen kapatıp kendimi tuvalete güçlükle atabildim.

***

Yüzlerce ulusal ve yerel yayın yapan televizyon ve FM radyo kanalı bıkmadan usanmadan bu şekilde yalanlarla, iftiralarla, gerçek dışı şeylerle beyin yıkayıp Türkiye’yi kristallerine kadar parçalamak istiyorlar. Bu ülkenin hâlâ ayakta durabilmesi gerçekten bir mucizedir.

13.02.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

NERDE KALMIŞTIK?..

03.09.2004 Cuma günlü günlüğümden: Saat 08.00’de kalkıp banyo, ardından kahvaltı yaptıktan sonra okula gittim.

Saat 12.00’ye dek oyalandıktan sonra “Branş Öğretmenleri Zümre Toplantısı” yaptık. Hangi öğretmenin hangi sınıfın sınıf öğretmeni olacağını ve hangi dersleri alacağını tespit ettik.

Saat 13.30 olmuştu. Özellikle benimle fırsat buldukça giden Hasan Bey’in gözüne bakıp “Arkadaşlar, Gebze’ye gidiyorum, giden yok mu?” dedim.

Hasan Bey: “Hocam, çok teşekkür ederim. Cuma’ya gideceğim” dedi.

Saatime bakıp “Cuma mı kaldı?” dedim.

Hayret, bu arkadaşın dinine imanına bu kadar düşkün olmadığını çok iyi biliyorum. AKP iktidar olalı bunun gibi kaypak insanlar nasıl da dindar oldular.

Müdür Yardımcısı Mustafa Bey, bir sözümün üzerine: “Hocam, Allah aşkına AKP’yi ve hükümeti karalamayın… Bak, hiçbir hükümetin yapmadığını yapıyor; ders kitaplarını beleş veriyor, eğitime katkı payını kaldırdı” dedi.

“Mustafa Bey, ben ilkokulda okurken birkaç gün arayla başöğretmenimizin emriyle tüm okulda bit muayenesi yapılır, bitli öğrenciler tören alanında tüm öğretmen, öğrenci ve dışardan izleyenlerin karşısına dizilir, başöğretmenin komutuyla tüm öğrenciler bitli öğrencilerin yüzüne ‘Tuuu!.. Tuuu!… Tuuu!..’ diye tükürürdü. Bir keresinde de benim başıma gelmişti, bunu asla unutamam.

Hocam, Eğitime Katkı Payı’nı vermeyen öğrencilerin de sınıfta nasıl rezil edilip aynı duyguları yaşadıklarını gözlerimle defalarca gördüm. Onların da benim bit muayenesinde yüzüme tükürüldüğünde ne hissettiysem onu hissettiklerini ve çok üzüldüklerini anlamamam için insan olmamam gerekir. Eğitime Katkı Kaldırılması iyi olmuştur. Bu hükümetin yaptığı iyi şeylerin olmadığını söylemiyorum. Elbette iyi şeyler de vardır. Anayasamız da İlköğretim ‘zorunlu ve parasızdır’ der. Ama biz öğretmenleri de kul yerine koyuyor. Kişiliğimizi, kimliğimizi tamamen yok etmeye çalıyor. Buna bir yıl daha nasıl dayanacağım, bilmiyorum” dedim.

AKP’ye yaranmak için kıvırtan kıvırtana… Kıvırdın bakalım ne olacak!..

***

Aziz Gülmüş’e de çocuğundan dolayı “Anarşist ne yapıyor?” diye şaka ile sorunca: “Hocam, anarşist sayenizde sınıfta kaldı” dedi.

“Niye sayemde?”

“Diyorlar ki: Biz senin oğlunu sınıfta bırakmayacaktık, Turaç Bey, onun hakkında konuşunca arkadaşları etkiledi, arkadaşlar da onu sınıfta bıraktı.”

“Aziz Bey, şimdi anlaşıldı; birkaç gündür sorularıma neden yanıt vermediğin, yüzüme neden bakmadığın… Öğretmenler Kurulu Toplantısı’nda konuşulanların, dışarıya sızdırılması suçtur. Ama mademki öyle diyorlar. Hangi şerefsiz dediyse yalan söylemiştir. ‘Şu sessizdir, bunun dili yoktur’ diye mızmızları, sünepeleri bir üst sınıfa geçiriyorlardı. Senin oğlun gibileri de ‘o şöyle kötü, bu böyle kötü’ diye sınıfta bırakıyorlardı.

Ben de o yaramaz ve kötü gösterilen öğrencilerin şahsında yaşamım boyunca başıma gelenleri anımsayıp: ‘Arkadaşlar, ülkemiz Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkedir. Mızmızlık, sessizlik, her şeye evet demek, o kadar da iyi; hakkını aramak, işine gelmeyene hayır demek o kadar da kötü değildir. Bağımsızlık Savaşı’nda düşmanın karşısına dikilenler o isyankârlardır.

Ben inanıyorum ki, ülkemizin başı yine belaya girdiğinde en ön cephede o beğenmediğiniz insanlar savaşırlar, ölürler. Öbür sünepeler, mızmızlar, çok beğendikleriniz ya düşmana yağ çekip yanaşırlar ya da kaçarlar. Ben şahsen öğrencileri bu şekilde değerlendirdiğiniz için sözlerinize alındım.

Ben de yaşamım boyunca hakkımı aradıkça o öğrencilerin durumuna düştüm, dışlandım, ezildim ama bana yapılan haksızlıklar karşısında asla eğilip bükülmediğim için ceza üstüne ceza aldım, il il sürgün yaşamı yaşadım.

Ben diyorum ki, lütfen terbiyesizlikle hak aramayı birbirlerine karıştırmayalım. Bazı öğrenciler bizim kendilerinden beklediğimiz şekilde hareket etmemiş, bildiklerinden kalmamış, bazı dayatmalara karşı direnmiş hatta saygısızlık ve terbiyesizlik yapmış olabilirler. Not verirken, ahlak notu vermeyelim. Eğer mutlaka davranışlarından dolayı birilerini sınıfta bırakacaksanız, hakları çalınırken susanları bırakın!..

Aziz Bey okulumuzun bir personelidir, bizim de arkadaşımızdır. Kendisi de zaman zaman çocuklarının yaramazlıklarından, söz dinlememelerinden yakınıp bizden yardımcı olmamızı beklediği olmuştur. Aziz Bey’in oğlu böyle böyle yapıyor… Aziz Bey’in gücü yetmiyor, tamam ama bize düşen ona yardımcı olmaktır, onun huzursuzluğuna yol açacak bir şey yapmayalım diye de senin oğlunu kayırdım. Yazıklar olsun onlara da, sana da!..” deyip çıktım.

Arkamdan Aziz Bey ne söylemiştir, ne düşünmüştür bilemem…

====

Kendinizi kurtarmak için yalan söylemeyin; her yalanın bir ömrü vardır, zamanı geldiğinde kar kalkınca ortaya çıkan it boku gibi ortaya çıkar. Birilerini kendinizle kıyaslamak istiyorsanız, ayarını bozduğunuz kantarla önce kendiniz tartılın, sonra başkalarını… Dilinizi pide fırının küreği gibi oraya buraya fazla sallamayın, ya kökünden koparırlar ya da birileri bir şeyler eder…

10.02.2016

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZORUNLU TRAFİK SİGORTASI, KASKO, MTV VE YOLUNAN KAZLAR

Türkiye’yi yönettiklerini sanan, gökten zembille indiklerine inandırılan batırandaşlar harçlıklarını çıkarmak için, yolunacak kaz yerine koydukları samanlıkta çürümeye terk edilmiş batandaşları her fırsatta yola yola yarasaya döndürdüler.

Hani kendileri dünyanın en pahalı arabalarını makam arabası, en pahalı uçaklarını makam uçağı diye kazların sırtından alıp, ceplerinden beş kuruş harcamadan yeryüzünde keyiflerince fink atıp, gökyüzünde beleş uçmaya, lazımlıklarını bile yanlarında taşımaya alışmışlar ya… Bu alışkanlıklarını sonsuza dek devam ettireceklerini, bu devranın da böyle süreceğini zannediyorlar. Oysa tüm tüyleri yolunmuş, kursakları boş yarasaya dönmüş batandaşlar sayelerinde son nefeslerini vermektedir.

Bir şeyi hem zorunlu tutacaksın, hem de fiyatını sen belirleyip Zorunlu Trafik Sigortası diye batandaşlara dayatacaksın. Onlar da kuzu kuzu gelip sigorta edecekler öyle mi? İşte bu olmaz!..

Batandaşlar bilerek veya bilmeyerek batırandaşlara ders vermiş oluyorlar. Yani bu Zorunlu Sigortayı yaptırmadan trafikte dolaşanların sayıları artmaya başlamış…

Bu durumda Ulaştırma Bakanlığı da Zorunlu Trafik Sigortası’nın çok pahalı olduğunu kabul ederek yeni çözümler üretmeye girişmişler.

Zorunlu Trafik Sigortası, kasko, MTV, araç muayenesi, yakıtın içindeki 2/3 oranındaki vergiler, paralı yol ve köprü geçişlerindeki fahiş ücretler, park ücretleri, uyarı bile yapılmadan verilen ağır para cezaları vs. sürücüleri ve araç sahiplerini canlarından bezdirmiştir.

Devletin asil görevlerinden biri de yurttaşlarına hizmet etmek ve onları mutlu etmek iken, bu tamamen bir kenara bırakılıp tüccar devlet düşüncesiyle hareket edilmiş ve yurttaşlar enayi yerine konulmuştur. Dolayısı ile çoğu zaman aracın sahiplerine mi yoksa sahiplerinin mi araca bindikleri, yararlandıkları tartışılır hale gelmiştir.

Bir batandaş olarak eğer bir kıymeti harbiyesi olursa ben de önerilerimi sıralıyorum:

  • Yalnızca üçüncü kişilerin görecekleri zarar ve ziyanların karşılanması için Zorunlu Trafik Sigortaları yapıldığında bunun primleri 2 aşamada ödenmelidir:
  1. Kimsenin canını acıtmayacak cüzi bir kısmı peşin,
  2. Geri kalan kısmı da ATV ve KDV’de olduğu gibi yakıt alırken, tüketeceği yakıtın belli bir oranında prim kesilip, sigorta yapan şirket hesabına aktarılmalıdır. Dolayısı ile hem tüm araçlar Zorunlu Trafik Sigortası’ndan kaçmamış olur, hem de araç yakıt tükettiği, yani trafikte dolaştığı oranda Zorunlu Trafik Sigorta primi ödemiş olur.

“Çok gezen tavuk, ayağında pislik getirir” atasözünde olduğu gibi potansiyel olarak trafikte çok gezen araçların yerlerinden kıpırdamayan araçlarla eşit tutulmaması da sağlanmış olur.

  • Üçüncü kişilere verilen zarar ve ziyanlar Zorunlu Trafik Sigortası’ndan karşılanacağına göre ayrıca kasko yapılması durumunda her ikisi birleştirilip Zorunlu Trafik Sigortası’nın karşılaması gerekenler kaskodan düşürülmelidir.

Bizi yönetenler; bizim de aklımıza, düşüncelerimize, fikirlerimize başvurur, bizi dinlerlerse hem kendileri, hem biz, hem de devlet kazançlı çıkar. Dolayısı ile huzur ortamı sağlanır.

10.02.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ŞAM EMEVİ CAMİİ’NDE CUMA NAMAZI KILMA HAYALİNİN SONUCU

Dün torunumu Sancaktepe’de Belediyesi’nin bir çocuk parkına götürmüştüm. Orada 30 yaşlarında tesettürlü bir kadın birisi kız, diğerleri erkek 3 çocuğunu kaydırakta kaydırıyor, kendisi de onlar zarar görmesinler diye kaydırağın altında tutuyordu.

Çocuklardan birisi tepesinin üzerine kaydı, yetişip tutmasam tepesinin üzerine yere çakılacaktı. Annesine “Aman dikkat et, çocuk az kalsın kaza geçiriyordu” dedim. Kadın beni anlamadı ama “Şükran” dedi.

Zeynep’i de aralarına kattım. Çocuklar kayıyor, kadıncağız da aşağıda tutuyordu. Yanına yaklaştım, aramızda şu konuşmalar geçti:

-“Suriyeli misin?”

-“Ayva…”

-“Türkçe konuşamıyor musun?”

-“Yavaş yavaş…”

-“Kaç çocuğun var?”

3 parmağını gösterip, “Yetim” dedi.

-“Kaç yıl oldu Türkiye’ye geleli?” dedim. Bir parmağını gösterdi. Sonra bir şeyler dedi ama anlayamadım.

Bu sefer de o, torunumu gösterip:

-“Babası?” dedi.

-“Hayır, dedesiyim” dedikten sonra “Senin kocana ne oldu?” dedim. Anlayamayınca çocukları araya girdiler, annelerine bir şeyler söylediler. O da eliyle boğazı kesiliyor, karnı deşiliyormuş gibi yaptı.

-“Vay caniler, kim yaptı?” dedim.

Anlayamayınca “IŞİD’ten mi, Esat’tan mı kaçtınız?” dedim.

Gözüme baktı.

-“DAEŞ’ten mi, Esat’tan mı kaçtınız?” diye tekrar ettim.

Bir bana, bir çocuklarına baktı, onlarla bir şeyler konuştuktan sonra:

-“DAEŞ” dedi.

-“Vay alçaklar vay!.. Vay gaddarlar vay!..” dedim.

O da:

-Gaddar, cani!..” dedi.

-“Devlet size yardım ediyor mu?” dedim.

-“Hayır, biz kira…” diye birkaç yüz metre uzağı işaret etti. Gözleri nemlendi, çocuklarını alıp uzaklaştı.

Kendimi ve ailemi onların yerine koydum, dayanılır gibi değildi.

***

Bütün bunlar Şam’da Emevi Camii’nde Cuma namazı kılma ve mezhepçilik aşkına yapıldı. Ne kadar sapık, psikopat, cani varsa, başta ABD olmak üzere uşakları tarafından eğitildi, donatıldı, silahlandırıldı, beslendi Esed’in üzerine gönderildi. Yüzbinlerce Suriyeli masum insan “Allahuakbar!..” nidalarıyla katledildi, sapıkların tecavüzlerine uğratıldı.3 milyonu Türkiye’ye olmak üzere milyonlarca Suriyeli yurdunu terk etmek zorunda kaldı. Her gün onlarca masum çoluk çocuk Ege’de balıklara yem oluyor. Almanya Başbakanı Şansölye Merkel “Aman bunları başımıza bela etmeyin de size beş-on avro verelim, AB’de tuvalet temizlemenize ve arada bir gezmenize vize verebiliriz” diye Türkiye’yi yolgeçen hanı etti.

Türkiye AB’nin “Mültecileri Oyalama Kampı” oluyor, Doğu ve Güneydoğu’da da oluk oluk şehit kanı akıyor, kardeşkanı dökülüyor. Bu bölge insansızlaştırıldıktan sonra kalıcı barışı sağlarız evvellah!.. 10 sene sonra da Suriyeliler “Biz de ayrılmak istiyoruz artık yeter!” diye başkaldırırlarsa kimse şaşmasın!..

09.02.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TANRILAR KURBAN İSTİYOR, BİZ DE VERMEK ZORUNDA KALIYORUZ

Tanrılar bir kadını cezalandırmışlar. Ceza olarak da kadının ailesinden bir kurban almaya karar verip kadını çağırmışlar:

“Kocan, kardeşin, oğlun arasından birini bize kurban olarak vermen için seçimini yap en kısa zamanda bize bildir” demişler.

Çaresiz kadın günlerce düşündükten sonra “Üçünden de vazgeçemem ama ne yazık ki bir karar vermekten başka da seneğim yok” deyip seçimini yapmış:

“Oğlum benim canımdan bir parça; o, asla olmaz…

Babamla annem bana bir kardeş veremeyecek kadar yaşlılar; bundan dolayı kardeşimden de vazgeçemem…

Ben ise henüz gencim, güzelim, elimi sallasam ellisi, dilimi sallasam dillisi gelir; koca dediğin eloğludur, her yerde ve her zaman bulunur. Kocamı kurban olarak tanrılara verirsem, yeniden evlenip mutlu bir yuva kurabilirim. Bu durumda kocamdan vazgeçip tanrılara kurban vermek en iyisidir” demiş…

***

Ulusal gelirin, iyi, güzel olan şeylerin paylaşımında bizi yok sayan, hatta insan yerine bile koymayan tanrılarımız kötü şeyleri bize paylaştırıyorlar. Hatta kendilerini tatmin etmek için hiç yoktan çıkardıkları savaşlarda bile her zaman bizi cepheye sürüyorlar. Hep şehit veya gazi olan biz baldırı çıplaklar, açlıktan nefesi kokanlar olurken, kahraman da hep kendileri oluyor. Korkumuzdan ya sesimizi çıkaramıyor ya da aklımızı başımıza alıp bunun sorgulamasını bile yapamıyoruz, devran sürüp gidiyor. Adı da İleri demokrasi oluyor.

 

08.02.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BATANDAŞLARIN ÇOCUKLARI ŞEHİT OLURKEN, BATIRANDAŞLARIN ÇOCUKLARI NEREDE?

Vaktiyle Erzurum Valisi Hurşit Ağa’yı konağına çağırıp:

-“Padişah Efendimizin selamları var; Bağdat’a sefer ilan etmiş… Büyük mahdumunuzu askere istiyor” demiş…

Emir yüksek yerden olunca, Hurşit Ağa çaresiz:

-“Vatan millet var olsun, Padişah Efendimiz sağ olsun, büyük mahdumum Padişah Efendimizin yoluna kurban olsun” demiş ve büyük mahdumunu askere göndermiş…

Aradan biraz zaman geçtikten sonra Hurşit Ağa’nın büyük oğlunun şehit haberi ile bir şehitlik beratı gelmiş…

***

Bir gün yine Erzurum Valisi Hurşit Ağa’yı konağına çağırıp:

-“Padişah Efendimizin selâmları var; Tahran’a sefer ilan etmiş… Ortanca mahdumunuzu askere istiyor” demiş…

Hurşit Ağa henüz büyük mahdumunun acısını unutamadan emir yüksek yerden gelince, yine çaresiz, boynunu büküp:

-“Vatan millet var olsun, Padişah Efendimiz sağ olsun, ortanca mahdumum da Padişah Efendimizin yoluna kurban olsun” demiş ve ortanca oğlunu da içi yana yana, sağ selamet gelemeyeceğini bile bile askere göndermiş…

Aradan yine biraz zaman geçtikten sonra Hurşit Ağa’nın ortanca oğlunun da şehit haberi ile bir şehitlik beratı gelmiş…

***

Aradan fazla zaman geçmeden, iki oğlunun acısıyla yanıp kavrulan Hurşit Ağa yine bir gün Erzurum Valisi’nin çağrılısı olarak Vali Konağı’na gider. Vali Hurşit Ağa’ya:

-“Padişah Efendimizin selâmları var; Mısır’a sefer ilan etmiş… Küçük mahdumunuzu da askere istiyor” der demez, Hurşit Ağa bütün cesaretini toplayarak:

-“Vali, vali!.. Padişah Efendimize selamlarımı söyle; benim şeyime güvenip zırt pırt oraya, buraya sefer ilan etmesin!.. Efendimizin yüce emirlerine iki mahdumumu kurban verdim. Elimde soyumu devam ettirecek tek bir mahdumum kaldı, onu ölürüm de asker göndermem!” demiş…

***

Sonuç tahmin ettiğiniz gibi: Silivri zindanları, pardon Erzurum zindanları…

====

07.02.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DÜZENDEN ŞİKAYET EDİP DE KILINI KIPIRDATMAYANLARA!..

Cimri yaşlı bir adam: “Allah’ım ne olur, büyük ikramiyeyi bana çıkarmadan canımı alma!..” diye yalvarıp duruyormuş.

Cimri yaşlının feryatlarına dayanamayan melekler, Allah’ın katına çıkıp bunu dile getirmiş ve Allah’tan o ihtiyara bir iyilik yapması için ricada bulunmuşlar.

Allah da: “Ben de onun feryatlarına dayanamıyorum ama hiç bilet aldığı yok ki!” demiş.

***

Düzenden şikâyetçi olan dostlarım,

Önce kafanızı ellerinizin arasına alıp beş dakika şöyle düşünün: “Yahu ben kimsenin malını çalmadım, tüyü bitmemiş hiçbir yetimin hakkını yemedim, kimseye tecavüz etmedim, bir kelebeğin bile kanadını kırmadım. İnsan haklarına, hukuka, yasalara karşı bir suçum yoktur. Benden korkması gerekenler benden korkmuyorlar da ben neden onlardan korkuyorum? Benim kime diyet borcum var da böyle sümüklü böcek gibi kurtuluşumu hep başkalarından arıyorum? Ben neden yapmam gerekenleri yapmıyorum?” diye düşünün…

Sonra şu sorunun yanıtını lütfen verin: Yahu dut yemiş bülbül gibi niçin susuyorsunuz?

02.02.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?” DİYE BİRAZ SOKRANALIM…

ABD’nin 18 yıl boyunca Merkez Bankası başkanlığını yapmış olan Alan Greenspan: “Gelişmekte olan ülkelerde zaman zaman hükümetlerin borçlanmalarına ve harcamalarına gem vurmamalarının hiper enflasyona ve ekonomik tahribata yol açtığını görmekteyiz” diyor.

Türkiye’yi yönettiğini zannedenlerin emir ve direktifleri doğrultusunda boyalı basın ve yandaş medya ne kadar gizlerse gizlesin Türkiye özellikle “uçak krizi”nden sonra hızla hiper enflasyona gitmektedir. Çarşıda pazarda ne yiyeceğin, ne içeceğin, ne de giyeceğin yanına yaklaşılmıyor. Turgut Özal’la liberal demokrasiye geçmiştik, AKP ile de ileri demokrasiye… Bu durumda hükümet ne yapsın? Ekmeğe zam yapmıyor, fiyatı artıyor; elektriğe zam yapmıyor, katılım ve kaçak kullanım payları artıyor. Su da öyle, doğalgaz da öyle…

Peki, batandaşların kazançlarıyla orantılı olmayan vergilere, algılara, çalgılara ne demeli?

Eee kardeşim, sende fazla dırlama, sus!.. Bu çarkların nasıl döndüğünü sanıyorsun?!.

Memurların, işçilerin, çalışanların, emeklilerin maaşları neden yerinde sayıyor?

Onlar ÜFE’ye, TÜFE’ye bağlı…

Al sen o ısmarlama ÜFE, TÜFE, küfeni başına çal emi!..

Aklı başında hiç kimse Türkiye’nin iyiye gittiğini gösterecek bir tane güzel örnek gösteremez.

Amaaaa… Doğruyu söylediğinde başına bir şeylerin gelmeyeceğine inanan en aptal ve avanak kişiler bile hiç düşünmeden arka arkaya binlerce kötü şeyleri sıralayabilir.

Kardeşim boyalı basın, yandaş medya, sana sesleniyorum: Neden görevini yapmıyorsun, haberleri çarpıtmak, görmezlikten gelmek ayıp, günah hatta suç değil mi?

Demokrasinin iğdiş edildiği bir ülkede doğruları söylemek yürek istiyor. “Peki, doğruları söylemek neden yürek istiyor?” diye densizlik yapanlar olursa, onlara söyleyeceğim tek bir söz vardır: “Sen doğruları söyleyip yazabiliyor musun?”

Bak kardeşim, ben doğruları söyleyip yazamıyorum hatta olumlu şeyler bile düşünemiyorum. Nedenine gelince ülkemde demokrasi yoktur. Demokrasinin olmadığı bir ülkede bol bol kahraman ürer. Ben de kahraman değilim. Sosyal medyada yazıp çizen kahramanlar da yavaş yavaş ya yok oldular ya da sindiler. “Evet, ben doğruları söyleyip yazıyorum” diyenler ya doğruların ne olduğunu bilmiyor ya da kıvırtıyorlardır.

O zaman yalakalık yapıp kıvırtma!.. Kalemini, kameranı, bilgisayarını kır, bilmem nerene sok, adam gibi otur oturduğun yerde!..

Winston Churchill “Demokrasi, zaman zaman denenen diğer tüm yönetim biçimleri istisna olmak kaydıyla, en kötü yönetim biçimidir” diyor.

Bu sözden benim anladığım şey şudur: Şimdiye dek insanoğlu ne kadar yönetim biçimi denediyse, hepsi birbirinden berbattır. Bunların içinden en az kötü olan da demokrasidir.

Peki, biz ne anlıyoruz demokrasi deyince: Seçim, değil mi? Ben de diyorum ki, ruhu boşaltılmış, sadece sandığa indirgenmiş, neyin kendisi, ailesi, çevresi, ülkesinin geleceği için iyi olduğunu, hatta kendisi yararlanırken başkalarının ne kadar büyük zarar göreceğini, buna da asla hakkının olmadığını düşünemeyen ya da bencil, mendebur insanların oylarına dayalı sandık demokrasisini al başına çal emi!..

Uğur Mumcu “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz”, Winston Churchill de “Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ileriyi görürsünüz” diyor.

Peki, biz bilgi sahibi olmak için devleti yönetenlerin desteğiyle geçmişi didik didik didikleyip ileriyi görebiliyor muyuz ya da tam tersine köstekleniyor muyuz?

Elbette ki köstekleniyoruz. Bu durumda da bilgi ve fikir sahibi olmadan, bilinçsiz ya da kiralanmış oylarımızı önümüze konulmuş sandıklara atıyoruz.

Korkularımıza ya da küçük çıkarlarımıza demokrasiyi, dolayısı ile ülkemizin geleceğini kurban eden bizleriz, bizler!.. Bu koşullarda Türkiye’nin nereye, kimlerin sayesinde gittiği de belli olmuyor mu?..

01.02.2016

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AFİLİ DELİKANLI

Mahallenin efeliğe özenen yeni yetme boduru kellesini ustura ile kazıtmış, sokakta tek başına afili afili dolaşıyor, mahallenin kızlarına caka yapıyormuş. Bunu gören bir delikanlı dayanamayıp arkasından yetişmiş. Afili delikanlının çıplak ense köküne yağlı bir tokadı patlatıvermiş… Fiyakası bozulan efe bozuntusu arkasına dönmüş ki ne görsün, iri kıyım çam yarması bir delikanlı…

Bizim bodur hiç bozuntuya vermeden:

-“Şakayla mı yaptın yoksa ciddi olarak mı?” diye sorunca:

-“Ciddi olarak!..” demiş delikanlı.

Bodur delikanlıya şöyle bir bakmış, bir şey yapamayacağını anlayınca:

-“Hele bir şakayla yapsaydın, o zaman görürdün…” demiş.

***

Sahi Rus Boz Ayısı’nın ense köküne atılan tokat ciddi miydi, şaka mıydı, anlayamadık gitti.

Aman kardeşim herkes attığı tokada biraz dikkat etsin, dişi kırık Memed emminin şeyine güvenip de bir daha tekrarlamasın. Adı üstünde: “Boz Ayı”… Ne yapacağı belli olmaz…

31.01.2016

Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİR SIPALI FIKRA…

Vaktiyle Kangal’ın bir köyünde yaşayıp da herkes tarafından “deli” diye tanınan Pirzo, yeni doğmuş bir eşek sıpasını sarıp sarmalayıp kucaklayıp Kangal’a götürmüş…
Bunu gören Kangal Kaymakamı takılmak için: “Pirzo, çocuğunu nereye götürüyorsun?” demiş…
Pirzo: “Köyde okul yok Kaymakam Bey, şehre getirdim ki, okusun da Kangal’a kaymakam olsun” demiş…
Pirzo’ya takılan Kaymakam da ağzının payını almış…
***
NOT: Benim bildiğim kaymakamlar mevzuatların dışına asla çıkmazlar, çıkamazlar; çıkarlarsa varlık nedenleri ortadan kalkar ama sıpa iken okuyup da kaymakam olanlar varsa, o başka…

30.01.2016

Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ABD Merkez Bankası FED’in 18 yıl başkanlığını yapmış, yarım yüzyıldan fazla da ABD ve dünya ekonomik politikasına damgasını vurmuş olan Alan Greenspan “Türbülans Çağı” adlı belgesel anılarında:
“Eğer dünya ile ilişkilerimizi devam ettirmek ve yaşam standartlarımızı yükseltmek istiyorsak, ya ilk ve orta öğrenimimizde önemli derecede iyileştirme sağlayacağız ya da (kalifiye) göçmenlerin karşısına çıkarttığımız engelleri kaldıracağız. Hatta her ikisini birlikte gerçekleştirmek çok önemli ekonomik faydalar sağlayacaktır” diyor.
Peki, küçük Amerika’ya özenen biz ne yapıyoruz?
Yıllardır fakir fukaranın çocuklarını oyalamak için açmış olduğumuz ilk ve orta öğrenim oyalama kamplarını iyileştirmek şurada dursun, ölü yıkayıcılar kampı haline getiriyoruz. Komşularımızın huzursuzluğunu yerinde gidermeye çalışmak yerine, iç işlerine burnumuzu köküne kadar sokup mezhepçilik yaparak birbirlerine kırdırıyoruz. Sonra da mağdurları kurtarma dalavereleriyle sınırlarımızı kalitesiz ve çoğu hain, katil göçmenlere açıp ülkemizi bitli yorgana çevirip, bit besliyor ve bir PKK az gelmiş olmalı ki, Alevi-Sünni iç savaşı çıkartıp ülkemizi kan gölüne çevirmeye çalışıyoruz.
Bunları görmemek ve duymamak için ya kör ve sağır olmak, ya da dile getirip isyan etmemek için vatan haini olmak gerekir. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” deyip kaya dibindeki kış uykusuna yatmış kurbağayı oynayanlar, şimdi canlarını korumuş olsalar da ileride onursuz vatan hain durumuna düşmekten asla kurtulamazlar.
10.01.2016
Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE İTİLMİŞ, KAKILMIŞLARIN ÜLKESİ OLDU

Bu sabah saat 06.30’da yola çıktım. TEM ve E-5’i kullanarak Sancaktepe’den Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göz Polikliniği’ne kontrol için eşimi arabamla götürüyordum. Yer yer aydınlatma lambalarının yanmaması ve yağan yağmurun asfaltı ıslatması nedeniyle yollar genellikle zifiri karanlıktı. Şeritler de olmasa yol almam olanaksızdı.

Sağ selamet yol alabilmek için sağ şeritte oldukça yavaş gitmeye çalışıyordum. Yanlış sapaklara sapmamak için trafik işaret ve levhalarına da dikkat etmek zorundaydım. Her sapak adeta ölüm tuzağıydı. Gerek sol tarafımdaki şeritlerden, gerekse sağ tarafımdaki emniyet şeridinden her türlü araçlar etraflarına savurdukları zerreciklerinden oluşan tufan içinde arabama sürtercesine son sürat yol alıyorlardı.

Yola çıktığıma bin pişman oldum. Neredeyse dakika başına “Saygısızlar, şerefsizler, mezbahaneye kelle mi götürüyorsunuz? Kendileri geberecekler, durup dururken bizi de gebertecekler!..” diye bağırıp çağırıyor, yakası açılmamış ve unutmak üzere olduğum küfürleri de savurup boşalıyordum. Nihayet, saat 07.05’te 24 km’lik yolu bir mucize eseri olarak tamamlayıp hastanenin parkına girdik.

Göz Polikliniği’nin 1’inci katındaki hasta sıra kâğıdına 10’uncu kişi olarak eşim adını yazdı, koltuklara oturup beklemeye başlamıştık. Koridorları temizleyen adam temizlik yapıncaya dek orayı boşaltmalarını isteyince bir kadın hasta “Saygısız, terbiyesiz, kendini bilmez!..” diye adamcağıza bağırıp çağırıyordu. Bana göre adam haklıydı ama kadını idare etti, dolayısı ile de olay büyümedi.

Bizim hanım 4 ay önce verilmiş randevu kâğıdına bakınca: “Bir hafta önce gelmişiz. Randevumuz önümüzdeki Çarşamba günüymüş, hadi trafik yoğunlaşmadan gidelim” dedi.

Bizimkine kızdıktan sonra  bize doğru gelen o fırça yiyen adamcağıza: “Bizimkinin randevusu haftayaymış, ne yapabiliriz?” dedim. Adamcağız: “Bekleyin de sekreter gelince söylerim, halleder” dedi.

Biraz sonra sekreterler geldiler. Bizimki sıraya girdi, durum halloldu. Adam yanıma gelip kimliği istedi. Konunun çözüldüğünü söyleyip ilgisine teşekkür ettim.

Bizimki işlemlerini takip ederken, ben de yaşlı hanımların arasında oturmuş, onlarla sohbet ediyordum. Görgülü ve yaşlı bir hanımefendi: “İnsanlar son yıllarda ne kadar saygısızlaştılar; kimsenin kimseye saygı gösterdiği yok. Durmadan cami yaptırıyorlar, cami sayısı arttıkça saygısızlıkta o oranda artmaya başladı. Sonumuz ne olacaksa? ‘Sağlık sorunlarını çözdük’ diyorlar, bir tane hastane yaptıkları yok. Sağlık sorunları da çözülmek bir yana daha da kötüleşti” dedi.

Bunun üzerine ben: “Hanımefendi, ulus olarak itilip kakılmaya başladık. Bir adam tepemizde durmadan bağırıyor, çağırıyor, gıkımız çıkmıyor. Biz de yukarıya sesimizi çıkaramayınca itilmişlerin, kakılmışların psikolojisi ile bizden zayıf olanlardan hıncımızı çıkarıyoruz. Ben emekli öğretmenim. Yılların tecrübesiyle bu kanıya vardım. Umarım daha beteri olmaz.

Hastane yerine cami yapmaya gelince, hastanelerin oy getirisi yoktur ama camilerinki öyle mi? Oy getirisi en yüksek olan dindir. Bizi yönetenler ve yönetmeye talip olanlar zavallı halkı önce dine yöneltiyorlar, sonra da onlara yalakalık yapıp oylarını kapıp, anamızı belliyorlar. Devlet yönetmeye uygun bilgi, görgü ve liyakatleri de olmayınca ülkemiz işte bu kötü koşullarda yaşamak zorunda kalıyor. Yakında mezhep savaşları da başlarsa, Allah belamızı verdi demektir. Böyle giderse, ülkemiz ve Ortadoğu yangın yerine döner. Durum bunu gösteriyor” dedim.

Beni dinleyen kadınlar “İnşallah bugünleri de atlatırız yoksa gidiş iyi değil…” dediler. Ben de “İyi gitmesi için kılımızı kıpırdatıyor muyuz ki, iyi gitsin! Önce kendimizi bileceğiz, hak ve hukukumuzu kimseye çiğnetmeyeceğiz, malımızı mülkümüzü gözü açıklara çaldırıp kaptırmayacağız, sonra da haddini bilmeyenlerin hadlerini bildireceğiz. Aksi halde inşallah, maşallah ile selamete varamayız” dedim.

İşimiz bitti. Mart ayına randevu alıp, saat 09.50’de ayrıldık.

06.01.2016

Turaç ÖZGÜR

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EN ADİ MESLEK İNSANLARI FİŞLEMEK VE JURNALLEMEKTİR

21.06.2004 Pazartesi Günlü Günlüğümden:

Saat 11.00’e doğru okula gittim. Devlet, güvenlik önlemleri için tüm öğretmen ve personelin kendi haklarında bilgi vermelerini istiyormuş. Müdür Yardımcısı Mustafa Köse bana:

“Tüm öğretmenlerin ve personelin kendi haklarında bilgi vermeleri için bir ‘Bilgi Formu’ taslağı hazırla, onu bilgisayarda yazıp çoğaltalım. Sonra herkese dağıtalım, herkes kendi hakkında devletin istediği bilgileri o formu doldurarak versinler. Bunu devlet istiyor. Bu görev Sivil Savunma Kolu Öğretmeni olarak senin görevindir” dedi.

Mustafa Bey’in isteğini yerine getirdim. O da bilgisayarda yazıp fotokopi makinasında çoğalttı. Daha sonra Mustafa Bey’le aramızda şöyle bir konuşma geçti:

“Hocam, güvenlikle ilgili olarak şüphelendiklerin var mı? Varsa rapor et. Devlet bunu Sivil Savunma Kolu’ndan istiyor” dedi.

“Benim kimseye ‘şöyledir ya da böyledir’ deme hakkım yoktur. Devlet hâlâ insanları birbirine şikâyet ettirip onların üzerinde baskı uygulamaya çalışıyor. Bu, ilkelliktir. Benim gibi düşünmeyenler, inanmayanlar var. Kimse de benim gibi düşünmek ve inanmak zorunda değildir. Ben kalkıp da benim gibi düşünmeyenler ve inanmayanlar hakkında ‘Bunlar bölücüdür, yıkıcıdır, şeriatçıdır…’ dersem olur mu? Bu, benim kişiliğime yakışır mı? Bunu çok yanlış buluyorum. Bir eğitimciye hiç yakışmaz hocam!..

Ben düşüncesini ve inancını beğenmediği birilerini bu şekilde değerlendirir, jurnallersem, bu yol olur ve birileri de benim düşüncelerimi, davranışlarımı beğenmeyebilir. O da benim için bir şeyler der… Bu da yanlıştır, o da…  Ben bunu asla yapmam ve yapamam, kendime de yakıştıramam! Bazı arkadaşlar sohbet esnasında Said’i Nursi’nin kitaplarını okumamı öneriyor. Ben de onlara Atatürk’ün Söylevi’ni okumalarını öneriyorum. Çağdaş ve laik düşünceli bir öğretmene de bu yakışır.

Bazıları okula türbanla geliyor ama Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uyup sınıflara türbansız ya da perukla giriyorlar. Aksi halde Kılık Kıyafet Yönetmeliği’ni ihlal ettikleri için beni karşılarında bulurlar. Dışarda özel yaşamları da beni hiç ilgilendirmez. Şimdi kalkıp da bunlar hakkında iftira mı edeyim yani?

Birileri benim hakkımda iftira edip, yukarılara yaranmak için jurnalleseler dahi ben onların yaptıklarını kesinlikle yapamam arkadaş!.. Kusura bakma!..” dedim.

Önüme konan bir tomar yazıyı okuduktan sonra yanıt olarak: “Benim tespit ettiğim herhangi olumsuz bir durum yoktur. İstiyorsa, emniyet araştırabilir” diye yazıp imzaladım.

Formu Sivil Savunma Kolu öğretmeni olarak ben hazırladığım için herkes sanki sorumlu ve suçlu benmişim gibi, “Bu da nereden çıktı hocam yahu?” diye bana sorup sokranıyorlardı.

Ben de onlara, “Benim ne suçum var. Güvenlik önlemleri için devlet istiyormuş. Mustafa Bey form hazırlamamı söyledi, ben de herkesin daha iyi anlayıp doldurması için form hazırladım” diyordum.

Daha sonra Türkçe ve Güzel Konuşma dersleriyle ilgili kişisel raporumu yazıp Müdür Vekili Ahmet Bey’e vermek için odasına gittim. Mustafa Bey, Ahmet Bey’e her ne dediyse, Ahmet Bey bana bakıp “Sen büyük adamsın” diye iltifat etti.

Ben de, “Estağfurullah, ne haddime!.. O kadar büyük adam varken, bana mı düşer büyük adamlık” dedim.

Öğrenci kişisel dosyalarına rehberlikle ilgili olarak daha önceden doldurulmuş formları koyduktan sonra saat 16.00’da okuldan ayrıldım.

=====

NOT: Devleti yönettiklerini zannedenler, fişlemenin ve jurnalciliğin ne getirip götürdüğünü hesap etmeden insanları fişliyorlar, jurnalcilere milyonlarca liralık ödüller vadediyorlar. II. Abdülhamit devri yeniden hortladı; sonumuz iyi görünmüyor. Tanrı fişçilerin ve jurnalcilerin belasını versin!.. Bu dünya kimseye kalmaz, fişçiler ve jurnalciler de bir gün belalarını bulurlar.

Bu günlüğümü de okuyanlar ibret alsın diye yayınlıyorum.

24.12.2015

Turaç Özgür

 

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÜLKENİN BU HALE GELMESİNİN ASIL SORUMLULARI TESLİMİYETÇİ ÖĞRETMENLERDİR

1760- 07.06.2004 Pazartesi Günlü Günlüğümden:

Bir ara Öğretmenler Odası’nda otururken, Milliyet gazetesindeki bir resme gözüm takıldı: Erzurum’un Dadaşlar köyünde yenilenen belediye başkanlığı seçiminde bazı kadınlar yüzlerini açmadan ihramlarla ve kara çarşaflarla sandık başına gidip oy kullanmışlar. Kimse de bunlara müdahale edememiş ya da etmemiş.

Gazetenin birinci sayfasındaki kara çarşaflı kadın resmini Öğretmenler Odası’nda bulunan arkadaşlara gösterip “Burada ne görüyorsunuz?” dedim.

Çoğu kara çarşaflı bir kadın gördüklerini söylediler. Bunun üzerine ben:

“Arkadaşlar, ben de bu resme bakınca içine çele (kuru ot) basılmış bir çuval görüyorum. Bunun içinde kesinlikle beyni olan, düşünen bir insan olamaz. Olsa olsa kurumuş ve gelişigüzel doldurulmuş ot olabilir” dedim. Birkaç öğretmen gülerek:

“Karıştırma hocam!..” dediler.

Sol tarafımda saçına kuş sıçmış da, boya zannedip saçına sürüp yedirmiş görüntüsü veren bir dişi… Bilinçli olarak insan demiyorum. Çünkü ben bir erkek olmama karşın kadınların aşağılanması karşısında savaş verirken, kendisi bir kadın olarak insan olsa kendini insan yerine koymayanlara karşı teslim olacağına, en az benim kadar amansız savaş verirdi. Utanmadan sıkılmadan bir de iftihar eden bir ses tonuyla:

“Hocam, bunlar benim köylülerimdir” dedi.

“Yazıklar olsun!.. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı başlatmadan önce kongre yaptığı bir yerde böyle görüntüler var ha!..” dedim. Bunun üzerine dişi sesini yükselterek:

“Ben onlarla iftihar ediyorum. Onlara bir yıl para almadan ders verdim” diye bir de öğündü.

“Belli oluyor birilerinden ders aldıkları. Aksi halde onlar kendi hallerine bırakılsalardı bu gülük ve zavallı hale gelmezlerdi. Keşke hiç ders almasalardı da insan olduklarını unutmasalardı, kendilerini içine kuru ot basılmış birer kara torbaya döndürmeselerdi. Bu görüntüler karşısında tiksiniyorum. Nasıl ders verdiğin belli!.. Hiç değiştirmeye çalışmamışsın!..” dedim. Bu sefer kendisinin bu kadarını olsun yaptıklarına karşın benden hesap soran bir edayla:

“Sen ne yaptın?” dedi.

“Ben de soygunculara, sömürücülere, kendini bilmezlere karşı gözümü daldan budaktan esirgemeden, bıkmadan, usanmadan, yılmadan savaştım!.. Meslek yaşamım boyunca oradan oraya sürüldüm, her birisi Kurtuluş Savaşı madalyası değerinde olan cezalar aldım. Daha ne yapmalıydım?” dedikten sonra, “Hey gidi koca Atatürk hey!.. Kalk da gör, yedi düvelden, irticanın kara bataklığından kurtarıp ayağa kaldırdığın ülken ne hale gelmiş!.. Şu öğretmenlerle mi çağdaş uygarlık düzeyine çıkaracaksın? Ah ki, ne ah!.. Vah ki, ne vah!.. Yazıklar olsun!..” deyip sinirlerime hakim olabilmek için oradan ayrıldım.

Derslerimin bitiminden sonra Müdür Vekili Ahmet Bey ve Müdür Yardımcısı Mustafa Bey’le öğrencilerin ahlaksızlığı üzerinde bir süre konuştuk. Bazı öğrencilerin disiplinsizliklerinden dolayı sınıfta kalmaları, dolayısı ile hadlerini bilmeleri gerektiğine karar verdik. Ahmet Bey, 7/A sınıfından Muhammed Kızılkaya’nın insan kılığına girmiş bir köpek olduğunu söyledi.

Mademki burası bir eğitim yuvasıdır. İnsan kılığında gezen köpekler almaları gereken eğitimi alamamışlar ve sınıftan kalmayı hak etmişler demektir. Böyleleri derslerini ezberleseler ne olur, ezberlemeseler ne olur. Önemli olan insan gibi davranmasını bilme eğitimini almış olmalarıdır. Bunu da almamışlarsa, öğrendikleri bilgiler başlarına çalınsın!..

NOT: Bir ülkenin öğretmenleri baskılar ve zulüm karşısında susar, konuşmaz, teslim olurlarsa, o ülkede ne adalet, ne can güvenliği, ne de kardeşlik olur. Çok endişeliyim ve geleceği dünden daha kötü, daha karanlık görüyorum. Çünkü her şeye karşın dün benim gibi her şeyi göze almış öğretmenler vardı, bugün onlar da yok artık…

19.12.2015

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

17’Yİ 25 GEÇİYOR, PİSLİĞİ HALA SIFIRLAYAMADIK GİTTİ!..

Dün markete ekmek almaya gittiğimde ak saçlı ve çember sakallı bir adam neredeyse dolaptaki tüm ekmekleri elledikten sonra dayanamayıp uyardım ve aramızda şu konuşma geçti:

“Beyefendi ne yaptığınızı zannediyorsunuz, almadığınız ekmekleri ellemek gibi bir hakkınız mı var, şimdi ben sizin ellediğiniz ekmeklerden alıp da nasıl yiyeceğim?” deyince, birkaç ekmek aldı ve:
“Ben günde 5 vakit abdest alıp namaz kılıyorum. Ellerim tertemizdir. Korkma ellerimden bir şey bulaşmaz” deyip gözüme bakarak kapıya yöneldi.
Hani bir söz vardır: “Özrü kabahatinden büyük” diye… Adamın sözlerini namaz kılmayanlara, abdest almayanlara sataşma gibi algılayıp:
“Beyefendi ne demek yani? Sen günde 5 vakit abdest alıp namaz kılarken, benim gibi abdest alıp namaz kılmayanlar, hatta yaşamları boyunca alınları secdeye değmemiş olanlar pis, pasaklı, kirli mi oluyor yani? Ben hayatım boyunca ne abdest aldım, ne de namaz kıldım. Allah emretti diye de elimi yüzümü yıkamam, banyomu yapmam!.. İnsan olarak kendime ve çevreme saygımdan elimi yüzümü yıkar, dişlerimi fırçalar, banyo ihtiyacı duyduğumda da banyomu yaparım. Öyle oralarıma buralarıma abdest alıyorum diye su sürmem!.. Buraya gelmeden önce de banyomu yapıp çıktım ama sizin gibi tertemiz olduğumu da iddia etmiyorum. İsterseniz günde 25 kere abdest alın, elinize para değiyor mu, değmiyor mu, bir şeylere ister istemez dokunuyor musunuz, dokumuyor musunuz, birilerine elinizi uzatıyor musunuz, uzatmıyor musunuz? Bunlardan birini yapıyorsanız ‘Ellerimde mikrop yoktur, ben tertemizim diyemezsiniz. Kaldı ki, temiz olsanız da başkalarının alacağı ekmeği elleyemezsiniz!..” deyip hem o adama, hem de çevremizdekilere dersini verdim.
Marketi çalıştıran tesettürlü kadın kıkırdayarak gözlerime baktı, “Abi, ağzına sağlık, ben böylelerine laf anlatmaktan bıktım” dedi.
Ben de “O adamın ne demek istediğini anlamamak için insanın aptal olması gerekir. Böyleleri tam dayaklıktır. Söylediği söze bek: ‘Ben günde 5 vakit apdest alıp namaz kılıyorum. Ellerim tertemizdir.’ Yani ona göre de abdest alıp namaz kılmayanlar da pimpistir. Kendini bilmez adam, lafın nerelere gittiğinden haberi yok. Dindar görünmenin propagandasını yapıyor. Gerçekten inanan birisi olsa böyle söylemez.”
Hızımı alamamış olmalıyım ki, “Hiç hizmet vermediği kimselerin, farklı inanç ve düşüncelere sahip olanların, ateistlerin, laiklerin de vergilerinin olduğu Hazine’den maaşını alıp, onların kesesinden zırhlı araba ile gezen Diyanet İşleri Başkanı gerçeği saptırıp böyle IŞİD kafalılara yaranmak için ‘Laiklik kardeşi kardeşe düşman etti, dünyayı kana bulandı’ derse bu kafalar da kendilerine benzetemediklerine düşman olurlar. Ben ateist ve laik düşünceli birisiyim. Tüm inançlara saygılıyım ama kendini bilmez böylelerinin inançlarına da saygı göstermek zorunda değilim” dedim. Tesettürlü kadın:
“Abi, haklısın, herkesin inancı kendisinedir. Kim neye inanır veya inanmazsa, o, onun bileceği şeydir. Başkasını da ilgilendirmez. Ben inançlı bir kadınım ama o adam gibi düşünmüyorum. Başıma bakıp da öyle zannetmeyin. Ben Atatürkçüyüm, insanlar arasında ayrım yapmam, yobazları da sevmem…” dedi.
Bunun üzerine “Ben tesettürlü kadınlara elimi uzatmaya korkarım. Siz erkeklerle tokalaşmaktan kaçmaz mısınız?” deyip elimi uzattım. Kadıncağız da gülümseyerek elini uzattı. Kendimi tanıttım, o da kendisini… Karşılıklı olarak birbirimize “memnun oldum” dedikten sonra kocası içeri girdi. Birkaç da müşteri vardı. “Abi, seni abimle tanıştırayım, o da senin gibi düşünüyor. Birbirinizle çok iyi anlaşırsınız” dedi.
“Olur, memnun olurum” deyip “İyi akşamlar!..” dileyip oradan ayrıldım.
***
Eve gelirken, “Şu kadın gibiler dini güzelleştirirlerken, o saçı sakalı apak ama ruhu simsiyah olan kara yobazlar da dini kirletiyor, sevimsizleştiriyorlar. Herkes haddini bilse, kim neye inanır veya inanmaz, beni ne ilgilendirir, dinlerle inananlarla neden sorunum olsun? Haddini bilen insanların kendilerine de, inançlarına da saygı göstermek boynumun borcudur ama kara yobazlara ve onların kendilerine benzetip kirlettikleri dinlere, inançlara da asla saygım olmaz, olamaz da!..
Bu, bazılarına bir çelişki gibi görünebilir ama ne demek istediğimi beni tanıyanlar çok iyi bilir. Hani bir söz vardır: ‘Sev seni seveni, yer ile yeksan ise de; sevme seni sevmeyeni, Mısır’a sultan ise de!’ derler ya… İşte bu da onun gibi bir şeydir. İnsan olan kendisiyle birlikte inancını da sevdirir, saydırır; hayvan olanlar da kendisinden nefret ettirirken inancından da nefret ettirir. Kendisine ve inancına saygısı olan, başkalarının da değerlerine saygı gösterirler. Başkalarının değerlerine saygı göstermeyenlerin, kendi değerlerine saygı gösterilmesini beklemek gibi bir hakkı yoktur.
***
Zaman geçiyor ama saat hala 17’yi 25 geçiyor; şu pislikleri bir türlü sıfırlayamadık gitti.
17.12.2015
Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HER TÜRLÜ KÖTÜLÜĞÜN ANASI YANLIŞ EĞİTİMDİR

26.05.2004 Çarşamba Günlü Günlüğümden:

7/E sınıfında Güzel Konuşma ve Yazma dersine ait yazılı notlarını okurken hoş olmayan bir şey oldu: “Ersin” adlı öğrenci, kendi sınav kâğıdına “Hamit” adlı öğrencinin adını, soyadını ve 3022 No.lu devamsız bir öğrencinin de numarasını yazmış…

Buna Hamit itiraz etti. Sonuçta Hamit’in yazılısı ortaya çıktı. Hamit 70 puan almış. Tüm ısrarlarıma karşın diğer kâğıdı Hamit’in adına yazan Ersin kabul etmedi ama inceledim, incelettim, Ersin’e ait olduğunu tespit ettim.

Zil çalınca Öğretmenler Odası’na gidip tüm yazılı kâğıtlarını inceledim, aralarında Ersin’in yazılı kâğıdı yoktu. Derhal sınıfa geldim. Ersin’e doğru söylediği, böyle yapmasının sebebini adam gibi açıkladığı zaman kendisine hiçbir şey yapmayacağım üzerine yemin etmeme karşın, yine de inkâr etti. Ama teneffüste  “İsmail” adlı öğrenciye kendisinin yazdığını söylemiş, o da bana Ersin’in yazdığını söyledi.

Ersin’i yanıma çağırıp amacının ne olduğunu sordum. Hâlâ “Ben yapmadım” diyor, başka bir şey demiyordu. Bunun üzerine sinirden küplere bindim: “18 sene dirsek çürütüp eğitim yaptıktan sonra bu durumlara mı düşecektim!” deyip kendimi tutamayarak ensesine tokadı yapıştırdım. Ersin yere yatıp bayılma numarası yaptı. Öğrenciler de “Ersin öldü” diye korktular.

Ben “Böylelerini çok iyi bilirim. Sıkıştıklarında böyle numaralar yaparlar. Pisliği kaldırın çöpe atın!..” dedim.  Ama doğrusunu söylemek gerekirse, ben de “ölüyor” diye korktum.

Öğrencilerden su istedim. Tuvalete gidip gelenler, sularını akmadığını söylediler ama sınıfta su bulundu. Ersin’in yüzünü suyla ıslayınca canlandı. Öğrencilerin yardımıyla Ersin’i sırasına oturttum. Sonra ön sıralardan birini boşalttırıp Hamit ile Ersin’i oraya oturtup, Hamit’e Ersin hakkında şikâyet dilekçesi, Ersin’e de itirafname ve özür dilekçesi yazdırdım.

Bu arada “İşte ne yazık ki, bu öğrencilere öğretmenlik yapıyoruz” diye kara kara düşünmekten kendimi alamadım.

İdareye gidip dilekçeleri Müdür yardımcısı Mustafa Bey’e verdim. O da sınıf öğretmenlerine havale edip bana tekrar verdi. Dilekçeyi 7/E sınıf öğretmeni Seyfettin Bey’e verdim.

***

Bütün branş öğretmenleri saat 15.30’da Konferans Salonu’nda toplanıp öğrenci durumlarını şube şube ele aldık. Herkes kendine göre ahkâm kesiyor, kimse zülfüyâra dokunmuyordu. Sıra bana gelince: Olayları dramatize edip hem öğretmenlere, hem de Milli Eğitim Bakanlığı’na veryansın ettim. İsmet İnönü’nün ‘Bir memlekette namuslular da namussuzlar kadar cesaret göstermedikçe, o memlekette hiçbir ciddi iş yapılamaz’ sözünü hatırlattıktan sonra öğretmenlerin korkularından düzene ayak uydurduklarını, söylenmesi gereken hiçbir şeyi söyleyemediklerini, eskiden her kötü iş de Ermeni parmağı arandığını, Milli Eğitim’de de kötü bir parmağın olduğunu, ama o parmağın kesinlikle bana ait olmadığını, polislerden daha ucuza geldiğimizden bu oyalama kamplarında bizi dadı gibi kullandıklarını, bunu öğretmenlerin itirazsız kabul ettiklerini, benim de doğruları haykırıp dadılığı ret ettiğim için yıllardır sürüm sürüm süründürüldüğümü, nihayet bir yılımın kaldığını, kötülüklerden yana başıma her ne gelirse gelsin, vız gelip tırıs gideceğini, 778 bin km2 vatan toprağında okul yaptıramıyorlarsa, bari Ersin gibi okumaya hiç yüzü olmayanların başkalarına zarar verememesi için çocuk bahçeleri yaptırıp başlarına da bir gardiyan koymalarını haykırıp mesajımı çok ağır bir şekilde verdim.

Sıra uyuşturucu ve sigaraya gelmişti. Ben yine söz alıp: “Arkadaşlar, sigara ve uyuşturucu, sadece kullananı zehirler. Bundan daha beteri vardır: Bu yaşlarda ahlak erozyonu başlamıştır. Okulda neredeyse herkesin bir sevgilisi var. Parmak kadar çocuklar hiç utanmadan sıkılmadan gözümüzün içine baka baka en müstehcen şeyleri rahatça söylüyorlar. Bazı öğrencilerde hiç utanma, sıkılma, arlanma diye bir duygu yok! Bu duygulara sahip olmaya da niyetleri yok!.. Böylelerine ‘ar damarı çatlamış’ derler. Bir insanın ar damarı çatlamışsa, toplumun hiçbir kuralını tanımaz ve öylelerinin yapamayacağı hiçbir kötülük de yoktur.

Bizler sınıfta ders işlerken, onlar küçük kâğıtlara aşk nameleri yazıp birbirlerine veriyor, birbirinden öpücük istiyorlar. Yakalandıklarında da hiçbir şey olmamış gibi arsız arsız sırıtıyorlar. Yakında bize parmak atmaya başlarlarsa hiç şaşmam!..

Bazı kız öğrenciler bana gelip kendilerini rahatsız edenleri şikâyet ediyorlar. Onları dinlerken utancımdan yüzüm kızarıyor. Bana söylediklerini burada size söylemeye utanıyorum.

Karşı cinsten birini sevmek, ona âşık olmak insanca duygudur; ben buna kesinlikle karşı değilim ama her şeyin de bir yeri, zamanı, tarzı ve ölçüsü vardır. Ben de daha o yaşlarda birilerine sık sık âşık olur, onları rahatsız etmeden içimden ölesiye sever ve korurdum; çoğu zaman da sevdiğim, kendisine aşık olduğum dahil, hiç kimse farkına bile varmazdı.

Birbirlerini sevsinler, sevsinler de sevgilerini ayağa düşürüp kimseyi rahatsız etmesinler. Hepimiz bir sevginin, aşkın ürünüyüz. Babalarımız analarımız birbirlerini sevmeselerdi, bizler olmazdık, türümüz yok olurdu. Ama her şeyin bir usulü, yeri ve zamanı vardır. Bunlar normal karşılanır, göz yumulursa, ahlaksızlığın önüne geçmek olanaksızdır. Okulumuzda buna bir çözüm bulalım. Aksi halde bu ahlaksızlık her şeyi alır götürür. Bunun zararını tüm toplum çeker” dedim.

Söylediklerimden bir şeyler anlayanlar oldu, çok acayip şeylerden bahsediyormuşum gibi bakanlar oldu. Neyse, ben söyleyeceklerimi söyledim. İleride iş işten geçip de pisliğin kendilerini de bulduğunda ne demek istediğimi anlarlar.

——-

NOT:   Eğitimin laçka olması sonucu sık sık canlara kıymalar, soygunlar, tecavüzler, her türlü kötülükler oluyor. Bir türlü önlenemiyorsa, geriye dönüp sebebini buralarda aramak gerekir diye düşünüyorum.

15.12.2015

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

LEŞ KARGALARIYLA UĞRAŞARAK ÖMRÜMÜ TÜKETTİM

27.04.2004 Salı Günlü Günlüğümden:

Aynı sınıfı ortak kullanan sabahçı 7/E sınıfı, öğlenci 7/F sınıfını bana şikâyet edip, panoda kendilerine ait yazıları yırtıp çöpe attıklarını, bunu bir daha yapmamalarını söylediler. Ben de saat 15.00 sularında 7/F sınıfına girip bunu onlara söylemek istedim. Bir de ne göreyim: Sabahçıların bütün yazıları panodan alınıp çöpe atılmış…

İdare’ye gidip çöplükten topladığım belgeleri gösterdim ve onlar hakkında da bir şikâyet yazısı yazdım.

İdare’nin yapmış olduğu gizli soruşturma sırasında bunu, tembelliğini yaramazlığı ile kapatmaya çalışan Ali Karslı’nın yaptığını, kendisinin de korkusundan kaçtığını tepit etmişler.

Bu okulda eğitim öğretimin dışında her şey yapılıyor. Örneğin, her gün sınıfların kapıları, pencereleri, sıraları, kitaplıkları, karatahtaları kasten kırılıyor. Kırılan bütün kapılar ya yenilendi ya da tamirlendi ama aradan bir hafta geçmeden yine kırılmaya, dökülmeye başladı.

Panolardaki yazılar yolunup çöpe atılıyor. Sınıflarda, koridorlarda top bile oynanıyor. Dağ başındaymışlar gibi bağırıp çağırıyorlar, kovalamaca oynuyorlar, ayı ıslığı çalıyorlar. Birileri rahatsız olsunlar diye akla gelmedik daha nice şeyler yapılıyor.

Öğrencilerin dışardan ayaklarında taşıdıkları çamurlar sınıflara ve koridorlara dökülüyor, ayaklar altında ezilip toz halinde havada uçuşuyor. Gel de böyle bir ortamda sağlığını koru!..

Disiplin kurulları ve cezaları kaldırıldığından kimsenin yaptıklarından dolayı başına bir şey geleceğinden korkusu yoktur. Velilerin de umurlarında değildir. Özgürlükle haydutluğu birbirlerine karıştıranların öğütlerden anladığı da yoktur.

Milli Eğitim Bakanlığı’nda masa başında bilimsel (!) çalışmalar yapan bürokratlar, eğitim uzmanları her şeyi işte böyle yönetiyor, yönetmelikler hazırlayıp AB’ye girmeye değil, adeta girmemeye hazırlanıyorlar.

Okulların Rehberlik Servisleri bir şeyler yapıyor görüntüsü vermek için Milli Eğitim Bakanlığı’nın internet sitesindeki formları durmadan çoğaltıp her gün sınıf öğretmenlerine “Bunları doldurun, öğrencileri tanıyalım” diye tomar tomar veriyorlar. Onları doldurmaktan neredeyse başka bir şey yapamaz hale geldik. Bari doldurulan bu formlar da değerlendirilip gereği yapılsa gam yemem!..

Kısaca, herkes bir şeyler yapıyor görüntüsü veriyor ama bir milim düzelme olmadı gibi, her geçen gün her şey daha da kötüye gidiyor, bozuluyor, yozlaşma zirve yapıyor…

Bunda büyük bir yanlışlık olduğu kesindir. Denenmiş olanları tekrar tekrar denemenin anlamı yoktur. Sorunların köklü çözümünü bilenler, nelerin yapılıp nelerin yapılmamasını dile getirenler sürüm sürüm süründürülüp cezalandırılıyorlar. Süründürülenlere bakıp derslerini alan çoğunluk da korkularından seslerini çıkarmıyor, yerlerini korumak, huzurlarını bozdurmamak için yukarılara yaranmanın yollarını arıyorlar. Olan da çağın ihtiyaçlarına göre eğitilmesi gerekenlere, ülkemize oluyor.

Bu ülkeyi kurtarmaya çalışırken başıma gelmedik bir şey kalmadı. Devletten almış olduğum maaş ve ücretlerim sürgünlerde harcandı, yaşamımı devam ettirmek için babamdan dedemden kalanları da tükettim. Daha fazla dayanacak maddi olanağım da kalmadı. Tek başıma bir şey yapamayacağımı da anladığımdan daha fazla sürünmemek için emekliliğimi bekliyor, dayanmaya çalışıyorum.

Şimdi kendimi zincire vurulmuş Prometeus gibi hissediyorum: Her gün kargalar gelip ciğerlerimi yediler. Bir gün sonra yenilenen ciğerlerimi yemeye yeni kargalar geldi ve bu işkence meslek yaşamım boyunca devam edip gitti. Ne ben huyumdan vazgeçtim, ne de kargalar…

Bir yıl sonra özgürlüğüme kavuşacağım. Memleketimi kurtarma savaşımında yapmış olduğum nöbet buraya kadar. Biraz da yerimi dolduracak olanlar kargalarla boğuşsunlar, artık yeter!..

NOT: Merak ettiğim şey: Bütün okullar imam hatipleştirildikten, mollalaştırıldıktan sonra eğitimin düzelip düzelmediğidir.

14.12.2015
Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İŞTE IŞİD GİBİ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ YARATAN DİNSEL ANLAYIŞ!..

 16.04.2004 Cuma Günlü Günlüğümden:

Saat 19.30’da eve geldim. Yemeğimi yedikten sonra bilgisayarın başına geçip test yazılı soruları hazırlamaya başladım. Bu arada, her ne zaman açsam dini yayınlar yapan Radyo Asya’dan canlı yayın yapmakta olan Kerim’in Yeri programını merak edip dinlemeye karar verdim.

Telefonla canlı yayına bağlanan bir kadıncağız hem bir isteğini, hem de Allah’tan radyoyu yapanlara rahmet etmesini diledi.

Onun ardından üniversitede okuduğunu söyleyen bedeni genç, beyni çağına ayak uyduramadığı için küflenen birisi telefon edip sunucuya o kadın gibi kadınları programında konuşturmamasını, onların kulak zinası işlediklerini söyledi.

Sunucu Kerim, bedeni genç, beyni küften kokuşmuş gence çarşıda pazarda kadın sesi duyup duymadığını sordu.

Bedeni genç, beyni küflenmiş genç: “O başka bir şeydir, bu başka bir şeydir. Onları duyuyorum ama bunları dinliyorum…” dedi.

Kerim, o gencin böyle düşündüğü için yanıldığını söyleyip ikna etmeye çalıştı ama bizim mankafa bildiğinden kalmadı.

Ardından olumlu ve olumsuz bir sürü eleştiri telefonları geldi. Kerim, tartışmanın başka bir mecraya gidip, programın amacından uzaklaştığını ileri sürüp daha fazla tartışmaya fırsat vermedi. Keşke tartışmaya biraz daha fırsat verseydi, kim bilir daha nice küflü kafaları tanıma fırsatı bulup, hangi çağda yaşadığımızın farkına varacaktım.

Kerim’i kutlamak için telefonla aramak istedim. Sonra test sorularını hazırlamaktan olacağım yetmiyormuş gibi küflü kafaların salyalı taarruzlarına uğrar, durup dururken sinirlerimin daha fazla bozulmasına sebep olurum diye vaz geçtim.

İşte bu zihniyete sahip küflü beyinler dünyayı yaşanmaz hale getiriyorlar, kardeşi kardeşe düşman ediyorlar. Bunların arasında birazcık aklı başında Kerimler çıksa da bu küflü kafalarla yeterince baş edemiyorlar, dolayısı ile o küflü beyinler çoğaldıkça çoğalıyor, virüs gibi yayılıyorlar, ahtapot gibi dünyayı sarıp yaşanmaz hale getiriyorlar. Yazık!..

Kerim’den sonra “ayet açıklamaları” adı altında “Sizin inancınıza gelmeyenleri öldürün!..” türünden hoca zırvalamaları başladı. Aklı başında her insanı çileden çıkaran, gerçeklerle hiç ilgisi olmayan, insanlık dışı bu zırvalamalara dayanacak daha fazla gücüm kalmadığı için radyoyu kapatmak zorunda kaldım.

Zırva din adamlarının tanımladığı İslam’a göre, İslam tam anlamıyla erkekler için gelmiş bir dindir. Ben de bencil mendebur, sadece kendini düşünen bir erkek olarak dünyaya bin kere gelmiş olsam, her seferimde İslam dinini seçerdim. Ama eğer yeryüzüne kadın olarak bin kere gelseydim, kesinlikle İslam’ı seçmez, ondan bucak bucak kaçardım. Kim ne derse desin, İslam dini kadını aşağılıyor, yok sayıyor. Dini bildiğini zanneden saçma sapan din adamları da tamamen çekilmez ediyorlar, kadını seks aracı olarak görüyorlar.

Ne mutlu bana ki, yobaz bir ailede dünyaya gözlerimi açmamışım!..

—-

NOT: İçinde yaşadığımız bataklığı ve o bataklıkta üreyen sivrisinekleri üretenler, çıkarları için dini kullananlardır. Bataklıktan kurtuluşumuz da dinin kullanılmasından kurtulmakla olur.

08.12.2015

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“HAFIZAYI BEŞER NİSYAN İLE MALUL” OLMASIN!..

“Şeyini şey ettiğimin şeyi!..” diyen bir sayın büyüğümüz vardı. Sahi o şey neydi? Şeyini şey etti mi, etmedi mi? Şeyini şey eden şimdi ne yapıyor?

Bir zamanlar “O, muhtar bile olamaz!” dedikleri kimdi, şimdi kimin sayesinde ne yapıyordur acaba, bilen var mı? O, şimdi kimin şeyini kimin sayesinde şey ediyor acaba?

Bugün bu acıklı durumlara durup dururken gelmedik: şeyimizi şey edenlerin karşısına şeylerini şey edemeyen Kibar Feyzoları çıkararak biz getirmedik mi?

Sevgili yurttaşlarım, oylarımızla gönderdiğimiz Kibar Feyzolara güvenerek biraz daha sabredersek, şey edilmedik hiçbir şeyimiz kalmayacak vallahi!..

Rüştünü doldurmamış yetimlere mahkeme kararıyla vasi tayin edilir; rüştünü doldurmamış uluslara da güçlü devletler vasi krallar tayin ederler. İçine düşürüldüğümüz acıklı durumlara bakınca, rüştünü doldurmuş olan ülkeler arasında olduğumuzu söyleyemem.

Demokratik cumhuriyeti sindiremeyen dünya dayısı ABD, Türk Ulusuyla ve parlamentosu ile muhatap olmamak için “başkanlık sistemi”ni dayatıyor!..

“Başkanlık sistemi”ne geçersek parlamento devre dışı bırakılır, dayımızın muhatabı da her isteğini derhal yerine getirebileceği kendi tayin ettiği tek kişi kalır.

Dünya dayısının arzu ve isteklerini yaptırabileceği, Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Büyük Ortadoğu Projesi’ni gerçekleştireceği, hatta Orta Asya’ya uzanabileceği sistemin adı “parlamenter sistem” değil, “başkanlık sistemi”dir.

“Parlamenter sistem” yerine “başkanlık sistemi” yürürlükte olsaydı, Irak Çıkarması’nda 1 Mart Teskeresi tek celsede derhal geçip uygulanmaz ve SAM amcamız da daha az zayiat vermez miydi?

Bundan dolayı rahatlıkla şunu söyleyebilirim: Türkiye Cumhuriyetine ve Türk Ulusuna “başkanlık sistemi”ni dayatan RTE değil, dayımız ABD’dir!

Bazı kaşarlanmış kişiler ABD’yi demokrasi ve özgürlükler ülkesi ve bekçisi olarak yutturmaya çalışıyor, bazı saftirikler de buna inanıyor ve öyle olduğunu sanıyorlar.

ABD kesinlikle özgürlük ve demokrasi hayranı değil, öyle olsaydı; kucağına oturtup yalelli söylettiği Suudi Arabistan, Katar gibi ülkeler katı şeriatla değil, laik demokrasiyle yönetilirdi!

ABD için önemli olan; geri kalmış ya da geri bıraktırılmış ülkelerin uygar ve insan gibi yaşamaları değil, onlar üzerinde egemen olmasıdır.

ABD; geri kalmış ülkelerde her dediğini yaptırabilmek için önce o ülkelerin kendisine uygun rejimlerini tespit ediyor, sonra o rejimi “Sizin kalkınabilmeniz ve insan haklarına kavuşabilmeniz için en uygun sistemdir” diye uşakları aracılığıyla dayatıyor. Bizim için de “başkanlık sistemi”ni uygun bulmuştur. Böyle giderse “başkanlık sistemi”ne Allah’ın izni SAM amcamızın kavliyle yakında geçer ve biz de “Oturduk bir kazığa, bir daha çıkmaz!../ Değme tabip değme, canım yanıyor!..” türküsünü söyleriz.

Aklımızı başımıza alıp AB’ye girme ve ABD bizi kurtarır sevdasından yakamızı kurtaramadığımız sürece, Türkiye hangi sistemle yönetilirse yönetilsin, AB ve ABD’ye karşın bir adım ileri gidemez. Giderse duvara toslar, çok acılar çekeriz!..

06.12.2015

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YAŞANMIŞ BİR HANZO ÖYKÜSÜ

05.04.2004 Pazartesi Günlü Günlüğümden:

Darıca Kahveler civarında İstasyon Caddesi’nden Fevzi Çakmak Mahallesi Muhtarlığına sapmak için sağa dönüyordum; tam bu esnada sağımda duran araba hareket etti. Ona toslamayayım diye aniden durdum. O da durdu. Önümden çekilsin de ben de döneyim dedim. Bu arada bir pikap arka sol tarafımdan arabama tosladı.

Birkaç metre ilerledikten sonra durup sağımdaki arabanın şoförüne: “Hep senin yüzünden oldu bu!.. Asıl suçlu sensin kardeşim, ne gidiyorsun, ne de duruyorsun. Senin kararsızlığın yüzünden de ben durdum. Bu arada o hanzo da gelip bana bindirdi” dedim.

Otomobilin sürücüsü sesini çıkarmadı ama bizim hanzo, yanındaki arkadaşıyla birlikte hışımla üzerime geldiler.

“Sen kime hanzo diyorsun?!” dedi.

“Sana diyorum!.. Hanzo olmasan, duran arabaya gelip arkadan bindirmezsin!..”

Hanzo iyice küplere bindi. Bana saldırdı, saldıracak… Önce normal ses tonuyla:

“Sen beni tam dişine göre buldun galiba… Sen şimdi utanmadan sıkılmadan beni döveceksin, öyle mi? Baban, hatta deden yerinde bir adamı dövmeye utanmayacak mısın?” derken, hanzo diklenmeye devam ediyordu.Ben de devamla:

“Senin gibileri çok iyi tanırım. Sen benim gençliğimle ancak dilekçeyle konuşurdun ama ne yazık ki yaşlandım. Şimdi görüyorum ki baban, hatta deden yerindeki bir adamı dövmeye kalkıyorsun…” dedim. Hanzo ne demek istediğimi anlamamış olmalı ki, istifini bile bozmadan gözüme ters ters bakıyor karşımda dikilmeye devam ediyordu. Bunu üzerine iyice sinirlenip sesimi olabildiğince yükseltip:

“Gençliğine ve yanındaki arkadaşına güveniyorsan, aldanıyorsun!.. Benim yaşıma bakıp pilimin bittiğini sanıp tam dişine göre görüyorsun, değil mi, hanzo?!. Bak, canımı fena halde sıkıyorsun hanzo!.. Asabımı bozma, aksi halde seni soğan gibi doğrarım hanzo!.. İşte bundan dolayı sana hanzo diyorum!.. Eşşoğlu eşşek!.. Terbiyesiz, saygısız, edepsiz, şerefsiz hanzo!.. Benden özür dileyeceğine, beni dövmeye kalkıyor!.. Dişine uygun bulmuş!.. Senin gibileri çok iyi bilirim!.. Aklınız kesti miydi babanız, dedeniz bile olsa döversiniz!.. Gücünüz yetmediği yerde de yalakalık yaparsınız!..”

Etraftakiler gelip aracılık yaptılar. Polisi aramak istedim. Orada bulunanlardan biri “Arabanda bir zarar yok. Şimdi polisler gelirler, haklı olduğuna bakmadan sana da ceza yazarlar” dedi.
Ben: “Yazarsa yazsın, hanzonun sicilini bozdurayım da aklı başına gelsin!..” dedim.

Hanzo: “Polis gelirse gelsin, ne olacak?” diye efelik yaptıysa da vücut dili tam tersini söylüyordu.

Düşündüm ki, adam haklı: “Polis gelecek, beni koruyacağına, bana da ceza yazacak. Hanzonun sicilini bozdurayım derken, ben de boşu boşuna haraç vermeyeyim” diye içimden geçirdikten sonra hanzoya bakıp:

“Şu insanlara dua et ve hadi defol git!..” dedim.
Hanzo da arkadaşı da bunu fırsat bilip arkalarına bile bakmadan defolup gittiler. Ben de Fevzi Çakmak Mahallesi Muhtarlığına kızımın ikameti için gittim.

—–
NOT: Her geçen gün hanzoların sayısı azalacağına daha da arttı. Devletler bile hanzolaşmaya başlayınca gel de üzülme…

04.12.2015
Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KOMÜNİST RUSLARA İHTİYACIMIZ YOK, ARAP KARDEŞLERİMİZ YETER!..

Yandaş basın “Katar kader ortağımız oldu” diyor. Bir atasözümüz “Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü” derken, bir başka atasözümüz de “Arkadaşını söyle, kim olduğunu söyleyeyim” diyor.

Putin “IŞİD petrolü Türkiye üzerinden satılıyor, Cumhurbaşkanı ve ailesinin ilişkisi var” diyor. RTE de “İspat etmeyen müfteridir” dedikten sonra hızını alamayıp “İspat edin bir dakika durmam, istifa ederim” diyor ve Putin’i kastederek “İspat edemezsen sen de istifa edecek misin?” diye soruyor.

Putin “Türkiye yaptığına çok pişman olacaktır!” diye tehdit ediyor. Türkiye de “Nasıl olsa arkamızda koskoca SAM Amca, NATO, AB, Suudi Arabistan, Arap Emirlikleri ve Katar var, bizi size ezdirmezler” diye güveniyor. Açlıktan nefesi kokan birileri de “Benim şeyime güvenerek efelik yapma, el şeyiyle gerdeğe girilmez!..” diyor.

Delikanlıyla gözü kanlıyı birbirlerine karıştırmayalım arkadaşlar. Delikanlı iş başa düştüğünde haklı davası uğrunda gerekirse canını seve verir. Birilerine güvenip hem kendi başını, hem sevdiklerinin başını belaya sokmaz. Gözü kanlı ise hırslarının ve beyinsizliğinin cezalarını hem kendisi, hem de çevresine çektirir. Birilerine güvenerek kendisine “aferin” desinler diye şan ve şöhret olsun diye yerli yersiz bela çıkarır, nimetlerini kendisi toplar, belasını da çevresine yükler.

***

Gelelim Rusya ile ekonomik ve ticari ilişkilerimize:
Rusya doğal gaz vermezse vermesin, doğal gaz dediğin de nedir ki!.. Bol bol nohut ve kuru fasulye üretir, milli yemeğimiz olarak da bulgur pilavı üzerine bol bol nohut ve kuru fasulye yer, osuruk gazı üretiriz.

Sonra 78 milyonluk kalabalığımıza eklediğimiz 2 milyon ilticacı Suriyeli kardeşlerimizin de kıçlarına birer hortum bağlarız. Bu hortumları da birbirlerine entekre ettik mi gel keyfim gel!.. Rusya’dan ihraç etmiş olduğumuz doğal gazdan fazla osuruk gazı üretiriz.

Doğal gaz çevrim santrallerini de beleş beleş işletir, bolca elektrik üretir, doğal gazla elde etmiş olduğumuz enerjiyi de bu fazlasıyla şekilde elde eder, tüm ihtiyaçlarımızı karşılarız. Paramız da cebimizde kalır. Onunla da yeni kaçak saraylar yaparız.

Yaş sebze ve meyvelerimizi de Müslüman kardeşlerimize satar, karşılığında mazot ve benzin alırız. 5 yıldızlı, 7 yıldızlı turistik otellerimizin köşelerine minareleri dikip, havuzlarını haremlik ve selamlık olarak ikiye böldük mü, Arap turistler akın akın gelir, Rusların bıraktıklarından fazla çil çil altın bırakırlar. Üstüne de bonus olarak bol bol da “Yalelli!” dinleriz.

Haddini bilmeyen Deli Petro’nun Katerine’nin çocukları da bize bulaşmanın neye mal olduğunu görürler. Eninde sonunda “Muhteşem Süleyman’ın çocukları, aman biz ettik siz etmeyin!” diye ayağımıza kapanır, Katerine’yi de bizim Baltacı Mehmet dedemizin çadırına gönderirler. Bekleyin görün!..

03.12.2015
Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEVLET ADAMI OLMAK O KADAR KOLAY MI?

İnsanların delikanlısı olur da, devletlerin delikanlısı olmaz mı? Bir devletin delikanlılığı lafla değil, devlet adamlarıyla olur!

Devlet adamları hak ve hukuka saygılı, akıllı, bilgili, bilge, erdemli, yurttaşları arasında en ufak bir ayrım yapmayan insanlar olmalıdır!

Devlet adamı siyaseti zenginleşme aracı olarak kullanmaz, iktidardan gitmemek için yurttaşlarını yandaşlar ve karşıtlar diye ikiye bölmez!..

Devlet adamı argo ve küfür diliyle konuşmaz; kullandığı sözcüklerini itina ile seçer, diplomatik dille bağırıp çağırmadan sükunetle konuşur.

Devlet adamı, makam ve rütbesi ne olursa olsun, o makam ve rütbenin gerçek sahibinin hizmet ettiği ulusa ait olduğunu asla unutup şımarmaz.

Gerçek devlet adamları ulusun bir kısmı için ülkesini cennet ederken, bir kısmı için de cehennem etmez, korku imparatorluğu kumaya çalışmaz!

Gerçek devlet adamları, yurttaşlarının yaşamını yargısız ya da güdümlü yargılarla karartıp can ve mal güvenliklerini sıfırlamayı düşünmez!..

Antidemokratik seçim yasalarını çıkarlarına uygun olduğu için savunup o yasalara dayanarak devleti ele geçirenlere asla devlet adamı denmez!

02.12.2015
Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖĞRETMENLERİN KUTLANACAK GÜNÜ VAR MI?

19.11.2003 Çarşamba Günlü Günlüğümden: Saat 09.00’da kalkıp okula gittim. Sabah devresinde 7/E’nin derslerine girdim. Öğleden sonra da saat 13.00’te başlayıp 14.30’a dek Kütüphane’de 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde yapılması gereken toplantının ertelenmesi ve Şeker Bayramı’ndan sonra neler yapacağımız üzerine tartıştık, programımızı yaptık.

Müdür Yardımcısı Mustafa Köse’nin başkanlığında yapılan bu toplantıya müdür de katıldı. Öğretmenler Günü’nde bir öğretmenin bir anısını anlatma görevini bana vermek istediler. Ben, “Benim anılarım suç unsurlarıyla doludur. En iyisi bir başkası anlatsın. Ama isterseniz toplantının sonunda size bir anımı anlatırım” dedim.

Toplantının sonunda Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nde geçen bir anımı anlattım: “Şehit Şahin Lisesi’nde Fransızca Öğretmeni olarak görev yapıyordum. 1979-1980 Öğretim Yılı’nın ilk toplantısında Müdürümüz Ramazan Avşar toplantıya başlamadan önce: ‘Arkadaşlar, öğretmenliğin yanı sıra kardeşlerimle birlikte fındık tüccarlığı da yapıyoruz. Özellikle tatillerimde Karadeniz’e gidip kamyonlarla Tarsus’a fındık getiriyorum. Kardeşlerim bunları işliyor, pazarlıyoruz.

Kendimi Şehit Şahin Lisesi’nin müdürü olarak tanıttığımda kimse bana ilgi göstermiyor, itibar etmiyor ama kendimi fındık tüccarı Ramazan Avşar olarak tanıttığımda herkes bana karşı büyük bir ilgi gösteriyor, önümde ayağa kalkıp ceketini düğmeliyor, dolayısıyla müdür Ramazan Avşar olarak adam yerine konulmazken, tüccar Ramazan Avşar olarak birden itibarlı kişi oluyorum.

İşte bir öğretmenle fındık tüccarının arasındaki fark arkadaşlar… Kendimizi birtakım avuntularla boşuna kandırmayalım. Asıl sorun, biz bu duruma nasıl düştük? Bunu asla hak etmediğimize inanıyorum’ dedi.

Arkadaşlar, ben de öğretmenlerin itibarları söz konusu olduğunda her zaman bunu anımsıyorum. 24 Kasım Öğretmenler Günü nedeniyle yılda bir kere ellerimiz öpülüyor, öğretmenlik mesleği öve öve bitirilemiyor. Gerçekler ortada: Öğretmenlik mesleği ayağa düşürüldü, bunun asıl sorumluları da biz öğretmenleriz.

Ayrıca, bir milletvekili 6 milyar liralık maaşlarının yetmediğini söyleyip ‘Hırsızlık mı yapalım yani?’ diyor. 1’inci derecenin 4’üncü kademesine gelmiş bir öğretmenin eline ayda ortalama olarak 700 milyon geçiyor. Bir milletvekili 6 milyarla geçinemiyorsa, biz öğretmenler bu parayla nasıl geçineceğiz? Hırsızlık mı yapalım, yoksa dağa çıkıp eşkıyalık mı yapalım? Durumları bizden kat be kat daha kötü olan ayda eline 225 milyon TL geçen asgari ücretlinin ne yapması gerekiyor acaba?” diye ortaya sordum.

Müdür Yardımcısı Mustafa Yıldız: “Hocam, suçlunun biz olmamız dışındaki söylediklerine aynen katılıyorum” dedi.

Müdür de benim söylediklerimi doğrularcasına bir anısını anlattı.

Ayrıca, 24 yıl önceki müdürüm Ramazan Avşar’ın söyledikleriyle 24 yıl sonraki müdürümün söylediklerinin aynı şeyler olduğunu, hiçbir şeyin değişmediğini, dolayısıyla “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller” yetiştirmesi istenen biz öğretmenlerin bu tip okullarda fakir fukaranın çocuklarını oyalamak için ucuza tutulduğumuzu söyledim.

Geçinebilmek ve hayatta kalabilmek için öğretmenlik mesleğim boyunca babamdan, dedemden miras kalan haklarımı tüketip malvarlığımı sıfırladığımı, doğrusunu söylemek gerekirse, kutlanacak bir günümüzün de olmadığını dile getirdim.

Bu sözlerim üzerine müdürümüz: “Para da istemiyoruz hocam; bize onurumuzu versinler, yeter!..” dedi.

Ben de: “Hak verilmez alınır. Çalınan onurumuzu almasını biz bilmiyorsak, kimse bize onur vermez. Onursuz duruma düşürülmüş öğretmenlerin onurlu yurttaşlar yetiştirmesi de asla olanaklı değildir” dedim.

İçimden de, “Bugün onursuz duruma düşürüldüysek, yılda birkaç yere sürülen, ceza üzerine ceza alan benim gibilerinin, teröristlerin hedefi haline getirilip 9 kurşun yiyip sakat kalan Ramazan Avşar gibilerinin yüzünden değil, senin gibi yöneticilerin yüzünden düşürüldük” diye düşünmekten kendimi alamadım ama bu düşüncemi dışa vursam, kıyamet kopardı. Nezaket gösterip yine de bu kadarını itiraf ettiği için müdürüme teşekkür ettim.

—-

 

NOT: Kimsenin moralini bozmamak için 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde bu anımı yayınlamak istemdim. Emekli bir öğretmen olarak genç öğretmen arkadaşlara bu anımla bir gün sonra seslenmeyi uygun buldum. Öğretmenlerin de ülkemizin de kurtuluşu yürekli ve donanımlı öğretmenlerle olacaktır. Önce kendi haklarınızı çaldırmamayı öğrenin, sonra “Öğretmenler Günü” kutlayın!..

25.11.2015

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSAN OLMADAN MÜSLÜMAN OLUNMAZ

Namuslu bir yargıç kararlarını sadece yasalara, hukuka ve vicdanına göre mi vermeli, yoksa “Aman başıma bir şey gelmesin” diye mi vermeli?

Kararlarını hukuka, yasalara ve vicdanına göre değil de korkularının esiri olarak verene “hâkim” denmez, ona “güçlünün tetikçisi” denir.

Kararlarını hukuka, yasalara ve vicdanının sesine uyarak veremeyen hâkimler; hukukun, adaletin, demokrasinin, insan haklarının katilleridir!

Hakkımda açılan davalar hariç, yargıya güvenimi kaybettiğim için 13 yıldır karakolların, savcılıkların ve mahkemelerin kapısını çalmadım!..

Bir insan adalete ve hukuka güvenini kaybederse, kendi hukukunu yaratır, çalınan haklarını kendi yöntemleriyle ararsa, sonu nereye varır?

Bir ulusun yarısı hak ve hukukunun devletin gücünü ele geçiren diğer yarısı tarafından çalındığına inanıyorsa, bu devletin sonu ne olur?

Eğer insan isen, haksızlık yapan güçlü karşısında susarak ve ona yalakalık yaparak değil, haklının, yanında yer aldığında Müslüman olursun!

Ele geçirdiğin gücü çıkarların için kullanıp zayıfları acımasızca ezdiğinde değil; adil, vicdanlı ve tarafsız olduğunda Müslüman olursun!..

Sadece “Müslümanım” demekle, günde 5 vakit namaz kılmakla, senede bir ay oruç tutmakla Müslüman olunmaz; kendini bilmekle Müslüman olunur!.

Yunus Emre “İlim, ilim bilmektir; ilim kendin bilmektir; sen kendini bilmezsin; bu, nice okumaktır” demekle “Bu, nasıl Müslüman olmaktır!” demek istemiştir.

“İslam, barış dinidir” diyen zavallılar ya barışın anlamını bilmiyorlar ya da tarih boyunca en çok katliamları kimlerin yaptığından haberleri yok!..

Bir inanca körü körüne bağlı olup da akla, mantığa, bilime sırtını dönen insanlardan oluşan bir toplum, bir ulus uygarlığı ayak bağı görür!

Çağdaş uygarlığa sırtını dönüp inancının kurallarıyla yaşamlarını sürdürmeye çalışan uluslarda barış, huzur ve kalkınma olmaz, terör olur, anarşi olur!..

Sürekli kavga eden, birbirleriyle boğuşan, birbirlerini gırtlaklayan ailelerle kimse dost ve komşu olmaz; o aileden aklı başında kimse oğluna kız, kızına koca almak istemez!.

Atılan palavraları bir kenara bırakacak olursak, Türkiye ilkel Arap kabile topluluklarıyla yoldaş olduğu sürece uygar Batı bizi asla kabul etmez!..

Türkiye son 13 yılda sürekli bağırıp çağıran, birbirlerini gırtlaklayan ailelerin durumuna bilerek veya bilmeyerek getirildi. Yazık oluyor, yazık!..

Yeşil öküzler; ak kurtlarla birlikte sarı öküzle kara öküzü yediler. Sonra ak kurtlar dünkü yoldaşları yeşil öküzleri yemeye başladılar!..

Özelleştirme adıyla “Satılmadık kamu malı bırakmayacağız” dönemi bitti; şimdi “El konulmayacak özel mülkiyet bırakmayacağız” dönemi başladı!

Bir zamanlar özel mülkiyet düşmanı olarak komünistler, sosyalistler suçlanırdı; şimdi asıl özel mülkiyet düşmanlarının kim olduğu belli oldu…

Yandaş olmayan holdinglerin, büyük özel mülkiyet sahiplerinin mallarına el konulduktan sonra sıra yandaş olmayan kırıntılarınkine gelecek!..

Eee.. Daha sonra ne mi olacak? Ulan aptal, ondan sonra Türkiye’ye ya sultanlık ya da büyük biraderin anladığı anlamda bir özel bir komünizm gelecek!..

20.11.2015

Turaç Özgür

 

NOT: Twitter’da yazdığım yazılarım son aylarda ya facebook sayfama akmıyor ya da eksik akıyor. Nedenini anlayamadığım için ben de zaman zaman aynı günde yazdıklarımı bir araya getirip facebook sayfama atıyorum. Sayfa arkadaşlarımdan özür dilerim. TÖ

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ZOROKRATİK REJİMDEN NASIL KURTULURUZ?

Neyi okuyacağımıza, neyi izleyeceğimize, kaç çocuk yapacağımıza karışan adamı başımıza bela eden rejimin adı demokrasi değil, zorokrasidir!..

İnsanlık onuruna yaraşır bir yönetimle yönetilmek mi, yoksa sığır sürüsü gibi güdülmek mi istiyoruz? İş işten geçmeden kararımızı verelim!..

Ülkemiz demokrasi ile yönetilmiyor; bu çiftliğin tek ve mutlak sahibi olduğunu zanneden biri tarafından adeta sığır sürüsü gibi güdülüyoruz!..

Sevgili yurttaşlarım; çağdaş demokrasi ve hukuk kuralları içinde yönetildiğimizi söyleyen varsa, onun bu kurallardan anladığı nedir? Söylesin de bilelim!..

“Tatlı, tatlı!” demekle insanın ağzı tatlanmayacağı gibi, “demokrasi, demokrasi!” demekle de bir ülkeye gerçek anlamda “demokrasi” gelmiyor, gelemiyor!..

Türkiye Cumhuriyeti’nde şu anda uygulanmakta olan rejimin adı kesinlikle “demokrasi” değil, tek kişi yönetimine dayalı bal gibi “zorokrasi”dir!.

Hitler Almanyası’nda, Musolini İtalyası’nda olduğu gibi bütün faşistler, demokrasiyi bir araç gibi kullanıp tek kişilik zorokratik yönetimlerini adım adım gerçekleştirmişlerdir.

Zorokratik faşist yönetimler demokrasi ile gelmişler, en başta kendi ülkeleri olmak üzere tüm dünyayı kana boyayıp, sonra döktükleri o mazlum kanlarda boğulmuşlardır!..

Zorokratik faşist rejimlerde tüm zorolar dâhil, kimsenin can ve mal güvenliği yoktur ve olmadığı da yaşanılan faşist rejimlerde kanıtlanmıştır.

Ülkemizde bir kişinin ihtirasları uğrunda akan kardeş kanları ve hukuksuz olarak el konulan servetler sizi ne yapacağınız konusunda kara kara düşündürmüyor, ürkütmüyor, hatta hiç korkutmuyor mu?

17.11.2015

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“RÜZGÂR EKEN, FIRTINA BİÇER”

“Besle kargayı, oysun gözünü” ya da “Rüzgâr eken, fırtına biçer” derler. Fransa IŞİD gibi kargaları besledi, suçsuz günahsız insanlar öldü. Ya da masum topraklara rüzgâr ektiler, fırtına biçiyorlardır. Keşke sadece besleyenler ölseydi ya da o fırtınalar, tayfunlar, kasırgalar, hortumlar asıl sahiplerini yok etseydi, iki elime mendil alır, parmaklarıma zil takar şıkıdım şıkıdım oynardım. Ne yazık ki, suçsuz günahsız, masum insanlar öldü, ölüyor; üzülmemek için insan olmamak gerekir.

IŞİD gibi acımasız kargaları başta ABD olmak üzere Batı’nın emperyalist ülkeleri ve onların Suudi Arabistan, Katar gibi uşakları besliyor!..

Bu IŞİD türü acımasız ve insanlıktan nasibini almamış katillerin temizlenmesi isteniyorsa, tüm mazlum uluslar önce ABD’nin yakasından tutmalı, hesap sormalı!..

IŞİD, El Kaide, El Nusra, Müslüman Kardeşler gibi katil sürülerinin ABD ve AB ya da onların uşakları tarafından beslendiğini, eğitilip kullanıldığını bilmeyen var mı?

IŞİD gibi acımasız katil sürüleri kendilerini besleyip büyüten sahiplerine yeteri kadar hizmet ettikten sonra buruşturulup çöpe atılıyorlar.

Efendileri amaçlarına vardıktan sonra buruşturulup çöpe atılan katil sürüleri bunu sindiremiyor, efendilerinin çiftliğini kana buluyorlar!

Efendilerine fena halde kızan katil sürüleri efendilerinin çiftliğini korku cehennemine çevirmek isterlerken, olan da zavallı insanlara oluyor!

Canları fena halde yanan Fransızlar, ülkelerinde yapılan katliamların izini sürdüklerinde bu izlerin bizde çıktığını, beslenip büyütüldüklerini, semirtilip eğitildiklerini ve silanlandırıldıklarını tespit edip yakamıza yapışırlar, bunun hesabını bizden fitil fitil sorarlarsa hiç şaşmam!..

Hani ne demişler: “Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, sonra bir çukura düşer.” Dimyat’a pirince gidenler, evdeki bulgurdan olurlar. Yıllardır birileri rüzgâr ektiler, şimdi fırtına biçecekler. Bekleyip göreceğiz.

14.11.2015

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖNCE ÜLKEM SONRA BEN

İlkel kabile devletlerinde kimsenin can ve mal güvenliği olmaz. Birtakım bahanelerle ülkemde de ne yazık ki, bunları sık sık görmeye başladım.

Yurttaşlarının can ve mal güvenliklerinin olmadığı bir ülkede yaşamak cehennem azabına döndüğü gibi, tasarrufta bulunmak da aptallık olur!..

Cehennem azabından kurtulmak isteyen onurlu, gururlu ve namuslu her yurttaş, bu azaptan kurtulmak için ya ülkesini terk etmek ya da dağa çıkmak zorunda kalır.

Cehennem azabı çektikleri ülkesini terk etmek ya da dağa çıkmak zorunda kalanlar, mallarına ve birikimlerine el konulacağını bile bile neden tasarrufta bulunsunlar ki?!.

Yurttaşlarının terk ettiği ya da dağa çıktıkları bir ülkede ne istikrar, ne huzur, ne barış, ne kardeşlik, ne de en küçük bir yatırım olur. Bazen “Acaba asıl istenen bu mudur?” diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Ömrünü sıkıyönetimler ve baskı rejimlerinde geçirmiş onurlu, gururlu ve namuslu bir yurttaş olarak bu sözlerim birilerini çok fena kızdıracaksa istediği kadar kızsın, hiç umurumda değil!..

67 yıllık ömrümü sıkıyönetim ve baskı rejimlerine direnerek yaşadım.

1970 yılında beni İngiltere’de bir kooperatif adına okutmak isteyenlerin teklifini “Ülkeme sosyalist devrim gelinceye dek yabancı ülkelere ayağımı basarsam bana lanet olsun!..” diye reddettim. Ülkem sözde değil, özde insan haklarına dayalı, laik, çoğulcu demokratik bir hukuk devleti oluncaya dek mücadele edeceğim ve her neye mal olursa olsun ülkemi terk etmeyeceğim!..

Dağa çıkmaya gelince, gerekirse bunu seve seve yapabilirim ama bundan sonrasını da kendi ülkemde fareler gibi yaşamaya katlanacaksam bana lanet olsun!..

Faşizmin her türlü zulmü vız gelir tırıs gider. Ülkemin ve bu ülkenin namuslu, onurlu ve gururlu insanlarının çıkarları, mutluluğu uğruna yine direnirim!..

Geri kalan ömrümü de ülkemde geçirmeye yemin ettim. Ülkemde insan gibi yaşayabileceğim kadar yaşayacağım, insan gibi yaşayamazsam da hiç olmazsa insan gibi ölmeyi tercih ediyorum!..

13.11.2015

Turaç ÖZGÜR

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YENİ BABAYASA TARTIŞMALARI

Anladığıma göre 1 Kasım seçimlerini yeni babayasayı  tartışmaya açtırmak, dolayısıyla biricik diktatörümüz haklı olarak kendisini başkan seçtirmek için yaptırmış.

Diktatörümüz, Muhteşem Süleyman filminin etkisinden bir kurtulamamış olmalı ki, Türkiye’nin kurtuluşunu kendisinin başkan seçilmesinde görüyor. Bana göre bu da haklı…

Yakında Deli İbrahim ve IV. Murat dizileri de sahnelenirse, inşallah yeni anayasal sorunlar yaşamayız. Buna göre her türlü tedbirler alınıp anayasal, babayasal, dedeyasal, torunyasal boşluklar da doldurulmalıdır.

Yeni anayasaya “Ulular ulusu devlet başkanımız ömrü boyunca kullarının kellelerini uçurmak dâhil, dilediğini her şeyi yapabilir, bunda bir hikmet vardır ve ondan asla hesap sorulamaz” diye bir madde kesinlikle konulsun!

Yeni anayasa yapılır da başkanlık sistemine Allah’ın izni, Peygamber’in kavliyle geçersek, “Haşmetli padişahımız efendimizin, pardon sayın yüceler yücesi devlet başkanımızın veliahtı kim olacak?” diye kara kara düşünmeyelim.

Haşmetli devlet başkanımızın başkanlığı kabul edilirken, yerine geçecek veliaht sorunlarını ve yeni anayasa tartışmalarını sonlandırmak, kardeş katliamlarını önlemek için veliahttın kim olacağına dair bir maddenin konmasında da büyük yarar vardır.

Başkanlık sistemi ile ilgili anayasada kimin veliaht olacağı şimdiden garanti altına alınmazsa yeni anayasa tartışmaları da asla sona ermez. Doğabilecek kaçak saray entrikaları yüzünden masum kardeşler, sultanlar Allah korusun birbirlerini imha ederler, ülkemizin birliği, dirliği, huzuru bozulur,  başsız kalır, uçuruma yuvarlanırız. Benden hatırlatması!

05.11.2015

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OYUMU CHP’YE VERİYORUM!..

20151031 OYUMU CHP'YE VERİYORUM

Basına, DÜŞÜNSEL kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEĞERLİ ARKADAŞLAR,

Üzerinizden uzak olsun, 3 gündür fena halde grip oldum. Bundan dolayı Ankara’daki katliamın katillerini ve sorumluluktan kaçan sorumluları doğru dürüst kınayamadım. AKP’nin 13 yıllık döneminde Türkiye IŞİD, El Kaide, El Nusra gibi gerici kanlı katillerin korunup kollandığı, beslenip semirtildiği bir ülke haline bilinçli olarak getirildi. Bu duruma göre katliamı yapanlar da, yaptıranlar da bellidir. Onlar asla ve asla insan olamazlar. İnsanlıktan nasibini almamış böcekleri kınasak ne olur, kınamasak ne olur!..

Bu bataklığın kurutulması için 1 Kasım’da sandık başına gidip umuda yolculuktan yana oyunu belli partilere vermeyenler de o katillerin yanında yer alacaklarını bilsinler. Ben 1 Kasım’da sandık başına gidip CHP’ye bir kere daha emaneten oyumu vereceğim. Sizler de AKP hariç, kime verirseniz verin ama mutlaka verin. Çünkü karanlığa tekmenin, umuda yolcuğun belki de son şansıdır, bunu asla unutmayın!..

Katliamda katledilen “Barış, Emek ve Demokrasi” şehitlerinin toprağı bol olsun, ışıklar içinde yatsınlar; tüm sevenlerinin, yakınlarının başı sağ olsun!.. “Barış, Emek ve Demokrasi” gazilerine de şifalar dilerim…

Korkmuyoruz, korkmayacağız ve mutlaka başaracağız!..

Kahrolsun katliam yapanlar ve onlara arka çıkanlar!..

12.10.2015

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AHMET HAKAN’A YAPILAN SALDIRININ ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

18.12.2003 Perşembe Günlü Günlüğümden: Okula biraz erken gittiğim için müdür yardımcısı bir arkadaşın odasında sohbet ettik. Aramızda şu konuşmalar geçti:

“Bir kız öğrencim 7/F sınıfına bir duvar takvimini getirip asmıştı. Onu inceledim, baktım ki biraz ileride yurtları da olan malum bir tarikatın beyin yıkamak amacıyla çıkarmış olduğu bir takvim…  Öğrencime de ‘Kızım, bu tür takvimler sınıfa asılamaz. Bunu al, evine götür’ dedim.

Hocam, bundan 4 yıl önce de Tezer Taşkıran İlköğretim Okulu’nda geçici görevle görevlendirildiğimin henüz ilk günlerinde duvarda asılı olan aynı yurdun adına basılan bir tarikat takvimini inceledikten sonra ‘Çocuklar, burası laik, çağdaş, Atatürk İlke ve Devrimleri’ne bağlı olması gereken bir eğitim kurumudur. Ben bu okulun müdürü olsam, bu tür takvimler, bırakın böyle bir eğitim yuvasının duvarlarına asılmayı, okulun bahçe kapısından bile giremezler’ demem üzerine bir gün sonra okulun müdürü son ders çıkışında beni makamına çağırtıp: ‘Hocam, bazı veliler bana gelip hakkında şikâyetçi oldular. Biraz daha dikkatli ol’ dedi.

Ben de ‘Hayırdır hocam, dün bir, bugün ikinci günümdür’ dedikten sonra suçumun ne olduğunu bildiğimden: ‘Ben yapmam gereken görevimi yaptım. Burası laik ve resmi bir kurumdur. Bu okulda görevlendirilmemin henüz ilk gününde benden şikâyetçi olanlar kimler ise onları bilmek de hakkımdır. Bu okulun amiri siz misiniz, yoksa kendini bilmez veliler mi? Buraya 99’uncu yerden doğruları söylediğim ve savunduğum için kovularak geldim. Buranın heveslisi de değilim. Bundan sonra hakkımda şikâyetçi olanlardan şikâyet gerekçelerini belirttikleri yazılı bir dilekçe al, sen de beni bir daha sözlü olarak değil, yazılı ve gerekçeli olarak çağır, ben de yazılı olarak savunmamı veririm. Aksi halde beni bir daha böyle çağırma, yazılı bir belge olmadan da yanıt vermem.

Ben laik düşünceli ve Atatürkçü bir öğretmenim. Yazılı yasalara ve yönetmeliklere göre hareket ederim. Laikliğe, Atatürk’e atıp tutan her kim olursa olsun, ona karşı görevimi yaparım ve burada da sadece bu görevimi yaptım. Her neye mal olursa olsun, yaşamım pahasına bile olsa bundan sonra da gözümü kırpmadan yapacağım. Söyleyeceklerin bittiyse, gidiyorum’ deyip bir çayını içtikten sonra ayrıldım.

Okuldan ayrıldıktan 10-15 dakika sonra sakin bir mahalle arasında arabama ışıksız ve boş bir dörtyol kavşağından ağır ağır geçerken, 50 metre kadar sağ tarafımda tek başına duran çelik tamponlu hurda bir arabayla irticacı kılıklı 3 kişi bilerek aniden gaza basıp hızla üzerime gelip kaza süsü vererek önden vurup beni öldürmeye ya da ağır yaralamaya çalıştıkları belliydi. Ben de onlardan kurtulmak için aniden gaza basıp fırladım ama yine de kuyruktan bindirdiler. Allah’tan ki yol boştu ve ben birkaç tur kendi etrafımda döndükten sonra kaldırıma bindirip durdum.

Bir gün sonra okulun müdürüne bunu anlatıp, bu oyunun içinde kendisinin de olduğunu söyledim, kem küm etti, bozuldu. Bundan sonra başıma herhangi bir şey gelirse kendisinden bileceğimi söyleyip çıktım” dedim

O da bana:  “Hocam, onlar çok teknik çalışıyorlar, teknolojiden çok iyi yararlanıyorlar. Hatta bu gibi işlerde özellikle yurtlarında barındırdıkları öğrencileri görevlendiriyorlar. Örneğin, ‘Turaç öğretmeni sınıfta konuşturmayın, onu kızdırın, bize de rapor edin’ diyorlar. O çocuklar da olup bitenleri, yapılanları günü gününe onlara rapor ediyorlar. Onlar da değerlendiriyorlar. Bunlar çok sinsi çalışıyorlar. Devletten daha organize çalışıyorlar” dedi.

Ben de: “Allah’tan ki, onların karşısında cumhuriyetin, laikliğin kollayıcıları olarak Türk Silahlı Kuvvetleri vardır. Yoksa halimiz dumandır” dedim. Dersime gittim.

***

NOT: Artık Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dişleri, tırnakları çekilip etkisiz hale geldiğine göre bu cumhuriyeti koruyup kollamak görevi de Kaçak Saray’a bağlı olmayan duyarlı her yurtseverin görevidir.

Gazeteci Yazar Ahmet Hakan’a kimlerin saldırdıkları önemli değil, kimlerin ne amaçla saldırttıkları bellidir. Bunu şiddetle kınayıp Ahmet Hakan’ın yalnız olmadığını göstermek de bizim görevimizdir.

Artık Paralel devletin sadece paralelinin de kolu kanadı kırıldığına göre sıra bize geldi demektir.

 

01.10.2015

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

2015-2016 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI’NIN BAŞLAMASI NEDENİYLE TÜM EĞİTİMCLERE  VELİLERE ARMAĞANIM OLSUN AŞAĞIDAKİ GÜNLÜKLERİM

02.12.2003 Salı Günlü Günlüğümden:

Dün 7/B sınıfından yaramazlık yapan öğrencilere kızmış, birkaç da şamar atmıştım. Zeliha ve Seçil adlı kızlar başta olmak üzere hakkımda şikâyetçi olmuşlar. Zeliha’nın tesettürlü annesi de okula gelmişti. Ben de o öğrencilerin yüzünden sınıflarının düzeninin bozulduğunu söyleyen Dilek, Havva ve Arife gibi çalışkan ve terbiyeli öğrencileri idareye götürüp “Benim hakkımda iyi veya kötü söyleyecek bir şeyleri olan çocuklar bunlar gibi kendini bilen, dersine çalışan, başarılı çocuklar olmalıdır. Benim hakkımda yaramaz ve tembel öğrencilerin söz söylemesi, yargıya varmaları, onların beni yargılamaları beni bağlamaz. Bunların haklarını da kimseye çiğnetmem” deyip çıktım.

Daha sonra geldiğimde Müdür Yardımcısı Mustafa Bey, çocukların tek tek ifadelerini alıp yazıyordu. Çocuklar adeta daha önceden birileri tarafından kurulmuş gibi konuşuyorlardı. İçlerinden birisi: “Öğretmenim bana da vurdu ama haklıydı. Bizi sürekli uyarıyordu, şikâyetçi değilim” dedi.

Zeliha da ukala ukala: “Hocam, beni dinlemedin. Beni dinleseydin, bana vurmazdın” dedi. Ben de “Kızım, hakkını aramana saygı duyarım. Hakkını arayan insanı da takdir ederim. Hakkınızda yapılan şikâyetler ve ‘Sınıfa sonradan gelenlerin yüzünden sınıfımızın düzeni bozuldu’ demeleri üzerine toptancılık yaptım. Benim de mutlaka yanlışlarım var ama ben sizin iyiliğiniz için yaptım. Bunu büyütmenin ne anlamı var? Kendi çocuklarıma da yanlış yaptıkları zaman iki şamar atarım, kulaklarını çekerim. Dayakla kulak çekmeyi birbirine karıştırmayın. Ben sizin kulağınızı çektim. Siz dayağın ne olduğunu bilmiyorsunuz. Hanginizin gözünü, kaşını patlattım, hanginize işkence ettim? Ders yapabilmem için sınıfı da susturmam gerekiyor. Aksi halde zararını yine siz görüyorsunuz” dedim.

Mustafa Bey de Seçil’in cıvık hareketlerine bakıp: “Hocam iyi etmiş, az bile yapmış!..” diye kızdı.

Zeliha: “Hocam, ben sizi çok seviyordum. Sizin arkanızdan atan çocuklara karşı bile sizi savunuyordum” dedi.

Ben: “Dersine girdiğim öğrencilerle bir anket yapılsa, benden azar işitenler, dayak yiyenler bile beni tercih ederler. Ben görevimi yaparım. Ama biraz da böyle huylarım vardır. 10 sene, 20 sene sonra karşılaştığım haylaz öğrencilerimden ‘Hocam, keşke biraz daha vursaydın da adam olsaydım!’ diyenler zaman zaman karşıma çıkıyorlar. Ben öğrencilerimi kendi çocuklarımdan ayırmam, onlar arasından ayrım yapmam. Çocuklarımın bile sorunlarıyla öğrencileriminki kadar ilgilenmem. Sen istersen hakkımdaki şikâyetlerini başka yerlere de götür. Ben sana kızmam. Belki iyi etmedim. Ama bir gün sen de beni anlayacaksın. Hiçbir öğrencimin nefretini kazanmak istemem. Yine beni seveceğine, sayacağına da eminim” dedim.

Zeliha gelip elimi öptü, ben de kendisini… O, dersine gitti. Kızın annesi de anlayışla karşılayıp evine gitti.

Mustafa Bey ile yalnız kalınca: “Hocam, Milli Eğitim o kadar bozuldu ki, hâlâ bazı öğretmenler şu solcu, şu sağcı diye ayrım yapıp arkasından da kuyusunu kazıyorlar. İsmini veremem ama şikâyet etmesi için Zeliha’yı dolduruşa getiren bir öğretmendir. Senden intikamını almak, sana kötülük yapmak için o kızı alet etti. Böyleleri çoktur. Onlara karşı fırsatını verme, daha dikkatli ol!..” dedi.

Sınıfa gittim. Zeliha sınıfta yoktu.

Diğer çocuklar: “O kızın sınıfımızdan atılması için imza topluyoruz. Onu burada istemiyoruz. Sizi çok seviyoruz” dediler. Bu arada iki gözü iki çeşme olmuş olan Dilek de benim için üzülüp “Bizim yüzümüzden oldu” diye durmadan ağlıyordu; onu teselli ettim.

Havva ile Arife de ağlıyorlardı: “Öğretmenim seni çok seviyoruz. O kızı bu sınıfta istemiyoruz” dediler.

O kadar dayağımı yemesine karşın sınıfın en yaramazı Süleyman bile “Öğretmenim, seni şikâyet edenleri bu sınıftan attıracağız. Siz bizim iyiliğimiz için çalışıyorsunuz, bunu biliyoruz. Beni de yaramazlık yaptığım zamanlar dövüyorsun ama bizim iyiliğimize yaptığını biliyoruz. Sizi seviyoruz. O kız bu sınıfa geleli sınıfımızın huzuru bozuldu. Hiç kimse ile iyi değil, manyağın tekidir. Diğer öğretmenlerle de öyledir” dedi.

Ben: “Çocuklar, sakin olun!.. Zeliha’ya ve belki birkaç öğrenciye haksızlık etmiş olabilirim. Onlara sakın bir şey söylemeyin, dokunmayın!” dedim.

Ben sınıftan çıktıktan sonra sınıfına giden Zeliha da durumu anlatmış. Bunun üzerine Dilek ve diğer arkadaşları yanıma sevinerek geldiler: “Öğretmenim sonu tatlıya bağlandığı için hepimiz sevindik” dedi.

03.12.2003 Çarşamba Günlü Günlüğümden:

Öğretmeler Odası’nda 10-15 öğretmen vardı. “Günaydın arkadaşlar!..” deyip üst tarafa oturdum.

Öğretmenlerden birinin: “Turaç Bey, canın sıkıntılı görünüyor” demesi üzerine, fırsat bu fırsat deyip:

“Canım sıkılmasın da ne olsun!.. Evvelki gün 7/B sınıfında yaramazlık yapan bazı öğrencileri dayanamayarak tokatlamıştım. Öğrencilerden birini bana karşı özel kini olan şerefsiz bir öğretmen dolduruşa getirmiş, onun ailesini aleyhime harekete geçirmiş. Onlar da beni idareye şikâyet etmişler. Bazıları kendilerini iyi öğretmen olarak göstermeye çalışıp beni kötü öğretmen olarak göstermeye çalışıyorlarsa, tamam iyi bir öğretmen olmadığımı, işkenceci, sadist ve kötü bir öğretmen olduğumu kabul ediyorum. Ama o öğretmen –her kimse- şerefsizin, ahlaksızın, alçağın tekidir. Onun yaptıklarını hiç umursamayıp ‘Önemli değildir’ diyordum ama o zaman da hepiniz zan altında kalıyodunuz. Onu aranızda gizlerseniz, hepiniz benim nazarımda hepiniz suçlu olursunuz. Ya o ortaya çıkacak ya da hepiniz aynısınız. İnsan diye bildiğim, arkadaş diye bildiğim kimseler hâlâ eskiye takılmışlar, orada otluyorlar. Yok efendim sağcı, yok efendim solcu, yok efendim dinci, yok efendim dinsiz… Atatürklerin kurduğu bir ülkeyi yok etmeye çalışanlar, Talibancılar, Hizbullahçılar, El Kaideciler, Humeyniciler ben ve benim gibi düşünenleri istemiyorlar. Ben bu düzene, ahlaksızlığa boyun eğmediği için 99 yer gezerken, düzene yaranıp, onunla göbek bağı kuran bazı şerefsizler bir yere demir atıp etraflarını temizlemeye, kendilerine benzemeyenlerin kuyusunu kazmaya çalışıyorlar.

Ben Atatürkçüyüm, laikim, demokratım, cumhuriyetçiyim, ben zenciyim, ben kızılderiliyim, benim 99 sıfatım var, 97’si insan olmaktır ya da en azından insan olmaya çalışmaktır, benim sinsilik gibi bir sıfatım yoktur. Benim Türklüğüm, Müslümanlığım, Aleviliğim, Kahramanmaraşlılığım sonra gelir. Bu saydıklarımın hiçbirinin insan olmamın dışında önemi de yoktur. Öğretmenliğime de sıra hiç gelmez. Meydanı iki şerefsize bırakacak kadar onursuz, gurursuz, alçağın, korkağın teki de hiç değilim. Eğer infilak edip bir patlarsam, benimle uğraşanları da analarından doğduklarına, doğacaklarına pişman ederim. Bu da böyle biline!.. O sinsi şerefsiz ya kendiliğinden ortaya çıkıp benden özür dileyecek ya da hepinizi hedef alırım. Hepinizden artık gıcık kapıyorum!..” diye bağırıp çağırdım.

Din Kültürü Öğretmeni Metin Bey: “Hocam, niye hepimizi suçluyorsun, niye ağzını bozuyorsun?” dedi.

Ben: “Ben o kişi ve onun gibilerini kastederken, sizlere de ‘Onu ve onun gibilerini aranızda gizlemeyin, korumayın’ diyorum.

Arkadaşlar, kimsenin fikri, zikri bana ve ülkeme zarar vermediği sürece beni hiç ilgilendirmez. Benimki de karşımdakine ve çevresine zarar vermediği sürece kimseyi ilgilendirmez. Ama zenci veya kızılderili olduğum için özellikle meslek yaşamımda hep çektim.

Çocukluğumda biraz Ramazan orucu tutmuştum. Ondan sonra ibadet etmek amacıyla bir caminin önünden bile geçmedim. Yaşamım boyunca sadece Sultan Ahmet Camii’ne, o da turistik amaçla gittim.”

Din Kültürü Öğretmeni Metin Bey, gülerek: “Hocam, bir kere daha git, ne olur!” dedi.

Ben de :“Turistik amaçla fırsat buldukça gitmekte bir sakınca görmem, giderim. Arkadaşlar, ben işte buyum. Kimliğimi, kişiliğimi yaşamıma da mal olacağını bilsem asla inkâr etmem, onu titizlikle korurum. Ben Atatürkçüyüm, laikim, demokratım, cumhuriyetçiyim, hepsinden de önemlisi insanım, en azından öyle olmaya çalışıyorum. İnsanları fikirlerinden, zikirlerinden, farklılıklarından dolayı küçümseyenlerden de gıcık kapar, onlarla her zaman savaşırım” dedim.

Şerife Hanım: “Hocam haklı söylüyor, arkadaşlar!.. O, kim ise ortaya çıksın, aramızda saklanmasın, ayıp denen bir şey vardır. Bir öğrenciyi bir öğretmenin arkasından kışkırtmak doğru değildir. Bu, hepimize karşı yapılmış demektir. Turaç Bey, çok iyi bir arkadaşımızdır, çok değerli bir öğretmendir. Zaman zaman aynı suçu hepimiz işliyoruz” dedi.

Ben de: “Suç işlemeden disiplin sağlayabiliyor muyuz arkadaşlar? Biz burada bu tür suçları işlemesek, bu çocuklar duvarları yerler!..”

Aradan henüz 2 saat geçmişti ki “İbrahim Aydemir” adlı bir ülkücü, Metin Çankır ile konuşuyordu. Biraz sonra çekine çekine yanıma geldi: “Hocam, o çocukla annesi, babası müdüre gidiyorlar. Müdür ‘Büyütecek bir durum yoktur’ diyor, başından savıyor.

Onlar benim komşularımdır. Akşam bize geldiler. Çocuklarını dövdüğünüzü söylediler. Bana da ‘Ne yapalım?’ diye sordular. Ben de ‘Turaç Bey,  haksızlığa karşı tahammül edemeyen, onunla mücadele eden efendi bir arkadaştır’ dedim. Sonra da ‘Siz bilirsiniz’ dedim. Onlar da idareye gelip hakkınızda şikâyet dilekçesi vermişler. Bunda benim ne suçum var?

Hocam, ne gericiliğimizi, ne Talibancılığımızı, ne Humeyniciliğimizi, ne de El Kaideciliğimizi koymuşsun… Meseleyi bilsen böyle düşünmezdin. Biz seni sever sayarız…” diye yalakalık yaptı.

Zaten bunu bahane edip onun gibilere vermem gereken mesajı da fazlasıyla vermiş olduğumdan baktım ki, kıvırtıyor, sorunu büyütmemek için ben de üzerine gitmedim.

“Tamam, hocam… Böyle dediysen mesele yoktur. Nihayet ben de etten kemikten oluşmuş bir insanım. Hangi koşullarda öğretmenlik yaptığımızı çok iyi biliyorsun. Milli Eğitim taşları bağlamış, köpekleri de serbest bırakmış. Yani disiplin kurullarını ve cezalarını kaldırmış, bizi de bu acıklı durumlara düşürmüştür. Ben o konuyu hallettim.

Yanlış davranmış, o çocuğa kötülük, haksızlık yapmış olabilirim. Ben duygusal bir insanım. Canımı sıktıklarında kendimi tutamaz öğrencilerime bağırır çağırır, bazen elimi ayağımı da tutamam. Ama her ne yapıyorsam, onların iyiliği için yapıyorum. Onların iyiliği için azami gayreti gösterir, disiplin sağlamak için bazen böyle suçlar da işliyor, zor durumlarda kalıyorum. Sonra sinirlerim yatışıp haksızlık yapanın ben olduğumu anladığımda da vurdumduymazlığa vermeden, üzdüğüm, haksızlık yaptığım çocuklardan da aynı ortamda özür dileyip gönlünü almadan gözlerime uyku girmez, huzursuz olurum.

Eğer eskiden olduğu gibi disiplin kurulları ve cezalar kaldırılmasaydı, bizim de bu suçları işlememize gerek kalmazdı. Bildiğini yapmakta ısrar edip suç işleyen çocuğu disiplin kuruluna gönderir, orada gereğinin yapılmasını isterdik. Eskiden böyleydi. Disiplin sağlamak için de öğretmenlerin bu tür suç işlemesine gerek kalmazdı. Hatta suç işleyen öğrencilerin velileri çocuklarının bu suçlardan dolayı ceza almamaları için gelip öğretmeninden özür dilediklerine, onların kulaklarını kendilerinin çektiklerine çok tanık oldum. Şimdi roller değişti, tam tersine oldu. ‘Eti senin, kemiği benim’ diyen veliler yok artık. Şimdi ‘Sen benim çocuğumu nasıl üzersin!’ diye gelip kafa tutuyorlar, öğretmenleri de çocuklarının dadısı olarak görüyorlar. Okullar artık oyalama kampları haline getirildi. Bu tür veliler, öğretmenlik mesleğinin onuruyla oynadıkları gibi, çocuklarına da en büyük zararı verdiklerinin farkında bile değiller.

Hocam o aile başka yerlere gidip sorunlarını çözmeye çalışma yerine doğrudan bana gelselerdi, belki daha iyi ederlerdi. Olay bu kadar da büyümez, kimse de üzülmezdi. Ailelerin çocuklarının başlarına gelen haksızlık karşısında onların yanında durup, haklarını aramalarına saygı duyarım. Ama öyle bir pozisyona düşürüldüm ki, sanki sadist, işkenceci, lânet bir öğretmenmişim gibi ilan edilmeyi de asla sindiremem…” dedim.

Alınması gereken mesaj alındı ve konu da böylece kapandı.

 

 

28.09.2015

Turaç Özgür

Emekli Öğretmen

 

NOT: Sözler unutulur, yazılar unutulmaz. Günlük yazmak sabır, yayınlamak da yürek ister.

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KAÇAK SURİYELİLERLE BİTLİ YORGANA DÖNEN TÜRKİYE

Bundan bir sene önce Türkiye’nin geleceğiyle oynayanların mezhepçilik yapıp IŞİD denilen insanlık düşmanı katilleri besleyip büyüttüklerini, Esad’a ve Alevilere olan kişisel düşmanlıklarını tatmin etmeye çalıştıklarını, dolayısıyla Suriye’nin içişlerini karıştırıp orasını yaşanılmaz hale getirdikten sonra yardımsever görüntüsü ile sınırlarımızı sonuna kadar açıp milyonlarca Suriyeli ile ülkemizi bitli yorgana çevirdiklerini yazdığımda hümanist (!) ve devrimci (!) ruhları ayağa kalkanlar beni bu sözlerimden dolayı sosyal medyada linç etmeye kalktılar.

Şundan eminim ki, o günlerde hümanist ve devrimci (!) geçinenler Türkiye’nin gerçekten bitli yorgana döndüğünü en az benim kadar biliyorlar ve Türkiye’nin ne kadar zavallı ve acınacak hale geldiğini görüp ailecek huzur içinde korkusuzca yaşayabilecekleri bir liman bulmaya çalışıyorlardır.
Her neyse, kim ne derse desin, herkes benim gibi düşünmek, benim gördüklerimi görmek ve aynı tepkiyi göstermek zorunda değildir. Yeter ki, yaşamları boyunca bir karınca kadar bile kimseye iyilikleri olmayanlar arkamdan atıp tutmadan, mangaldan kül bırakmayanlar ben ve benim gibilerini eleştirmeden önce bir aynanın karşısına geçip insan gibi kendilerini sorgulasınlar…

***
Bugün saat 08.15’te kan değerlerimi ölçtürmek için Darıca Fevzi Çakmak Mahallesi’ndeki sağlık ocağına gittim. Dış kapıyı açıp içeri girmek isterken yanı başımda kucağında 1,5 yaşında bir erkek çocuğu olan iyi giyimli, modern görünüşlü, yakışıklı ve uzun boylu 30 yaşlarında bir genç belirdi. Göz göze gelince “Günaydın” dedim ve kucağındaki hasta çocuğuyla onun girmesi için kapıyı tuttum. Teşekkür etti.

“Geçmiş olsun, çocuğun neyi var?” dedim. Bozuk ve anlaşılmaz yarı Türkçe bir konuşmayla çocuğun sabaha dek ateşler içinde yandığını söyledi.
Ülkesini terk edip Türkiye’ye sığınan bir Suriyeli olduğunu anladım. Sorduğumda kendisi de Suriyeli olduğunu söyledi. “Suriyeli” dendiğinde nereye baksam karşımda insanlık düşmanı, cellat ve tecavüzcü IŞİD görünüyor ve içimden onları gözümü kırmadan sorgusuz sualsiz gırtlaklamak geçiyordu. Çocuğu kucağında zavallı bu genci görünce, merhamet duygularım kabardı ve karşımda çocuğunu kurtarmaya çalışan zavallı bir insan göründü.

İçerde tek başına dolaşan görevli bir kadın vardı. Ona “Burada çocuk doktoru var mı?” dedim. O da “Burada çocuk doktoru ne gezer. Bu Suriyelilerin elinden ne çekeceğiz!.. Hepsi böyle, bulaşıcı hastalıktan ve kötülükten başka bir şey getirmiyorlar” dedi.

Bir çocuğa, bir delikanlıya baktım. Kucağındaki çocuğu biricik sevgili torunum, delikanlıyı de mezhepçilik yapanların kışkırtmalarıyla ülkesini terk eden aptal bir çocuğummuş gibi gördüm, üzüldüm.

Kendi derdimi ve oraya neden geldiğimi unutup “Hadi seni Farabi Devlet Hastanesi’ne götüreyim, burada çocuğa bakamazlar” deyip arabama götürdüm. Arabanın arka kapısını açıp kucağında çocuğuyla o delikanlıyı arkaya aldım. Direksiyona geçtim.

Yolda giderken “IŞİD’ten mi kaçtınız?” dedim. Ancak, “Allah… IŞİD…” sözcüklerini anlayabildim ama ben bunu “Allah IŞİD’in belasını versin!..” olarak anladım.

Bunun üzerine Anladığını da zannetmiyorum ama “Allah, mezhepçilik yapıp ülkenizin içişlerine burnunu sokup Suriyelileri kayırıyormuş gibi yapıp, Suriye’yi karıştırıp sizi orada yaşayamaz, bizi de sizden beter hale getirmeye çalışanların da belasını versin emi!..” diye sesimi yükselttim.

Darıca Farabi Devlet Hastanesi’nin Acil Servisi’ne götürüp kaydını yaptırdım. Orada bulunan hemşire ateşini ölçtü, 38 0C’ydi. Belki ateşi fazla yüksek sayılmazdı ama çocuk iyi görünmüyordu. “Acilin doktorlarına götür” dedi. Götürdüm. Orada da ateşini ölçtüler, aynıydı. Doktorun gelmesini beklediler. Suriyeli gözlerimin içine bakıyor ve “Beni bırakma!” der gibi bakıyordu. Sonra beklememi söyledi. Doktoru çağırdım. Doktor şöyle uzaktan baktı. “Ben bakamam, çocuğun hem ateşi yüksek, hem de iyi görünmüyor, çocuk doktoruna gönderiyorum” dedi.

Doktora “Bu delikanlı Suriyelidir. Dilimizi de bilmiyor. Çocuğun neyi var?” dedim. O da “Ben bilemem, Suriyelilerin bu şekilde çok hastaları geliyor” dedi.

“Doktor bey, bu adamcağız gözlerime bakıp duruyor, ben de sağlık ocağına kan vermeye gitmiştim. Biraz daha beklersem, kan verme süresi geçebilir. Ben gidersem, bu çocuğa gerekli ihtimamı gösterirler mi?” dedim.
Doktor “Sen gidebilirsin, ne gerekiyorsa yapılır” dedi.

Bunun üzerine Suriyeliye sen burada bekleyeceksin, çocuğunu çocuk doktoruna muayene ettirecekler, gereken yapılacak. Ben gitmek zorundayım. Burada emin ellerdesin… Biz IŞİD’in yaptıklarını yapmayız, korkma!..” dedim. O da bana “Şükran…” dedi.

Oradan ayrılıp giderken bir kadın bana ters ters bakıyordu. “Bu Suriyelilerin Allah belasını versin, ne çekeceğiz bunlardan!.. Pislik ve hastalık getiriyorlar” dedi ve bana da onların suç ortağıymışım gibi bakıyordu.

Ben de “Ben çocuğunu kurtarmaya getirmiş zavallı bir insanı getirdim. Ne yapmam gerekirdi yani?” deyip arabama yeniden sağlık ocağına gittim.

***

Aile hekimimiz: “ Daha önceki tahlillerime baktı. Kan değerlerin çok düşük, hemen düzelmez. Bu kullanmış olduğun ilaçları en az 3 ay almalısın ki, kan değerlerinin düzelip düzelmediği belli olsun. Aynı ilaçları yazıyorum. 2 ay sonra gel…” dedi.

“Tamam, doktor hanım, teşekkür ederim. Kan değerlerimi düştüğü zaman ayaklarımın yanmasına dayanamıyorum. Yanmalar biraz düzelir gibi oldu. Yıllardır başvurmadığım yer kalmadı, nereye başvurduysam beni hem bir kobay gibi kullandılar, hem de soydular, kansızlığımın nedenlerini de bir türlü bulamadılar. Benim kansızlığımın nedenini bulmak uzayı keşfetmekten bile zordur galiba? Artık bıktım, usandım…” dedim. O da “Geçmiş olsun, moralini bozma…” dedi.

Çocukluğumdan beri kendilerini ziyaret etmediğim, biraz uzak durduğum zamanlar rahmetli Ayşe teyzem bile bana “kansız” derdi. Bu kadarını yıllar öncesinden hiçbir eğitimi olmayan teyzem bile biliyor yahu!.. Önemli olan sebebini bulmak, onu da bulamayanlar bir de başımıza doktor kesiliyorlar, öyle doktorluk yapacağınıza bizim köylülerin şiddetle kınadıklarına söyledikleri gibi, başınıza kül eleyin daha iyi!..

28.08.2015
Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FERAHLAMAK İSTİYORSAN SAFRALARINDAN KURTUL!..

Bugün bir sürü kalemlerimin içinden işe yaramaz olanları, özellikle yazmayan kalemleri temizleyip hiç acımadan çöpe attım.

Bu arada kalemlerle insanlar arasında bir ilişkiyi keşfettim:

Bazı insanlar, içleri boşaldıkça tekrar tekrar doldurulup yararlanılan ya da günü geldiğinde antik değerleri olan dolma kalemler gibidir. Başın sıkıştıkça onlara başvurur, hiç çözülemeyecekmiş gibi olan sorunlarını çözer ya da ellerinden hiçbir şey gelmese bile dertlerini dostça dinlediklerini, ferahladığını görürsün. Bunların değeri hiçbir şeyle kıyaslanamaz. En büyük zenginler böyle dostları olanlardır, ne mutlu onlara!..

Bazı insanlar da değersiz tükenmez ya da boyalı kalemler gibidir. Mürekkepleri ya da boyaları bittiğinde artık bunların beş para etmediklerini anlayıp, hiç acımadan fırlatıp çöpe atmalısın. Eğer kıymayıp da atmazsan daha değerli şeylerini koyacağın yerleri gereksiz yere işgal ederler ya da kıymetli şeylerinin arasında onların kirletmelerine, zarar görmelerine boş yere sebep olursun.

Herkesin olduğu gibi benim de çevremde böyle gereksiz, ne kokar, ne bulaşır cinsinden kendi çıkarlarından başka hiç kimseyi görmeyen ve kendilerinden başka hiç kimseyi değerli bulmayan safralarım vardır.

Böyle içinden de, dışından da hiç kimseye bir hayrı olmayan mahlûklara kalbimden, gönlümden, kafandan boş yere yer ayırıp değerli zamanımı onlarla işgal ve meşgul etmemin hiçbir anlamının kalmadığını görüp yırtık bir pabuç gibi onları layık oldukları çöpe, çukura atmaya karar verdim ve attım. Böylece manevi safralarımdan kurtuldum. Keşke bunu yıllar önce yapabilseydim, şimdi sosyal ve ekonomik konumum, yaşamım bambaşka olurdu.

Oh be, dünya varmış!.. Bu değersiz mahlûklardan kurtulunca ne kadar da ferahladım!..

29.06.2015
Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Öğretmenlik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SAYIN DİNLEYİCİLER ŞİMDİ OSMAN TÜREN’DEN TÜRKÜLER DİNLEYECEKSİNİZ!

Henüz televizyonun adının bilinmediği, pahalı lambalı radyolardan olanaklarını biraz zorlayanların bile rahatlıkla alabildiği transistörlü radyolara geçildiği dönemde gariban köylünün birisi bir transistörlü radyo almaya karar vermiş…

Bizim gariban köylü radyo almaya karar vermiş ama nerede bir radyo sesi duysa ya ajans haberleri ya da Osman Türen’den türküler çalınıyormuş. Osman Türen’i de biti kadar bile sevmezmiş. Radyo satıcısına sıkı sıkı: “Bir radyo alacağım ama Allah aşkına sakın alacağım radyoda Osman Türen çıkmasın” demiş.

Açıkgöz satıcı: “Aha bu radyoda Osman Türen çıkmaz” diye bizim gariban köylüye bir radyo satmış. Zavallı gariban da sevine sevine köyüne, evine dönmüş.

Kendisi kadar teknolojiden habersiz zavallı karısına sevinerek: “Avrat, Osman Türen’in çıkmadığı bir radyo aldım” demiş.

O da Osman Türen’i sevmediği için çok sevinmiş…

Radyoyu büyük bir ihtimamla evlerinin başköşesinde uygun bir yere koyup açmışlar. Radyoyu henüz açar açmaz sunucunun tatlı sesinden: “Sayın dinleyiciler, ajans haberlerimiz burada sona erdi. Şimdi Osman Türen’den türküler dinleyeceksiniz” diye anons yapılmaz mı?

Zavallı adam bin bir güçlükle biriktirdiği parasına mı acısın, satıcının kendini aldatmasına mı kızsın, avradına karşı mahcup olmasına mı yansın… Ne yapacağını bilemez olmuş… Gözü gibi koruyup bayram sevinci içinde aldığı radyoyu iki eliyle tuttuğu gibi yere çarpmış, sert zeminde radyo tuz ile buz olurken: “Avrat, kusura bakma! Şerefsiz herif ‘Bu radyoda Osman Türen çıkmaz’ diye beni kandırmış!.. Ben ona gösteririm!.. Bu radyoda da Osman Türen çıktı karşımıza!..” demiş.

****

Değerli arkadaşlar, gelelim bu öyküyü anlatmamın asıl sebebine: Hemen hemen her gün bir şeyler okurken ya da bilgisayarımın başına geçip bir şeyler yazarken ruhum kararmasın diye FM radyoda müzik dinlemek için uygun bir kanal ararım. Her ne zaman radyonun düğmesini açsam, o kanal senin bu kanal benim müzik arasam asla bulamadığım gibi tüm kanalları işgal eden ya tarikatçı baykuşların ağlamaklı sesleriyle, sürekli ve bol afyonlu dinî vaizleriyle ya da sahibinin kendini beğenmiş iç karartıcı sesiyle karşılaşırım.

Eminim ki, bunlar benim gibilerini dinden imandan soğuttular, hatta nefret ettirdiler. Acaba bu gün ne yumurtlayacaklar diye dinlediğim zamanlar insanlığımdan çıkıyor, çıldırıyorum. Bu beyin yıkayan baykuşların, yarasaların, sümüklü böceklerin yüzünden ülkemiz hızla Ortaçağ karanlıklarına sürüklenmektedir. Çok sevdiklerini zannettikleri Peygamberin ruhunun ıstırap içinde olduğunu tahmin etmek o kadar zor değildir. Yakında Allah’ı bile canından bezdirirlerse hiç şaşmam…

***

Değerli arkadaşlar, şöyle insan gibi dinleyip ruhumu dinlendirebileceğim baykuş seslerinin, sahibinin sesinin gelmediği bir radyo var mı? Varsa, lütfen bildirin de bir tane alayım…

İyi haberlerinizi dört gözle bekler; hepinize ruhunuzu karartmayacak, baykuş seslerinden arınmış bir dünya diliyorum.

26.06.2015

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Sevgili Arkadaşlarım, Dostlarım, Öğrencilerim, Akrabalarım…

Mübarek bir insan, bir hazret olarak dünyaya gelmediğimden, melekler secdeye kapanıp, gecenin bir yarısında güneş doğup herkesin dikkatini üzerime çekemediğinden, iki karılı ve çok çocuklu babamın da umurunda olmadığımdan doğum günümü ve saatimi bir kenara kaydetmediğinden gerçek doğum günümü bilememekteyim.

Ancak, köyümüzün erkek çocuklarının kaydını yapmak için köyümüze teşrif eden memur bey 5 yıl içinde dünyaya gelen erkek çocukların kaydını aynı gün ve tarihe getirip vatandaşlık kütüğüne bizi kaydetmiştir.

Bunu akıl edip bana ve yaştaşlarıma vatandaşlık hakkı veren o memura ne kadar teşekkür etsek azdır.

Gününü ve yılını bilmediğim bir yılın bir bahar ayında geldiğimi, üşüyüp ölmemem için ahırda doğurduğunu söylerdi rahmetli anam… Ben de anamın Meryem Ana’ya özenip o mübarek hayvanların içini tercih ettiğini düşünüyorum. Bu nedenle ilk duyduğum sesler inek ve dana sesleridir. En çok sevdiğim sesler de bu seslerdir.

Vatandaşlığa kabul günümün üzerinden tamı tamına 66 yıl, gün olarak da 24106 gün geçmiştir. Düşmana inat, ülkeme insan haklarına, hukukun üstünlüğüne dayalı gerçek bir demokrasi gelmeden de öbür tarafa gitmemeye ant içtim. Geçmişteki ömrümü bu uğruda harcadığım gibi bundan sonraki yıllarımı da buna harcamaya hepinizin huzurunda söz veriyorum.

Vatandaşlık günümü kutlayan ve kutlayacak olan tüm dostlarımı sevgi, şefkat ve hasretle kucaklar, uğursuz, korku dolu yılların sona ermesi için hep birlikte mücadeleye çağıyorum!..

Sağ olun!.. Var olun!..

 

12.05.2015

Turaç Özgür

 

HAKKIMDA, Özsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YALANLARLA YÖNETİLEN BİR ÜLKEDE YAŞAMAK ÇOK ZOR

13.06.2003 Cuma:

Saat 10.00’da İstiklâl Marşı’yla sabahçı öğrencilere karne verme töreni başladı. Hava çok sıcak olduğu için müdürün kapanış konuşmasını neredeyse kimse dinlemedi bile…

6’ncı sınıftayken öğrencim olan Tuğba, 8’inci sınıfı başarıyla bitirmiş; elindeki beyaz bir gömlekle yanıma geldi: “Hocam, hatıra olarak şunun üzerine bir imza atar mısın?” dedi.

Geçmiş yıllarda defterlerine, gömleklerine, kollarına, omuzlarına imza attıranlara da rastlamış biri olarak, futbol fanatiklerinin yapmış olduğu bu tür şeylerden hoşlanmamama karşın, sevgili öğrencimi kırmamak için adını, soyadını ve günün tarihini yazıp imzaladım. Sevinerek teşekkür edip gitti.

Belki bir daha görüşemeyecektik. Kim bilir o imza ne kadar hatıra olarak kalacaktı, ileride ona bakıp ne düşünecekti? Belki kendinin çocukluk duygularına gülecekti, belki de kendini artist yerine koyduran bizlere…

Karnelerini alan sabahçı öğrencilerin kimileri sevinç, kimileri üzüntü gözyaşları ve kimileri de duygusuzca evlerine gittiler. Öğlenci öğrencilerin karneleri de saat 14.00’te yapılacak törenden sonra dağıtılacaktı.

Öğretmenler Odası’na kapanıp 6/F sınıfının sınıf öğretmeni olarak ağırlıklı not ortalamalarını 2 saat kadar bir çalışma sonucu hazırladım.

Bu arada Sosyal Bilgiler öğretmeni Berrin Hanımın, okuyup imana gelmem düşüncesiyle bana emanet olarak vermiş olduğu “Kendini Arayan Adam” adlı kitabını Öğretmenler Odasında uygun bir zamana getirip verdim. Ayrıca kitapla ilgili düşüncelerimi söyleyip bir takım önerilerde bulundum. Ama birileri tarafından bu gibi işler için görevlendirilmiş olan Berrin Hanım bildiğinden kalmıyordu. Kendi aklınca ben o kitabı okuduğumda fikirlerimden dönüp imama gelecektim. Kendisi de görevini yapmış olmanın zevkine varacaktı.

Kendisini çok bilinçli, beni de kurtarılması gereken kara bir cahil görmesi canımı fena halde sıktı. Bunun üzerine: “Bediüzzaman Said-i Nursî kimdir? Şu bulunmaz Bursa kumaşı, kendisini Bediüzzaman (zamanın en iyisi) olarak tanıtan hazreti bana kısaca anlatır mısın?” dedim. Kem küm etti, fikirlerinin hayranı olduğunu her fırsatta anlatan hanımefendi, hazret hakkında tek sözcük bile edemedi.

Bunun üzerine: “Bilmediğin, tanımadığın adamın fikirlerini takip ediyorsun, onu zamanın en iyisi olarak görüyorsun ama bak hakkında tek sözcük bile bilmiyorsun. O zaman dinle de o hazretin kim olduğunu sana ben öğreteyim de kendinizi çok akıllı, başkalarını aptal yerine koymaktan vazgeçin: Said-i Nursî, Bitlis’in Nurs köyünden 1873’te doğup 1960’ta Urfa’da ölmüştür. Mısır’da Camiül Ezher’de molla eğitimi gördükten sonra Türkiye’de dinî ‘Risaleler’ (kitapçıklar) adı altında İslâm dinini çarpıtan kitaplar yayınlayarak gericilik, bölücülük, İngiliz uşaklığı ve Atatürk düşmanlığı propagandası yapmış.  Risalelerinde adeta külahında tavşanlar, güvercinler çıkararak mucizeler yaratan ulu bir kişi olduğunu kanıtlamaya çalışıp kendini peygamberden bile üstün göstermeye çalışmış. Eğer Hz. Muhammed’in son peygamber olduğu Müslümanlar tarafından kabul edilmeseydi, eminim ki, kendisini peygamber olarak bile ilan eder, yeni bir din kurardı.

1909’da 31 Mart Vakası’nın (Gericilik Olayı) sorumlularından olduğu için Isparta’ya sürgüne gönderilmiş. 1925’te de Şeyh Sait İsyanı’nda önemli bir rolü olduğu için yargılanıp hüküm giymiştir. Azılı bir çağdaşlık, laiklik, cumhuriyet ve Atatürk düşmanı, İngiliz uşağıdır.

Eğer peşine düştüğün adamlar cumhuriyeti yıksalardı veya Atatürk, ‘en büyük eserim’ dediği laik cumhuriyeti kuramasaydı, bir kadın olarak sen şimdi laik bir kurumun öğretmeni olarak burada bulunamayacaktın. Belki de bir hacı fışfışın hareminde 4’üncü eşi olarak kalıp gün yüzü bile göremeyecektin. Türkiye Cumhuriyeti de onurlu uluslar arasında bağımsız bir ülke, bir ulus olarak yerini alamayacaktı.

Bugün Said- Nursî ve onun hayranlarının düşmanı olduğu, elimizde bulunan bu olanakları o Said-i Nursîlere meydanı bırakmayan Atatürk’e borçluyuz. İster kusura bak, istersen bakma, o senin bileceğin şeydir. Ben, Atatürk’e ve onun eserlerine dil uzatanlara iyi diyemem. Bu; haddini bilmezlik, nankörlük ve ihanet olur. Ben bunlardan daima uzak durmakla kalmadım, aynı zamanda onlara karşı da savaştım, her neye mal olursa olsun, ömrüm yettiğince de savaşmaya da devam edeceğim, Atatürk’e dil uzatanların da dilini kökünden keserim. Beni imana getirmek düşüncesiyle verip okuttuğun o sahtekârlıklar kurgusu kitabın yazarı olan Halit Ertuğrul da bunlardan biridir.

Ayrıca, mademki ben senin önerdiğin kitabı sana verdiğim söz üzerine okuyup sana bu şekilde rapor ettim. Sen de benim sana önereceğim Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun özetleyerek günümüz Türkçesine çevirmiş olduğu Atatürk’ün Söylevi’ni oku, bana rapor et, üzerinde konuşalım. Aynı zamanda sen Sosyal Bilgiler Öğretmeni olarak da yakın tarihimizi bilmek zorunda olduğundan, onu okumakla da bir kaybın olmayacağı gibi, tam tersine kazancın olur.

Arapçayı bilmediğimize ve bilmek zorunda da olmadığımıza göre, İslâm’ın anayasası ve başyapıtı Kur’an’ı Kerim’in dilimize çevrilmiş meallerini okur, inceler yüce dinimizi öğreniriz. Dinimizi Said-i Nursi’den ya da ona benzer kötü niyetlilerden öğrenip, yolumuza gidecek kadar da dangalak değiliz.

Hoca hanım, bir önerim daha olacak: O kitapta da belirtildiği gibi siz gidin 7 yaşındaki çocukları kandırın… O kitapta –güya- 60 yaşlarındaki 50 yıllık kaşarlanmış bir komünist Marksisti ne idiğü bellisiz bir öğretmen bir yolculuk esnasında ikna etmiş… Adam kendini bulmuş, imana gelmiş…

Güya o “Kendini Arayan Adam” adlı herzenin yazarı Halit Ertuğrul adlı zat; Mao, Kruşçev, Fidel Castro, Tito gibi ünlü komünistlerle oturmuş kalkmış… Birazcık aklın varsa gel de inan.

Hele o kitapta Mareşal Tito’nun bir ölüm sahnesi var ki gülmemek olanaksız:

O ünlü komünist Mareşal Tito: “İşte ben ölüyorum. Öldükten sonra bir yaradan yoksa, yeniden diriliş yoksa, ben ne yapacağım?”

Kendisine: “Siz emekçilerin kalbinde yaşayacaksınız; bundan daha büyük gurur, unvan olur mu?” diyenlere de…

Mareşal Tito: “Lânet olsun!.. Ben yok olduktan sonra beni ansalar ne olacak, anmasalar ne olacak?” diyesiymiş…

Bu sahne, tam anlamıyla bir komedidir.

O herze kitabın yazarı: “Bu, gerçek bir hayat hikâyesidir” diye yalan söyleyeceğine, “Bu, bir hayal ürünüdür; bu, bir hüsnü kuruntudur; bu, bir kurgu bilimdir” dese gözümde bu kadar küçülmezdi.

O yazara da bu kadar yalanları, ikiyüzlülükleri için söyleyeceğim tek şey var: Al o yalanlarını, hüsnü kuruntularını tepene çal, emi!.. Sen kimsin ki, kendi deyimiyle söylüyorum: Kaşarlanmış yalancı, 60 yıllık kaşarlanmış (!) bir Marksist komünisti iki yalanla yola getiresin!.. Sen kimsin ki, o ünlü komünist liderlerle konuşasın!.. Yalanın, palavranın, iftiranın bu kadarı da ancak sana ve senin gibilere yakışır!..

Yalanla bir işe başlarsan, biter… Yalan yalanı çağırır, doğurur, bunun sonu gelmez… Zaten bu pisliklerin işi gücü yalandır. Bir de bilimle Allah’ın mucizelerini ve varlığını kanıtlamaya çalışmayın. Bugün sarıldığınız o bilimsel anlatımlar da kâfiri küffar dediklerinizin çalışmalarının, akıllarının ürünleridir. Başkalarının yüzyıllarca, bin bir emek ve güçlükle ortaya koydukları eserlerini, elbiselerini tersyüz edip din iman kılıfına büründürüp tanımlamalar yapıp Tanrı’nın ispatı diye boşu boşuna kendinizi yormayın bari…

Din; hiçbir artırmaya, eksiltmeye kalkmadan, hiçbir şüpheye ve tereddüte kapılmadan, sulandırıp cıvıltmadan olduğu gibi bir inanma olayıdır.  Bilim de bunun tam tersidir, temelinde araştırma, deney ve daima şüphe vardır.

İnancı bilimsel yollarla ispatlamaya boşuna uğraşmayın. Bırakın, o inanç saf haliyle kalsın; İnanan inanır, inanmayan inanmaz… Başkalarının samimi ve saygı sınırları içinde eleştirilerini bir kenara bırakalım, kutsallarını bilimsel yöntemlerle kanıtlamaya çalışanlar, kendi inançlarında şüpheye düşüp de sesini çıkaramayan dilsiz şeytanlar ve münafıklardır. Kendi inancınıza saygınız varsa, başkalarının didikleyip gerçekleri sergilemesini istemiyor ve tartışma konusu olmasını istemiyorsanız, hem kimseye dayatmayın, hem de insanı çileden çıkarıp, o inancın karşısına çıkarmayın… Ayrıca başkalarının neye ve nasıl inanıp inanmadıklarına da saygılı olun!..

Eğer siz bilimsel olarak kanıtlamaya çalışırsanız, başkaları da aynı yöntemleri kullanarak tersini yaparlar, onlar da kendi görüşlerini dayatırlar. Bu da taraflar arasında sürtüşmelere ve savaşlara yol açar ki, bunun kime zarar vereceğini tahmin bile edemezsiniz.

Bana bir şey dayatanları asla sevmem, tam tersine onlardan nefret eder, söyledikleri doğru bile olsa, kişiliğimi korumak için tam tersini yaparım…” dedim.

Kadının iyice kara cahilliği ortaya çıktı. “Sen tartışmayı sevmiyorsun ve başkalarının sözlerini kabul etmiyorsun” dedi.

Ben de “Tam tersine, ben tartışmayı severim, insanların görüşlerine ve inançlarına da saygı duyarım. Ama benim inanç ve görüşlerimi küfür görenlere ve Atatürk’e atanlara da asla tahammül edemem” dedim.

Bir ara Fen Bilgisi Öğretmeni Ercan Bey bana: “Hocam, bu memleketin altını oyanlar ve Atatürk’ün yüzünden insan yerine konanlar kendilerini bilmiyorlar. Bu ne olacak?” dedi.

Ben de: “Bunlara karşı yeteri derecede mücadele etmeyen ve bunlara göz yumup sesini çıkarmayan herkes haindir. Asıl sorunu yaratanlar ve kendini bilmezlere meydanı terk edenler bu hainlerdir. Bu hainlerin maskelerini düşürüp gereğini yapmak gerekir” dedim.

Ben bunları söyleyince kendini âlim sanan kadın, hem “okumadım” diye yalan söylüyor, hem de okumadığını söylediği herzelerin doğruluğunu iddia etmeye çalıştı. Baktım ki, buna ayıracağım zamana yazık olacak, oradan uzaklaştım.

Öğleden sonra saat 14.00’te ikinci bir tören ve İstiklâl Marşı… Daha sonra karneler dağıtıldı.

Birkaç öğrencim karnelerindeki yanlışlıkları gösterdiler. Bir saat kadar da onların düzeltilmesi için uğraştım. Hele bir öğrencim vardı ki, Türkçeden 4 alıp takdir alması gerektiği halde bir de sınıf tekrarı yapılacağı söyleniyordu. Türkçe dersindeki 1’i düzeltip 4 verdim. Ayrıca bir de “Takdir Belgesi” düzenleyip onaylattıktan sonra öğrencime verdim.

 

NOT: Bugünlere nasıl geldiğimizi anlatabilmek için yukarıdaki günlüğümü yayınlıyorum.

16.05.2015

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TBMM TV’SİNİ YAYINA KAPAYANLARIN SÖYLEDİKLERİ DOĞRU BİLE OLSA İNANMAM

1983 yılında bir kavga sonucu müşteki-davalı olarak bir mahkemede, yargıç bana:

“Sen bu adamcağızı neden darp ettin?” diye kızdı.

“Hayır, efendim ben onu neden darp edeyim, yalan söylüyor. O kendi kendini darp etmiştir” diye gayet sakin olarak yanın verince, yargıç elleriyle yüzünü yumrukluyormuş gibi yaparak:

“Nasıl yani, böyle kendi kendini mi yumrukladı? Hem raporu, hem tanıkları, hem de yüzünde, gözünde şişlikler, morluklar var!..”

“Hâkim Bey, ben eğitimli bir insanım, bu kadar saygısız, cahil bir adam mıyım ki, babam yerindeki adamı durup dururken darp edeceğim? Adam doğru söylemiyor.”

“Peki, doğrusu nedir? Söyle de bilelim!..” diye kükredi.

“Efendim, bu adam bana zararlar vererek beni yıllardır tahrik edip duruyor. Her seferinde ‘Yapma!’, ‘Etme!’ diye rica ettikçe kendisinden korktuğumu zannedip bildiğinden kalmadı, bana sürekli zarar vermeyi sürdürdü. En son vermiş olduğu zarar ve ziyanlar karşısında dayanamayıp biraz sertçe uyarınca, tahrik etmekle de kalmadı, bana saldırdı. Ne bileyim kendimden geçmiş olmalıyım ki, bu arada farkında olmadan benim de kollarım kanatlarım refleks olarak harekete geçmişler.

Haklı uyarılarımı dikkate alıp yaşını başını da düşünerek haddini bilseydi, bu durumlara hem kendisi düşmezdi, hem de beni düşürmezdi. Benim de kollarım kanatlarım doğanın kendilerine vermiş olduğu görevi yapmak için refleks olarak hareket geçmezler, biz de burada bulunmazdık. Dolayısıyla iddia ediyorum ki, benim kollarımı kanatlarımı refleks olarak harekete geçirip kendi kendini darp etmiştir. Benim en ufak bir suçum yoktur. Benim yerimde onurlu bir insan olarak kim olsa karşısındakinin yaşını başını unutup aynı şeyi yapardı” dedim.

Yargıç bu sözlerimi itiraf kabul edip hükmünü verir. Yargılama sonucu yine de ben suçlu bulunmuşum, verilen ceza o zamanki parayla 6 liraya çevrilmiş. Yumruk başına 3 lira. Kendi kendime: “Yahu bir yumruğun 3 lira olduğunu bilseydim, birkaç yumruk daha vururdum. Hem devlet para kazanırdı, hem de adam belki biraz akıllanırdı” diye gülmekten kendimi alamadım.

***

Başımdan geçen bu anımı AKP Grup Başkan Vekili Mustafa Elitaş’ın HDP’li kadın vekiller kendi kendilerini darp etmişlerdir” sözü üzerine yazdım. Benim yukarıdaki mantığım gibi bir mantık yürütseydi, belki yalan söylemekten kurtulamazdı ama hem daha inandırıcı olur, hem de espritüel zekâsıyla ne kadar övünse az gelirdi. Ya şimdi geri zekâlı olanları bile inandıramaz.

***

TBMM Başkanlığı’na bağlı olan Meclis Televizyonu bütün bu tür oturumlarını canlı olarak yayınlasa, bilgi edinme hakkı olan ulus da bunu izlese, kimlerin halka hizmet etmek için beyinleriyle çalıştığını, kimlerin halktan bir şeyler gizlemeye çalıştığını, kimlerin parmaklarının beyinlerinden daha değerli, kimlerin ense karartıp yumruk sallamaktan başka bir marifetlerinin olmadığını, kimlerin hak ederek veya etmeyerek Hazine’den para aldıklarını anlasa, hakemlik görevini yapsa, öyle mi oldu, böyle mi oldu kendi gözleriyle görse, kulaklarıyla duysa olmaz mı?

Eğer ilkel demokrasilerde olduğu gibi halk bir meydanda toplanıp kendi kararlarını kendileri alabilselerdi, açık veya kapalı bir alana ihtiyaçları olurdu ama kendilerini temsil edecekleri vekillere, dolayısı ile de partilere asla gereksinim duyulmazdı. Bütün ulusu bir alanda, ya da bir çatı altında toplayıp kendi kararlarını doğrudan almak olanaksız olunca, böyle temsili demokrasiler doğmuş, parlamentolara gereksinim duyulmuştur.

Çağdaş ve modern demokratik ülkelerde halkın vekilleri halk adına her ne yaparlarsa yapsınlar bunları halktan gizlemeye, saklamaya, karartmaya, bulandırmaya, kapalı kapılar arkasında Bizans oyunları oynamaya, parlamentoda nelerin dönüm dönmediğini saklamaya hakları yoktur. Yapılan bütün işler açıklık, şeffaflık, arılık, duruluk içinde yapılır, yapılmak zorundadır. Aksi halde her türlü dedikoduya, şaibeye adı karışanlar her ne yaparlarsa yapsınlar kendilerini parmak ve yumruk oyunlarıyla aklayıp paklayamazlar.

İlkel ve küçük site devletlerinde olduğu gibi bütün halkın bir çatı altında ya da bir agorada (alanda) toplanıp kendilerini ilgilendiren konularda kararlar alıp, kendilerini ve sitelerini yönetmeleri olanaklıydı. Şimdi bunu öyle yapmak olanaksızdır ama her türlü yazınsal ve görsel medya ile parlamentoyu halka açıp arılık, duruluk, şeffaflık ilkelerine göre tüm halkın huzurunda çalışmak, tartışmak, kararlar almak, yasalar yapmak olanaklıdır. Her kim bunu halktan gizlemeye, suyu bulandırmaya, havayı dumanlandırmaya, halkı dışlamaya çalışıyorsa, şunu çok iyi bilsinler ki, halka karşı büyük suç işlemektedirler, temsilcilik görevlerini kötüye kullanmaktadırlar, halkı insan yerine koymamaktadırlar.

Son olarak: Meclis Televizyonu’nun yayınlarını sınırlayıp, daraltmak, karartmak veya tersini yapmak tüm muhalefetin boyunun ölçüsünü aştığına göre, TBMM’nde nelerin olup, nelerin olmadığını gizlemekten onlar sorumlu değillerdir. Meclis Televizyonu’nda naklen yayın yapılmasını engelleyen, bu konularda kararlar alıp veren sayısal çoğunluğu elinde bulunduran iktidar partisi AKP’dir, onun Hükümetidir, onun seçtiği Meclis Başkanı’dır.

Bu duruma göre bu son kavgayı da kimin çıkarıp çıkarmadığı konusunda söz söyleyip halkın kafasını karıştırmaya AKP Grup Başkan Vekili Mustafa Elitaş’ın hakkı yoktur. Diğerleri yalan bile söylese inanırım ama bu şahıs ya da bir AKP’li doğru söylese bile yukarıda anlatmaya çalıştığım nedenlerden dolayı kesinlikle inanmam. AKP’liler sözlerinin doğruluğuna inanmamızı istiyorlarsa, sansürsüz olarak Meclis Televizyonunu sürekli açık bulundursunlar. Türkiye, seçilenlerin babasının çiftliği değildir; tüm ulusun ortak malıdır. Bizim adımıza nelerin olup olmadığını açıklık, şeffaflık, arılık, duruluk içinde bilmek, görmek hakkımızdır, bunu bizden saklayanlar, görevini kötüye kullanan hainlerdir.

19.02.2015

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SAPIKLAR İDAM EDİLSİN Mİ, EDİLMESİN Mİ?

gelin-idam-cezasini-tartisalim-3103111200_mFazla uzağa gitmeye gerek yok, yakın geçmişte asıl idam edilmesi gerekenlerin, ödüllendirilip kahraman ilan edildiklerini; kahraman ilan edilmesi gerekenlerin de onlar tarafından idam edildiklerini gördük, yaşadık. Bunların en başında bugün bir kesimin halk kahramanları ve haklı davaları uğrunda şehit olduklarına inanıp bağrına bastıkları, adlarını çocuklarına verdikleri, kalplerinde yaşattıkları Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’dır.

Türkiye’de din ve ırk ağırlıklı gerici, ilkel eğitim yerine Atatürk ilke ve devrimlerinin ruhuna ve özüne uygun laik, çağdaş, bilimsel ve evrensel eğitim verilseydi; yüzyıllardır  “din” diye yutturulan tüm hurafeler halkın kafasından temizlenseydi, bugün ülkemiz dünyanın en bayındır, en gelişmiş, en gözde, insanlarının en mutlu olduğu, sapıklığın ve kadın cinayetinin adının bile anılmayacağı, kadınların baş tacı olarak görüleceği bir ülke olur, diğer tüm ülkeler de kendilerine bizi örnek alırlardı.

Ne yazık ki, hak etmediği itibarı görmek isteyen kötü niyetli din tacirleri; ticaretini ilerletmek ve haksız rekabet yapmak isteyen her tüccar, esnaf, işadamı; hak etmedikleri makama paraşütle atlamak, asansörle çıkmak isteyen yeteneksiz devlet memurları; devlet denilen gücü ele geçirip kendi halkını soyup soğana çevirip anasını bellemek isteyen üçkâğıtçı siyaset bezirganları sürekli olarak halkın dilini, ırkını, rengini, cinsiyetini, inancını, dinini, imanını, mezhebini, meşrebini, hatta yaşadığı bölgesini dilediği şekilde kullandı, dinde olmayan hurafeleri dine monte edip halk açlıktan, yoksulluktan inim inim inlerken kendileri itibarlı kişi, bir elleri yağda bir elleri balda, Harunlar gibi gelip ulusun varlıklarını ele geçirip Karunlaşıp zengin ve baş tacı oldular,  ulusun kaderiyle oynadılar, oynamaya da doyamadılar…

Kısaca söylemek gerekirse, sürekli olarak din, dil, ırk ve bölge tacirleri kazandı, diğerleri de aynı şekilde kaybettiler, geldik bugüne… Biraz daha ısrar edilirse, gideceğimiz yer bellidir: Tarihin çöplüğü!..

Özgecan Aslan’a yapılan insanlık dışı muamele ve cinayetten sonra gündeme gelen asıl güncel soruna bakalım:

Kadınlara tecavüz, saldırı ve her türlü töre cinayetlerinin kökünü kazımak için kimileri “daha fazla din dersi, daha fazla dinsel ahlak, daha fazla maneviyat…” diyor ve kendilerine benzemeyenlere de kafalarındaki hurafeleri din diye zorla dayatmaya çalışıyorlar, ana okulundan itibaren bütün okulları imam hatipleştiriyorlar.

Kendilerine ve hurafelerle donattıkları dinlerine laf söyletmemek, her türlü eleştiriyi önlemek için de bu konulara dokunulmazlıklar kazandırıp yasalar çıkarıyorlar. Eleştirenleri “Dine, Allah’a, manevi değerlere laf söyledi, hakaret etti” diye en ağır şekilde cezalandırıyorlar.

Kendilerine benzettikleri her ne halt ederlerse etsinler onların avukatlığını yapıp, “ama, fakat, lâkin”lerle onları haklı çıkaracak mazeretler üretiyorlar. Hatta onları dine, imana, maneviyata büyük hizmetlerinden (!) dolayı “hazret”, “kahraman” ilan ediyorlar. Onlar hakkında çok değerli kişilermiş gibi uyduruk efsaneler üretiyorlar. Geride gelen nesillere onları örnek gösteriyorlar, bu iğrençliklerinin devamını sağlıyorlar.

Bu din tüccarları baş kesmeye, kelle uçurmaya doyamadıkları için kendi yaptıkları iğrençlikleri ve acılarından ne söylediklerini bilmeyenlerin acısını kullanıp idamı savunuyorlar. “İdam gelirse, bütün bu tecavüzler, saldırılar, cinayetler son bulur” diyorlar.

Sevgili yurttaşlarım sakın bu iğrenç yaratıkların söylediklerine inanıp da onların oyunlarına gelmeyelim. Bunlar idamı getirdiklerinde yine “ama, fakat, lakin”lerle kendilerini kurtarır, kahraman ilan ederler. Kendilerine benzemeyen, benzetemedikleri bizleri de gözlerini kırp madan bir yolunu bulup idam ederler. Bundan dolayı kesinlikle idama karşıyım.

Gelelim bu sorunun çözümüne: Özellikle tücavüzcüler, sadece bu işlerle görevli bağımsız mahkemelerde yargılanıp suç işledikleri kesin karara bağlananların cinsel organları bir operasyonla alındıktan sonra tek kişilik hücrelerde en kötü koşullarda ömür boyu cezalandırılmaları, aileleri dahil hiç kimseyle görüştürülmemeleri gerekir.

Bunları “ama, fakat, lakin”lerle yazılı ve görsel basın ve yayın yoluyla kendilerince mazeret üretip savunanların bütün unvanları ellerinden alınıp maden ocaklarında ömür boyu çok özendiğimiz ABD’de olduğu gibi kontrol altında asgari ücretle çalıştırılmalı; mallarına, mülklerine el konulmalı,  savundukları hükümlülerin, mağdur ettikleri kişilerin ve ailelerinin tüm masrafları bu gelirlerden sağlanmalıdır. Teşvikçilerin basında yayında çıkan yazılarından dolayı bunlara hakaret edenler hakkında en ufak bir yargıya izin verilmemelidir.

Herkesin görebileceği yerlerde bunların işlediği suça ait mahkeme kararı ile birlikte resimli kimlikleri de teşhir edilmeli, buraları ziyaret edenlerin bunlara tükürmeleri ve her türlü küfür etmeleri teşvik edilmelidir.

Gerek tecavüzcülerin, gerekse onların savunucularının aileleri ve yakınları da sürekli gözetim altında bulundurulmalıdır.

Bütün bunların yapıldığı bir ülkede hala bu tür suçlar işlenmeye devam ediyorsa, o zaman sorunu başka yerde aramak gerekir. İdamın uygulandığı geri kalmış ülkelerde bu tür suçlar azalacağına dazla fazla arttığı bilimsel verilerle kanıtlanmıştır. Yukarıda izah etmeye çalışmamdan da anlaşılacağı gibi, “idam” cezasının gelmesini bekleyenler, ya kötü niyetlidir ya da gerçeklerden haberi yoktur. Ayrıca idam, ömür boyu çeke çeke sürünmesi gerekenler için bir ceza değil, kurtuluştur.

16.02.2015

Turaç Özgür

 

 

 

 

 

DÜŞÜNSEL, Makaleler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİR ANNE KOCASINA HARAM, ÇOCUĞUNA HELAL OLUR MU?

10370796_10153098971546703_4519106847253424120_n 10488025_768351683250272_2664223665942146387_n12 Eylül faşist darbesine dayanamayıp 1982’de öğretmenlikten istifa edip Gaziantep’ten Elbistan’a köyümüze göçmüş, kendime göre haksız bulduğum olayların üzerine gidiyor, güçsüzleri koruyor, onlara dilekçeler yazıyor, adaletin sağlanması için bildiğim gördüğüm olayların tanıklığını da yapmaktan kaçınmıyordum.

Her türlü zorbalığın ve yanlışın karşısında yer aldığım için sık sık Cumhuriyet Savcılığı’nın ya da bir mahkemenin çağrısı üzerine bir davanın tarafı ya da tanığı olarak Elbistan Hükümet Konağı’nın dar, loş koridorlarında sıcak ve sıcak demeden, erinip üşenmeden, bıkıp usanmadan gider saatlerce bekler ifademi verirdim.

Bir yaz günü zavallı bir kadının tanığı olarak zemin katın dar, loş, nemli koridorunda saatlerce ayakta sıramın gelmesini önce ayakta, sonra kuru döküntü ahşap bir kanepenin sol tarafında oturmuş bekliyordum.

Oturduğum kanepenin sağ tarafında yöresel köylü kılıklı, yaşlı bir kadın oturuyordu. Bir o yana, bir bu yana durmadan bakıp ayakta dolaşan 70 yaşlarındaki sakallı, takkeli, cüppeli hacı kılıklı bir adam kadının sağındaki bir avuç boş yere oturduğu ile kadına bakıp ayağa fırlamasına, karşımda dikilip gözüme bakmasına şaşırıp adama:

“Ne oldu amca, elektrik çarpmış gibi oturmanla ayağa fırlaman bir oldu?” dedim.

Adam kendisine sanki böyle bir soru sorulmasını bekliyormuş gibi sakalını sıvazladı, elini başına götürüp takkesini düzeltti, kulağıma doğru eğilip kadının duymayacağı bir ses tonuyla tedirgin bir şekilde fısıldayıp:

“Yavrım, ayağda yorulunca şeeyle bir oturuym deyp oturdum. Oturmaz olaydım, bir de bağdım kine elin namahreminin yanındayım. Günaa girmemek uçun hemencek ayağa gağdım. Yavrım, n’olur, n’ olmaz, Allah göstermesin, niyetim bozulur da sona günaa girerim. O zavallı garı da gocasına haram olur, baa da halal olur dee gorğdum” dedi.

Bunun üzerine ben kadını biraz ileri kaydırıp adama sol tarafımda yer açıp:

“Aman amca sen ayakta durma, şöyle yanıma otur da biraz konuşalım. Senden öğreneceğim çok şey olmalı.” dedim.

Adam yanıma oturup zembereği boşalmış saat gibi başladı ötmeye:

“Yavrım, belkim siz bilmessiiz emmee, ben gene de tedbirli olmaaz uçun anadıym da demedi deme. Bir erkek bebek bile anasının memaanı emerken, anasının niyeti bozulursa, o gadın gocasına haram olur, çocuğuna da halal… Bunu çoğ insan bilmedii uçun farığna varmadan günaa giriyor…”

“Yahu amca, böyle bir şey olur mu Allah aşkına, bu nasıl çarpık düşünce?”

“Bağ yavrım, dinimizi, Guran’ı  bilmediin nasıl da belli oluyor… Demekkine daha çoğ bilmediin şey var… Efendi, eeyi ben gence baziyon yavrım, dur saa eece anadıym da oğren, bundan sona olsun günaa batma yavrım: Şimdik sen o garının yanına oturdun ya?..”

“Evet, anam yerindeki kadınla yan yana oturuyorum, ne var bunda? Yanlışlık nerde? Burası mahkeme koridorudur, insanlar boş bulduğu yere oturur, bundan normal ne olabilir, bunun sakıncası nedir ki?”

“Bağ yavrım, işde dinimizi, Guran’ımızı bilmediğin nasıl da belli oluyor. Aanadıym da eyice oğren, sona emmim demedi deme yavrım…”

“Tamam, seni dinliyorum. Anlat da öğreneyim, bundan sonra sayende günaha da girmeyeyim bari…”

“Senin bedenin o garının bedenine dayor, sen onun sıcaklıını alıyon, o da senin sıcağlıını alıyor. Birinizden birinin niyeti bozulursa, o garı gocasına haram olur, saa halal olur.”

“Deme amca yahu, korkutma beni… Böyle şey mi olur? Bak, şu kadın hâkim salondan çıktı, tuvalet gidiyor. Senin dediğine göre, şimdi ben bu kadına niyetlenirsem, o kadın kocasına haram, bana helal mı olacak yani?”

”Hee, yavrım, helbet de eeyle olur. Otopisde gederken bile bir başkasının garısına dâdiğin zaman çoğ günahdır, niyetin bozulduu zaman da, o garı gocasına haram olur, saa da halal olur. Bir adam bir gadının ayağnın bir topuğunu, saçının bir telini bile görse, o gadın kocasına boş olur. Bu günahdır, yavrım. Adam azıtır, niyetlenirse, o kadın gocasına haram olur, azıtana da halal olur…”

“Amca, bu kadın anası, bacısı, kızı, gelini olsa bile aynı şey olur mu?”

“Helbet yavrım… Bunnara çoğ diggat etmek lazım…”

“Amca, bütün bu söylediklerini nerden öğrendin?”

“Yavrım, ben Avşun’ın Balığcıl kôndeym. Bizim caminin bir imamı, hocası var; çoğ alim, çoğ eeyi bir gişidir. Yöremizde onun gimi alim gişi yoğdur. Bütün bunnarı, Guran’ı bize o oretiyor, ootler veriyor.Bir de dadlı dili varğına, dinlemeye dayamazsıız valla…”

“Amca, senin oğlun, kızın var mı?”

“Var yavrım, hemi de çoğ var, birinin dışında obürleri çoğ  eedir. Ne desem yapıyorlar, sözümden de çığmıyorlar emme birinin yüzünü görmüyom, dayanamayıp evden govdum.”

“Suçu neydi amca, niçin kovdun?

“Gendisi gominis, garısı da cılbag cılbag dolaşıyordu. Bağdımkine herkez beni gınıyor, ben de ikisini de goğdum. Şimdi  Maraş’da oturuyorlar, belediye de mamir.”

“Hiç gelip gitmiyor musunuz?”

“Şeytan görsün yüzlerini yavrım… Çoğ şükür görmüyoğ… Onnarı govduğdan sona itibarımız yerine geldi valla…”

“Amcacığım, bak, deminden beri ben sordum, sen de sorularımı güzel güzel yanıtladın. Bundan dolayı sana teşekkür ederim. Sen babam yaşında, değerli bir insana benziyorsun ama yanlış şeyler öğrendiğin için safça yanlışlar yapıyorsun. Ben senin zannettiğin gibi öyle dinden imandan, Kur’an’dan, hadisten anlamayan birisi değilim. Allaha şükürler olsun ki, bunları çok iyi, sindire sindire bizzat kaynaklarından öğrendim. Hurafelerle benim işim olamaz. Ben üniversite mezunu, yıllarca öğretmenlik yapmış, binlerce öğrenci yetiştirmiş, çalıştığım okullarda da din ve ahlak dersi vermiş bir insanım. Ülkeme, milletime, insanlığa hayırlı nesiller yetiştirmek için var gücümle çalıştım. Ayrıca babam rahmetli de büyük bir din âlimiydi, onun da dizinin dibinde gerçek dinimizi, Kur’an’ımızı öğrendim. Ondan icazetler aldım. Bunu yurttaşlarımla paylaşmak boynumun borcudur. Bundan dolayı seninle ilgilenip seni dinledim ve bunları anlatıyorum… Tekrar ediyorum: Bu söylediklerinin hiç birisi bizim yüce dinimizde yoktur. O kendini âlim diye size yutturan hocanız size din, Kur’an diye hurafeler öğretmiş, siz de gerçek dinimizi, Kur’an’ı Kerim Azimüşanı bilmediğiniz için o zındığın sözlerini din diye, Kur’an’ın emri diye öğrenmişsiniz. Dinin, Kur’an’ın emriddir diye kendi sapık düşüncelerini siz yutturmuş, kendi öz evladınıza bile sizi düşman etmiş. Benim anladığım kadarıyla oğlunuz, gelininiz doğru bir yoldadır. Hiç vakit geçirmeden Maraş’a gidin, onları ziyaret edin, bağrınıza basın. O alim bildiğiniz hocanızın da kıçına bir tekme vurun, defolup gitsin, tamam mı, söz mü?”

“Ne biliym yavrım, dil eti mi yemişsin ne, gafamı eyice garışdırdın. Sen mi haklı solüyon, bizim hoca mı haklı solüyor, seni dinedigden sona anayamadım vallaha…” dedi.

“Amcacığım, sen benim dediğimi yap, geri kalanın bütün günahı başıma… Sen hiç tereddüt et!.. Ben yanlış söylesem, o hocayı tasdikler, seni de evlatlarınla düşman olmaya zorlardım. Anlıyor musun?”

“Temam yavrım, söz veriyom, oğluma da, torunlarıma da göresim geldi. Maraş’a gedip onnarı göreceğim…” dedi.

Mübaşir de bu arada “Turaç özgür!.. Turaç Özgür!..” diye seslendi. Amcaya veda edip mahkeme salonuna girdim.

—————-

NOT: Bu yazıyı hurafelerle beslenen şerefsizlerin acımasızca Özgecan Aslan’ı katletmeleri nedeniyle yazmak zorunda kaldım. İşte din diye yutturulan hurafelerle ne vahşi yaratıklar ürüyor bilinsin. Bir şeylerin düzelmesini isteyenlerin öncelikle dini, din adamlarını, âlimlerini, dini siyasetlerine, ticaretlerine alet edip kullananları, Diyanet İşleri Başkanlığını sorgulamaya davet ediyorum.

16.02.2015

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CİDDİYE ALINMAK İSTİYORSANIZ, ALIŞKANLIKLARINIZIN KÖLESİ OLMAYIN!

3 ÇOCUKAhmet Dede, Elbistan’ın tanınmış ağalarından biri olan Hüseyin Ağa’nın evine misafir olur. Methini duyup da yüzünü görmediği ağanın karısı Hatun, Ahmet Dede’yi karşısında görünce:

“Gadasını aldığım, gurban olduğum, ne zaman geldin? Hoş geldin, sefalar getirdin…” der. Misafir odasına alıp yer gösterir, sonra “Hangi rüzgâr attı seni buralara, aç mısın, tok musun, susuz musun gurban olduğum? Hele şöyle otur, istirahat et…” diye dil döker.

Ahmet Dede şaşırır, kendi kendine: “Yahu ben neymişim de haberim yokmuş? Hiç görmediğim, adını bile duymadığım bu hatun beni nerden tanıyor? Namım nerelere kadar uzanmış da haberim yokmuş… Beni kimden öğrenmiş, tanımış da bu kadar ilgi gösteriyor, seviyor? Ne kadar iyi bir kadınmış, şimdiye kadar neden hiç haberim olmadı?..” diye düşünüp sevinirken, biraz sonra tanımadığı bir adam daha gelir.

Hatun, Ahmet Dede’ye döktüğü dillerin aynısını buna da dökünce, biraz bozulmuş ama bu sefer de: “Bu adam da herhalde benim kadar sevdiği bir yakınıdır. Olamaz mı, neden olmasın?” diye teselli olmuş.

Tesadüf bu ya… Az sonra da çobanları gelmiş. Hatun ona da aynı dilleri döktürünce, Ahmet Dede’nin morali iyice bozulmuş:

“Yahu bu kadar da olmaz?” diye kara kara düşünmeye ve yine bir züğürt teselli aramaya başlayıp kendi kendine “Yahu bu da belki çok sevdiği bir akrabasıdır, yeğenidir, ne bileyim, kapılarında çoban olarak çalışmak zorunda kalan fakir, gariban bir yakınlarıdır herhalde? Ne den olmasın? Tamam canım, kesinlikle öyledir. Öyle olmasa bir koskoca Hüseyin Ağa’nın hatunu bir garip çobana niye bu kadar yakınlık göstersin ki?” diye düşünüp teselli bulur.

Derken çoban köpeği de kafasını kapıdan uzatır uzatmaz, hatun bu sefer de dili bir karış dışarda, salyalarını saçıp harlayan köpeğe bakıp:

“Gadasını aldığım, gulu gurbanı olduğum, nereden kaldın? Yalını verdiler mi, aç mısın, tok musun, suyunu içtin mi? Bu sıcakta altında yatacak bir gölge bulamadın mı?” diye aynı nağmeleri çoban köpeğine de döker…

Bunun üzerine Ahmet Dede’de moral iyice sıfırlanır: “Yahu bu hatun, bu sözleri alışkanlık haline getirmiş… Demek ki, sıradan bir adamdan, kapılarında çalışan gariban bir çobandan, hatta salyalı bir itten farkımız yokmuş, ben de kendimi hatunun gözünde değeri olan bir adam sanmıştım” diye kendi kendine gülmeye başlar.

***

Ciddiye alınmak ve gülün duruma düşmek istemiyorsanız çok bilmişlikten vazgeçin, alışkanlıklarınızı sakın bir marifetmiş gibi her yerde yapmayın, alışkanlıklarınızın kölesi olmayın!..

Atalarımız “Gırtlak dokuz boğumdur, bir sözü söylemeden önce her boğumda bir kere düşünün, ondan sonra söyleyin” diyor. Kendisi gülünç olurken, ülkesini de küçük düşürmek istemeyen devlet adamlarının, araya reklam koymamak koşuluyla, 99 kere düşünmesi gerekir kanaatindeyim.

14.02.2015

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİMİN NE DEDİĞİ DEĞİL, NE OLDUĞUNUZ ÖNEMLİDİR

Adam namusu, onuru, gururu bir kenara bırakıp hırsızlığı, arsızlığı, soygunu, vurgunu, talanı, yalanı, dolanı, rüşvet alıp vermeyi meslek edinmiş ama kendisine bunlardan birini dediğinizde küplere biniyor, kuduruyor, köpürüyor, adeta fışkırıyor…

Efendi hazretleri!.. Birilerinin size “namussuz, onursuz, gurursuz, hırsız, arsız, soyguncu, vurguncu, talancı, yalancı, rüşvetçi, pezevenk herif!..” deyip dememelerine boş verin!..  Milletin ağzı süzme torbası değil ki, büzesin. Kem söz sahibine yakışır. Siz kendinizi nasıl görüyorsunuz? Önemli olan budur.

Eğer mercimek kadar beyniniz varsa, size yakıştırılan sıfatların, terimlerin, kavramların ne anlama geldiğini bilmiyorsanız, sıradan bir sözlük alıp onların anlamlarını iyice öğrendikten sonra, kendinizi daha iyi tanımak için bir boy aynasının karşısına geçip, kellenizi ön ayaklarınızın arasına alın, kuyruğunuzu kıvırıp kıçınızın altına yastık yapın, arka ayaklarınızın üzerine çömelin, gözlerinizin içine bakıp o mal varlıklarınızı nasıl elde ettiğinizi şöyle bir düşünün,  kendi kendinizi bir sorgulayın bakalım.

O sıfatlardan, terimlerden, kavramlardan hangilerine uygun olup olmadığınıza siz kendiniz karar verin. Bu sorgulama sonucu siz kendinizi nasıl buluyorsunuz? Hakkınızda söylenenler doğru mu değil mi?

Hâlâ size “namussuz, onursuz, gurursuz, hırsız, arsız, soyguncu, vurguncu, talancı, yalancı, rüşvetçi, pezevenk herif!..” denmesinden huylanıyorsanız, lütfen kitabına uydurup gayrı meşru yollardan elde ettiğiniz malvarlıklarınızı ortaya koyup sahiplerine iade edin, zarar verdiklerinizden özür dileyin, bir daha da yapmamak üzere çıkın boyalı medyada tövbe edin!.. Belki zamanla bu halk sizi affeder!..

Aksi halde sayenizde yallananlar, yağlı kemik kemirenler, servet-i saman biriktirenler, hak etmedikleri makam, mevki ve itibar elde edenler size “Bunun gibi beyefendi yeryüzüne gelmedi” diye yalakalık yaparlarken, zarar verdikleriniz de size “namussuz, onursuz, gurursuz, hırsız, arsız, soyguncu, vurguncu, talancı, yalancı, rüşvetçi, pezevenk herif!..” demeye devam ederler. Bu da gök kubbede sonsuza dek yankılanır. İleride torunlarınız bile bu yankılanmanın etkisinden çıldırırlar, tüm yürüttüklerinizi verseler de bunun önleyemezler.

Para pul ile ölçülemeyen, insanı insan yapan temel ilkelerden namus, onur, gurur, dürüstlük, doğruluk, eşitlik, adalet duygusu en büyük zenginliktir; bunlar asla para ile alınıp satılmazlar. Kitaplı kitapsız tüm dinlerin emri de budur. Bunlardan yoksun olanlar insan olamayacaklarına göre, manevi değerleri de olmaz.

12.02.2015

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SEVGİLİ ARKADAŞIM AZİZ GÜLMÜŞ’E AÇIK MEKTUP

Sevgili Arkadaşım Aziz Bey;1474397_271337563014294_301774443_n

Bundan 3-4 sene önce yeğenimin cenazesine katılmak için memleketime gitmiştim. Aradan bir hafta geçtikten sonra yasa son verip cenaze evini terk edeceğimiz akşam bizim normal salonların iki büyüklüğünde lüks mobilyalarla donatılmış salonun bir kıyısında sessiz sessiz oturmuş mal varlıklarıyla öğünenleri dinliyordum.

Kimisi İngiltere’de nasıl başarılı olduğunu, ne kadar güzel işler yapıp para kazandığını, kimisi bu kazancıyla neler yaptıklarını anlatıyor, durmadan evleriyle, villalarıyla, lüks otomobilleriyle, tatil evleriyle öğünüp mangalda kül bırakamıyorlardı. Savrulan küllerden yüzüm gözüm kaplandı, artık nerdeyse hiçbir şeyi görmüyor, duymuyor ve yalnızca kara kara düşünüyordum. Kendi kendime: “Yahu şu işe bak, biz bu memlekette solculuk yaparken, it köpekle, faşistlerle çarpışırken, bir jandarma karakolunun bile önünde geçmemiş olanlar yurtdışına kaçtılar, ‘Ben solcuyum, ben komünistim, ülkemde aranıyorum, yakalarsa beni ipe çekecekler’ diye bizleri, solculuğu istismar ettiler, iltica ettiler. Parayla oynuyorlar, serveti saman sahibi oldular, şimdi bizimle dalgalarını geçiyorlar. Yazıklar olsun bize!..” diyordum.

İçlerinden bir delikanlı: “Yav, dayı sen neden hiç konuşmuyorsun?” dedi. Ben de “Ne konuşayım yeğenim? Herkes malını, mülkünü, evini, aracını övdü, ben de devletin kapısında babamdan dedemden kalanları da sıfırladım. Anlatacak neyim var ki, anlatayım, sizlere karşı mahcup olmanın ne âlemi var?” deyince:

“Olmaz olur mu? dayı, senin de anlatacağın çok şey vardır. Bu kadar eğitim gördün, kitaplar okudun, insanlarla karşılaştın, öğrenci yetiştirdin…” dedi. Ben de “Hay yapmaz olaydım…” dedim. Derken durun ben de size dağarcığımda bulunanlardan bir şeyler anlatayım. Madem konuşmamı istiyorsunuz, sonra gücenmek yok ha!” deyip çevremizin tanınmış varlıklı kişilerinden Kara Ellez Dayı’nın Ankara çıkarmasını anlatmaya başladım. Orada bulunanlar gülmekten altlarına kaçıracaklardı.

Macerasını anlattım kişi o gencin dedesiymiş. Mahcup mahcup bana bakıp: “Dayı, ne olur bunları yazma” dedi. “Niye yeğenim, siz varlıklarınızı benimle paylaşmıyorsunuz ama ben sizinle varlığımı paylaşıyorum. Dedenizi tanıttığım için bana teşekkür edeceğinize, unutulup gitmesini mi istiyorsunuz?” dedim.

“Peki, bir şartla, siz varlığınızı benimle paylaşırsanız, ben de bunları başkasıyla paylaşmam. Allah daha fazla versin, burada bulunanlar varlıklarını anlata anlata bitiremedi. Ben bir şey dedim mi? Bu da benim sermayem. Benim de artık bu sermayemi kullanmamın, onlardan yaralanmamın, servet kazanmamın zamanı gelmedi mi? Onu anlatma, bunu yazma… Yahu lal olduk be!..” dedim.

“Yazmak o kadar kolay mı sanıyorsunuz? Bir şeyi yazmak için o konuda bilgi sahibi olmak, birikimli olmak gerektiği gibi, bir mekana tıkılıp düşünmek, planlamak, emek vermek, istirahatinden, özgürlüğünden, eğlencesinden mahrum kalmayı da gerektiriyor. Teşvik edeceğinize engelliyorsunuz. Ben başımdan geçenleri, gördüklerimi, duyduklarımı, bildiklerimi yazsam; sizlerin de babalarınızı, dedelerinizi yaşatırız. Bunda alınacak ne var? Yanlışlar varsa, sizler de doğrularını yazarsınız, herkes öğrenir. Aksi halde, bir nesil, öncekini ya tanımıyor, unutuyor ya da bir sürü gereksiz ve yanlış efsane türüyor. Gelecek nesillerin; bu günleri, çevremizi, kültürümüzü öğrenmelerinin sakıncası nedir?” dedim.

Neyse… Sevgili arkadaşım, bir hazinenin üzerinde oturmak yetmiyor; fincancı beygirlerini ürkütmeden onlardan yaralanmak da gerçekten çok zor ve yürek istiyor. İşiniz çok zor. Başarılar dilerim.

07.02.2015

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GAZ İLE FREN – İKTİDAR İLE MUHALEFET

Bir aracın çalışmasında, hız yapıp yol almasında gaz ne kadar önemliyse, gerektiğinde hızının düşürülmesinde ya da tamamen durmasında fren de o kadar, hatta gazdan daha fazla önemlidir.

Motorlu araçların gaz pedalı olmazsa onu çalıştıramayız, araca hız yaptıramayız. Yokluğu halinde araç yerinde durur, ondan sadece yararlanamayız. Buna karşın kimsenin mal ve canına bir zarar gelmez.

Ya freni olmazsa?..  Zorunlu hallerde hızla giden aracın hızını nasıl düşüreceğiz, aracı durdurmak istediğimizde onu nasıl durduracağız? Diyelim ki, aracın freni yok ya da freni tutmuyor. O zaman başımıza gelecekleri düşünmek bile istemiyorum.

Yol uygundur, aracımızın da maşallahı var, gaza bastıkça gidiyor, neredeyse uçacak. Bizim süratle gittiğimiz şerite hiç beklemediğimiz anda bir kamyon girdi. Aracın hızını keseceğiz, gaz pedalından ayağımızı çektik ama fren yok. Sağa, sola kaçtık, canımızı zor kurtardık.

Rotamızı düzeltip aynı hızla yolumuza devam ettik. Biraz ilerde de viraj…  yine aynı şeyi yaptık, burada da canımızı zor kurtardık.

Aynı keyifle ve süratle yolumuza devam ettik!.. O da ne?!..  Yol bitmek üzere, ilerde uçurum, sağa solo kaçmak da uygun değil… Ayağımızı gazdan çektik, fren yok ya da patlak…

Eyvah!.. Göreceğimiz gün buraya kadarmış!… Uçurumdan aşağı yuvarlandık, aracımız bize mezar oldu.

***

Demokratik rejimlerde, siyasi yaşamda da devlet denilen aracın gaz pedalı, direksiyonu iktidarı elinde tutan hükümet ise, fren pedalı da muhalefettir. Fren pedalı görevini yapamazsa ya da hükmedenler onu devre dışı bırakırlarsa, devlet denilen araç kesinlikle bir yere toslar ama nereye toslayacağı hiç belli olmaz!..

05.02.2015

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EĞİTİME KATKI MI, ÖĞRENCİ VELİ TOPLANTISI MI?

29.12.2002 Pazar Günlü Günlüğümden:

Saat 11.00’de kalkıp tıraşımı oldum. Kahvaltımı hazırlayıp yaptıktan sonra okula gittim.

Saat 12.30’da 6/F sınıfının 10 kadar öğrenci velisiyle toplantıya başlamadan önce velileri hoş geldin edip kendimi tanıttım. Öğrencilerin adlarını tek tek okuyarak kimin velisinin gelip gelmediğini anlamak için yoklama yaptım.

Okulun ve öğrencilerin durumlarını özetledikten sonra not çizelgelerini velilere dağıttım. Gelen velilere öğrencileri hakkında bilgi verdim. Sorularını yanıtladım. Daha sonra asıl konuya, parasal işlere değindim:

“Sayın veliler, doğrusunu söylemek gerekirse, bugün burada toplanmamızın asıl nedeni öğrencilerin durumlarını görüşmek değil, her zaman olduğu gibi bu, bir bahanedir. Asıl neden, ödenmeyen eğitime katkı paylarını sizlerden istemektir. Ama her nedense bu durum açık açık söylenemiyor. Velilerin çoğunluğu tecrübeleriyle bunu anlamış olduklarından bu tür toplantılara da katılmıyor. Zamanla sizlerin de bunu anlayıp katılmayacağınızı gayet iyi biliyorum.

Ne yazık ki, bizlerin sizler kadar özgürlüğümüz olmadığı için haftanın yorgunluğunu gidermemiz için yasal hakkımız olan Pazar tatilimizi de gördüğünüz gibi kullanamaz duruma geldik. Buna kimsenin hakkı yok ama ne yaparsın, elimiz mahkûmdur; bir kere yakamızı devletin eline kaptırdık ya… Ondan dolayı gelmek zorunda kaldık.

Sayın veliler, benim düşünceme ve anlayışıma göre bir şey hem zorunlu, hem de paralı olamaz. Ben buna şiddetle karşıyım ama ne yazık ki, karşı olduğum bir şeyin size dayatılmasında elimden gelmeyen nedenlerle ben de kullanılmış oluyorum. Devlet bir şeyi yurttaşlarına dayatıyorsa, onun parasız olması, masraflarının da Hazine’den karşılanması, paralı olması durumunda da zorunluluğun kaldırılması gerekir.

Bir şey hem zorunlu, hem de paralı ise, orada demokratik olmayan, hukuka ve insan haklarına aykırı olan bir durum var demektir. Bu da ancak faşist ve dikta devletlerinde görülür.

Anayasamıza göre devlet, ‘Türkiye Cumhuriyeti; çağdaş, demokratik, laik bir hukuk devletidir’ diye tanımlanıyor, sonra da tersi yapılıyor. Bu, yanlıştır.  Bu yanlışlıkların düzeltilmesi için insanların örgütlü olması gerekir. Örgütlenmek; yurttaşların hak ve hukuklarını yerine getirebilmesi ve haklarının çalınmasının önüne geçilmesi için demokrasinin olmazsa olmazlarından birisidir. Ama ne yazık ki, bizde örgütlenmek veba gibi, kolera gibi, büyük bir suç işlenmiş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Örgütlenenlerin analarından emdikleri burunlarından getiriliyor, yaşamları karartılıyor. O zaman da işte böyle anormallikler ortaya çıkıyor. Dolayısıyla sizler de örgütsüz olduğunuz için haklarınızı arayamıyorsunuz. Bireysel olarak göstermiş olduğunuz tepkiler de devleti ve onun kurumlarını, birimlerini yönetenler tarafından hiç önemsenmiyor. Meslek yaşamım boyunca aklın, mantığın, bilimin, demokrasinin ve hukukun gereğini yapmaya çalıştığım için anasından emdiği burnundan getirilenlerden birisi de ben oldum. Tüm meslektaşlarım benim yaptıklarımın onda birini yapsalardı, yapabilselerdi hiçbir güç ne bana yaptıklarını yapabilirdi, ne de bu durumları yaşardık.

Bakın aklımın, mantığımın kabul etmediği ve sindiremediğim şeylerden biri de: Devlet zorunlu tuttuğu okullara bu muameleyi reva görürken, hiç de zorunlu olmadığı halde camilerin tüm masraflarını ya belediyeler ya da diyanet yoluyla karşılıyor. Kocaman kocaman adamlar başkalarının cebinden bedava su, bedava ısınma, bedava aydınlanma, bedava temizlik, bedava hoca ve vaiz maaşı… İbadetlerini yapıp cennete gitmeye çalışıyorlar. Çocuklarının ise o koşulların yarısının bile yerine getirilmediği okullarda güya bedava eğitim görüyorlar. İşte sizlerden alınan, benim de şiddetle karşı olduğum o eğitime katkı paylarını vermezseniz burada ne sular akar, ne elektrikler yanar, ne temizlik olur, ne kırılan camlar yerine takılır, ne de tebeşir alınır… Bunu böyle bilin ve çocuklarınıza, dolayısı ile bize de sahip çıkın. Camilerden hiçbir masrafı neden esirgemiyorlar da, okullardan esirgiyorlar, hiç düşündünüz mü? Ben söyleyeyim: Camilere gidenlerin oyları var, bu zavallı çocukların oyları da yok, sahipleri de yok da ondandır. Bu söylediklerime içinizden kızan olduğu gibi suç işlediğimi de düşünen vardır. Kaç yere sürüldüğümü ben de hesaplayamıyorum. İsterseniz, beni şikâyet edin, buradan da siz sürdürün. Ben dilimi tutamayıp bunları söylemek zorunda kaldım, gerisi de sizin bileceğiniz şeydir.

Bazı şeylerin düzelmesini istiyorsanız, gücünüzü bilin ve hiç olmazsa oylarınızı verdiğiniz partilerinize baskı yapın, oylarınızla Meclis’e gönderdiğiniz milletvekillerinizin, haklarınızı savunmadıkları için yakalarından tutun, hesap sorun.

Bu arada şunu bilmenizde de büyük yarar vardır: Bu aşamada okulun giderlerini sizlerden istenen eğitime katkı paylarını vererek karşılamak zorundasınız. Aksi halde şu pisliklere, rezilliklere katlanın. Çocuklarınızın sağlığını düşünüyorsanız eğitime katkı payını verin, hesabınızı da sorun.

Devlet zorunlu tuttuğu eğitim için personel giderlerinden başka hiçbir katkıda bulunmuyor. Her nasıl olmuşsa, okul binalarını yapmış, öğretmenlerin maaşlarını veriyor. Yakında bu görevlerini de yapmayacağından eminim” dedim.

Öküzün tirene baktığı gibi aval aval gözlerimin içine baktılar sustular. Söylenecek söz kalmadığından toplantıya son verip okuldan ayrıldım.

***

Katkılı zorunlu eğitimle bu günlere geldik. Bakalım yarınlarımız ne olacak?

28.01.2015

Turaç Özgür

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KAMBURLARIMIZDAN KURTULMAZSAK İNSAN GİBİ YAŞAMA ŞANSIMIZ YOK

anadoluda-kerpic-evler_10406_b fft99_mf497198612.12.2002 Perşembe: Saat 08.55’te kalktım. Tıraş olma, kahvaltı hazırlığı ve buz gibi mutfakta kahvaltı yaptıktan sonra okula hareket ettim.

Saat 10.30’da, 6/A sınıfında Şemsi Belli’nin “Anayaso” şiirini okuyarak derse başladım. Şiir, öğrencilerin çok hoşuna gitti. Kendilerine yazdırmam için ısrar ettiler. Doğrusunu söylemek gerekirse, başımı daha fazla belaya sokmamak için “Uygun bir zamanda yazdırırım” diye asıl konuya geçtim.

Kaloriferler yanmadığından donarak, okul doğru dürüst temizlenmediğinden pislik içinde yüzerek öğleden sonraki nöbet görevimi de saat 17.10’da tamamlayıp, Muzaffer Bey’i de alıp Darıca’ya hareket ettim.

Deprem onarımından sonra bütün bacalar iptal edilmiş, dolayısıyla soba kuramadığımızdan, kalorifer sistemi de henüz kurulmakta olduğundan evin sadece oturma odasını elektrikli soba ile ısıtmaya çalışıyorduk. Diğer her yer dışardan farksızdı. Yemeklerimizi bile oturma odasında yemek zorunda kalıyorduk.

Elektrikli soba tam gaz yanmasına karşın12 m2’lik oda bir türlü ısınmıyordu. En sonunda üşüyen bacaklarımı ısıtmak için sobanın üzerine battaniyeyi atıp döşüme kadar altına girdim. Ancak bu şekilde gerek okulda, gerekse evde donan bacaklarımın buzunu çözebildim. Dolayısı ile babadan dededen kalma kürsü kültürünü yeniden keşfetmiş oldum.

Bu “Kürsü de nedir?” diye merak edenler olacaktır, anlatayım:

Çocukluğumda ısıdan tasarruf etmek için karbon monoksit gazlarından arınmış kömür közlerini fakir olanlar 4 ayaklı basit, biraz varlıklı olanlar da saray tipi mangalın içine koyup üzerine de kapağını örterlerdi, onun üzerine de mangala değmeyecek şekilde bir örtü örtüp, ısının dışarı çıkmasına engel olurlardı. O örtüyü döşlerine dek çekerler, bu şekilde ısınırlardı. Bu düzeneğin adına “kürsü” derlerdi. Örtünün altında kalan kısımlar güzel güzel ısınır, hatta kavrulurken, dışında kalan kısımlar da neredeyse donardı. Dolayısı ile insan kendini hem fırında, hem de buzhanede hissederdi.

Bu, bana başka bir çocukluk anımı daha anımsattı:

Elbistan’ın Küçük Yapalak köyündeki ahırın, kevikliğin, ambarın, hatta Hacı Hasan amcamların ve birkaç akrabanın evlerinin ekli olduğu birkaç dönüm alanı kaplayan, tek katlı kerpiç evimizin birkaç mağ büyüklüğündeki en büyük bölümünün tam orta yerinde konik, termik santral bacası gibi kocaman bir bacası vardı. Bu baca hem tandırın dumanını çeker, hem de içeriyi aydınlatırdı.

Bu bacanın altına denk gelen zeminde de bir tandır vardı. Bu tandır normal zamanlarda evin ekmek ihtiyaçlarını gidermek için kullanılırdı. Tandırdan çıkan yağlı isler ve dumanlar tandırın bacasının iç çeperinde bir parmak alınlığında karasakız gibi bir tabaka ve kurum oluşturmuş, aynı zamanda ulaştığı yerlerin direklerini, hezanlarını, mertek ve döşemelerini de simsiyah boyamıştı.

Bacanın çıkış ağzı civarında kırlangıçların çamurdan yaptıkları yuvaları vardı. Kırlangıçlar bu bacanın ve evin adeta süsleri gibiydi. Baca tütmediği zamanlar kırlangıçlar kırç kırç öterek sık sık ani dalışlarla yuvalarına girer, çıkarlar, evimize masalımsı bir hava verirlerdi. Bunun seyrine doyum olmazdı.

Bu tandır, özellikle kış günleri ısınmak için kullanılırdı. Tandırda kullanılan yakıt, fındık büyüklüğünde kurutulmuş hayvan gübreleri, harman zamanı hayvanların yiyemeceği enli odunsu buğday ve arpa saplarından, hayvanların yemlerini yedikleri musurlarından artıp yiyemedikleri atıklardan elde edilen “hızmık” dedikleri samandan ya da kurutulmuş ağaç kabuk ve yapraklarından oluşurdu. Bütün bunlara genel olarak “saçma” denirdi.

Anam hemen hemen her gün sabah erkenden kalkar, birkaç iri pancarı soyar, iri iri dilimlerdi. Bu dilimleri dışı isle kararmış, içi kalaylı kocaman tencerenin içinde akşamdan ısladığı tarhananın içine koyar, tencereyi ocağa yerleştirir, altını da genellikle hayvan gübresinden yapılmış tezek ya da kerme ile ısıtırdı. Zaman zaman gelir, tencerenin kapağını açar, kocaman ağaç çomça ile karıştırır, pancarlar iyice yumuşayıp yenecek durumuna gelinceye dek pişirirdi.

Tarhanaya tadını vermek için konan pancarlar pişmeye başlayınca biz çocuklar azarlanacağımızı bile bile fırsat buldukça bir ucu sivriltilmiş bir çöpü sol elimize alıp kazanın kapağını kaldırır, çomça ile pancar yakalar, sonra o çöpü pancara saplar yerdik. Dolayısıyla tarhana pişinceye kadar çoğu zaman pancarlar da çoktan biterdi.

Anam, tarhana ocakta pişerken tereyağı, yoğurt gibi şeylerle yoğurduğu mısır veya buğday unu hamurundan yassı yuvarlak teker gibi parçalar hazırlar, tandırda yanan yakıt dumansız hale gelince tandırın “bad” dedikleri iç yüzüne yapıştırır, üzerlerine de yumurta harcından sürer, kızarıncaya dek pişirir, çok nefis çörekler yapardı.

Bütün bunlar hazır olduktan sonra yer sofrası kurulur, orta yerine içi tarhana dolu kalaylı kocaman tencere konur. Sofranın kenarında katlanmış yufka ekmekler, çörekler, eğer kalmışsa tabak içinde dilimlenmiş pancar, dilimlenmiş peynir, çökelek, kavurma ve ağaç kaşıklar konurdu.

Sonra anam ve biz çocuklar sofranın etrafında oturur, sofrayı kuruturcasına yerdik. Doğal olarak arada bir hır çıkardığımız da olurdu. Ama anamın en şımartılmış çocuğu olarak bu hır gür genellikle benim yüzümden olurdu. Geri kalanlar da beni hoşnut etmeye çalışırlardı. Beni memnun etmek her zaman o kadar kolay olmazdı.

Bir keresinde benden birkaç yaş büyük ablam Fadime’ye ve onun ikizi ağabeyim Mustafa’ya kızıp içi sıcak tarhana dolu leğenin içine “Ben yemiyorum, siz de gelin de yeyin” diye çıplak ayaklarımla girip çıktığımı, ayaklarımın fena halde yandığını, buna karşın onların yine de yediklerini hiç unutmam.

Sofra kaldırılıp tandırın kenarı oturulacak hale gelince de çevresine minderler, palazlar serer, genellikle biz çocuklar üzerine oturur, ayaklarımızı da tandırın içine sarkıtır, üzerimize bir örtü çekerdik. Keyfe gelir ayaklarımızı birbirimizinkine vurur, şakalaşır, tandırın çeperine yapıştırır, canı yananların feryatlarına güler, eğlenir, çöreklerimizi yerdik.

Bu arada bacanın iç kısmına yuvasını yapmış olan kırlangıçların “kırç, kırç” sesleri çıkararak ötüşlerini dinler, girip çıkışlarını ve bir avuç gökyüzünü, doyumsuz bir zevkle seyrederdik.

Bu tandır sefaları hemen hemen her evde vardı. Arada bir “Falancanın çocuğu tandırın içine düşmüş, zavallının ayakları börtlenmiş, fukaracığı zorla kurtarmışlar anam” diye kötü haberler aldığımız da olur, üzülürdük. Büyüklerimiz, böyle kötü bir durumun bizim de başımıza gelmemesi için sık sık bizi uyarırlar, cibelmememizi söylerlerdi.

Baca deyip geçmeyelim. Bu bacanın çok amaçlı başka kullanım görevleri de vardı. Bunlardan bazıları: Hacı Hasan amcamlarla bizim aramızdaki kısa iletişimi ya da bizim evde nelerin dönüp dönmediğini öğrenmek isteyenlerin gizli dinlemelerini ya da bir şeyler alıp vermeyi sağlamaya yarardı.

Onlardan birisi bizimle iletişim kurmak istediklerinde bacadan aşağı kafalarını uzatırlar, seslenirlerdi. Bizimkiler de bu bacanın altına gelirler ve iletişim bu şekilde sağlanırdı.

Gizli dinlemek için de bacanın ağzına yaklaşıp görünmeden sessizce aşağıya kulak kabartmak yeterliydi.

Bir şey verecekleri zaman bir ipe bağlayıp bacadan aşağı sarkıtırlardı. Alacaklarını da aşağı sarkıttıkları ip yardımıyla alırlardı.

Ne yazık ki, bu iletişim ve hizmet ağı tek taraflıydı. Ancak onlara hizmet veriyor, işlerini kolaylaştırıyordu. Biz onlara bir şey söyleyeceğimiz ya da vereceğimiz zaman bu kural işlemiyordu.

Hatta anamın söylediğine göre: Anam adımı “Haca” koyunca, amcamın karısı Zöre Hatun bu bacanın üstünden kafasını sarkıtıp, altına anamı çağırıp: “Kız Döndü!.. Sen oğluna başka bir ad ver!.., Bizim Fato hamiledir, torunum oğlan olduğunda ben ‘Haca’ adını torunuma vuracağım!” diye ültimatom verince, ben de “Haca”lıktan olmuşum.

Zaman zaman bunları düşünerek çocukluğuma gittiğim, o güzel, keyifli unutulmaz çocukluk anılarımı zevkle anıp kendimden geçtiğim çok olmuştur.

Bizim gibi enayiler yıllardır böyle sürüm sürüm sürünürken ve it gibi titrerken, paralarımızla kendisine servet yapan, istediği lüks konutlarında keyif süren hırsız bey, kim bilir bu halimizi düşünüp nasıl da kıkır kıkır gülüyordur.

Burada kendi başıma karar verecek durumda olmadığımdan bir sürü aptalın yüzünden ben ve ailem de çekiyoruz. Herkes benim vermiş olduğum savaşın yüzde birini verebilseydi ya da bana ihanet edip beni korkularından terk etmeselerdi, bu bloklar bu hale gelmeyecekti, kalorifersiz, bacasız dairelerimizde bunların yüzde birini bile yaşamıyor olacaktık.

***

İtibarları için Kaçak Saray yaptırıp “Binbir Gece Masallarını” gölgede bırakacak yaşamları yaşayanlar,  kimlerin sırtından ne hakla yaşadıklarını bilsinler ve bu milletin sabrını taşırmasınlar.

24.12.2015

Turaç Özgür

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ADALET TARAFSIZ ADİL YARGIÇLARLA SAĞLANIR

ali-ismail-korkmazthemis-8894-9942-15F1  10.12.2002 Salı Günlü Günlüğümden:

(…)

Duruşmayı kaçırmamak için Gebze Adalet Sarayı’nın 3. Katında, 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin Duruşma Salonu’nun kapısına vaktinde gittim. Duruşma Listesi’nde 9’uncu sıradaydım.

Sıram gelince çağrıldım. Duruşma Salonu’na girdiğimde Yargıç Hanım tutanağı yazdırmaya başlamıştı bile… İçeri girince Yargıç Hanımı başımla selamlayıp davacı masasına yöneldim.

Mahkeme salonlarında kimin nerede duracağını bildiğimden hemen davacı bölümünde yerimi alıp dava dosyamı masanın üzerine koyup hazırlandım.

Yargıç Hanım bana bakarak: “Sen mi hâkimi rettin, yoksa kendisi mi çekildi?” diye sordu.

Ben: “Kendisi çekildi” dedim.

Dosya Adalet Bakanlığı’na mı neye gitmiş… Davalı taraf da kendilerine gönderilen müzekkeredeki sorulara yanıt göndermemiş. Anladım ki, davanın ertelenmesine gerekçe bunlar olacak.

Yargıç Hanım: “Gereği düşünüldü…” diye söze başlayıp davayı 18.02.2003’gününe erteledi. Ayrıca, davalılara tekit yazısı göndermek için 1.150.000 TL tebligat için posta pulu yatırmamı tutanağa yazdırdı.

Söz alıp: “Sayın Hâkim Hanım, kooperatif yönetimi ancak aleyhime yalan ve iftirada bulunur, haklılığımı adları gibi bilmelerine karşın beni haklı çıkaracak belgeleri asla göndermezler, yanıt da vermezler, her seferinde oyalarlar. Yönetim, beni bilinçli olarak dışarda tutmak istiyor. ‘Mahkemede ne işin var, ev evindir, içinde oturuyorsun, aidatlarını da ödüyorsun, sana bir şey mi diyen var, ne belgesiymiş?’ diye ihracımın kaldırıldığını bildiren bir belgeyi de vermek işlerine gelmiyor. Bundan önce de bir davamı onlara inanıp barıştık diye terk etmiştim. O davayı terk etmeseydim bunlar başıma gelmezdi. Onlar bana inanmadıkları için belgemi vermiyorlar, ben de onlara inanmadığım için davamdan vazgeçmiyorum. Bu dava, son şansımdır.

Yönetim sıkışınca benimle barışmak zorunda kaldı. Ben de bu duruma düşebileceğimi hesap etmeden iyi niyet gösterip barıştık diye aleyhlerine açmış olduğum davalarımdan vazgeçtim, onlar ceza almaktan kurtuldular, ne yazık ki ben de sonunu düşünmeden ve kendimi garantiye almadan elimi zayıflattım.

Barışmamızın üzerinden bir yıl geçti. Ne ihracımın kaldırıldığına dair bir belge veriyorlar, ne de benimle tekrar kötü olmayı gözlerine alabiliyorlar. Ben haklarıma kavuşursam, tekrar hesap soracağımdan korkuyorlar, bundan dolayı gönülleriyle lehime olan bir yanıt vermezler…” dedim.

Yargıç Hanım: “Ben cevaplarını almasını bilirim. Gerekirse, Cumhuriyet Savcılığı aracılığıyla cevap alırım” dedi.

Daha sonra yeniden söz alıp: “Hâkim Hanım, siz tebligat için 1.150.000- TL’lik pul alıp dosyasına koymamı istiyorsunuz. Bundan önceki tebligat için de aynı miktarı dosyasına koymamı istemiştiniz ama benden 3.000.000- TL’lik pul getirmemi istediler. Aksi halde tebligatın gidemeyeceğini söylediler. Ben de 3.000.000- TL’lik posta pulu alıp dosyasına koydurmuştum” dedim.

Bunun üzerine Hâkim Hanım: “Nerede aldın, kim söyledi?” dedi.

“Mahkemenizin kaleminde söyleyip beni Fotokopi Odası’na yönlendirdiler. Gidip oradan aldım” dedim.

Hâkim Hanım, aniden celallenip mübaşire: “Git, fotokopicilere söyle, bundan sonra pul mul satmasınlar!..” dedikten sonra bana dönüp “Neden oradan alıyorsun, git PTT’den al, getir!” dedi.

Hâkim Hanımın kızmasından da anladım ki, “Benim memurum” işini gayet iyi biliyor. Demek ki, bu yolla davalılardan çaktırmadan para yiyorlar. 1.150.000- TL’lik tebligatı 3.000.000- TL’ye gönderiyorlarmış gibi 1.850.000- TL fazla para alıyorlar. Sonra da güzel güzel yiyorlar.

Vay anasını be!.. Şu zekâya bak, şu buluşa bak!.. Her ne kadar aralarında benim gibi geri zekâlılar varsa da, genellikle biz Türkler gerçekten de çok zekiyiz. Şu yaratıcı zekâ önünde gel de şapka çıkarma!. . Demek ki, dosyası olanlardan çaktırmadan para tırtıklamanın yöntemlerinden biri de buymuş. Helal olsun!.. Bir de fotokopi dayatması vardı ama o biraz bayatlamıştı.

PTT’ye gidip 1.250.000- TL’lik posta pulu alıp geldim. Mahkemenin kalemine çıkıp dosyamı istedim. Dosyamın içeriğine göz attıktan  sonra pulları bayan memura verip kayda sokmasını istedim.

Bayan memur kızarak: “Tamam!..  Kaydedeceğim!..” dedi.

Ben de benden kolay kolay rastlanmayacak yumuşak bir sesle: “Kızma, pul dosyada düşer, sonra pul alınmadı diye tebligat gönderilmez. O zaman da o hakkımdan vazgeçmiş sayılırım. Bu da zararıma olur, kazanacağım davayı kaybederim” dedim.

Oysa aklımdan geçen: “Ne olur ne olmaz, bu işini bilen memurlardan her şey beklenir. En iyisi, işi garantiye almak için pulun alındığını tutanağa yazdırmadan buradan ayrılmamak gerekir” diye düşündüğüm için bunu istedim.

Bayan memur el yazısıyla evrakın üzerine not etti. Ben de çekip gittim.

İşte yargıç diye ben buna derim. Adalet böyle yargıçlarla sağlanır.

***

Siyasetin tetikçiliğini yapan yargıçları düşününce midem bulanıyor. Onlardan adaletin sağlanmasını bekleyen daha çok bekler. Öyleleri insanı katil ederler!.. Tetikçiler bindikleri dalı kestiklerinin farkındalar mı acaba?

23.01.2015

Turaç Özgür

 

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MİLLETVEKİLİ ADAYLARINI ELEŞTİRİ

Sevgili Haluk;

Bu yazını okuyunca şu anımı yazmamak için kendimi zor tuttum ve yazıyorum:

1978 yılı Ekim ayı olmalı… Askerlik sonrası öğretmenliğe başvuruda çekilen kurada Gaziantep Gazi Ortaokulu’na depo tayinim yapılmıştı. Derhal Gaziantep’e gidip o tarihte Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nin müdürü olan rahmetli amcan Hayrı Bey’i bir kıraathanede briç oynarken buldum.

Hal ve hatırdan sonra Hayrı Bey’in yanında oturup oyunlarını seyrediyor, çayımı, kahvemi içiyor ve fırsat buldukça rahmetlinin kısa sorularına yanıtlar veriyor, isteklerimi söylüyordum.

Rahmetlinin çok tuhafına gitmiş olmalı ki:

“Turaç, köyde hâlâ durmadan yatak yapıyorlar mı?” dedikten sonra arkadaşlarına hitaben “Turaç, ablamın eşi ile amcaoğludur. Köylerinde her evin yüklüğünde 10-15’ten aşağı yatak yorgan olmaz, onu da az bulurlar, her sene durmadan yeni yatak yorgan yaparlar” dedi. Gülüştük.

“Evet, Hayrı abi, dediğin gibi yatak yorgan yapmaya devam ediyorlar. Ellerinden başka bir şey de geldiği yok. Onlara dayanamayıp yeniden öğretmenliğe başvurdum. Gaziantep Gazi Ortaokulu’na depo tayin olarak verildim. Duydum ki, siz Gaziantep Şehit Şahin Lisesi’nin müdürüymüşsünüz. Gaziantep Lisesi’nde öğrenciyken velimdin, şimdi de müdürüm olman için geldim. Aranızın İl Milli Eğitimle iyi olduğunu, beni de Şehit Şahin Lisesi’ne aldırabileceğinizi düşünerek sizi buldum. Milli Eğitimin keyfine bırakırsak, kim bilir beni nereye atarlar. Ne yapıp edip beni okuluna aldıracaksın” dedim.

“Yav, ben seni bizim okula aldırırım aldırmaya da, bu sefer senin elinden nasıl kurtulacağım? Sen babana bile durmadan isyan eden bir adamsın, diğerleriyle bir olur beni müdürlükten de edersiniz” dedi. Yine gülüştük.

“Eee… O kadarına katlanacaksın, ne yapayım huyumdur” dedim. Ardından kahkahalar…

Oyun arkadaşlarından biri:

“Yav, Hayrı Bey, sen Gaziantep’te CHP’den niye milletvekilliğine adaylığını koyduydun ki? Senin memleketin Elbistan’dır,  hısım akraban, çevren oradadır. Sahi, niye gidip orada aday olmadıydın da burada olduydun?”

Hayrı Bey:

“Yahu, yıllardır ben Gaziantep’te yaşıyorum. Bütün hizmetimi burada yaptım. İyilik de yaptıysam, kötülük de yaptıysam buranın insanlarına yaptım. Ben Elbistan’a gidip, ‘CHP’den milletvekili aday adayı olmaya geldim’ desem, adama ne derler? ‘Ne sıçtın elimize ki, çalalım yüzünüze?’ demezler mi?” deyince, kahkahalar daha da yoğunlaştı. Hayrı Bey’i haklı buldular.

***

Bu konuşmayı ve Hayrı Bey’in o mantıklı ve esprili yanıtlarını ölünceye dek unutmam.

CHP’nin büyümesine, gelişmesine en ufak bir katkıları olmadığı halde utanmadan sıkılmadan 12’e 5 kala ortamı uygun bulup yer altından yer üstüne fırlayan köstebekler gibi oradan buradan Elbistan’a gelip milletvekili aday adayı olmaya sulananlara, sonra da kıçlarına bile bakmadan geldikleri yere gidecek olanlara siz de Hayrı Bey gibi dobra dobra sözlerinizi söyleyin.

***

Hayrı Bey, beni okuluna Fransızca öğretmeni olarak aldırdı. En keskin eleştirileri benden görünce, sık sık “Arkadaşlar, kendim ettim, kendim buldum” derdi.  Işıklar içinde yatsın!.. Gerek öğrenciliğimde, gerekse öğretmenliğimde çok iyiliklerini gördüm.

17.01.2015

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GÖZLERİNİ KAPA, UYUMAYA DEVAM ET, YUVARLANMANA AZ KALDI

tayfun03.12.2002 Salı Günlü Günlüğümden:

(…)

6/F sınıfında Fuat Demir’i masaya çağırıp:

“Oğlum Fuat, şu yazılı kâğıdındaki kompozisyonunu sen oku da ne yazıyor, biz de öğrenelim” dedim.

Fuat biraz zorlandıktan sonra:

“Vallahi hocam ben de okuyamıyorum.”

“Oğlum, sen de okuyamıyorsan, ben nasıl okuyup değerlendirip notunu vereceğim?”

“Hocam, önceleri güzel yazardım, Kur’an kursuna gittikten sonra ne olduysa, yazdığım yazıyı ben de okuyamıyorum…” dedikten sonra kendi kendine “Aynen Arapça gibi…” diye ekledi.

Diğer öğrenciler gülüştüler. Öğrencileri susturduktan sonra:

“Peki, oğlum, Arap harfleriyle okuyup yazmasını biliyor musun?”

“Yok, hocam, onu da okuyup yazamıyorum.”

“Oğlum, desene: İki cami arasında beynamaz gibisin…”

Fuat ne demek istediğimi anlamamış olmalı ki, manasız bir biçimde gözümün içine baktı. Gerçekten de Fuat yazdığı yazıyı okuyamıyordu.

Bunun üzerine ben sınıfa hitaben:

“Çocuklar, işimiz gerçekten de zor…  bizi Allah kurtarsın!.. İMF ve Dünya Bankası Türkiye’nin içini karıştırmak, iç barışı bozmak için: ‘İşçiye verme, memura verme, köylüye verme, çalışana verme; hortumcudan hesap sorma, hırsızın yakasından tutma, dolandırıcıyı üzme!..’ diye iktidarlara nasıl talimat veriyorsa, birileri de Türk Milli Eğitimi’ni baltalamak için: ‘Bileni de geçir, bilmeyeni de geçir, devam edeni de geçir, etmeyeni de geçir, yürüyen merdiven sistemiyle herkesi geçir’ diyor.

Bu durumda kimsenin sınıfta kalma korkusu olmayınca, Fuat gibi öğrenciler de her yıl sınıflarını geçip, sonunda hedefledikleri diplomalarını alıyorlar ve ellerinden tutan bir dayılarını da bulup hak etmedikleri makamları işgal ediyorlar.

Olanlar da bütün başarılarına karşın dayı bulamayanlara oluyor. Dolayısıyla ülkemize oluyor…

Çalışanlarla çalışmayanlar sınıf denilen ardiyelerde oyalandırılıyorlar. Okullar da tam anlamıyla “Oyalama kampları”na döndürüldü. Kafalar ‘dank’ dediğinde atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş olacaktır.

Bu söylediklerimi şimdi anlamamış olabilirsiniz; anladığınızda da Türkiye Cumhuriyeti diye bir ülke hâlâ bulabilir misiniz, bulamaz mısınız onu bilemem!..” diye sözlerimi bitirdim.

***

Yukarıdaki günlüğümde yazdıklarım Türkiye Cumhuriyeti’nin başına fazlasıyla geldi. Ben o günlerden bakınca bu günleri kahve falına bakıp görmedim. Görünen köy kılavuz istemeyecek kadar belliydi. Ben sadece gördüklerimi not etmiştim. Bundan sonrasını da “Hele dur bakalım ne olacak?” diye merakla beklersek, söyleyelim: Felâket kapıya dayandı!.. Senin kör gözlerin görmüyor, sağır kulakların duymuyorsa, suçu başka yerde boşu boşuna arama!..

Bir ülkeyi bilinçli olarak ortadan kaldırmak istiyorsanız bundan daha iyisini yapamazsınız!.. Mimarları eserleriyle ne kadar övünseler azdır!..

14.01.2015

Turaç Özgür

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AŞIRI TEDBİRLER KİMLERİN İŞİNE GELMEZ?

muskamercedes-s500-long-liste-fiyati-ve-ozellikleri-diyanetin-aldigi-araba-_1390080_720_400 Sevgili arkadaşlarım; Diyanet İşleri Başkanlığı bir hutbesinde aşırı tedbiri Allah’a güvensizlik olarak göstermeye çalışmaktadır.

“Ülke yönetimini ele geçirenlerin görünüşlerine göre fetvalar ve hutbeler vermek Diyanet İşleri Başkanlığı’na yakışmıyor” diyeceğim ama diyemiyorum. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı özgür ve özerk değildir.

Özgür ve özerk olması, yalnızca bu kurumdan hizmet alanların aidatlarıyla, katkılarıyla, kısaca kendi yağıyla kavrulması gereken bir kurum tüm yurttaşların vergileriyle oluşan Hazine’den besleniyorsa, subaşında duranların arzu, istek ve eğilimlerine göre hareket etmek zorunda kalır ve doğası gereği de haksızlıklara alet olur. Bu nedenle dini zorlama yorumlarla rayından çıkarır, gücü ele geçirenlerin keyfine göre yapay bir din oluştururlar. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hizmetlerinden zerrece yararlanmayan ve yaralanmak istemeyen özgür bir yurttaş olarak sesleniyorum: Acilen bunun önüne geçilmezse, ileride daha büyük felaketler bizi beklemedir.

Aşırı tedbir; Allah’a güvensizlik değil, tam tersine Allah güvenin ta kendisidir;  hırsızların, soyguncuların, rüşvetçilerin, sapıkların, kaçıkların sızacağı tüm kapıları kapatıp onların sızmalarına engel olmaktır.

Ayrıca, aşırı tedbir almadan, kimsenin canını yakmayacak, huzurunu bozmayacak, her türlü kötülüğü önleyecek önlemler almadan da tevekkül etmenin bir anlamı kalmaz.

Aşırı tedbir alınıp uygulandığı zaman hırsızlar, soyguncular, rüşvetçiler, sapıklar, kaçıklar sızacak kapı bulamaz ve mesai yapamazlar. Onların mesai yapamamaları masum insanların, toplumun ve devletin kurallarına saygılı yurttaşların rahat etmesi demektir. Bunu aklı başında hangi namuslu insan istemez?

Hırsızlar, soyguncular, üçkâğıtçılar, rüşvetçiler aşırı tedbirleri engelleyip açık kapılar bıraktırmak için kendilerine benzeyenleri seçip ülkeyi yönettiriyorlar, çıkarlarına uygun yasalar yaptırıp daha fazla açık kapılar bıraktırıp atlarını daha rahat koşturmak istiyorlar.

Aşırı tedbire ben ve benim gibiler asla karşı değiliz: Alınan tedbirler yeter ki, insan haklarına, çağdaş hukuka, demokrasiye ve eşitlik ilkelerine uygun olarak herkesi kapsasın, kimseye ayrıcalık tanınmasın!

12.01.2015

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

IŞİD’İ, EL KAİDE’Yİ DİN İMANLA YETİŞTİRDİK

GEBZE28.11.2002 Perşembe:

(…)

Öğleden sonra Aziz Gülmüş: “Hocam, seni İlçe Milli Eğitim’den istiyorlar, hemen gitmelisin” dedi. Ahmet Kuru ile de görüştüm. O da aynı şeyleri söyledi.

Zorunlu olarak gittim. İlçe Milli Eğitim’de ilgili şube müdürü yoktu. Masasının üzerinde bazı okul müdürlüklerinden gönderilmiş evraklar vardı. Bunları inceleyip değerlendirmemiz gerekiyordu. Yunus Emre Lisesi’nden gelen komisyon üyesi Edebiyat öğretmeniyle birlikte konularına göre incelemeye karar verip inceledik. Yarışmaya katılan kompozisyonlar o kadar berbattı ki, bir öğretmen olarak utandım. Hiç birini birinciliğe uygun bulmadık. Ayıp olmasın diye “İnsan Hakları” konusunu işleyen birini ikinciliğe, başka birini de üçüncülüğe uygun bulduk. Ortak raporumuzu hazırlayıp imzaladıktan sonra oradan kaçtık.

Aradan 2 saat geçtikten sonra o öğretmeni bizim okulun yakınında bırakıp okuluma geldim. Doğru Ahmet Bey’in odasına gidip: “Pekmez yenilecek yere başkasını, angaryalara da beni gönderirsin!..” diye kızdım.

Sonra diğer derslerime girdim. 6/F ve H’yi de yazılı yaptım.

Ramazan nedeniyle hemen hemen hiçbir öğrenci dersine çalışmıyor, daha doğrusu çalışamıyor, yalnızca oyalanmaya geliyorlardı. Hemen hemen her gün oruçlu bir öğrenci ya bayılıyor, ya kusuyor…

Bugün de 6/A sınıfında bir kız öğrenci kustu, fenalıklar geçirdi. Uzun süre öğrenciyi kendine getirmeye çalıştım. Bu koşullarda orucunu devam ettirmesinin kendisi için tehlikeli olacağını söyleyip kantinden bir şeyler getirtmek istedim; kabul etmedi. Hem çok üzüldüm, hem de canım sıkıldı. İçimden “Bu çocukların analarını, babalarını, bu ülkeyi yönetenleri sıra dayağından geçirmek gerekir” diye düşündüm.

Bu çocukların bu hale gelmelerinin tek nedeni oruç tutmalarıydı. Bunu durumu her Ramazan ayında yaşıyoruz. Bunu düşününce canım fena halde sıkıldı. Kendimi tutamayarak:

“Çocuklar, çalışmak da bir ibadettir. Hem de ibadetlerin en büyüğüdür. Sizin öğrencisiniz, işiniz de derslerinize çalışıp hayata hazırlanmaktır. Bir yolculuğa çıkan bile seferi sayılıp oruç tutmuyor. Bu yaptığınız işiniz de seferilikten daha ağırdır. Henüz yaşınız ve konumunuz gereği ibadet yapmak, oruç tutmak gibi bir sorumluluğunuz da yoktur.

Oruç, gün boyunca aç ve susuz kalarak yapılan bir ibadet türüdür. Bedenen ve zihnen sağlıklı gelişmeniz için yeterince sağlıklı bol gıda, su ve hava almalısınız, uyumalısınız, eğitimizi de aksatmamalısınız. Ne yazık ki, bir ay boyunca oruç tutanlar bunları yerine getiremiyor, getirmesi de olanaksızdır. Nasıl ki bir bitkinin suyu ve gıdası verilmezse, bakımı yapılmazsa, gelişmesi duruyorsa, sizinki de öyledir.

Analarınız, babalarınız bunları size söylemiyorlar mı? Sorumluluk duyan ve bu sorumluluğunu yerine getirmek zorunda olan Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bir din adamı, bir ilahiyatçı televizyonlara çıkıp bu konularda uyarılarını neden yapmıyorlar, yapmaları gerekmiyor mu?

Bazıları da çıkıp tam tersini söyleyip sizleri özendiriyorlar, teşvik ediyorlar. Ben bir öğretmen, bir eğitimci olarak bunları doğru bulmuyorum. İşte her gün patır patır dökülmelerinizin, hastalanmalarınızın, bayılmalarınızın, kusmalarınızın, uykusuz ve yorgun düşüp derslerinize çalışamamanızın, dolayısıyla başarısızlıklarınızın altında yatan nedenler bunlardır.

Bunları söylediğim için suçlu oluyorum, okul okul süründürülüyorum. Olsun, hiç önemi yoktur. Başıma bin beteri de gelse, bunları söylemek benim insanlık görevimdir, söylemeye de devam edeceğim. Çünkü sizler öncelikle geleceğimizin fidanlarısınız. Sağlıklı nesillerin yetişmesi herkesin yararınadır. Sonra bir insansınız, benim öğrencilerimsiniz, yurttaşlarımsınız, bu ülkede, bu dünyada birlikte yaşayacağız. Atalarımız “Sağlam kafa, sağlam bedenlerde olur” demişler. Bundan dolayı bdenen ve zihnen sağlıklı olmanızı istiyorum.

Siz kimi hortumladınız, hangi bankayı batırdınız, kimi soydunuz, kimi aç koydunuz, ne günahlar işlediniz de, günahlarından arınmak, bin bir türlü pisliğe ve günaha batmış bu dünyada elini eteğini çeken ve son yıllarında tövbe edip arınmaya çalışan, bu dünyayı cehenneme çevirdikleri yetmiyormuş gibi utanmadan sıkılmadan cennet düşleyen insanlar gibi, sevap işlemek için oruç tutuyorsunuz? Eğer oruç tutmayarak günah işlemekten korkuyorsanız, hepinizin günahı üzerime olsun!..

Hepiniz günahsız ve sorumsuz çocuklarsınız. Hepiniz zaten melekler kadar temiz ve cennetliksiniz. Büyüme, gelişme ve eğitim çağındasınız. Atalarımız “Bir koltukta iki karpuz taşınmaz” diyor. Siz öğrenci olarak koltuğunuzda yeterince büyüklükte olan karpuzu güçlükle taşımaktasınız. Bunu yaparken de her şeyden, bu dünyanın nimetlerinden kendinizi mahrum ediyorsunuz. Benden söylemesi… Ama yine de siz bilirsiniz” dedim.

Çocukların çoğunluğu seslerini çıkarmadılar. Bazı öğrenciler: “Evet, öğretmenim; anam, bam da öyle diyorlar” dediler.

Hay sizin ananızı, babanızı, teşvik eden büyüklerinizi, bu ülkeyi yönetenleri, yönettiklerini sananları!..

****

Din iman öğretiyoruz diye bilimden, laik eğitimden uzak IŞİD kafalarını yetiştirenler, hepinizin Allah belasını versin emi!..

11.01.2015

Turaç Özgür

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DENİZ BAYKAL GİTTİ, PARMAKMATİKLER RAHATLADI

deniz-baykal-koske-aday-olacak-mi-1799429.10.2002 Salı Günlü Günlüğümden.

Tuzla Yunus Emre İlköğretim Okulu’nda 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenini bitirip Gebze’ye döndüm. Belediye civarında biraz gezindim.

CHP’nin miting hazırlığı yapılıyordu. İngiltere’den gelen tır arızalandığı için malzemeler kamyonlarla gelmiş, Gebze Belediyesi’nin Cumhuriyet Alanı’na bakan tarafındaki kaldırıma sahne görevi yapacak olan platform ve dev ekran kuruluyordu.

Henüz saat 13.30 sularıydı. Aynı okulda birlikte çalıştığım iki öğretmenle karşılaştım:

“Hocam, mitinge mi geldin?”

“Hayır, ama gelmişken oyumu vereceğim lideri de dinlemek için bekliyorum.”

Alay eder gibi gülerek:

“Hocam, oyunu Deniz Baykal’a mı vereceksin?” dediler.

Ben sesimi biraz yükselterek:

“Evet, hem de seve seve, kimsenin tesiri altında kalmadan, hiçbir kişisel çıkar beklemeden, ülkemin çıkarlarını en iyi şekilde savunacağına, yerine getireceğine inandığım, güvendiğim için oyumu Deniz Baykal’a vereceğim. Deniz Baykal’ın ne kendisinin, ne karısının, ne çocuklarının, ne de hiçbir yakınının adını kimse bilmez. Adları en ufak bir şaibeye karışmamıştır. Ya öbürleri?

Onlar için de aynı şeyi söyleyebilir misiniz? Deniz Baykal’a kimse ‘hırsız, soyguncu’ diyemiyor. Arkasından en ufak kötü bir şey söyleyemiyorlar. Yalnızca ‘Hizipçi’ sakızını çiğnemekten başka bir laf bulamıyorlar. Herkesin kendine göre bir ‘hizipçi’ tanımlaması var. Bana göre hizipçi, mizipçi değil…

Bir de ‘Çok bağırıyor’ diyorlar. Bir sürü alçağa göre: Her konuda sürüye uymadığım, uyum sağlamadığım, fincancı katırlarını sık sık ürküttüğüm için ben de hizipçiyim,  ben de şerefsiz insanlara bakıp bağırmadan, çağırmadan konuşamıyorum…

İnsanın içi isyan ederse, bağırır” dedim.

O zerzevatlar da bana laf söylediklerine, karşılaştıklarına pişman olmuşçasına gittiler.

Saat 15.50’de Deniz Baykal geldi. 10 senedir Gebze’deyim. Bu kadar coşkulu ve kalabalık bir miting görmedim.

Deniz Baykal gerçekten çok güzel konuştu. Televizyonda konuşurken yanlış yapmamak için çok “ııııı…”lıyor, Neredeyse ANAP lideri Mesut Yılmaz gibi araya kısa reklamlar sığdıracak kadar “ıııı…”lıyor. Miting sahnesinde halka hitap ederken tek bir “ıııı”sı yoktu; coşturdukça coştu, coşturdukça coşturdu.

Hitabeti kadar performansı ve konuya hâkimiyeti de harikaydı. Oyumu seve seve veririm. Ayrıca hitabet dersi almak isteyenlerin de Deniz Baykal’ın mitinglerini kaçırmaması gerekir.

***

12 senedir parmakmatikle aklananları görünce, Deniz Baykal’ı CHP’nin başından uzaklaştırmak için atılan çamurların boşuna olmadığını daha iyi anlıyorum.

06.01.2015

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FAŞİZMİN TÜRKÇESİ “GEBERALİZM”DİR, ONU İYİ TANIYALIM

1473 fasizm kapitalizm_faşizmFaşizmin göstergelerinden biri de muhtaç ve kıçında donu olmayan halkın kesesinden hovardalık derecesinde makam araba ve lüks düşkünlüğüdür.

Türkiye Fransa’dan daha zengindir. İşte kanıtı: Fransa’da makam araba sayısı 6 bin, bizde 260 bin, ayrıca sayısı bellisiz kiralık arabalar var.

Kamu; ihtiyacı varsa, satın alması gerekirken, neden satın almaz da değerinden daha fazla toplam kira vererek onları kiralar, bilen var mı? Suyun başındakiler biliyorlar ama gerçeği söylemezler.

Bilmeyenlere ben söyleyeyim: Sizin bir aracınız var, kamunun sırtından beleş yaşamak istiyorsunuz, adamını bulun ve onu kamuya yüksek kirayla kakalayın!

Aracınızı kamuya kendi değerinden fazla “kira” adıyla kakaladığınız zaman “Makarna ve kömüre satıldı şerefsiz!” dedirtmeden rahat rahat yaşarsınız.

“Benim apartmanlarım, otellerim, rezidanslarım, gökdelenlerim var, işletmeye elim değmiyor ama satmaya da kıyamıyorum” diye endişelenmeyin, onları da kamuya değerinden yüksek kira ile kakalayın, gitsin!..

Baba yav!.. Peki, kamuya arabalarımızı, apartmanlarımızı, otellerimizi, rezidanslarımızı, gökdelenlerimizi değerlerinden yüksek kira ile kakalarsak, bu kamunun hali ne olacak? Bunlar batmazlar mı?

A benim salak oğlum Tanju!.. “Kamu” dediğin din iman, dizi ve futbol afyonuyla uyuşturulmuş, horul horul uyuyan salaklardır. Salakları düşünüp acıyanlar onlardan beter olur. Tarih boyunca salaklara ne olduysa, bundan sonra da o olur. Onları düşünmek sana mı kaldı? Ha sümüklü böcekler, ha salaklar!.. Kendilerini düşünmeyenleri sen mi sen mi düşüneceksin!.. Bir tekme de sen vur kıçlarına!.. Onlar ezildikçe mutlu olurlar.

Peki, baba, bundan sonra üniversite de bittiğine göre solcu görünmeme de artık gerek kalmadı. Ben de zaten anlamıştım, o salaklarla bir yere varılmayacağını… Onlarla yolumu ayırıyorum.

Andolsun ki, bundan sonra liberal ekonomist olup yolundan gideceğim, servetimize servetler, stoklarımıza stoklar katıp, o salakların sırtından bu dünyayı kendime cennet edeceğim. Soyadımızı yıldızlara, galaksilere yazdıracağım. Seni de dostlarına düşmanlarına mahcup etmeyeceğim.

Salaklar bu dünyayı zaten yalancı bellemişler, ara istasyon gibi görüyorlar; gerçek yaşamı öbür dünyada arıyorlar. Bu dünya onları hiç ilgilendirmiyor, cenneti öbür dünyada yaşamaya hazırlanıyorlar. Onlara arada sırada bir cami yaptırırsam, orayı öbür dünyaya götüren istasyon gibi görürler, uyumaya devam ederler, yolumda da ölürler. Ben de tepelerinde debelenirim. Onlar bu dünyada insan gibi yaşamayı hak etmiyorlar.

Aferin oğlum Tanju!.. Üniversitede solcu olmak sana yaramış. Sen orada benim sana öğrettiklerimden de fazlasını öğrenip aslına rücu etmiş oldun. Bütün bunlar nasıl oldu oğlum?

Baba, hani şu Marks, Engels, Lenin, Mao dedikleri adamlar var ya… Bütün bunları onlardan öğrendim. Onların dediklerinin tersini yapınca insan liberal oluyor vallahi!.. Liberalizm gibisi yoktur.

Ne diyorsun oğlum, bu “geberal” ile “geberalizm” ne oluyor?

İlahi baba, çok şakacısın vallahi!.. “Geberal” değil, liberal, “geberalizm” değil, “liberalizm”!.. Liberal ekonomi, , global ekonomi, serbest ekonomi!.. Yani altta kalanın canı çıksın ekonomisi!..

Haaa!.. Şimdi anladım: “Libre”den “liberal”, “liberal”den de “liberalizm”… Yaşasın liberalizm!.. Kahrolsun sosyalizm!..

Oğlum, şuna “liberalizm” yerine “geberalizm” desek olmaz mı?

Olmaz babacııım, olmaaaz!.. Sonra niyetimizi anlarlar!..

Tamam oğlum, bundan sonra holdinglerimin başına seni geçirip ben emekli olacağım…

Sağol babacıım, sen mahcup etmem evvel Allah!..

04.01.2015

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OKULLARIN YERİNE REZİDANSLAR YAPALIM, KASALARI DOLDURALIM

a6847b376114.10.2002 Pazartesi Günlü Günlüğümden:

(…)

Öğleden sonra 3’üncü teneffüste müdürle birlikte azgın suratlı bir adam idareye gidiyorlardı. Müdür bana: “Turaç Bey, öğretmen arkadaşlara söyleyin, Konferans Salonu’na insinler” dedi.

Öğretmenler Odası’nda: “Arkadaşlar, Müdür Bey, ‘Öğretmenler, Konferans Salonu’nda toplansınlar’ dedi” dedim.

Konferans Salonu’nda toplandık. Müdür’le birlikte gelen Tuzla İlçe Milli Eğitim Müdürüymüş.

Konferans Salonu’nun sahnesinin orta yerine konulan sandalyede oturmuş, masanın üzerindeki mikrofona azgın suratlı muzaffer bir komutanın savaş tutsaklarına hitap tarzıyla: “Arkadaşlar!.. Öne gelin!.. Ben yeni Tuzla İlçe Milli Eğitim Müdürüyüm, hem sizinle tanışmak, hem de size sitem edip içimi boşaltmak istiyorum!..” dedi.

Başladı kaba saba bir üslupla 10’uncu sınıf konuşmasına:
“Arkadaşlar!.. Böyle bir okulda eğitim-öğretim yapılmaz!.. Yapılan eğitim-öğretimin de kimseye bir faydası olmaz!.. Okulun bahçesi ve yakın çevresi pislik ve çöplük denizi gibidir. Böyle pis, böyle rezil ne bir okul, ne de bir çevre gördüm!.. Bırakın burada eğitim-öğretim yapmayı, insan kendi sağlığını bile koruyamaz!.. Sanki her taraf pislik denizi!.. Her tarafta pislik diz boyu, her tarafta pislik püskürüyor!.. Bütün bu pisliğin, bu rezilliğin sorumluları siz öğretmenlersiniz!.. Kimse kendisine düşen sorumluluktan kaçamaz.

Bütün bunların üstesinden idare istese de tek başına gelemez!.. Demek ki, öğretmenler görevlerini hakkıyla yapmıyorlar. Herkes kendine düşen görevi hakkıyla yapmış olsa, gerek okul, gerekse çevre tertemiz, pırıl pırıl olur!.. Dolayısıyla sağlıklı bir okulda, sağlık bir çevrede de insanlar sağlıklı olur, sağlıklı ve kaliteli eğitim-öğretim olur!..

Arkadaşlar!.. Anladığım kadarıyla öğretmeler görevlerini hakkıyla yapmıyorlar; dolayısıyla bu durumda aldıkları maaşları da hak etmiyorlar!.. Devlet, tüyü bitmemiş yetimlerin boğazından keserek size maaş veriyor.

Dışarda, üniversite bitirmiş birbirlerinden değerli binlerce pırlanta gibi genç, iş ve öğretmenlik beklemektedir!.. Almış olduğunuz bu maaşların yarısına, hatta daha da azına çalışmak için bekleyen binlerce insan vardır. Bunu asla unutmayın!.. Maaşını beğenmeyip, görevini yapmayan, savsaklayan varsa, onların burada işi yoktur!.. İşte kapı!..

Bundan sonra gözüm üzerinizde olacaktır. Gerekirse her gün geleceğim, sizi ve burayı kontrol edeceğim. Her şeyi zapturapt altına alacağım!.. Bir daha da bu durumları, bu rezillikleri asla görmek istemiyorum!.. Anlaşıldı mı?!.. Anlamayan var mı?!..”

“Anlaşılmadı, anlayamadım” demek için insanda mangal gibi yürek olmalıydı. Konferans Salonu’nda Tuzla İlçe Milli Eğitim Müdür’ünün sesinden başka çıt yoktu. 100’den fazla öğretmen hiç kıpırdamadan can kulağıyla amir babasını dinliyor ve itirazsız itaat ediyor, cansız birer heykel gibi aval aval bakıyordu.

Bu okula geldim geleli bu salonda onlarca toplantımız oldu, kimse ne konuşanı dinlerdi, ne de konuşanı dinleyen varsa bile konuşanın ne dediğini anlardı. İlk defadır ki, böyle sessizlik içinde dinleyen bir kalabalık vardı.

Müdür sustuktan sonra havada bir sinek uçsa, jet uçağı gibi sesi gelirdi. Helal olsun, Müdür dediğin böyle Zaloğlu Rüstem gibi olmalı canım!.. Öğretmenin suratına bir Osmanlı tokadı çaktı mı öbür dünyadaki annesi ta yüreğinden hissedip ağıt yakmalı…
İnsafsızca merkezdeki ayrıcalıklı okullarla bizim hem yetim, hem de öksüz okulumuzu kıyasladı. Sonra da varoşlardan söz etti. Dolayısıyla kendi kendisiyle bile sürekli tutarsız ve ne dediğini bilmez gülünç durumlara düştü. Kabadayılara özgü tavırlar takındı.
Sözleri bittikten sonra:

“Şimdi söyleyeceklerimi söyledim! Oh be !.. Rahatladım. Sizin de bana söyleyeceğiniz bir sözünüz, benden isteyeceğiniz bir şey var mı?” dedi.

Etrafıma bir göz attıktan sonra korkusundan kimsenin kıpırdamadığını gördüm. Duvarlarda, sandalyelerde ses vardı da kimse de ses seda yoktu. Söz alıp bir şeyler söyleyecek tek bir kimse yoktu.

Doğrusunu söylemek gerekirse, ben de bu kaba saba adamla muhatap olup rezil olmak istemiyordum ama hem hamamın namusunu kurtarmak, hem fazla şişen Zaloğlu Rüstem’in havasını almak, hem de kendimi tutamayarak, önce kendimi tanıttım, sonra herhangi bir sürtüşmeye fırsat vermeyerek, tecrübelerimle kazanmış olduğum ve hayatta hiçbir zaman yapmadığım, yanlış anlaşılıp yağcı bir adam durumuna düşmemek için yapmaktan kaçındığım bir taktik ve ustalıkla:

“Sayın Hocam, sözlerinize katılmamak, size hak vermemek imkânsızdır. Dile getirmiş olduğunuz tespitlerinize, sözlerinize tamamen katılıyorum. Yalnız sizin de belirttiğiniz gibi burası İstanbul’un bir varoş semtidir.

Varoş demek; her türlü yokluğun, yoksulluğun, sahipsizliğin kol gezdiği sahipsiz, kıyı, kenar, fakir insanların yaşadığı yer demektir. Buralarda varlıklı aileler yaşamadığı için devletten ve belediyeden de doğru dürüst hizmetler gelmemektedir. Halk da bilinçli ve örgütlü olmadığında bu görmüş ve dile getirmiş olduğunuz şeyler yaşanmaktadır.
Deniz, içine atılan atıkları kıyılarına, sahile savurur, atar ya… Burada da sosyal durum aynıdır. İstanbul’un varlıklı semtlerinde dikiş tutturamayanlar, oralardaki varlıklarını elden çıkarıp buralarda arsalar tarlalar almışlar. İmarsız, plansız gecekondu tarzında evler yapmışlar. Anadolu’daki işsiz yakınlarını da buralara çağırmışlar, yerleşmişler.

Derken buralarda, çevrede fabrikalar yapılmış. Hem bu fabrikalar da çalışmaya gelenler, hem de doğum kontrolünün olmadığı buralarda aşırı bir nüfus artışı olmuş. Bu görmüş olduğunuz okul önceleri bu mahalleye yeterken, tek devreli normal okulken, şimdi 2 devreli 4000 öğrenci kapasiteli okul olarak çevreye ancak bu şartlarda hizmet vermektedir. Birkaç yıl sonra nüfus patlaması şimdikinin birkaç katı olduğunda bu okulda yetmeyecektir.

Bu toplumsal gelişmelerden dolayı burada yaşayan insanların bir suçu yoktur. Biz de elimizden geleni yapıyoruz, yapmaya da devam ediyoruz.

Kısaca söylemek gerekirse, okulumuz çok kalabalık ve alanı da dardır. Siz de, burada görevli olan bizler de gün gelecek buradan başka yerlere gideceğiz, kimimiz de emekli olacağız. Ben burada 3 senedir çalışıyorum. 2 sene sonra da nasip olursa emekli olup gideceğim. Bir daha da buraları ya göreceğim, ya da göremeyeceğim. Ama bu şekilde giderse buranın yakın geleceğinin ne olacağını görebiliyorum. Bu okul artık yer olarak da, kapasite olarak da yetersizdir. Okulun çevresindeki arsalar, boş alanlar kamulaştırılıp okula kazandırılmazsa, oralara yarın 10–15 katlı binalar yapılırsa, asıl felâket o zaman olur. Eğer o boş alanlar okula kazandırılırsa, eminim ki, sizin heykeliniz dikilir.

Ben diyorum ki, biz buradan bize düşen görevlerimizi yapıp, siz de bizim amirimiz ve İlçe Müdürümüz olarak çabalarınızı esirgemezseniz, bu alanlar ihtiyaç nedeniyle kamulaştırıp bu okula kazandırılırsa, ileride çevrenin tüm eğitim ihtiyaçları için kampüs haline getirilir.
Okulun önündeki boş arsaya kamyon, kamyonet ve otobüs gibi araçlar park ediyorlar. Bu araçların şoförleri yanlarında muavin de bulundurmadıklarından tehlike yaratıyorlar. Geriye yapacakları bir manevra sonucu bir çocuğu çiğneyebilirler. Bu insanlarla zaman zaman ben muhatap olmak zorunda kaldım. Arkadaşlar da zaman zaman muhatap oluyorlar. İdare de tek başına bir şey yapamıyor. O arsanın okula kazandırılması mümkün olmazsa, bari sahibinin de izni alınarak geçici olarak diğer araçlardan temizlenmesini ya da kontrol altına alınmasını istiyorum. Ayrıca beni dinlediğiniz için de teşekkür ederim” deyip oturdum.

Bunun üzerine havası alındığı gibi, gücünün de farkına varmış olmalı ki: “Hocam, çok haklısınız, sözleriniz için size çok teşekkür ederim ama benim etim ne, budum ne?” dedi.
Ben de “Estağfurullah hocam” dedim.

Okulumuzun müdürü de bana teşekkür edip hak verdi. Her ikisi de çözüm aradıklarını belirttiler.

Birkaç sözden sonra toplantıya son verildi. Önümde oturan Bulgar göçmeni soydaş Hasan Bey (Biz ona ‘dede’ diye hitap ederdik) arkasına dönüp gülerek: “Ben de ‘Turaç Bey, şimdi Milli Eğitim Müdürü’nün hoşuna gitmeyen sözler söyler. O da Turaç Bey’in dersini verir’ diye düşünüyordum. Turaç Bey de yağ çekti” dedi.

Ben de: “Hasan Bey, kusura bakma da âlemin aptalı ben miyim? Baktım ki, adam herkese fırça attı, söyleyeceklerini söyledi, içini boşalttı, sonunda da bir ‘Oh!” çekti. Kimsenin çıtı çıkmadı. Ben de bunca tecrübeme dayanarak ‘Şunun hem havasını alayım, hem de hamamın namusunu kurtarayım’ dedim. Sonunda ‘Benim etim ne, budum ne?’ demek zorunda kaldı mı, kalmadı mı? Daha ne yapmalıydım, Dede?..” dedim.

O da “Şaka yapıyorum, haklısın” diye güldü.

Toplantı sona erdi, herkes dersine gitti.

***
2 yıl, 8 ay sonra ben o okuldan emekli oldum.
***
Emeklilikten 6 ay sonra bir akşamüstü okulun önündeki alan solumda kalacak şekilde geçiyordum. Birden 12 katlı 10’larca dev bloklarla karşılaşınca gözlerime inanamadım. Yanımdaki kızıma “Kızım bu gördüklerim doğru mu, yoksa rüya mı görüyorum?” dedim.
Kızım: “Baba, doğru olan nedir? Ne soruyorsun? Anlamadım.”
“Kızım, bu bloklar gerçek mi yoksa rüya mı görüyorum?”
“Baba, kafayı mı yedin? O gördüğün bloklar doğrudur. Rüya görmüyorsun. Onlar yeni yapıldılar.”
Kızıma inanamayıp arabayı kenara çekip indim. Oradan geçen bir gence:
“Delikanlı, Yunus Emre İlköğretim Okulu nerededir?”
“Hocam, bu binaların arkasındadır.”
“Bu binalar ne zaman yapıldı?”
“6 ay önce…”
“Allah, Allah!.. Allah, Allah!.. Allah, Allah!..”
Kızım: “Baba, kafayı mı üşüttün? Ne oldu sana? Ne gözlerini öyle ovuşturup duruyorsun? Hadi gel de evimize gidelim” dedi.
“Kızım, kafayı üşütmemek elde mi? Gözlerimi ovuşturmama gelince : Gerçekten uyanık mıyım yoksa rüya mı görüyorum? Onu anlamaya çalışıyorum. Ben 3 yıl önce buraların başına gelecekleri görmüştüm de herkes bana gülmüştü. Şimdi 6 yıl çalıştığım okul kaybolmuş, görünmüyor, buraları Dallas’a dönmüş…” dedim.
***
Bu betonlaşma, bu rant böyle devam ederse, daha çok hayret ederiz. Okul alanlarını genişletmek şurda dursun, mevcutları da yıkıp yerlerine gökdelenler, rezidanslar yapar, kasaları doldururuz vallahi!..

30.12.2014
Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TURGUT ÖZAL’I ÇOK ÖZLEDİM VALLAHİ!..

turgut_ozalTurgut Özal sürekli olarak çağ atlamaktan söz ederdi. Biz “Bu, nasıl çağ atlamak?” diye alay ederdik. Meğer kastettiği geriye doğru atlamakmış. Bunu zaman tünelinden kıçımızın üstüne Ortaçağ’a düşünce anladık.

Turgut Özal sürekli alternatifinin olmadığı ile övünürdü, alternatifinin olmaması için her türlü hileyi yapardı ama asla zor kullanıp kimseyi tehdit etmezdi.

Turgut Özal da Cumaları alâyı vâlâ ile her gittiği yerde namazını kılar, gösterişi de severdi ama 1500 polisle Cuma Namazı kılmaya gittiğini duymazdık.

Turgut Özal’ın çocukları da medya ve ticaretle uğraşırlar, hediye almayı severlerdi. Hatta borsa ile uğraşan oğluna çaktırmadan tüyo bile verir, sürekli kazandırırdı ama deveyi havuduyla yutmayı, vakıflar kurarak ülkenin tapusunu üzerlerine çıkartmayı, gıda maddelerine bile vergileri giydirirken elmasın, yakutun, zümrüdün, incinin bütün vergilerini sıfırlamayı düşünemezlerdi.

Turgut Özal’ın eşi de devlet kesesinden yurt içi, yurt dışı seyahatleri çok severdi, gittiği yerden kürksüz börksüz dönmezdi ama evinin yolunu unutmaz, bizi de dışarda utandırmazdı.

Turgut Özal pijamayla askeri selamlardı ama askerin kolunu kanadını kırmak için paralel devlet kurup ona kumpaslar düzenlemeyi, Hasdal ve Silivri zindanlarında uyduruk ve güdümlü mahkemelerle çürütmeyi düşünmezdi.

Turgut Özal’ın en büyük zevki, makam arabasının direksiyonuna geçip Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerinden geçerken keyfe gelip “Bir kaset koy da keyfimizi bulalım Semra” diye İbrahim Tatlıses’in arabesk türkülerine eşlik edip poz vermek, otobanı trafiğe kapatıp sürat yapmaktı.

Turgut Özal’ın en ilginç tarafı; elinde seccadesi, ayaklarında takunyalarla gezip namazını kılarken, eşi Semra Hanım’ın yanı başında en pahalı şampanyaları patlatıp Küba purosunu tüttürmesine hoşgörüyle bakmasıydı.

Turgut Özal’ın en büyük zevki; Papatyalar Kulübünde taverna havalarında şıkıdım şıkıdım oynayıp, Semra Hanımla dans etmek ve mikrofonu eline alıp türkü söylemekti.

Turgut Özal, anasının Tuncelili Kürt Alevi ve sonradan Nakşibendi olduğunu ima ederdi ama onları birbirlerine düşürmek yerine onların sempatisini kazanmaya çalışırdı.

Turgut Özal her ne kadar dini bütün bir Müslüman görüntüsü vermeye çalışsa da eşi Semra Hanım yaşam tarzıyla gericilere, özellikle en yakınlarına meydan okurcasına laik kesimin kalesi gibi dururdu.

Turgut Özal haftada bir gün İcraatın İçinden Programı’nda elindeki kalemi gözümüze çakmadan, ağır ağır oynatıp, tatlı tatlı bakarak, bağırıp çağırmadan, kimseye küfretmeden, etrafı kırıp dökmeden Batılı bir centilmen gibi yumuşak yumuşak konuşur, gözümüzü ve kulaklarımızı rahatsız etmez, özel ve resmi bütün kanalları sürekli gece gündüz işgal edip onları sahibinin sesi haline getirmezdi.

Turgut Özal’ın partisine oy vermeyi hiç bir zaman aklımın ucundan bile geçirmedim. O zamanlar bir devlet memuru olmama karşın, en acımasızca ve en yüksek sesimle yerli yersiz, haklı haksız eleştirdiğim zamanlar da olmuştur. Aşırı eleştirilerimden dolayı başıma bir şeyler geleceği korkusuyla yatıp kalkmadığım için onun partisine düşman olmayı da aklımın ucundan geçirip nefret etmedim.

Ya şimdi? ………………………………………………………………………………

29.12.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AKIL VE DÜŞÜNCE ÖZGÜR DEĞİLSE, FELSEFE YAPILMAZ

sokratesFelsefe yapılıp yapılamayacağı konusunda asıl sorun felsefe yapılan dilin yeterli olup olmadığından çok düşüncenin özgür olup olmadığıdır.

İnsan özgürse, ya da kendini özgür görüyorsa ilkel bir kabile dilinde bile felsefe yapabilir; özgür değilse, en gelişmiş dilde bile yapılamaz!

Felsefe yapacak kişinin dilinin gelişmişliğinden ziyade kendisini özgür hissetmesi ya da başına bir şey gelmeyeceğinden emin olarak düşüncelerini sözlü ya da yazılı olarak dile getirmesi gerekir.

Türk dilinde bal gibi felsefe yapılır; ancak, Türkiye’de bu faşist düzende felsefe yapmak için insanın ya her şeyi, ölümü bile göze alması, ya deli olması ya da mangal gibi yürek olması gerekir.

Sorun felsefe yapmaktan daha çok, hangi konularda felsefe yapılacağıdır. Güce boyun eğenler, felsefe yaptıklarını sanırlar ama gerçek anlamda o felsefe değil, güce ve egemenlere felsefi dalkavukluk yapmaktır. Felsefede dalkavukluk olmaz, kabul edilemez.

Felsefede akıl ve düşünceye sınır konulamaz. Sınırsız akıl ve düşünce karşısında tüm dinler, inançlar, ilahlar, ilaheler, tanrılar, tanrıçalar girecek delik ararlar… Felsefenin düşmanı düşünmeden, yargılamadan kaçan, korkan inançlardır.

“Türkçe yetersizdir, Türkçede felsefe yapılmaz” diyenler, önce felsefenin konularının ne olup olmadığını bilmesi gerekir, sonra da gerçekten felsefe yapılmasını istiyorlarsa, önce kendisini dizginlemesini, düşünceye saygı göstermesi, daha sonra da fincancı beygirlerinin ürkmeleri sonucu olabileceklere karşı da her türlü önlemi alması gerekir.

28.12.2014

Turaç özgür

(Sokrates’in öğrencisi)

DÜŞÜNSEL, Emeklilik, Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GERİCİLERİN DİLİ FIRIN KÜREĞİ GİBİ GEREĞİNDEN FAZLA UZADI

BFn_5HACQAAegZAİstanbul Sancaktepe’de bir binanın 300–400 m2’lik bodrum katında ucuz eşya satan bir yakınımı dün saat 16.00 sularında ziyaret ettim. Trafo patlamış olduğundan dolayı saat 09.00’dan beri elektrikler kesikmiş. İçerisi karanlık olduğundan müşterileri kapıdan dönüyor ve müşterilerini “Elektrikler aha geldi aha gelecek” diye oyaladığından rahatsızlığını dile getirdi.

Merakımızdan birlikte arka sokaktaki trafoya gittik. Biraz sonra arıza giderildi. Tekrar işyerine geldiğimizde içerisi genellikle kara çarşaflı, tesettürlü müşteriler ile doluydu. Kasada da 60 yaşlarında Afgan kılıklı bir hacı vardı.

İçeriyi pırıl pırıl görünce arkadaşıma laf olsun diye:

“Elektrik yokken atalarımız ne yaparlarmış?” dedim.

Hacı fışfış balıklamaya lafa atılarak:

“Allah bilir” dedi.

Bunun üzerine nezaket gereği hacı fışfışa da bakarak:

“Ben öğretmenlik yaparken, bir gün işlemiş olduğumuz konuda kimlerin cennete gidip gidemeyeceği ile ilgili bir söze karşılık…” daha sözümü bile tamamlamama fırsat vermeden hacı fışfış:

“Kimin cennete gidip gitmeyeceğini Allah bilir. Onu kimse bilemez” dedi.

“Hacı, sözümü bitirmeme fırsat vermeden ‘Onu ancak Allah bilir’ diyorsun. Peki, sana göre elektriği bulan adam cennete gider mi, gitmez mi?”

Hacı fışfış etrafına bakıp ses tonunu yükselterek:

“Ben kimim ki, kimin cennete gidip gitmeyeceğini bileyim!.. Onu ancak Allah bilir!”

“Yahu, Allah bilir, onu anladım da, Allah’ı işin içine karıştırmadan söyle, sana göre elektriği bulan adam cennete gider mi, gitmez mi, cennete gitmeyi hak eder mi, etmez mi?”

“Ben kim oluyorum da kimin cennete gidip gitmeyeceğini söyleyeyim. Biz kim oluyoruz da Allah’ın işine karışıyok?”

“Sen konuşmamızın içine daldın, bizi konuşturmadığın gibi, şimdi ‘Allah bilir, ben kim oluyorum, biz kim oluyoruz’ diyorsun… Sen Allah’ı işin içine karıştırmadan bir söz söyleyemez misin?”

“Ben kim oluyorum da kimin cennete gidip gitmeyeceğini bileyim. Sen Allah’a inanıyor musun, inanmıyor musun? Sen bana onu söyle? Sen Allah’a inansan o soruyu soramazsın!.. Kim bilir o çocuklara neler öğrettin!.. Kim bilir onların beynini nasıl yıkadın!.. Sana öğretmenlik yaptıranlar yazıklar olsun!..” diye sokrana sokran gitti.

Ben de sinirlerime hakim olarak:

“Yahu hacı, lafımızın içine ettiğin yetmiyormuş gibi, şimdi de inancımı sorguluyorsun, ne dediğini bilmiyorsun… Tamam, tamam!..” dedim.

Sinirlerim iyice bozuldu. Ben o hacı fışfışın haddini bildirmesini bilirdim ama yeri değildi.

***

Eğer o hacı fışfış, arkadaşımla konuşmamızın içine balıklama atlamasaydı, sözlerimi şöyle bitirecektim:

“Çocuklar, bu elektriği bulanlar, ampulü bulan Edison da cennete gider mi?” diye soracaktım. Konuşmalarımız şöyle bitecekti:

“Hayır, hocam, onlar cennete gidemezler.”

“Peki, neden gidemezler?”

“Çünkü onlar Müslüman değil… Cennete ancak Müslümanlar giderler.”

“Yahu çocuklar, diğer insanlar da Allah’ın kulu değil mi? İnsanlığın yararına hiçbir hizmette bulunmamış insanlar, sırf Müslüman oldukları için cennete gidebiliyorlar ama insanlığın yararına hizmetlerde bulunmuş olanlar, Müslüman olmadıkları için gidemiyorlar.

Çocuklar, sorgu sualden sonra eğer kazaren cennete gidersem, şöyle içeriyi bir dolaşır bakarım. Eğer insanlık yararına hizmetlerde bulunmak için ömürlerini tüketmiş olanlar, gecemizi gündüze çeviren Edison cennette yoklarsa, ben de orayı terk eder, onların bulunduğu yere giderim…” diyecektim. Ama hacı fışfış katran gibi yapıştı, günümüzü zehir etti.

***

Sorular:

  • İleri demokrasi ile nereye geldik?
  • “Benim yaşam tarzıma karışamazsın”dan, “Senin yaşamını burnundan getiririm!..” dönemine girdiğimize göre bunlara daha ne kadar katlanacağız?
  • Bazı din âlimi ulemaları (!) verdikleri vaazlarda “Kimlerin cennetlik, kimlerin cehennemlik olduklarını söylüyorlar. Hatta karar veriyorlar. Acaba bizim hacı fışfışların bunlardan haberleri mi yok, yoksa onları kendilerinden saydıklarından mı seslerini çıkarmıyorlar? O zaman bu ikiyüzlülüğün sebebi nedir?
  • Bu gerici şarlatanların fazla uzayan dillerini uygun yerlerine koymazsak, koyamazsak bunların bize yaşam hakkı tanıyacaklarına hâlâ inanıyor musunuz?
  • Bizim yaşam tarzımıza bu şarlatanların burunlarını sokmamaları için neler yapmalıyız?

26.12.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TUTUKLANAN MEHMET EMİN DEĞİL, İNSANLIKTIR!..

3ca801c517d70541_480x270 fc01b99accf3047c_636x350Hırsızları, soyguncuları, rüvetçileri aklamak için elinden geleni yapanların 16 yaşındaki Mehmet Emin’i tutuklamaları kadar normal ne vardır?

Bence 16 yaşındaki Mehmet Emin’i tutuklayanlar hırsızlık, soygun, rüşvet düzeninin sürmesini istiyorlar. O düzenin enkazı altında bir gün kesinlikle kalırlar.

16 yaşındaki çocuğu tutuklayanlar kadar, onu kendi elleriyle teslim edenler, sevinenler ve korkularından seyredenler de suçludurlar.

“Mehmet Emin yalnız değildir!” demek yeterli değil, ama bunu söylemek bile kahramanlık haline gelmişse, o ülkede faşizm çıldırmış demektir! Çıldıran faşizm en tehlikeli faşizmdir, onu yok etmekten başka çare yoktur.

Faşizmin çıldırdığı bir ülkede kimsenin yaşamı güven içinde değildir. Faşizmi yok etmeden kendini güven içinde görenler korkak, avanak ve salaklardır!

Ey kahraman halkım (!)!.. “Ben korkak, avanak ve salak değilim” diyorsan, artık kendini göster, uyuma, susma, korkma, kükre ve ayağa kalk, faşizme karşı diren, onu boğ, yok et ki, sen yaşayabilesin!

Demokrasilerde adalet ve hukuk ayaklar altına alınmış, devleti ele geçirenler mevcut anayasayı, yasaları tanımıyorsa, o anayasayı, yasaları ve demokrasiyi tanımayanlar işgal ettikleri o makamları hileyle ele geçirip işgal etmişlerdir. İşgalcileri oradan uzaklaştırmak, etkisiz hale getirmek anayasa, yasa, hukukun da emridir. Bu da yasaların en doğalı olan kendini koruma yasasıdır.

Bir makam hileyle işgal edilmişse, işgal edenin unvanı ve rütbesi de geçersizdir; ona saygı gösterilip katlanılmaz. Onu oradan aşağı indirmek her özgür yurttaşın birinci derecede yurttaşlık görevidir!.

Kendini kula kul ve köpek görenler, asla özgür yurttaş olamazlar. Onlar bu ülkenin en büyük vatan hainleridir. Hainleri süpürmek kendini özgür gören her yurttaşın asli görevidir!.. Bu görevi yerine getirmek istemeyenlerin bu ülkede insanca yaşama hakkı yoktur. Onlar bırakın yurttaş olmayı, solucan bile olamazlar!..

25.12.2014

Turaç Özgür

 

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

5 CİVCİVLİ ÜRETİM ÇİFTLİKLERİ

gallus-varius tavuk-büyütmekDensiz Bir Uşak Görüşü:

Herkesin bol yumurta yiyebilmesi için tavuk sayısını arttırmak gerekir ama bol bol civciv yetiştirmek için birkaç civciv fabrikası yeterlidir!..

Emperyalizme bol uşak yetiştirmek için bütün kadınların 5’er çocuk yapması yerine birkaç tane çocuk fabrikası yapılırsa kadınlar kurtulur.

Çocuk fabrikası yapılırsa sultanın arzu ve isteklerine göre damızlık kadınlardan alınan yumurtalar, birkaç aygırın spermleriyle döllenir.

Emperyalizmin emrine yetiştirilecek uşakların gelişmiş beyinlere sahip olması gerekmez; gürbüz ve emirleri algılayıp yerine getirmesi kafidir!..

***

Sultanın Görüş ve Emirleri:

Kaç-ak Saray’ın masraflarını karşılayabilmek için bile emperyalistlere gürbüz uşakları kiraya vermekten başka satılacak hiçbir şeyimiz kalmadı.

Kiralık gürbüz uşak üretimine kim engel olur ya da katkıda bulunmazsa, onlar vatan hainidir. Vatan hainlerinin bu topraklarda yaşamasına asla göz yummayacağız!..

Bize göre en değerli vatan evlatları emperyalizmin hizmetine en fazla gürbüz uşak yetiştirenlerdir. Soğuk kış günlerini sıcacık inlerinde rahat geçirsinler diye uşak başına 10 çuval kömür promosyon olarak verilecektir.

“Uşakları nasıl besleyip büyüteceğiz?” diye kimsenin tereddüt etmesine gerek yoktur. AVM’lerde tarihi geçmiş makarnalar, unlar, bulgurlar, kurtlu peynirler ne güne duruyor?

Ne kadar tarihi geçmiş makarna, yağ, un, bulgur, peynir, çökelek, lor ve diğer gıda maddeleri varsa her ay istisnasız uşak üretim çiftliklerine partimizin hayır kurumları tarafından beleş kapıda dağıtılacaktır!..

Uşak üretim çiftliklerindeki uşakların iyice örtünmeleri, kadın uşakların kıllarını koruma altına almaları için de üretim ve ihraç fazlası ne kadar çalı çaput, ne kadar demode olmuş, özürlü ve elde kalmış giysi varsa, beleş beleş dağıtılacaktır!..

İstediğimiz kalite ve kantitede bol bol uşak yetiştirmek sizden; beleş beleş makarnalar, yağlar, unlar, bulgurlar, çalılar, çaputlar bizden!..

Hadi sizi göreyim kullarım!.. Şom ağızlı vatan hainlerini dinleyip beni dosta düşmana mahcup etmeyin, emperyalistlerin heveslerini de kursaklarında bırakmayın!..

23.12.2014

Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE HUKUK DEVLETİ Mİ, GUGUK DEVLETİ Mİ?

Hangi gazetelerin emekten, hangilerinin hain dönekten yana olduklarını öğrenmek istiyorsanız ilk sayfasındaki manşetlere ve resimlere bakın.

Google arama çubuğuna “Gazete manşetleri” yazdığınızda bütün gazetelerin manşetleri ekrana gelir. Onların hangilerinin hain dönekten yana olup olmadığını görün.

Emekten yana olan gazetelerin hem boyalarının daha az olduğunu, hem de emek ve emekçileri; diğerlerinin de sömürücüleri, soyguncuları, emek düşmanlarını ön plana çıkardıklarını göreceksiniz. Buna göre hangilerini okuyup okumayacağına, hangilerinin yaşatıp yaşatmayacağınıza karar verin.

RTE: “Türkiye hukuk devletidir, guguk devleti değil”; Ben de: “Bir devletin hukuk devleti mi, guguk devleti mi olup olmadığını anlamak için söylenen laflara değil, seslerini duyurmak, çalınan haklarını aramak için bir avuç öğretmenin bugün Tandoğan’da başlarına gelenlere bakmak yeterlidir” diyorum.

Sesini duyurmak, hakkını aramak için miting yapan öğretmenler TOMA’lar, biber gazları, coplarla karşılanıyorsa, o ülkede guguk kuşunun dediği oluyor, dolayısıyla hakimiyet guguk kuşuna aittir.

Guguk kuşunun hâkim olduğu bir ülkede hukuktan, adaletten, insan haklarından söz edilemez; orada faşizmin en rezili, şerefsizi, en gaddarı var demektir.

Faşizmin hakimiyetini sürdürdüğü bir ülkede baş faşist en fazla hak, hukuk, adalet sözcüklerini kullanır; siz kulağa hoş gelen boş laflara değil, eylemlere bakın!..

Faşizmle yönetilen bir ülkede ulusal gelirden emekçilere çay kaşığı ile yönetenlere de kepçe ile verilir; birileri yerken diğerleri onları seyreder. Çatlak sesler düşman ilan edilir.

Seyredenler ağızları sulanıp şapırdatmaya başladıklarında, eti yenmiş kemikler onların önlerine atılır. Uyanık ve çevik olanlar, atılan kemikleri havadayken kapar, yalamaya başlarlar. Kemikleri kapamayanlar, etleri yiyenleri görmez, atılan kemikleri kapamadıklarına yanarlar, onları kıskanırlar.

21.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YÜCE DİVANA KİMSE GİTMEYECEK

tbmm_soma-300x165Basından: Barbakan Davutoğlu 17–25 Aralık operasyonlarının yolsuzluk operasyonu olmadığını söyledikten sonra şu mesajı verdi: “Kim şu veya bu gerekçeyle milli hazinemize, kaynaklarımıza yolsuzluk niyetiyle yaklaşırsa, kim herhangi bir şekilde harama bulaşırsa kardeşimiz de olsa onun kolunu koparmaya kararlıyız.”

Turaç Özgür: Bunun tercümesi şudur: Arkadaşlar aklınızı başınıza alın, oylarınızı sakın o yolsuzluk ve rüşvetle suçlanan eski bakanlarımızın aleyhine vermeyin!.. Eğer her kim ki, aleyhte oy verirse, onlar kardeşlerimiz bile olsalar onların kollarını kökünden koparmaya karar verdik.

22.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OYALAMA KAMPLARININ DÜNÜ VE BUGÜNÜ

 17.09.2002 SALI GÜNLÜ GÜNLÜMDEN:

ELBİSTAN(…)

Okula saat 13.15’te vardım. Öğretmenler Odası’nda haftalık ders programı konuşuluyordu. Programı yapan Dindersi Öğretmeni Metin Bey’e görevini kötüye kullandığı ve eşitlik ilkelerine uymadığı, kıdemli öğretmenle stajyer öğretmeni eşit saydığını, hatta stajyer öğretmeni, kıdemli öğretmenin önüne geçirdiğini dile getirip isyan ettim.

Kıdemli öğretmenle acemi ve stajyer öğretmenin bir tutulamayacağını, kıdeme saygı gösterilmesini ama en başta Milli Eğitim’in tutumunun yanlış olduğunu, bu yüzden de öğretmenlik mesleğinin ayağa düştüğünü dile getirdim. Bu konuşmam karşısında kıdemli olanlar bana hak verirken, acemiler alındılar. İleride ne kadar haklı olduğumu anlarlar.

Dersler genellikle boş geçiyordu. Ben programıma göre derslerime girip çıktım. 6/F sınıfına köylü kılıklı, orta yaşlı 2 bayan girdi. Biri bana kızının benimle fotoğraf çektirmek istediğini söyleyip, onunla fotoğraf çektirmem için bana rica etti.

Henüz dün bir, bugün ikinci günümdür. Bundan dolayı bir anlam veremedim. Ama gönlü kırılmasın diye konu mankenliği yapmak için öğretmen masasına gittim, oturdum. Öğrenciler başımıza yığıldılar. Kızın anası fotoğraf makinasını alıp fotoğraf çekmek isterken, diğer öğrencilerin uzaklaşmasını istedi.

Onları uzaklaştırdıktan sonra fotoğrafımız çekildi. Kadın bana teşekkür etti. Bu kızı 3 çocuğunun en küçüğüymüş, onu çok seviyormuş.

8/H sınıfında ben konuşurken, çocuğun birisi kedi gibi miyavladı. Kimin yaptığını sordum. Miyavlayanı gösterdiler. Üzerine yürüyüp kapıyı gösterince, kendisinin yapmadığını söyleyip inkâr etti. Ben de işi büyütmedim. Bunun üzerine ders süresince edep ve hayâ üzerine konuşma yaptım.

Ben 1962–63 Eğitim-Öğretim Yılı’nda Elbistan Ortaokulu’na kaydolduğumda en seçme öğrenciler 1/A, B ve C sınıflarına verilmişti. Bu sınıflar aynı zamanda karma sınıflardı. Beni de 1/A sınıfına vermişlerdi. Ders yılı başladıktan bir süre sonra baktım ki, kız öğrencilerin olmamasından dolayı erkek öğrenciler daha rahat ve özgür hareket ettiklerinden 1/D ve E sınıflarının tantanası, şamatası daha çok…

İdareye başvurup bizim köylülerin çok olduğu 1/D’de okumak istediğimi söyledim. İdare:

“Oğlum, orada ne işin ver? Biz en çalışkan, başarılı öğrencileri 1/A, B ve C’ye; tembelleri, yaramazları da 1/D ile E’ye verdik. Orada tembellerin arasında ne işin var? Sana yazık olur. Orada gözden uzak yerde harcanırsın, sen de onlar gibi olursun” dediler. Her seferinde beni başlarından savdılarsa da gelip gidip idareyi rahatsız edince, bana kızdılar ve “Sen bilirsin!” diye kaydımı 1/D’ye kaydırdılar.

Saç baraka ikiye bölünmüştü; sıcak havalarda içerde durulmuyor, soğuk havalarda da bir türlü ısınmıyordu. Yağmurlu havalarda yağmur damlalarının çıkardığı ya da komşu sınıfın öğrencilerinin seslerinden öğretmenin ne dediğini çoğu zaman duymakta, anlamakta güçlük çekiyorduk.

Batı kısmındaki 1/D sınıfında okuyordum. Barakanın doğu kısmında da 1/E sınıfı vardı. Ne kadar gariban sahipsiz köylü çocuğu; görgüsüz, tembel ve yaramaz şehirli çocuğu varsa bu iki sınıfa doldurmuşlardı. Genellikle öğretmensiz, boş geçen dersler de bu iki sınıfta olurdu. Hangi sınıfın dersi boş geçerse, gürültüden ve patırtıdan, bağırtı ve çağırtıdan diğerinde ders yapmak olanaksızdı.

Gerek sınıfın içinde, gerekse sınıfın dışında bağırıp çağırmalar, dövüşler, kavgalar eksik olmazdı. Hele her iki sınıfın dersleri boş geçiyorsa, yandım Allah!.. Etrafı inim inim inletirdik; diğer sınıflar, hatta biraz ilerimizdeki Mükremin Halil Lisesi’nde bile ders yapılamazdı. Okulun idarecileri ve nöbetçi öğretmenler sık sık bizi azarlarlar, sınıflara tıkarlar, sıra dayağından bile geçirirlerdi.

Elbistan’ın en seçme okulu olan Devrim İlkokulu’nu birincilikle bitirmiş ve çok iyi yetişmiştim. İşte böyle bir sınıfta o bilgilerimle hemen hemen hiç çalışmadan sınıfımın en başarılı öğrencisi olarak iftihar belgesini almayı hak etmiş ve almıştım.

Neyse gelelim asıl konuya: Türkçe dersimize giren Ali Arıkan Bey’e (Biz ondan söz ederken ‘Ali Ağa’ derdik.) bizim köylü Haydar Yapıcı:

“Öğretmenim, falan çocuk bana: ‘Mercimekten ufağını şey ediyim’ dedi. Bu, ne demektir?” diye sorunca, her ikisini de kara tahtanın yanına çağırdı. Önce onları güzelce bir patakladı. Bütün sınıfa hitaben:

“Çocuklar,çocuk ailenin aynasıdır. Bu çocuğun ailesi böyle olmasa, kendisi de böyle küfretmezdi. Kesinlikle mayası bozuk bir aileden gelmedir!” dedikten sonra Küfreden çocuğa:

“Ulan eşşoğlu eşşek, sen kimin oğlusun, senin baban kimdir, söyle bakıyım?” dedi.

Çocuk babasını tanıttı: Babası Elbistan’ın Kümbet Mallesi’nden at arabacısı Şavkı’ymış.  Bunun üzerine 2 saatlik dersinde:

“Ulan Şavgı’nın oğlu, eşşolu eşşek!.. Senin baban at arabacısı Şavgı değil mi? Ondan küfürden başka ne öğreneceksin ki?!. Şavgı, ağzı bozuğun tekidir. Ağzından güzel bir söz çıkmaz ki, oğlu da ondan güzel şeyler öğrensin… At arabasına yükü atar, atar… Sonra da kırbaçlamaya başlar. Zavallı at da arabayı çekemeyince, durmadan kırbaç sallar, başlar küfretmeye!.. Sen de öyle bir babanın yanında ondan öğrendiklerinle yetiştin. Şavgı’nın dölü babasından ne gördüyse, ne duyduysa, onu öğrenmiş!.. Seni gidi eşşoğlu eşşek seni!.. Seni gidi asaleti bozuk seni!..” diye arada bir zavallı çocuğa şaplamayı vuruyor, elindeki sopayla sırtına, tekmeyle kıçına vuruyor, hem döğüyor, hem küfrediyor, hem de hiç ara vermeden 2 saatlik dersi boyunca bize “Mercimekten ufağını şeydiyim”i anlatıyordu. Bunu yaşamım boyunca unutmam olanaksızdır.

Şimdi Ali Bey’in dönemi olacaktı. Bu çocuk da onun sınıfında miyavlayacaktı… O zaman Ali Ağa’m ona Hanya’yı Konya’yı anlatırdı vallahi!.. Ali Ağa’mın yaptığı elbette onaylanacak türden değildi ama bu şekilde terbiyesizler karşısında bir eğitimcinin elini kolunu bağlamanın da anlamı yoktu.

Ne diyeyim, kafamı hangi taşa vurayım? Çocuk babası Milli Eğitim Bakanlığı ilköğretim okullarında disiplin yönetmeliğini, disiplin kurullarını kaldırdı. Şimdi sınıflarda laftan anlamayanları bilimsel ve çağdaş yöntemlerle yola getir, gel de disiplin sağla!..

Öğrencinin disiplin korkusu yok, sınıftan atılma korkusu yok… Dövemezsin, sövemezsin, itemezsin, kakamazsın, aşağılayamazsın… Babası, ailesi, çevre, devlet kale gibi arkasında…

“Nush ile uslanmayana etmeli tekdir, tekdirden anlamayanın hakkı kötektir.”, “Bir hatır, iki hatır, üçüncüde vur, yatır.”, “Eti senin, kemiği benim.”, “Öğretmenin vurduğu yerden gül biter” sözleri eskidendi.

Yalnız olan, sahipsiz olan, arkasız olan öğretmendir; her ne yaparsa suçtur. Bu durumda öğrenciler isterlerse miyavlarlar, isterlerse havlarlar, isterlerse öğretmeni bile döverler… Ne yapıp yapmayacakları onların insafına kalmıştır. Öğretmenin onurunu korumasının önemi yoktur; onuru korunması gereken öğrencidir.

Dersin akışını kesiyor diye dışarı da atamaz. Bunu yaparsa, o öğrencinin öğrenme hakkına tecavüz etmiş sayılır. İdarenin de eli kolu bağlı olduğundan idareye göndermesinin de hiçbir anlamı yoktur. Göndersen göndersen, Rehberlik Servisi’ne gönderirsin. Onlar da himmete muhtaç… Orada da Rehber öğretmenlerle “Tamam hocam, evet hocam…” diye dalgasını geçer, bir de çaylarını içer, gelir sınıfa… Değişen hiçbir şey olmaz.

Öğretmen, diğer öğrencilerin haklarını korumak, her hâlükârda olağanüstü sabırla eğitimcilik vasıflarını göstererek öğrencilerini incitmeden çağın ihtiyaçlarına göre özgür bir yurttaş olarak eğitmek zorundadır.

Kısacası, taşları bağladılar, köpekleri de salıverdiler. Allah bizden sonrakilerin yardımcısı olsun!..

——————————-

NOT: Bir uzman öğretmen şimdiki durumu anlatsın da onu da öğrenelim.

 

21.12.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

tepegoz-masa-tipi13.09.2002 CUMA GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN:

Saat 07.30’da kalkıp banyo ve kahvaltıdan sonra Tuzla Endüstri Meslek Lisesi’ne seminere gittim.

Öğrenme ve öğretme teknikleri üzerine genç bir müfettiş tepegöz yardımıyla seminer verdi. Daha önceden hazırlanmış viograflar (yansılar) üzerinden elindeki mikrofona okudu. Ses düzeni bozuk olduğundan ne söylediği anlaşılmıyordu. Gözlüğüm olmadığı için perdedeki yazıları da okuyamıyordum. Salon boş ve sohbet edenlerin mırıltısından inliyordu. Saat 12.00’de seminer bitti.

Bu viograflar 1977–78 yıllarında Genelkurmay Başkanlığı’ndaki askerlik anılarımı anımsattı. Hemen hemen her subayın dallarıyla ilgili viografları vardı. Bunlara kısaca “vio” derlerdi. Zemin katta bu işlerle görevli bir de kısım vardı. Zaman zaman komutanlarımın kâğıt üstüne yazdıkları yazıları götürür, şablonla asetat üzerine yazdırır, vio haline getirtirdim. Bir yerde, bir toplantıda, bir brifing’te görevli olduklarında bu bayatlamış viograflarıyla sunumlarını yaparlardı.

Yedek subay olarak görev yaptığım 3’üncü yerim İstihbarat Başkanlığı, İstihbarat Dairesi, Batı Şubesi’nde Topçu Albay Kenan Karagözler’in bir sandık dolusu karton çerçeveli viografları vardı. Her sabahleyin geldiğinde, ilk işlerinden biri, bir iş yapıyor görüntüsü vermek için, bu viograflarını sandıktan çıkarır, masasının üzerine yayar, biraz mıncıkladıktan sonra laflayacak bir yer bulmak için kaybolur hemen hemen görünmezdi.

Akşam olup da toparlanma zamanı geldiğinde masasına oturur, sandığını açar, bu viografları itina ile yerleştirirdi. Biraz gecikmişse, ben de boş oturuyorsam, servis otobüsünü kaçırmamak için benden de yardım ister, birlikte sandığa yerleştirirdik. Ben de arada sırada gülerek: “Karagözler Albay’ım yine çeyizlerini çıkardı” ya da “Karagözler Albay’ım çeyizlerini sandığa yine yerleştiriyor” derdim. O da “Ulan saygısız, kadınların çeyizi olur, ben kadın mıyım?” derdi, orada bulunanlar da bu espriye gülerdik.

Eskiden Milli Eğitim’e bağlı okullarda ne tepegöz bulunurdu, ne de kimse viografları bilir ve kullanırdı. Şimdi “Milli Eğitim Bakanlığı çağ atladı” demeyelim de “Artık bilgisayarlar ve modern projeksiyonlar çıkalı, onları kullanmak yerine demode olmuş tepegözleri mi kullanmaya başlamıştır ne… Müfettişler de artık çeyizleriyle sahneye çıkmaya başlamıştır. Darısı bize” diyorum.

Seminere katılan öğretmenler, oradan çıktıktan sonra okula gelip yoklama listesini imzalamaları gerekiyordu. Bu tamamen gereksiz bir işkence, bizi yönetenlerin keyfi tutum ve davranışıydı. Bunu hepimiz biliyorduk ama benden başka da yorum getirip isyan eden yoktu. İnsanların kendilerini birilerin vicdanına teslim etmeleri beni çileden çıkarıyordu. Ama tek başıma isyanlarımın cezasını çeke çeke, okul oku, il il sürüne sürüne ben de artık usanmış ve sürüye uyum sağlamaya çalışıyordum.

Arabamın aldığı kadar öğretmen arkadaşı alıp okula giderken: “Yahu arkadaşlar, biz zaten seminere katılarak görevimizi yapmış oluyoruz. Bu, okula gidip imza atmak da neyin nesi oluyor?

Kilometrelerce yolu masraflar yaparak, zaman harcayarak sadece imza atmak için okula gelmemiz hangi akla hizmettir, bu ne kepazeliktir. Bunun eğitim-öğretime katkısı, ülkeye yararı nedir, neden sesinizi çıkartmıyorsunuz, neden her dayatmaya razı oluyorsunuz? Siz de benim gibi biraz sürülmeyi, sicilinizle biraz oynatmayı göze almazsanız, bu keyfiliklerin sona ereceğini, daha rahat edeceğinizi mi sanıyorsunuz?” diye isyan ettim.

Baktım ki, benden başka kimseden ses seda yok. Bunun üzerine: “Arkadaşlar, birçoğunuz imza attıktan sonra yeniden geldiğimiz yöne gideceksiniz. Yalnız şunu unutmayın: Ruhları tutsak edilmiş eğitimcilerle, öğretmenlerle ne çağdaş bir eğitim yapılır, ne de o ülkede kalkınma olur. Benim emekliliğime 3 yıl kaldı. Şimdiye dek tek başıma bir yere varamayacağımı anladım. Siz bilirsiniz ama olan ülkemize, geleceğimize olur. Bunun tarihi sorumluluğundan kurtulamayız. Belayı da bizden sonrakilere miras olarak bırakırız. Buna asla hakkımız yok!..” dedim.

———–

NOT: Bugünleri görebilseydim, kesinlikle midem bulanır, istiğfar ederdim.

20.12.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MUTLAKA TAKLİT EDECEKSEK KALKINMIŞ ÜLKELERİ TAKLİT EDELİM

Şimdiye dek denenen eğitim polikalarıyla bir yere varamadığımız görüldüğü gibi şimdiki eğitim politikasıyla da çağdışı bataklığa doğru hızla yol alıp battığımız görülmektedir. “Acaba bir de tersini yapsak kurtulabilir miyiz?” demekten kendimi alamıyorum.

1965’te Elbistan Ortaokulu 3’üncü sınıfta öğrenciyken okulumuzun müdürü ve aynı zamanda Türkçe öğretmenimiz rahmetli dini bütün Hüsamettin Yinanç Bey: “Kızlar analarına, erkekler de babalarına bakıp onları taklit ediyorlar. Bu taklitçilikle de bir yere varamıyoruz. Örneğin, kızlar analarına bakıp yemek yapar, pilav pişirir. Bir gün de kendisi bir şeyler deneyip yeni bir yemek türü bulmayı akıl etmezler” diye konuşmuştu.

Bir yıl sonra birlikte kaldığım arkadaşlarımın yokluğundan yararlanıp bol tereyağlı bulgur pilavına, denemek amacıyla biraz da toz şeker döktüm. Pilav çok şahane olmuştu ama şekerden yenmiyordu. Kendime, emeğime ve masrafıma saygımdan, ayrıca açlığımı bastırmak için bir kısmını tiksine tiksine yedim.

Kendi kendime “Demek ki, pilava şeker konulmayacağını denemişler; şekerli pilavın yenmediğini görüp vazgeçmişlerdir ama yaptıkları deneyleri yazılı olarak belgelemediklerinden ya da biz onlardan habersiz olduğumuzdan aynı şeyleri tekrar tekrar deniyoruz” diye düşündüm.

Denediğime asla pişman olmadım ama: “Aman kimse görüp, duyup benimle alay etmesinler” diye çöpe atıp üzerini iyice kapattım. Benimle dalgalarını geçip alay etmesinler diye o zamanlar lise 3’üncü sınıfta okuyan ne iki ev arkadaşıma, ne de uzun yıllar bir başkalarına söyledim. Bunu hiç unutmam.

Şimdiki aklım olsaydı, kimin ne düşüneceğini hiç umursamadan bu deneyimimi anlatır, başarısızlığa uğradığımı, aynı şeyleri kendilerinin de yapıp başarısızlığa uğramamalarını, emek, enerji, masraf ve zamanlarını daha farklı, daha yararlı uğraşlarla geçirmelerini söyleyerek toplumsal birikime katkıda bulunurdum.

Yıllar sonra en azından böyle bir deney yaparak şekerli bulgur pilavının yenmeyeceğini sırası gelip de anımsadığımda gurur duyarak anlattım.

Devlet denen gücü ellerine geçirenler başkalarının deney ve yanılgılarından, birikimlerinden yararlanmayı bir kenara bırakıp sürekli olarak bu ulusun geleceğiyle keyiflerine göre oynamayı kendilerine verilmiş bir hak olarak görüyorlar. Bunu şiddetle kınıyor ve illa birtakım taklitler yapacaklarsa, ilkel toplumları değil, her yönden kalkınmış çağdaş Batı’yı taklit etmelerini öneriyorum.

19.12.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SOYGUNLARI TANIYIP GEREĞİNİ YAPMANIN ZAMANI GELMEDİ Mİ?

Cilgin-Hirsiz-8Devlet eliyle yapılan hırsızlıkların en başında insafsız dolaylı vergiler, enflasyon karşısında ücret ve maaşların yerinde sayması gelir.
Hırsızlığın en büyük aracı ulusal paradır: Ulusal paranın ayarlarıyla sık sık oynayarak çaktırmadan halkın birikimi, cebindeki parası alınır.
Döviz ve senetler; altın, gümüş gibi kıymetli madenler; zümrüt, yakut, elmas, inci gibi kıymetli taşlar da hırsızlığın en büyük araçlarındandır.
Hırsızlığa ve soyguna alet edilen geleneklerimiz de vardır: Nişanlar, düğünler (özellikle son zamanlarda iyice hortlatılan sünnet düğünleri), yaş günleri, yıl dönümleri, kutlamalar, anmalar vesaire…
Devlet eliyle yapılan en büyük hırsızlık ve soygun: Özellikle akaryakıt ve doğal gazdaki insafsız ATV, KDV, ÖTV ile iletişimdeki ÖTV, KDV, ÖİV ve katkılar.
Sebze, meyve, et ve süt ürünleri ile diğer gıdalar da üreticiden tüketiciye doğrudan ulaştırılmadığından, soygunun en büyüğü bu alandaki mafyöz aracılarla oluyor.
Son zamanlarda bir de yerden biter gibi gıda teröristleri üredi. Onlar soymakla da yetinmiyor, aynı zamanda sağlıklı yaşamımızla da oynuyorlar, devlet de sadece onları seyrediyor ve zaman zaman ilgili ilgisizler medyada öğüt vererek görevlerini yapmış sayılıyorlar!..
Kısaca, örgütlü ve güçlü olanlar örgütsüz ve güçsüz olanları bir punduna getirip soyuyorlar, soygunlarını yasal hale getirmek için ellerinden gelenleri yapıyor, çoğu zaman da başarılı oluyorlar. Kimse de onlara hırsız veya soyguncu demiyor, diyemiyor; derse, suç işlemiş oluyor.
Biz tüketiciler içine girmeye çalıştığımız Batı ve AB ülkeleri gibi örgütlenmediğimiz sürece daha çok soyulur, daha çok dedikodu yapar, daha çok ağlar, daha çok zırlarız!..
17–25 Aralık Hırsızlık ve Rüşvet Haftası bütün tüketicilerin ortak bir çatı altında örgütlenmesi için kaçırılmayacak bir fırsattır. Bu fırsat değerlendirip derhal örgütlenmeli ve kendimizi bu soygunlara, vurgunlara, talanlara, yalanlara, terörizme karşı koruma altına almalıyız. Aksi halde hepsi boş…
19.12.2014
Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SELAMÜNALEYKÜM ARKADAŞLAR!…

BİSMİLLAHİRAHMANİRAHİM! ALLAHUEKBER!.. ALLAHUEKBER!.. ALLAHUEKBER!..

Tüm eş ve dostlarımın 17–25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Haftasını bütün kalbimle kutlar, bol kazançlı günlere vesile olmasını dilerim.

Sevgili dostlar; ilk gün yolsuzluk ve rüşvetten henüz siftah yapmış değilim.

Emekli olduğum için hafta içinde yolsuzluk ve rüşvetten payımı alacağımı da zannetmiyorum. Aracı olmak için bir bakan yakını da değilim.

Irıza Efendi gibi “hayırsever” bir tanıdığım da yok. Ne yapacağımı şaşırdım kaldım vallahi…

Bir hafta dediğin de nedir ki, başlamasıyla biter. Benim gibiler de avucunu yalar. Değerli CHP’li ve MHP’li arkadaşlarım şu bir haftayı bir yıla çıkarmak olanak dışı ise, hiç olmazsa bir ay yapalım, ne olur!..

Hafta bitip de boş kutulara, kasalara bir şey atamazsam, yeni aldığım para sayma makinama karşı mahcup olup itibarımın sarsılmasına da dayanamam!..

Yardımlarınızı esirgemezseniz beni mutlu edersiniz. Aselâmunalümselam! Hayırlı günler, vesselâm!..

17.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Öneri-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“KİTAP YÜKLÜ EŞEKLER”

adalet-terazisi-kadin egitim-sistemimizÇağının gereklerine göre eğitimli ve birikimli insanlarla eğitimsiz, birikimsiz ya da çağdışı eğitim ve birikimlerle donatılmış insanlar arasındaki farklar bir ülkenin iyi yönetilip yönetilmediği konusundaki tavırlarında apaçık ortaya çıkar.

Adalet duygularıyla yeterince beslenmiş, eğitimli, hiçbir şeyden korkusu olmayan, mürekkep lekesinden başka ellerine hiçbir lekenin bulaşmadığı aydın yurttaşların her türlü adaletsizlikler karşısında dimdik ayakta durdukları bir ülkede hiçbir hoyratlık, hiçbir adaletsizlik egemen olamaz, hiçbir diktatör de ayakta duramaz.

Eğitim ana kucağından başlar, ölünceye dek devam eder. Her ana-baba, aile, yakın çevre çocuklarına toplumunun ve çağının gereksinimlerine göre eğitim veremez. Bundan dolayı çocuğun yaşına ve çağımızın ihtiyaçlarına göre bu eğitim genellikle devlet tarafından verilir ya da kontrol altında bulundurulur.

Güçlü, çağdaş, yurttaşlarına hizmet üreten ve veren devletlerin en büyük zenginliği; çağının gereksinimlerine göre iyi eğitim almış, bilgili, bilinçli, birikimli, donanımlı, ruh ve beden sağlığı bakımından sağlıklı yurttaşlara sahip olmasıdır. Varlığının en temel ilkesi de budur. Çağdaş devletler; buyurgan, saldırgan, yurttaşlarını döven, ezen, zorba baba değil; yurttaşlarını koruyan, kollayan, onların rahat ve huzurunu bozmayan, her türlü hizmeti üretip sunan uşak, hizmetçi devlettir. Çağdaş devletlerde yurttaşlar devlet için değil, devlet yurttaş içindir.

Diğer zenginlikler de ancak böyle yurttaşlarla ve böyle düzenlenmiş devletle elde edilir. O devletin sırtını hiçbir iç ve dış güç istese de yere getiremez. Hem tüm yurttaşları, hem de dolayısı ile o devlet tüm dünyada itibarlı olur. Eğer bir devlet bunlardan yoksunsa, bir tek yurttaşı bile yırtık lastik ayakkabı ile geziyor, başını sokacak bir gecekondu bile bulamıyorsa..  Yönetenleri kendilerine uçak ve lüks araç filoları kurmuş, binlerce odası bulunan kaçak saraylarda yaşıyorsa, daha da kötüsü bir diktatörün oyuncağı haline gelmişse, hiçbir ordu ve polis gücü o devleti ayakta tutamaz.

Devletin en büyük görevlerinden biri de ulusunun ve kendisinin varlık nedeni olan yurttaşlarını sağlıklı, eğitimli, donanımlı, birikimli yetiştirmektir. Bunları yapmayan, yapmaktan kaçınan ya da çağının gereklerine göre değil de birilerinin, bir zümrenin, bir sınıfın çıkarlarına göre, geçersiz ya da yararsız, hatta zararlı şeylerle oyalamak maksadıyla eğitim veren devlet çağdışı, ilkel kabile devletidir.

Çağının gereksinimlerine uygun eğitimi vermek için bu eğitimi verecek olan eğitimcilerin de uzmanlık alanlarına göre çok iyi yetişmiş, laik ve çağdaş düşünceli, bilgili, birikimli, donanımlı, birilerinin kulu ve kölesi değil, özgür birer yurttaş olmaları gerekir. Eğitimcinin tek işi kişisel sorunlarıyla boğuşmak değil, eğitimle uğraşmak olmalıdır.

Bundan dolayı devlet, eğitimcisini baş tacı edip sorunlarıyla baş başa bırakmamalı, onların maddi ve manevi ıstıraplarını görmezden gelmemeli, seyirci olmamalı, tam tersine onları tüm mesleklerin en itibarlısı haline getirmelidir. Kalkınmanın iyi eğitimden geçtiğini bilmelidir.

Eğitim yuvalarının da verilecek eğitime uygun çağdaş araç ve gereçlerle donatılmış, sağlıklı ve yeterli olmaları gerekir. Aksi halde arzu edilen sonuca asla varılamadığı gibi oraları birer “oyalama kampı” olmaktan öte gidemez. Dini ve siyaseti eğitim yuvalarından uzak tutmalı, hurafe ezberciliğinin, kabullenmenin ve inanmanın yerine düşünmeyi, yargılamayı, itiraz etmeyi, bilinenlerden bilinmeyenlere varmayı eğitimin temeli olarak ele almalı, bundan dolayı eğitim dünyevi ve laiklik olmalıdır. Laik olmayan eğitim yuvaları mezarlıklara baykuş, mağaralara yarasa yetiştirir. Üretimi, toplumsal gelişmeyi, kaynaşmayı, adalet duygusu içinde yaşamayı hedeflemeyen eğitim yarardan çok zarar verir.

Haksızlıklar, adaletsizlikler her kime yapılırsa yapılsın… Adalet, hukuk ve insan hakları ayaklar altına alınıyor, intikam duygularına alet ediyorsa… Bilgili, birikimli, donanımlı, aydın diye tanınan yurttaşları da çıkarları uğruna ya da korkularından seslerini çıkaramıyor ve yapılan zulümlere seyirci kalıyorlarsa, bunlara “kitap yüklü eşekler” denir. Çünkü “Kitap yüklü eşekler” ayeti; okuyup, öğrenip, bilip de yeri ve zamanı geldiğinde aydın olmanın gereğini yerine getirmeyenler için söylenmiştir. Meraklılarının bilgisine…

15.12.2014

Turaç Özgür

 

DÜŞÜNSEL, Makaleler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MEDYAYI SUSTURMA, KORKUTMA OPERAYONU

Fallbeil_muenchen_1854Ortaklar güç gösterisinde, Hazine soygununda, malı götürme paylaşımında birbirlerine düştüler. Çırak çıkan ortak, 17–25 Aralık operasyonlarını yaptı.

Soygun ve rüşvetlerin ortaya çıkmasından korkan büyük ortak, küçük ortağın 17–25 Aralık operasyonlarına çok bozuldu ve yargı önünde hesap vereceği korkusuna kapıldı.

Büyük ortak küçük ortağın devlet içindeki kolunu kanadını kırmak, dilini kökünden koparmak için “Paralel devletin kökünü kazıyorum” diye yargı ve polis içinde büyük temizliklere başladı, elinden geleni yaptı ama tam başaramadı.

Küçük ortak büyük ortağın açıklarını gıdım gıdım verdikçe şantajlara boyun adaleteğmek istemeyen büyük ortak fena halde sinirlenmeye başladı.

Büyük ortak sinirlendikçe dengesi bozuldu. Dengesi bozulan büyük ortak küçük ortağın kafasını kırmaya, gözünü oyup kulağını kesmeye başladı.

Kafası kırılan, gözü oyulan, kulağı kesilen küçük ortak azgınlaşıp kör dövüşü yapmaya, büyük ortağın oralarını buralarını dişlemeye başladı.

Büyük ortak haddini bilmeyen küçük ortağın haddini bildirmek için eline tırpanı, orağı, kalıcı alıp küçük ortağın fidanlarını, filizlerini biçmeye, kesmeye başladı.

Fidanları, filizleri kesilip biçilen, küçüldükçe yok olduğunu gören küçük ortak büyük ortağının eski defterlerini karıştırmaya, eski harmanları savurmaya başladı.

Büyük ortak küçük ortağını tamamen yok etmeden kendisine rahat, huzur vermeyeceğini, gün yüzü göstermeyeceğini iyice anladı, gördü ve onların kökünü kazımaya, tamamen yok etmeye başladı.

İşte bu operasyonun adı bundan dolayı “Cemaati bitirme, paralel devleti yok etme operasyonu” adıyla, aslında “Medyayı korkutma, sindirme, gözdağı verme operasyonu”dur.” “Paralel” dedikleri yok olduktan sonra sıra size, bize, muhalif olan, hatta gözü, kulağı, dili olan herkese gelecek…

Hırsızlığının, soygununun, rüşvetinin hesabının sorulmasından korkanlar korku çılgınlığına kapıldılar; gücü ele geçirenler, hukuku ayaklar altına alıp yok ettiler.

Korkusunu yenmek isteyenlerin, “devlet” denilen gücü ele geçirenlerin çılgınca etrafına saldırmaları, “Oh be! Birbirlerine düştüler, it iti yok edecek!” diye kimseyi boşu boşuna sevindirmesin!..

Bir ülkede hukukun yerini keyfiyet alıyor, anayasa ve yasalar tanınmıyor, açığını ortaya çıkaranlara, Hazine soyguncularının soygunlarını, vurgunlarını, talanlarını, yalanlarını ortaya çıkaranlara karşı bağımsız mahkemelerde yargılanıp aklanmak yerine intikam operasyonları oluyorsa, kimsenin yaşamı güvencede değildir!..

Bundan dolayı diyorum ki: Ey avanak yurttaş boşu boşuna sevinme!.. Küçük ortağını yiyen canavar, çok yakında seni de yiyecek ya da kendisine kul ve köle edecek!..

Sen aç ve açıkta iken, yırtık lastik ayakkabınla gezip sadakaya muhtaç olarak yaşarken, senin sırtından Kaç-Ak Saraylarda saltanat hayatı yaşanacak, sen sadece gururla uzaktan onu seyredip mersiyeler yazmak zorunda kalacaksın!..

Lütfen artık gözlerinin önündeki perdeyi yırt at, bunları gör!.. Kulaklarındaki tıkaçları çıkart, atılan çığlıkları duy!.. Burnundaki tamponları çıkart pis kokuları algıla!..

Sonra da eğer hâlâ kendini kul ve köle değil de özgür yurttaş görüyorsan, görevini adam gibi yap; “Biraz daha sabredeyim” diyorsan, en geç Haziran’da yapılacak seçimde bunları sırtından at!..

14.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEĞERLİ FACEBOOK ARKADAŞLARIM!..

images3 timsah2Sizlerden bir ricam var: Lütfen beni “Candy Crush Soda Saga” türünden oyun oynamaya davet etmeyiniz…

Sizler zevk aldığınız ve dilediğiniz oyunları oynamakta özgürsünüz. Buna saygı da duyarım.

Ama siz değerli arkadaşlarımı mutlu eden şeyler bir başkasının sinirlerini bozabilir; bunlardan biri de benim. Benim gibilerinin sayıları sizin sandığınızdan da fazladır. Bunu asla unutmamanızda ve aklınızdan çıkarmamanızda, bu tür oyunların ayarlarını herkese açmamanızda sonsuz yararlar olduğunu sanıyorum. Eğer o oyunlar halkın gözünü açsalardı, bu ülkeyi yönettiğini zannedenler onları da yasaklarlardı.

Ülkemizin yönetimini, dolayısı ile devletin gücünü ele geçirenler halkımız için yararlı olan her şeyi yasaklıyor veya yasaklamanın yolunu arıyorlar. Halkın uyanmaması gereken her şeyi teşvik ediyor, serbest bırakıyor, dayatarak zorunlu hale getiriyorlar.

Doğru yolda olduğumu anlamak için nelerin serbest, nelerin yasak ve zorunlu olduğuna bakmam yetiyor. Sizlere de aynı şeyi öneririm.

Ayrıca; ne yazık ki, ülkemiz öyle bir bataklığın içine düştü ki, çırpındıkça batıyor. Bunu yakın gelecekte hayatta kalabilenlerimiz olursa görürler ve ne demek istediğimi anlarlar. Anladıklarında da yapabilecekleri hiçbir şey kalmamış olabilir.

Ben yaşamım boyunca birçok faşist darbe gördüm, onların baskı düzenlerini yaşadım ama inanın bana, böylesini ne gördüm, ne de yaşadım. Bütün bunlar yavaş yavaş “İleri Demokrasi” martavallarıyla, “AB’ye aha girdik, aha giriyoruz” uyutmalarıyla, “Özgürlükleri daha da artıracağız, 12 Eylül darbecilerinden, askeri vesayetten hesap soracağız,  sizleri kurtarıyoruz” kandırmacalarıyla çaktırmadan geldi.

Çok yurttaş bu martavallar, uyutmalar, kandırmacalar, oyalamalar, dikkatleri başka yerlere çekmeler yüzünden içinde kulaç attığı kazanın suyunun alttan yavaş yavaş ısıtıldığının farkına varmayan kurbağa gibi mayıştıkça mayıştı, kendisine gösterilen cambaza baktıkça baktı, başına geleceklerin farkına bile varmadı.

Şimdi su fokur fokur kaynıyor. Artık o kazanın içinde kaynayan sulardan canlı çıkmak, kurtulmak olanaksız hale geldiği gibi, etrafa saçılan kaynar sular, kaynatanlar hariç, herkesi yakmaya, patlıcan gibi börtletmeye başladı. Saklanmak, gizlenmek, olaylardan uzak durmak da kimseyi kurtarmıyor. Herkes kendisine gelecek sırayı tevekkülle beklemek istemiyorsa yurttaşlık haklarına sahip çıkmalıdır. Aksi halde başına gelebileceklerin asıl sebebinin üç maymunu oynamaya çalışan kendi suskunluğu olduğunu,“Susma, sustukça sıra sana gelecek” sözünün gerçekleşeceğini bilmesi gerekir.

Yakında siz “Candy Crush Soda Saga”cılar zannetmeyin ki, bu kaynar sular sizleri saklandığınız yerde bulamaz, sizler de nasibini almazsınız. Siz öyle sanın… Karşınızda faşizmin her türlüsünü yaşamış bir adamla alay da edebilirsiniz. Keşke  öngörülerimde yanılmış olsam da siz de biraz daha alay etmiş olsanız…

Korkusundan “Kadınlar, kuğular, turnalar, böcekler, çiçekler”den başka bir şeyle ilgilenmeyenler, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığıyla hareket edenler de yakında Hanya’yı Konya’yı anlarlar.  O yılanın şimdilik size dokunmaması, o timsahın dişleri arasında kemiklerinizin çatırdamaması sizi rahatsız etmemiş olabilir. Ama şunu asla unutmayın ki, o yılan sizlerin suskunluğu, sinmişliği yüzünden başkalarına dokunuyor, o bataklıkta beslenen timsah kanlarıyla besleniyor, onların canını yakıyorsa, siz de o yılanın, o timsahın dolaylı olarak suç ortaklarısınız. Yılanın birilerine sürekli dokunduğunu, timsahın birilerinin kemiklerini çatırdattıklarını seyredenleri diğerleri asla dost olarak görmez, bunu da bilin.

Artık birilerinin mücadelesine “Bravo Capitano!..” diye alkış tutmanın da zamanı değildir. Birilerinin tüm gövdesi taşın altındayken, inim inim inlerken, sizler de hiç olmazsa nazik ellerinizi taşın altına koyun, koyamıyorsanız da yüzüne tükürün. Eminim ki, hep birlikte hareket edersek tükürüklerimizle boğarız bizi sokmak, kemiklerimizi çatırdatmak isteyenleri. Aksi halde, sizden olanlar sizlerden hesap sorarlar.

Yönetenler kendilerine saraylar, köşkler yaptırıyor hatta itibarları için 1220 odalı Kaç-ak Saray yaptırıyor ve zevk-i sefa içinde yaşıyorken, halkın başına “kaçaktır” diye gecekondularını yıkıyor, “planlı kentleşme” palavralarıyla rantı yükselen evlerine el koyuyor, onları sokağa atıyor, kendilerine gökdelenler, rezidanslar, AVM’ler yapıyorlarsa orada zorba faşizm kol geziyor demektir.

Yönetenler kendilerine uçak filoları, lüks otomobil filoları alırken, yönetilenler yırtık soğuk su lastiği ile maden ocaklarında günlerdir çıkarılmayı bekleyen evlatlarını gözyaşları içinde bekliyorsa, orada eşit yurttaşlık haklarından, yaşam haklarından söz edilmez.

Yönetenler hukuku, anayasayı, yasaları tanımıyorlarsa; herkesin çıkardıkları yasalara harfiyen uymasını isteyip uymayanların da celladı oluyorlarsa, orada demokrasiden, insan haklarından, hukuktan, adaletten asla söz edilemez!..

Yönetenler hatta seçtiğimiz vekillerimiz İsviçre’nin, Hollanda’nın, Danimarka’nın yönetenlerinin standartlarının çok çok üstünde yaşamak için hiçbir bütçe olanağı kendilerini ilgilendirmeden Yağma Hasan’ın Böreği gibi pastayı hapur hupur yutuyorsa; memurlarına gelince “Ne yapalım, bütçe olanakları bu kadardır” diye onları mor koyun yerine koyup tuz taşlarına serptikleri bir avuç tuzu yalatmaya çalışıyorlarsa, orada soygunun, hırsızlığın, kapıp kaçırmanın Allahı var demektir. O yöneticiler, senin yöneticilerin; o vekiller, senin vekillerin olamazlar. Bunu da unutma!..

Özgür bir insan, özgür bir yurttaş olduğuna inanıyorsan, öyle de yaşamak istiyorsan “Candy Crush Soda Saga” ile oyalanma!.. Başkalarını da oyalamaya davet etme!.. Biraz yürekli ol, konuş, yaz, yazılanları paylaş!.. Elini taşın altına koy, yumruğunu sık, dişlerini göster arkadaş!..

12.12.2014

Turaç Özgür

 

 

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

LATİN HARFLERİNİ YOK ETMEYE ÇALIŞMANIN BAHANESİ: OSMANLICA

ogretmenler-gunu-siirleribasogretmen-resmine-tusukker-denizli-20091110AY248196-01Demokratik usullere göre seçimle iktidarı ele geçirenler, çağdaş sivil hukuka göre değil, askerî faşist savaş hukukuna göre ülkeyi yönetmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla kendilerine oy vermeyenlere, muhaliflere, kendilerini övme yerine eleştirenlere savaş tutsakları muamelesi yapıyorlar.

O zaman adama sormazlar mı:  Demokrasiyi bir araç olarak kullanıp oraya geldikten sonra hangi savaşı kazandığınızı zannediyorsunuz? Siz bizi koyun sürüsü gibi yöneteceğinizi, kafanızda geçen her herzeyi bize dayatacağınızı, bizi korkutarak yöneteceğinizi, bizim de buna sonsuza dek katlanacağımızı mı sanıyorsunuz?

Kim horladıysa, 200 yıldır bizi horlamışlar. Bu 200 yılın içinde Atatürk’ün 15 yıllık, İsmet İnönü’nün 12 yıllık, toplamında 27 yıllık dönemi anladık da geri kalan 173 yıllık dönemi anlayamadık. Tarihe şöyle bir göz attım, kimler yok ki, bu yılların içinde: Cumhuriyet dönemine dek II. Mahmut, Abdülmecit, I. Abdülaziz, V. Murat, II. Abdülhamit, V. Mehmet (Reşat), VI. Mehmet (Vaidettin); 1950’den sonrası da malum…

Horlanmayan dönemlerimizin içine de Deli Mustafa, Deli İbrahim dâhil geri kalanlar giriyor.

Madem horlandığımız dönemlerin içine Atatürk ve İnönü hariç diğerleri de giriyor, o zaman onlarla neden övünüp, onlara özeniyorsunuz? Onları durmadan cilalayıp parlatıyorsunuz?

Sakın bu 200 yıllık dönemden kastınız sadece 27 yıllık dönem olmasın!.. Diğerleri de laf olsun… Ayrıca, bizi bu horlanmışlıktan kim, kimlerden, ne zaman, nasıl kurtardı da bizim haberimiz olmadı?

Bir de istesek de, istemesek de bu ülkede Osmanlıca öğretilecek ve öğrenecekmişiz. Biz bir şeyi öğrenmek istemiyorsak, bunu bize zorla öğretecek kimdir, kendini ne zannediyor?

Ayrıca, ben kendi gönlümle Fransızcayı öğrenmek için bir ömür harcadım, doğru dürüst öğrenemedim. Hele bir de gönülsüz olursam, Osmanlıcayı zorla öğretecek olanlar, kafatasımı açıp içine Osmanlıca denilen bir şeyler mi yerleştirecekler? Bu, nasıl olacak? Bunu da bilmek hakkımdır.

Demokrasinin bütün ilkelerini yok sayarak ve dayatarak Latin harflerini atıp, Arap harflerini dayatmanın adı: “Osmanlıca öğretmek” oluyorsa, onu da başaramayacaksınız. Elinizde Osmanlıca diye “mezar taşları”ndan, saray kabrislerinden, evlat ve kardeş katili öykülerinden, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının masallarından başka ipe sapa gelen ne var?

Cumhuriyetin bu kadar birikimlerini yerle bir edip onları yok edecek kendini babayiğit sananların dışında bir babayiğit henüz gelmedi. Bu ulusun sabrını taşırmanın alemi yok!..

Başbakan da: “Bu ne telaş!.. Bu, bir tekliftir. İsteyen öğrenir, istemeyen öğrenmez” diye yumuşatmaya çalışıyor. Demokrasinin, hukukun içine edenlerin tekliflerinin ne anlama geldiğini çok iyi biliyor ve artık yutmuyoruz.

Ben de diyorum ki: “İsteyen istediğini öğrenir, bana bir şeyi dayatmaya çalışan, devletin kılıcını eline alıp, kalkanının arkasına saklanmasın!.. Benimle savaşmak isteyen eline kendi kılıcını, kalkanını alsın, çıksın karşıma!..”

Benden uyarması: Bindiğiniz dalı kesmek istemiyorsanız, sizi oraya getiren kurallara, ilkelere önce siz saygılı olun!.. Sizi oraya taşıyan aracı yok sayarsanız, biz de sizi yok sayarız!.. Sizi düşman ilan eder, direnme, savaşma hakkımızı sonuna dek kullanırız!..  O zaman bizi suçlamaya hakkınız olmadığı gibi, kendiniz uymadığınız anayasaya, yasalara ve hukuka bizi uymaya çağıramazsınız!..

Oradaki varlığınızı anayasaya, yasalara ve çağdaş demokratik hukuka borçlu olduğunuzu kabul ve idrak ediyorsanız, önce siz onlara sadık kalın, uyun, ondan sonra da bizim uymamızı bekleyin!.. Aksi halde “İmam yellenirse, cemaat altına eder” kuralı devreye girer. Bunu asla aklınızdan çıkarmayın. Ortada bir suçlu aramaya kalkarsanız, bunları size anımsatanların yakasını bırakın da, bir boy aynasının karşısına geçin, gerçek suçluyu orada göreceğinizden eminim.

09.12.2014

Turaç Özgür

DÜŞÜNSEL, Makaleler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KEŞKE BU KADAR EĞERLERİMİZ OLMASAYDI

recep amca aksaray121Nepotizm=Recepizm: KPSS’ye girmeden ya da girip de kazanamayan yeteneksiz hısım akrabaların yüksek maaşlarla devlet memurluklarına yerleştirilmesidir. Osmanlıların kokuşup yozlaşmasına ve yıkılmasının sebeplerinden biri de nepotizmdir. Makama ve işe uygun, donanımlı,  tecrübeli, yetenekli, liyakatli adam yerine, adama uygun makamlar, işler icat edilmiştir.

Osmanlılar Türkleri aşağılık gördüklerinden halktan kopuk Arapça ve Farsça karışımı Osmanlıca diye yapay ve uyduruk bir dil icat etmişler. Kendileri halkın dilini anlamayı gerekli görmedikleri gibi, halkın da kendilerinin dilini anlayıp anlamamaları umurunda olmamıştır.

Bu uyduruk dil ile hem kendilerini halktan ayırmışlar, hem ne dediklerinin anlaşılmasının önüne geçmişler, hem anlaşılmadıkları için âlim ve ulema sanılmışlar, hem de Türkçenin içine etmişler. Ayrıca Türkçe konuşarak, yazarak Türkçenin gelişmesi yerine Türkçeyi de Türkçe konuşanları da “baldırı çıplaklar, avam” diye aşağılamışlardır.

Eğer Osmanlıların “Etrak-ı bi idrak” (İdraksız Türkler) diye aşağıladıkları halk, Türkçe konuşmasaydı, bugün Türkçe diye bir dil de olmazdı. Osmanlılar Türkçe konuşanları aşağılamakla kalmamış, Türkçenin katili de olmuşlardır. Dünya dillerinin en harikası, en matematikseli, en mantıklısı olan Türkçe Osmanlıların bu Türkçe düşmanlığı yüzünden ayağa düşmüş, gelişememiş, hor görülmüş. Bana göre büyük ve küçük sesli uyumu ile bir sayfalık eylem (fiil) çekimi onun ne kadar üstün ve matematiksel bir dil olduğunu göstermeye yeterlidir.

Eğer, Osmanlıların “Kızılbaşlar” diye aşağılayıp yok etmeye çalıştığı Anadolu Alevileri olmasaydı, Türk kültürü diye bir kültür de olmazdı.

Eğer, Anadolu Alevileri Osmanlıların tüm kıyım, zulüm ve aşağılamalarına karşın dimdik durmasını bilmeselerdi, bugün Anadolu tamamen Araplaşırdı.

Eğer, Osmanlıların harcında ve kuruluşunda en büyük rolü oynayan Bektaşilik baş tacı olarak kalsaydı, Osmanlılar çağının bu kadar gerisinde kalmaz; dünya liderliğinden emir kulu durumuna düşüp paldır küldür yıkılmazdı.

Eğer Osmanlılar Bektaşileri ve Alevileri düşman görüp karşısına almak yerine onlardan yararlanmasını bilseydi, kardeş kardeşi oğlak gibi boğazlamazdı. Anadolu’da bu kadar bölünme, parçalanma olmazdı.

Eğer Osmanlılar Alevileri yok etme yerine Alevi olsalardı, tüm icatlara karşı gelip modernizme, gelişmeye, teknolojiye, çağına sırtını dönmez, emperyalistlerin, onların uşaklarının yumruklarına tekmeyle karşı koymasını bilir, kolayca yıkılmazdı.

Eğer Osmanlılar Aleviler gibi insanı merkeze alıp “Benim Kâbem insandır”ın ne anlama geldiğini bilseler, inançlarını ve ibadetlerini onlar gibi yapsalardı, cami ile ev arasında günde beş kere mekik dokuma yerine sadece tembellik aylarında ibadetlerini yapsalardı, bugün bu kadar camiye gerek kalmazdı.

Eğer Osmanlılar durmadan saray ve cami yapacaklarına, zamanın, çağın gereklerine göre hareket etselerdi, her yerde fabrika bacaları tüterdi.

Eğer her yerde çağın ihtiyaçlarına göre fabrika bacaları tütseydi, ne yaban ellerde tuvalet temizleyerek yaşamlarını devam ettirmeye çalışan gurbetçilerimiz olurdu, ne çoğunluk gecekondularda ve başkalarının kiralık evlerinde sürünüp 1 liralık bardaklarda kendi paralarıyla efkâr dağıtmaya çalışıp günahkâr damgası yerken, bir adamın keyfi, ihtirasları ve itibarı için milletin kesesinden hovardaca harcanan paralarla Kaç-Ak Saray’lara ihtiyaç kalırdı, ne de o Kaç-Ak Saray’larda 1000 liralık altın varaklı bardaklarda bal şerbeti içilirken, Recep amca yırtık soğuk su lastiği ayakkabısıyla maden ocağında günlerce balçık içinde yatan oğlunun ölüsünü beklerdi.

Bu “eğer”leri sonsuza kadar çoğaltabiliriz ama keşke “eğer”lere bu kadar geresinim olmasaydı.

08.12.2014

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BÜYÜKLERİMİZDEN İNCİLER VE OLUP BİTENLER

Buckingham_Palace,_London_-_April_2009 Kosk_butcesine_AK_Saray_artisiTurgut Özal: Anayasa’yı bir kere delmekle bir şey olmaz.

Süleyman Demirel: Kimse bana “Sağcılar cinayet işliyor” dedirtemez. Verdimse ben verdim.

Bülent Ecevit: Toprak işleyenin, su kullananın olacak, ak günlere kavuşacağız.

DSP MV Kubi: Hovardayım lan, var mı bir diyeceğiniz!..

RTE: Ne 1000 odası, 1150 odalıdır “lan”!..

Bir Bakan: Recep amcanın yırtık ayakkabısı varsa, pardon İngiltere’nin Buckingham Sarayı varsa, Türkiye’nin de Bard-Ak Saray’ı var!..

****

  • Anayasayı bir kere delmekle bir yere varamayınca, delik deşik ettik, yakında sizlere ömür…
  • Artık kimsenin tapası tutup sağcılar cinayet işliyor diyemiyor. Tek tek yok edemeyince, biz de toptan yakmaya başladık.
  • Verdik, verdik doymadılar; biz de aldıkça aldık. Dedikoduya başladılar. “Aldımsa ben aldım, kime ne?” diyoruz.
  • Baktık ki torağı işleyen, suyu kullanan yok; biz de o topraklara gökdelenler, AVM’ler, Kaç-Ak Saraylar yaptık, onları öyle değerlendirdik. Şimdi bütün din kardeşlerimiz Araplar o raları kapış kapış kapıp döviz getiriyorlar. Topraklar işlenmeyince biz de suları da HES’lerde kullandık, HES’lerde elde ettiğimiz elektriklerle geceler de ak, gündüzler de ak, sen de salak salak bak…
  • Baktık ki, şom ağızlıların ağzını kapayamıyoruz biz de “Hovardayım lan, var mı bir diyeceğiniz?”den esinlenerek Kaç-Ak Saray’ın 1000 odasını çok görenlere “Ne 1000 odası lan, 1150 odalıdır lan! Var mı bir diyeceğiniz?” dedik. Şom ağızlıların ağızlarının payını verdik.
  • Bizim ilticacılar İngiltere’nin Buckinham Sarayı’nın önünde resim çektirip buradaki yakınlarına gönderip caka satıyorlardı. Biz de Suriyeli mürtecilerin önünde resim çektirip Esed Efendiyi çatlatmaları için 1150 odalı Bard-Ak Saray’ı yaptırdık. Yakında Esed Efendi çatır çatır çatlar… Biz de kurtuluruz, IŞİD de…
  • Allahın kanunları neyimize yetmiyor diyor, bütün diğer dersleri ve laik kanunları çöpe atıp hepsini dindersi yapıyoruz.
  • Kullarımız zaten bizi anlamakta zorluk çekiyorlar. Anlamaya çalışıp boşu boşuna yorulmasın diye Osmanlıcayı getiriyoruz. Çünkü biz Yeni Osmanlılarız…
  • Hele biraz daha bekleyin, bizden ne hünerler var, ne hünerler!..

 

08.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

UYUMANIN ZAMANI DEĞİLDİR ARKADAŞ!..

turk-bayragiHırsızlara, soygunculara, talancılara, yalancılara özenenler çoğaldıkça, toplum içinde en saygın kişiler olarak karşımıza onlar çıkarlar!..

Serveti samanı da ele geçirmiş olan hırsızlar, soyguncular, talancılar, yalancılar ülke yönetimini de ele geçirirler, bizi yönetirler!..

Ülke yönetimini ele geçiren hırsızlar, soyguncular, talancılar, yalancılar kendilerine benzemeyenleri suçlamaya, dışlamaya, haşlamaya başlarlar!..

Suçladıkları, dışladıkları, haşladıkları yurttaşlara kulları, köleleri olarak dilediklerini yapmayı kendilerinde hak görmeye başlarlar!..

Ey horul horul uyuyan, “Hele dur bakalım sonu nereye varacak?” diye tevekkül içinde seyredenler sonunuzun ne olacağını göremiyor musunuz?

Başınıza gelecekleri göremiyorsanız ya da “bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” diyorsanız, o yılan sizi de sayenizde bizi de yakında yutacaktır!..

Gerçekleri görüp de korkusundan ya da çıkarları için hırsızların, soyguncuların, talancıların, yalancıların önlerinde secdeye kapananlar topunuza yuh!..

Şunu asla unutma: bugün tatlı canını koruyabilirsin ama bu gidişle belayı çocuklarına, torunlarına devrediyorsun; onların katili sen olursun!..

07.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HAVUZ BİNGÖL’ÜN BABASININ DRAMI

Havuz Bingöl’ün babası emekli öğretmen Yılmaz Bey: “Oğlum, sen nasıl Alevi’sin? 10 masum insanı öldürtenin, onlarcasını kör ve sakat bırakanın yanında durmak, 14 yaşındaki çocuğunun kanının hesabını soran anneyi yuhalatana türküler söylemek, onu desteklemek, övmek sana yakışır mı? Seni 30 yıldır o insanlar baş tacı ettiler, ün ve servet kazandırdılar. Birçok villaların, yazlıkların, evlerin var. Bu servet düşkünlüğün nedir? Neyin eksik?.. Kendini sıfırlamana değer miydi? ” diyor. Ayrıca, oğlunun psikolojisinin bozuk ve servet hastası olduğunu söylüyor.

Havuz Bingöl de “Baba, sen benim milletvekili olmamı istemiyor musun? Ben milletvekili olursam, sen beni evlatlıktan atacak mısın?” diyormuş.

Batandaş Turaç Özgür de: “Vay be!.. Şimdiye kadar hayranlıkla dinlediğim o ezgiler, duygusuz birer öğürtüymüş de haberim yokmuş. Boşu boşuna dinlemişim. Allah hiçbir babayı Havuz Bingöl’ün babasının durumuna düşürmesin! Ulusumuzu da Allah böyle psikolojisi bozuk servet düşkünlerinin milletvekili olmasından korusun!.. Eğer Havuz Bingöl milletvekili olursa, Atatürk Orman Çiftliği’nin geri kalan yeri de dev bir havuz olur, bütün kirlerinden arınıncaya dek orada kulaç atar, Ankaralıların burnunun direği kırılır. Aman Allah korusun!..” diyor.

Ya siz ne diyorsunuz?

06.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEMOKRASİ KILIKLI FAŞİZME ARTIK DAYANAMIYORUM

HERGİN12 Eylül faşizmine dayanamayıp 1982 Ekim ayında istifamı vermiş, geçici olarak köye yerleşmiş, tarlamı takımımı satıp iş yapmayı düşlüyordum. Ummadığım engellerle karşılaşmış ve çok sıkıntılı yıllar geçiriyordum.

Bunalımlı yıllarımda boş zamanlarımda ya durmadan kitap okur kafamdaki boşlukları doldurmaya çalışırdım ya da evin yakınına taşıdığım ağaçları doğrardım. Hızımı alamayınca da elime kazmayı küreği alır, çevreyi düzeltirdim.

Bir gün köyümüzün emekçisi Kağo Hacı bana köyün bakkalında takılarak:
“Yav sen öğretmen misin, işçi misin?” dedi.
“Öğretmendim, şimdi işçiyim” dedim.
“Sen hiç boş durmuyorsun, ‘Hem tarlalarımı satıp buradan gideceğim’ diyorsun, hem de buradan gitmeye hiç niyeti olmayan adam gibi durmadan ya bir işçi gibi bahçede, tarlada çalışıyorsun, ya elinde baltayla odun doğruyorsun ya da kazma kürekle orayı burayı kazmalayıp belliyor, etrafı düzeltiyorsun, beş dakika dinlenmiyorsun, kimseyle de konuşmuyor, görüşmüyorsun… Biz diyok ki, bu nasıl adam? ”
Ben de gırgırına:
“Yok canım, ne odunu, ne doğraması, ne orayı burayı bellemesi, ne kazmalaması!.. Ben o baltayla beni bu durumlara düşürenlerin, arkamdan atıp tutanların, dedikodumu yapanların, benimle uğraşarak hayatımı yönlendirmeye çalışan haddini bilmezlerin kafasını, kolunu, kemiğini doğruyorum; kazmayla belle de karnını deşiyorum, bu arada bir de bakıyorum ki, hiç farkında olmadan bir şeyler de yapmış oluyorum.
Demek siz odun doğradığımı, orayı burayı bellediğimi, kazmaladığımı, etrafı düzelttiğimi, buraya yerleşmek istediğimi zannediyorsunuz, öyle mi?
Şimdilik sabrediyorum. Yakında el mi yaman, bey mi yaman, ne yaptığımı, neler yapabileceğimi de görürsünüz!.. ” dedim.
Bu mesajımı anlayanlar sokranıp oradan uzaklaştılardı.
***
Kıçı kaşınan faşizm beni aptal yerine koymaya devam ediyor. Canımı fena halde sıkmaya başladı. Şimdi yine ayaklarımın tabanı, avuçlarımın içi fena halde kaşınmaya başladı, bana yine bir haller olmaya başladı: Şu kazmaya, küreğe, bele, dirgene, baltaya başvurmak mı gerekiyor yoksa?
05.12.2014
Turaç Özgür

ANILAR, Kişisel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ASKERE GİDEN OĞULUN ANA-BABASINA SİTEMİ

-Yav anacığım, babacım!.. Şu sofuluğu bırakıp biraz çalmayı, çırpmayı becerseydiniz şimdi bedelliler arasına ben de girecektim. Sizin yüzünüzden askere gideceğim. Ölürsem ya da kol ve bacağımı kaybedersem arkamdan “Oğlumuz vatan uğruna şehit oldu ya da gazi oldu” diye ağlamayın! “Oğlumuz bizim sofuluğumuzun, beceriksizliğimizin kurbanı oldu” diye dövünün.

-Oğlum, böyle deme, bizi üzüyorsun…
-Yav, uğruna ölmeye gittiğim vatanda işsizlikten, açlıktan öldük de yüzümüze bakan olmadı. Sağ kurtulur gelirsem, beni yine işsizlik, açlık bekliyor. “Vatan, vatan!” dediğiniz işsizlik ve açlık mıdır?
-Yavrum, sen haklısın, ama bundan sonra elimizden ne gelir ki?

03.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ŞEHİT YA DA OLMAMANIN BEDELİ

Şehit ya da gazi olmamanın bedeli 18.000- TL’dir. Bundan sonra hiç bir ana-baba “çocuğumuz şehit oldu ya da gazi oldu” diye kendisini kandırmasınlar. “18.000 lirayı veremediğimiz için çocuğumuzu yanlış politikaları uğrunda öldürttüler, sakat bıraktılar” desinler, kendilerine de ayrıcalık istemesinler.

03.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KENDİ ÇOCUKLARINI KORUYAN ZEKA KÜPLERİ

Siz kendi çocuklarınızı korumaya alın, varlıklıların çocuklarını toptan korumak için de bedelli adıyla koruyun; fakir fukaranın garip gurebanın çocuklarını da 18.000 lira veremediler diye komşularla sürtüşmelerinizde kullanın…

Oh, oh, ohhh!.. Maşallah, maşallah!.. Bu zeka ile fakir fukaraya, garip gurebaya da bol bol şehitlik, gazilik dağıtın!..

Peki, bu durumda sizin payınıza ne düşüyor dersiniz? Ben söyleyeyim: kahramanlık, kahramanlık!.. Zekâ küpü kahramanlık!..

03.12.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YURDUN İÇİN ÖLEBİLİYORSAN YURTTAŞSIN

Halkından çalıp çırptıklarının bir kısmını “bedel” adı altında sadaka gibi vererek askerden kaytaranlar, bu ülke uğruna ölmek istemiyorsanız, bu ülkede yaşama hakkınız da yoktur!..

Askere gitmeden önce işsiz güçsüz, aç perişan; askerden ölmeden geldiklerinde de yine aynı yaşama mahkûm olacak olan fakir fukaranın, garip gurebanın çocuklarını “askerlik hizmeti” adı altında kendi çıkarlarınız uğruna cepheye süremezsiniz. Bunu kendi çocuklarınızı “bedelli” adı altında koruduğunuz zaman da ahlaksızlık yapmış, suç işlemiş olursunuz. Bu kadar uyanıklığı, bu kadar gözü açıklığı hiçbir örtüyle gizleyemezsiniz.

Eğer vatan uğruna ölmemiz gerekiyorsa, günü ve saati geldiğinde ölmesini de biliriz. Bundan sonra hesap sormasını da bileceğiz sayenizde!..

03.12.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GEREKSİZ FAKÜLTELERİ KAPATIN, GENÇLERİN HAYALLERİYLE OYNAMAYIN!..

25.07.2002 Perşembe Günlü Günlüğümden:

(…)

Tevfik Bey, eşi ve kızı akşam ziyaretimize geldiler. Saat 01.30’a dek Tevfik Beylerle sohbet ettik.

Tevfik Bey, kızının hukuk fakültesini tercih etmesini ısrarla istiyordu. Kızının niyeti de uluslararasındaydı.

Ben de görüşümü belirttim:

“Bak kızım; ben 1969 ve 1970 yıllarında hem Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini, hem de İstanbul Hukuk Fakültesi’ni 2 defa kazanmama ve şimdi Elbistan’da avukatlık yapmakta olan 12 yıllık arkadaşımın bütün ısrarlarına karşın, ona bozulup ‘Senin gittiğin şehire de, fakülteye de gitmem’ diye inat etmiş, hem de başkalarının yönlendirmesiyle ve ‘Şeytanın avukatı mı olacağım?’ diye gitmemiştim.

İnadım uğruna yanlış tercih yaptım. İş işten geçtikten sonra boyumun ölçüsünü aldım. Hayatın gerçekleri ile kurduğun hayaller birbirleriye savaş halindedir. Çoğu zaman kurduğun hayaller kuş olup uçuyor, yaşamın gerçekleriyle karşılaşınca ancak anlıyorsun taşın sert olduğunu.

Hukuk joker gibidir: Hâkim veya savcı olamazsan avukatlık yapıyorsun ya da hukukla ilgili eğitimini kullanarak başka işler yapabiliyorsun. Bugün çok önemsenen bir bölüm, orayı bitirdiğinde tedavülden kalkan para gibi olabiliyor. Bunu her zaman görmek de olanaksızdır.

Şimdi bu mesleğimde il il sürünmemin en büyük sebeplerinden biri eğitimle ilgili yanlış tercihimdir. Mahkeme kapılarında hakkımı, özellikle eşimin hakkını aramak için benim kadar bile hukuktan anlamayanları avukat tutmak zorunda kalıyorum. Onlar da beni satıyorlar.

Kendim davalarımı savunduğum zamanlar da benim kadar bile hukuktan anlamayan hâkim ve savcılar tarafından kaale alınmıyorum. Hukuk fakültesini bitirip avukatlık yapıyor olsaydım, sadece eşimin çalınan haklarını kazanmak bile başlı başına bir servetti. Onun haklarını savunamadığım için avukatlar tuttum, onlar da bizi sattılar. Acaba ne demek istediklerimi anlatabildim mi? Yine de sen bilirsin…” dedim.

***

Arkadaşımın kızı kendi tercihi olan uluslararasını başarıyla bitirdi. Şimdi diplomasıyla çocuk büyütmekten başka bir şey yapamıyor. Ya hukuk fakültesine gitse orayı bitirseydi, sadece çocuk mu büyütürdü?..

***

Geçen gün de bir yakınım delikanlı işletmeyi başarıyla bitirdiği, askerliğini yaptığını, ama bir türlü iş bulamadığını söylüyor.

Bu gençlere, emeklerine, hayallerine yazık değil mi? Bu memlekette imam olsalar adam yerine konurdu. Bari insanların guruyla oynamayın!..

03.12.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEĞERLİ FACEBOOK ARKADAŞLARIM!..

ELBİSTAN HERGİNÖzgür düşünceli, iradeli, karakterli, kendine özgü inançları olan bir insan olarak, başkalarının yazılarını istersem okurum, istemezsem okumam; istersem beğenirim, istemezsem beğenmem; istersem paylaşırım, istemezsem paylaşmam… Bu, benim bileceğim şeydir. Benim gibi düşünmeyenleri, inanmayanları rahatsız etme, onları benim gibi düşünmeye, benim gibi inanmaya, olaylara ve olgulara benim gibi bakmaya zorlama hakkımın ve lüksümün olmadığını bilir, ona göre hareket eder, hakaret etmeden eleştirme haklarımı kullanır veya kullanmam ama haddimi bilirim. Herkesten de aynı şeyi titizlikle beklerim.

Eğer kendim gibi olmayı bırakır, birilerinin kopyası olmaya özenirsem, birileri beni sevsinler, takdir etsinler, onların gözüne gireyim diye bir çabaya girersem, o özendiğim kişilerin kulu, kölesi ve kuklası olmayı kabul ediyorum demektir. Bu benim sindirebileceğim şey değildir.

Başkalarının kulu, kölesi ve kuklası olmak istemeyen özgür düşünceli, iradeli, kişilikli herkes; faturası ne olursa olsun kendisi kalmaya çalışmalı, başkalarını da kendisine benzemeye zorlamamalıdır!

Hakaret etmemek kaydıyla herkes yazılarımı eleştirebilir ama beni kullanarak bana veya başkasına hakaret edemez, ederse, onu facebook arkadaşlığımdan ve gönlümden, sebebi her ne olursa olsun, derhal silerim.

Ülkemiz her ne çekiyorsa herkesi kendisi gibi inanmaya, düşünmeye, tek tip insan yapmaya çalışanların yüzünden çekiyordur. Bu günkü başımıza gelenler de bunun sonucudur. Buna da başkaldırıyor, isyan ediyorum. Kimse beni düşüncelerinin, inançlarının, yaşam biçiminin kulu ve  kölesi edemez!.. Buna gücü de yetmez!..

30.11.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DERSİM BAHANE, KIŞKIRTMALAR ŞAHANE!..

124309265693Başbakan tarih boyunca Alevilerin aşağılanmasını, ezilmesini, kıyılmasını, bundan sonra da daha beterin beterlerinin yapılmak istenmesi için Alevi ve insanlık düşmanı IŞİD gibi örgütlerin nasıl beslendiğini, korunup kollandığını, Alevilerin köklerinin kazınması için hangi tezgâhların kurulmaya çalışıldığını bilmiyormuş gibi Alevi babalığına, koruyuculuğuna soyunmaya başladı.

Sanki 12 yıldır iktidarda olan AKP değilmiş, Alevilerin sorunlarını çözmemek için ayak sürüyenler, sorunları içinden çıkılmaz hale getirenler kendileri değilmiş gibi hiç ilgisi olmayanlara laf vuruyor, topu taca atıyor, Alevilerle adeta dalgasını geçiyor, onları imana davet ediyor.

Alevilerin gözüne girmek için Hacıbektaş’ı, Tunceli’yi ziyaret ediyor, Alevilerin koltuğuna koz yuvarlıyor.  Bunları ne niyetle yaptığını bilmeyenler olsa olsa aptaldırlar.

Kendisi Tunceli’ye gitti, onların gönlünü fethetti ya… Şimdi Devlet Bahçeli’yi kışkırtıp “Sen kendine güvenebiliyorsan, o katledilenlerin, hakarete uğrayanların torunlarının gözlerinin içe bakarak bu konuşmalarını orada yaparsın!..” diyor.

Devlet Bahçeli de bu kışkırtmalar karşısında Tunceli’ye gitmek için derhal karar alıyor, hazırlanıyor ve gidiyor. Devlet Bahçeli’nin kurulan oyuna gelip o ziyareti bir çıkartma havasına dökmesinden, ortalık karışmasından korkuyordum. Çok şükür olmadı.

Bu ülkenin her yurttaşının ülkesinin dilediği yerine can güvenliği içinde gitmesi ve bunu da ülkeyi yönetenlerin sağlaması gerekir. Eğer bir yurttaş “Başıma bir şeyler gelebilir” diye korkusundan bir yere gidemiyorsa, bundan utanması, sıkılması gerekenlerin de o ülkeyi yönettiğini sananların olması gerekir. Bu konuda gerekli önlemi alamamışlar ve ülkenin her karış toprağını güvenli hale getirememişlerse, hiç olmazsa dillerini tutmaları gerekmez mi?

Devlet Bahçeli olması gerekeni yaptı, sükûnetini bozmadı, kışkırtmalara fırsat vermeden Tunceli’yi ziyaret etti. Keşke umduğundan fazlasını bulsaydı. Ne yazık ki, umduğunu bulamadı buna karşın çok da iyi oldu. Kendisini de örgütünü de tebrik eder, kutlarım.

Ben Tuncelilerin yerinde olsam, Devlet Bahçeli’yi kendisinin de ummadığı şekilde alayıvala içinde karşılar, ağırlardım. Şahsına söyleyecek sözleri ve istekleri de nezaket, zarafet ve insanca yapar, gerçekleri bilmiyorsa, onları dile getirir, utandırırdım. Ne yazık ki, bu fırsatı değerlendiremediler. Yazık!..

Devlet Bahçeli, herhangi bir olaya meydan vermeden Tunceli’yi ziyaret etti, geldi. Bu sefer de Başbakan: “Neden biz söylemeden gitmediniz?” diye eleştiriyor ve tahriklerine devam ediyor.

Devlet Bahçeli, o tahriklerden önce Tunceli’ye gidip ziyaret etseydi, Başbakan bu sefer de başka bir laf bulurdu evvellah!..

Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar nerede, bürokratlar, hatta devlet memurları nasıl konuşacaklarını bilmiyorlarsa, o makamları, o yerleri neden işgal ediyorlar? Buna hakları var mı?

Saltanatlarını devam ettirmek isteyenler; bu ulusun değer yargılarıyla, diniyle, imanıyla, mezhebiyle, diliyle, rengiyle, soyuyla, cinsiyetiyle oynamasınlar, bu ulusun farklı düşünenlerinin sabırlarını da taşırmasınlar!..

Çağdaş devletlere yakışan her neyse, Türkiye Cumhuriyeti de çağdaş bir devlet olarak onu bir an önce yapmalı: Tüm kirli çarşafları kaldırılmalı, dedikodulara daha fazla fırsat vermemeli, gerçekleri bilimsel yöntemlerle açıklamalı, mağdurların zarar ve ziyanlarını karşılamalı, özür dilemesi gerekiyorsa dilemeli, özür dilemesi gerekenleri açıklamalı ve onların ölülerine bile bu özrü diletmeli… Dolayısı ile bundan sonra birliği, bütünlüğü, kardeşliği, tüm fertlerinin birbirlerine yasalar önünde gerçekten eşit ve özgür olduklarını kanıtlamalı…

Aksi halde, halk sürüm sürüm sürünürken, birileri geçici olarak sultan olabilirler, kendi itibarları ve rahatları için saraylar yaptırabilirler, halk ayağına don alamazken, yırtık lastik ayakkabı ile dolaşırken, bunları umursamayıp uçak ve lüks otomobil koleksiyonları yapabilirler, hatta ülkenin tapusunu da üzerlerine yaptırabilirler ama… Ülkenin kristallerine kadar dağılmasının, insanlarının birbirlerini gırtlaklamalarının, boğazlamalarının sebebi oldukları gibi, sonunda pişman olsalar da önüne geçemezler… Bunu görmeyenler, görmek istemeyenler devlet adamı olamazlar! O makamları işgal etme hakları da yoktur!.. Bir yurttaş olarak benden hatırlatması…

29.11.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YALOVA’DAKİ AĞAÇ KIYIMINI KINAMA

1417090746_yalova_aYacBir buçuk yıl Yalova Çiftlikköy Sultaniye İlköğretim Okulu’na sürgün olarak herkes tatlı uykusunu uyurken Darıca’dan her gün 4 dolmuş, 1 feribotla 3 saatte gider, okul dönüşü de aynı şekilde Darıca’ya evime dönerdim.

Yalova’ya girerken katledilen o ağaçların altından her geçişimde bütün sıkıntılarımı stresimi geçici olarak da olsa atar, içimdeki intikam duyguları adeta erir, yok olur, geleceğe ait güzel hayaller kurardım.

O ağaçlara el uzatanların kolları kökünden kırılsın!.. Başka çözüm yok muydu? Bundan sonra oradan her geçişimde suçluluk duygusu altında ezilmeden, yüzüm kızarmadan, içim kan ağlamadan nasıl geçeceğim?

28.11.2014

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GENÇLİK VE AYDIN DEMEK, SORUMLU DEMEKTİR

ELBİSTANBizde gençlik ve aydın demek, gereksiz şeyler okuyan, kafasını yararsız ve küflü şeylerin çöplüğü haline getiren, bilgili görünme, boş lakırdı yapma, okey ve pişti oynama, bilgisayar ve cep telefonlarıyla caka satma, sanal oyun faaliyetlerinde bulunan insan demek değildir.

Bizim uygarlığımızda, ulusal ve uygarlık ruhumuzda gençler ve aydınlar her zaman yurtseverdir, bunun gereğini de canı, kanı pahasına yerine getirir, gözünü daldan budaktan esirgemez, yurt söz konusu olunca, gerisinin teferruat olduğunu kabul eder; gerektiğinde askerdir, gerektiğinde yurdunun bir karış toprağını savunan şehittir, gazidir, kahramandır.

Gerektiğinde asayişi tesis eden polistir, gerektiğinde adaleti sağlayan hâkimdir hakemdir, gerektiğinde de şefkatli sevgilidir, kardeştir.

Gençlik ve aydın deyip geçemezsiniz. Onlar mahallenin eminidirler, ağabeyidirler, mahallenin, semtin bekçisidirler, efendisidirler, efesidirler. Gençlik deyip aydın deyip delikanlı, külhanbeyi deyip geçemezsiniz. Onlar mahallenin, semtin, ülkenin adeta ruhudurlar. Sokağımızın, semtimizin, ülkemizin vicdanıdırlar. Gençliği çıkartıp aldığınızda Türkiye tarihinden geriye hiçbir şey kalmaz.

Gezi Parkı ve Taksim olaylarında gençler ve aydınlar bir tek ağacın dalı, bir tek kuşun kanadı kırıldığında kepçeliler Gezi Parkı’na ve Taksim Meydanı’na kepçelerini daldırdıklarında bile buna derin bir anlam yüklüyorlar. Ağaçların gövdelerinde ve meydanda tak tak diye sesler çıkarken, gençlerin ve aydınların kendi kemikleri kırılıyormuş gibi gönlünden dilinden “Hepimiz yok olmadan buralara dokundurtmayız!.. Bir tek kuş, bir tek ağaç, bir karış alan uğruna canımızı feda ederiz!.. Sağır kulaklarınızı açın sesimizi duyun!..” diye yeri göğü inletircesine, dağı taşı yerinden titretircesine haykırıyorlar, gürlüyorlar.

Kepçeliler, Bekolar kepçelerini meydana vurdukça, iş makinaları alana doldukça “Her yer Taksim, her yer Gezi!..” diye milyonlarca duyarlı gençler ve aydınlar sokaklara, meydanlara dökülüyor, “Bizi çiğnemeden, buraları bize mezar etmeden bir tek kazma vurdurmayız!.. Bir tek ağacın dalını, bir tek kuşun kanadını kırdırmayız!..” diye haykırıyorlar.

İşte böyle bir ruh var ülkemizde. Uygarlık var. Bu ruha karşı her daim elini açık tut, kapını açık tut, sofranı açık tut. Elini bağlı tut, dilini bağlı tut, belini bağlı tut. İşte böyle bir gençliğe, böylesine duyarlı aydınlara, böyle her zaman hazır ve nazır bir örgüte, böyle bir geleneğe, böyle bir ruha sahip çıkmak, sahip olmak bizim için ulusumuz için inanın eşi bulunmaz bir talihtir. Bu ruh bizde oldukça kimse bileğimizi bükemez, sırtımızı kimse yere seremez!.. Faşizm, diktatörlük adımını atamaz!..

Böyle bir gençlik ve aydın kitlesine sahip olmak geleceğimiz adına da iftihar vesilesidir. Tanrım bu ulusu ekmeksiz, susuz, havasız, ağaçsız, ormansız, denizsiz, gölsüz, ırmaksız, nehirsiz, kuşsuz, meydansız, vatansız bırakmasın!..

Ama onlar kadar böyle güzel bir gençlik ve aydın geleneğinden böyle güzel bir kitleden, toplumdan da umarız Tanrı bizi mahrum bırakmaz.

Gençlik ve aydınlar var oldukça, yaşadıkça bu ulus sonsuza dek yaşar. Gençlik ayakta durdukça bu devlet ayakta kalır. İşte onun için gençliğin ve aydınların acımasız ve ahlaksız iktisadi anlayışın altında ezilmesine, işsiz güçsüz aylak aylak dolaşmasına, babasının, anasının asgari ücretinden harçlık beklemesine hep birlikte karşı çıkacağız.

Gençlik ve aydın ahlakını dışlayan değil, onu çürüten değil, gençlik ve aydın ahlakıyla yoğrulmuş yeni bir anlayışı hem ülkemizde tanımak, hem dünyaya tanıtmak, örnek almaları için elimizden geleni yapmak, onların bir tek kılına bile zarar verenlerin kolunu kökünden kırıp uygun yerine koymak durumundayız!.. Bu da biz yetişkinlerin, sorumluların görevidir!..

Nazire yapan:

27.11.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

PROF. DR. RENNAN PEKÜNLÜ’YE VERİLEN CEZANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

ELBİSTANEğitim-öğretim yılı sona yaklaşınca öğrenciler kurallara uymamaya, keyfi hareketlerine devam ederler.  Bazı okul yönetimleri ve öğretmenler de bu keyfiyete göz yumarlar. Keyfi hareketler bazen çekilmez olur. Kabak da bazı öğretmenlerin başında patlar.

Galiba 1992 yılıydı. Elbistan Endüstri Meslek Lisesi’nde öğretmen olarak görev yapıyordum. Gerek yönetim ve gerekse öğretmenlerin çoğunluğu tam anlamıyla mola kafası taşıyorlar, öğrenciler de onlara ayak uyduruyorlardı.

Yılsonuna doğru öğrenciler tamamen kılık kıyafet yönetmeliğine aykırı şekilde gelip gitmeye başladılar. Ödün verdikçe laçkalıklar da arttıkça artmaya, çekilmez olmaya başladı.

Bir gün sabahın ilk dersi bitmek üzereyken çam yarması bir öğrencim iki haftalık sakalıyla, bacağında Maraş şalvarı, ayakkabıları Adana’nın afili delikanlıları gibi arkadan yamulmuş, sırtında kefen yaka kravatsız bir gömlek, saç baş dağılmış, bağrı karnına dek açık geldi. Adeta sabrımı test eder gibiydi. Onu o vaziyette gören öğrenciler gülmeye başladılar.

Tepeden tırnağa dek şöyle bir süzdükten sonra:

“Oğlum, Müdür’e git, bir izin kâğıdı, bir de bu kılık kıyafetinle girebileceğine dair bir yazı versin, al gel. Başkasından alırsan kabul etmem” dedim.

Sokrana sokra gitti. Biraz sonra tekrar kapı çaldı:

“Gel!”

İçeri girdi:

“İstediğim yazıları getirdin mi?”

“Hayır, Hocam… Müdür Bey, ‘Turaç Bey’e selâmımı söyle, idare etsin’ dedi.”

“Olmaz, oğlum; bu vaziyetinle idare edemem!.. Henüz okul tatile girmedi. Zaten amirlerimle başım bir türlü beladan kurtulmuyor, hepsi açığımı arıyor.  Ne zaman okul tatile girerse, dilediğin şekilde gelebilirsin ama bu şekilde alamam!.. Mutlaka dersime bu şekilde girmek istiyorsan, okulun müdürü tarafıma bir yazılı belge versin, benim açımdan hiçbir sorun kalmaz” dedim.

Sokrana sokrana tekrar gitti, tekrar geldiğinde:

“Hocam, Müdür Bey, idare etmenizi istiyor, ‘Belge veremem’ diyor. Senenin sonuna geldik, ne olur idare etsen!”

“Oğlum, sen bilinçli olarak böyle geldin. Arkasında ne yatıyor bilemem. Kusura bakma, alamam!” dedim.

Bu arada zil çaldı, çocuğu da alıp Müdür’ün makamına gittim, durumu anlattım. Müdür, çocuğun söylediklerini doğruladı. Bunun üzerine ben:

“Müdür Bey, siz çocukların gözüne kötü görünmek istemiyorsunuz ama onlarla bizi karşı karşıya getirmekten de çekinmiyorsunuz. Burası güçlükle eğitim yaptığımız bir okuldur. Güçlü kuvvetli delikanlılardır. Maksadınız onlarla bizi karşı karşıya getirmek değilse, neden o şekilde gelip gideceklerine dair bir yazı vermiyorsunuz da bizim idare etmemizi istiyorsunuz? Benim için amir olan yasa ve yönetmelikler sizin için de geçerlidir. Yarın baskın şeklinde bir teftiş yapılsa, bizi suçlamayacağınızı nereden bileyim. Kusura bakmayın ama ben bu şekilde sınıfıma öğrenci alıp ders yapamam” deyip çıktım.

Müdür arkamdan bakakaldı.

***

Ege Üniversitesi’nde 2011’de türbanlı bir kız öğrenci ile ilgili tutanak tutup dersine almayan Prof. Dr. Rennan Pekünlü hakkında açılan davadan dolayı o öğrencinin okuma hakkını elinden almakla suçlanmış ve 2 yıl, 1 aylık cezasını çekmek için cezaevine alınmıştır.

Yarın benim de, sizin de başınıza bu tür suçlandırmalardan dolayı ceza gelirse, hiç şaşmam!.. Çünkü, faşizm kapıya dayandı.

28.11.2014

Turaç Özgür

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FITRATÖRDEN ZIRTLATMALAR

?????????????????

Fıtrat, İslam dininde “yaratılış, yapı, karakter, doğa, mizaç, doğal eğilim, huy, cibilliyet” anlamlarına geliyor. Buna göre:

Ülkeyi yönetenlerin fıtratında; akıllarına esen diledikleri, yapmaktan zevk aldıkları her şeyi yapmak vardır. Bu, onlara Allah tarafından verilmiş bir haktır.

İktidarın fıtratında; alaşağı edilinceye dek dilediği her şeyi yapmak; anayasayı rafa kaldırıp kulağını, gözünü, ağlayan seslere kapatıp, ağzını açıp her şeyi yutmak vardır. Bu, onların fıtratik haklarıdır.

Muhalefetin fıtratında; kendini bilmez iktidarın ağlayanlar tarafından pat diye düşürülmesini, sonra hoop diye iktidarı kapmak vardır. Bu, onların karakterinde vardır.

Patronların fıtratında; işçiyi soymak, en az maliyetle dilediği şeyi yapmak ya da yapmamak, iş güvenliğini, çağdaş önlemleri alıp almamak keyfiyetini kullanmak vardır. Bu, onlara öyle vahyedilmiştir.

İşçilerin fıtratında; soyulmak, maden ilkel maden ocaklarında, teknik kurallara uyulmayan yük asansörlerinde ölmek vardır. Bu, onların alın yazısıdır.

Soğan erkeklerinin fıtratında; güçlüler karşısında kılkuyruk gibi bükülüp, hınçlarını  karılarından, kızlarından, bacılarından çıkarmak, onların yaşamayı hak edip etmediklerine, işkence isteyip istemediklerine karar vermek, uygulamaktır. Bu, onların cibilliyetleridir.

Uyuz veya zavallı kadınların fıtratında; zırtaboz, hırpo, kıro, ilkel soğan erkeği kocalarından, babalarından, kardeşlerinden bol bol dayak yemek, aşağılanmak, onların diledikleri her türlü kötü muameleye katlanmak vardır. Bu, anların doğal eğilimleridir.

Bütün kadınların fıtratında; bütün erkeklerden aşağıda olduklarını bilip katlanmak, erkeklerle eşit olmadıklarını bilmek, boynu eğit birer kuluçka makineleri olduklarını idrak etmek vardır. Bu da onların fıtratik özellikleridir.

Herkes fıtratik özelliklerini bilip bundan kelli hadlerini bilmelidir.

25.11.2014

Turaç Özgür

Denemeler, DÜŞÜNSEL, Emeklilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖĞRETMENLER GÜNÜ DEĞİL, ÖĞRETMENLERLE DALGA GEÇME GÜNÜDÜR

GAZİANTEP15.05.2002 Çarşamba günlü günlüğümden:

6’ncı saat 6/C’ye girdiğimde “Merve” adlı kız bayılmış, arkadaşları başına toplanmışlardı. Neden, niçin bayıldığını sordum: Gerek kendisi, gerekse arkadaşları geçen yıllardan beri zaman zaman bayıldığını söylediler.

İki kız arkadaşıyla 2’nci kademeden sorumlu Md. Yrd. Ahmet Bey’in odasına gönderdim. O da ailesine telefon edip, sınıfa tekrar gönderdi.

Biraz sonra Merve’nin annesi geldi:

“Türkçe öğretmeni kim?” diye sordu.

“Benim, buyurun hanımefendi.”

“Geçen gün kafasını başka bir kızın kafasına vurmuşsun. Ondan sonra öyle oluyor. Gelip şikâyet edecektim, gelmedim”  dedi. Sakin olmaya çalışarak:

“Sen ağzından çıkan sözün ne anlama geldiğini bilmediğin gibi, kızının sorunlarını da bilmiyorsun. Bunun psikolojik sorunları vardır. Kızının kafasına da vurmadım. Sembolik olarak beraber oturduğu, konuştuğu kız arkadaşının kafasına vurur gibi yaptım. Yani, ikisinin kafasını birbirlerine hafifçe değdirdim. Vurmak buysa, evet vurdum.

Kızın arkadaşlarıyla hiç geçinemiyor. Her zaman ‘Beni dövüyorlar’ diye feryadı figan edip ağlıyor; sürekli başkalarını suçluyor. ‘Gözünün üstünde kaşın var’ desem ağlıyor.

Sen gelmeden önce hem kızın, hem de arkadaşları eskiden beri bu durumun olduğunu söylediler. Ama sen şimdi bütün bunları yok sayıp, beni suçluyorsun.

Ağzından çıkanı kulağın duymuyor, sen ne dediğini bilmiyorsun, beni neyle suçladığının farkında da değilsin. Duyan da zanneder ki, biz burada kızına işkence ediyoruz. Yok öyle bir şey…  İşte kendisi… İşte arkadaşları…

Çocuklara bakıp:

“Çocuklar, benim için değil, Allah için söyleyin: Ben buna ne zaman vurdum? Demin, kendisi de eskiden beri öyle olduğunu söylemiyor muydu?” dedim.

Gerek kız, gerekse arkadaşları sözlerimi doğruladılar. Sonra Neslihan Bilici adlı öğrencim:

“Hocam, ben neden bayıldığını biliyorum. Ama burada söylemem” dedi.

“Peki, kızım; o zaman koridora çıkın, orada annesine çekinmeden rahat rahat söyle” dedim.

Üçü birlikte koridora çıktılar. Sonra tekrar içeri girdiler. Kadın:

“Benim kızımı aralarına almıyorlarmış, dışlıyorlarmış… Ondan dolayı böyle psikolojik bunalım geçiriyormuş… Ne hakları var kızımı dışlamaya, aşağılamaya?!..” dedi. Bunun üzerine ben:

“Kızını kimse dışlamıyor, kızın öyle zannediyor. Psikolojik sorunları var. Bu sorunlarını yaratan belki de sensin ya da abisidir. Ben psikolog değilim, doktora götür, o çözsün” dedim.

Sokranarak gitti.

Bu durumu teneffüste Ahmet Bey’e de anlattım. O da:

“Hocam, bizim yaptıklarımıza, çektiklerimize, fedakârlıklarımıza bak, velilerin düşüncelerine bak… Kazasız belasız şu birkaç yılımızı da bir tamamlayabilseydik de emekli olabilseydik…” dedi.

***

Nihayet, sayısı bellisiz ceza ve sürgünlerden sonra babadan dededen kalan malvarlığımı sıfırlayarak 2005 Ağustos’unda kazasız belasız sefalet aylığı ile emekli oldum. O gün bugündür uzaktan bir okul gördüğüm zaman psikolojim bozulmasın diye mümkünse başka bir sokağa sapıyorum.

Meslektaşlarımla karşılaşıp onların sorunlarını dinleyip yaşamımın daha fazla kararmaması için özel gayret sarf ediyorum.

Her 24 Kasım Öğretmenler Günü nedeniyle iki ayağını kaldırıp ellerimizden öpme söylevi çeken bir politikacı öldürmeden kazasız belasız yaşamımı tamamlamaya çalışıyorum.

***

Öğretmenlerin onursuz hale getirildiği bu günleri görmediğimden dolayı da kendimi çok şanslı görüyor ve adeta öğretmenlerle dalga geçenler: “Alın o 24 Kasım Öğretmenler Günü’nüzü başınıza çalın, emi!..” diye nefesimin yettiğince haykırıyorum!..

24.11.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MERAKLI AYI BİLE MERAKSIZ BATANDAŞTAN DAHA ÜSTÜNDÜR

ayi_913Fox TV’de verilen haberlere göre:

Kanada’da bir doğa fotoğrafçısı ormanda bir ayının fotoğrafını çekerken, meraklı ayı fotoğrafçıya yaklaşıyor, ayaklı fotoğraf makinesini inceliyor.

Kendisini seçmen zanneden bazı iki ayaklı ayılar: “Benim oyumla iktidarı ele geçirenler beni insan yerine koyuyorlar mı, koymuyorlar mı, oylarımla birilerinin ezilmesine, birilerine zulmedilmesine acaba sebep mi oluyorum, bunlar kime hizmet ediyorlar, kendilerini ne zannediyorlar?” diye merak hiç merak etmiyorlarsa;

Kendisini vatandaş zanneden bazı batandaşlar da: “Yahu ben bir gece kondu, bir bisiklet, ayağıma bir soğuk su lastiği, kıçıma bir don, çocuklarıma bir ekmek alamazken, benim vergilerimle memleket yönettiklerini zannedenler kendilerine binlerce odalı Kaç-Ak Saraylar yaptırıyorlar, füzesavarlı uçak kolleksiyonları, süper lüks makam arabaları koleksiyonları yaptırıyorlar. Ben aç ve perişanken, benim kardeşlerim maden ocaklarında gazdan boğulurken, çamur molozları altında ölülerinin yeryüzüne çıkarılmasını beklerken, şehit maden işçisi kardeşimin babasının yırtık lastik ayakkabısını 5 liralık yenisiyle yenileme densizliği yapıp hakaret etmelerine daha ne kadar tahammül edeceğim?” diye merak edip düşünemiyorsa;

Bu memlekette “ileri demokrasi” markalı faşizm zulümlerine devam eder.

İyi seyirler sevgili batandaşlar!..

22.11.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

NEREDE BU MÜTEDEYYİNLER?

Son yıllarda sahtekar dincilerden samimi olanları ayırmak için onlara “mütedeyyin” deniyor.

İnancı her ne olursa olsun, o inancın gerçekten mütedeyyinleri varsa, faturası her ne olursa olsun, kamu mallarının bu kadar hoyratça yağmalanmasına, kitabına uydurulan bunca hırsızlıklara, soygunlara, vurgunlara, yönettikleri başlarını sokacak gecekondu, binecekleri bisiklet alamazken, itibarlarını arttırmak için kendilerine halkının ekmeğinden aşından keserek saraylar yaptıranlara, füzesavarlı uçaklar, zırhlı makam otomobil kolleksiyonları kuranlara karşı ilk başkaldırmalar ve isyan edenler onlar olmalıydı.

Ben böyle bir tane bile mütedeyyin göremiyorum. Siz görebiliyorsanız, adresini verin de ayağına secdeye kapanmaya gideyim…

20.11.2014
Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KADINLARI ERKEKLERİN KÖLESİ YAPANLAR KADINLARDIR

berrin berrin1Başkent Kadın Platformu Başkan Yardımcısı Berrin Sönmez Hanımefendi Haber Türk TV’de “Kadına 3.Soyadı Yasak” konulu tartışmada erkekleri ve hukuku suçlu görmektedir.

Hanımefendiye “Dinimin emri diye tesettür adı altında seni çaputlara sarıp sarmalayan zihniyet, senin dininin emri değil; kuru fasulye gibi kendini aziz ve mübarek, kadını da erkeğin kölesi gören erkek egemen zihniyetidir.

Hukuku çağdaş çizgiye çekmek için erkek egemen zihniyetine ve kadınları erkeklerin kölesi gibi gören dine karşı savaşmak için önce kendin şu “tesettür” diye yutturulan çaputlarından kurtul!..

Bunu yapamıyorsan erkekleri ve hukuku suçlamaktan vaz geç!..” diyorum.
Çağlar boyunca olduğu gibi günümüzde de kadınlar hâlâ eziliyor, aşağılanıyorsa, asıl suçlular çıkarları doğrultusunda “yarı görünce tilki, suyu görünce balık olan”, kendilerine dayatılanları, dayatanlar din bile olsa, boyun eğen, kadınları köleleştirenlere karşı yeterince savaşmayan kadınlardır.

Ben anamı, bacımı, karımı, kızımı, torunumu böyle “tesettür” diye yutturulmaya çalışılan çaputlara sarmalanmış olarak görmeye dayanamam. Sizin gibi kadınlar, benim gibi erkekleri lütfen suçlamaktan vaz geçin!..

“Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün. Hz. Mevlana”

19.11.2014
Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HERKESE ‘SAYIN’,  ‘BEY’, ‘HANIM’ DEMEK ZORUNDA MIYIZ?

at resimleri3 sokak_kopegi2__5_30.05.2002 PERŞEMBE GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN

Pendik Sahil Yolu’nda bir tur yaptıktan sonra Pendik’in merkezinde uygun bir yere arabayı park ettik, parkta biraz gezindik. Eşlerimiz bizden ayrılıp gezmeye gittiler. Mehmet Ali Bey ve ben de Emekli Öğretmen Hıdır Bey’in bizi beklediği kahveye gidip, onunla buluştuk.

Saat 19.00’a doğru hep birlikte Hıdır Beylerin Alt Kaynarca’daki evlerine gittik. Biri eşi, diğeri kızı, iki hanımefendi bizi güler yüzle kapıda karşıladılar. Hal ve hatır sormalardan, çay ve kahve ikramlarından sonra eşi ve kızının daha önceden hazırlamış oldukları nefis yemekleri yedik. Sonra hoşça vakit geçirip sohbet ederken içki ve yanında verilen mezelere devam ettik.

Bir iki kadeh rakıdan sonra Hıdır Bey bol esprili ve bol argolu konuşmalarına başlayınca coştukça coştu, bizi güldürmekten karnımızı yırttı diyebilirim. Bırakın hanımların yanında, erkeklerin bile yanlarında konuşulmayacak bol argo sözcüklerle, özellikle kayınpederini övdükçe övdü.

Ondan söz ederken bolca “pezevenk”, “şerefsiz”, eşi ve kızından söz ederken, ya da onlardan bir şeyler isterken “orospu” sözcüğünü en tatlı ses tonuyla söylüyordu. Kızı ve eşi de kıkır kıkır gülüyorlardı. Ben bu sözcüklerin bu kadar kulağa hoş gelen bir vurguyla söylendiğine yaşamım boyunca rastlamamıştım.

Mehmet Ali Bey daha önceden onu gıyabında tanıtmasaydı, Hıdır Bey’i ilk defa gördüğüm için onun anlamakta çok güçlük çeker, böyle bir adamla bizi muhatap ettiği için Mehmet Ali Bey’e çok fena bozulur, eşimi de alır giderdim. Ama yine de “hanım, bey, orospu, pezevenk, şerefsiz” gibi sözcüklerin alışık olmadığım tam tersi anlamlarında kullanılmasından dolayı onu dinlerken, utancımdan yüzüm kızarıyordu.

Hıdır Bey de gayet normal şeyler konuşuyormuş gibiydi. Mehmet Ali Bey ve eşi onun bol argolu sözlerine kıkır kıkır gülüyorlardı. O da onları hoşnut etmeye çalışıyormuş gibi bol argolu ve esprili konuşmalarına devam ediyordu.

Kayınbabasından ya da çok sevdiği bir erkekten söz ederken adlarının başına ‘pezevenk’, ‘şerefiz’ gibi; karısından, kızından ya da çok sevdiği kadınlardan söz ederken de “orospu” sözcüklerini kullanmayı; sevmediği nefret ettiği erkeklerden söz ederken onların adlarının başlarına genellikle ‘sayın’ sözcüğünü eklerken, adlarının sonuna ‘bey’ ya da ‘hanım’ sözcüklerini eklemeyi asla ihmal etmiyordu.

Sonra Mehmet Ali Bey’in ısrarı üzerine karısına, kızına, yakınlarına neden “orospu” dediğini şöyle açıkladı: “Bizim orada güzel bir kızdan bahsederken ‘Orospu ne kadar da güzel’, ‘Orospu ne kadar da becerikli’,  ‘Orospu ne kadar da cana yakın’ demezler mi? Bizim orada ‘orospu’ sözcüğünü kötü anlamda söylemezler. Bizim oradakiler, bir kadını, kızı överlerken ‘orospu’ derler.

Ayrıca, zamanla bir de baktım, gördüm ki: Ne kadar hırsız, üçkâğıtçı, dolandırıcı, gaspçı, çıkarcı, bencil, namussuz, orospu, sürtük, ahlaksız kadın-kız varsa, herkes onlardan bahsederlerken, onlarla konuşurlarken onların adlarının başına ‘sayın’, adlarının sonuna ‘hanım’, ‘hanımefendi’; erkeklerinkine de ‘bey’, ‘beyefendi’ ekliyorlar. Ben de düşündüm, taşındım, kendi kendime dedim ki, Bunlar  ‘sayın’, ‘hanım’, ‘hanımefendi’,  olduklarına göre, ben şimdi bizimkilere, yakınlarıma, sevdiklerime nasıl ‘hanım’, ‘hanımefendi’ diyeyim, bu onlara saygısızlık, hakaret sayılmaz mı? Bizimkilere ‘hanım’, ‘hanımefendi’ dememem gerekiyordu. Onlara ‘orospu’ demeyi daha uygun buldum. Ben de ondan sonra bizimkileri ‘orospu’ diye çağırmaya başladım… Sevdiğim, saydığım erkeklere de ‘bey’, ‘beyefendi’ diyemeyeceğime göre, onların payına da ‘şerefsiz’, ‘pezevenk’ düştü” dedi.

Soyadı seçiminde Aziz Nesin’nin “Nesin” soyadını neden aldığının açıklaması gibi bir şeydi. Aziz Nesin: “Baktım ki, yiğit, kahraman, zeki, çalışkan, inci, zümrüt, yakut gibi bütün güzel sözcükler kapanın elinde kalmış. Ben de ‘Aziz, sen nesin?’ anlamında ‘Nesin’ soyadını kendime uygun buldum” der.

Hıdır Bey’in tepkisi de aynen bu: Hanım ve beylikle ilgisi olmayanlara, tam tersi olanlara tepki olarak “hanım, bey” gibi bazı sözcüklerin anlamını ters çevirerek çok sevdiği yakınlarına “pezevenk, şerefsiz, orospu” demeye başlamış…

Bu açıklamalarından sonra Hıdır Bey’in ne demek istediğini gayet iyi anladım ama yine de onun işi çok zor. Çünkü bilmeyenlere sürekli açıklamak zorundadır.

Saat 24.00’te vedalaşıp Darıca’ya hareket ettik. Yolda giderken, Mehmet Ali Bey eşime: “Yenge, sen Turaç Bey’in çok konuşmasından şikâyet ediyordun. Ben de sana ‘Bizim Hıdır Bey,  Turaç Bey’i yener’ demiyor muydum? Nasıl, haksız mıyım?” dedi.  O da beni kınayarak “Sen orada niye ağzını açmadın? Beni Mehmet Ali Bey’e karşı mahcup ettin” dedi. Ben de “Yahu, adam ne güzel konuşuyordu, sen bahiste kazanasın diye müdahale etmenin ne anlamı var!..” dedim.

***

Hitap ve nezaket sözcüklerini yerli yersiz kullanmamak gerekir. Kullanırsan ne mi olur? Hıdır Beylerin sayısı çoğalır.

***

Herkese ‘sayın’, ‘bey’, ‘beyefendi’, ‘hanım’, ‘hanımefendi’ dersek, bu sözcüklerin içi boşalır; at izi, it izine karışır: At kimdir, it kimdir anlamaktan güçlük çekeriz. Benim kafam iyice karıştı, bir türlü at kimdir, it kimdir anlayamıyorum. Ya siz?

 

14.11.2014

Turaç Özgür

 

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE BİR MANDIRA ÇİFTLİĞİ MANTIĞIYLA YÖNETİLİYOR

İnek Besi Çiftliği, KastamonuMevlana hazretleri: “Ambara hemen çuval boşalt, altta delik oldukça, asla dolmaz” diyor.

Türkiye’yi yönettiklerini sananlar ambarın dibini öyle delmiş ki, çuvalları boşalt boşat bir türlü dolmuyor. Sen hemen dolaylı dolaysız vergi ver, verdiğin vergilerin onda biri bile bize hizmet olarak, yatırım olarak geri dönmüyor.

Türkiye, mandıracı mantığıyla yönetildiği için,  mandıracı ve yardımcılarının dışında geri kalanlar tam birer sağmal inektir. Bunların sütlerini keyfince sağmak mandıracın hakkıdır.

Mandıra yönetimine zorlu çıkaranlar, deli inekler (muhalefet); zorluk çıkarmayanlar,  akıllı inekler (yandaşlar)  farklı muamele görmektedirler. Kendilerini gönüllü olarak sağdırdıkları için sadece sütlerini veriyorlar, bunlara arada sırada ot verildiği de oluyor, bunlar kolay kolay celebe gönderilmezler. Deli ineklere gelince, onların sadece sütleri değil, zaman zaman kanlarını da sağıyorlar, bunların kanları kuruduktan sonra da celebe gönderilir.

Gönüllü inekler de gönülsüz ineklerin haline baktıklarında kendi hallerine şükrediyorlar. Mandırahane de şimdilik ayakta duruyor. Bakalım gelecek ne gösterecek?

 

13.11.2014

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DADAŞLIK BAŞKALARININ İNANCINA, FİKRİNE SAYGISIZLIK MI?

semah_yapanlar-alevi-bektasi-semah-nedir-etrafca-etrafca.blogspot-semah_cesitleri1968-69’da Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi’nde okurken okulumuzun diskçi ve ciritçisiydim. Galiba Mayıs ayıydı, Türkiye Okullar Arası Yarışması’na hazırlanıyorduk. Bundan dolayı Mersin Tevfik Sırrı Gür Stadı’nda kampa alınmıştık. Başımızda da Atletizmden Sorumlu Hasan Bey (Biz ona ‘Kasap Hasan’ derdik) vardı. Kasap Hasan, performansımızın düşmemesi için bir saniye bile gözünü üzerimizden ayırmaz sürekli gece gündüz bütün zamanını bizimle geçirirdi. Kendisi olmadığı zaman da ya kaptanımız Caner Açıkada’ya, ya da hepimizin ağabeyi Türkiye Çekiç Rekortmeni rahmetli Nurullah İvak’a emanet ederdi.

Kasap Hasan ne yapar yapar, Türkiye’nin en ünlü atletlerini araştırır bulur, Tevfik Sırrı Gür Lisesi’ne getirtirdi.  Bundan dolayı da Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi Türkiye Okullar Arası Atletizm Yarışmaları’nda 6 senedir şampiyonluğu kimseye kaptırmamıştı. 7’nci sene de iddialıydık ve neticede 7’nci sene sıkı ve disiplinli çalışmamız sayesinde Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi’ni şampiyon etmek bize nasip olmuştu.

Neyse, gelelim asıl konuya: Bir akşam Kasap Hasan’ın etrafında toplanmış sohbet ediyorduk. Erzurum’dan getirtilen “Nevzat” adlı 1500 ve 3000 metre yarışçımız Hasan Bey’e: “Hocam, Mersin’de Ramazan var mı, yok mu kimsenin ne haberi var, ne de umurunda… Sen git bir de Erzurum’u gör. Erzurum’da kimse lokantasını ve kahvesini açamaz, kimse dışarda bir şey yiyip içemez. Bunu yapanları Erzurum’da yaşatmazlar, ya linç ederler ya da öldürürler  vallahi!..”

Hasan Bey en ufak bir şey söylemeyince, ben Nevzat’ın marifetmiş gibi öğünerek anlatmasına sinirlenerek: “İyi bok yerlermiş!.. İlkel herifler, hangi çağda yaşıyorlar, uygarlık kaçkınları!..  Kim ne karışır kimin oruç tutup tutmayacağına, neye inanıp inanmayacağına?!. Bu, sadece o kişiyi ilgilendirir!.. Bu gibi konularda kimin ne yapıp yapmayacağı sadece kendini ilgilendirir, başkalarına bok yemek düşer!..” dedim.

Ortalık buz gibi oldu, kimsenin gıkı çıkmadı. Hasan Bey de tartışmalara fırsat vermemek için: “Hadi çocuklar, yatmanın zamanı geldi” dedi. Herkes yatağına gitti, yattı. Bunu hiçbir zaman unutmadım. Erzurum’un karakteristik özelliği o gün bugündür, Nevzat’ın anlatımıyla şekillendi, bunu değiştirecek bir gelişme de ne yazık ki, hiçbir zaman olmadı.

***

Türkiye Cumhuriyeti’ni yönettiklerini sananlar, Ramazan ayında Alevilerin de vergileriyle beslenen TRT’yi Ramazancıların borazanı haline getirirlerken, Muharrem ayında bir gün olsun Alevilerin oruçları ile ilgili bir tek yayın bile yaptırmadılar.

Ondan sonra da “Alevi de bizim, Sünni de bizim; cami de bizim, cemevi de bizim!..” diye çocuk kandırdıklarını zannediyorlar.

Ey Devleti yönettiklerini zannedenler!… Erzurum’daki o itfaiyeciler sizin yönettiğiniz Türkiye’de şımartıldı, hadlerini aştılar. Yüzyıllardır İbadetlerini yapabilecekleri bir cemevine izin verilmediği, devletlerinden sürekli dayak yiyip azarlandıkları, korkutulup sindirildikleri için bir cemevleri bile olmadığından itfaiyenin salonunda yüksek izinlerinizle cemlerini yapmak zorunda oldular.

Ardından da belki de sizin emirlerinizle cemlerinde elektrikler kesildi. Kendilerini Dadaş zanneden bazı ahlaksızlar hâlâ bok yemeye devam ediyorlarsa, bu da devletin onlara yüksek hoşgörüsünün yüzündendir. Biz bunu böyle algılıyoruz, siz de bizim aptal olmadığımızı, uyumadığımızı, bunların hesaplarını eninde sonunda sorumluluğu olan herkesten, ölmüş bile olsalar soracağımızı bilin!..

Onursuz, gurursuz duruma düşürülmeye çalışılan yurttaşlardan, toplumlardan onursuz, gurursuz uluslar oluşur. Bunu mu istiyorsunuz? Başka kapıya!.. Başka kapıya!.. Başka kapıya!..

10.11.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EY CHP’LİLER!.. EY ARKADAŞLAR!..

Ben her seçimde CHP’ye oyunu veren, ama asla kendini CHP’li görmeyen birisiyim. Ama bugün olduğu gibi dün de bu memleketin içine edenler CHP’nin aleyhine hiçbir şey bulamadıkları zaman İstiklal Savaşı’ndan 1950’ye kadarki dönem içinde kendilerince olumsuz her ne varsa, CHP’nin yaptığını söylüyorlar. Buna da henüz melemekten, mööölemekten, havlamaktan kurtulamamış zavallı kimseleri inandırıyorlar.

Kendisini birinci sınıf CHP’li gören bir ilgili ya da yetkili çıkıp böylelerine:

“Ulan kişiliksiz herifler!.. Tek parti döneminde senin deden, eben, baban, anan, yedi sülâlen neredeydi?

Şerefsiz herif!.. Neterek kadın!..

Bugün beğenmediğin şeyleri senin dedenin, ebenin, babanın, ananın yaptıklarını niye bize mal ediyorsun?

Biz o gün bu gündür, o kendini bilmez Cumhuriyet düşmanlarının, laiklik düşmanlarının, uygarlık düşmanlarının pisliğini temizleyip kıçlarına tekme vurmaktan asıl işimizi doğru dürüst yapamaz olduk!..

İşte bugün durmadan bize havlayanlar onların uzantıları, senin gibileridir!.. Haddini bil, bizi daha fazla konuşturmayın!..” demiyorlar. Bunu anlamaktan güçlük çekiyorum.

Bütün bunları açıklama yürekliliğini CHP anlatır, gerçekleri sergiler, küflü beyinlere haddini bildirirse, size söz veriyorum: gidip CHP’ye üye olacağım, gururla “Ben CHP’liyim” diye ilan vereceğim.

Korktuğunuz, utandığınız bir şey yoksa, bunu yapma yürekliliğini göstermezseniz, siz sağ, ben selamet!.. Bundan sonra da oyumu CHP’ye vermem, bunu asla unutmayın!..

09.11.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Soru-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEĞERLİ ARKADAŞIM AZİZ GÜLMÜŞ

1474397_271337563014294_301774443_n“Tekeri Patlaklar” yazını hüzün ve zevk karışımı bir duygu ile okudum. Kendini “defolu” olarak görmene üzüldüm. Keşke bu ülkeyi yönetenlerin de sadece tekerleri patlak olsa…

6 yıl aynı okulda birlikte çalıştık ama ben bir günden bir güne senin tekerinin patlak olduğunu göremediğim gibi, defolu değil, mükemmel bir insan olduğunu söyleyebilirim. Sen defolu isen, benim hiçbir tarafım ele alınamaz.

Bir koca kafa, müfettiş olarak dersime paldır küldür,  selamsız sabahsız girip doğrudan masama oturup benden izin bile almadan dosyalarımı mıncıklamasına dayanamayıp, öğrencinin birini tahtaya kaldırdım: “Kötülük arayan göz, güzellik göremez. – Şirazi” sözünü yazdırmış, sonra da ne anlama geldiğini açıklatmaya çalışmıştım. Kocakafa alınınca, hızımı alamayarak: “Güzellik arayan göz de kötülük göremez. – Turaç Özgür” diye naziresini yazdırıp açıklatmıştım. Yeteri derecede anlatabilmek için ben de katkıda bulunmuştum. Ders zili çaldığında kocakafa gitti, ikinci dersim başlayınca başka bir kocakafa ile geldiler, beni makasa aldılardı. Sonra karşılıklı savaş… Bilmem anımsayabildin mi?

O kacakafalara ders vermek için yazdırdığım o veciz sözlerde olduğu gibi herkes kendi bakış açısına göre baktı kimsede veya şeyde görmek istediğini görür. Bilmem anlatabildim mi?

Ülkemizi kendilerinin gökten zembille geldiğine inanan, ya da öyle olduğuna inandırılmış tekerleri patlamamış ama kafadan defolular öyle paldır küldür yönetiyorlar ki, bu ülkenin etini sütünü satarak saraylar yaptırıyorlar megaloman kişiliklerini tatmin etmek için.

Yönettiklerini zannettikleri ülkenin insanları “ben buyum, sen şusun” diye birbirlerinin kanlarını döküyor, çoğunluk için ekmek at olmuş, onu yakalamak isteyenler de it olmuş, arkasından koşuyor, yetişemiyorlar. Bu megalomanlar, devletin sosyalliğini çalıştıracaklarına sadaka ekonomisiyle bağırsak gürültülerini bastırmaya, onlara insan gibi yaşamaları için harcamaları gereken paraları TOMA’lara, biber gazlarına, silahlara yatırıyorlar, saraylar yaptırıyorlar.

Hırsızdan, soyguncudan, talancıdan, vurguncudan, yalancıdan dindar olunmayacağını bilmeyen halkı da din ile uyutmaya çalışıp saltanatlarını yerleştirmeye çalışıyorlar. Yat kalk, Allah’ına şükret ki, bu yaratıklardan hiçbirine benzemiyorsun. Bana göre mükemmel bir insansın… Patlak tekerine kafayı takma…

Saygı ve sevgilerimle…

08.11.2014

Turaç Özgür

 

 

 

 

DÜŞÜNSEL, Mektuplar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE’DEKİ REJİM DEMOKRASİ DEĞİL, ZOROKRASİDİR

İSTANBULAklı başında hiç kimse bilerek kendisine, çevresine, ulusuna, insanlığa kötülük yapmaz, yapamaz da…

Ülkemizde birilerinden intikam almak isteyenler, demokrasiyi ve dini kullanarak devlet denilen o muazzam gücü ele geçiriyorlar. Ondan sonra da o gücü kullanarak istediklerini yapıyorlar.

Bunlara fırsat vermemek için devletin sosyallik ilkesini yerine getirip muhtaç olanların muhtaçlıkları giderilinceye dek ihtiyaçlarını karşılamak, her ne adla olursa olsun, sadakayı ve partiler aracılığı ile yapılan yardımları yasaklamak gerekir.

Yardıma muhtaç olup da devletten yardım aldığı sürece seçme ve seçilme hakkını da o yurttaşın elinden almak gerekir. Aksi halde yardım alanların; oylarını o yardımı yaptıklarına inandıkları, inandırıldıkları kişi ve partilere vermenin önüne asla geçilemez.

Bir yurttaş “Ben seçme ve seçilme hakkımı kullanmak istiyorum” diyorsa, hiçbir özel ve tüzel kişiden ya da kamu kurum ve kuruluşlarından yardım almamalıdır.

Adı her ne olursa olsun, kim tarafından yapılırsa yapılsın, yardımlarla yaşayan yurttaş özgür yurttaş değildir; o, köledir.  Kendisi özgür olmayanların, sırtıma binenlerin, sırtımdan inmek istemeyenlerin, parazitlerin; sattıkları oylarıyla beni yönetmeye, yönettirmeye hakları yoktur.

Sadakayla, yardımlarla satın alınan ya da din ile uyutulup kandırılan insanların oylarıyla demokrasicilik oyununa, komediye  artık bir son verilsin!..

İlkeleri tamamen terk edilmiş, ruhu boşalmış sandık rejiminin de demokrasi ile asla ilgisi yoktur; onun adı demokrasi değil, zorokrasidir.  Ülkemin ve benim başıma kötülüklerden yana her ne geliyorsa, bu zorokrasi rejimi ve zorokratları  yüzünden geliyor.

Bu tür zorokratik demokrasiyi protesto ediyor, bunu bana demokrasi diye yutturanları, yutturmaya çalışan zorokratları da, onların keyfi düzenlerini de şiddetle ve nefretle kınıyorum.

08.11.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Yorumlu-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRKİYE’NİN GÜNDEMİ:

aksaray670 25771453Kaç”Ak” Saray, füzesavarlı cumhurbaşkanı uçağı, Karaman’daki maden ocağı faciası, Kobani, Peşmerge, IŞİD… Bunların yanına bir de İsrail’in Mescid-i Aksa’da Kur’an’ı Kerim’i Azimüşan’ı ayaklar altında ezmesi eklendi.

Muhalefet kaç”Ak” Saray’la füzesavarlı uçağa kafayı taktı: Bunlara harcanan parayla kaç tane üniversite yapılacağının, ne kadar okul yapılacağının, ne kadar maden ocağına ne kadar yaşam odası yapılacağının, ne kadar dul ve yetim besleneceğinin hesaplarını yapmaya başladı.

Gel de bu muhalefete teşekkürler etme, gel de bunların görevlerini yapmadıklarını söyle… Bunlar nankörlük olurdu. Şimdi muhalefetin sayesinde kaç tane üniversite yapılacağını, kaç tane okul yapılacağını, ne kadar maden ocağına ne kadar yaşam odası yapılacağını, ne kadar dul ve yetimin her gün bir tas çorba içebileceklerini öğrenmiş oluyoruz.

Bunları öğrenmek az şey mi kardeşim? Allah’a şükürler olsun muhalefetin titizlikle kafa yorup yaptıkları bu hesaplar yüzünden öbür tarafa cahil gitmekten kurtulacağız. Ayrıca bizim merakımızı gideren muhalefete sonsuz teşekkürler. Allah onları başımızdan eksik etmesin! Amin!!!!

***
Kobani, Peşmerge, IŞİD… Bunlar SAM amcamızın görevleri arasındadır. Hangi taşı ne zaman, nerede, nasıl oynayacağını o bilir, sonucunu da o tespit eder… Bunlar bizim boyumuzun ölçüsünü aşar, kafa yormamıza da gerek yok, kaderimiz neyse razıyız…

***
Şu Siyonistlerin Mescid-i Aksa’ya girmeleri neyse ne… İsterse bütün Filistinlileri ezeydi, öldüreydi bunlar o kadar önemli değildi, ama Kur’an’ı Kerim’i Azimüşan’ı ayaklarının altına almalarına gel de dayan, dayanabilirsen!.. Karşılıklılık ilkesine göre biz de Sultanahmet Meydanı’nda Zeburları ayaklar altına alalımda kutsallarımıza saygısızlığı gösterelim şu Siyonistlere!..

***
Enflasyonun 2 haneli rakamlarla ifade edildiği bir zamanda %3’lük maaş zamlarıyla bu milyonlarca salağın nasıl geçineceğinin hesabını kim yapacak?

Boş ver onları!.. Onlar alışıktır, bir yolunu bulurlar. Sırada kaç”Ak” Saray’la Washington arasında yeraltına çelik tünel yapmak var… O da tamamlanırsa, hala kaçmamışsak o salakları da düşünürüz!..

Ulan beni salaklarla uğraştırıp canımı sıkma!.. O terbiyesiz, saygısızlar sigara içecek parayı nerede buluyorlarsa, ekmek almayı da orada bulsunlar!.. Yıkıl karşımdan bre rezil!..

06.11.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SAYIN SÜLEYMAN DEMİREL’DEN ÖZÜR DİLİYORUM

Süleyman DemirelElbistan Mükrimin Halil Lisesi’nde başaralı bir öğrenci olarak eğitimime devam ediyordum. İnançlarım ve asiliğim yüzünden gerici ve şeriatçı müdürün gazabına uğradım. Bir yılını benimle uğraşmakla geçirdi. Ben de azıttıkça azıttım. Beni adam etmeye kalkan Edebiyat öğretmeni benden güzel bir dayak yedi, müdür de canını zor kurtardı. Kendince beni adam edemeyince “deli ve saldırgan” diye Elazığ Ruh ve Akıl Hastanesi’ne göndermeye kalktı. Onu da yapamayınca intikam uğruna 9 dersten sınıfta bıraktılar. 1967 Elbistan Alevi ve Sünni Olayları da patlak verince 15 kadar arkadaşımı da alıp Gaziantep Lisesi’ne gittik.

1967–68 Eğitim-Öğretim Yılı’nda Gaziantep Lisesi’nde 2’nci sınıfı tekrarlıyordum. Düşünce ve eylemlerimle uyuştuğunu görünce sosyalist oldum ve en ön saflarda mücadele vermeye başladım. O yıl “komünistlik” suçlamasıyla okulumuzdan 5 öğrencinin okuma hakkını elinden alan müdür benimle baş edemedi. Temelim sağlam olduğu için neredeyse çalışmadan bütün derslerimden geçerli notlar alıyordum, bu da bana yetiyordu. Kendimi sosyalizme adadığım için zamanımın çoğu eylemlerde, mitinglerde en ön saflarda mücadele vermekle geçerdi. En sık uğradığım yerler TİP ve bir de sosyalist gençlerin uğrağı Kırkayak Kahvesi’ydi.

O yıllar sosyalist olup da TİP’li olmamak, en başta Çetin Altan olmak üzere Mehmet Ali Aybar’ı, Behiçe Boran’ı, Sadun Aren’i ve sosyalizmin ileri gelenlerini sevmemek, onların söz ve yazılarından etkilenmemek, onların yazı ve sözleri doğrultusunda kendine görevler çıkarmamak olmazdı.

Olmazlardan biri de AP Genel Başkanı, Başbakan Süleyman Demirel’i düşman görmek ve ondan nefret etmekti. Eh!.. Ben de Allah için söylemek gerekirse Süleyman Demirel’den fazlasıyla nefret ediyor ve sevmiyordum. Onun ve partisinin başarılı olmaması için de bir sosyalist olarak görevimi yapmam gerektiğine inanıyordum. Onların parti toplantılarına bile gidip hır çıkardığım, ortalığı karıştırdığım olmuştur.

Bir gün tek başıma okuldan çıkıp Atatürk Bulvarı’ndaki kalabalıkların arasına karıştım. AP’liler  bulvar boyunca kaldırımlara dizilmiş Maraş’tan gelecek olan konvoyu davul zurna eşliğinde bekliyorlardı. Merak edip sordum: Demirel Maraş’tan geliyormuş, İstasyon Meydanı’nda miting varmış.

Bulvarın sol tarafına geçip o zamanki Öğretmen Okulu’nun (Kilise) arkasına kadar yürüdüm. Arkamdan gelen konvoy, önünde polis koruma araçları ile bana yaklaşınca durup seyretmeye başladım. 45 yaşlarındaki Süleyman Demirel lacivert giysileri içinde üzeri açık arabanın üzerinde elindeki fötr şapkasını durmadan sağına soluna sallayıp gülümseyerek kaldırım kenarlarındaki meraklıları selâmlıyordu. Bulunduğum yerde tek başımaydım, aramızdaki mesafe de 10–15 metre ya var, ya yoktu. Süleyman Demirel ile göz göze geldik. Referans yapıp gülümseyerek fötr şapkasıyla bana selâm verdi. Ben de gayet sakin, sağ elimi açıp göbek altıma getirip selâmını aldım. Yani selâmına karşılık hakaret etmiştim. Demirel de, beni görenler de en ufak bir tepki göstermedi.

Yıllarca bunu arkadaşlarıma anlatıp birlikte güldük. Bir Allah’ın kulu da çıkıp “Ayıp etmişsin arkadaş, o kişiyi sevmeyebilirsin ama demokratik yollardan seçilip hak ederek başbakan olmuş bir insanın seni adam yerine koyup selâmlamasına öyle davranamazsın” deyip beni kınamadı.

Yıllar geçtikçe ben de olgunlaşıp çok büyük saygısızlık, terbiyesizlik ve ayıp ettiğimi; binbir türlü hileyle seçilip kendini bir şey zannedenlerin hal ve hareketlerini, tahammülsüzlüğünü ve hoşgörüsüzlüğünü, hatta aşağılık duygusunu yenmek için çırpınanların sergiledikleri kötü örnekleri gördükçe, tanıdıkça Sayın Süleyman Demirel’in ne kadar olgun, ne kadar hoşgörülü, ne kadar tahammüllü bir devlet adamı olduğunu nihayet anladım.

Şimdi gençliğimde yapmış olduğum o terbiyesizliğimden, saygısızlığımdan ve ayıbımdan dolayı Sayın Süleyman Demirel’den kamuoyu huzurunda özür diliyorum. Kendisine de ayrıca sağlıklı nice yıllar dilerim.

05.11.2014

Turaç Özgür

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BOKUNU YİYEN ADAM

Adamın biri kayaların duldasında tuvaletini yaptıktan sonra yerden bir taş alıp kıçını temizlemeye başlamış. Bir de bakmış ki, eli pislik içinde, etrafta su da yok…

Hem iğrenmiş, hem de kendisini kaybedecek derecede sinirlenmiş ve “tuh!..” diye eline tükürmüş, hızını alamayarak kirlenen elini kayaya çarpmış.

Kan revan içinde kalan eli fena halde acıyınca, ağrısını dindirmek için bu sefer de can havliyle ağzına sokup “ufff!.. Uffff!!!! Uffff!!!!” diye feryat etmiş.

Feryadını duyup yardımına koşanlar haline acımış… Sonra da önlerine gelene gördüklerini anlatmışlar. O günden sonra adı: “Bokunu Yiyen Adam” olarak anılmış.

***

Türkiye’yi yıllardır yönettiğini zannedenler sürekli olarak bu adamın durumuna düşüyorlar, bir türlü huylarından da vazgeçmiyorlar.

02.11.2014

Turaç Özgür

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

29.04.2002 PAZARTESİ GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN

Saat 07.00’de kalkıp hazırlandım. Kahvaltıdan sonra okula gittim.

Öğretmenler arasında bir telaş, bir telaş… Büyük Abi (müdür) güçlü devletin gücünü göstermek için bugün günlük plan defterlerini toplayıp kontrol edecekmiş. Teftişten sonra “Nasıl olsa bundan sonra kimse kontrol etmez” düşüncesiyle “günlük plan” yapmayanları tespit edip, eğitimin iyi gitmemesinin suçlusu olarak herhalde onları görecektir.

Türk Milli Eğitim Sistemi’ndeki Anlayış: Planlar yapılıyorsa, öğretmenler işlerini yapıyorlar, eğitim iyi gidiyordur; aksi halde her şey berbat gidiyordur. Bunu bilen kurnaz öğretmenler de görevlerini hakkıyla yapmak yerine, süslü püslü planlarla amirlerinin gözlerini boyuyorlar.

Bana göre: Asıl olan planların iyi yapılması değil, branşıyla ilgili çağdaş bilgi ve beceriyle donanımlı, birikimli ve huzurlu öğretmenin konuları en sıradan bir öğrencinin bile rahatlıkla anlayabileceği şekilde iyi işlemesi, bir önceki konularla bağlarını kurabilmesi, öğrencilerin daha kaliteli ve çağdaş bilgilerle yetiştirilmesi, gerçek yaşama hazırlanmasına katkıda bulunmasıdır.

Bunun için de gereksiz planlarla uğraşılacağına, ders işlenilen ortamların uygun hale getirilmesi, öğretmenlerin huzur içinde derslerini işleyebileceği koşulların hazırlanması gerekir. Bu da idarenin görevidir.

Kendi görevlerini göz ardı edip, planlarla uğraşan, sorunları başka yerlerde arayan kafalar çağdışı kafalardır.

Öyle bir devlet anlayışı var ki: O devletin gözünde yönetilen yurttaşlar her zaman suç işlemek için fırsat kolluyor. Bunun önüne geçmek için insanları korkutmak, ezmek, zaman zaman tuzaklar kurup suçlu yaratmak, suçlulara veya potansiyel suçlulara gözdağı vermek gerekir.

En başta devlet, yurttaşına suçlu veya potansiyel suçluymuş gibi bakıyor. Yurttaşlar da devletten geri kalır mı? Onlar da birbirlerine suçlu gözüyle bakıyor. Herkes birbirlerinin açığını arıyor; bulamazsa da üretiyor.

Kendisini gizleyebilen ve bir suçlu bulan, en başarılı bir şekilde görevini yapmış sayılıyor. Bundan dolayı da kötülük arayan gözler, güzellikler göremiyorlar. Belki de asıl sorunumuz budur.

Herkes kendi dışındakini hain, vatan haini, suçlu, kötü giden her şeyin sorumlusu olarak görüyor. Eğer bulunduğu kurum veya kuruluşun başındaysa, gökten zembille geldiğini, dolayısı ile emrindekilerin veya kapsama alanındakilerin kulları olduğunu, onlara canının istediği her şeyi yapabileceğini zannediyorlar. Barış ve huzur ortamını da bu kişiler bozdukça bozuyor; ülke de battıkça batıyor.

Allah’tan ki eksiğim yoktu; şimdilik vatan haini olmaktan kurtuldum.

 

26.10.2014

Turaç Özgür

 

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

28.04.2002 PAZAR GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN

(…) Gebze Öğretmenevi’ne gittim. Orada saat 18.30’a dek çayımı içtim, gazeteler göz atıp oyun oynayanları ve etrafı izledim.

Benden başka herkes hiç ara vermeden kâğıt oynuyordu. Benim böyle bir alışkanlığım olmadığı ve böyle gereksiz şeylerden zevk almadığım için bu tür yerlere belki sohbet edecek birini bulurum ümidiyle takılıyorum ama her seferinde hüsrana uğruyor, bunalıyorum.

Kendi kendime “Oğlum Turaç, bu insanların hepsi anormal olmadığına göre, senin kendinden şüphelenmen gerekir. Anormal olan çoğunluk olmayacağına göre, sensin” diyorum. Bir daha böyle yerlere gitmemeyi düşünüyorum ama tek başına da yaşanmıyor ki…

12 Eylül 1980’den önce bu tür yerlerde insanlar bir araya geldiklerinde yurt ve dünya olayları ile ilgili olarak tartışırlar, okudukları kitaplar, dergiler ve gazetelerde öğrendiklerini çevresindekilere aşılamaya çalışırlar, kendilerince çözümler üretirlerdi.

Özellikle bireysel olarak pek bir şey yapılamayacağını ve örgütlülüğü savunanlar, o alanlarda etkinlikler gösterenler, Türkiye’yi kötü yönetenlerin düşmanlığını üzerlerine çekerler, başları da sık sık belaya girerdi.

12 Eylül 1980’den sonra paçayı kurtarıp da dışarda kalanlar veya aydın geçinenler, başlarının belaya girmemesi için çenelerine sahip olmanın kolay yolunu seçtiler. Ülkeyi kim ve nasıl yönetirse yönetsinler onunla ilgilenmemek ve arazi olmak için kimileri dine sığındı, kurtuluşu dinde aradı.

Dine sığınanların gözü açıkları cahil bıraktırılmış insanları eğitip aydınlatacaklarına onların cehaletinden yararlanmanın, onların sırtından debelenmenin, rütbe, makam kapmanın ve köşeyi dönmenin yolunu buldular. Dine sığınmış çaresiz çoğunluğun oylarını alıp devlet gücünü ele geçirmenin yolunu ve yöntemini buldular. İnsanları dinli-dinsiz diye ayrıştırdılar, demokrasiyi de hedeflerine varmak için bir araç gibi kullandılar, devlet denen o muazzam gücü ele geçirdiler,  en antidemokratik uygulamaları “demokrasi” diye yutturdular, binlerce yıl çalışarak elde edemeyecekleri varlıkları hazineyi, kamu mallarını soyarak elde ettiler.

Kimileri de enerjilerini briç, elli bir, kaptıkaçtı, yanık gibi iskambil veya okey oyunlarıyla harcama yoluna gittiler. Bir araya geldiklerinde birbirlerinin hal ve hatırlarını dahi sormadan hemen oyun takımlarını kurup sabahtan akşama kadar oyun oynadılar. Böylece düzenle ters düşecek sohbet etme tuzağına da düşmediler. Bu yöntem sayesinde ılımlı sağcısı, ılımlı solcusu, ılımlı dinlisi, ılımlı dinsizi aynı yerlerde bir araya gelebildiler. Evlerine gittiklerinde de ya futbol ya da dizi izlediler.  Dolayısı ile ülkeyi yönetenleri kızdırmamanın yolunu buldular; hem kendileri, hem de ülkeyi yönetenler memnun ve mutlu oldular.

Benim gibi düzene ayak uyduramayanlar da evlerinde pinekliyorlar, gazete ve kitap okuyarak boşalmaya çalışıyorlar. Ben her iki gruba da ayak uyduramayan değil, uydurmamak için direnenlerden, nesli tükenmek üzere olan Kelaynak kuşlarından biri olduğum için yalnız kaldım, dışlandım, uyumsuz adam olarak görülüyorum. Şimdi özellikle devleti yönetenler ve dine sığınanlar için en tehlikeli insanlardan biri sayılıyorum.

Bakalım zaman hükmünü kimler için nasıl verecek?

 

26.10.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İLANEN DUYURULUR!..

Atatürk ilke ve devrimlerine ve insan haklarına dayalı, çağdaş, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyeti’nin yürürlükte olan anayasasına uymak her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının görevidir.

“Ben cumhurbaşkanı seçilirsem bu anayasaya uymayacağım” demek; onu tağyir, tebdil ve ilga etmekle eş anlamlıdır. Bu suçu işleyen her kim olursa olsun, bu suçu işleyerek seçilmekle ve seçildikten sonra da zorunlu kaldığı için yemin etmekle saygınlık kazanamaz.

Suç suçtur, suçlu da suçludur. Geçmişte olduğu gibi anayasa ve yasalardaki eşitlik ilkesine göre yakasından tutulup yargılanmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı anayasayı, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını tanımayanların sığındığı liman değildir, olamaz ve olmamalıdır.

Bundan dolayı kanaatime göre: anayasayı tanımayan bir şahsı, cumhurbaşkanı olarak tanıyan her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı bu suça ortaklık etmekte ve suç işlemektedir. Organize suç örgütü kurmaktan, yataklık etmekten ya da ona destek vermekten yargılanmalıdır.

Bundan dolayı mevcut anayasayı tanımayan bir zatın benden saygı beklemek ve benim de cumhurbaşkanım olduğunu iddia etmek kişilik ve yurttaşlık haklarıma saygısızlıktır. Ortak suça iştirak etmek istemiyorum.

27.10.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

26.04.2002 CUMA GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN

tuncer……….

Eğitim-Sen’e gelen öğretmenler ya kâğıt oynuyor, ya da boş şeyler konuşuyor. Günlük gazeteler bile kimse tarafından doğru dürüst okunmuyor. Sendikaya her gittiğimde elinde kalın bir kitap okuyan Karl Marx görünümlü birini görüyorum; o da ilkokul mezunu…  Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesi’nde yatmış, psikolojik tedavi görmüş, SSK’dan malulen bir işçi emeklisi, Karslı Tuncer Altunbulak’tır.

Tuncer Bey’i ya kitap, ya gazete okurken, ya önündeki deftere kurşun kalemle bir şeyler yazarken, ya da önündeki bir resme bakarak kopyasını beyaz bir kâğıda yaparken görüyorum. Kafa dengi bir arkadaş bulduğunda da nadiren sohbet eder. Beni gördüğünde sevinir, ya masasına çağırır, ya da yanıma gelir.

Doğrusunu söylemek gerekirse, iskambil gibi boş şeylerle uğraşma veya gevezelik etme yerine okuyan, yazan, çizen ve farklı konular üzerinde tartışıp sohbet edebilen Tuncer Bey’i, kendini eğitimli zanneden boş kafalara tercih ediyor ve onunla arkadaşlıktan hoşlanıyorum. Tuncer Bey deliymiş, tedavi olmuş, deliliğini bilen birisidir.

Yahu öyle deliler var ki, herkes onun deli olduğunu bildiği halde, kendisi deli olduğunun farkında bile değil… Bunlardan biri de benim…

Bana kafayı takan bir Cumhuriyet Savcısı, bir polisi “Bunu araştır, rapor et, bakalım kimdir, neyin necisidir? Bana kafa tutmak neymiş, ben ona gösteririm!..” diye görevlendirir.

Polis de yemez içmez 15 gün beni ona sorar, buna sorar… Herkesin verdiği yanıt aynı: “O, delidir.”

İlgili polisle bir gün Gebze Adliyesi’nin önünde karşılaştım. Bana:

-“Kime sordumsa, sana iyi demiyorlar.”

-“Hırsız, soyguncu, vurguncu, yalancı, talancı, namussuz, onursuz, gurursuz mu diyorlar?”

-“Hayır…”

-“Ya ne diyorlar?”

-“Deli diyorlar…”

-“Kardeşim boşu boşuna niçin 15 gün mesai harcayıp, masraf yaptın ki? Bana sorsan, ben de sana herkesin söylediğini, yani deli olduğumu söylerdim. Bu kadar hırsızın, soyguncunun, vurguncunun, talancının, yalancının, onursuzun, gurursuzun arasında ‘deli’ olmayıp da ne olacaktım yani? Az bile söylemişler, bana sorsan zır deli olduğumu ve bununla da gurur duyduğumu söylerdim” dedim.

Polis gözüme ters ters baktı:

-“Tamam kardeşim, tamam!..” dedi.

***

Tuncer Bey, psikolojik sorunları olduğu için genellikle psikolojik kitaplar okuyor. Her zaman olduğu gibi, bugün de elinde kalın bir kitap var: Deliliğin Tarihi… Kadıköy’de 17 milyon TL’ye almış. Tam bir bilim adamı ciddiyetiyle hem okuyor, hem de notlar alıyor.

Yanına oturdum, hal ve hatırdan sonra gülerek:

-“Deliliğin Tarihi ne zaman başlıyor?” dedim.

-“İlk insandan…”

-“Yani ilk insan, ilk peygamber, hepimizin atası: Adem mi?..”

-“Evet, ta kendisi…”

-“Allah Allah!.. İnanılır gibi değil, Adem babamız da deliymiş, öyle mi?”

-“Evet, Adem babamız da deliymiş, deli olmasa tek başına bu dünyada ne işi vardı?”

-“Ya Havva anamız?”

-“O da Adem’den deli…”

-“Yahu desene bizim babamız da, anamız da deli… O zaman biz de o iki delinin çocuklarıyız, öyle mi?”

-“Evet, bütün insanlık iki delinin çocuklarıdır.”

-“O zaman yaşasın delilik!.. O deliler olmasa biz de olmazdık.”

***

İnsanlar kendilerine benzemeyenlere “deli” diyorlar. Ben de birçoklarına göre deliyim. Hırsızlığa karşı oluyorum, deliyim; arsızlığa karşı oluyorum, deliyim; yolsuzluğa karşı oluyorum, deliyim; soysuzluğa karşı oluyorum, deliyim…

Ne kadar hırsız, soyguncu, vurguncu, talancı, yalancı, namussuz, arsız, onursuz, gurursuz varsa, kendileri gibi olmak istemediğim, çoğunluğu oluşturan sürüye katılmadığım ve buna direndiğim için onların gözünden deliyim.

Ne yapayım yani? Herkesin bir karakteri vardır; karakter paylaşımında diğer karakterler kapanın elinde kalmış, benim payıma da delilik düşmüş.

Aman aman!.. Kimse “onursuz, gurursuz, namussuz, yalancı, dolandırıcı, hırsız, arsız, üçkâğıtçı, gaspçı…” demesin de “deli” desinler, razıyım. Mezar taşıma da kocaman harflerle “Burada bir zır deli yatıyor” diye yazarlarsa ruhum şad olur. Varsa, öbür tarafta mutlu olurum.

Akşama doğru deli danalar gibi gözünün feri sönmüş bir vaziyette eve dönerken, beni gören tanıdıklar: “Geçmiş olsun, hasta mısın?” dediler. Ben de “Hayır, hasta değilim, okuya okuya gözlerim yoruldu” dedim.

Mutlaka içlerinden bir akıllı: “Adamda akıl olsa, okuyup da gözlerini bozmaz. Okuyarak kim ne kazanmış ki, delinin kesinlikle aklından zoru var herhalde?” demiştir.

Hani yalan da sayılmaz. “Oku, oku, budur sonu” diyen kesinlikle okumanın sonunun sürünmek olduğunu görmüştür.

25.10.2014

Turaç Özgür

 

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BÜTÜN PARKLARI CAMİ YAPTIRALIM, HURİLERİ KILMANLARI FAZLA BEKLETMEYELİM

Bir ülkeyi hak etmeyenler yönetince; toplumun gerçekleri görmesini asla istemiyorlar, onların cahil kalmasından medet umuyorlar. Bundan dolayı eğitime verilmesi gereken değeri bile bile vermiyorlar, eğitimi yozlaştırıp bunun yerine kitleleri uyutmak için dine önem veriyor görünüp, bol bol cami, bol bol imam hatip okulu, bol bol Kur’an kursu açıp, dini uyutma ve afyonlama aracı olarak kullanıyorlar.

Yeşil alanlara ve parklara cami yaptırmalarının altındaki sevda bu afyonlama ve uyutma amacına yöneliktir. Formül gayet basittir: Afyonla, uyut, parçala, yönet, yürüt!..

***

Hem de Müslümanlar bu yalancı dünyada insan gibi yaşamasalar ne zararları var ki canım?

Bu dünya nasıl olsa öbür dünyaya yolcu taşıyan istasyonlardır. O istasyonları yapmayıp da ne yapacaklar? Önemli olan sonsuz nimetlerin beleş sunulduğu öbür dünyadır. Gerçek yaşam da o dünyada yaşanacaktır.

Orada her müminin yolunu 40 huri ile 40 kılman dört gözle beklemektedir. Onları daha fazla bekletip günaha girmeyin. Yakında gök kubbenin altını gökdelenlerle donatıp onların üzerine bir çelik miğfer geçirdiklerinde nasıl olsa her yer cami olacaktır. Bağırmanın çağırmanın, büyüklerin hoşgörü ve iyi niyetlerini kötüye kullanıp azıtmanın, onları kızdırmanın bir anlamı mı var?  Oturun oturduğunuz yerde bire melunlar!.. Rahat mı battı size?!.

 

24.10.2014

Turaç Özgür

 

 

Güldürü, TURAÇLAMALAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAŞKASININ GÖREV ALANINA BURNUNU SOKMAK, HADDİNİ BİLMEMEKTİR; BİLDİRMEK GEREKİR

527b67f4992df10f28630d18Yıl 1965, Elbistan Ortaokulu’nda 3/A sınıfında okuyorum. Sınıfın en başarılı ve haşarı öğrencilerinden biriyim. Aynı zamanda okulun da efesiyim.

Gerçek efeliğe soyunan; her fırsatta bir şeyler bulur, bulamazsa da yaratır; kendinden zayıflara iyi davranıp kendini sevdirerek, kendinden güçlüleri de korkutarak sürekli kendisinden söz ettirir. Sahte efeler de bunun tam tersini yaparlar.

Ben gerçek bir efe olmaya çalışıyor ve kendime şöyle bir gelecek planlıyordum: Mademki saygın bir efeliğe soyundum gereğini yapmam gerekir. Neye mal olursa olsun, dik durmasını, kimseden korkmamasını, çekinmemesini, doğru bildiğim yolda dosdoğru gitmesini, geçmişten ders alıp daima ileri gitmesini bilmeliyim. Okulumuzda ve çevrede fos kabadayılık yapanların,  öğretmenler de dâhil, herkesi rahatsız edenlerin, korkutanların karşısına çıkmalıyım, onları alt etmeliyim. Benden yardım bekleyenlerin, darda kalanların yardımına koşmalıyım. Gerek okulda, gerekse okul dışında iyi insanların hakkımda güzel sözler söylemesini, beni saymasını; kötü insanların da benden çekinmesini, korkmasını sağlamalıyım. Bütün bunları yaparken de derslerimden, eğitimimden geri kalmamalıyım. Başarılarımla, bilgimle, kültürümle, görgümle, hoşgörümle, alçakgönüllülüğümle de kendimi kabul ettirmeliyim. Yaşım ve konumum büyüdükçe, çevrem genişledikçe bunu devam ettirmeliyim. Yalnız ülkemde değil, dünyada da saygın bir insan olmalıyım, kendimi bilimin, insanlığın yoluna adamalıyım. En çok sevdiğim fizik alanında çalışıp bir bilim adamı olmalıyım, tüm insanlığa hizmet etmeliyim. Aksi halde kimse beni adam yerine koymaz.

Gözümde para, pul, çul yoktu. Benim için varsa yoksa iyi bir bilim adamı olmak vardı. Matematik ve fizikte okulda verilenleri yetersiz bulduğum için bu konularda sınıfımın çok üzerinde araştırmalar yapar, sürekli kendimi bu konulara verir, bir şeyler keşfetmeye çalışırdım. Dünyaca tanınmış, tüm insanlığa hizmet etme aşkıyla yanan bir bilim adamı olmayı kafama koymuştum.

Matematik ve fizikte okulun en başarılı öğrencisiydim. Bu derslerde verilip de çözemedikleri ev ödevlerini arkadaşlarımın ısrarı üzerine kara tahtada çözer, anlamayanlara yardımcı olur, bıkmadan usanmadan anlatırdım. Bu derslerin öğretmenlerinin tek bir yöntemle çözmekte zorluk çektikleri problemleri birkaç farklı yoldan çözerdim.  Problem çözmekte aciz kalıp öğrencilerin gözünden küçük düşen öğretmenleri sık sık kızdırır, şimşekleri üzerime çeker, “ukala” damgasını yerdim.

Ders yapılırken dersin akışını kesen öğrenci olursa, öğretmenlerimin moralini bozmamak için susar, teneffüslerde o öğrencilerin karşısına çıkar, “Sen neden öğretmenin ders yapmasına, bizim de dinlememize, bilgilenmemize engel oluyorsun, dersin akışını kesiyorsun ulan dangalak!..” diye onu pataklardım. Bundan dolayı derslerimize giren bütün öğretmenler huzur içinde derslerini işlerlerdi, bu huzur ortamını kimin sağladığından birçok öğretmenin haberi bile olmazdı, diğer sınıflarda da bizi örnek gösterirlerdi. Sınıfımız okulun en başarılı sınıfıydı.

Bütün iyi yönlerime karşın biraz ileri gitmekten ve haddimi aşmaktan yana yanlışlarım da yok değildi elbet. Bunlardan birini anlatmam gerekirse; bir gün sınıf kargaşa ve gürültüden adeta yıkılıyordu. Tam bu sırada Elbistan Askerlik Şubesi’nden ücretli öğretmen olarak Ticaret dersimize giren Binbaşı Ferhat Gümü kapıda göründü. Gürültü ve kargaşa hâlâ devam ediyordu:

-“Susun, ayağa kalkın!” diye bağırdım. Herkes sustu ve ayağa kalktı.

Hocamız kara tahtanın önünde asker duruşuyla:

-“Günaydın çocuklar!”

Hep bir ağızdan:

-“Günaydın!”  dedikten sonra da:

-“Oturun!” dedi. Oturduk.

Hocamız elindeki çantasını masaya bıraktıktan sonra:

-“Ben sınıfa girerken ‘Susun, ayağa kalkın!’ diye bağıran kim ise ayağa kalksın!..”  dedi.

Ayağa kalkıp:

-“Bendim hocam” dedim.  “Niye yaptın oğlum?” diye sormaya bile gerek görmeden askeri üniforması içindeki hocamız askerî adımlarla yanıma dek geldi, sağ eliyle sol yanağıma, sol eliyle de sağ yanağıma şaplamaları bir yapıştırdı ki, feleğimi şaşırttı, sesi bir kilometre uzakta duyulurdu vallahi. Ardından da: -“Benim olduğum yerde sınıfı susturmak benim görevimdir, sana düşmez!.. Otur, terbiyesiz herif!.. Sen kendini ne zannediyorsun?!.” dedi.

Bunu hocama saygısızlık olsun diye yapmamıştım. Aslında ben iyi bir şey yaptığımı, hocamdan takdir bile alacağımı zannediyordum. Ama bırak takdir etmeyi, bir de herkesin önünde beni madara etmez mi?

Sesimi hiç çıkarmasam beni çekemeyenler bunu her tarafa yayarlar, bütün emeklerim boşa gider, efeliğim de uçar gider, bundan sonra da beni kimse kaale almazdı. Bunu sindirmem olanaksızdı. Sesimi yükselterek:

-“Sen bana öyle vuramazsın!.. Karşındaki kıro asker değildir!..” diye bağırdım.

Hocam da hem canımı fena halde yakmış, hem de haddimi bildirmiş olduğunu düşünmüş olmalı ki, Allah’tan daha fazla üzerime gelmedi. Ben de keyfi kaçmış ama asla ödün vermemiş bir adam edasıyla oturdum. Öğrenci olmam dolayısıyla bu kadarını da herkes anlayışla karşıladı.

Ders çıkışında hocamız hakkımda öğrendiği iyi şeyleri de göz önüne alarak bir hafta sonraki dersinde gönlümü almak için sınıfta sık sık yanımda geziniyor ve bana bakıyordu. Ben de adeta dersini protesto etmiş gibi Türkçe ders kitabında Tevfik Fikret’in “Haluk’un Vedaı”ndan şiirini açmış, onu okuyormuşum gibi yapıyordum. Bana: “Tevfik Fikret kimdir? Bu şiiri niçin yazmıştır?” gibi yumuşak bir ses tonuyla sordu. Ben de bildiğim kadarıyla anlatmaya çalıştım. Sonra “Daha fazla bilgi verebilecek var mı?” diye sınıfa sordu. Derken yanıtlarımızı yetersiz bulmuş olmalı ki, asıl dersini bırakıp bir ders saati boyunca Tevfik Fikret uzmanı bir Türkçe öğretmeni gibi Tevfik Fikret’i, oğlu Haluk’un neden papaz olduğunu, bu şiiri niçin yazdığını öyle güzel açıklayıp hepimize güzel bir Tevfik Fikret tanıtımı yatı ve bize sevdirdi ki, unutmam olanaksız. Dolayısı ile de gönlümü almış oldu. Ondan sonra da beni gördükçe hal ve hatırımı sorar, ilgilenirdi.

Ortaokulu başarı ile bitirdim. O yıl Mükremin Halil Lisesi’ne girmek için sınav yapılmıştı. Yapılan sınavı yüksek puanla kazanıp liseye adımımı atmıştım. Efeliğimin yanı sıra başarılı öğrenciliğim de devam ediyordu. Yarbaylığa yükselmiş olan Ferhat Hocam beni gördükçe “Çabuk liseyi bitir, seni istediğin bir harp okuluna yerleştireceğim. Senden iyi asker olur. Ben buradan ayrılsam da seni takip edeceğim, sen de beni bul, ara” der, bana iltifat ederdi.

Lise 2’de efeliğe leke sürdürmemek için Malatya Lisesi’nden bir boksör öğrenci getirdik, arkadaş grubumla özellikle cumartesi, Pazar günleri ve geceleri boks çalışmaya da başladık. İşte her ne olduysa oldu, ondan sonra antrenörümüzü başka bir il’e sürdüler, bana da kafayı taktılar. Okul idaresi benimle uğraştıkça uğraştı. Sonunda Edebiyat öğretmenini dövdüm, müdür de beni Elazığ’a akıl hastanesine göndermeye kalktı, ona da saldırdım, kaçıp odasına girdi, kapısını kilitleyip canını zor kurtardı. İntikam uğruna beni 9 dersten sınıfta bıraktılar.

1967 yılının Haziran ayında Elbistan’da Alevi-Sünni Olayları da patlak verince, arkadaşlarımı da alıp Gaziantep Lisesi’ne gittik. Lise 2’yi orada tekrarlamak zorunda kaldım. Efelik devam ediyordu ama ders çalışmayı tamamen bırakmış, hayallerimden de vazgeçmiştim.

Gaziantep’te daha fazla dikiş tutturamayınca, Lise 3’ü Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi’nde okumak zorunda kaldım. Orada da efeliğimin yanı sıra atletizme kendimi verdim. Sonunda sıradan bir öğrenci olarak üniversite sınavlarına girdim. Fen puanları haricinde diğer puanlarımla Ankara ve İstanbul hukuk fakülteleri gibi yerleri kazanmama karşın şeytanın avukatlığını mı yapacağım diye Ankara Üniversitesi Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı’na 1969’da kaydımı yaptırdım. Tüm öğretim yılı neredeyse öğrenci olayları ve boykotları ile geçti ve neredeyse o yıl toptan sınıfta kaldık.

1970’in güz aylarıydı galiba, Ankara Zafer Pasajı’nın merdivenlerinden çıkıyordum, albay rütbeli hocamı eşiyle merdivenlerden aşağı inerken gördüm, eline sarıldım. Hal ve hatırdan sonra beni eşine tanıttı sonra:

-“Oğlum, beni neden aramadın?  İzini kaybetmiştim. Seni Harp okuluna gönderecektim. Şimdi ne yapıyorsun, nerede okuyorsun? Eğer okulundan memnun değilsen, yine de seni Harp Okulu’na aldırmak için elimden geleni yaparım” dedi.

-“Sağ ol, hocam… Bundan sonra olmaz. Hem yaşım da ilerledi, hiçbir harp okulu beni kabul etmez” dedim.

Milli Savunma Bakanlığı’nda Asker Alma Daire Başkanlığı’nda müfettiş olarak görev yaptığını, ne zaman istersem beni göreceğini söyledi. Tekrar görüşmek dileğiyle ayrıldık.

1977’de Genel Kurmay İstihbarat Başkanlığı, İstihbarat Dairesi, Batı Şubesi’nde yedek subay olarak askerlik görevimi yapıyordum. Bir gün kantine bir şeyler yemeye içmeye inmiştim. Kantin ağzına kadar tıklım tıklım doluydu. Bir kenarda ayaküstü kahve içmekte olan bir albay bana dikkatle bakıyordu. Göz göze gelip bir süre baktıktan sonra elimdeki bardağı bir masaya bırakıp yanına gittim:

-“Hocam, pardon komutanım, ben Turaç, beni hatırladınız mı?” dedim.

-“Ben de bu bizim Turaç mı acaba? diye bakıyordum” dedi. Hocam bana sarıldı, öptü.

-“Nasılsın, burada nerede görev yapıyorsun, rahatın, huzurun nasıl?”

-“İstihbarat Başkanlığı, İstihbarat Dairesi, Batı Şubesi’nde çalışıyorum. Sağ ol komutanım, iyiyim, siz nasılsınız? Aylardır burada görev yapmaktayım, ilk defa sizi görüyorum. Ben de merak ediyordum, şimdi Hocam nerelerde diye…” dedim.

-“Bitişikteki Milli Savunma Bakanlığı Asker Alma Daire Başkanlığı’nda müfettiş olarak görev yapıyorum. Oraya nasıl geleceğini biliyor musun? Burada olduğumda her zaman beklerim. Telefonumu yaz, bir sıkıntın olduğunda beni ara, seninkini de yaz bana ver, seni arar sorarım, uygun zamanlarda çağırırım, sohbet ederiz, çevremle tanıştırırım” dedi.

-“Sağ ol komutanım. Buradan Milli Savunma Bakanlığı’na geçitler vardır. Burayı en iyi ben bilirim.  Asker Alma Daire Başkanı’nın emir subayı Asteğmen Seyfi Çolak de benim hemşerim ve arkadaşımdır. Sık sık onu ziyarete gidiyordum, sizinle orda karşılaşmamız nasip olmamış…” dedim.

-“Sık sık dışarıya teftişe çıkıyorum. Ondan dolayı karşılaşmamışız” dedi.

Teskere alıncaya dek gerek telefonla beni arayıp sordu, gerekse yerine çağırdı, sohbet ettik. Çevresine beni överek tanıtırdı. Beni bir harp okula gönderememesi içine dert olmuş. Teskere bırakıp burada kalmak istersem, elinden geleni yapacağını söyledi. Ben de teşekkür edip İstihbarat Daire Başkanımız İlhan Hakman Paşa’nın da teskere bırakmamı istediğini söyledim, bundan dolayı sevindi.

***

Yıllar sonra bir gün Tuzla Şifa Mahallesi’nde Yunus Emre İlköğretim Okulu’nda Türkçe derslerine girdiğim bir sınıfta ders yaparken öğrencinin biri çocuklara “Susun ulan!..” diye narasını patlattı. Benim susturmakta güçlük çektim sınıfta herkes sustu, çıt yok. Yıllar önce benim yaptığım ve Ferhat hocamın da bana yapıştırdığı şaplamalar aklıma geldi. Anladım ki, her sınıfta bu öğrenci gibi birkaç serseri sınıfı yönetiyor. Bu sınıfta benim susturamadığım öğrencileri susturan o öğrenci ve onun gibilerilerin talimatlarıyla hareket eden öğrenciler gürültü yapıyorlar.

Ferhat Hoca gibi şaplamaları yapıştırmasını ben de bilirdim ama Milli Eğitim Bakanlığı nazarında bir öğrenciye vurmak, itelemek, kakalamak, sınıfta atmak suçtur. Eeee… Bu durumda ne yapabilirdim? Vursam suç, sınıftan atsam suç!.. Hani adamın biri yabancı bir köye gidince köpeklerin saldırısına uğramış. Yerden alıp atmak istediği taşları sökemeyince “Amma garip köy, köpekleri salıvermişler, taşları da bağlayıvermişler!..” demiş. Ben de o köpek saldırısına düşen adamın durumuna düşüp o kendini bilmez öğrencinin maskarası olmamak için:

-“Çocuklar, bugün ders yapmayacağım. Herkes rahatça bağırıp çağırabilir, istediği her hareketi yapabilir. Kim sessizce oturursa, elimden çekeceği var. Beni yok sayın” dedim. Ders saati sonuna dek sınıfta bir gürültü, bir şangırtı, bir bağırıp çağırmalar ki… Aman Allah’ım ortalık savaş alanına döndü. Diğer sınıflarda bile ders yapamayanlar gelip bakıp bakıp gittiler. İdareden gelenler kapıyı açıp baktılar ki, ben masamda oturmuş seyrediyorum. Müdahale de edemeden çekip gittiler.

Sonunda teneffüs zili çaldı. Sınıfı susturup o çocuğa “Bu sınıfı sen değil, ben sustururum. Bundan sonra bu sınıfta bir çıt çıkarsa, seni elimden kimse alamaz, Allah yarattı, demem. Şimdi anladın mı oğlum?” dedim. Gözüme aptal aptal baktı. “Anladım Hocam” dedi. Ondan sonra almaları gereken mesajı aldılar. Bir daha da öyle bir densizlik yapan çıkmadı.

İdareye de durumu anlattım. Onlar da “Yahu biz de zannettik ki, sınıfta öğretmen yok, öğrenciler kavga ediyorlar, ortalığı yıkıyorlar. Ne bilirdik ki, öğrencilere uygulamalı ders veriyorsun…” dediler.

***

Hayatın her alanında haddini bilmeyenlere haddini bildirmenin, onların burunlarını sürtüp rezil etmenin sınırsız yolları vardır. Hani ne demiş atalarımız: “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.”

***

Ferhat Hocamdan haddini bilmeyi öğrendim. Bu da bütün bildiklerimin tamamına bedeldir. Eğer yaşıyorsa sağlıklı uzun ömürler; dünyasını değiştirdi ise, ışıklar içinde yatsın…

23.10.2014

Turaç Özgür

 

 

 

 

ANILAR, Eğitimsel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖZGÜR YURTTAŞ MANİFESTOSUDUR!..

Bugün Başbakan’ın açıklamalarından devleti ele geçirenlerin beyaz adam (sahip), yandaşların da gri adam (kâhyalar), içinde ben de dahil geri kalan herkesin de zenci (köle) olduğunu öğrenmiş bulunuyorum.

Her şeyin bir bedeli vardır: Türk Ulusu özgürlüğünü ne yolda buldu, ne de kendini bir şeyler zannedenlerden hediye aldı. Özgürlüğümüzü “İleri Demokrasi” palavralarıyla elimizden almaya kalkan ve haddini aşan her kim olursa olsun, günü ve zamanı gelince Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi kulağından tuttuğumuz gibi layık olduğu çukurda son soluğunu aldırmasını da biliriz!..

Türkiye Cumhuriyeti ilkel şeyhler ve kabileler devleti değil; Atatürk ilke ve devrimlerine sıkı sıkıya bağlı, üniter, çağdaş, sosyal bir hukuk devletidir. Bu devletin özgür yurttaşları olarak özgürlüğümüz uğruna gözümüzü kırpmadan ölmesini de, gerekirse bizi köle etmeye çalışanların haddini bildirmesini de biliriz. “Yumuşak atın çiftesi pek olur” atasözü atalarımızdan yadigâr kaldı. Kardeşkanı dökülmesin diye şimdiye kadar sabırla beklediysek, bundan sonra da bekleyeceğiz, her densizliğe katlanacağız demek değildir.

Devletin nasıl soyulduğunu, rüşvetin ve irtikâbın başını alıp nerelere vardığını, ulusun yarısının kimler tarafından nasıl dışlanıp yok sayıldığını, hukukun ayaklar altına alınıp güdümlü hale geldiğini, ulusun tüm varlıklarının kimler tarafından ele geçirilmeye çalışıldığını görmemek için kör olmak, anlamamak için de beyinsiz olmak gerekir.

Biz bu ülkenin özgür yurttaşları olarak kimsenin kölesi ve misafiri olmadığımıza göre; Başbakan, çağdaş bir hukuk devletine yakışan bir başbakan olduğunu kanıtlamak istiyorsa, öncelikle gölge başbakanlıktan kurtulmanın veya çağdaş hukuk devletlerinde olduğu gibi devleti yönetmenin yolunu bulsun, bunu da yapamıyorsa istifa etmenin yoluna baksın!..

Bunlardan birini yapmak, AKP’nin dışında kalan yurttaşlara meydan okumaktan, gözdağı vermekten vazgeçmek hem ülkemizin, hem de her yurttaşın olduğu kadar, gücü eline geçirenlerin de yararınadır!..

21.10.2014
Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“31.03.2002 PAZAR” GÜNLÜ GÜNLÜĞÜMDEN

Bu gece yaz saatine geçtiğimiz için saatleri 1 saat ileri aldık. Aynı zamanda dünya ile de uyuma geçmiş olduk.

Allah Allah!.. Yahu ne kadar da kolaymış dünya ile uyuma geçmek: Saatleri ileri alıyorsun, dünya ile uyuma geçiyorsun. Şimdiye kadar neyi bekliyorduk?

Oh ne güzelmiş, ne kolaymış… Saatleri bir saat ileri alıyor, dünya ile uyuma geçiyorsun… Umarım bu uyum geri kalmış Arap ülkeleriyle olmaz!..

Madem bu kadar basitmiş, biz de bundan sonra saatleri sürekli olarak ileri alır, dünyanın en ileri ülkelerinin bile önüne geçeriz. Şimdiye kadar bizimkiler neden bunu akıl etmediler, bir türlü anlamış değilim…

ATV’de Ceviz Kabuğu’nu yeni saate göre 05.30’a dek izledim. Beynimde incir çekirdeği kadar bir boşluğu da onunla doldurup huzur içinde yattım. Saat 12.30’da kalkıp tıraş ve banyodan sonra dışarı çıktım.

Çarşıya giderken yolumun üzerindeki bir kebapçının tabelasına gözüm takıldı. Yazı kibrit çöpleri gibi kırık kırık harflerle “DURUMS” diye yazılmıştı. İçeri girip:

-“Durum’un dürüm olduğunu anladım da, ardındaki S’nin neye yaradığını anlayamadım, merak ettim.”

-“Abe, S dürümü çoğul yapıyor. Yabancı dillerde çoğul ekidir” dedi. Bunun üzerine ben:

-“Kardeşim, ben Fransızca-Türkçe öğretmeniyim. Dilimizin içine işte böyle böyle ediliyor. Neden ‘-ler’ çoğul ekini kullanmıyorsun da ‘S’ kullanıyorsun?”

-“Böyle fiyakalı oluyor, abe” dedi.

-“Bu fiyakaların yüzünden Türkçe  iyice yozlaştı gülünç duruma düştü, gelişemediği gibi anlaşılmaz hale de geldi. Dilimizi yabancı dillerin etkisinden korumak, yozlaşmaları ve anlaşılmaz hale gelmesini engellemek için bir dil muhafızlığı da yoktur. Dilimizi korumak, biz Türklere, bu dili kullanan 70 milyon insana düşer. Ama madem fiyakalı oluyor… Siz bilirsiniz, ‘durums’unuz hayırlı olsun!..  Ben bir Türk yurttaşı olarak dayanamadım. Kusura bakmayın, ben şahsen bu durumu düzeltmediğiniz sürece acımdan ölsem sizden dürüm mürüm yemem!..” deyip oradan uzaklaştım.

“Bu, ilkel manyak da kim oluyor yahu?” der gibi arkamdan bakakaldı.

Bu yabancı dil özentisi, bir gün gelir Türkçeyi tarzancaya dönüştürür. Türkçe zaman içinde gelişmek bir yana, tam tersine Sümerce, Hititçe, Akadca, hatta Latince gibi ölü diller arasına girer. Yazık!..

Yapabileceğim bir şey olmadığından kendi kendime sokranıp yoluma devam ettim.

“Türk’üm, doğruyum, çalışkanım; zamlara, zulümlere alışkanım!..” diye kıçımızı yırtmakla bir yere varılsaydı, bugün Türkiye tüm sorunlarını halletmiş, en başta dili olmak üzere dünyanın en süper ülkesi olurdu.

Gerçekleri çarpıtarak bu ulusu aptal yerine koyanların, uyutanların ve hâlâ uyanmak istemeyenlerin Tanrı belasını versin!..

 

17.10.2014

Turaç Özgür

ANILAR, Günlükler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HOŞGELDİN ADI KONMAMIŞ FAŞİZM!..

Bir zamanlar sıkışınca adaletin ilk kapısı dedikleri karakollara, karakolların boyutlarını aşanlar için de cumhuriyet savcılıklarına başvururdum. Karakolların ve savcılıkların altından kalkamayacağı davalarım için de hukuk veya ceza mahkemelerine başvururdum. Eğer konu idareyi ilgilendiriyorsa bölge idare mahkemelerine ya da doğrudan Danıştay’a başvururdum.

Yılların tecrübesiyle haklı olmamın yetmediğini, aynı zamanda ekonomik olarak da çok güçlü olmamın gerektiğine, aksi halde bütün bu kapılarda ağzımın payını alacağımı öğrendim.

Açtığım her dava beni adalet önünde oyalanmamın gereksizliğine inandırdı. 12 senedir de hakkımı aramak için dağa çıkmak da dâhil, ihkakıhakka mı başvurayım yoksa daha fazla batmamak için dilimi tutup, dizimi kırıp oturayım mı diye kara kara düşünmekteydim.

Nihayet, dünkü Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) üye seçimlerinden sonra tamamen şunu anladım: İktidarını ayakta tutmak istiyorsan fakir fukaraya kömür ve makarna dağıtacaksın; hakim ve savcıları çıkarların için istediğin gibi kullanmak için de alt sınırı aylık 1.150- TL vereceksin.

Sonra da bu “Bu ülkede adalet var” diyenin de, bu hâkim ve savcılarla Türkiye’de adaletin sağlanacağına inananların da, “Hakkını aramak istiyorsan işte mahkemenin yolu” diyenin de, bu ülkede adalet önünde hak arayanın da anasını belleyeceksin!..

13.10.2014

Turaç Özgür

 

GÜNCEL, Uyarı-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FAŞİZM Mİ, İLERİ DEMOKRASİ Mİ?

alkol-yasaksa-türban-da-yasak-olsun_101627Çok sevdiğim Tuncelili ve Alevi bir arkadaşımı 2 ay önce ziyarete gitmiştim.

Bu arada “Baba, biz İzmir’e tatile gidiyoruz. Allahaısmarladık” diye gelini geldi.

İlk defa olarak türban taktığını görünce: “Ne o, eriştin mi?” dedim. Gülerek kayboldu, gitti.

Gelin gittikten sonra arkadaşıma:

-“Helal olsun, IŞİD’e karşı kendinizi garantiye almışsınız. Bundan sonra IŞİD kapınıza dayanırsa, gelininiz size kol kanat olup:

– ‘Duruuuunnn!.. Duruuuunnn!.. Onlar imana geldiler!.. Vuracak kelle arıyorsanız, oraya gidin!.. diye bizi gösterir, sizi de korur. Sizin kellenizi alamayanlar da bize yönelirler” dedim. Gülde:

-“Ne yapalım? Bizim geline sığınmaktan başka çaremiz var mı?” dedi.

-“Evet, sizin geline sığınmaktan başka çareniz yoktur. Nasıl olsa, başka keller de var…” dedim.

***

Dün 2 ay aradan sonra yine aynı arkadaşımı ziyarete gidiyordum, merdiven başında 11 yaşındaki torunuyla karşılaşınca aramızda şu konuşma geçti:

-“Kızım, deden evde mi?”

-“Evet…”

-“Okula gidiyor musun?”

-“Evet…”

-“Hangi okula?..”

Eliyle işaret ederek:

-”Oradaki imam hatibe…” dedi.

-“Kızım, başka okul bulamadın mı da oraya gidiyorsun?”

-“Ne yapayım, başka okul mu var ki?”

Bu sefer ben, elimle namazda selâm vermiş gibi yaparak:

-“Kızım, baban direneceğine, erişip de böyle yaparsa… Senin de gideceğin imam hatipten başka okul kalmaz” dedim.

***

Faşist uygulamaları halkına dayatıp da sonra da “İleri demokrasiye geçtik” diye övünenler!.. Alın o ileri demokrasinizi başınıza çalın, emi!..

12.10.2014

Turaç Özgür

GÜNCEL, Haberli-yorum kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSKİ’NİN BAL ŞERBETİ

100_1872